Neslihan YALMAN
NEMELAZIMCILIK BİR ÜLKEYİ NASIL KEMİRİR?
"Devletin en büyük ihtiyacı cesur bir baştır "Goethe
Kanuni Sultan Süleyman, süt kardeşi meşhur alim Yahya Efendi’ye bir mektup yazarak şunu sorar:

--Sen ilâhi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlale uğrar mı?
Yahya Efendi’nin cevabı çok kısadır:

-- Neme lâzım be sultanım!..
Sultan bu kısa cevaptan bir şey anlamayarak, Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergahına giderek, soruya niçin böylesi kısa bir cevap verdiğini sorar. Yahya Efendi, Kanuni’nin sorusuna istinaden aşağıdaki açıklayıcı cevabı verir.

Bu mektup Topkapı Sarayı’nda yer almaktadır:

-- Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de neme lâzım deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin feryadı göklere çıksa, bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir…(1)
Yukarıdaki diyalog dahilinde, Yahya Efendi’nin cevabını birkaç kez okumak gerektiğine inanıyorum.

Öyle ki; birazdan aşağıda yazacağım satırlar da gerçekten ‘neme lâzım …’ vurdumduymazlığının örneklerine tekabül ediyor.

YÖK’ünden intihalli bilim(!) eserlerine, Türk yargısının gevşekliğinden Avrupa Birliği İnsan Hakları Mahkemeleri’ne, hükümetten işlevsiz muhalefete ve şaibeli cumhurbaşkanına, türbandan Sorosçu feminizme, özel ve yerli kanalların acizliğinden satılık medya kuruluşlarına, şirketlerden sivil toplum örgütlerine değin sürüp giden bu ‘neme lâzımcılığın’ örneklerinden birine…

Bu ülkenin düştüğü bataklığın derinliğine…
Üstünde duracağım haber,

‘Şehit nurlanmış, gazi onurlanmış askerdir’

başlığıyla 21.09.2007 tarihli Halka ve Olaylara Tercüman gazetesinde yer aldı.

Yanında da, Hasan Ünal’ın ‘İran’ı vuracaklarsa…’ başlıklı köşe yazısı vardı.

Bu iki yazı arasında bağlantı olduğu kanısındayım. Bunun nedenini de açıklamaya çalışacağım.
Metin Özkan’ın hazırladığı bu haberde, Kıbrıs Gazisi Fikret Gökçe’nin ifadeleri oldukça önem taşımaktaydı.

Gökçe’nin belirttiğine göre, Yunanlıların ve Rumların kullandığı kurşunlar MKE(Makine Kimya Endüstrisi) damgalıydı.

Velhasıl, bunlar Kırıkkale Makine Kimya Fabrikası’nda üretilip, NATO’ya gönderilen kurşunlardı. Onların da bunları Yunanlılara verdiği belirtilmişti.

Gazi Fırat Gökçe, günümüzde Amerika’nın da aynı şekilde PKK’ya silah ve mermi sevkıyatı yaptığını ileri sürüyordu.

Tarihte yarım asır önce olan bir olay, şimdi başka mercilerce Türkiye üzerinde dönen oyunlarla sürüyordu. Ayrıca, bugün NATO’yu da emellerine alet ederek ‘dünyanın jandarmalığına’ soyunmuş ülkenin Amerika olduğu telakki edilmiyor mu?

Peki, değişen nedir?

Bence, büyük bir tavsama, küresel bir anomali rüzgârı, bıkkınlık ve hıyanet…

Giderek açılan kocaaaaa bir karadelik!..
Dört bir yanından çekiştirilen ülkemiz, sündükçe sünüyor. İran ve Amerika arasında sıkışıp kaldı.

Bizim sinemize çektiğimiz ve bir türlü fitilini ateşleyemediğimiz ‘imperium’ mirasını, İran es geçmiyor. En azından kendi kültürel, tarihsel ve askeri mirasının getirdiği güçle karşı koymak için elinden geleni yapıyor.

Halbuki bizde yapılmaya çalışılan nedir? Orduyu küçültülmeye çalışmak… Askerlerini işlevsiz birer kurşun askere dönüştürmek için çabalamak…
Dini duygularımız da gerek -CHP’nin 1948’lerde başlattığı- eksik ve yetersiz adımlarla, gerekse ılımlı İslam teraneleriyle sürüp gidiyor.

Kendilerini Atatürkçü ilan eden kimi kafalar başörtüsünü türban diye takdim ediyorlar, insanların dini vecibelerini/duygularını presliyorlar.

Bu presi elden geçiren bir diğerleri de aynı paketi AB treniyle Avrupa ülkelerine postalıyorlar.

Türkiye’de ne olursa, hep birbirine zıt iki tarafın paslaşmasıyla gerçekleşiyor. Günümüz koşullarında mitleştirmenin de ötesinde Atatürk’ü anlayabilen pek insan olduğu kanısını da taşımıyorum. Herkes kendi Atatürk’ünü anlıyor ve dikta etmek için uğraşıyor. Diyebiliriz ki; ülkemizde vuku bulan bir ‘şimdileştirme’ problematiği var!.. Olan ezilen çiçeklere oluyor.
Böylesi bir hengamenin içinde, ben utanç duyarak ve duyarsız kalemlerin aymazlığını da örtbas etme gayretiyle, bu yazıyı yazıyorum.

Gazisine ve şehidine sahip çıkmanın vebalini üstlenmeyenler, kendilerine yöneltilen yabancı uyruklu ilk namlunun ucuyla karşı karşıya geldiklerinde ne hissedecekler?

Hatta; bırakın namluyu, nükleer silahların gölgesinin kendilerini takibe başladığı gün, hangi ine sığınacaklar?

O zaman vahim bir tablo ortaya çıkacak.

O zaman yitirilen ve geç kalınan değerlerin farkına varılacak. Fırat Gökçe’nin gazetede belirttiği üzere, gazisine ‘bedavacı’ gözüyle bakan otobüs şoförleri, onların devletten aldıkları pirinç tanesi kadar maaşlarını merak eden vatandaşlar…

Onlara şerefli bir antoloji hazırlayamayan, ailelerine bayramlarda ve özel günlerde çiçekler/tebrik kartları gönderemeyen, Avrupa Çalışmaları ıvır zıvırı enstitüleri kurmaya can atıp Gazi Enstitüleri, Gazi Araştırma Merkezleri kuramayan kurumlar, yetkililer…
Bu insanlarla ilgili nerede bir haber okusam ve program görsem; ya buram buram ajitasyon kokuyor, ya da gücendirilmiş gazilerimiz, şehitlerimiz karşıma çıkıyorlar.

Ülkenin hiç mi geleceğe dair stratejileri/planları yok diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Üniversitelerin el atması gereken mevcut konulara sahip çıkan yok, bu alanda bilimsel üretim yapılmıyor.

Gazilerimiz birer küçük madalya istiyorlar, hiçbir şirket sponsor olmuyor. Devlet madalyaları yaptırmaktan kaçındığı gibi ve bu insanların dertlerini bürokrasiden ötede bir yerde de göremiyor.

Serdar Akinan’ın hazırlayıp, sunduğu ‘Kınalı Türkü’ adlı belgeseldeki bir gazimizin söylediklerine büyüteç tutmak gerekiyor.

Buna göre, gazimiz askere gidenlerin hep gariban ve Anadolu’nun köylerinden çıkan gençlerden oluştuğunu belirtmişti.

Söylenenlerden, Anadolu’nun tevekkül ruhunun ülkemizin bir gerçeği olduğunu çıkarabiliriz. Asıl korkulması gereken, bu saf tevekkül ruhunun da tavsaması ve giderek yitirilme tehlikesidir. Öyle ki; gazilerini yeni jenerasyonla buluşturamayan bir devlet, sarsılmayı da göze alıyor demektir.

Yaşça diğer gazilerimizden daha da genç olan ‘Güneydoğu gazilerimizi’ de küstürerek ve kendi hallerine bırakarak askerlik kavramının içini boşaltmış oluruz.

Oysa; bizim ordumuz, psikolojik savaşların karşısında dimdik durmalıdır. Hatta; kontra teknikler üreterek bunlara taarruzda bulunmalıdır. Artık, bildiğimiz beylik haber metinleri, görüntüler ve programlar tesirini yitirmektedir.
Makedonya’da Hıristiyanların dağın tepesine diktikleri devasa bir haç vardır.

Sanki; ülkedeki Müslümanlara bir işaret verircesine bu haç dört yandan görülebilir. Bu örneği yazmamın iki sebebi var.

Birincisi; haç, tıpkı Batı Trakya’da olduğu üzere, bu topraklarda da ağırlığımızı koruyamadığımızın ve Müslüman cemaate sahip çıkamadığımızın göstergesi niteliğindedir.

İkincisi, bizde ‘anıt kültürünün’ de fazla gelişmiş olduğunu düşünmüyorum.

Heybetli, etkileyici ve devasa boyutlardaki sanatsal anıtları ve duvar resimleri bizim militer kültürümüze eklemlendirilmelidir.

Burada görev, orduya düştüğü kadar Turizm ve Kültür Bakanlığı’na, valiliklere, belediyelere, mimarlara ve sanatçılara da düşmektedir.

Meksika’daki duvar resimlerini anımsayalım. Her biri başlı başına bir çığlığı barındırır. Öyleyse, bizdeki anıtların arkasındaki buz gibi soğuk duvarlarda yahut şehit mezarlarının olduğu askeri mezarlıklarda niçin böylesi derinlikli ve sanatsal yapıtlar görülmemektedir?

Anıtlarımız niçin daha çarpıcı formlarla yapılıp, daha sosyal ortamlara dikilememektedir?
Bunları yazmamın nedeni, hayatımızın bir parçası olan ölüm kavramının ve askerlik gibi vecibelerin sıkça anımsatılması gerektiğidir.

İskender Pala’nın

‘yaşamın ne kadar merkezindeysek, ölümün o kadar uzağındayızdır.’

ifadesine de göndermede bulunarak…

Gazilerimizi de anımsayabileceğimiz, onların şahsi ve askerlik eşyalarını görebileceğimiz, hikayelerini okuyabileceğimiz, onlarla ilgili fotoğrafları, tabloları alımlayabileceğimiz şık şehir müzeciklerinin kurulmasını talep ediyoruz. Bu müzeciklere gidecek çocukların ve gençlerin, Hiroşima ve Nagazaki anısına yapılan anıtın bulunduğu parkı ziyaret eden ve barış gongunu çalan Japon çocuklarından bir farkları olduğunu sanmıyorum.

Yahut, Polonya’daki soykırım müzesi misali müzeler yapamayacak denli aciz değiliz. Bunun için geçmişimize konuk olmamız isabetli olacaktır.

Bir zamanların Osmanlı toprağı olan Kosova’da 1. Murat Hüdavendigar Türbesi’ne, yapılan estetik camilere bakmamız yeterlidir(2). Böylesi kadifemsi ve sağlam mimarileri nasıl diriltebiliriz diye kafa yormalıyız.
Son olarak, Hasan Ünal’ın yazısına değinmek istiyorum.

Nitekim; dediğim gibi, bu yazının gazilere dair olan haberle yan yana bulunmasını bir sinyal olarak okuyorum.

Sayın Ünal’ın köşe yazısının sonundaki ibarelere dikkat çekmek istiyorum:

‘İran’ın vurulması felâket demektir. Bu işte taktik nükleer silahlar kullanılması ise felâketin katsayısını şu anda tahmin bile edemeyeceğimiz oranlarda artırır. Oradan gelecek görüntüler bütün dünyayı ve hasetsen de Müslüman kamuoylarını dehşete düşürecektir. Böyle bir senaryoya Amerikalılar bizi de çekmek için uğraşıyorlar…’(3)
Bu satırları okurken, ülkenin içine çekilebileceği hengameyi de gözünüzün önüne getirin.

Ortadoğu’da neredeyiz?

Hangi safta yer alacağız? Konjonktür ne olacak?

Sualler ışığında şu çıkarsamayı yapabiliriz: Gelecek günlerde ihmal etmememiz ve incitmememiz gereken o tevekkül ruhuna hayli ihtiyacımız olacak.

Eğer; devlet askerine/gazisine sahip çıkmazsa, bizi Amerika’nın kullandığı ‘paralı askerlerin bağlı olduğu şirketler’ kurtarmaya çalışacak.

Kurtarabilirlerse… Yoksa, vay halimize!..
DİPNOTLAR:
(1) Metinin kaynağı 19.09.2007 tarihli Milî Gazete’den alınmıştır.
(2) Yeri gelmişken, Kosova’daki Kırık Mescid’i özellikle anmak gerektiği taraftarıyım. Bu mescit, Fatih Sultan Mehmet Han’ın askerleriyle namaz kılabilmesi için yaptırılmış. Normal bir cami misali minareleri yok. Sadece, kıbleye dönebilecek açık bir alan mevcut… Burası, 2001 yılında Türk Tabur Komutanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından onarıma tabi tutulmuştur.
(3) Koyulaştırılmış vurgu şahsıma aittir.