ÖYKÜ

Terör Aydınlığı Kararttı

Hülya AKIN

Onu anlatmam gerek. Unutulmak , kaderi olmasın diye onu anlatmam gerek.
Keşke  yüreğimin sesini  tüm dünyaya duyurmanın bir yolu olsa.. 14 yıl
geçti. Hiç kimse onu ve onun kaderini paylaşanları hatırlamıyor. Benimse
yüreğimin sesi susmak bilmiyor.

1990  Ağustosu. Yazın son günlerini yaşıyoruz. Okulumu bitirmiş askerliğimi
yapmışım. Tayinim Diyarbakırıın, il merkezinin oldukça dışında bir  köyüne
çıkmış. Yolların kesildiği, insanların otobüslerden alınıp kurşuna dizildiği
kanlı  günler . Ailem ıgitmeı diyor. ıBurada sana bir dükkan açalım,
gözümüzün önünde olı. Ben bunca yıl boşuna mı okumuşumı Bu da askerlik kadar
vatani bir görev. Belki daha fazla. Çünkü eğitilen çocuk, hele de benim gibi
bir adamın eğittiği çocuk kendi vatanının askerine, polisine, öğretmenine,
kendi köylüsüne silah çekmez. Karanlık, en büyük gücü cehaletten alır. Saf
ve şekil verilmemiş ruhlara, en güzel maskesini takarak yaklaşır. Bir kere
kandı mı, bir kere dağa çıktı mı ,geriye de dönemez artık. Ben, karanlığı
yırtıp, ruhlara yüreklere aydınlığı taşımaya and içmişim. Onları karanlığın
kollarına mı atacağım ı  Ben öğretmenim. Ben gitmezsem kim gidecek oralaraı
Her çocuk henüz yazılmamış temiz bir sayfadır. O tertemiz sayfalara,
yüreklere , kirli eller mi yazılar yazacak ı  Hayır. Onlara okumayı, yazmayı
öğreteceğim; Sonsuz bir deniz gibi uzanan  kitapların kapısını  açsınlar 
diye. Dört işlemi öğreteceğim; Hesap yapsınlar diye. Onlara
tarihi,coğrafyayı öğreteceğim; nereden geldiklerini, nerede yaşadıklarını
bilsinler, geçmişten dersler çıkartsınlar diye. Ve onlara insanlığı
öğreteceğim. Erdemi öğreteceğim. Sahip olduklarını ve öğrendiklerini
kullanacakları doğru yönü bulabilsinler diye. Aileme bunları söyledim ve
yola çıktım.
Şehirde büyümüştüm ama sonuçta ben de bir  Anadolu çocuğuydum. Taşranın ne
olduğunu bilmez değildim. Ama köye gidip  de muhtarın bana lojman diye
gösterdiği barakaları gördüğümdeıNe olursa olsun geri dönmek yoktu. Buraya
ne amaçla geldiğimin bilincinde bir öğretmendim ben. Lojmanıma yerleştim.
Okulların açılmasına iki hafta kadar bir zaman vardı .Biraz dinlenip yol
yorgunluğunu atınca, okulu da bir görmek istedim.  ıLojman böyleyse okul 
kim bilir nasıldırı diye düşünüyordum ama bu kadarına hazırlıklı değildim.
Okulu görmek benim için tam anlamıyla bir şoktu. Yirmibirinci yüzyılda
Türkiyeıde böyle bir okul binası nasıl olabilirdiı Bir çamur deryasının orta
yerine Nuhıun gemisi edasıyla oturmuş ahırdan bozma bir döküntü. Binaya
ayakkabılarımı çıkartmadan girmem imkansız görünüyordu . Mecburen paçaları
sıvayıp balçığı aştım. Binaya girdiğimde ikinci bir şok daha yaşadım. Yer
yer yıkılmış olan  tavandan aşağıya , tavanda  dolaşan farelerin pislikleri
dökülüyordu. Burası okul olamazdı. Lojmana dönmek için binadan ayrılıp,
yine  çamur bataklığını aştım. Ayakkabılarımı giymeye uğraşırken Oınu
gördüm. Çakmak çakmak gözleriyle o da okul binasına bakıyordu. Giyimi
farklıydı. Buralardan olmadığı anlaşılıyordu. Sonra dönüp gözlerini bana
çevirdi. Şaşkınlık, öfke  ve hayal kırıklığı ile doluydu bakışları. Kendi
kendine ıne yapacağım benı diye belli belirsiz bir sesle mırıldandığını
duydum. Yere çömelmiş ayaklarımdaki çamuru temizlemeye çalışırken karşıma
çıkan bu kız beni şaşkına çevirmişti. Bugün gibi hatırlıyorum . Spor
ayakkabılar, bol bir kot pantolon, üstüne de beyaz bir tişört giymişti.
İncecik, zarif, minyon tipli bir kızdı. Arkadan at kuyruğu yaptığı
saçlarının arasından bir kaç perçem, bu güzelliği tüm gözlerden saklamak
ister gibi yüzünün üstüne düşüyordu. Utanmıştım. Yerin dibine girip
kaybolmak istedim o an. Sonra, neredeyse ağlamak üzere olduğunu fark ettim.
İçim titredi. Ne yapacağımı ne söyleyeceğimi  bilemiyordum. Sadece ı
merhabaı  diyebildim . Bana baktı. Gülümsedim. O da zoraki gülümsediı. Ben
buraya yeni tayin oldum, köyün öğretmeniyimı dedim. Bu kez içten bir
gülümseme yayıldı yüzüne ı Ben deı dedi. Kendimi tutamadım, gülmeye
başladım. Bu, o gün öğrendiğim en güzel şeydi. Yalnız değildim.

Konuşa konuşa lojmanımın olduğu yere geldik. Buraya İstanbulıdan geldiğini
söylemişti. İstanbul ıdan dışarı tatil yapmak haricinde ilk kez çıkıyordu.
Ailesinin onu nasıl olup da böyle bir yere gönderebildiğine şaştığımı
söylediğimde,  sadece gülmüştü. O zamanlar, onun  ideallerine bağlılığını, 
yaptığı işe duyduğu o sarsılmaz inancını ve bu inancın ona verdiği büyük
gücü  henüz keşfetmemiştim.

O,  benim odamın yanındaki odayı köyün ebesiyle  paylaşıyordu. Böylece
birbirimizi sık sık görüyorduk. Neden orada olduğumuzu, neden bu mesleği
seçtiğimizi konuşuyor, orada yapacağımız zorlu savaş için güç topluyorduk
bir bakıma. Okulların açılmasına birkaç gün vardı. Ama köylülerden okula
hiçbir ilgi yoktu. Daha önce öğretmen olmadığı için kullanılmayan bir
okulları vardı. Şimdi iki tane öğretmenleri vardı ama öğrenci yoktu. Aslında
onları suçlayamazdım O bina eğitim için değil, hayvan barındırmak için bile
kullanılamaz durumdaydı. Ciddi biçimde yardıma ihtiyacımız vardı. Muhtardan
yardım istemeye karar verdim. Muhtar o köyde çok sözü geçen, son derece
nüfuz sahibi biriydi. Ancak muhtarın yanından ayrıldığımda ağlamamak için
kendimi zor tutuyordum. ıBuralarda boşuna zaman harcama öğretmen beyı
demişti, suratında alaycı bir gülümsemeyle ıBuralar senin bildiğin yerlere
benzemez, her yerin kuralları başkadır. Sen bilmezsin buranın kuralını
kanununu, o yüzden de her bir işe burnunu sokma!ı Öfkeden dudaklarımı
ısırarak tutmuştum kendimi.

Bir de jandarmayı denemeye karar verdim. Jandarma üsteğmeni  genç, ben
yaşlarda bir delikanlıydı. Frekanslarımız tutmuştu sanırım. Beni anladı ve
yardım için elinden geleni yapmaya söz verdi. Aradan birkaç gün geçmişti.
Bir sabah odamın kapısının vurulmasıyla yerimden fırlayıp, kapıyı açtığımda
Jandarma üsteğmen Alaaddin karşımdaydı. ıTembelliğin zamanı değil kardeşimı
dedi gülerek. ıBak sana ne getirdim.ı Bir traktör dolusu briket, bir çıkma
pencere ve kapı ve birkaç torba çimentoyu gösteriyordu bana. Sevinçten
havaya uçmuştum o an. ıHadi bakalımı dedi ıBileğine kuvvet. Sana bir de
Zaferıi bırakıyorum. Duvarcı ustalığı yapmış köyünde . Elimden gelen bu
kadar arkadaşım. Size kolay gelsinı  Yıllar sonra bana  bu iyiliği yapan
Alaaddin jandarmayı çok aradım, ama bulamadım. Bugün her nerdeyse iyidir
umarım.

Kolları sıvayıp, işe başladık. Önce bataklığı kuruttuk. Sonra, ahırın yanına
küçük bir oda yaptık. Tüm bunların yapılması bir ayımızı almıştı. Bu bir ay
boyunca O da bizimle birlikte çalışmış narin, minik elleri kürek
kullanmaktan nasır tutmuştu. Oınunla birlikte yan yana çalışmıştık .
Önümüzdeki o kısacık iki yıl  boyunca daima yapacağımız gibi. Birlikte
yorulmuş terlemiş ve başarmıştık. Bir yandan da birbirimizi daha yakından
tanıma fırsatımız olmuştu. Şaşınlıkla fark etmiştim ki, o minik gövdenin
içinde devasa bir ruh yaşıyordu. O,  içinde taşıdığı  hayat enerjisini,
kıyılarında yaşayan tüm canlılara bonkörce veren bir pınar gibiydi.. Onun
yakınlarında olduğumda en zor işler bile , nefes almak gibi doğal  bir
eyleme dönüşüyor,  zorluklar küçücük görünüyordu gözüme. Bu ufak tefek
kızın, içinde taşıdığı güç  ve bunu etrafındakilere aşılayabilme yeteneği
her geçen gün beni daha çok hayrete düşürüyordu.
Artık gerçek bir okulumuz vardı. Ama hala hiç öğrenci yoktu. Köyün tüm
çocukları, yılların verdiği bir alışkanlıkla, eğitim almaları için camiye
gönderiliyordu. Benim o güne kadar tanıdığım insanlardan farklı bir yapıya
sahipti buranın insanı. Kadınlar benden kaçıyor, saklanıyorlardı. Ama
bilmedikleri bir şey vardı. Ben buraya bir amaçla gelmiştim ve bu amacımı
gerçekleştirmek için mücadele edecektim.

Onlara çocuklarını okula göndermelerini söylemek hiçbir işe yaramazdı. Önce
güvenlerini, saygılarını kazanmalı ve kendimi kabul ettirmeliydim.Ben de
düzenli olarak camiye gitmeye başladım. Bir süre sonra camiye girip çıkarken
selamlaşmaya başladık. Daha sonra sokakta karşılaştığımızda benimle
konuşmaya başladılar. Bir süre sonra temkinli de olsa beni aralarına
almışlardı. Konuşabiliyorduk. Köyün en büyük derdi, her yeri sarmış olan iri
farelerdi. Tüm evlere giriyorlar, ambarları boşaltıyorlardı. Köydeki tüm
kediler, ya kaçmış ya da fareler tarafından boğazlanmıştı. Bu devasa
yaratıklar, köyü adeta istila etmişlerdi. Köylünün bildiği hiçbir çare fayda
etmemişti bu ayaklı imha makinelerine. Zehirleri yemiyorlar, tuzakları
parçalıyorlardı. Köylü çaresiz, onlarla yaşamaya alışmıştı.

Üniversiteden tanıdığım, ziraat mühendisi bir arkadaşıma mektup yazıp durumu
anlattım. Bana yardımcı olmasını istedim. Üç , dört hafta sonra mektubuma
cevap geldi. O fare türüne karşı kullanılan özel bir zehir vardı. Nerelerde
bulabileceğimi, nasıl kullanacağımı ayrıntılı olarak yazmıştı arkadaşım.
Ertesi sabah ilk işim il merkezine gidip, bu işleri yapan bir yere ilacı
ısmarlamak olmuştu. Artık iş sadece beklemeye kalmıştı. On beş yirmi gün
sonra tekrar il merkezine gittim. Sipariş ettiğim ilaçlar gelmişti.
Arkadaşımın tarif ettiği biçimde tüm köy sokaklarına  uyguladım ve köyün
yakınına büyük bir hendek kazıp  içini suyla doldurdum. Birkaç saat
içerisinde suyun içi fare leşleriyle dolmuştu. Evlerden, kıyı köşelerden
çıkıp, zehre geliyorlar, ardından da korkunç bir susuzlukla  kendilerini
suya atıyorlardı. İki gün içinde köy temizlenmiş tek tük kalanları da
köylüler öldürmüştü. Köyde bir bayram havası esiyordu. Ancak köylünün beni
bu kadar bağrına basması, bazılarının hiç hoşuna gitmemiş olacak ki o günden
sonra kimliği belirsiz kişilerce taciz edilmeye başlanmıştım. Ama bu
tacizler, o günlerde mutluluktan havalarda uçan beni hiç etkilememişti.
Çünkü köylü çocuklarını okula gönderiyordu. O da benim gibi, bu durumdan çok
mutlu oluyordu. Nihayet okulumuza çocuklar geliyor, bize öğretmen diye hitap
edip, bilgiye susamış tertemiz zihinlerini bizlere emanet ediyorlardı. Derme
çatma sıralarda ilk derslere başlamıştık bile. Başarmıştık. Nihayet aylar
sonra köyde, okulu hayata geçirmiştik. Çocukların hiç birinin sırtında doğru
düzgün bir giysisi yoktu ama bu büyük bir sorun değildi. O ve ben tüm
çocukların ölçülerini alıp, birkaç metre kumaşla birlikte , köyde elinden
dikiş gelen bir kadına teslim ettik. Çok cüzi bir parayla tüm çocuklar pırıl
pırıl önlüklerine kavuşmuştular.

O ders  yılının sonunda, köylüye sergilemek üzere çocuklarla birlikte bir
piyes bile hazırlamıştık.  Köy nüfusunun büyük çoğunluğunu, doğumundan
ölümüne kadar geçen süre boyunca hiç  Şehir yüzü görmeyen insanlar
oluşturuyordu. Piyesimizin olduğu gün tüm köylü köy meydanına toplanmış
herkes bayramlıklarını giymişti. Çocuklar oyunu tamamladığında önce bir
sessizlik oldu, ilk alkışı kim yaptı bilmiyorum, ama arkası geldi. Müthiş
bir gündü o gün. Hayatımın en güzel, en gurur verici anıları arasında daima
yer alacak bir gündü.

Okul, o köye çok farklı bir dünyayı taşımıştı. Çocuklar günden güne
gelişiyorlardı; çünkü zihinleri , kuru bir sünger misali boştu. Verileni
almaya hazırdılar. Ve alıyorlardı da. Bu arada , gitgide muhtar ve ekibinin
köydeki iktidarı sallanmaya başlamıştı. Gözlemlerimden çıkardığım sonuç;
muhtar, ağa ve cami üçlüsünün köyü küçük bir krallık gibi idare etmeye
alıştıklarıydı. Ancak şimdi bu iktidar parçalanıyordu.

Geceleri, odamın etrafında dolaşan birilerinin seslerini duyuyor, dışarı
çıktığımda ise kimseyi göremiyordum. Birkaç sabah odamın kapısında pislik ve
çeşitli  hayvan ölüleri buldum. Ama bunlara hiç aldırış etmiyordum. Ne
yapabilirlerdi ki ı En çok yapabilecekleri böyle gizli saklı tacizlerdi.

Okulun son günleri gelmiş çatmıştı. Ondan ayrılacağımı bilmenin hüznü beni
deli ediyordu. Bana ne olduğunu anlamıyordum. ıDaha önce hiç mi kız görmedik
sanki !ı diyordum kendi kendime. Bunun züğürt tesellisi olduğunu bile bile.
Ateş bacayı sarmıştı işte kendimi kandırmaya çabalamam boşunaydı. Aşktan kim
kaçabilmişki bugüne kadar, ben kaçayım. ıHem neden kaçacakmışım ki ıı diye
düşündüm sonra.

Kavurucu bir yaz günüydü, İstanbulıda parmağına nişan yüzüğümüzü taktığımda.
Yazın yavaş yavaş veda ettiği, ama hala sıcacık bir Eylül günü ise o , karım
olmuştu. Tüm dünyanın görebileceği en nadide çiçek, bir gonca gül kadar
narin ama çelik kadar bükülemez kadın, karım olmuştu. Okullar açılıyordu.
Nikahtan birkaç gün sonra yola düşüp, görev yerimize varmıştık. Balayımızı,
köydeki kerpiç odamızda yapmıştık. Çocuklarımız, öğrencilerimiz ve tertemiz
yürekleriyle bize kucak açmış Anadoluınun bağrındaki O küçük köyde.
Yürekleri tüm güzelliklere çoktan kapanmış karanlığa teslim olmuş ellerin
onu benden çalacağını bilseydim yine gider miydim orayaı O giderdi.
Biliyorum. O aydınlığın, bilginin ve güzelliklerin  dünyadaki elçisiydi.
Tabi ki  O giderdi. Yaşanacakları bile bile  yine de giderdi.

Öğrenci mevcudumuz artmış köylünün, öğretmene ve okula bakış açısı
değişmişti. Öğretmen artık orada saygın bir birey, devletin şefkatli eliydi.
Bizden sonra oraya gidecekler için güzel bir zemin hazırlamıştık. En azından
bizim yaşadıklarımızı yaşamayacaktı ardımızdan gelen, tabi gelebilirseı

O ve ben artık ilk evimiz olan kerpiç odamızda, birlikteydik. Dünya toz
pembeydi Ta ki bir gece ansızın , pencereden içeri ıGidin buradan, bir daha
da bu topraklara ayak basmayın, vururuz.ı Diye yazan bir kağıt parçası, bir
taşa sarılıp atılana kadar. Tacizlerin rengi değişmeye başlamış köylünün de
bazısı bizimle selamı kesmişti. Olanlara anlam vermekte zorlanıyorduk. Ama
bugün düşününce, her şeyi daha net görebiliyorum. Bu, karanlıkla aydınlığın
savaşıydı. ıKurt, dumanlı havayı sever.ı Berrak , aydınlık zihinleri
karıştırmak, cahil ve ürkek insanları kandırmak kadar kolay değildi. Biz de,
birlikte girdiğimiz bu savaştan geri dönmemeye karar verdik. Sonuna kadar
oradaydık. Bu kararın, canımızı riske atmak anlamına geldiğinin
bilincindeydik. Ama, yüreğimizi ortaya koyup, ilk  uyanış tohumlarını
serptiğimiz bu toprakları ve  çocukları terk etmeyecektik.

O öğretim yılını da orada , o şartlar altında tamamlayıp, Gaziantepıe
ailemin yanına gitmiştik. Orada bir  daire tutup yaz sonuna kadar,
ailelerimizin de desteştyle evimizi yavaş yavaş dekore etmiştik.

O yıl sıcak, bunaltıcı ve sükunet dolu bir sonbahar günü, ilk kez sınıfa
girdiğimde, gelecek günlerin bana neler getireceğini hissedercesine
yüreğimin kasvet ve huzursuzlukla sıkıştığını hissetmiştim.

Sonraki günlerde PKKnın çevre köylerde ne kadar aktif olduğu yolundaki
haberler, huzurumuzu tamamen yok etmişti. Bir süre izin alıp, olaylar biraz
yatıştıktan sonra geri dönmeyi teklif ettim ona. Düşüneceği cevabını
vermişti  bana.ı Gerekirse bir süre uzaklaşırız buralardan. Hem annemi de
çok özledimı demişti. Bir daha annesini göremedi

Hiç aklımdan çıkmayan o uğursuz gün, il merkezine gitmem gerekiyordu.
Sanırım çok oyalanmış ve köye kalkan son minibüsü kaçırmıştım. O gün
yaptığım her şeyi, gittiştim her yeri kaç kez gözden geçirdim yıllarca.
Acaba şunu şöyle yapsaydım, şuraya gitmeseydim. Orada daha hızlı olsaydım
diye yıllarca pişmanlık ve acı beni adım adım takip etti.

Taksi bulamıyordum. Gece vakti yollara düşüp o köye gitmeyi hiçbir taksi
şöförü kabul etmiyordu. Çaresiz ona telefon edip durumu bildirdim. Bir araç
bulmaya çalışacağımı, en kısa zamanda yanında olacağımı söyledim ona. O da
endişe etmememi, yalnız olmayacağını ve ebe hanımla birlikte onun odasında
olacağını  söylemiş bir de espri yapmıştı. ıEvelallah , hepsini tepelerim
buraya gelirlerse, ama sen korkmayasın oralarda bensiz ıı  deyip kıkır
kıkır  gülmüştü. Oysa  ben yıllardır korkmayı unuttum, tıpkı onun gülüşünün
sıcaklığından uzakta  gülmeyi unuttuğum gibi.

Gece çöküp, hepsi uykuya daldığında, karanlığın içinden çıkıp gelmişler.
Uykularından kaldırıp götürmüşler meçhule, onu ve ebeyi. Komşu köyden de 3
öğretmene uzanmış o  kırılası eller. Bense o sırada yüreğim sıkılarak
çaresizlik içinde, garajda ilk arabanın kalkmasını bekliyordum. Köye
vardığımda çok geç kalmıştım. Asker onları arıyordu. İzleri, kayalık arazide
takip etmek zorlaşmış helikopterle havadan tarama yapıyorlardı. Ertesi gün
ebeyi ve bir öğretmeni sağ olarak buldu asker. Onların tarifiyle de diğer
iki öğretmenin ve onun can verdiği yeri.

Neden ben değildimı  Onun yerine ben gitmeliydim. O öyle güzel, öyle ışık
doluydu ki Vereceği, öğreteceği ve yaratacağı pek çok güzellik
barındırıyordu ruhunda. O güçlüydü. Mücadele ederdi. Oysa ben ıben
olmalıydım onun yerinde.

Ne çok düşündüm bunları. Ne çok cevapsız soru var kafamın içinde dönüp
duran. Onun için, o unutulmasın, unutulmak kaderi olmasın diye anlattım onu.
Soğuk toprağa başı düştüğünde yalnızdı. Şimdi onu unutarak,  uğrunda can
verdiği değerleri savunan diğerlerini, karanlıkla savaşlarında yalnız
bırakmayalım diye anlattım. Şehit öğretmenimi hiç unutamadım. Tam on dört
yıl geçti. Onlar hatırlansınlar ki yüreğimdeki yangına bir damla su
serpilsin,.hatırlansınlar ki boşuna akmamış olsun kanları. Onlar karanlıkta
yanan mumlardı ama hiç kimse onu ve onun kaderini paylaşanları hatırlamıyor.
Benimse yüreğimin sesi susmak bilmiyor...