| Azrail'in Acı Seçimi |
Lidyalıların bir özdeyişi vardı; savaşta babalar oğullarını gömerler; barışta ise oğullar babalarını... Köyün mezarlığı oldukça kalabalıktı. Kadınlar, yeni açılan mezardan ötede ölünün ardından ağıtlar yakıyordu. Rüzgar seslerle karışık çığlıkları, inlemeleri uzaklara taşıyordu. Hazan mevsimi doğanın öleceğini bildirir. Ekim, Kasım da, insanın... Belki bu yüzden, insanlık açısından ayların en sevilmeyenleridir. Ancak şu da var ki; gelir seviyeniz yüksek ise, sonbahar ayrı bir tat verir Abant’ ta, Yedigöller’ de, Sapanca’ da... Açılan çukur davet ediyordu, Kore Gazisi Hasan’ ı beyaz kefeninle... Gözleri şişmiş, ağlamaklıydı Gazi Hasan’ ın oğlu Ali. Son görevini yerine getiriyordu. Mezarın içine girdi babasını kucakladı. Belirli ebatlarda kesilmiş tahtaların üzerine, dualar mırıldanarak cansız bedeni yavaşça bıraktı. Toprak ayaklarına yapışıyordu, beni bırakma dercesine. Amcasının oğlu elini uzattı, yukarıya çekti. Ali, bir kürek aldı, babasının üzerini örtmek için toprağa sapladı. Ayağınla küreğin metal kısmına basıp, toprağın içine doğru itti, çıkardığını da babasının üzerine serpti. Beyaz kefeni ağır ağır kaplıyordu atılan topraklar. Birden eş, dost ve akraba çukuru hızla doldurdu. Köyün imamı duasına başladığında, çukur kapanmış, mezar tepeciği yapılmıştı. En son iş olarak Kore Gazisi Hasan’ ın başucuna, yerden yüksekliği 75 santim olan üzerinde Hasan Akyiğit, doğum ve ölüm tarihleri yazılı beyaz mermeri diktiler. Ağır adımlarla uzaklaşırken, Ali son kez başını geriye çevirdi, babasının başında sadece köyün imamı bulunuyordu. İçini çekerek: “Koca bir çınar devrildi” Yüzünde acının izleri, gözlerinde bir donukluk, içinde durgunluk evin yolunu tuttu. Helvanın kokusu, çevreye öyle bir dağılmıştı ki, insanı içine çekiyordu. Kadınlar, genç kızlar hızla bir aşağı bir yukarı koşturuyor, helva dağıtıyorlardı. Erkekler bir odada toplanmış, ölüm, yaşam ve Gazi Hasan üzerine konuşuyorlardı. Muhtar Ahmet, köyün önemli bir simasını kaybetmenin üzüntüsünü dile getiriyordu: Gazi Hasan dede hem iyi bir asker hem de bir bilgeydi. Öğrenim görmemişti. Ancak derin bilgiler yalnızca okulda edinilmezdi. Yaşamı, kendini sorgulayan bir özelliği vardı. Sanırım bu yanı onu geliştirmişti. Son durak denilen çağda yaşlı yaşlıdan hoşlanır, ara sıra toplanır konuşurlar. Çoğu ağlaşır, dertlenir durur. Kimi gençliğin zevklerini, gücünü anlatır. O döneme atıfta bulunurken hüzünlenir. Kimi de “kurt kocadı köpeklerin maskarası oldu” deyişiyle gençlerin davranışlarını eleştirir durur. Fakat Gazi Hasan böyle değildi. O, gençlere bir şeyler vermeye, tecrübelerini aktarmaya çalışır, ölçülü ve uyumlu tavır içinde olurdu. Bu yüzden yaşlılık ona dert olmazdı. Ölümü düşünüp korkuya, endişeye prim tanımazdı. Sürekli “bu dünya iyidir, her şey iyi olacak” demesi de sanırım bu cesaretine dayanıyordu ya da umudunu yitirmeyen duruşuna... Askerliği bir sanat olarak görürdü. Bir çiftçi başka işi iyi yapamayacağı gibi bir askerin de askerlik dışında kalan bir işi gereğince yerine getiremeyeceğini aktarırdı. Savaş işinin kolay bir iş olmadığını vurgulardı. Askerin düşmanı sezebilmek için keskin duyulu, sezer sezmez de kovalayabilmek için çevik, yakalayınca da boğuşmak için güçlü olmasını iddia ederdi. İyi dövüşebilmenin yolunun ise, yiğitlikten geçtiğini ileri sürerdi. Öyle anlaşılıyordu ki, iyi bir subayın yanında görevini yerine getirmişti. Adını hatırlayamadığım bir komutanını, “o derdi ki” girişiyle üçüncü şahıs olarak aramızda yaşatırdı. O komutandan aldığı ve önem verdiği bir bilgiyi şöyle dile getirdi: “O derdi ki, yurdu koruyacak adam, yaradılışı bakımından filozof, azgın, çevik ve güçlü olacak. Dostu ve düşmanı tanıyacak kadar bilecek ve öğrenecek. Vatandaşına yumuşak, düşmanına katı bakacak.” Mehmet ile diğerlerinden farklı, daha sıcak daha yakın bir dostluk vardı aramızda. Pozitiv bir elektrik alıyordum. Belki de bu elektrik Gazi Hasan dedeydi. Gazi Hasan dedenin torunu olması, torun Mehmet’ e yönelik bakış açımı etkiliyordu. Mehmet’ te Gazi Hasan’ ın gülümsemesi, yürüyüşü net görünüyordu. Gazi Hasan dedenin gençliği, torun Menmet’ e yansımıştı. Pek çok kimse Mehmet’ i görünce “Hasan dedenin kopyası” derdi. Mehmet ile arkadaşlığımız kardeşten öte bir düzeydeydi. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Sevdalandığımız kişiler bile kardeşti. Askerlik bittikten sonra düğünümüzü beraber yapacağımıza yemin etmiştik. Bir tarla alıp, birlikte ekip biçecektik. İster kader, ister rastlantı, ister ilahi bir plan diyelim bizi aynı bölgeye, aynı tabura asker olarak gönderdi. Evraklarımızı aldığımızda mutluluğun resmini çekmiştik. Sevdalılarımız bile sevinçten havalara uçtular. Bizden şu sözü istediler “sırt sırta verin ve biriniz diğerini sağ salim geri getirmek için gerekeni yapsın” Bir karnaval rüzgarı esiyordu köy meydanında. Davul ve zurnanın çıkardığı seslerin yankısı karşı dağlardan duraksamadan gelip güçlü bir fon oluşturuyordu. Halay çekenler yüzlerindeki gülümseme ve neşe, ressamların çizmeyi arzuladıkları modeli anımsatıyordu. Meydana kurulan sofranın başındakiler, çatal ve kaşıklarla eşlik ediyorlardı bu neşe ve mutluluk boyutuna. Köy, yiğitlerini beslemiş, büyütmüş şimdi de askere gönderiyordu. Tetik çeken işaret parmağına kına yakılırken, gözler, yavuklulara kına yakılacak anı düşünüyordu. Yüzlerce ülkeyi kucaklayan dünyada, kaç ülkede asker gönderme karnavalı düzenlenir? Bunu bugün bile merak ediyorum. Acemi birliğimiz Isparta Dağ Komando Okulu idi. Komando özel bir eğitimden geçer. Askerlik çağındaki pek çok gencin komando eri olmak istemesini genelde duymuşunuzdur. Uzun boylulara “sen komando olursun” dediklerine sıkça tanıklık etmişizdir. Üniforma bir başka yakışır onlara. Eğitim alanlarında yakın dövüşleri, sürünmeleri, tırmanmayı her şeyin detayını öğrenirler. Komandodan korkarlar ama cana yakın bulurlar. Halk genelde komando askerini pek benimser. Komando birliğinde öyle katı bir emir komuta zinciri yoktur. Arkadaş gibi olursunuz, komutan-asker ilişkisinden çok, büyük bir aileyi yansıtır. Dağlarda çatışmaya birlikte girip, yemeği beraber paylaşırsınız. Komando eğitiminin amacı korkuya yendirebilmektedir, bir anlamda fiziksel ve psikolojik güç eğitimi hedeflenir. Sivil giysilerimi terk edip, askeri üniformamı alınca, sebebini bilmediğim bir güven duygusu tüm hücrelerime sızdı. Bayramlıklarını neşe içinde açıp tek tek giyen bir çocuğun hislerine eşdeğerdi duygularım. Sırayla paketi açıp giyinmeye başladım. İç çamaşırlarımı, gömleğimi, pantolonumu, botlarımı ve kaputumu. Hepsi bir bütünün parçalarıydı. Bir tablo yavaş yavaş oluşuyordu, çakı gibi bir asker modelinden esinlenircesine... Yasaya saygı nedeniyle hareket zorunluluğu biçiminde tanımlanan ödev duygusu, bilincimde parlamaya başladı. Bir ödevim vardı. Devletin verdiği bir ödev. Sorumluluk bilinci, devlet tarafından iletilen görevleri yerine getirmeyi gerektiriyordu. Bölünmez bütünlüğe yönelik bir tehdit kapıdaydı. Devlete kurşun sıkan PKK terör örgütü canımız pahasına yok edilecekti. İlk kez havada yolculuk ettim. Hiç uçağa binmemiştim. Bir helikopter, kanatlanmış bizi semada uçurmuştu. Yukarıdan izlediğim doğa, kucaklarını açmış büyük kartalın konmasını bekliyordu. Helikopter bir tepenin üzerine içindekileri bıraktı. Alanın üs olduğu her bakımından anlaşılıyordu, çadırlar kurulmuş, mevziler kazılmış, toprakla dolu çuvallar çadırları ve mevzileri çevrelemişti. Mutfak çadırıda bulunan üs, çevreyi kontrol altında tutan bir karakoldu. Eteklerde yaklaşık 100 haneli bir köy bulunuyordu. Bir sabah, çatışma başladı 4-5 saat sürmüştü. Bu çatışmada üssün neşesi Malatyalı bir arkadaşımızı şehit verdik. Vatanın bölünmez bütünlüğünü adına dağları bekleyen kahramanlara, pusulardan ölüm kusan teröristler bu eylemleriyle onlara cennet kapısını açarlar; bu nedenle, askerler, acı çekmiş olmalarına karşın, gizli bir haz da duyarlar. O gün ve gecesi hepimiz şoktaydık, kimsenin ağzını bıçak açmamıştı. Herkesin iştahı kaçmış, eller yemeğe uzanmamıştı. Şehit arkadaşımız, bizi birbirimize kenetleyen ve yaklaştıran bir vesile olmuştu. Takip sonucu 8 teröristi de öldürmüştük. Şehit arkadaşımızı birliğe gönderdik, yakaladığımız teröristleri de jandarmaya teslim ettik. Bu çatışma benim ve Mehmet’ in ilk çatışmasıydı. Günlerce bunun psikolojisini üzerimizden atamadık. İlk kez canlı bir hedefe ateş açmıştık. Köyde ava çıkardık, fakat bu farklıydı. Yine ilk kez ateş altında kalmıştık. İnsan o an her şeyi unutuyor, hayatta kalma savaşı veriyorsun. Daha sonra küçük çaplı çatışmalara katıldık. Bu pratikler bizi savaş psikolojisine alıştırmıştı. Artık ölümün gölgesinde ve karanlığında yaşıyorduk. Şehit Malatya’ lının ardından arkadaşların yüzünde mistik bir kapıpkoyverme belirtileri oluştu. Hiçbiri insanın gözünün içine bakamıyor, çok alçak sesle konuşuyorlardı. Mehmet ile bir köşeye çekilmiştik. Soruyorum: “Korkmuyormusun bu açık tepede?” “Soruya bak!” diye karşılık veriyor. “Her şey bir alışkanlık. İyi biliyorum öleceğimi. Günün birinde hain bir pusudan atılan bir mermi, başında yuva kuracak. Sonra şarapneller de cabası. Kopan çelik kıymıklar her tarafa saçılır. Bedeni hışımla dişlerler. Bir gün bunlardan bir tanesi sökülüp ustura gibi biçecek beni. İnancım bu. Bunu rahatlıkla bekliyorum. Hemde gönül rahatlığıyla...” Sigarasından bir soluk daha aldı. Dumanı ağız dolusu üfledi. Başını eğip, gözlerini toprağa dikti. “İlk zamanlar dayanılmaz bir heyecan duyuyordum. Mermi vızıltısı, zemberek gibi fırlatırdı beni yerimden. Çenelerim çarpar, donmuş bir kuş gibi titrerdim. İliklerime, kemiklerimin özüne değin tirtir titrerdim. Karnıma giren kramp, bedensel değişikliğime eşlik ederdi. Bu böylece bir, iki, üç, belki de yedi, sekiz kez sürüp gitti. Sonra... Eh sonra alıştık gayrı. Şimdi Azrail’ in geçit resmini çiziyorum belleğime. Öyle rahat bekliyorum ki onu.” Sigarasını söndürmek amacıyla toprağa gömüyor. Toprağı sigarasının üzerine örtüyor. Sonra parmağını kaldırıp ekliyor: “Bir gün Azrail buraya gelecek. Kaba bir ziyaretçi gibi kapıyı bile vurmadan. Gelişini haber vermeden gelecek. Burada kader egemenliğini sürdürüyor. Ölüm burada piyango dostum. İşi ciddiye almak yanlış bence. Aldırma. Boş ver!” Güneydoğu dağları, vadileri, sınır boyları işte orada! Güneydoğu serdengeçtileri, toprağın altında, aramızda... Gidin görün oraları, onları... Hem üzücü, hem dehşetli, hem soylu, hem keyifli, ama her koşulda sizi şaşkınlığa çevirecek, ruhunuzu yükseltecek manzaralara ve duygusal an’ lar tanıklık edeceksiniz. Gazilerin yüzlerine, davranışlarına iyice bakın; bu yanakları içe göçmüş, yüz kemikleri dışa çıkmış, kavruk çehrelerinin her bir çizgisinde, her kas kıvrımında; şu omuzların genişliğine, sakince, kendinden emin biçimde, yaptıkları her harekette, Türk’ ün sağlamlığını teşkil eden asıl nitelikler onun azmi, sebatı ve dürüstlüğü görülebilir. Bu yüzleri incelerken, savaşın korkunç yüzünün ve acılarının, bu asıl özelliklere bilinçli bir ağır başlılığın izlerinin de eklendiğini algılayacaksınız. Ansızın bir patlama sesi, mermilerin boşlukta çıkarttığı vızlamalar aklımızı başından alıyor. Sadece kulak zarlarınız değil, tüm vücudunuz sarsıntı geçiriyor, baştan aşağıya her uzvunuz titriyor. Sonra kendinizi hemen toparlıyorsunuz. Mermilerin ıslığı ve yoğun bir barut dumanı üzerinize çöküyor. Öteye beriye koşup siper alan arkadaşlarınızın figürlerini seçiyorsunuz. Ateş ve karşı ateş hakkında birbirimize görüşlerimizi açıklıyoruz. Hepimiz heyecanlıyız, ani ve beklenmedik bir duygu açığa çıkıyor, her insanın ruhunda saklı olan bir duygu; düşmana müthiş bir kin besleme ve ondan öç alma duygusu. Temelinde yaşama ait baki kalma içgüdüsünün tetiklediği bir dışavurum durumu. Ateş altındaki koroya eşlik eden bir mermi sesi yanımdan toprağa saplanıyor. Bu ses oldukça hoş bir sestir; insan ölüm getiren bir şeyle bu sesi öyle kolayca bir arada düşünemez. Bir tane bir tane daha... Biri “Havan!” diye bağırıyor. Onun muntazam ıslığını da duyuyorum. Bir ses yakınlaşıyor; sonra toprağa çarpıyor, onun gözle görülür patlamasına tanıklık ediyorum. Derken merminin parçaları vızıldaya vızıldaya her yöne uçuşuyor, taşları, toprağı havaya fırlatıyor. Ve ılık bir sıcaklık bedenimi sarıyor. Çıkardığım feryadın patlamanın gümbürtüsünü bastırdığını fark ediyorum. Kan revan içindeyim. Tuhaf bir görünümüm var. Bacağımın bir kısmı yerinde yok. Dişlerimi sıkıyorum. Acıyı yenmeye, duymamaya çalışıyorum. Bir ara gözlerimi açıyorum. Mehmet’ le göz gözeyim, titreyen sesimle “kusura kalma arkadaş” diyor ve kendimden geçiyorum. Uzvunu yitirmek, yarım adam olmak ikiside garip bir biçimde örtüşüyor. Doğanın bahşettiğini yıllarca kullanıp, yitirmek ve bu duruma katlanmak nasıl bir duygudur? Doğuştan eksik olmak bir bakıma bu yitirilişle karşılaştırıldığında daha bir göğüslenecek gibime geliyor. Koşmak, en büyük fiziki özgürlük. Doğuştan eksik olan bunu bilemez ama sonradan eksilen buna nasıl katlanabilecek? Özgürlüğünü kaybetmek, bedensel özgürlüğünün elinden alınması... Bu gerçekle yaşayarak, insanların gözlerinde pırıldayan acıma duygusunu nasıl yeneceksiniz? Sizi eksik bedenle kabul eden sevgilinin, sevgisinden şüphe etmeden nasıl yaşamı kucaklayacak ve sarılacaksınız? Nakış gibi dokuduğunuz hayallerinizi nasıl gerçekleştireceksiniz? İşte, şimdi en büyük düşman bu... Ben bir savaş kahramanıyım, bir savaşın gazisiyim. Havan topları ve mermilerle ölüm kalım oyununu defalarca oynamış, onlarla dalgamı geçmiş ve sağ salim dönmüş bir askerim. Karşımda sırıtan bu eksik bedene yenilecek bir adam değilim. Onu yeneceğim. Savaş ruhta ve beyinde kazanılır. Ruhumu güçlü tutarak, aklımı çalıştırarak bana meydan okuyan zavallı ve eksik bedenin benimle oynamasına izin vermeyeceğim. Öncelikle acının tanımını yapmalıydım. Acı neydi? Yoksul, zengin olamadığı için acı çekiyordu. Güçsüz, güçlü olamadığı için... Duygusal acımın kaynağını tesbit etmeliydim. Fiziksel açıdan yapmayı düşünüp yapmadıklarım bana acı veriyor, baskı yapıyordu. Bu acıdan kurtulmalıyım. Acı, boşluk duygusundan besleniyordu. Yaşamımı boşluğun taşan sularına kaptırmamalıydım. İnsanlık adına yapılacak çok şey vardı. Yeryüzüne geliş sebebim yemek, içmek ve üremek değildi. İnsanlığa katkı sağlamak gibi bir görevimiz vardı. Bununda çeşitli yolları olmalıydı. Bir gazi derneğine gidip, eski anıları hatırlamak hatırlamak yeterli gelmiyordu. Kahramanlık öykülerini yarıştırmak beni tatmin etmiyordu. Toplum bizleri uzaktan seyredip alkışlarken, yavaş yavaş yaşlanıp dünyadan göçmek bana göre değildi. Ve aradığımı sonunda buldum. Kente gidip. alkol ve uyuşturucu ile savaşan bir organizasyonda görev aldım. Gençlerimizi kanser gibi kemiren bu mikropla savaşmak beni yeniden canlandırıyordu. Kendimi buluyordum. Yani işim bitmemişti. Mehmet’ i de bu mücadelenin içine çekecektim. Yine birlikte aynı saflarda bu sefer farklı bir düşmana karşı savaşacaktık. Fakat kötü haber tez geldi. PKK’ lı teröristlerle girdikleri bir çatışmada Mehmet’ i şehit vermiştik. Azrail, istenmeyen bir misafir gibi gelmiş ve kabaca Mehmet’ in kapısını çalmıştı. Hazır olan Mehmet, bizleri arkada bırakıp, hepimizi bekleyen o ebedi yolculuğuna çıkmıştı. Uzun namlulu Biski, nokta atışıyla Mehmet’ in yaşamına son noktayı koymuştu. Onun yanında olamadığım için ruhumu bir suçluluk duygusu kapladı. Bu kadar çok ölümü ve bu kadar çok acıyı görüp de yaşamın ne anlamı olabilirdi? Yaşadıklarımı bir film gibi seyrederken, korku ve endişeden kaynaklanan bir acı ile inlediğinizi görüyorsunuz; sizi derinden etkileyen dehşet verici manzaralara tanıklık ediyorsunuz; savaşı, mızıka ve bandolardan, resmi cenaze törenlerin den, bayraklara sarılmış tabutlardan, rüzgarda vakur dalgalanan sancaklardan ibaret güzel, ihtişamlı ve şaşalı bir olay olarak değil, gerçek yüzüyle görüyorsunuz; kan, acı ve ölüm olarak. Komutan, korku dolu bir sesle bağırdı: “Yere yatın!” Mehmet yüzüstü yere düştü. Tek işittiği mermilerin farklı enstrümanlardan çıkan uyumlu sesler gibi kulağında çınlamasıydı. Bir dehşet duygusu tüm hisleri ve düşünceleri susturan, katı bir duygu bütün varlığını ele geçirdi. “Kimi alacak Azrail. Eğer bana isabet ederse nereme gelir acaba? Uzvumu alır mı? Yoksa hayatı mı? Ya da bir başkasını mı? Anlatacağım bir öykü daha mı olacak? Yan yana yürüdüğüm arkadaşımın, mermiler tarafından parçalanmış vücudu, üzerime sıçramış kanı ve et parçacıkları mı olacak, öykünün ana teması.” “Yalnızca ufak bir sıyrık aldım” dedi yanında yere uzanmış arkadaşına. Elleri vurulduğu noktaya gitmek istedi ama gidemiyordu, donmuş gibiydi. Tüm vücudu sımsıkı bağlanmış, yerinden kımıldayamıyordu. Askerler gölge şeklinde hareket ediyordu, gözlerinin önünde. Vurulduğunu bildirmek istedi. Ancak, sözler yerini tuhaf bir hırıltıya terk etmişti. Gözlerinin önüne dans eden renkli ışıklar geldi. Işıklar gittikçe kaybolmaya başladı. Sonra görünmez oldular. Daha sonra ne bir şey gördü, ne bir şey duydu, ne bir şey düşündü, ne de bir şey hissetti. Başına isabet eden bir mermi onu alıp götürmüştü. “Savaşta babalar oğullarını gömerler; barışta ise oğullar babalarını” ifadesi, Gazi Hasan dedenin oğlu ile Şehit Mehmet’ in babası Ali için geçerli değildi. Ali, hem gazi babasını hem de şehit oğlunu defnetmeyi yerine getirmişti. Tanrı’ nın bilemeyeceğimiz, anlayama yacağımız gizlerinden biri Ali’ nin özelinde tezahür etmişti. Düşünceme gelip dilimden çıkmak için sabırsızlanan ifade şudur: Türkiye, Kahramanı Mehmetçik olan bu Kore ve Güneydoğu destanlarının görkemli izlerini uzun süre taşıyacaktır . |