PTSD'nin Pençesindeki Kayıp Ruhlar
Savaş çığırtkanlarının duymak istemediği gerçek bir öyküye dayanan bu film, savaşı insani bir bakışla yorumluyor.Ve savaşın bitmesiyle eve dönenlerin, gidenlerle aynı insanlar olmadıklarını vurguluyor.
“TANRININ VADİSİNDE - IN THE VALLEY OF ELAH”
"Tanrı'nın Vadisinde", PTSD'nin insanlara neler yaptırabildiği hakkında bir film. Ancak, Post Travma gerçeğinin seyirciye fazla ağır gelmesinden korkularak, olaylar yoğun biçimde polisiye sosuyla harmanlanarak verilmiş."Doğum Günü 4 Temmuz" gibi sert bir tarzı olmasa da, günümüz sinemasının, savaşın ruhlarda açtığı yaralara dair güzel bir örneği.
“In The Valley of Elah”ın yönetmenliğini Paul Haggis üstlendi. Senaryosunu da Haggis’in yazdığı filmin yapımcılığını Laurence Becsey, Patrick Wachsberger, Steven Samuels ve Darlene Caamano Loquet gerçekleştirdi. Başrollerinde Oscar ödüllü Tommy Lee Jones, Oscar ödüllü Charlize Theron, Oscar ödüllü Susan Sarandon, Jason Patric, James Franco, Josh Brolin, Frances Fisher, Jonathan Tucker, Mehcad Brooks, Wes Chatham, Jake McLaughlin ve Victor Wolf kamera karşısına geçtiler.
Fimin Konusu
Film 2004 yılında Irak’ta görev yapmakta olan asker Mike Deerfield'ın (Jonathan Tucker), ülkesine dönüşündeki ilk hafta sonunda gizemli şekilde kayboluşuyla başlar. Emekli bir inzibat ve aynı zamandaVietnam gazisi bir silahlı kuvvetler mensubu olan babası Hank Deerfield (Tommy Lee Jones) ile annesi Joan (Susan Sarandon) oğullarını aramaya başlarlar. Hank iki oğlunu da ordunun hizmetine vermiştir. Ne yazık ki büyük oğlu David, 10 yıl kadar önce bir helikopter kazasında hayatını kaybetmiştir. Küçük oğlu Mike ise önce Bosna'da, ardından da Irak'ta görev yapmıştır.Mike firari durumdadır ve birkaç gündür, üstleri de ondan haber alamamaktadır. Hank, çok geçmeden ıssız bir yerde bulunan ve parçalara ayrıldıktan sonra yakılan bir cesedin Mike'a ait olduğu haberini alır. İnanmaz ve bir anlamda soruşturmayı kendisi yürütmek ister. Mike’ın son görüldüğü yerde polis dedektifi olan Emily Sanders (Charlize Theron) ile birlikte oğlunun başına gelenleri açığa çıkarmaya çabalarlar.
Emily ve Hank soruşturmanın kontrolünü ellerinde tutmaya çalışırken yüksek rütbeli subaylara karşı da mücadele vermek zorunda kalırlar. Orduyu temiz tutma çabası içindeki yüksek rütbeliler her adımda polis dedektifinin karşısına çıkarak bu PTSD faciasının gizli kalması için ellerinden geleni yaparlar.Ancak Mike’ın Irak’ta geçirdiği dönemle ilgili gerçeklerin su yüzüne çıkmaya başlamasıyla Hank’in tüm dünyası allak bullak olacak; oğlunun ortadan kayboluşunun ardındaki gizemi çözmek için o güne kadar sıkı sıkı sarıldığı tüm inançlarını yeniden gözden geçirmek ,kendi önyargılarıyla da yüzleşmek zorunda kalacaktır.Elleriyle büyüttüğü, çok iyi tanıdığı biricik oğlunun savaşta yaşadıklarını ve bununla mücadele etmek için ruhunun geçirdiği dönüşümü keşfetmek milli duygularla yoğrulmuş,ordu mensubu bir baba için oldukça zorlu bir süreç olacaktır.
Filme Kaynaklık Eden Makale
"Ölüm ve Onursuzluk"
Yazar / yönetmen Paul Haggis, yeni projesi için materyal sıkıntısı çekmiyordu. Ancak sıradan, parıltısız bir projeyle yola devam ederek işin kolayına kaçmaya niyeti yoktu. Ajansıyla yaptığı toplantılarda hep, “Bugüne kadar bildiğiniz hiçbir şeyi asla tekrarlamayacağım ve yapmayacağım” diyordu. Bir süre sonra eline Mark Boal'ın 2004'de Playboy dergisinde yayınlanan ve Irak Savaşında geçen gerçek bir öyküyü konu alan “ Ölüm ve Onursuzluk” (Death and Dishonor ) adlı yazı geçince son derece trajik bir öykü bulduğunu düşündü. Yeni filmi için aradığı konuyu bulmuştu sonunda .
Yönetmen Haggis ile beraber filmde çalışan yapımcı Laurence Becsey, “Uzun zamandır bu tipte bir malzeme arıyorduk” diyor ve şöyle devam ediyor: “Paul bu konuya hemen ilgi duydu. Güçlü bir öyküydü. Dergideki yazıyı okuyunca herkesin kolayca yakınlık duyacağı konuları irdelemek için uygun bir platform oluşturduğunu fark ediyorsunuz. Adaleti sağlamak için atılması gereken doğru adım nedir? Kendimize özen göstermek için neler yapmalıyız? Ailesine özen göstermek için herkesin neler yapması gerekir?”
Boal’ın yazdığı makalede Irak’tan yeni dönen genç bir askerin yeni görev yeri olan Ft. Benning askeri üssünde öldürülmesi olayı detaylandırılır. Ortadan kayboluşundan sonra babasının başlattığı araştırma süreci ve cinayetle suçlanan üç müfreze arkadaşı için tehlike çanlarının çalmaya başlaması anlatılır.
Projesini hayata geçirecek stüdyo aramaya başlayan Haggis,Clint Eastwood’un yardımına başvurdu. Clint Eastwood projeyi Warner Bros.’a götürdü.
“Clint bu projeyi sonuna kadar destekledi ve omuzladı. Onu gerçekten takdir ediyorum. 2003 yılında bu hiç kimsenin duymak bile istemediği bir öyküydü. Onun desteği olmasaydı yapmak çok zor olurdu.Belki de proje beyazperdeye yansıyamazdı.” diyor Haggis ve şöyle devam ediyor:
“Konuyu araştırdıkça elimdeki öykü genişledi. Sonunda bir başka gerçek öykü olan Hank’in gerçeği bulmak için gösterdiği çabayla birleştirdim. Savaşı ister destekleyelim, ister karşı olalım, sonuçta oraya gönderdiğimiz cesur insanların başına neler geldiğiyle yüzleşmek zorundayız. Müthiş kararlar vermek zorunda kalan iyi insanların öyküsünü anlatmak istedim.”
Haggis’in yazdığı ve çok geniş boyutları olan gizemli bir cinayeti anlattığı öykü, tüm dikkatlerin üniformalı erkek ve kadınlara odaklandığı bir dönemde gündeme geldi. Bu öyküde, ortadan gizemli bir şekilde kaybolan genç bir savaş gazisinin; babası Hank Deerfield’in; annesi Joan’ın ve kayıp oğlunu bulması için Hank ile güçbirliğine giden mücadeleci ruhlu bir bekar anne olan polis dedektifi Emily Sanders’in iç içe geçmiş yaşam öyküleri anlatıldı.
Hank Deerfield rolünde oynayan Oscar ödüllü aktör Tommy Lee Jones, filmde anlatılan konuyla ilgili şu yorumu yapıyor: “Savaşın insanlara neler yapabileceğini ele alan bir öykü olduğunu söylemek gerekir. Ayrıca aptalca ve kör edici vatanseverliğin çok tehlikeli olduğuna işaret ettiğini düşünüyorum.”
Polis dedektifi Emily Sanders’in portresini çizen Oscar ödüllü oyuncu Charlize Theron’un yorumu ise şöyle: “Savaş konusunda neler hissettiğimizin ve politik açıdan duruşumuzun nasıl olduğunun hiç önemi yok. Burada inkar edemeyeceğimiz tek şey, savaşa gönderdiğimiz erkeklerimizle kadınlarımızın orada büyük bir travma yaşamakta olduğudur. Anavatana geri dönüşlerinde onlardan normal insan işlevleri ve davranışları beklemek bence çok fazla şey istemek olur. Bu acı bir gerçektir ama bu konuda şimdiye kadar hiç dürüst olmadık. Hep iki yüzlü davrandık.”
Yapımcı Becsey ise şu yorumu getiriyor: “Savaş alanının etkisi iki farklı boyutta ortaya çıkar. Konuya fiziksel etkiler açısından bakarsak, savaş alanındaki çarpışmaların etkisinden söz edebiliriz. Ancak diğer yandan duygusal mücadele de sürmektedir. Fiziksel kurbanları anlayabiliyoruz, ama aslında savaşın duygusal ve psikolojik maliyetine hiç hazırlıklı değiliz. Bunu hiç hesaba katmıyoruz.”
Filmde Irak'ta Savaşmış Askerlere de Rol Verildi
Filmin öyküsü büyük oranda sivillerin bakış açısından anlatılır ama dramanın arka planında silahlı kuvvetler vardır. Dolayısıyla karakterlerin bir kısmı da ordu mensubudur. Özellikle de kayıp askerle aynı birlikte görev yapan dört genç asker ön plana çıkar. Bunlar sırasıyla özel uzman Ennis Long, özel uzman Gordon Bonner, onbaşı Steve Penning ve er Robert Ortiez’dir.
Bu dört rolden Bonner ve Penning rolleri, orduda hizmet vermiş genç insanlara verildi. Özel uzman Gordon Bonner rolünde oynayan genç Irak gazisi Jake McLaughlin hayatının ilk oyunculuk sınavını verdi..
Gerçek yaşamda edindiği savaş alanı deneyimi sayesinde deneyimli aktörlerle beraber kamera karşısına geçme şansı bulduğunu söyleyen Jake McLaughlin, bu durumun kendisine sağladığı avantajları şu sözlerle dile getiriyor:
“Aktörlerin birçoğunun oynadığı karakterle ilgili bir arka plan öyküsü yaratması gerekiyordu. Bu benim için çok kolaydı, çünkü zaten savaş alanından geliyordum. Aslında orijinal öyküde bahsedilen askerle aynı dönemde Irak’taydım ve aynı tümende görev yaptım. Onlar 1. tugaydaydı, ben ise 2. tugayda…”
Portresini McLaughlin’in çizdiği Bonner karakteri, Mike’in müfreze arkadaşı ve oda arkadaşıdır. Bu durumun ikisi arasındaki ilişkiye yeni bir boyut eklediğini ifade eden McLaughlin, “Olup bitenlerle ilgili olarak vicdan azabı çekmektedir. Bu yüzden Mike’ın babasının kendisini daha iyi hissetmesi için kendi payına düşen herşeyi yapmaya hazırdır” diyor.
Kayıp Ruhlar İçin Savaş Asla Bitmez
Filmde oyuncu olarak görev yapan bir başka gerçek asker de, dört yıl boyunca donanmada çalışmış olan ve Onbaşı Penning rolünde kamera karşısına çıkan Wes Chatham oldu.
Wes Chatham oynadığı karakter için de şu yorumu yapıyor: “Penning gibi gençler genelde asker kökenli ailelerden gelirler. Belli koşullar altında sizin en iyi arkadaşınız ve iyi bir askerdirler. Ama başka belli koşullarda kelimenin tam anlamıyla bir canavar kesilebilirler.”
Özel uzman Ennis Long rolünde, Mehcad Brooks oynadı. Portresini çizdiği karakterin düşünce yapısını değerlendiren Brooks, “Onu anlayabilmek çok zor. Çünkü bugüne kadar ‘ya öldüreceksin, ya da öleceksin’ ikileminde hiç kalmadım. Böyle bir durumda toplumun normal olarak kabul ettiğini yaparsanız öleceksiniz demektir. Bu nedenle oynadığım karaktere çok sayıda katman eklemem gerekiyordu ki, bir aktör olarak böyle keşiflerde bulunmak son derece heyecan vericiydi” diyor.
Er Robert Ortiez rolünde oynayan Victor Wolf ise, oynadığı karakteri “kayıp bir ruh” olarak niteliyor ve şunları söylüyor: “O artık ülkesine dönmüştür. Ancak kendisini hala Irak’ta gibi hissetmektedir. Bir savaşa katılmış, neyin normal neyin anormal olduğu konusundaki perspektifi tamamen değişmiştir. Savaşların bir insanın bakış açısını nasıl değiştirdiğini görmenin heyecan verici olduğunu düşünüyorum.”
Victor Wolf’un filmin konusuyla ilgili yorumu ise şöyle: “Bu filmde sadece ülkesine dönen askerlerin içinden geçtiği korkutucu süreç anlatılmaz. Aynı zamanda bu askerlerin anne-babasının ve ailelerinin yaşadığı zor günler anlatılır. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Savaşın onlar için asla bitmediğini görürsünüz. Bu insanlara bir şekilde Tanrı’nın gücü verildi. Gerektiğinde can alma yetkisi, izni verildi. Oynadığım karakterin en çok bu yönü beni büyüledi.”
Kadroyu oluşturan Haggis, aynı görev yapan dört yakın arkadaşı canlandıran oyuncularla oturup, onlara sürekli bir arada zaman geçirme talimatı verdi. “Her dakikayı beraber geçirmeye başladık. Böylece birbirimizin iyi ve kötü yanlarını öğrendik. Kimi zaman birbirimizi sinirlendirip zayıf noktalarını anladık. Ancak şurası bir gerçek ki, sürekli bir arada takılınca sanki savaşta da beraber olmuşuz gibi hissettik” diyor Victor Wolf…
Wes Chatham ise daha önceki deneyiminden yola çıkarak şunları söylüyor: “Askerlik yapan herkes iyi bilir. Orduda kendinize mutlaka bir arkadaş grubu bulursunuz. Sürekli beraber olduğunuz, herşeyi beraber yaptığınız için arkadaşlığın da ilerisine geçip aile gibi olursunuz. Aramızda sağlam bir kimyasal çekim oluşabilmesi için bu çok önemliydi. Sanırım Paul de bunun önemini kavradı.”
"Elah Vadisi" Nedir
Filme adını veren “Elah Vadisi”, İncil’de adı geçen İsrail’de bir bölgedir. 1. Samuel’in 17. ayetinde bahsedilen bu bölgede bundan 3000 yıl önce Davut ile Golyath arasındaki savaş meydana gelmiştir. Günümüzde burası Elah Kavşağı yakınlarında 38. Cadde ile 375. Caddenin kesiştiği noktada az bilinen bir turistik cazibe merkezidir. İmkansıza karşı verilen savaşı simgeler. Ayrıca imkansıza karşı verilen savaşa katıldıktan sonra eve dönüşte başta kısaca PTSD olarak bilinen post travmatik stres düzensizliği ve stresle bağlantılı diğer rahatsızlıklarla yüz yüze kalınmasını ifade eder.
Yönetmen / senaryo yazarı Paul Haggis’in “In the Valley of Elah” ile ilgili son sözleri şöyle: “Filmin isminin tuhaflığını seviyorum. Çünkü anlatılan konuyu sıkı sıkı sarmalayan bir yapısı var. İncil’e göre, Golyath adlı devi yenmesi için Davut’u Elah Vadisine gönderen Kral Saul, onun eline sadece beş tane taş vermişti. Düşünebiliyor musunuz, koskoca bir devi yenmesi için sadece beş tane taş… Kendime hep şunu sordum: Davut’u oraya kim yolladı? Devle dövüşmesi için genç bir adamı oraya gönderen kimdi? Irak’a savaşmaları için genç adamları ve kadınları bizler yolluyoruz. Onların başına gelen herşeyde bizlerin de sorumluluğu vardır. İşte bu film, bu sorumluluğun altını çizer.” |