Öykü :
Biz Üç Kişiydik

Bölüm 1

Birbirimize söz vermiştik. Her şey bittiğinde , bu cehennemden sağ kurtulursak beş yıl sonra buluşacaktık. Buluştuk da.. Beş yıldan  daha fazla  zaman geçmişti aslında.Sekiz  yıl görüşmeyeli .Askerlikte verilen  sözler her zaman tutulamıyor. İşim gereği Ankara'ya gitmem gerektiğinde Serhat'ı aramıştım.Şanslıydım, asker arkadaşım numarasını değiştirmemişti. Ve yıllar sonra Serhat ve ben yine yan yanaydık. Ateşli bir kucaklaşma yerini uzun bir sessizliğe bırakmıştı.Askerlikte herkes eşit, bir oluyordu.Serhat'ın yaşadığı yeri gördüğümde askerlik olmasa kolay kolay dost olması mükün olmayan iki farklı insan olduğumuzu anlamıştım.
 Serhat’ın evinin yüksek tavanlı, geniş ve son derece şık mobilyalarla döşeli  salonunda yan yana koltuklarda oturmuş,  mutfak görevlisinin getirdiği çaylarımızı yudumluyorduk. Salondaki  sessizlik, havayı gitgide ağırlaştırıyor, elle tutulur, gözle görülür bir yoğunluk yaratıyordu. Serhat da ben de aynı şeyi düşünüyor ancak konuşmaktan kaçınıyorduk. Ara sıra  sessizliği kırmak için tanıdıkları, kardeşleri , ana babalarımızı soruyor ardından yine susuyorduk. Aramızda olması gereken üçüncü bir kişi daha vardı. Varlığını her an yanımızda hissettiğimiz biri…Emir, şehit Emir…
Biz üç kişiydik. Serhat, Emir ve ben. Dağda, yürüyüşte, terörist takibinde ve karakolda hep yan yanaydık. Bambaşka bir dostluktu bizimkisi. Sivil yaşamda asla yollarının kesişmeyeceği, birbirinden keskin uçurumlarla ayrılmış hayatları süren üç delikanlıydık dağlarda. Asker ocağı bizi yan yana getirmiş, can korkusuyla, kan kokusuyla yoğrulu bu gizli dünya, aramızda ölümüne bir dostluğu başlatmıştı. Kelimenin gerçek anlamıyla “ölümüne” bir dostluktu bizimkisi.
Sisten göz gözü görmeyen bir günde, ansızın pusuya düşürüldüğümüzde, paniğe kapılıp sağa sola dağılmış,  dağlara alışkın teröriste kolay bir av haline gelmiştik. Oysa Emir soğukkanlılıkla, teröristi yanıltmak için bir noktadan sürekli ateş açacağını , böylece birliğin sisten yararlanıp, vadiyi geçmek için zaman kazanacağını söyleyip mevzi almıştı. Onun sabit ateşine aldanan terörist , sürekli o noktaya ateş açmaya başlamıştı. Bu da birliğe , şaşkınlığını atıp , toparlanmak için zaman kazandırmıştı. Sis dağıldığında Emir’i bulduk. Yara izleriyle dolu o güzel yüzünü gökyüzüne dönmüş, ölümü kucaklar gibi bir hali vardı.Onu kucakladığımı, sımsıkı kucağımda tuttuğumu hatırlıyorum...
O bizlerden ne kadar farklıydı. Emir, çok küçük yaşta silahla tanışmış, aşiretinin kurallarına baş kaldırmış, hapse girmiş çıkmış bir delikanlıydı.Kısacık hayatı boyunca hep ölümle kol kola gezmişti. Asker ocağında hepimiz aynı yaşlarda olmamıza rağmen, o sanki bizim ağabeyimizdi. Yara izleriyle dolu yüzü,  ve hepimizi koruma altına alan babacan tavırları, onu bizlerin arasında farklı bir konuma taşımıştı. Tertemiz yüreği , uçsuz bucaksız insan sevgisi ve haksızlığa ne olursa olsun isyan etmesiyle, bazen biraz çocuk bazen de çok yaşlı halleriyle o farklı biriydi. O, bu dünyada kalmaya bizlerden çok daha fazla layık biriydi. Şimdi her şeyin üstünden beş yıl geçtikten sonra, işte yine yanı başımızdaki koltukta oturmuş bize gülümsüyordu. Varlığını hep hissetmiştik. Serhat’la bu konuyu konuşmamıza gerek yoktu. Onun da benim  gibi hissettiğini görüyordum.Ama görmediğim şey Serhat’ın eski Serhat olmadığıydı. Son derece iyi ve sağlıklı görünüyordu. Ekonomik durumu ise benden kat kat iyiydi. Görünürde hiçbir sorunu yoktu.
 Birden sessizliği yine Serhat bozdu: - Niye otelde kalacakmışsın ki? Bu koskoca evde sadece kız kardeşim, ben ve hizmetçiler var. Bir sürü  de boş oda var. Hadi hemen eşyalarını kap gel .
-Sağol kardeşim ama benim için otel daha iyi. Bilirsin biraz sıkıntılıyımdır. Gecem gündüzüme pek uymaz. Evdekileri uykusundan etmeye gerek yok. Her fırsatta görüşürüz nasıl olsa.
Konuşmamız , bu kez sessizlikle değil, Serhat’ın kız kardeşinin eve gelişiyle bölünmüştü. O salona girince ikimiz de ayağa kalktık. Serhat bizi tanıştırmadan kardeşi konuştu – Siz Cemil olmalısınız. Ağabeyimin anlattıklarına birebir uyuyorsunuz. Hoş geldiniz.Ben Hayat , dedi. Bana uzanan elini  - Hoş gördük. diyerek  sıktım. Gözleri, yüzü , edasıyla Serhat’ın kopyasıydı . Ama ondaki bir şey Serhat’ta yoktu. Kelimelere dökmesi, anlatması zor. Sanki yalnız yüz hareketleriyle değil de tüm ruhuyla gülümsüyormuş gibiydi.
O gün akşam yemeğini birlikte  yedik. Hayat’ın da aramıza katılmasıyla, sohbetimiz akıcılık kazanmıştı. Sonraki günlerde Hayat’ın işi olmadığı zamanlar, sık sık bir araya geldik.Ankara’nın havası benim gibi denize aşık birini sıkmaya başlasa da , dönüş tarihimi sürekli ileri atıyor, ziyaretimi uzatıyordum. Hayat’la sohbet etmek, onunla birlikte zaman geçirmek çok zevkliydi. Ancak Serhat , benim hatırladığım adam değildi. Çok değişmişti. Çoğu gece  alkol alıyor, kendini kaybedip sızana kadar da durmuyordu. Alkollüyken yanına yaklaşmamak gerektiğini anlamıştım. Onu bir tek Hayat  sakinleştirebiliyordu. Hayat, Serhat’a bir bebek gibi bakmak için özel hayatından fedakarlık ediyor, işi olmadığında  çok az dışarı çıkıyordu. Serhat’ı  yaşatan şey Hayat’ın şefkatli , özenli ilgisiydi. Bu ilginin bedelini ise kendisine yaklaşan tüm erkekleri reddederek, Hayat ödüyordu.
Ailelerinden kalan yüklü mal varlığı onları rahat yaşatmaya yetiyordu. Serhat çalışmıyordu. Zaten bu psikolojiyle çalışması imkansızdı. Hayat ise bir kolejde İngilizce öğretmenliği yapıyordu. Çalışmaya ihtiyacı olmasa da evde oturabilecek tipte bir kadın değildi. Yüksek tahsilini İngiltere’deki anneannesinin yanında yapmış, iyi bir eğitim almıştı. Her hareketinde bir zarafet, bir incelik vardı. Derin , karanlık bir göl gibi gözleri, bazen sebepsiz bir hüzünle gölgelense de, çoğu zaman adına yaraşır biçimde hayat doluydu . Onun yanında elim ayağıma dolaşıyordu. İçinden çıktığım alt kültürün izlerini taşıdığımın farkındaydım. Normal zamanlarda konuşurken seçtiğim kelimeleri, hareketlerimi ve telaffuzumu kontrol ediyordum ama kendimi konuya kaptırıp heyecanlandığımda, argo kelimeler, el kol hareketleri ve bozuk Türkçem kendini gösteriyordu.
Ankara’da eski silah arkadaşımla yeniden bir araya gelmiştim. Geride bıraktıklarımızın,askerlikte yaşadıklarımızın muhasebesini yapmak için çok zamanım olmuştu.Emir'in, birliğin kurtuluşu için kendini feda ettiği o günü tekrar tekrar yaşamıştım.Askerliğim süresince bizim birlikten dört şehidimiz ve sayısını hatırlayamadığım kadar gazimiz olmuştu.Yıllarca suçluluk duygusu ile kıvranmıştım. Sorular kafamın içinde dolaşıp beni hiç rahat bırakmıyordu.Neleri eksik yapmıştım? Neyi yanlış yapmıştım? Emir'in ölmesine neden izin vermiştim? Dağda hep birlikte geçirdiğimiz son gece hafızama kazınmıştı sanki.Her ayrıntı, gözümü kapattığım anda gözlerimin önüne gelir, uykuya dalana kadar beni rahat bırakmazdı. Çoğu geceler sabah ezanına kadar odamda turlar atar, sigara paketlerini ard arda açar, tüketirdim. Kendimi tüketmek istercesine... Anıları gözümün önünden atmak için kendimi kaybedinceye dek içtiğim, kustuğum gecelerin ertesinde hiç bir şey değişmiyordu.Alkol de beni avutamıyordu.Çünkü sonunda hep ayılmak zorundaydım. Emir'in yaralı yüzü ne yaparsam yapayım benimle geliyordu. Bir süre sonra her şeyi olduğu gibi kabul etmekten başka çarem olmadığını anladım.O günlerde yaşadıklarım, anılar, hayatta olduğum sürece benimle birlikte olacaklardı. Ve ben yaşantıma devam edebilmek için onlarla barış yapmak zorundaydım..Ruhsal yaralanmalar üzerine araştırmalar yaptım.Ruhumu güçlendirerek , bu yaraların tüm hayatımı etkisi altına almaması için savaştım Yaralanmış ruhumla  hiç bir  duyguyu eskiden olduğu saflıkta yaşayamayacağımı, anıların beni  asla rahat bırakmayacaklarını biliyordum ama hayat devam ediyordu.Bir de şimdi Allah karşıma Hayat'ı çıkarmıştı.Kalbim, yıllar önce yitirdiğim ve bir daha asla geri gelmeyeceklerini sandığım  güzelliklerle dolup taşıyordu .Sık sık görüşüyorduk Serhat’la askerlik anılarımızı tüketirken zaman zaman o da bizlere katılıyordu. Sair zaman kullandığım kelimeler ağzımdan kolayca çıkıp giderlerken, o yanımıza geldiğinde dut yemiş bülbüle dönüyordum. Bu durumun beni aptal gibi gösterdiğinin farkındaydım ama onun gibi iyi yetişmiş , kültürlü bir kızın yanında  şaşırıp, sokak ağzıyla konuşmaya başlamaktan korkuyordum. Hele bazen gözlerini bana dikip de o tatlı sesiyle bir soru sorduğunda “Söylesenize , ağabeyime nasıl katlanıyordunuz

Hava serin olmasına rağmen , saçlarıma kadar kızardığımı Uykuya dalmadan önce artık Hayat'ın derin gözleri geliyordu gözümün önüne. Onu düşünmek huzur veriyordu.Tüm ruhumu yakıp kavuran , beni ter içinde uykumdan uyandıran kabusların azaldığını şaşkınlıkla fark etmiştim.
Ama Hayat aklıma geldiğinde yaşadığım huzur, onun içinde büyüdüğü çevreyi düşününce yerini bir çaresizlik duygusuna bırakıyor, görünmeyen bir el yüreğimi sıkıştırıyordu. Argolarla dolu konuşmalarım, kaba saba yürüyüşümle onun gibi mükemmel , iyi yetiştirilmiş birine hiç de yakışmadığım farkındaydım. Etrafımda hep kızlar olmuştu. Bu konuda sıkıntı çeken bir delikanlı değildim. Ama o tüm kızlardan farklıydı. Bugüne dek tanıdığım kızlarla onu kıyaslayamıyordum bile.Onun büyüleyici zerafeti, inceliği hele o derin gözleri karşısında soluğumun kesildiğini duyar gibiydim.
O ve ben apayrı dünyaların insanlarıydık, kaldığım pansiyon odasında yatağıma uzanmışken ."Bir şansım var mı?" diye düşündüm. Hayır bu imkansızdı. Boşu boşuna burada daha fazla kalıp kendime eziyet etmemeliydim. Belki de buraya hiç gelmemeliydim. Serhat'ın bitmiş halini hiç görmemeliydim, Hayat'la hiç tanışmamalıydım.

Karmaşık duygular arasında bocalıyordum. Hayat'tan uzak kalma fikri her ne kadar beni rahatsız etse de eninde sonunda eve dönmek zorundaydım. Onunla hiç bir şansım olmadığının bilincindeydim. . Onun içinde büyüdüğü çevre, alışık olduğu insanlar, o zarif ,kırılgan hali... Benim gibi bir işçi çocuğu için Hayat ancak güzel bir rüya olabilirdi. Bu düşünceler içerisinde Serhat ve Hayat'a veda etmek üzere o akşam son kez evlerine gittim.