
BALKAN
SENDROMU
Dünya barışı, özgürlük ve demokrasi uğruna vücudunu kalkan
eden "Balkan Gazileri" üzerinde dünya devlerinin sergilediği çıkar
savaşı dünya kamuoyunu şok etti.
Sırp
Kasabı Slodan Miloseviç'in soykırım,insanlık ve savaş suçları'nı
durdurmak amacıyla NATO'nun gerçekleştidiği askeri harekatlar,
sonuçları itibariyle dünya gündemine oturdu. ABD, ab ve NATO ayrı
kulvarda karşılıklı şakalaşıyor. Bir takım politik hesaplar 'Balkan
Gazileri'nin üzerinden muhasebeleştiriliyor. Kosova'da görev alan
6 İtalyan askerinin lösemiden ölmesinin ardından Avrupa ülkelerinde
alarm zilleri çalmaya başladı Almanya, İtalya, portekiz ve Belçika
gibi AB'ni oluşturan ülkeler, ölümlerin Bosna ve Kosova harekatları
sırasında kullanılan indirgemiş uranyum mermilerinden kaynaklandığını
öne sürdüler. Belçikada 5 askerin kanserden ölmesiyle bu sendrom
"Balkan Sendromu" adıyla dünya gündeminin üst sıralarını tırmandı.
AB
Ülkelerinden Nato'ya Öfke
AB
ülkeleri, zayıflatılmış uranyum içeren DU mermileri ve bunlarla
bağlantılı muhtemel sağlık riskleriyle ilgili NATO'dan bilgi istedi.
İtalya DU' nun kullanımı konusunda 'maratoryum' ilan edilmesi
doğrultusunda çağrıda bulundu. AB ülkeleri Kosova' dan gelen 'kanser
vakaları' ile ilgili haberler sonrasında NATO'ya öfkeli mesajlar
gönderdiler. Daha çok ABD' nin hedeflendiği mesajlarda 'Avrupa
kıtasının ABD tarafından kirletildiği' yönünde ifadeler bulunuyor.
Ancak AB'nin çok istediği NATO' dan bağımsız Avrupa Güvenlik ve
Savunma kimliği adı altındaki biri 'Acil Müdahale' gücünün oluşturulma
aşamasında, çıkardıkları bu öfke, gizli politik hesapların, gaziler
kullanılarak, işlendiği gözden kaçacak cinsten değil. Bir NATO
yetkilisi bu öfke dolu mesajları yorumlarken bunun arkasında daha
çok AB'nin, Acil Müdahale Gücü konusunda NATO ile anlaşamamış
olmasının bir kızgınlığı olduğunu söylüyor. Uranyum konusunun
da bu nedenle AB tarafından kullanıldığını kaydediyor. Bu mermiler
1991 yılındaki Körfez Savaşı' ndan bu yana kullanılıyor. Ancak
bu konu birden bire ve şimdi ısıtıldı. Acil Müdahale Gücü' nün
oluşturulması aşamasına denk gelmesi kafalarda soru işaretleri
oluşturuldu.
ABD
ve İngiltere: 'Risk Yok'
ABD
ve İngiltere, DU mermilerinin kanserle bir bağlantısı olmadığını
savunuyor. ABD, bu mermilerin lösemi yada diğer sağlık sorunlarına
yol açtığı yolunda bir kanıt bulunmadığını açıkladı. Washington,
Kosova harekatından bir yıl sonra tank ve sığınakların imha edilmesi
için DU' ların kullanıldığı bölgede radyasyon izine rastlanmadığını
bildirdi. Pentagon Sözcüsü Kenneth Bacan, Balkan harekatlarında
görev alan askerlerde olağanüstü bir sağlık sorunun görülmediğini
belirtiyor. Zayıflatılmış uranyum Lösemiye yol açan nedenler listesinin
ancak alt sıralarına yerleştirilebileceğini söyleyen Kenneth Bacon,
"Eğer zenginleştirilmiş uranyumu 250 saat boyunca durmaksızın
elinizde tutarsanız aşırı dozda radyasyona maruz kalırsınız. Ama
kimse bunu yapmıyor" dedi. 1994-95 yılları arasında Bosna' ya
düzanlenen harekat sırasında 10 bin 800 round DU atıldığı, 1999
yılında ise Kosova harekatında Thunderbolt uçaklarının gerçekleştirdiği
100 sortide de 31 bin round zayıflatılmış uranyum mermisi atıldığı
kaydediliyor.
MİLOSEVİÇ'in
marifeti mi?
Macaristan
Askeri İstihbarat Şefi Laszlo Botz tarafından bir iddia ortaya
atıldı. Laszlo Botz, NATO' nun Sırp hedeflerine karşı Kosova ve
Yugoslavya' da yaptığı hava operasyonları sırasında, NATO' nun
yıpratılması amacıyla Yugoslav ordusunun çeşitli bölgelere radyasyonlu
madde yerleştirdiğini söyledi. Laszlo Botz' un Radyasyonla, zayıflatılmış
uranyum içeren mühimmat arasındaki ilişkilendirme, Miloseviç'in
anti-NATO propagandasından başka birşey değil. Bu konuyla ilgili
ilk bilgileri, 1999 yılında Yugoslav kaynaklarından geldi. Bu
da Balkan Sendromu histerisinin Miloseviç rejimi tarafından provake
edildiğinin kesin kanıtıdır. Bilgilerin sızdırılması da Belgrad'
ın politikasının bir parçasıdır şeklindeki ifadeleri Balkan Askerler'i
üzerinde oynanan bir başka senaryonun varlığını açığa çıkarıyor.
Uyarı
Raporları Gün Işığında
İngiliz
Basını "Bakanlık, mermilerin risk taşıdığını biliyordu" şeklindeki
başlıklarla haberi duyurdu. İngiltere Savunma Bakanlığı içinde
4 yıl önce hazırlanan bir raporda, zayıflatılmış uranyum içeren
muhimmata maruz kalanlarda kanser riskinin arttığı uyarısı yapılmış.
Raporda, ordu, askerlerinin zayıflatılmış uranyum tozuna maruz
bırakılmaları riskinin azaltılması yolunda uyarıldı. Raporda ayrıca,
çözülmemiş uranyum dioksit tozunun solunmasının, ciğerlerde birikmeye
yol açtığı belirtildi. Siviller de bu gizli tehlikenin varlığıyla
karşı karşıya. Uranyum içeren muhimmatın imal edildiği fabrikalar
ya da depoların yakınlarında yaşayanlar hastalığa yakalanma korkusunu
yaşıyor. Sunderland Üniversitesi' nden Malcolm Hooper, "tehlike
gerçek. Bu tür yerler gizlidir ve bu yerler yörede yaşayanlar
tarafından bilinmemektedir." dedi. Hooper, zayıflatılmış uranyum
ihtiva eden muhimmatın saklandığı depolar genellikle ücra bölgelerde
bulunduğunu ancak, uranyum tozunun bulunduğu bölgeden 40 ila 50
kilometre uzağa gidebildiğine dikkat çekti.
The
Times: Hükümet Uyarılmıştı.
İngiltere'de, Atom Enerjisi Otoritesi Kurumu' nun, 1991' de, zayıflatılmış
uranyum konusunda hükümeti uyaran bir raporu The Times gazetesinde
yayınladı. Körfez Savaşı' ndan hemen sonra sunulan bu rapor, seyreltilmiş
uranyum içeren muhimmatın kullanılmasının potansiyel tehlikelerine
ve radyoaktif maddelerin yol alabileceği çevre kirliliğine dikkat
çekiyordu. The Times' ın haberine göre raporda şu ifadelere yer
veriliyor: "Körfez Savaşı sırasında ABD ve İngiliz tankları tarafından
kullanılan zayıflatılmış uranyum içeren muhimmat şayet teneffüs
edilseydi 500 bin kişiyi öldürebilecek güçteydi. Şüphesiz bu teorik
rakkam gerçekçi değil. Ancak sorunu vurgulama açısından rapor
önem taşıyor. Bu konunun ele alınmaması halinde sivil halk ve
ordu açısından kalıcı sorunlar doğabilir.
Türkiye
Rahatsız
Ancak
sadece üye ülkeler için değil, AB' ye üye olmayan ama NATO üyesi
ülkeler de Avrupa ordusuna asker yollayacaklar. Örneğin Türkiye,
büyük olasılıkla 3 bin askerlik bir tugayla katkıda bulunacak
Avrupa ordusuna. AB, gerektiğinde NATO' nun imkanlarını kullanacak
ama karar mekanizmasına, NATO' nun Türkiye, İzlanda, Norveç, Polonya,
Macaristan ve Çek Cumuriyeti gibi AB üyesi olmayan Avrupalı müttefiklerini
dahil etmeyi pek istemiyor. Bu ise, söz konusu ülkeleri kızdırıyor.
Avrupa, 2002 yılından itibaren en geç 60 gün içerisinde 60 bin
Avrupalı askeri biraraya getirerek, kriz bölgelerine müdahale
edecek olan avrupa ordusu, gerektiğinde bir yıl boyunca da bu
bölgede kalarak, istikrarı sağlayacak. Almanya örneğin, 12 bin
askerini verecek Avrupa ordusuna. Alman Savunma Bakanı Rudolf
Scharping, Bürüksel' de katıldığı toplantı sonrasında bu rakkamı
kamuoyuna duyurdu. Avrupa ordusunu "Askeri gücünün" yetersiz olacağı
savunuluyor, ama buna karşın "siyasi anlamının" altı çiziliyor.
Ordunun finansmanına gelince; NATO' nun modernizasyonu söz konusu
olduğuda savunma bakanlarına sırt çeviren Avrupalı maliye bakanlarının
, Avrupa ordusu için kesenin ağzını açmak zorunda kalacakları
belirtiliyor. Bu arada fikir İngiltere' den çıkmasına rağmen Avrupa
ordusu en çok ingiliz muhafazakarları telaşlandırıyor. İngiliz
Savunma Bakanı Geoffrey Hoon, sık sık yatıştırma seanslarına girmek
zorunda kalıyor. NATO' nun gücünün üstüne çıkmasını istemiyor.
GAZİLER
URANYUM TEHDİDİ ALTINDA
ABD
ve İngiltere'nin kullandığı uranyumlu mermilerin, Körfez savaşı
Sendromunun nedeni olduğu ileri sürüldü.
Bugün
tıp doktoru olan ABD'li Albay Asaf Durakoviç, 17 Körfez savaşı
gazisinden üçte ikisinin vücudunda önemli ölçüde uranyuma (DU)
rastladığını söyledi. Fransanın başkenti Paris'teki nükleer tıp
konferasında konuşan Durakoviç,Körfez Savaşı Sendromu ile ilgili
geniş kapsamlı araştırmalar yürütüyor. Durakoviç bu uranyum parçacıklarından
bazılarının vücut tarafından yok edildiğini, büyük olan parçacıkların
ise ciğerlere yerleşerek kanser riski yarattığını söyledi. BBC'de
yer alan habere göre , DU kullanılarak yapılan onbinlerce merminin
ABD ve İngiltere tarafından Körfez Savaşı sırasında kullanıldığı
belirtiliyor. Uranyumun ağır bir metal olduğu ve tanklarda büyük
tahribat yarattığı için topçu mermisinde kullanıldığı biliniyor.Uzmanlar
metalin buharlaştığını ve solunum yoluyla vücuda geçtiğini söylüyor.
100 binden fazla savaş gazisi, evlerine döndükten sonra nedeni
anlaşılmayan sağlık sorunlarından şikayetçi olmuştu. Bazı uzmanlara
göre, askerlere yapılan aşıların ya da sinir gazının bu şikayetlere
yol açmıştır. Ancak Irak'taki doktorlar, uranyum yüzünden savaştan
sonra binlerce bebeğin kanserli doğduğunu uzun süredir söylüyorlar.
"Balkan
Sendromu"nun perde arkası araştırılıyor.
Finlandiya
hükümeti, Kosova'da görev yapan askerlerine,ABD savaş uçaklarından
atılan uranyum bombalarından yayılan radyasyonun bulaşmadığını
belirlemek için sağlık kontrölünden geçiriyor. Savunma Bakanlığı'nın
, Balkanlar'da görev yaptığı sırada kansere yakalandığı için durumlarına
"Balkan Sendromu" adı verilen 12 İtalyan askeri hakkında daha
fazla bilgi almak için İtalya hükümetiyle temasa geçeceği de kaydedildi.
Savaş
değil kanser öldürüyor
Savunma Bakanlığı'nın, Balkanlar'da görev yaptığı sırada kansere
yakalanan 12 İtalyan askeri hakkında daha fazla bilgi almak için
İtalya hükümetiyle temasa geçeceği de kaydedildi. İspanya ve Portekiz
hükümetleri de, Balkanlar'da görev yapan askerlerini sağlık kontrölünden
geçirmeye karar vermişti. Balkanlar'da 1990'larda görev yapan
6 İtalyan askeri lösemiden ölmüştü. İtalyan basınına göre, NATO'nun
1999 Kosova harekatı sırasında uranyum ihtiva eden 31 bin 500
top ve mermi kullandı.
Asker
yakınları Balkan Sendromu paniği yaşıyor
İtalya'da
"Balkan Sendromu" tartışmaları büyürken, Roma Askeri Savcılığı,
sözkonusu sendromdan dolayı öldüğünden kuşkulanılan asker sayısını
9'a çıktığını belirtti. İtalya'da kanserden ölen askerler arasından
Balkanlar'da görev yapmış olanlar belirlenirken, asker yakınlarının
panik içinde olduğu kaydedildi. Halkı bilgilendirmek için, Savunma
Bakanlığı'nda kurulan "Balkan Sendromu" özel telefon hatları ile
gün boyunca arayan asker yakınlarına bilgi verildiği bildirildi.
50
Asker kanser tedavisi gördü
İtalyan basınında konuyla ilgili yorumlar yer alırken, Roma'daki
Askeri Poliklinik'in başhekimi , Correre della Sera gazetesine
verdiği demeçte,"kanser hastası 50 askeri tedavi ettik ve hiçbiri
de İtalya dışında görev yapmamıştı" dedi. Özel ziyaret için Roma'da
bulunan AB Ortak Savunma ve Dış Politika yüksek komiseri Javier
Solana'nın, Başbakan Giuliano Amato ile görüşmesinde "Balkan Sendromu"
hakkında bilgi verdiği belirtildi. Öte yandan, Yeşiller Partisi,
NATO'nun Adriatik Denizi'ne bıraktığı bombaların da incelemeye
alınması için Askeri Savcılık'a dilekçe verdi ve İtalyan kıyılarının
riskte olup olmadığının araştırılmasını istedi.
Yunanistan
uranyumlu silah kullanımını durdurma kararı aldı.
Yunanistan
Başbakanı Simitis açıklamasında "Hükümet son araştırmalar tamalanana
kadar askeri tatbikatlarda etkisi azaltılmış uranyumlu silah kullanımının
durdurulması kararını aldı" dedi. Balkanlar'da görev yapmış askerlerde
"Balkan Sendromu" denilen hastalıklara rastlanmasından sonra birçok
Avrupa ülkesi uranyumlu silahlarla ilgili endişelerini NATO'ya
bildirdi. Yunanistan'da Bosna'da görev yapan ve lösemiye yakalanan
bir askerin durumunu inceliyor. Yunanistan 1990 yılında 50 bin
uranyumlu silah almış, bunların 35 binini askeri tatbikatta kullandığını
açıklamıştı. Simitis, ülkesinin, NATO'nun zorunlu tutmamasına
rağmen, gerekli her türlü tedbiri aldığını söyledi. Yunanistan
1999 yılında NATO'nun Yugoslavya'ya karşı uyguladığı hava operasyonlarına
karşı çıkmıştı. Ancak yine de Kosova'ya 1481 barış gücü askeri
gönderdi. Yunanistan Kosova'ya gönderdiği tüm askerleri, hatta
gazetecileri bile radyasyon testinden geçirdi.
Birçok
radar teknisyeni kanser oldu.
Almanya'nın
Oldenburg kentindeki "Nordwest Zeitung" adlı yerel gazete. Wilhelmshaven
bölgesindeki donanmada görevli çok sayıda radar teknisyeninin
kanserden öldüğünü yazdı. Gazetenin eski bir radar teknisyenine
dayanarak verdiği habere göre, 50 kişilik bölükten 8 kişi 1991
yılına kadar kanserden öldü, 8 kişi de kansere yakalandı. Haberde
ayrıca, Weser-Ems bölgesindeki füze tesislerinde görev yapan ve
kanser hastası oldukları belirtilen 7 kişinin ortaya çıktığı kaydedildi.
Savunma Bakanı Rudolf Scharpin, Bu olayın ve Balkanlar'da kullanılan
zayıflatılmış uranyumlu mühimmatın ne ölçüde zararlı olduğunu
araştırılacağını söyledi.
Kosovadaki
Türk askerleri temiz
Balkanlar'da
görev yapan 5 Belçikalı ve ardından 6 İtalyan askerinin operasyonlarda
kullanılan uranyum bombalarından yayılan radyasyon nedeniyle hayatını
kaybetmesi NATO bünyesinde büyük endişe yarattı. Kosova'ya asker
yollayan müteffik ülkeler bölgede görev yapan askerlerine sağlık
kontrölünden geçiriyor. Genelkurmay Başkanlığı'da, barış gücündeki
Türk Birliği'nden sadece 2 uzmanın tehlikesiz radyasyona maruz
kaldığını, diğer askerlerin sağlık durumlarında herhangi bir tehlike
bulunmadığını açıkladı. "Körfez Sendromundan" sonra şimdi de gizemli
hastalık " Balkan Sendromu" ortaya çıktı. İlk olarak Balkanlarda
görev yapmış Belçika ve İtalyan barış gücü askerlerinde görülen
rahatsızlığın ölümlere neden olması endişeleri arttırdı. Kosova
Barış Gücü KFOR bünyesinde görev yapan yaklaşık 1000 Türk askerinde
böyle bir vakaya rastlanmadı. Genel kurmay Başkanlığı yaptığı
açıklamada, Türk tabur görev komutanlığı sorumluluk bölgesinde
2 adet uranyumlu muhimmat bulunduğu, bu mühimmatın araştırmasına
2 Türk askeri uzmanın da katıldığı ve bu uzmanlarda tehlikeli
olmayan boyutlarda radyasyon etkisi tespit edildiği bilirtildi.
Türk Birliği' nin güney Kosova' da kullanıldığının hatırlatıldığı
açıklamada "tüm ölçüm neticeleri temiz çıkmıştır, radyasyona maruz
kalan, mühimmat imha uzman tim' i veya diğer personelimiz bulunmamaktadır"
dendi.
LİFE
muhabiri Jimmie Briggs haklımıydı?
Amerika
gazilere karşı soğuk mu ?
Gaziler
Dergisi, 103. sayısında "Gazi Çocukların Suçu Ne ? başlıklı bir
dosya açmıştı. Dergimiz LİFE muhabiri J. Briggs' in bir inceleme-araştırma
yazısını yayınlıyorsak kamuoyunun dikkati çekti. Konu, "Balkan
Sendromu" adı altında yeni bir versiyonla dünya gündemine oturdu.
DU adı verilen azaltılmış uranyum 7 Birleşmiş Milletler barış
savunucusunun ölümüne neden olması büyük politik tartışmalar başlattı.
NATO bu maddenin geçen sene Balkanlarada ve 90' ların ortasında
da Körfez' de, Bosnadada kullanıldığını kabul etti. NATO araştırmalara
öncelik tanıyacağına söz verdi. Bu maddenin ilk olarak 10 yıl
önce Irakta ve Körfez savaşındaki silahlarda kullanıldığı bilinmektedir.
Buna rağmen BBC bilim uzmanı Corrine Podgera DU' nun insan sağlığı
üzerindeki etkilerine dair yapılan çalışmalar yetersizdir.
DU
TEHDİT EDİYOR MU ?
2
yıl önce binlerce BM barış savunucusu Kosovada başlaya kaosa son
vermek için çabalarda bulundu. Bunların çoğu görev aldıkları bölgede
DU' nun kullanıldığını bilmiyordu. Kullandıkları silahların içindeki
katı haldeki uranyum silahların kullanımından sonra yakılıp toz
halindeki uranyum okside dönüştü. Bu maddeyi kullandığı bilinen
2 NATO ülkesi ABD ve İngiltere toz haşine gelse bile Uranyumun
yaydığı radyasyonun çok az olduğunu iddia ettiler. NATO sözcüsü
Mark Laity: "DU' nun bu günlerdeki sağlık sorunuyla alakasının
çok az olduğu görülmüştür ve radyasyon tehlikesi kısmi olarak
sınırlıdır. Son yapılan çalışmalar göstermiştir ki bilinen hiç
bir kanser türünün DU veya doğal uranyumla alakası yoktur. Bu
konunun üstünde dururken dikkatli olmalıyız.
RADYASYONUN
ÖLÇÜLMESİ
Radyasyonunu
yayılımı mililevert radyasyon almaktayız. Uluslararası Radyasyondan
Korunma Komisyonu yılda X ışınları gibi radyasyon çeşitlerinden
1 milislevert daha alınmaması gerektiğini söylüyorlar Komisyon
sözcücü Dr. Jack Valentine bu miktarın solunum yoluyla alınacak
10 mg uranyum oksitle aşılacağını belirtiyor: "Bulunduğunuz araca
kurşun atılması halinde eğer yaşarsanız nefes almanız halinde
genel tolum için geçerli olan limitin 10 katı daha fazla tahminen
100 mg radyasyona maruz kalmış olursunuz."
ARAŞTIRMA
Uzmanlara
göre 1 yılda 5 milislevertten daha fazla radyasyona maruz kalmak
kansere sebep olur. Fakat Körfez Ve Balkan Savaşlarında görev
yapmış gaziler ve siviller üzerinde bir araştırma yapmadan radyasyonun
sağlık tehlikesi yaratıp yaratmadığı konusunda kesin bir yorum
yapılamaz. Bu nedenle İngilteredeki Körfez gazilerine bağımsız
olarak hizmet veren bilim adamı Prof. Malcalm Hooper bazı devletlere
BM barış savunucuları üzerinde bazı testler yapmayı önermiştir.
PROF. HOOPER: "Körfez Savaşı boyunca sivil halk veya askerlerin
düşünmeden ya da hiç dikkat etmeden bu silahları ateşlemeleri
ve akan tozla temas etmeleri, bu tozu teneffüs etmeleri halinde
neler olabileceği konusunda ihmal edilmiş anahtar soruların cevaplarını
araştıracağız. Irak halkının yeni doğmuş bebeklerdeki sakatlıkların
ve anemi hastalığının oranının artmasından şikayetçi olduğunu
biliyoruz. Öyleyse 5 Avrupa ülkesi bu araştırmayı yapmakta çok
geç kalmışlardır." Ancak DU yayılımın Balkanlardaki etkilerinin
daha fazla olduğu açıktır. Cavaplanması gereken soru radyasyon
alımından ne kadar sonra anemi hastalığının ortaya çıkacağıdır.
İngiltere Ulusal Radyasyondan Korunma Masasından Dr. Mike Clark
DU' nun kullanımına karşı kampanyalar düzenleyenlerin kafalarında
Balkan barış savunucularının son zamanlardaki ölümlerinin radyasyonla
alakalı olduğuna dair fikirleri varsa bu konuda hayal kırıklığına
uğrayacaklardır demiştir. DR: CLARK: "Hiç kimse tek başına böyle
bir bağ olmadığını iddia edemez, fakat birazda şüpheci yaklaşmalıyız.
Bunu Söylememin nedeni Japonyadaki atom bombalarından etkilenmiş
ve anemi arasında bir bağ vardır. Fakat Hiroşima ve Nagasaki deki
atom bombalarının anemiye etkileri 5 yıllık bir periyottan sonra
görüldüğü için son zamanardaki ölümler radyasyona bağlanamaz.
Bu silahların zararlarından toplum daha çok haberdar oldukça insanlar
arasında korku ve şüphe de o derece yaygınlaşacaktır. Dr.Clark
bir çok radyasyon uzmanı ve sayıları giderek artan Avrupa hükümetleriyle
DU' nun sağlığa zararlı bir madde olup olmadığı konusunda araştırma
yapılması gerektiği fikrinde hemfikirdir.
DU
DÜŞMAN TANKLARINDAN DAHA MI ÇOK ÖLDÜRÜYOR ?
Avrupa
barış savunucularını ne öldürüyor ? Bu soru NATO' yu Kosova savaşında
kullandığı cephanelerden ötürü bir suçlamanın içine atabilir ?
NATO ve AB yetkilileri bu tartışmayı DU' nun Kosovadaki yaygın
kullanımı konusundatar taşmak için toplandılar. Bir çok kanser
çeşidinden dolayı ölen asker sayısı 17' ye çıktı (bunların 15'
i anemi) ve buda büyük tepkilere yol açtı ve bazı hükümetler bu
ölümlere NATO' nun başkanları Dünya Sağlık Organizasyonuna DU
ve barış savunucularının ölümüne sebep olan hastalıklar arasında
bir bağ olmadığını ispat etmeleri için bir bilimsel araştırma
yapmaları görevini verdi. Aynı zamanda ABD 1999 barış savunucuları
görevinde bulunmuş askeri birliklere DU' nun tehlikelerini ikaz
eden bir bildiri yayınlamıştır.
NÜKLEER
SANAYİ
Du
ebadına oranla yüksek oranlı kütlesi yüzünden zırhlara etki eder.
Bu özellik zırhı delme kabiliyetini yanında getirir. Nükleer güç
istasyonlarının kullandığı zenginletilmiş yöntem daha az radyasyon
taşır ancak direkt teneffüs edilmesi, temasa geçilmesi ve vücuda
alınması riskini taşır. Bu bilgi ve giderek artan hastalıklar
ve NATO' nun büyük miktarda DU kullanmış olduğu bölgelerdeki hizmet
arasındaki döngü göz önüne alındığınd Avrupanın NATO üyeleri ittifakının
özel cephane konusundaki tartışmalar üzerinde yoğunlaşması alaşılabilir.
Ve kabul edilmemiş bu risklerin DU parçalarıyla olan ilişkisi
ortaya konduğunda BAZI KİMSELERİN savaş alanında oyun oynayan
çocukların büyük risk altında oldukları konusunda ikaz etmelerini
sağladı. Fakat BM Çevresel Programın Kosovada yaptığı çalışmalardan
beklentisi var olan DU hücrelerinin tehlike içermeyen türden olduğudur.
NATO yetkilileri Avrupalıların İngilterede ve ABD' den son 10
yıldır süregelen "Körfez Savaşı Sendromu" tartışmalarını sürekli
yinelediklerine inanıyorlar ve ittifakların liderleri bununla
herhangi bir bilimsel bağ olmadığını düşünüyorlar. NATO yetkililerinin
tartışması DU' daki radyayon derecesinin doğadakinden %40 az olduğudur.
NİÇİN
NATO URANYUM KONUSUNDA DİKKATLİ YAKLAŞACAK ?
NATO
İçin Şu Anda Politik Tuzak Olan Konular Nelerdir ? Hiç şüphesiz
bu konu çok hassas bir konu. NATO hala ABD Genel Kumay Başkanlığı
ve diğerleriyle DU ile kanser arasında herhangi bir ilişki bulunmadığı
konusunda hemfikir. Bu aynı zamanda radyasyon kurumunun da bildirisi.
Fakat aynı zamanda bu problem Güney Avrupa ülkelerinde gittikçe
artan bir sorun İtalya, Yunanistan, İspanya, Portekiz. NATO' da
bu konularda gözle görülebilen bir ayrılık var. "Avrupa ABD' de
Körfez Savaşı sendromundan dolayı neler olduğunu gördüğü için
burada oluşacak her hangi bir toplumla alakalı olaydan uzak durmak
istiyor. Portekiz bu konunun önemini belirtmekte lider rolünde
Almanya, ABD ve İngiltere tarafında ama Chaceller Schroadan pazartesi
günü yaptığı açıklamada bu cephanelerin kullanımından doğacak
zararlarda şüpheci olduğunu söyledi. Şu anda bir çok politika
gündemde ve NATO gerçekleri göz önünde tutarak daha küçük olan
Avrupa eyaletlerinin de alakalarını inceleyerek bu konuya incelikle
yaklaşacak henüz hiç kimse DU ve kanser arasında hiç bir ilişki
olduğunu öne sürmemiştir. Bu durumda hiç bir davranış kibirden
daha kötü olamaz. Böyle bir tavır ABD' ye sadece bombaları atan
ve geri kalanları etrafı temizlemeleri için kullanan ülke imajına
sokmak isteyenler için büyük avantaj olacaktır. Ve hatırlayınki
bu olaylar Avrupanın toplum sağlık sigortaları konusundaki şüpheci
tavırlarıyla ortaya çıkmıştır. Öyleyse NATO Avrupa ilişkilerine
büyük önem vererek bu konuyu hassasiyetle inceleyecektir. Avrupa
parlementosu Balkanlarda görev yapmış askerlerin kanser riski
olduğu konusundaki endişeler sebebiyle cephanelerdeki DU' nun
kullanımının bir süre ertelenmesi konusunda çağrılar yapılmasını
onayladı. Potansiyel sağlık risklerinin bağımsız olarak araştırılmasını
ve bir süre bunların kullanımının askıya alınması konusunda Strasburs
parlementosunun 626 vekili önerge verdi. Ölçüler yasal olarak
bağlanmasa da NATO ülkelerinin bu tartışmalarının üzerine gitmesi
konusunda baskı oluşturdu. Her ne kadar ittifaklar Balkan gazilerinin
ölümüyle DU arasında ispat edilen bir bağ olduğunu iddia etseler
de. "Aradaki bağlantıyla ilgili kanıtlar var ancak aynı zamanda
bir ispatı olmadığınıda biliyoruz. Alternatifleri gözden geçirmeliyiz."
Elmor Brook, Avrupa parlementosu Hıristiyan Demokratları grup
başkanı. Oylamadan önce AB dış ilişkiler şefi Javier Solana herhangi
bir örtbas edilme şüphesine karşın AB' nin yapılan araştırmalarda
hiçbir şeyi saklamayacağını açıkladı. İttifakların Bosnadaki Kosovadaki
savaşı durdurmak için askeri müdahelesi sırasında NATO genel sekreteri
olan Solana bir sağlık problemi olduğuna dair kesin bir kanıt
olmadığını tekrarladı." açıkçası bir bağ olduğuna dair kanıt yok.
Fakat biz bununla yetinmemeliyiz. Eğer bir bağ olabileceği konusunda
bir öneri varsa ben bunu sunarım." dedi parlementoya. "Hepimiz
demokratiğiz. Gizleyecek hiç bir şeyimiz yok."
SOLANA
ÇÖZÜME YAKLAŞMAK İSTİYOR.
Solan
DU üzerindeki tartışmaların 2 hafta içinde bu kadar büyümesinin
üzücü olduğunu söyledi. "Eğer bir Balkan sendromu varsa etkilenenler
de benzer semptomlar görülecektir. Zamanla semptomlarda büyük
benzerlikler gözlenecektir. Benzer sonuçları olacaktır. Biz bu
işaretleri araştırmalıyız." Seçkin Kosova Albanları da DU dizisinin
şehrin devam eden problemlerinden ilgiyi saptırıp ortadaki barış
savunucularını korkutacağı konusunda önceden uyarmıştı. Bosna
ve Kosovadaki askerleri barış savunucusu olarak çalışmış NATO'
nun 19 üye ülkesindeki sağlık yetkilileri DU' nun hiçbir bağlantısı
olmadığını açıkladılar. İttifaklar bu konuda daha geniş aaştırmalar
yapılmasını ve Körfez savaşı ile Balkanlardaki barış savunucularının
rapor ettiği gizemli hastalıkların sebeplerinin araştırılması
konusunda anlaştılar. Ancak bir kısım medyaya göre, DU' dan dolayı
Balkanlarda yüzlerce kişi Irakta ise binlerce insan hayatını kaybetmişti
ve batılı hükümetler bu olayları örtbas etmiştir. Solana NATO'
nun hızlı harekatını ve bu konudaki açıklığını takdir ettiğini
söyledi. "Kurul (AB hükümetleri) bu konuyla ilgilendiğinden beri
hastalıklar ve DU cephanesi arasında bir ilişki olduğunu ispat
eden hiçbir rapor hazırlanmamıştır.
"Terörle
Mücadele Madalyası" basılıp, Şehit ve Gazilere dağıtılmalı
2933
Sayılı Kanuna göre yüzlerce hak sahibi belki altın değil, ama
bu madeni plakayı bekliyor. Nedeni ise, yararlılıklarının devlet
eliyle tanınması Madalya, bir kişiyi başarısındn dolayı onurlandırmak
için verilen ya da bir yeri ve olayı anmak amacıyla çıkarılan
metal plaka. Madalya sanatı, 1438' de Bizans İmparatoru VII. İoannes
PalaioLogos' un tunçtan madalyasıyla başladığı kabul edilir. Türkiye'
de önemli başarıların madalyayla ödüllendirilmesine Osmanlı Döneminde
18. yüzyılda başlandı. Osmanlı Madalya' ları altın, gümüş ve tunç
olarak üç türdü. Savaştaki yararlılklar karşılığın da verilen
"iftihar" , "imtiyaz" ve "muharebe" madalyaları göğse takılır,
ötekiler bir kurdele ile boyna asılırdı. İlk Osmanlı altın madalyası
olan Ferahi 1730' da çıkarıldı. 1754' teki Sikke- i Cadid Madalyası'
ndan sonra 1801'de Mısır' ın Fransız işgalinden kurtarılmasının
anısına Vaka- yı Mısriyye çıkarıldı. Tazminat' ta madalya verme
geleneği yatgınlaştı. Son Osmanlı madalyası 1914' te 1. Dünya
Savaşı sonrasında verilen harp madalyası oldu. Nizamnamelerle
(Tüzük) düzenlenen Madalya çıkarma işlemleri, ilgililere madalyayla
birlikte bir berat (belge) verilmesini de öngörüyordu.
Cumhuriyet'
te verilen madalyalar
Savaşta
ve Barışta askeri görevlerin yerine getirilmesinde, yurt güvenliğinin
sağlanmasında, ülke bağımsızlığının korunmasında, ülke bağımsızlığının
korunmasında yararlılık gösterenlere, askeri, bilimsel ve yönetsel
alanda üstün hizmette bulunanlara madalya verilmesi uygulanması
Cumhuriyet döneminde de sürdü. Kore Savaşı (1950-53) ve Kıbrıs
Barış Harekatı (1974) nedeniyle verilen madalyalar buna örnektir.
24 Ekim 1983 tarihli ve 2933 sayılı Madalya ve Nişanlar Kanunu
Devlet Şeref Madalyası, Devlet Üstün Hizmet Madalyası, Devlet
Övünç Madalyası olmak üzere üç tür devlet madalyası öngörmüştür.
926 Sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu' na göre de
Üstün cesaret ve Feragat Madalyası, Başarı Madalyası, Liyakat
Madalyası ve Hizmet Madalyası olmak üzere başlıca dört tür madalya
verilir.
İstiklal
Madalyası Kanunu" itirazlara rağmen neden kabul edildi.
TBMM'
nin açılışının üzerinden henüz altı ay geçmiştiki Saruhan milletvekili
Mustafa Necati Bey milli hükümetin tek nişanı olarak verilecek
bir "İstiklal Madalyası" kanunu önerdi. Meclis' in çoğunluğu öneriye
karşı çıkmıştı. Bu itirazlardan bazıları şöyleydi; "Vatani hizmetler
madalya için yapılmaz" , "Mebusların işi gücü bittide madalya
tevziine mi kaldı?" "İstiklala Madalyası diyorsunuz, ama hamdolsun
istiklalimiz yerindedir!", "yahu alayişten başka bir şey değildir!"
Bunlara karşılık Milli Savunma Encümeni adına kürsüye çıkan Denizli
Mebus' u Mazhar Müfit Bey konuşmasında "Canınız İsterse!" diye
başlıyor ve şunları söylüyor: "Herkez Vatanu kurtarmakla meşguldür,
ama herkesin yaptığı hizmet aynı değildir. Yanımdaki kahramanca
dövüşür, hayatını tehlikeye koyar, ben de onun yanında namus belası
yada korkudan atarım. Şu halde ikimizin hizmeti bir midir? O halde
o adama madalya vermeyelimde ne verelim!" Konuşmaların ardından
İstiklala Madalyası 35 aleyhte, 89 lehtte oyla kabul edildi. Yasaya
göre Milli hükümetin tek nişanı olan İstiklal Madalyası tek lacaktı.
Farklılık madalyanın takılacağı kurdelenin rengindeydi. İstiklal
Madalyası Milli Mücadelenin kazanılmasından sonra TBMM üyeleri'
ne ve savaşta yararlılıkları görülenlere onur madalyası verilmesi
düşünüldi. Bu konuyla ilgili 66 sayılı kanun 29 Kasım 1920 günü
Meclis' te Kabul edilip, 4 Nisan 1921 günü Resmi Gazete' de yayımlanarak
İstiklal Madalyası Kanunu' na göre cephede yada ayaklanmaların
bastırılmasında kahramanlık ve özveri gösteren er, subay vu ulusal
kahramanlara Milli Mücadele' nin kazanılmasında cephe gerisinde
yardımcı olanlara ve savaşta Şehit düşenlerin birincidereceden
akrabalarına verilir. Milli Mücadele döneminde görev yapan TBMM
üyeleri de İstiklal Madalyası' nın Şeridi yeşil, cephe gerisindekilerin
ise beyazdır. TBMM üyesi olup da, aynı zamanda cephede bulunanlara
yeşil- kırmızı şeritli madalya verilir. Madalya, taşıyanın ölümünden
sonra büyük oğluna, yoksa büyük kızına, babasına, annesine onlarda
yoksa eşine geçer. İstiklal Madalyası taşıyanlar Şeref aylığı
alırlar. İstiklal Madalyası' nın Ön yüzünde, üstte Ankara şehrinin,
ortada TBMM Binası' nın resmi bulunan madalyanın arkasında zafer
ve barışa işaret eden güneş ışınları görülmektedir. Meclis' in
sağında 23 Nisan sonunda ise 1336 (1 Kasım 1922) tarihi bulunmaktadır.
Çapının ağırlığı 15.55 gr olan madalya pirinçten yapılmıştır.
İlk
Defa İstiklal Madalyası Alanlar
TBMM
Birinci Devre üyelerinden bazılarına "İstiklal Madalyası" verilmişti.
Gazi Mustafa Kemal Paşa tarafından yazılan tezkere, TBMM' nin
21 Kasım 1923' te 56. Birleşimin 1. celsesinde Meclis Başkanlığı'
nda yapılan oylama sonucunda, Atatürk ve 23 arkadaşına İstiklal
Madalyası' nın oy birliğiyle verilmesi kabul edilmişti. Buna göre,
TBMM Birinci Devre üyelerinden olup Batı Cephesi' nin Grubu' nda
yararlılık gösteren asker milletvekilleriyle, sivil şahıslara
66. yasanın ikinci ve beşinci maddelerine dayanılarak İstiklal
Madalyası verilmiştir. Bu durumda madalya verilen kişiler şunlardır:
1- Gazi Mustafa Kemal Paşa (Ankara) 2- Fevzi Paşa (Çakmak) (Kozan)
3- İsmet Paşa (İnönü) (Edirne) 4- Ali Paşa Fuat (Cebesoy) Ankara)
5- Kazım Paşa (Karabekir) (Karesi) 6- Refet Paşa (Bele) (İzmir)
7- Fahrettin Paşa (Altay) (Mersin) 8- Ali Bey (Çetinkaya) (Karahisarısahip)
9- Avni Bey (Zaimler) (Saruhan) 10- Hüsrev (Gerede) Bey (Trabzon)
11- Cavit Bey (Erdel) (Kars) 12- Cafer Tayyar Eğilmez Paşa (Edirne)
13- Hacı Şükrü Bey (Aydınlı) (Diyarbakır) 14- Esat Efendi (İleri)
(Aydın) 15- Memduh Necdet Bey (Erbek) (Karahisrı Şakri) 16- Ömer
Lütfi Bey (Ergeşo) (Karahisarı Sahip) 17- Selahattin Bey (Köseoğlu)
(Mersin) 18- Celal Bayar (Saruhan) 19- Mustafa Necati Bey (Saruhan)
20- Reşad Bey (Kayalı) (Saruhan) 21- Mehmet Vehbi Bey (Bolak)
(Karesi) 22- Osmanzade Hamdi Bey (Aksoy) (Ertuğrul) 23- Hüseyin
Bey (Gökçelik) Elazığ) 24- Rıza Bey (Kotan) (Muş)
Terörle
Mücadele Yasası
İlk
kez "İstiklal Madalyası' nı alanların dağıtımına baktığımızda
Edirne' den Diyarbakır' a, Trabzon' dan Mersin' e geniş bir yelpazede
serpilip, geliştiklerini ve inanılmaz bir uyumla mücadele sergilediklerini
tarih bize gösteriyor. Bu topraklarda varolan birikimi ortaya
koyduğunuzda küçülen bir imparatorluktan bugünün güçlü Türkiye'
sinin kurulduğunu görebiliyoruz. Denizli Milletvekili Mazhar Müfit
Bey, "herkez vatanı kurtarmakla meşguldür." tümcesiyle bizleri
uyarıyor. Son onbeş yıldır terörle iç içeyiz. Yur güvenliğinin
sağlanmasında yüzlerce insan yararlılık gösterdi. Bazıları ise
savaş tarlasından kaçtı. Sanatçıların tasarlarken terör dramı
resmedecekleri bir metal plakanın, cesaretle terörün üzerine gidenlere
verilmesini ancak, hükümetler yüklenir. Gaziler Dergisi "Terörle
Mücadele Madalyası' nın Hak Sahiplerine verilmesi için bir çağrı
yapıyor. Bu madalya, İstiklal Madalyası' nı taçlandırır. Çünkü
Terörle Mücadele' ,2 . Kurtuluş Savaşıydı.
İslam
da , Türkler de , Osmanlı da : Gazilik
Olgusuna Genel Bir Bakış
Şehitlik
ve gazilik hakkındaki söylemler bu iki olgunun degerini arttırmış
ancak, yeterince genç tabanda ilgi görmemiştir.
Gazi
kelimesi (çoğulu guzat, guzza, guziy), sözlükte "hücum savaşmak,
yağmalamak; din uğrunda cihad etmek" manasına gelen gazanın (gavze)
ism-i faili olup savaşta başarı kazanan kumandanlara, hatta hükümdarlara
şeref ünvanı olarak verilmiştir. Gazi kelimesi Kur' an-ı Kerim'
de bir yerde çoğul olarak yer almakta (Al-i imran 3/156) başka
bir yerde de ima yoluyla şehidlikle birlikte zikredilerek övülmektedir
(et-YTevbe 9/52). Ancak Kur' an' da bu anlamda daha çok mücahid
kelimesi geçmektedir. Hadislerde ise gazinin ve çoğulu guzatın
sıkça kullanıldığı görülmektedir. Bunların bir kısmında "el- gazi
fi sebilillah" (Buhari, "Ta' bir" ,12; Tirmizi, "Zekat",18, "Da'
avat",5), bir kısmında yalnızca gazi şeklinde yer almaktadır (Müsned,
ı, 20,53; Buhari, "Humus" ,13). Hemen tamamında övülen gazilik
mefhumunun Allah yolunda savaşan kimseler için kullanıldığı anlaşılmaktadır.
(kelimenin geçtiği hadisler için bk. Wensinck, el-Mu' cem, "gaz"
md.). Hz. Peygamberler' in şehitlik ve gaziliğin faziletleri hakkındaki
sözleri gaziliğin değerini arttırmış ve "ölürsem şehid kalırsam
gazi" düsturunun ortaya çıkmasına vesile olmuştur. İslam Fütuhatınada
bu prensibin birinci derecede rolü vardır.
İslam ülkesinin düşman hücumuna uğraması halinde yapılan cihadın
farz-ı ayın, uzaktaki düşman üzerine yapılan gazanın ise farz
kifaye olduğu, önceleri birincinin "savunma", ikincinin "sefer"
manasını ifade ettiği, dolayısıyla gaza ve cihad kelimelerinin
anlamları arasında farklılık bulunduğu, ancak zamanla bu farkın
azaldığı ve özellikle Osmanlı döneminde bu iki kelimenin eş anlamlı
olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır (Tekin, TT,XIX/109, s. 13
vd.). İslamiyet'in yayılmasından sonra şehitlikle birlikte gazilik,
neferden hükümdara kadar her savaşa katılanın almak istediği gibi
şeref ünvanı olmuştur.
Din
uğrunda savaşan her müslümanın sıfatı olan gazi dar anlamda, iktisadi
zaruretler yüzünden ortaya çıkan büyük şehirlerdeki, hatta bazan
ordudaki muayyen zümreler için de kullanılmıştır. Asya' nın geniş
bozkırlarında hayvancılıkla geçinen, çoğunluğu henüz İslamiyet'
i kabul etmemiş Türkler' in oluşturduğu göçebeler, çok sert geçen
kış mevsimlerinde hayvanları telef olunca şehir ve kasabalara
inerler ve şehirlilerden yardım isterlerdi. Şehirlinin cimri davranması
üzerine de ihtiyaçları olan şeyleri zor kullanarak alırlardı.
Zamanla şehirlerde artan refah göçebeleri buralara çekmeye başlamış,
saldırı ve yağmalamaların sayısı da artmıştır. Emevi idaresi buna
çare olarak göçebelere karşı gönüllü birlikler oluşturmuştur.
İlk İslam kaynaklarında bu gönüllüler gazi diye adlandırılır.
Emevi idarecileri bunların barınması için şehirlerin dışında "ribat"
adı verilen kaleler, müstahkem mevkiler inşa ettirmişlerdi. Gazilerin
işi daha sonra şehirleri kervanları korumanın yanı sıra gayri
müslimleri (göçebeleri) İslam' a davet metmek olmuştur. Ribatlardaki
şeyh ve dervişler de bu işi gönüllü olarak üstlenmişlerdi. İşin
ilginç yönü, hem gönüllü gazilerin çoğunun hem de göçebelerin
Türk olmasıydı. Ancak bu durum fazla sürmedi. Abbasilr' in ilk
yıllarından itibaren ribatlarda ve şehirlerde gönüllü gaziler
huzursuzluk kaynağı olmaya, göçebe gayri müslimleri takip etmek
yerine meskün yerleri ve kervanları yağmalamaya başladılar (bk.
AYYAR). Bu yüzden gazi kelimesi bir süre kötü bir anlam kazandı.
Ancak daha sonraki yıllarda kelime tekrar eski manasında kullanılmaya
başlandı. Anadolu gazilerinin manevi önderi olan Seyyid Battal'
ın adı Türk edebiyatında bu ünvanla birleşmiş ve onun adı etrafında
adeta bir edebi tür ortaya çıkmıştır (bk. BATTALNAME). Battal
Gazi Destanı Türk gazisinin ruhunu yansıtır. Anadolu gazilerinin
cihada giderken bunun ve Ebü Müslim Horasa' nin bayraklarını taşımaları,
bu İslam kahramanlarının hatıralarını yaşatmaktan kaynaklanmıştır.
Selçuklu
hanedanına adını veren selçuk b. Rukak, gayri müslim Oğuzlar'
la yaptığı cihad sebebiyle el- Melikü' l-Gazi ünvanını almıştır.
(Beyhaki, s. 122) Gazneliler devrinde Hindistan' a yapılan seferlerde
gazilerde önemli rol oynadılar. Sultan Mesud zamanında Salar-
ı Gaziyan Abdullah Kara Tegin gazilerin sevk ve idaresinden sorumluydu.
XI. yüzyılda Anadolu' ya yapılan Türk hücumlarına öncü olarak
katılan gaziler, Alparslan' ın Bizanslılar' a karşı kazandığı
Malazgirt zaferinden sonra Anadolu' nun fethinde etkili rol oynayan
Emir Danişmend, Emir Mengücük, 1. Süleyman Şah gazi ünvanıyla
birlikte anılırlar. Dolayısıyla Anadolu' nun fethine katılan emirlerin
hepsi gaza geleneğinin temsilcisi olmuşlardır. Selçuklu Devleti'
nin Bizans ile sınırı olan bölgelerine yerleştirilenlerin "üç
Türkler' i" diye anılan gaziler topluluğu olduğu belirtilir. Bunlarda
gazilik babadan oğula geçen ocak hükmünde bir statü idi. Ancak
oğulun evvela Kendini iyi bir cengaver olarak ispatlaması gerekirdi.
Aşık Paşa, alp eren (gazi) olabilmek için güçlü bir yürek, cesaret,
pazı kuvveti, gayret, iyi bir at, özel bir elbise, yay, iyi bir
kılıç ve süngü ile uygun bir arkadaşa sahip olunması gereğinden
söz eder (bk. Köprülü, İlk Mutasavvıflar, s. 244).
Bazı kaynaklarda ünvan olarak geçen "alp" kelimesi gazinin Türkçe
karşılığı olarak kabul edilebilir. Türkler' in İslamiyet' e girmesinden
sonra bazan "alp gazi" biçiminde söylenen bu kelime, tasavvuf
cereyanlarının tesiriyle "alp eren" şeklinde de kullanılmıştır.
Gazneliler Devleti' nin kurucusu Alp Tegin, Selçuklu Devleti'
nin ikinci hükümdarı Alp Arslan olduğu gibi Osman Bey' in dedesi
Gündüz' ün ünvanı da Alp idi. (Karamani Mehmet Paşa. s. 366).
Osman Gazi' nin arkadaşları arasında hem Abdurrahman Gazi gibi
"gazi" hem de konur alp gibi "alp" ünvanlı kumandanlar bulunuyordu.
XIII. yüzyılda Moğol baskısı sonucunda başlayan güç dalgaları
ile Anadolu' ya bazı derviş zümreleri de geldi. Dervişler gazilere
manevi destek ve heyecan veriyorlardı. Bu hareket. XIV. yüzyıl
başlarında Anadolu beyliklerinin teşekkülüne kadar sürdü. Anadolu
beyliklerinde gazilik geleneği devam etti. Fütüvvetin seyfi kolunu
temsil eden Anadolu gazileri şehirlerden ziyade uçlarda yerleşmiş
ve faaliyetlerini din uğrunda cihad etmek şeklinde duyurmuşlardı.
XIV. yüzyıl kaynaklarında (bk. Emecen, Prof. dr. Hakkı Dursun
Yıldız Armağanı, s. 191) ve özellikle ilk Osmanlı tatihçilerinden
Ahmedi ve Aşıkpaşazade' nin eserlerinde bu gazilerden ve gaza
ruhundan geniş olarak bahsedilmektedir. Eflaki, Aydınoğlu Mehmed
Bey' in Konya' daki Mevlevi şeyhi Sultan veled tarafından törenle
"gaziler sultanı" yapıldığını yazmaktadır (Menakıbü' l- arifin,
1.485). Mehmed Bey' in halefi Umur Bey de gazi ünvanıyla anılır.
Gazilik anlayışının etkili şekilde yer aldığı, izahının yapılıp
manevi değeri üzerinde durulduğu Osmanlı sahasında mevcut en eski
kaynak olan ve eserini bazan "gazavatname", bazan da "gaziler
tarihi" olarak adlandıran Ahmedi' ye göre gazi. Allah' ın yeryüzünde
şirki kaldırmak için kullandığı bir silah ve hizmetkardır. Allah'
ın kılıcıdır, müminlerin hamisidir: Allah katında ebediliğe ulaşır
(Destan ve Tevarihi Mülük- i Al- i Osman, s. 6-8) P. Wittek' e
göre Batı Anadolu' daki uç beylikleri gazi teşkilatından doğmuştur.
Hepsinin gayesini fethin teşkil ettiği bu beyliklerin başlangıçta
en küçüğü olan Osmalı Beyliği, coğrafi mevkii ve Bizans' a sınır
komşusu olması dolayısıyla daimi cihad halindeydi, buna bağlı
olarak da gaza ruhunu hep canlı tuttu. Bizans İmparatorluğu aleyhine
kısa sürede büyüdü, güçlendi ve fetihlerini iyi organize eden
tek devlet haline geldi. XV. yüzyıl kroniklerinde, Osmanlılar'
ın Konya' daki Selçuklu Sultanlığı' na halef olacağına dair menkıbeye
göre son Sulçuklu sultanı gaza alameti olarak Osman Gazi' ye sancak
ve atlar göndermiştir. Yine tarihi geleneğe göre Osmanlı gazilerinin
başlıca özelliği başlarına giydikleri ak börktür. Nitekim Aşık
Paşazade bursa fatihi Orhan Bey' i, "Gaza için ak börk gayüptür/
Yüzü ak işi sağ Orhan Gazi/ Ne giyse Yaraşur Orhan Gazi/ Aşık
Paza zamanında idi gazi" mısralarıyla tavsif eder (Tarih, s. 43).
Bunun oğlu Murad Hüdavendigar da Neşri' ye göre Memlük Sultanı
Seyfettin Serkuk tarafından aynı şekilde "sutanü'l-guzatü ve'l
-mücahidin" olarak anılmıştı (Cihannüma, 1, 217).
Osmanı
Devleti' nin kuruluş yıllarında Anadolu' da gaziyan- Rüm' dan
başka abdalan- ı Rüm, baciyan- ı Rüm ve Ahiyan- ı Rüm gibi kalenderiyye
tarikatına mensup fütüvvet tekile atları da vardı (Aşıkpaşazade,
s. 205). Anadolu' nun Türkleşmesinde ve fetihinin tamamlanmasında
bu dini- askeri alp eren kuruluşlarının çok büyük rolü olmuştur.
Osman
ve Orhan Bey zamanlarında fethedilen yerler bu hükümdarlar tarafından
gazilere dirlik olarak verilmiştir. Fütüvvet geleneginin devamından
başka bir şey olmayan bu uygulama zamanla daha sistemli getirilmiş
ve yüz yıllarca devletin toprak ve askeri teşkilatının temelini
teşkil etmiştir. Yıldırım Bayezid döneminde gaza geleneğinin daha
da canlandırıldığı söylenebilir. Onun uç Bölgelerindeki gazi ailelerini
ve beyleri kontrol altına almaya ve merkezi idareye bağlamaya
çalışması bu anlayışın terkedildiği anlamına gelmez. Osmanlılar,
XV. yüz yıl ortalarında nisbeten Anadolu' da birkiği sağlayarak
sınırlarını Fırat' a dayandırmışlar, XVI. yüzyılın ilk çeyreğinde
islam birliği idealini önemli ölçüde gerçekleştirmişlerdir. İstanbul'
un Fethinden sonra gaza ruhu bizzat Fatih Sultan Mehmed' de (a.
g. e., s 160) ve Avrupa kıtasındaki sınır boylarında mevcut akıncı
birliklerinde devam etmiştir. Öte yandan "İ" la- yi kelimetullah"
idealinin ve anlayışınında özellikle XVI. yüzyılın ikinci yarısında
kaynaklarda bolca işlendiği, hatta ferman ve hükümlerde de yer
aldığı dikkati çekmektedir.
Osmanlılar'da
bütün askerlere "guzat- ı İslam" denilerek gazilik geleneği çeşitli
şekillerde yüzyıllarda devam ettirilmiştir. Sipahiliğin babadan
oğula geçmesi ve timar teşkilatını oluşturan birime "kılıç denilmesi
tesadüfi bir adlandırma değildir (bk. TİMAR) . Gazilik geleneğinin
devamı yeniçeri teşkilatında daha açık olarak görülür. Bektaşi
tarikatıyla manevi ilgisinden dolayı yeniçerilere "gaziyan- ı
Hacı Bektaş- ı Veli" denirdi. Yeniçeri Ocağı adeta gazi adetlerinin
sistemleştirilmesidir. Başlangıçta savaş esiri hıristiyan çocuklarının
eğitilerek devlet hizmetine alınmaları, başlarına ak börk giydirilmesi
hep bu gelenekten kaynaklanmıştır. Osmanlılar' da tahta çıkan
padişaha umumiyetle bir tasavvuf büyüğü veya nakibüleşraf, bazan
da şehülislam tarafından kılıç kuşatılması gazilik gelenegiyle
açıklanabilir. Aynı şekilde zafer kazanan kumandana törenle gazi
çelengi takılması da doğrudan bununla ilgili bir uygulamadır.
Osmanlı padişahları da bizzat katıldıkları seferlerde kazandıkları
başarılar sebebiyle bazı müelliflerce gazi ünvanıyla anılmışlardır.
Mitekim Peçuylu İbrahim Kanüni Sultan Süleyman' ı bu ünvanla anar
(Tarih, 1, 18). Ancak daha sonra bizzat sefere çıkmasaa kazanılan
zaferler dolayısıyla bu ünvanla anılanlarda vardır. Mesela 1732'
de Tebriz' in alınması üzerine 1. Mahmud' a 1769 Rus ordularının
Hotin' den püskürtülmesi dolayısıyla III. Mustafa' ya gazi ünvanı
verilmişti. I. Abdülhamid ise Osmanlı- Avusturya Rus savaşlarının
ilk yıllarda elde edilen bazı askeri başarılardan dolayı 1788'
de bir fetva ile gazi ünvanının hutbelerde okunması için hertarafa
ferman gönderilmiş (Emecen, TD, XXXIII (1982), s. 252). Bu anlayış
daha sonrada devam etmiş, II. Abdülhamid Doksanüç Harbi' n den
dolayı Şeyhülislam Hayrullah Efendi' nin fetvasıyla gazi ünvanını
almış, tuğrasına ve devrinde basılan paralara bu ünvanını koydurmuş,
hutbelerde okunması için ferman çıkartmıştı. Aynı Savaşta gösterdikleri
kahramanlıklar dolayısıyla Pelevne müdafii Osman Paşa ile Doğu
Anadolu cephesi Kumandanı Ahmet Muhtar Paşa' ya Sultan Abdülhamit
tarafından gazi ünvanı verilmiştir. Nihayet Sakarya Meydan Savaşı'
ndan sonra 19 Eylül 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi
tarafından Mustafa Kemal' e mareşal rütbesiyle birlikte gazi ünvanı
verilmesi de bu geleneğin bir devamıdır. Laikliğin ve soyadı kanununun
kabulünden sonra bile gazi ünvanı kullanımı devam etmiştir. Türkiye'
de 1927' den beri her yıl düzenlenen Gazi Koşusu bu ünvanla yapılmaktadır.
Eski adı Gazi Eğitim Enstütüsü olan yüksek okul 1982 yılında Gazi
Üniversitesi' ne dönüştürülmüştür. İstiklal Savaşı' na katılarak
İstiklal Madalyası alanlara "İstiklal Savaşı Gazisi" denmektedir.
Aynı şekilde Kore ve Kıbrıs savaşlarına katılanlar da bu ünvanla
anılır.
Osmanlılar'
da gaza anlayışı ayrıca, Arap edebiyatındaki "megazi" kitapları
gibi "gazaname" veya daha yaygın ifadesiyle "gazavatname" adı
altında bir edebi türün ortaya çıkması ile de kendini gösterir.
Gaza ruhu ve gazilik Türk kültüründe derin izler bırakmış, gazi
sadece ünvan olarak değil isim olarak da kullanılırken bunun müennesi
olan "gaziye" de kadınlara ad olarak verilmiştir. Halep Eyübbi
hükümdarının kızının adı Gaziye Hatun' dur. Kırım Hanlığı' nda
gazi sıfatı aynı zamanda ad haline gelmiştir. Meşhur Kırım Hanı
Gazi Giray dışında hanlık makamına geçen iki Gazi Giray han daha
vardır. Anadolu' da bugün gazi adına özellikle Alevi kesiminde
sıkça rastlanır. Öte yandan şehir içindede bu ünvanın kullanıldığı
dikkat çeker. Antep halkının İstiklal Savaşı' nda gösterdiği karamanlık
dolayısıyla bu şehrin adına gazi sıfatının eklendiği bilinmektedir.
TÜRK
PSİKOLOJİ BÜLTENİ 2. BÖLÜM
Psikiyatri
ve psikoloji için Yeni Düzenin Sonuçları
Askerler
birliği' nin programları ve diğer programlar 1946 yılında Ulusal
Ruh Sağlığı Örgütü tarafından onaylanmıştır. Bu durum hem psikiyatrinin
hem de psikolojinin kişiliklerini geliştirmeleri açışından yarar
olmuştur. İkinci Dünya Savaşı öncesinde psikiyatri, tıbbın diğer
dallarında oranla daha az ilgi görmekteydi. Fakat savaş sonrasındaki
yıllarda hem ücreti hemde prestiji arttı ve çok sayıda başarılı
tıp öğrencisi psikiyatri eğitimini tercih etti. Bu değişiklikten
klinik psikolojide yararlandı. 1946' da Gaziler Hastanesi' ni
klinik psikolojideki ilk eğitim programları 200 kişiye ulaştı.
Onbir yıl sonra bu kurumlar 733 kişiyi eğitti. Gaziler Hastane
İkinci Dünya Savaşı' ndan günümüze dek en çok psikolog istihdam
eden kurumlardan biridir.
Her
ne kadar psikoterapi yanlızca klinik psikolojiyi yaşama geçiren
temel bir aktivite haline geldi. APA' nın 196 ve 1986 yılları
arasında üyeleri ile gerçekleştirdiği tarama çalışma sonucuna
göre, klinik psikolojideki ilk eğitim programları 200 kişiya ulaştı.
Onbir yıl bu kurumlar 733 klinik psikoloğu çalıştırdı ve 775 kişiyi
eğitti. İkinci Dünya Savaşı' ndan günümüze dek en çok psikolog
istihdam eden kurumlardan biridir.
APA,
büyüme ve etki konusunda, klinik psikolojinin psikoterapinin yaygınlaştırılması
konusundaki artan rölünden yararlandı. APA, bu yüz yılın il çeyreğinde
yavaş yavaş büyüdü, ancak üye sayısının hızla artması büyük ölçüde
İkinci Dünya Savaşı' ndan hemen sonraki yıllarda oldu. Bu büyümenin
lokomotifi ise klinik psikologlardır.
Yukarıda
profesyonel kurumların tarihçileri ile ilgili olarak aktarılanlardan
da anlaşılacağı gibi, bu profesyonel kurumların psikoterapiyi
teşvik etmiş olmaları klinik psikologlar ve APA için yararlı olmuş;
psikoterapi psikolojinin topluma yararlı olmasının en iyi yolu
olarak görülmüştür. Fakat klinil psikologlar zamanlarının ve enerjilerinin
büyük bir bölümünü bu işe harcamaya, diğer aktiviteler için zaman
ayırmamaya başlamışlardır. Darley ve Wolfle (1946 federal hükümetten
ruh sağlığıhizmetlerine ayrılan finansal kaynaklar ile ilgili
olarak yerinde bir uyarıda bulunmuşlar ve bu durumun uygulamalı
psikolojinin yanlızca klinik ve terapötik aktiviteler ile tanımlanması
yolunda bir eğilim neden olabileceğini; bununda psikologların
gerçekleştirmeleri gereken diğer araştırma ve uygulama aktivitelerine
zarar verebileceğini belirtmişlerdir.
Psikoterapinin
toplumun yanlızca küçük bir bölümüne ulaşabildiğine şüphe yoktur.
Klinik psikologların psikoterapiyi merkezi uğraşları olarak ele
almalar toplumun yalnızca küçük bir bölümüne yardım edebilmeleri
anlamına gelir Fakat farklı alanlara odaklanmak, psikoloji bilgilerimizi
insan problemleri ilgili olarak kullanabileceğimiz daha etkili
yolları bulmamıza yardımcı olabilir.
Eğer
psikoterapi, İkinci Dünya Savaşı öncesinde ya da sonrasında, klinik
psikologların diğer bazı yan aktivitelerinden biri olarak ele
alınıp öyle kabul görseydi, bu durumda klinik psikologların toluma
katkısının ne olabileceği konusunda spekülasyon yapmak ilginç
olabilirdi. Bu durumda klinik psikologların merkezi aktiviteleri
neler olabilir? Adli Psikoloji mi ? Önleyici Program geliştirme
ve değerlendirme mi ? Fiziksel sağlığı koruma mı ?... Sayılan
bu aktivitelerin hiçbiri değersiz aktiviteler değildir. Bu noktada,
klinik psikolojinin psikoterapiye bağlanma nedenini tekrar gözden
geçirmek önemlidir. Daha önce tarihsel gelişi anlatırken de değinildiği
gibi, para iş imkanı ve prestij bu noktada önemlidir.
İnsan
refahını sağlama açısından en iyi yolumuzun psikoterapiyi çekirdek
aktivite olarak kabul etmek olduğunu varsayarsak, şüphesizki bu
durumu alanımıza olan etkilerinin pozitif olduğunu da kabul etmemiz
gerekir. Saraso (1981) ise, psikoterapi uğraşının psikoloji üzerindeki
negatif etkilerinin ihmal edilmiş olduğunu belirtmektedir. Sarason'
un sık sık belirttiği gözlemlerine göre klinik psikologların dikkati
güçlü bir şekilde psikoterapiye odaklanmıştı. Kişilerin problemlerine
diğer yöntemlerle müdahale yolları daha az dikkat çekmektedir.
Psikoterapi bireysel psikoloji içerisinde aşırı derecede önem
verilen cezbedici bir alan ve hastalıklar için de bireysel tedavi
en iyi yaklaşım olarak kabul edilmektedir. Önleyici müdahaleler
ve insan davranışını toplumsal düzeyi yeterince önemsenmemektedir.
Fox
(1994) ise, klinik psikologların ruh sağlığı problemlerinin çözümüiçin
bireysel psikoterapi üzerinde odaklanmalarının bedelini, politikacıların
ve halkın kendilerini, sosyal politikalarla ilgilenmeyen kişiler
olarak görmeleri ile ödediklerini belirtmektedir.
Sarason
ve Fox' un, Klinik Pisikologların psikoterapideki rollerinin azaltılma
ile ilgili görüşü, onların bahçeden dağa sürülmeleri anlamına
gelmemelidir. Eğer doktora düzeyindeki klinik psikologlar temek
aktiviteleri olarak psikoterapi yapmaya itilmezlerse, odaklanmak
istedikleri alana oryantasyonlar konusunda yardımlar yapılabilir.
Psikiyatrisler
de halem mpsikoterapi ile ilgilenmektedirler fakat psikoterapide
rolleri sıralanmıştır. Bilinçli kişiler, tanısal değerlendirme
ve ilaç yazmak gibi yalnızca psikiyatristin yapabileceğiişler
dışında herhangi bir şey için psikiyatriste ödeme yapmak istememektedirler.
Greenblatt ve Rodenhause (1993), bu ilkenin, psikiyatristlerin
hastane şefliği, klinik direktörlüğü, ruh sağlığı komisyon üyeliği
gibi idari işleri ele almalarıyla daha da yerleştiğini belirtmektedir.
Bu mali ve uygulamalı gerçekler psikiyatrinin profösyonel sosyalizasyon
üzerinde uzun dönemde karşılıklı etkiye sahiptiler. Psikoterapinin
diğer yardımcı meslek gruplarına da açık olması, psikoterapiyi
daha az prestijli kazançlı ve çekici hale getirdi. Bir tıp fakültesinden
mezun olan kişiler, kalp damar cerrahisi veya pediatri ihtisası
görütor iseler, şüphesiz ki sosyo çalışmacılar ve diğer profösyoneller
var iken, ayrıca bir de klinik aktiviteler için eğitim almaları
güçtür. Bu belki de son yıllarda psikiyatri eğitimin başvuruların
sayısındaki azalmanın temel nedenlerindenbiri olabilir. Psikiyatrideki
yavaş büyüme, düşük gelirli kişilerin ihtiyaç ve rolerinde artış
neden oldu. 1975' ten 1990' a kadar geçen süre içerisinde Amerika
psikiyatristlerinin sayısı yalnızca 10.000 civarında arttı. Bununla
birlikte Klinik psikolog sayısındaki artış 27.000, aile evlilik
danışmanlarının sayısında artış 34.000, klinik- sosyol çalışmacıların
sayısındaki artış ise 55.000' dir.
Özetle,
psikiyatrinin psikoterapiye olan ilgisinin uzun süreli sonuçları,
kısa süreli odllerinden daha az ümit vericidir. Psikiyatrinin
deneyimi, Amerika ruh sağlığı servislerinde, kıdemli kıdemsiz
kişilerin birlikte çalışma konusunda bir kararsızlık olduğunu
göstermektedir. Fazla çalışma süreleri kazançla ilgili kaygılar
kıdemli kişileri kısıtlamakta, bir meslektaş ile ortak çalıkmak
pahalıysa gelmektedir. Aslında bu durum her zaman içim geçerli
geçerli değildir. Her ne kadar master düzeyindeki pek çok psikolog,
kıdemsi meslektaşlarının süpervizötörü olma ihtiyacını hissedecektir.
Bu nedenle de doktoralı psikologlar psikoterapi alanında önemli
bir rol oynamaktadırlar ve oynayacaklardır.
Cumming
(1995)' in tahmini, yakın bir gelecekte ekonomik faktörleri psikoterapi
yapan bazı psikologları bu işi iş dışında da yapmaya itecek yönündedir
ve psikiyatrinin son dönemdeki tarihi de bu tahmini destekler
niteliktedir. Olanaklar ve kaynaklardaki bu bozulma klinik psikoloji
doktor programlarının sayısı ta da uygulamalarının kalitesinde
azalmaya neden olabilir fakat psikiyatrinin son dönemlerdeki pozitif
göstergelerine bakıldığında bir avuntu bulunabilir. Amerikan psikiyatrisindeki
bugünkü enerji ve heyecan, psikiyatrisleri psikoterapideki giderek
azalan rolleri ile başa çıkabilmeleri ve araştırılacak yeni alanlar
geliştirebilmeleri ile bağlantılıdır. Eğer psikoterapi halern
daha tek yetki alanı olarak göz önünde tutulur ve psikiyatrinin
rasyoneli olarak tanımlanırsa psikiyatristlerin beyin tasvirine
(imaging), psikotropik ilaçla tedavinin geliştirilmesine ve genetik
çalışmalara olan katkıları hızlı bir biçimde gelişemez.
Bugünkü
Değişim
Doktoralı
klinik psikologların, önceleri daha yüksek ücretle çalışan profösyenlerin
kontrolü altındaki psikoterapi kurumlarında görev almalarına benzer
şekilde, yüksek lisans düzeyli psikolojik danışmanlar ve sosyo
çalışmacılar da klinik uygulamada klinik psikologlarla birlikte
çalışmaya başlamışlardır. Klinik psikologların bir zamanlar psikiyatristlerin
kontrolünde olması gibi, danışmanlarda sıklıkla süpervizyon için
doktorları klinik psikologlara başvurmaya başlamışlardır. Bunun
en önemli nedeni, bu uzmanların genellikle bağımsız çalışma lisansına
sahip olmalarıdır.
Bu konudaki tarihsel sürece bakılırsa, yüksek lisans düzeyli bu
uzmanların, bir zamanlar doktoralı klinik psikologların yaptığı
gibi daha fazla özerklik içi mücadele etmeleri beklenebilir. Doktoralı
klinik psikologlar ve onların meslek örgütleri de bu mücadeleye
karşı direneceklerdir. Bu süreçte klinik psikologlar psikiyatristlerin
karışalmadıkları üç engelle karşılaşacaklardır. Her şeyden önce
bu konudaki tartışmalar, politikacıların ve kamuoyunun bu alanda
profösyonellerin rolü konusunda yeterli ve ciddi bir bilgiye sahip
olmadıkları bir ortamda gerçekleşecektir. İkincisi, bu alana ayrılan
kaynaklar giderek azalmaktadır. Son olarak da, yüksek lisans düzeyli
bu uzmanlar, psikologların kendilerinin tasarladığı eğitim profosyönel
olmayan danışmanlarında almasının, psikoterapinin etkinliğini
azaltmayacağı görüşünü ileri süreceklerdir.
Bugün
yaşanan değişimde ekonomik faktörler de etkilidir. 1980' leri
sonlarından beri ruh sağlığı hizmetleri oldukça masrafli hale
gelmiştir. Bu nedenle Koruyucu Sağlık Örgütleri (Health Maintenance
Organization) ruh sağlığı hizmetlerini sağlamada yüksek lisans
düzeyli danışmanları yaygın olarak kullanmaya başlamıştır.
İkinci
Dünya Savaşı' ndan sonra olduğu gibi, Gaziler Hastanesi'nin klinik
psikoloji ve psikoterapinin kaderinde yine önemli bir rolü olacaktır.
Tüm diğer devlete beğlı kurumlar gibi, bu kurum da giderlerini
azaltılması yönünde baskıyla karşı karşıyadır. Bu baskılar sonucunda,
bu kurumda çalışan psikologların sayısını azaltma ve doktoralı
klinik psikologlarca yürütülen hizmetlerin daha düşük ücretlerle
çalışan ve daha az eğitimli uzmanlarca verilmesi yoluna gidilmesi
önerilmiştir. Gaziler Hastanesi' nin çok sayıda klinik psikolog
çalıştırmasından dolayı, bu kurumun yapacağı bir değişiklik alanda
çok önemli bir etkiye sahip olacaktır. İkinci Dünya Savaşı' ndan
sonra klinik psikologların prestijini ve ekonomik kaynaklarını
arttıran bu kurum şimdi de tüm bu değişimleri tersine çevirme
gücüne sahiptir.
Tüm
bu gerçekler göz önünde bulundurulduğunda, sorulacak en iyi soru
"klinik psikologlar yaşanan bu değişimle etkin olarak başa çıkmak
ve insan refahıa olumlu katkılar yapmaya devam etmek için ne yapabilirler?"
olmalıdır. Makalenin sonuç bölümünde bu soruya yanıt aranmaktadır.
Alternatifler
Evrenini Yeniden Açmak
Pek
çok psikolog yaşanan değişimler nedeniyle klinik psikologların
ruh sağlık hizmetlerindeki rolünün kısa süreli terapiler, süpervizyon
ve değerlendirmeyle sınırlanacağı endişesini taşımaktadırlar.
Bunu sonucunda da daha kısıtlı bir iş sahası, düşük ücretler ve
prestij, gençlerin daha az tercih edeceği bir uzmanlık alanı olma
gelecektir.
Kırizle
başa çıkma konusundaki literatür bize, kaçınılmaz değişiklere
verilen ortak tepkinin "inkar" olduğunu göstermektedir. Bazı klinik
psikologla şüphesiz bu olumsuzluklarla mücadele edeceklerdir.
Amerikan psikiyatri konusundaki deneyimler, bu başa çıkma stratejisinin
kısa süreli kazançla getireceğini gösterse de bu olumsuzlukların
etkilerini yavaşlatmaktan öteye geçemeyecek ve süreç ilerledikçe
psikolojinin komuoyundaki güvenirliliğini sarsacaktır.
Mevcut krize verilecek bir başka uygun olmayan tepki da "ümitsizlik"
tir. Başka klinik psikologlar mevcut duruma klinik psikolojinin
sonu olarak bakmaktadırlar. Alanımızın İkinci Dünya Savaşı öncesi
tarihinin de işaret ettiği gibi, klinik psikologlar psikoterapi
alanına girmeden çok öncede insan yaşamını daha iyiye götürecek
çalışmalar yapmaktaydılar. Ayrıca, psikoterapi alanın temel bir
etkinliği haline geldikten sonra da pek çok psikolojinin toplum
üzerinde yaratabileceği etkiler konusunda alternatif bakış açıları
geliştirmiş ve uygulamışlardır. Ümitsizliğin yerine geliştirdiğimiz
ve geliştireceğimiz yeni müdahale yöntemleri üzerinde daha çok
durursak, insan yaşamına yapabileceğimiz katkılar daha çeşitli
ve etkili olacaktır.
Klinik
psikologlar için en etkili başa çıkma yolu bilişsel iden değerlendirme
(cognitivereappraisal) olacaktır. Shakow (1965) ve Sarason (1981)
klinik psikoloji için "alternatifler evreni" nin İkinci Dünya
Savaşı' ndan sonra tam olarak keşfedilmediğini, çünkü psikoterapideki
rolünün giderek azalması, alternatifler evrenini genişletmemiz
için psikoloji bilgisini kullanmak olduğu bir alanda temel aktivitenin
ne olması gerektiğinin araştırılması zorunluluğu da bir kez daha
ortaya çıkmıştır.
Sarason
(1981) "eğer psikoterapi yapmayacaksak ne yapacağız?" benzer sorularla
psikolojinin alternatiflerinin genişletilmesi yönünde teşvik edilen
olmuştur. Sarason' un bu soruya verdiği yanıtlar da aynı doğrultuda
etkindir. İlk olarak, bireysel tedavi yoluyla insanlara yardım
edebilmemize rağmen koruyucu toplumsal yaklaşımın değerini de
unutmamız gerektiğini vurgulamıştır. İkincisi, psikologların toplumsal
kurumların (örneğin, devlet okulları) gelişimi için yapacakları
uygulamalarla, psikoterapiyle yaptıklarından daha fazlasını yapabileceklerini
belirtmiştir. Son olarak da, klinik psikloji için klinik hekimlik
geleneği model alındığında, klinik psikologların kendi katkılarını
yapabilmeleri için tıbbi kurumların bazı dezavantajlarını da yüklenmiş
olacaklarını hatırlatmıştır.
Sarason'
un bazı temaları, Levy klinik psikoloji eğitimindeki değişikler
için önerdikleriyle uyumlu görünmektedir. Levy, klinik psikoloji
ve ilgili alanlarda eğitim ve uygulamanın bireysel psikoterapi
yerine "insan hizmetleri psikolojisi" kavramı çerçevesinde organize
edildiğinde daha üretken olacağını vurgulamıştır. İnsan hizmetlerine
yönelik bir alan klinik psikoloji, sosyo psikoloji, danışma ve
sağlık psiklojisi alanları arasındaki yapay ayrımları kaldırarak
sosyal- toplumsal, psiko davranışsal ve biyopsikolojik düzeylerde
müdahalelerde daha eşit ağırlığa sahip olmalarını sağlayacaktır.
Ayrıca bireysel ruh sağlığı ve psikoterapi, yerini toplumsal düzeyde
insan refahını arttırmak için psikoloji bilgisini kullanmaya bırakacaktır.
Bireysel
tedaviden başka bir aktivite ile uğraşmanın yararları, aynı zamanda
klinik psikolojinin fiziksel sağlığın arttırılmasına tönelik katkıları
konusunda analizlerde de vurgulanmıştır. Klinik psikoloji, sağlık
alanına da önemli katkılarını yalnızca ruh sağlığı alanı ile sınır
tutmamak gerekmektedir.
Sonuç
olarak, geçmişte asılı kalmamalıyız, ama geçmişte yaşananlardan
öğrendiklerimiz olmalı. Bu makalede yapılan tarihsel analiz ve
önerilen baş çıkma stratejilerinin klinik psikologlar için bir
hareket noktası olabilmesi umut edilmektedir.
Çeviri:
Uzm. Psk. Ayşegül Durak Batıgün Psk. Banu Yılmaz
Yasalar
Bilinmedikçe Bir Anlam Taşımaz
Nakdi
Tazminat, Devletin Gazilere bir
Şükran İfadesidir
Hiç
Kimse nakdi tazminat almak için bu mücadeleye girmedi. Yaşamlarını
risk eden bu kahramanların sakat kalmaları, ölmeleri hiç bir tazminatla
da ölçülmez.
Birçok
hak sahibi kahraman yasalara ulaşamadıklarından ötürü varolan
haklarını elde edemiyor. Devlet, şehit ve gazilere çeşitli fırsatlar
tanıyor. Ancak bu olanaklardan yararlanmak için hukuki girişimlerin
başlatılması gerekiyor.
Milli
Savunma Bakanı Personel Dairesi Başkanlığı nakdi tazminat verilmesi
ile ilgili işlemleri belirtiyor. Konuya ilişkin kanunları şehit
ve gazilerimizin yararlanabilmelerini sağlamak amacıyla yayınlıyoruz.
NAKTİ
TAZMİNAT NEDİR?
Nakti Tazminat, konuya ilişkin kanunlarda belirtilen görevler
dolayısı ile ölenlerin varislerine , sakat kalan veya yaralanan
personelin ise kendilerine herhangi bir adli karar gerektirmeden
yetkili komisyonlarca idarece karar alınarak yapılan nakdi ödemedir.Kanun
kapsamı içerisinde idarenin kendiliğinden hükmettiği tazminat
kararıdır.
2330
sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması hakkında kanun gereği;
Barış güven ve asayişi korumak, kaçakçılık, men takip ve tahkikle
görevli olanların bu görevlerinden dolayı ya da görevleri sona
ermiş olsa bile yaptıkları hizmet nedeniyle derhal veya bu yüzden
maruz kaldıkları yaralanma veya hastalık sonucu ölmeleri veya
sakat kalmaları halinde,
3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu gereği, Silahlı Kuvvetler
mensuplarının yurt içinde ve yurt dışında görevlerini ifa ederlerken
veya sıfatları kalkmış olsa bile bu görevlerinden dolayı terör
eylemlerine muhatap olarak yaralanma, sakat kalma veya şehit olmaları
halinde,
2453
Sayılı Yurtdışında görevli personele Nakdi Tazminat verilmesi
ve Aylık bağlanması hakkında kanun gereği; yurtdışında birliği
veya ferden görevli personelin yaralanma, yaralanarak sakat kalma,
şehit olma veya vefat etmeleri halinde, yabancı ülkeler veya uluslararası
sahalarda yapılan eğitim, tatbikat, manevra veya hareket sırasında
bu görevin başlagıcından bitimine kadar geçen süre içerisinde
yaralanma, yaralanarak sakat kalma, şehit olma veya vefat etmeleri
halinde,
2629
Sayılı Uçuş, Paraşüt, Denizaltı, Dalgıç ve Kubağa Adam Hizmetleri
Tazminat Kanunu gereği, söz konusu kanun kapsamında yapılan hizmet
ve faaliyetler esnasında yaralanma, yaralanarak sakat kalma veya
şehit olmaları halinde,
3497
Sayılı Kara Sınırlarının Korunması ve Güvenlik Hakkında Kanun
gereği; sınır birlikleri personelinin, verilen ifası sırasında
veya bu görevlerinden dolayı ya da görevlerin sona ermiş olsa
bile, yaptıkları hizmet nedeniyle yaralanma, yaralanarak sakat
kalma, şehit olma veya vefat etmeleri halinde nakti tazminat ödenmektedir.
2
. NAKTİ TAZMİNAT KİMLERE VERİLMEKTEDİR
Yukarıda
belirtilen görevlerinden dolayı şehit olan/ ölen personelin kanuni
mirasçıları ile sakat kalan veya yaralanan personelin kendilerine
Nakti Tazminat ödenmektedir. Bu doğrultuda Nakti tazminat kapsamındakiler
şunlardır:
a)
İç güvenlik ve asayişin korunması veya kaçakçılığın men takip
ve tahkiki konularında görevlendirilen:
(1)
Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Sahil Güvenlik
Komutanlığı personeli,
(2) Silahlı Kuvvetler mensupları,
(3)
Milli İstihbarat Teşkilatı mensupları
(4)
Çarşı, mahalle ve kır bekçileri,
b)
Güven ve asayişi ihlal eden eylemlere ve kaçakçılığa ilişkin olayların
souşturma ve kovuşturma işlemlerini yürüten adli ve askeri hakimleri,
Cumhuriyet savcısı ve yardımcıları,
c)
Güven ve asayişi ihlal eden eylemlşerin önlenmesi esnasında güvenlik
kuvvetleriyle birlikte olay mahallinde bizzat görev yapan mülki
idare amirleri,
d)
Ceza ve tutukevlerinin iç ve dış güvenliğini sağlamakla görevli
bulunan personel,
e)
Güven ve asayişin korunmasında hizmetlerinden yararlanılması zorunlu
olan yetkililerce kendilerine bu amaca yönelik verilen kamu görevlileri
ve siviller.
f) İç güvenlik ve asayişin korunmasında veya kaçakçılığın men,takip
ve tahkiki ile ilgili güvenlik kuvvetlerine kendiliklerinden yardımcı
olmuş ve faydalı oldukları yetkililerce teşvik edilmiş şahıslar.
g)
Devlet güçlerini sindirme amacına yönelik olarak yapılan saldırılara
maruz kalan kamu görevlileri.
h)
Yukarıdaki bentlerde sayılanların yaptıkları görevler veya yardımlar
sebebiyle saldırıya maruz kalan eş, füru, ana,baba ve kardeşleri.
3
NAKTİ TAZMİNAT KOMİSYONU
a)
Güvenlik ve asayişin korunmasında hizmetlerinden yararlanılması
zorunlu görülen ve bu amaca yönelik görev verilen veya güvenlik
kuvvetlerine kendiliklerinden yardımcı olan şahıslar ile bunların
eş,füru, ana, baba ve kardeşlerinin tazminatları İçişleri Bakanlığınca.
Diğer kamu personeli ile bunların eş, füru,ana,baba ve kardeşlerinin
tazminatları bu personelin bağlı olduğu bakanlık ve kurum tarafından
ödenir.
b)
Nakti Tazminat ödemesine Nakti Tazminat Komisyonunca karar verilir.
Komisyon kararları ilgili Bakanlık veya kurumun en üst amiri veya
bınların yetkili kılacağı mercii tarafından onaylanır. Nakti Tazminat
Komisyonu ilgili Bakanlık veya kurumun personel, maliye, hukuk
ve sağlıkla görevli birim amirleriyle konu ile ilgili diğer yetkililerden
oluşur.
c)
Milli Savunma Bakanlığı nakti tazminat komisyonu MSB'lığı personeli
ile Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri personelinin nakti tazminat
dosyalarını görüşerek karara bağlar.
Milli
Savunma Bakanlığı Nakti Tazminat Komisyonu aşağıdaki personelden
oluşur.
BAŞKAN: Toplantıya katılan en kıdemli üye.
ÜYE:
Milli Savunma Bakanlığı Personel Dairesi Başkanı
ÜYE:
Milli Savunma Bakanlığı Maliye Dairesi Başkanı
ÜYE:
Milli Savunma Bakanlığı Baş Hukuk Müşaviri Ve Davalar Dairesi
Başkanı.
ÜYE:
Milli Savunma Bakanlığı Sağlık Daire Başkanı
ÜYE:
Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları Komptrolörlük Dairesi
Başkanları
Toplantılara
en kıdemli üye başkanlık eder. Komisyonun sekreterya hizmetleri
MSB Hukuk Müşavirliği ve Davalar Dairesi Başkanlığınca, BüroHizmetleri
ise MSB.Personel Dairesi Başkanlığınca yürütülür.
4.NAKTİ
TAZMİNAT ÖDEME MİKTARLARI Nakti tazminatın tespitine esas tutlacak
aylık, tazminat verilmesine dair karar tarihindeki en yüksek devlet
memuru aylığının (Ek gösterge dahil) brüt tutarıdır.
Ölenlerin
kanuni mirasçılarına, en yüksek devlet memuru brüt aylığının (Ek
gösterge dahil) 100 katı tutarında tazminat ödenir.
Sakatlanma
halinde; ilgili sosyal güvenlik kurumu veya T.C. Emekli Sandiğınca
belirlenecek sakatlık derecesine göre;ölenler için ödenen miktarın
%25 ile %75'i arasında nakti tazminat ödenir.
Yaşamak
için gerekli hareketleri yapmaktan aciz ve hayatını başkasının
yardım ve desteği olmaksızın sürdüremeyecek şekilde malül olanlara;
karar tarihindekien yüksek devlet memuru aylığının(ek gösterge
dahil) 200 katı tutarında nakti tazminat ödenir.
AVANS ÖDEMESİ
Kesin
raporun alınmasının uzayacağı yaralının tedavi gördüğü sağlık
kuruluşlarınca verilecekrapordan anlaşılanlara, olay tarihinde
ölüm nesdeniyle ödenmesi gereken tazminatın % 10'u tutarında bütçe
dışı avans olarak ödenir. Verilen avans kesin rapor sonucu ödenecek
olan tazminat miktarından düşülür.
2001
Yılın İlk Yarısında Ödenen Nakti Tazminat Miktarları (12.000.000
)
Ölüm
halinde 17.328.000.000 TL Nakti Tazminat ödenmektedir.
Yaşamak
için gerekli hareketleri yapmaktan aciz ve hayatını başkasının
yardım ve desteği olmaksızın sürdüremeyecek şekilde malül olanlar
için 34.656.000.000 TL. nakti tazminat ödenmektedir.
Sakatlara
ödenen nakti tazminat miktarları
1.
derecede sakat olanlara, ölenler için ödenen miktarın %75'i olan
12.996.000.000 Tl
2'inci
derece sakat olanlara, ölenler için ödenen miktarın %65'i olan
11.263.000.000 Tl
3'cü
derece sakat olanlara, ölenler için ödenen miktarın % 55'i olan
9.530.000.000 TL
4'cü
derece sakat olanlara, ölenler için ödenen miktarın % 45'i olan
7.797.000.000 TL
5'inci
derece sakat olanlara, ölenler için ödenen miktarın % 35'i olan
6.064.800.000 TL.
6'ncı derece sakat olanlara, ölenler için ödenen miktarın % 25'i
olan 4.332.000.000 TL. nakti tazminat ödenmektedir.
Yaralanmalarda
ödenen nakti tazminat miktarları
1
gün iş ve gücünden kalanlar için 173.280.000 TL.
2
gün iş ve gücünden kalanlar için 346.560.000 TL.
3
gün iş ve gücünden kalanlar için 519.840.000 TL.
4 gün iş ve gücünden kalanlar için 673.120.000 TL.
5
gün iş ve gücünden kalanlar için 866.400.000 TL.
6
gün iş ve gücünden kalanlar için 1.039.680.000 TL.
7
gün iş ve gücünden kalanlar için 1.212.960.000 TL.
8 gün iş ve gücünden kalanlar için 1.386.240.000 TL.
9
gün iş ve gücünden kalanlar için 1.559.520.000 TL.
10
gün iş ve gücünden kalanlar için 1.732.800.000 TL.
11
gün iş ve gücünden kalanlar için 1.906.080.000 TL.
12
gün iş ve gücünden kalanlar için 2.079i360.000 TL.
13
gün iş ve gücünden kalanlar için 2.252.640.000.TL.
14
gün iş ve gücünden kalanlar için 2.425.920.000 TL.
15
gün iş ve gücünden kalanlar için 2.599.200.000 TL:
16
gün iş ve gücünden kalanlar için 2.772.480.000 TL.
17
gün iş ve gücünden kalanlar için 2.945.760.000 TL.
18
gün iş ve gücünden kalanlar için 3.119.040.000 TL.
19
gün iş ve gücünden kalanlar için 3.292.320.000 TL.
20
gün iş ve gücünden kalanlar için 3.465.600.000 TL. nakti tazminat
ödenmektedir.
Yaralanmanın
arıza bırakması halinde bu miktarın iki katı ödeme yapılmaktadır
. Yaralanmalarda, ölenler için ödenen miktarın % 20'siolan
3.465.600.000.TL'sı almaktadır.
Biz,
Yeşilçam Uyandı, uyanacak tartışmasını sürdürken
Hollywod
'gazi' kavramını işliyor
Sinema,
savaş ve gazi konulu filimleri gerçekçi bir anlatımla sanatseverlerin
hizmetine sunuluyor. 100 binlerce gazi' ye sahip olan bir ülkenin
sinema yapımcıları 'gazi' kavramını ne zaman işleyecek?
Son
dönemlerde Hollywood yeni bir trend içine girdi. Klasik Savaş
senaryosu tavrı terkediliyor. Destansı ve romantik kahraman üreten
üslüp, sinema dünyasındaki gerçekçilik akımının etkisiyle büyük
değişim içine girdi.
Teknolojinin
sinemaya katkısı ile savaşın ürkitici, iğrendirici boyutunu izleyicilere
sunan Hollywood dünyası, son yapıtlarında 'Gazi' meselesine ciddi
yaklaşımlar getirdi.
Bu
filimlerden biri TRT 1 ekranında yayınlandı. 25 Ocak' ta günün
ilk saatlerinde ekrana geldi; sabah' ın 1' nde. Gece 02:37' de
filim bitti. O saatlerde kaç kişi izleme olanağına buldu? tartışmasını
oluşturmaktan uzaklaşıp TRT 1' i sorumlu yayıncılığından dolayı
kutlamalıyız. Medya Dünyası' nın okulu olan TRT 1' e 'Gazi' knulu
yapıtları daha erken saatlerde ve sıkça ekranlarına getirmesini
de hatırlatmalıyız.
"ARTICLE
99" Türkçesi "99. madde" olan film, drama türünden. Yönetmen Howard
Deutch, Amerika Gazileri' nin sağlık problemlerine neşter vurmuş.
Ray Liotto Ve Kiefer Sutherland çok iyi bir performans sergiliyor.
Rol karakterleri ile adeta bütünleşmişler.
Kansas
City' de sadece eski askerlere hizmet veren bir hastanede, doktorlarla
hastaların yönetimine ve bürokrasiye karşı verdikleri amansız
mücadeleyi anlatan bağımsız sinema ürünü olan filmde, hastanenin
statükocu başhekimi Dr. Dreyfoos ve Dr.Krutz,99 numaralı bir kanun
maddesini kullanarak hastaların bakımlarını engellemektedir. İdealist
Fr. Soger' in öncülüğünde organize olan doktorlar ve hastalar
bürokrasiyi yenmek için karşı mücadeleye geçerler.
Film
çarpıcı bir anlatım bütünlüğünde bir birinden ilginç karelere
sahip: "Dr. Peter, gaziler hastanasinde stajyer bir doktor. Önceleri
duyarsız, temiz sicil peşinde koşan ve karizmaya odaklanmış bir
rol çiziyor. Ancak Gazi SAm' in ölümü doktoru derinden etkiliyor.
Gazi Sam, yakınlarını yitirmiş gümüş gazi madalyasından başka
seveti olmayan yalnız bir adam. Ömrü çok az. Hastana önünde hasta
gazi kuyrukları. Gazi Sam, yalnızlığın ve ilgisizliğin buhranı
içinde Dr. Peter' den yaşamına son vermesini ister. Karşılığında
ise madalyasını teklif eder. Madalya haketmenin bir değeri olduğunun
bilincindeki doktor, mesleğinin ilkesi doğrultusunda bu teklifi
kabul etmez. Gazi Sam kısa bir süre sonra ölür. Dr. Peter gazisinin
başında çaresizliğine ve duyarsız olan her şeye isyanla ağlar...
İlginç diyaloklara yer verilen film mutlu sonla bitiyor. Gaziler
haklı mücadelerinden galip çıkıp hastanelerini bürokrasinin penceresinden
kurtarırlar.
Yeşilçam,
son yapıtlarında krizden çıkacağı müjdesini veriyor. Risk taşıyan
bütçeyle, sanatçı- üretici işbirliğinde kaliteli filmler izliyoruz.
Ancak
bu güne kadar nitelikli bir 'gazi' konulu film çekildiğini görmedik.
Siyah- beyaz teknolojide kahraman üzerine kurulan filimleri eleştiren
filimler izledik. Entellektüel persperktifteki eserleride takip
ettik. Peki, kimsenin aklına gazilerin sorunları neler olabilir?
sorusu takıldı mı?
CEM
ATAK
Anadoluyu
karış karış gezen Gazi Bakanlığı İmza Kampanyası
Gazi olmak kolay, gazilik almak zor. ABD' nin Vietnam Gazileri,
haklarını almak için uzun, dolambaçlı bir gayya kuyusu' ndan geçtiler.
Kaderlerine terkedilen Vietnamlı Gaziler yaşamak ve ayakya kalmak
uğraşında yoğun emek sarfettiler. Savaş sonrası alkol ve uyuşturucu
bağımlısı olarak dönen ABD gazilerini Hollywood bile geç keşfetti.
ABD'
li gazileri epik temalarla senaryolaştıran dev film endüstrisi
son on yılda gerçekle tanıştı. Sylvester Stallone "İlk Kan" filminde
gazi dramını çizmesiyle başlayan seriler "Doğum Günü 4 Temmuz",
"Müfreze", "ErRyan' ı Kurtarmak" adlı yapıtlarla bir nebze gazi
sorununun altını çizdi.
Bugün
Vietnam Gazileri devasa bir organizasyon. Milyonlarca dolarlık
bütçeleriyle üyelerine çeşitli olanaklar ve fırsatlar yaratıyor.
Yurt genelinde düzenledikleri etkinliklerle davalarını ABD' nin
gündeminden indirtmemeye çalışıyorlar.
ABD
gazileri ile ilgili temaslarda, devletin gazi ve gazilik konusunda
yasal oluşumlar içerisinde olduğu tespit edildi. ABD bütçesinden
yüklüce miktarda alınan payın ülke gazilerine, unutulmadıklarının
bir göstergesi olarak dağıtıldığı görüldü.
Jesse
BROWN, ABD Gazi İlişkileri Departmanı Başkanı, 5- 6 yıl önce 37.6
milyar dolarlık büyçeye sahip olmasına karşın Clinton Hükümetine
çatıyordu. Hükümet bu departmandan 2 bin 5 yüz personelin işine
son vermişti. Jesse Brown bu uygulamaya şöyle yanıt veriyordu
Yasa koyucular şunu düşünmektedir; Yapacağımız gaziler için yeterlimi
?
94.
Sayımızda "Gaziler Dert Küpü" başlığı altında İstanbul Muharip
Gaziler Derneği Başkanı Mehmet Songül' ü konuk ettik. Bu ilginç
söyleşiden bazı satır araları dikkat çekiciydi. Muharip Gaziler
Derneği 2847 sayılı yasanın 7. maddesi gereğince kamu yararına
çalışan bir kuruluştur. Diğer derneklerden farklı bazı yasal ayrıcalıkları
vardır. Örneğin devlete ait taşınmazlardan kolaylıkla yararlanabilirler.
Oysa bu dernek Şişli' de 4. kattaydı. Evet 4. kat gaziler için
çok uygun! Gazilere spor olsun diye düşünülmüş! Kırık dökük yarı
karanlık bir bina. Başkan Songül' ün Gazilerimiz yaşlı, bu merdivenlerden
çıkmak oldukça zor ifadesi bir trajediyi çiziyordu.
Pekiya
derneğin geliri ? Başkan Songül yanıtlıyor: "Üye aidatları 60
bin lira. Bunun yüzde 20' si derneğin merkezine aktarılıyor. 30
Ağustos gecesi Kanal D' de, 31 Ağustos gecesi TGRT' de bağış toplamak
için 2 saat banka hesap numaramızı yayınlattık. Yapılan bağış
sadece 600 bin liraydı."
Edindiğimiz
bilgiye göre Türkiye' de 33 bin Kıbrıs Gazisi, 14 bin Kore Gazisi,
8 tane İstiklal Savaşı Gazisi vardı. Derneğe üye olanların sayısı
ise 5150. Muharip Gaziler Derneği ne yapabilirdi ? Elindeki bu
potansiyelle...
1973
yılında Sinop' da dünyaya merhaba dedi. Yetişkin oldu. Askerlikten
kaçmak için çeşitli üçkağıtların yapıldığı dönemde o güney- doğu'
ya gitti. Bir çok çatışmaya girdi. Güneydoğu kahramanlarından
biriydi. Onbaşı Ali ve Güney- Doğu gazisi muhabirimiz Ali Altay
birlikte söyleşi yaptılar. Dergi merkezinde yapılan söyleşi taşıdığı
mesajlar açısından önem taşıyordu. Söyleşiden bazı sonuçlar çıktı;
Öncelikle Psikolojik boyut değerlendirildi. Şehit olan arkadaşları
sürekli iç dünyalarında geziyordu. Akan kanı yeniden canlanıyordu
belleklerinde soluksuz gecelerde...
Güney-
doğu Gazileri devletten ilgi bekliyordu. Hayatlarını bedelsiz
sunmuşlardı. Oysa bedelli askerlik' teki kuyruklar derbi maçlarındakinden
yoğundu. Bakın "Onbaşı Ali ne diyor" "Adam çürük raporu almaya
çalışıyor. Güney Doğuya gitmeye korkuyor. Ben ve benim gibiler
severek canımızı ortaya koyuyoruz. Bir karar çıkartsınlar. Bizleri,
Kore, Kıbrıs gazileri gibi görüp onların yararlandıkları haklardan
yararlandırsınlar. Yıllar sonra mı haklarımızı alacağız ?"
Genç
gazilerimizin " Bizleri körler, sakatlar grubu olarak görmeyin.
Biz, problemlerimizin yardımlarla değil devletin bizlere sahip
çıkmasıyla çözüleceğine inanıyoruz." Şeklindeki beyanları düşündürücü.
Terörle
mücadele, can çekişen sanayi tolumunun bir ürünü olarak ortaya
çıktı. Politikalarını silahlı mücadeleyle sürdürmek isteyen gruplar
önce polise sonra öğretmene ve sırayla diğer devlet görevlilerine
saldırdı. Yüzlerce vazife şehidinin ardından ağıtlar yakıldı.
Analar, bacılar, sevgililer ve bebeler yalnızlıklarında araladılar
gidenlerini. Bayraklara sarılı tabutlar sıradağlara nazire yaptı.
Bu
mücadelede sağ kalanlar vardı. Savaş tarlalarında görevi bitip
dönenler bir başka ruh hali taşıyordu. Canını verdiği ama kurtaramadığı
arkadaşı gözünün önünde yitip gitmişti. Hantepe katliamında kurtulduğuna
bugün bile inanamıyan öğretmenler kaderleriyle baş başa ne düşünüyorlar
? Görevden kaçan öğretmenler sebebiyle boş kalan okullara gitmeye
cesaret edemeyenlerin olduğu bir ülkede giden öğretmenler gazilik
ödülünü hak etmedi mi ?
Bugün
yukarıdaki tesbitleri yayınlayan bir başka dergi ya da gazeteye
rastlamak olanaksız. Türkiye' de gazilik meselesi dar alanda paslaşmadan
öteye gitmez. Güvenlik meselesinin önem taşıdığı bilinmekteyken
önlemler popülist tavırlara kurban gitmekte. Gazilik mertebesine
ulaşamayan binlerce gazi, polis ya da öğretmen gibi vazife gazisi
borçlu olduğumuzun bilincindeler. Borcumuzu bir şekilde ödemek
insan haklarına iade- i itibardır. Onlar insan değilmiydi ?
Gaziler
Dergisi, Mart 1995' te "Gazi Bakanlığı" için karar aldı. Toplumsal
talep bu doğrultuda görev yüklemişti dergimize... Gazi tanımını
açmak zorundaydık. Konu devletin ilgili organlarına havale edilmeliydi.
İlk adım imza kampanyası oldu.
İmza
kampanyası, derginin yıllarca yayınlanmasında en büyük desteği
veren okurların katkısıyla cesaretlendi. Binlerce imza okurlardan
toplandı. Dönemin TBMM Başkanı hüsamettin Cindoruk' tu. Meclis
Atatürk' e verdiği "Gazi" ünvanından buğüne kadar konuya duyarlı
olmamıştı. Fakat TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk' un imzasıyla
Kampanyamıza destek vermesi yasa koyucuların gelecekte harekete
geçebileceği izlenimini yansıttı.
Aldığımız
kararları uygulamada gecikmedik. Kampanya halka açılmalıydı. Gerekli
müracatlar yapıldı. Adana Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü, hantal
denilen bürokrasi çarkını hızlandırdı. Kendilerine duyarlılıklarından
dolayı teşekkür ederiz.
Ülke
genelinde başlattığımız "Gazi Bakanlığı İmza Kampanyası" ilk olarak
Adana' da halka açıldı. Adana görvlisi Hatice Bayraktar öncülüğünde,
dergi çalışanları ve gaziler gar önünde toplandılar. Dergi görevlisi
Hatice Bayraktar basına aptığı açılmalada gazi ve gazilik sorununun
bir an önce çözülmesi gerektiğine dikkat çekti. Özellikle "Güney-
Doğu Gaziler' nin" ve terörle mücadelede yer alan "Vazife Gazileri'
nin" büyük bir boşluk içinde kaderleri ile baş başa kaldıklarını
hatırlatan Hatice Bayraktar bazı önlemler ve önerilerden bahsetti.
Gaziler dergisinde sürekli yayınlanan önlemlerden bazılarına yan
blokta yer veriyoruz: Bayraktar Adana' da başlatılan imza kampanyası
İstanbul, Bursa ve Antalya olmak üzere yıl sonuna kadar bütün
illerde organize edileceğini sözlerine ekledikten sonra şu noktayı
koydu: "İmzaları TBMM Başkanı' na teslim edip takipçisi olacağız.
Gaziler
ülkenin her karış toprağında hayatlarını sürdürüyor. Bu kampanyanın
dört bir yanda organize edilmesi, onları, unutmadığımızı, böyle
bir hakkımızın olmadığını kanıtlayacak.
Medya
ve Basın, ışığı biz yaktık, biliyoruzki destek ve dayanışma olgusundan
uzak her adım ya yerinde sayar ya da geri gider. Elbette gündeminizi
oluşturan öncelikli konuların yayın politikanıza göre işlenmesi
gerekir. Ekonomi çatısı altında dünya görüşünüzü yansıtmak ed
doğal göreviniz. Politika kazanını takip etmek, spor dünyasında
olup biteni vermek, tümü genel görevler. Fakat gazeteci gündemi
değiştirendir.
Gazi
ve Gazilik konusunda bir başlık attınızmı ? Mutfağınızda gazi
gazeteci, muhabir ya da çalışan varmı ?. 2000 Yılı itibariyle
gazilik ve gazi ile ilgili ne kadar yayın yaptınız ? Ne hacimlerde
ve hangi sayfalarda verdiniz.?
Adana'
da gerçekleşen Kampanyamıza kulak ve destek veren Hürriyet Çukurova
ekine, Bölge Gazetesine, Ekspres Gazetesine ayrıca çalışanlarına
teşekkür ederiz. Gazilerin önemini görmenin, gerçek basın olgusuyla
içiçe olduğunu gözlemlemek de Gaziler Dergisi çalışanlarını mutlu
etti.
Objektif
Tarih anlayışı bastırılıyor
Batılı Kaynakların çarpıtmalarına son
Batılı
Tarihçiler, içselliklerinin ve mirasyediklerinin zincirlerinden
kurtuluyor. Ne kadar ilerlerseniz zincirlerinizi de o kadar sürüklerseniz.
Bu mantıktan sıyrılan Edward Erickson' un kitabı piyasada.
M.Ö.
700 yıllarında Yunan mitleri tarihçi Homeros ve Hesiodos tarafından
yazıya döküldü. Bu yeni bir durumun ortaya çıkmasına neden oldu,
çünkü mitleri tartışmak mümkün hale geldi. Bu tartışmalardan birinde
Ksenofanes "İnsanlar kendilerine bakarak tanrıları yaratmışlardır.
Siyah derililere göre tanrı siyah derili ve basık burunlu, Traklara
göre ise mavi gözlü ve sarışındır." der. Bu dönem, insanlığı karanlık
ve kısır dünya görüşünden araştırmacı, sorgulayıcı düşünce yapısına
yükseltir.
Dünya
Tarihi Batı için mi oluştu?
18.
Yüzyıldan sonra dünya egemenliğine yönelen Avrupa için, "Dünya
Tarihi" Batı Avrupa tarihi diye anlaşılır. Avrupa ulusları tarihsel
uluslardır; ötekiler "Talihsiz uluslar" dır. Avrupa Uygarlığı,
ileri, üstün ve Grek Uygarlığının tek varisi gibi çeşitli teorilerle
açıklanır. Öteki topluluklar ise uygarlık dışıdır.
Örneğin
Türkiye' de ün yapan çağın düşünürlerinden E. Renan, İslam ve
Blim konulu Sarbonne Konferansı' nda İslam topluluklarını "Akılcılığa
Kapalı" diye eleştirir. Anti Semitizme dayanan ideolojik kaynaklı
bu düşünceler genellikle Helenizmle bağlantılıdır. E. Renan, müslüman
saydığı Türkleri "Zekadan yoksun, kaba ve hoyrat bir kavim" olarak
görür. Avrupalı ise akıl ve özgürlük yolunu açanlardır.
"Asyagil"
toplulukları araştırıcısı Guy Dhoquois' de öteki toplulukların
yerinde saydığını yalnızca Avrupa' nın sanayi çağına ulaştığını
bunun temelinin de eski Yunan' da yaşanan gelişmelerle atıldığını
öne sürer.
Kuru
Bilgi Nefret Uyandırır
"Üretimimi
arttırmayan ya da doğrudan doğruya canlandırıp yaşamıma bir şey
katmadan bana yalnızca bilgi veren her şeyden nefret ediyorum"
der Alman düşünür Goethe.
Canlılık
yaratmayan bir öğretme, etkinliği uyuşturan bir bilim, anlamı
yetisi için bir artık- bilgi ve lüks görünen "Tarihsel Anlayış"
ustasının sözlerinde nefret uyandıran bir şey olarak görünmektedir.
Elbette
tarihe gereksinmemiz var, ama bizim tarihe olan gereksinmemiz,
bilgi tarlasında başı boş dolaşan kendini bilmezlerin gereksinmelerinden
ayrıdır. Başka bir söylemle, bizim, yaşama ve eyleme için tarihe
gereksinmemiz var. Tarih yaşama hizmet ettikçe varlığını sürdürür.
Ünlü
filozof Frederich Nietzsche " tarihle uğraşmanın bir ölçüsü vardır.
Yaşamı tüketen ve soysuzlaştıran bir tarihe değer vermenin kapsamı
sınırlıdır" der. Düşünür, çağın tarihsel kültürünü ve oluşumunu
eleştirel bir mikroskop altına yatırır. Hepimizin bizi yiğip bitiren
bir tarih histerisinin ızdırabını çektiğine inanır.
Tarih
Deneyimleri' nden ders alınması gerekliliği üzerine tartışma yapılmaz.
Ancak deney ve tarihin öğrettiği de, halkların ve hükümetlerin
hiçbir zaman tarihten birşey öğrenmedikleri ve bunlardan alınabilecek
derslere göre davranmadıklardır.
Tarih
mi, Vaaz mı ?
Tarihin,
Kaynaktan Tarih, Düşüngenen Tarih ve Felsefi Tarih kapsamında
üç türlü sunuluşu ve incelenişi olduğunu savunan George Wilhelm
Hegel' in "Düşüngeyen (yansıtan) tarihin ikinci türü pragmatik
tarihtir. Pragmatik tarih yazarının en kötü yanı, kişileri ve
olguları güden nedenleri görmeyen küçük ruh bilimsel kafa yapısıdır.
Derleme yoluyla sundukları anlatılardan zaman zaman vazgeçip yüksek
hristiyanca düşüncelerle, kendine gelir, olay ve kişilerin böğrüne
ahlak hançerini dayar, öğüt ve vaaza geçer"ifadesinin satır aralarında,
çarpıtma içeren Batı Kaynaklı tarihi eserlerin içi boş kağıt yığınları
olduğunu görebiliriz.
Hiç
bir durum ötekinin tümüyle benzeri değildir; bireysel durumlar
arasındaki benzerlik biri için en iyi olanın öteki içinse en iyi
olmasını gerektirmez. Her halkın konumu ayrıdır; neyin haklı neyin
haksız olduğuna karar vermek için ise başvurulacak ilk yer tarih
değildir.
Felsefe
dünya tarihi' ne "Us" kavramını kazandırmıştır. Tarihin düşüncelere
göre ele alınmasına yol açmıştır, felsefenin bu hizmeti. Tarihin,
us' un dışında yazarın içsel niteliğiyle yazılmasının sıkıntılarını
çeken bir dünyada yaşadığımızı her zaman hatırlamalıyız.
Klasik
Tarih Anlayışı Terkediliyor
19.
Yüzyıl Avrupasına egemen olan batı kültür ve uygarlığının üstünlüğü
tezini, 20. yüzyıl başlarında yaşıyan bazı batılı düşünürleri
görmek " Objektif Tarih açısından olumlu adımlar olarak algılanmakta.
Romantik
Tarih Anlayışı' nın zorlandığı, Objektif Tarih düşüncesinin ise
yükseldiği bir dönemdeyiz. Teknolojinin bilgiyi kolayca sunması
da eğri olanın kirli örtü altında gizlenmesini önlüyor.
Amerikalı
tarihçi ve Yarbay Edward J. Erickson, batılı tarihçiler' in çarpıtmaları
karşısında Osmanlı ordusunun 1. Dünya Savaşı' ndaki tümaskeri
faaliyetlerini kapsayan objektif bir tarih kitabı yazdı. Kitap
Aralık- Ocak arası piyasaya sürüldü. Adını, Mustafa Kemal' in
ünlü sözünden alıyor: Ordered to Die (Ölmeleri emredildi)
Türkiye
açısından kitabın ilginç bir yönü; Genel Kurmay Başkanı Orgeneral
Hüseyin Kıvrıkoğlu' nun "Önsöz" yazmasıydı. Ermeni katliamı iddiasının
konu alındığı bölüm hariç, çalışmayı son derece objektif ve önemli
bulduğunu kitabın önsözünde vurgulayan Orgeneral Kıvrıkoğlu: "Osmanlı
Ordusunun 1. Dünya Savaşı sırasındaki durumunu ortaya koyan belirleyici
İngilizce Kaynak olmaya devam edeceğine inanıyorum." ifadesiyle
kitabı övüyor. Yarbay Erickson teşekkür yazısında da Orgeneral
Kıvrıkoğlu' ndan "Eski bir dostum" ve "Komutanım" diye bahsediyor.
Meslektaşları
Osmanlı Arşivleri' ni önemsemezken Edward J. Erickson, Türk Askeri
Arşivleri' ne başvurarak bu alanda ilk Batılı Kaynak kitabınında
yazarı olma hakkını elde ediyor.
Batı
Kaynaklarında 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Ordusunu konu
alan çalışmalar yok denecek kadar az. Bazı çalışmaların dışında
da nitelikli bir kitap bulunmuyor.
NATO
askeri olarak görev yaptığı Türkiye' de kitabı yazmak fikrinin
oluştuğu ve birlikte görev yaptığı üst düzey Türk askerlerinden
de teşvik gördüğünü ifade eden yazarın, eseri üzerindeki objektifliği
kolayca yakalanabilir dizeyde.
Okullarımızda
okutulan tarih kitapları üzerinde fırtınalar koptuğunu biliriz.
Kitaplarda gözlenen Romantik Tarih Kaynaklı dil ve anlatım biçimi
bırakın geçmiş olgular ve kişiler üzerine dersler çıkarmayı Batılı
Kaynakların çarpıtmalarıyla dahi mücadele edemez. O nedenle Erickson'
a bir teşekkür borçluyuz.
Erickson'
nun Tek Hatası
Hürriyet'
ten Gürsel Göncü kitapla ilgili olarak gazetesinde şunlara yer
veriyor: Yazarın olaylara yaklaşımı ve yazış tekniği de, son derece
iyi. Erickson biz de sıkça rastlanan, şu, hatalıydı, bu çok doğruydu
bence şöyle yapılmalıydı gibi yorumlar yerine, sadece çıkarsamalar
ve durum tespidleri yapmış. Mesela dört gün süren bir operasyonu
anlatırken şöyle diyor: "Bu dört gün sonunda eldeki 6 tümenden
5' i düşmanla sıcak temas sağlamıştı. Bu da bütün olumsuz koşullara
rağmen çok önemli bir performanstır."
"Ordered
to Die" biraz tarih bilen ve orta düzeyde ingilizcesi olan herkesin
anlıyacağı bir dille yazılmış.
1. Dünya Savaşı' yla "Almanlar yenildiği için bizde yenik sayıldık"
masalları anlatıla geldiği için, bence öncelikle öğretmenlerin
ve öğrencilerin okumaları gereken bir kitap. Ermeni soykırımı
iddiasına ilişkin bölüm ise, her ne kadar bizdeki resmi yaklaşımlarla
uyuşmasada, yine de Batı orjinali çalışmalarda alışık olmadığımız
ölçüde dengeli. Ermeni mezalimlerine de vurgu yapan şekilde kaleme
alınmış. Kitapta rakkamsal veriler ve kişilere bağlı gelişen özel
operasyonlar oldukça dikkatli yazılmış. Yine de Çanakkale muharebelerinin
anlatıldığı bölümde bence önemli bir hata var: Fransızlar' ın
Kunkale' ye yaptıkları şaşırtma harekatı sırasında, 3. Tümen Komutanı
Yarbay nikolai' nin rolü çok fazla abartılmış. O kadar ki, yazar
daha sonra Nikolai ile Mustafa Kemal' in müttefik çıkarmasının
ilk günü ortaya koydukları insiyatiflerin Türk zaferi için tayin
edici önemde olduğunu belirtiyor.
"Ordered
to Die" yanlış bilgilenmeye dayalı olduğunu düşündüğümüz bazı
bölümlerine rağmen, 1914- 18 arası Osmanlı ordusunun eksiksiz
bir portresini sunuyor. Gerçektende bu alanda Türkiye' de Yapılan
Araştırmalar, yok noktasına yakın. Nurettin Türksan, İsmet Görgülü,
Cemalettin Taşkıran gibi derlemecilik pek parlak sayılmaz. Kendimize
böylesine temel bir referans kitabını yine neden önce bir Batılı
yazdı diye soralım ve düşünelim.
Ermeni
konusuna katılmadığı halde kitabı öven önsöz yazdı
Yarbay
Ed. Erickson' ın "Ordered to Die" adlı kitabı, Osmanlı ordusunun
1. Dünya Savaşı sırasında eksiksiz hikayesini anlatan Türkiye
dışında gerçekleştirilmiş ilk çalışmadır. Kendisi bu önemli hikayenin
karmaşık parçalarını bir araya getirerek takdire şayan bir iş
başarmıştır. Biz kitabın bazı noktalarıyla, özellikle bazı akademisyenlerin
Ermeni isyanı ile ilgili saptamalarını ihtiva eden bölümleriyle
aynı fikirde olmasakda, yazarın anlatısının yinede gayet dengeli
ve objektif olduğunu düşünmekteyiz. Kitabın daha uzun bir süre
Osmanlı ordusuna 1. Dünya Savaşı sırasındaki durumu ortaya koyan
belirleyici İngilizce kaynak olmaya devam edeceğine inanıyorum.
1. Dünya Savaşı sırasında müttefikler' le savaş halinde olan Osmanlı
ordusunun hikayesi gerçekten de muhteşem bir hikayedir.
İmparatorluk
subay ve askerlerinin son derece güç koşullar altında hem parlak
zaferlere imza atmaları hem de acımasız yenilgilere katlanmaları
son derece etkileyiciydi. Türk Silahlı Kuvvetleri' nin en üst
düzey subayı olarak, ulusumun 1. Dünya Savaşı sırasındaki askeri
performansının, dengeli ve objektif bir şekilde ortaya konmuş
olmasından dolayı çok memnunum. Türkiye' nin bu savaş sırasında
performansını, Batıda çok iyi anlaşılmamıştır. Bu kitabın uzun
süre Batılı gözlerden uzak kalmış bir konuya ışık tutacağını inanıtorum.
Türk Silahlı Kuvvetleri ve şhsım adına Yarbay Ed. Erickson' a
gösterdiği üstün çaba ve bu hikayeyi İngilizce konuşan Dünyanın
dikkatine sunmaktaki kararlılığından dolayı şükranlarımı sunarım.
Org.
Kıvrıkoğlu
|