123

BALKAN SENDROMU


Dünya barışı, özgürlük ve demokrasi uğruna vücudunu kalkan eden "Balkan Gazileri" üzerinde dünya devlerinin sergilediği çıkar savaşı dünya kamuoyunu şok etti.

Sırp Kasabı Slodan Miloseviç'in soykırım,insanlık ve savaş suçları'nı durdurmak amacıyla NATO'nun gerçekleştidiği askeri harekatlar, sonuçları itibariyle dünya gündemine oturdu. ABD, ab ve NATO ayrı kulvarda karşılıklı şakalaşıyor. Bir takım politik hesaplar 'Balkan Gazileri'nin üzerinden muhasebeleştiriliyor. Kosova'da görev alan 6 İtalyan askerinin lösemiden ölmesinin ardından Avrupa ülkelerinde alarm zilleri çalmaya başladı Almanya, İtalya, portekiz ve Belçika gibi AB'ni oluşturan ülkeler, ölümlerin Bosna ve Kosova harekatları sırasında kullanılan indirgemiş uranyum mermilerinden kaynaklandığını öne sürdüler. Belçikada 5 askerin kanserden ölmesiyle bu sendrom "Balkan Sendromu" adıyla dünya gündeminin üst sıralarını tırmandı.

AB Ülkelerinden Nato'ya Öfke

AB ülkeleri, zayıflatılmış uranyum içeren DU mermileri ve bunlarla bağlantılı muhtemel sağlık riskleriyle ilgili NATO'dan bilgi istedi. İtalya DU' nun kullanımı konusunda 'maratoryum' ilan edilmesi doğrultusunda çağrıda bulundu. AB ülkeleri Kosova' dan gelen 'kanser vakaları' ile ilgili haberler sonrasında NATO'ya öfkeli mesajlar gönderdiler. Daha çok ABD' nin hedeflendiği mesajlarda 'Avrupa kıtasının ABD tarafından kirletildiği' yönünde ifadeler bulunuyor. Ancak AB'nin çok istediği NATO' dan bağımsız Avrupa Güvenlik ve Savunma kimliği adı altındaki biri 'Acil Müdahale' gücünün oluşturulma aşamasında, çıkardıkları bu öfke, gizli politik hesapların, gaziler kullanılarak, işlendiği gözden kaçacak cinsten değil. Bir NATO yetkilisi bu öfke dolu mesajları yorumlarken bunun arkasında daha çok AB'nin, Acil Müdahale Gücü konusunda NATO ile anlaşamamış olmasının bir kızgınlığı olduğunu söylüyor. Uranyum konusunun da bu nedenle AB tarafından kullanıldığını kaydediyor. Bu mermiler 1991 yılındaki Körfez Savaşı' ndan bu yana kullanılıyor. Ancak bu konu birden bire ve şimdi ısıtıldı. Acil Müdahale Gücü' nün oluşturulması aşamasına denk gelmesi kafalarda soru işaretleri oluşturuldu.

ABD ve İngiltere: 'Risk Yok'

ABD ve İngiltere, DU mermilerinin kanserle bir bağlantısı olmadığını savunuyor. ABD, bu mermilerin lösemi yada diğer sağlık sorunlarına yol açtığı yolunda bir kanıt bulunmadığını açıkladı. Washington, Kosova harekatından bir yıl sonra tank ve sığınakların imha edilmesi için DU' ların kullanıldığı bölgede radyasyon izine rastlanmadığını bildirdi. Pentagon Sözcüsü Kenneth Bacan, Balkan harekatlarında görev alan askerlerde olağanüstü bir sağlık sorunun görülmediğini belirtiyor. Zayıflatılmış uranyum Lösemiye yol açan nedenler listesinin ancak alt sıralarına yerleştirilebileceğini söyleyen Kenneth Bacon, "Eğer zenginleştirilmiş uranyumu 250 saat boyunca durmaksızın elinizde tutarsanız aşırı dozda radyasyona maruz kalırsınız. Ama kimse bunu yapmıyor" dedi. 1994-95 yılları arasında Bosna' ya düzanlenen harekat sırasında 10 bin 800 round DU atıldığı, 1999 yılında ise Kosova harekatında Thunderbolt uçaklarının gerçekleştirdiği 100 sortide de 31 bin round zayıflatılmış uranyum mermisi atıldığı kaydediliyor.

MİLOSEVİÇ'in marifeti mi?

Macaristan Askeri İstihbarat Şefi Laszlo Botz tarafından bir iddia ortaya atıldı. Laszlo Botz, NATO' nun Sırp hedeflerine karşı Kosova ve Yugoslavya' da yaptığı hava operasyonları sırasında, NATO' nun yıpratılması amacıyla Yugoslav ordusunun çeşitli bölgelere radyasyonlu madde yerleştirdiğini söyledi. Laszlo Botz' un Radyasyonla, zayıflatılmış uranyum içeren mühimmat arasındaki ilişkilendirme, Miloseviç'in anti-NATO propagandasından başka birşey değil. Bu konuyla ilgili ilk bilgileri, 1999 yılında Yugoslav kaynaklarından geldi. Bu da Balkan Sendromu histerisinin Miloseviç rejimi tarafından provake edildiğinin kesin kanıtıdır. Bilgilerin sızdırılması da Belgrad' ın politikasının bir parçasıdır şeklindeki ifadeleri Balkan Askerler'i üzerinde oynanan bir başka senaryonun varlığını açığa çıkarıyor.

Uyarı Raporları Gün Işığında

İngiliz Basını "Bakanlık, mermilerin risk taşıdığını biliyordu" şeklindeki başlıklarla haberi duyurdu. İngiltere Savunma Bakanlığı içinde 4 yıl önce hazırlanan bir raporda, zayıflatılmış uranyum içeren muhimmata maruz kalanlarda kanser riskinin arttığı uyarısı yapılmış. Raporda, ordu, askerlerinin zayıflatılmış uranyum tozuna maruz bırakılmaları riskinin azaltılması yolunda uyarıldı. Raporda ayrıca, çözülmemiş uranyum dioksit tozunun solunmasının, ciğerlerde birikmeye yol açtığı belirtildi. Siviller de bu gizli tehlikenin varlığıyla karşı karşıya. Uranyum içeren muhimmatın imal edildiği fabrikalar ya da depoların yakınlarında yaşayanlar hastalığa yakalanma korkusunu yaşıyor. Sunderland Üniversitesi' nden Malcolm Hooper, "tehlike gerçek. Bu tür yerler gizlidir ve bu yerler yörede yaşayanlar tarafından bilinmemektedir." dedi. Hooper, zayıflatılmış uranyum ihtiva eden muhimmatın saklandığı depolar genellikle ücra bölgelerde bulunduğunu ancak, uranyum tozunun bulunduğu bölgeden 40 ila 50 kilometre uzağa gidebildiğine dikkat çekti.

The Times: Hükümet Uyarılmıştı.

İngiltere'de, Atom Enerjisi Otoritesi Kurumu' nun, 1991' de, zayıflatılmış uranyum konusunda hükümeti uyaran bir raporu The Times gazetesinde yayınladı. Körfez Savaşı' ndan hemen sonra sunulan bu rapor, seyreltilmiş uranyum içeren muhimmatın kullanılmasının potansiyel tehlikelerine ve radyoaktif maddelerin yol alabileceği çevre kirliliğine dikkat çekiyordu. The Times' ın haberine göre raporda şu ifadelere yer veriliyor: "Körfez Savaşı sırasında ABD ve İngiliz tankları tarafından kullanılan zayıflatılmış uranyum içeren muhimmat şayet teneffüs edilseydi 500 bin kişiyi öldürebilecek güçteydi. Şüphesiz bu teorik rakkam gerçekçi değil. Ancak sorunu vurgulama açısından rapor önem taşıyor. Bu konunun ele alınmaması halinde sivil halk ve ordu açısından kalıcı sorunlar doğabilir.

Türkiye Rahatsız

Ancak sadece üye ülkeler için değil, AB' ye üye olmayan ama NATO üyesi ülkeler de Avrupa ordusuna asker yollayacaklar. Örneğin Türkiye, büyük olasılıkla 3 bin askerlik bir tugayla katkıda bulunacak Avrupa ordusuna. AB, gerektiğinde NATO' nun imkanlarını kullanacak ama karar mekanizmasına, NATO' nun Türkiye, İzlanda, Norveç, Polonya, Macaristan ve Çek Cumuriyeti gibi AB üyesi olmayan Avrupalı müttefiklerini dahil etmeyi pek istemiyor. Bu ise, söz konusu ülkeleri kızdırıyor. Avrupa, 2002 yılından itibaren en geç 60 gün içerisinde 60 bin Avrupalı askeri biraraya getirerek, kriz bölgelerine müdahale edecek olan avrupa ordusu, gerektiğinde bir yıl boyunca da bu bölgede kalarak, istikrarı sağlayacak. Almanya örneğin, 12 bin askerini verecek Avrupa ordusuna. Alman Savunma Bakanı Rudolf Scharping, Bürüksel' de katıldığı toplantı sonrasında bu rakkamı kamuoyuna duyurdu. Avrupa ordusunu "Askeri gücünün" yetersiz olacağı savunuluyor, ama buna karşın "siyasi anlamının" altı çiziliyor. Ordunun finansmanına gelince; NATO' nun modernizasyonu söz konusu olduğuda savunma bakanlarına sırt çeviren Avrupalı maliye bakanlarının , Avrupa ordusu için kesenin ağzını açmak zorunda kalacakları belirtiliyor. Bu arada fikir İngiltere' den çıkmasına rağmen Avrupa ordusu en çok ingiliz muhafazakarları telaşlandırıyor. İngiliz Savunma Bakanı Geoffrey Hoon, sık sık yatıştırma seanslarına girmek zorunda kalıyor. NATO' nun gücünün üstüne çıkmasını istemiyor.

GAZİLER URANYUM TEHDİDİ ALTINDA

ABD ve İngiltere'nin kullandığı uranyumlu mermilerin, Körfez savaşı Sendromunun nedeni olduğu ileri sürüldü.

Bugün tıp doktoru olan ABD'li Albay Asaf Durakoviç, 17 Körfez savaşı gazisinden üçte ikisinin vücudunda önemli ölçüde uranyuma (DU) rastladığını söyledi. Fransanın başkenti Paris'teki nükleer tıp konferasında konuşan Durakoviç,Körfez Savaşı Sendromu ile ilgili geniş kapsamlı araştırmalar yürütüyor. Durakoviç bu uranyum parçacıklarından bazılarının vücut tarafından yok edildiğini, büyük olan parçacıkların ise ciğerlere yerleşerek kanser riski yarattığını söyledi. BBC'de yer alan habere göre , DU kullanılarak yapılan onbinlerce merminin ABD ve İngiltere tarafından Körfez Savaşı sırasında kullanıldığı belirtiliyor. Uranyumun ağır bir metal olduğu ve tanklarda büyük tahribat yarattığı için topçu mermisinde kullanıldığı biliniyor.Uzmanlar metalin buharlaştığını ve solunum yoluyla vücuda geçtiğini söylüyor. 100 binden fazla savaş gazisi, evlerine döndükten sonra nedeni anlaşılmayan sağlık sorunlarından şikayetçi olmuştu. Bazı uzmanlara göre, askerlere yapılan aşıların ya da sinir gazının bu şikayetlere yol açmıştır. Ancak Irak'taki doktorlar, uranyum yüzünden savaştan sonra binlerce bebeğin kanserli doğduğunu uzun süredir söylüyorlar.

"Balkan Sendromu"nun perde arkası araştırılıyor.

Finlandiya hükümeti, Kosova'da görev yapan askerlerine,ABD savaş uçaklarından atılan uranyum bombalarından yayılan radyasyonun bulaşmadığını belirlemek için sağlık kontrölünden geçiriyor. Savunma Bakanlığı'nın , Balkanlar'da görev yaptığı sırada kansere yakalandığı için durumlarına "Balkan Sendromu" adı verilen 12 İtalyan askeri hakkında daha fazla bilgi almak için İtalya hükümetiyle temasa geçeceği de kaydedildi.

Savaş değil kanser öldürüyor

Savunma Bakanlığı'nın, Balkanlar'da görev yaptığı sırada kansere yakalanan 12 İtalyan askeri hakkında daha fazla bilgi almak için İtalya hükümetiyle temasa geçeceği de kaydedildi. İspanya ve Portekiz hükümetleri de, Balkanlar'da görev yapan askerlerini sağlık kontrölünden geçirmeye karar vermişti. Balkanlar'da 1990'larda görev yapan 6 İtalyan askeri lösemiden ölmüştü. İtalyan basınına göre, NATO'nun 1999 Kosova harekatı sırasında uranyum ihtiva eden 31 bin 500 top ve mermi kullandı.

Asker yakınları Balkan Sendromu paniği yaşıyor

İtalya'da "Balkan Sendromu" tartışmaları büyürken, Roma Askeri Savcılığı, sözkonusu sendromdan dolayı öldüğünden kuşkulanılan asker sayısını 9'a çıktığını belirtti. İtalya'da kanserden ölen askerler arasından Balkanlar'da görev yapmış olanlar belirlenirken, asker yakınlarının panik içinde olduğu kaydedildi. Halkı bilgilendirmek için, Savunma Bakanlığı'nda kurulan "Balkan Sendromu" özel telefon hatları ile gün boyunca arayan asker yakınlarına bilgi verildiği bildirildi.

50 Asker kanser tedavisi gördü

İtalyan basınında konuyla ilgili yorumlar yer alırken, Roma'daki Askeri Poliklinik'in başhekimi , Correre della Sera gazetesine verdiği demeçte,"kanser hastası 50 askeri tedavi ettik ve hiçbiri de İtalya dışında görev yapmamıştı" dedi. Özel ziyaret için Roma'da bulunan AB Ortak Savunma ve Dış Politika yüksek komiseri Javier Solana'nın, Başbakan Giuliano Amato ile görüşmesinde "Balkan Sendromu" hakkında bilgi verdiği belirtildi. Öte yandan, Yeşiller Partisi, NATO'nun Adriatik Denizi'ne bıraktığı bombaların da incelemeye alınması için Askeri Savcılık'a dilekçe verdi ve İtalyan kıyılarının riskte olup olmadığının araştırılmasını istedi.

Yunanistan uranyumlu silah kullanımını durdurma kararı aldı.

Yunanistan Başbakanı Simitis açıklamasında "Hükümet son araştırmalar tamalanana kadar askeri tatbikatlarda etkisi azaltılmış uranyumlu silah kullanımının durdurulması kararını aldı" dedi. Balkanlar'da görev yapmış askerlerde "Balkan Sendromu" denilen hastalıklara rastlanmasından sonra birçok Avrupa ülkesi uranyumlu silahlarla ilgili endişelerini NATO'ya bildirdi. Yunanistan'da Bosna'da görev yapan ve lösemiye yakalanan bir askerin durumunu inceliyor. Yunanistan 1990 yılında 50 bin uranyumlu silah almış, bunların 35 binini askeri tatbikatta kullandığını açıklamıştı. Simitis, ülkesinin, NATO'nun zorunlu tutmamasına rağmen, gerekli her türlü tedbiri aldığını söyledi. Yunanistan 1999 yılında NATO'nun Yugoslavya'ya karşı uyguladığı hava operasyonlarına karşı çıkmıştı. Ancak yine de Kosova'ya 1481 barış gücü askeri gönderdi. Yunanistan Kosova'ya gönderdiği tüm askerleri, hatta gazetecileri bile radyasyon testinden geçirdi.

Birçok radar teknisyeni kanser oldu.

Almanya'nın Oldenburg kentindeki "Nordwest Zeitung" adlı yerel gazete. Wilhelmshaven bölgesindeki donanmada görevli çok sayıda radar teknisyeninin kanserden öldüğünü yazdı. Gazetenin eski bir radar teknisyenine dayanarak verdiği habere göre, 50 kişilik bölükten 8 kişi 1991 yılına kadar kanserden öldü, 8 kişi de kansere yakalandı. Haberde ayrıca, Weser-Ems bölgesindeki füze tesislerinde görev yapan ve kanser hastası oldukları belirtilen 7 kişinin ortaya çıktığı kaydedildi. Savunma Bakanı Rudolf Scharpin, Bu olayın ve Balkanlar'da kullanılan zayıflatılmış uranyumlu mühimmatın ne ölçüde zararlı olduğunu araştırılacağını söyledi.

Kosovadaki Türk askerleri temiz

Balkanlar'da görev yapan 5 Belçikalı ve ardından 6 İtalyan askerinin operasyonlarda kullanılan uranyum bombalarından yayılan radyasyon nedeniyle hayatını kaybetmesi NATO bünyesinde büyük endişe yarattı. Kosova'ya asker yollayan müteffik ülkeler bölgede görev yapan askerlerine sağlık kontrölünden geçiriyor. Genelkurmay Başkanlığı'da, barış gücündeki Türk Birliği'nden sadece 2 uzmanın tehlikesiz radyasyona maruz kaldığını, diğer askerlerin sağlık durumlarında herhangi bir tehlike bulunmadığını açıkladı. "Körfez Sendromundan" sonra şimdi de gizemli hastalık " Balkan Sendromu" ortaya çıktı. İlk olarak Balkanlarda görev yapmış Belçika ve İtalyan barış gücü askerlerinde görülen rahatsızlığın ölümlere neden olması endişeleri arttırdı. Kosova Barış Gücü KFOR bünyesinde görev yapan yaklaşık 1000 Türk askerinde böyle bir vakaya rastlanmadı. Genel kurmay Başkanlığı yaptığı açıklamada, Türk tabur görev komutanlığı sorumluluk bölgesinde 2 adet uranyumlu muhimmat bulunduğu, bu mühimmatın araştırmasına 2 Türk askeri uzmanın da katıldığı ve bu uzmanlarda tehlikeli olmayan boyutlarda radyasyon etkisi tespit edildiği bilirtildi. Türk Birliği' nin güney Kosova' da kullanıldığının hatırlatıldığı açıklamada "tüm ölçüm neticeleri temiz çıkmıştır, radyasyona maruz kalan, mühimmat imha uzman tim' i veya diğer personelimiz bulunmamaktadır" dendi.

LİFE muhabiri Jimmie Briggs haklımıydı?

Amerika gazilere karşı soğuk mu ?

Gaziler Dergisi, 103. sayısında "Gazi Çocukların Suçu Ne ? başlıklı bir dosya açmıştı. Dergimiz LİFE muhabiri J. Briggs' in bir inceleme-araştırma yazısını yayınlıyorsak kamuoyunun dikkati çekti. Konu, "Balkan Sendromu" adı altında yeni bir versiyonla dünya gündemine oturdu. DU adı verilen azaltılmış uranyum 7 Birleşmiş Milletler barış savunucusunun ölümüne neden olması büyük politik tartışmalar başlattı. NATO bu maddenin geçen sene Balkanlarada ve 90' ların ortasında da Körfez' de, Bosnadada kullanıldığını kabul etti. NATO araştırmalara öncelik tanıyacağına söz verdi. Bu maddenin ilk olarak 10 yıl önce Irakta ve Körfez savaşındaki silahlarda kullanıldığı bilinmektedir. Buna rağmen BBC bilim uzmanı Corrine Podgera DU' nun insan sağlığı üzerindeki etkilerine dair yapılan çalışmalar yetersizdir.

DU TEHDİT EDİYOR MU ?

2 yıl önce binlerce BM barış savunucusu Kosovada başlaya kaosa son vermek için çabalarda bulundu. Bunların çoğu görev aldıkları bölgede DU' nun kullanıldığını bilmiyordu. Kullandıkları silahların içindeki katı haldeki uranyum silahların kullanımından sonra yakılıp toz halindeki uranyum okside dönüştü. Bu maddeyi kullandığı bilinen 2 NATO ülkesi ABD ve İngiltere toz haşine gelse bile Uranyumun yaydığı radyasyonun çok az olduğunu iddia ettiler. NATO sözcüsü Mark Laity: "DU' nun bu günlerdeki sağlık sorunuyla alakasının çok az olduğu görülmüştür ve radyasyon tehlikesi kısmi olarak sınırlıdır. Son yapılan çalışmalar göstermiştir ki bilinen hiç bir kanser türünün DU veya doğal uranyumla alakası yoktur. Bu konunun üstünde dururken dikkatli olmalıyız.

RADYASYONUN ÖLÇÜLMESİ

Radyasyonunu yayılımı mililevert radyasyon almaktayız. Uluslararası Radyasyondan Korunma Komisyonu yılda X ışınları gibi radyasyon çeşitlerinden 1 milislevert daha alınmaması gerektiğini söylüyorlar Komisyon sözcücü Dr. Jack Valentine bu miktarın solunum yoluyla alınacak 10 mg uranyum oksitle aşılacağını belirtiyor: "Bulunduğunuz araca kurşun atılması halinde eğer yaşarsanız nefes almanız halinde genel tolum için geçerli olan limitin 10 katı daha fazla tahminen 100 mg radyasyona maruz kalmış olursunuz."

ARAŞTIRMA

Uzmanlara göre 1 yılda 5 milislevertten daha fazla radyasyona maruz kalmak kansere sebep olur. Fakat Körfez Ve Balkan Savaşlarında görev yapmış gaziler ve siviller üzerinde bir araştırma yapmadan radyasyonun sağlık tehlikesi yaratıp yaratmadığı konusunda kesin bir yorum yapılamaz. Bu nedenle İngilteredeki Körfez gazilerine bağımsız olarak hizmet veren bilim adamı Prof. Malcalm Hooper bazı devletlere BM barış savunucuları üzerinde bazı testler yapmayı önermiştir. PROF. HOOPER: "Körfez Savaşı boyunca sivil halk veya askerlerin düşünmeden ya da hiç dikkat etmeden bu silahları ateşlemeleri ve akan tozla temas etmeleri, bu tozu teneffüs etmeleri halinde neler olabileceği konusunda ihmal edilmiş anahtar soruların cevaplarını araştıracağız. Irak halkının yeni doğmuş bebeklerdeki sakatlıkların ve anemi hastalığının oranının artmasından şikayetçi olduğunu biliyoruz. Öyleyse 5 Avrupa ülkesi bu araştırmayı yapmakta çok geç kalmışlardır." Ancak DU yayılımın Balkanlardaki etkilerinin daha fazla olduğu açıktır. Cavaplanması gereken soru radyasyon alımından ne kadar sonra anemi hastalığının ortaya çıkacağıdır. İngiltere Ulusal Radyasyondan Korunma Masasından Dr. Mike Clark DU' nun kullanımına karşı kampanyalar düzenleyenlerin kafalarında Balkan barış savunucularının son zamanlardaki ölümlerinin radyasyonla alakalı olduğuna dair fikirleri varsa bu konuda hayal kırıklığına uğrayacaklardır demiştir. DR: CLARK: "Hiç kimse tek başına böyle bir bağ olmadığını iddia edemez, fakat birazda şüpheci yaklaşmalıyız. Bunu Söylememin nedeni Japonyadaki atom bombalarından etkilenmiş ve anemi arasında bir bağ vardır. Fakat Hiroşima ve Nagasaki deki atom bombalarının anemiye etkileri 5 yıllık bir periyottan sonra görüldüğü için son zamanardaki ölümler radyasyona bağlanamaz. Bu silahların zararlarından toplum daha çok haberdar oldukça insanlar arasında korku ve şüphe de o derece yaygınlaşacaktır. Dr.Clark bir çok radyasyon uzmanı ve sayıları giderek artan Avrupa hükümetleriyle DU' nun sağlığa zararlı bir madde olup olmadığı konusunda araştırma yapılması gerektiği fikrinde hemfikirdir.

DU DÜŞMAN TANKLARINDAN DAHA MI ÇOK ÖLDÜRÜYOR ?

Avrupa barış savunucularını ne öldürüyor ? Bu soru NATO' yu Kosova savaşında kullandığı cephanelerden ötürü bir suçlamanın içine atabilir ? NATO ve AB yetkilileri bu tartışmayı DU' nun Kosovadaki yaygın kullanımı konusundatar taşmak için toplandılar. Bir çok kanser çeşidinden dolayı ölen asker sayısı 17' ye çıktı (bunların 15' i anemi) ve buda büyük tepkilere yol açtı ve bazı hükümetler bu ölümlere NATO' nun başkanları Dünya Sağlık Organizasyonuna DU ve barış savunucularının ölümüne sebep olan hastalıklar arasında bir bağ olmadığını ispat etmeleri için bir bilimsel araştırma yapmaları görevini verdi. Aynı zamanda ABD 1999 barış savunucuları görevinde bulunmuş askeri birliklere DU' nun tehlikelerini ikaz eden bir bildiri yayınlamıştır.

NÜKLEER SANAYİ

Du ebadına oranla yüksek oranlı kütlesi yüzünden zırhlara etki eder. Bu özellik zırhı delme kabiliyetini yanında getirir. Nükleer güç istasyonlarının kullandığı zenginletilmiş yöntem daha az radyasyon taşır ancak direkt teneffüs edilmesi, temasa geçilmesi ve vücuda alınması riskini taşır. Bu bilgi ve giderek artan hastalıklar ve NATO' nun büyük miktarda DU kullanmış olduğu bölgelerdeki hizmet arasındaki döngü göz önüne alındığınd Avrupanın NATO üyeleri ittifakının özel cephane konusundaki tartışmalar üzerinde yoğunlaşması alaşılabilir. Ve kabul edilmemiş bu risklerin DU parçalarıyla olan ilişkisi ortaya konduğunda BAZI KİMSELERİN savaş alanında oyun oynayan çocukların büyük risk altında oldukları konusunda ikaz etmelerini sağladı. Fakat BM Çevresel Programın Kosovada yaptığı çalışmalardan beklentisi var olan DU hücrelerinin tehlike içermeyen türden olduğudur. NATO yetkilileri Avrupalıların İngilterede ve ABD' den son 10 yıldır süregelen "Körfez Savaşı Sendromu" tartışmalarını sürekli yinelediklerine inanıyorlar ve ittifakların liderleri bununla herhangi bir bilimsel bağ olmadığını düşünüyorlar. NATO yetkililerinin tartışması DU' daki radyayon derecesinin doğadakinden %40 az olduğudur.

NİÇİN NATO URANYUM KONUSUNDA DİKKATLİ YAKLAŞACAK ?

NATO İçin Şu Anda Politik Tuzak Olan Konular Nelerdir ? Hiç şüphesiz bu konu çok hassas bir konu. NATO hala ABD Genel Kumay Başkanlığı ve diğerleriyle DU ile kanser arasında herhangi bir ilişki bulunmadığı konusunda hemfikir. Bu aynı zamanda radyasyon kurumunun da bildirisi. Fakat aynı zamanda bu problem Güney Avrupa ülkelerinde gittikçe artan bir sorun İtalya, Yunanistan, İspanya, Portekiz. NATO' da bu konularda gözle görülebilen bir ayrılık var. "Avrupa ABD' de Körfez Savaşı sendromundan dolayı neler olduğunu gördüğü için burada oluşacak her hangi bir toplumla alakalı olaydan uzak durmak istiyor. Portekiz bu konunun önemini belirtmekte lider rolünde Almanya, ABD ve İngiltere tarafında ama Chaceller Schroadan pazartesi günü yaptığı açıklamada bu cephanelerin kullanımından doğacak zararlarda şüpheci olduğunu söyledi. Şu anda bir çok politika gündemde ve NATO gerçekleri göz önünde tutarak daha küçük olan Avrupa eyaletlerinin de alakalarını inceleyerek bu konuya incelikle yaklaşacak henüz hiç kimse DU ve kanser arasında hiç bir ilişki olduğunu öne sürmemiştir. Bu durumda hiç bir davranış kibirden daha kötü olamaz. Böyle bir tavır ABD' ye sadece bombaları atan ve geri kalanları etrafı temizlemeleri için kullanan ülke imajına sokmak isteyenler için büyük avantaj olacaktır. Ve hatırlayınki bu olaylar Avrupanın toplum sağlık sigortaları konusundaki şüpheci tavırlarıyla ortaya çıkmıştır. Öyleyse NATO Avrupa ilişkilerine büyük önem vererek bu konuyu hassasiyetle inceleyecektir. Avrupa parlementosu Balkanlarda görev yapmış askerlerin kanser riski olduğu konusundaki endişeler sebebiyle cephanelerdeki DU' nun kullanımının bir süre ertelenmesi konusunda çağrılar yapılmasını onayladı. Potansiyel sağlık risklerinin bağımsız olarak araştırılmasını ve bir süre bunların kullanımının askıya alınması konusunda Strasburs parlementosunun 626 vekili önerge verdi. Ölçüler yasal olarak bağlanmasa da NATO ülkelerinin bu tartışmalarının üzerine gitmesi konusunda baskı oluşturdu. Her ne kadar ittifaklar Balkan gazilerinin ölümüyle DU arasında ispat edilen bir bağ olduğunu iddia etseler de. "Aradaki bağlantıyla ilgili kanıtlar var ancak aynı zamanda bir ispatı olmadığınıda biliyoruz. Alternatifleri gözden geçirmeliyiz." Elmor Brook, Avrupa parlementosu Hıristiyan Demokratları grup başkanı. Oylamadan önce AB dış ilişkiler şefi Javier Solana herhangi bir örtbas edilme şüphesine karşın AB' nin yapılan araştırmalarda hiçbir şeyi saklamayacağını açıkladı. İttifakların Bosnadaki Kosovadaki savaşı durdurmak için askeri müdahelesi sırasında NATO genel sekreteri olan Solana bir sağlık problemi olduğuna dair kesin bir kanıt olmadığını tekrarladı." açıkçası bir bağ olduğuna dair kanıt yok. Fakat biz bununla yetinmemeliyiz. Eğer bir bağ olabileceği konusunda bir öneri varsa ben bunu sunarım." dedi parlementoya. "Hepimiz demokratiğiz. Gizleyecek hiç bir şeyimiz yok."

SOLANA ÇÖZÜME YAKLAŞMAK İSTİYOR.

Solan DU üzerindeki tartışmaların 2 hafta içinde bu kadar büyümesinin üzücü olduğunu söyledi. "Eğer bir Balkan sendromu varsa etkilenenler de benzer semptomlar görülecektir. Zamanla semptomlarda büyük benzerlikler gözlenecektir. Benzer sonuçları olacaktır. Biz bu işaretleri araştırmalıyız." Seçkin Kosova Albanları da DU dizisinin şehrin devam eden problemlerinden ilgiyi saptırıp ortadaki barış savunucularını korkutacağı konusunda önceden uyarmıştı. Bosna ve Kosovadaki askerleri barış savunucusu olarak çalışmış NATO' nun 19 üye ülkesindeki sağlık yetkilileri DU' nun hiçbir bağlantısı olmadığını açıkladılar. İttifaklar bu konuda daha geniş aaştırmalar yapılmasını ve Körfez savaşı ile Balkanlardaki barış savunucularının rapor ettiği gizemli hastalıkların sebeplerinin araştırılması konusunda anlaştılar. Ancak bir kısım medyaya göre, DU' dan dolayı Balkanlarda yüzlerce kişi Irakta ise binlerce insan hayatını kaybetmişti ve batılı hükümetler bu olayları örtbas etmiştir. Solana NATO' nun hızlı harekatını ve bu konudaki açıklığını takdir ettiğini söyledi. "Kurul (AB hükümetleri) bu konuyla ilgilendiğinden beri hastalıklar ve DU cephanesi arasında bir ilişki olduğunu ispat eden hiçbir rapor hazırlanmamıştır.



"Terörle Mücadele Madalyası" basılıp, Şehit ve Gazilere dağıtılmalı

2933 Sayılı Kanuna göre yüzlerce hak sahibi belki altın değil, ama bu madeni plakayı bekliyor. Nedeni ise, yararlılıklarının devlet eliyle tanınması Madalya, bir kişiyi başarısındn dolayı onurlandırmak için verilen ya da bir yeri ve olayı anmak amacıyla çıkarılan metal plaka. Madalya sanatı, 1438' de Bizans İmparatoru VII. İoannes PalaioLogos' un tunçtan madalyasıyla başladığı kabul edilir. Türkiye' de önemli başarıların madalyayla ödüllendirilmesine Osmanlı Döneminde 18. yüzyılda başlandı. Osmanlı Madalya' ları altın, gümüş ve tunç olarak üç türdü. Savaştaki yararlılklar karşılığın da verilen "iftihar" , "imtiyaz" ve "muharebe" madalyaları göğse takılır, ötekiler bir kurdele ile boyna asılırdı. İlk Osmanlı altın madalyası olan Ferahi 1730' da çıkarıldı. 1754' teki Sikke- i Cadid Madalyası' ndan sonra 1801'de Mısır' ın Fransız işgalinden kurtarılmasının anısına Vaka- yı Mısriyye çıkarıldı. Tazminat' ta madalya verme geleneği yatgınlaştı. Son Osmanlı madalyası 1914' te 1. Dünya Savaşı sonrasında verilen harp madalyası oldu. Nizamnamelerle (Tüzük) düzenlenen Madalya çıkarma işlemleri, ilgililere madalyayla birlikte bir berat (belge) verilmesini de öngörüyordu.

Cumhuriyet' te verilen madalyalar

Savaşta ve Barışta askeri görevlerin yerine getirilmesinde, yurt güvenliğinin sağlanmasında, ülke bağımsızlığının korunmasında, ülke bağımsızlığının korunmasında yararlılık gösterenlere, askeri, bilimsel ve yönetsel alanda üstün hizmette bulunanlara madalya verilmesi uygulanması Cumhuriyet döneminde de sürdü. Kore Savaşı (1950-53) ve Kıbrıs Barış Harekatı (1974) nedeniyle verilen madalyalar buna örnektir. 24 Ekim 1983 tarihli ve 2933 sayılı Madalya ve Nişanlar Kanunu Devlet Şeref Madalyası, Devlet Üstün Hizmet Madalyası, Devlet Övünç Madalyası olmak üzere üç tür devlet madalyası öngörmüştür. 926 Sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu' na göre de Üstün cesaret ve Feragat Madalyası, Başarı Madalyası, Liyakat Madalyası ve Hizmet Madalyası olmak üzere başlıca dört tür madalya verilir.

İstiklal Madalyası Kanunu" itirazlara rağmen neden kabul edildi.

TBMM' nin açılışının üzerinden henüz altı ay geçmiştiki Saruhan milletvekili Mustafa Necati Bey milli hükümetin tek nişanı olarak verilecek bir "İstiklal Madalyası" kanunu önerdi. Meclis' in çoğunluğu öneriye karşı çıkmıştı. Bu itirazlardan bazıları şöyleydi; "Vatani hizmetler madalya için yapılmaz" , "Mebusların işi gücü bittide madalya tevziine mi kaldı?" "İstiklala Madalyası diyorsunuz, ama hamdolsun istiklalimiz yerindedir!", "yahu alayişten başka bir şey değildir!" Bunlara karşılık Milli Savunma Encümeni adına kürsüye çıkan Denizli Mebus' u Mazhar Müfit Bey konuşmasında "Canınız İsterse!" diye başlıyor ve şunları söylüyor: "Herkez Vatanu kurtarmakla meşguldür, ama herkesin yaptığı hizmet aynı değildir. Yanımdaki kahramanca dövüşür, hayatını tehlikeye koyar, ben de onun yanında namus belası yada korkudan atarım. Şu halde ikimizin hizmeti bir midir? O halde o adama madalya vermeyelimde ne verelim!" Konuşmaların ardından İstiklala Madalyası 35 aleyhte, 89 lehtte oyla kabul edildi. Yasaya göre Milli hükümetin tek nişanı olan İstiklal Madalyası tek lacaktı. Farklılık madalyanın takılacağı kurdelenin rengindeydi. İstiklal Madalyası Milli Mücadelenin kazanılmasından sonra TBMM üyeleri' ne ve savaşta yararlılıkları görülenlere onur madalyası verilmesi düşünüldi. Bu konuyla ilgili 66 sayılı kanun 29 Kasım 1920 günü Meclis' te Kabul edilip, 4 Nisan 1921 günü Resmi Gazete' de yayımlanarak İstiklal Madalyası Kanunu' na göre cephede yada ayaklanmaların bastırılmasında kahramanlık ve özveri gösteren er, subay vu ulusal kahramanlara Milli Mücadele' nin kazanılmasında cephe gerisinde yardımcı olanlara ve savaşta Şehit düşenlerin birincidereceden akrabalarına verilir. Milli Mücadele döneminde görev yapan TBMM üyeleri de İstiklal Madalyası' nın Şeridi yeşil, cephe gerisindekilerin ise beyazdır. TBMM üyesi olup da, aynı zamanda cephede bulunanlara yeşil- kırmızı şeritli madalya verilir. Madalya, taşıyanın ölümünden sonra büyük oğluna, yoksa büyük kızına, babasına, annesine onlarda yoksa eşine geçer. İstiklal Madalyası taşıyanlar Şeref aylığı alırlar. İstiklal Madalyası' nın Ön yüzünde, üstte Ankara şehrinin, ortada TBMM Binası' nın resmi bulunan madalyanın arkasında zafer ve barışa işaret eden güneş ışınları görülmektedir. Meclis' in sağında 23 Nisan sonunda ise 1336 (1 Kasım 1922) tarihi bulunmaktadır. Çapının ağırlığı 15.55 gr olan madalya pirinçten yapılmıştır.

İlk Defa İstiklal Madalyası Alanlar

TBMM Birinci Devre üyelerinden bazılarına "İstiklal Madalyası" verilmişti. Gazi Mustafa Kemal Paşa tarafından yazılan tezkere, TBMM' nin 21 Kasım 1923' te 56. Birleşimin 1. celsesinde Meclis Başkanlığı' nda yapılan oylama sonucunda, Atatürk ve 23 arkadaşına İstiklal Madalyası' nın oy birliğiyle verilmesi kabul edilmişti. Buna göre, TBMM Birinci Devre üyelerinden olup Batı Cephesi' nin Grubu' nda yararlılık gösteren asker milletvekilleriyle, sivil şahıslara 66. yasanın ikinci ve beşinci maddelerine dayanılarak İstiklal Madalyası verilmiştir. Bu durumda madalya verilen kişiler şunlardır: 1- Gazi Mustafa Kemal Paşa (Ankara) 2- Fevzi Paşa (Çakmak) (Kozan) 3- İsmet Paşa (İnönü) (Edirne) 4- Ali Paşa Fuat (Cebesoy) Ankara) 5- Kazım Paşa (Karabekir) (Karesi) 6- Refet Paşa (Bele) (İzmir) 7- Fahrettin Paşa (Altay) (Mersin) 8- Ali Bey (Çetinkaya) (Karahisarısahip) 9- Avni Bey (Zaimler) (Saruhan) 10- Hüsrev (Gerede) Bey (Trabzon) 11- Cavit Bey (Erdel) (Kars) 12- Cafer Tayyar Eğilmez Paşa (Edirne) 13- Hacı Şükrü Bey (Aydınlı) (Diyarbakır) 14- Esat Efendi (İleri) (Aydın) 15- Memduh Necdet Bey (Erbek) (Karahisrı Şakri) 16- Ömer Lütfi Bey (Ergeşo) (Karahisarı Sahip) 17- Selahattin Bey (Köseoğlu) (Mersin) 18- Celal Bayar (Saruhan) 19- Mustafa Necati Bey (Saruhan) 20- Reşad Bey (Kayalı) (Saruhan) 21- Mehmet Vehbi Bey (Bolak) (Karesi) 22- Osmanzade Hamdi Bey (Aksoy) (Ertuğrul) 23- Hüseyin Bey (Gökçelik) Elazığ) 24- Rıza Bey (Kotan) (Muş)

Terörle Mücadele Yasası

İlk kez "İstiklal Madalyası' nı alanların dağıtımına baktığımızda Edirne' den Diyarbakır' a, Trabzon' dan Mersin' e geniş bir yelpazede serpilip, geliştiklerini ve inanılmaz bir uyumla mücadele sergilediklerini tarih bize gösteriyor. Bu topraklarda varolan birikimi ortaya koyduğunuzda küçülen bir imparatorluktan bugünün güçlü Türkiye' sinin kurulduğunu görebiliyoruz. Denizli Milletvekili Mazhar Müfit Bey, "herkez vatanı kurtarmakla meşguldür." tümcesiyle bizleri uyarıyor. Son onbeş yıldır terörle iç içeyiz. Yur güvenliğinin sağlanmasında yüzlerce insan yararlılık gösterdi. Bazıları ise savaş tarlasından kaçtı. Sanatçıların tasarlarken terör dramı resmedecekleri bir metal plakanın, cesaretle terörün üzerine gidenlere verilmesini ancak, hükümetler yüklenir. Gaziler Dergisi "Terörle Mücadele Madalyası' nın Hak Sahiplerine verilmesi için bir çağrı yapıyor. Bu madalya, İstiklal Madalyası' nı taçlandırır. Çünkü Terörle Mücadele' ,2 . Kurtuluş Savaşıydı.

 

İslam da , Türkler de , Osmanlı da : Gazilik Olgusuna Genel Bir Bakış

Şehitlik ve gazilik hakkındaki söylemler bu iki olgunun degerini arttırmış ancak, yeterince genç tabanda ilgi görmemiştir.

Gazi kelimesi (çoğulu guzat, guzza, guziy), sözlükte "hücum savaşmak, yağmalamak; din uğrunda cihad etmek" manasına gelen gazanın (gavze) ism-i faili olup savaşta başarı kazanan kumandanlara, hatta hükümdarlara şeref ünvanı olarak verilmiştir. Gazi kelimesi Kur' an-ı Kerim' de bir yerde çoğul olarak yer almakta (Al-i imran 3/156) başka bir yerde de ima yoluyla şehidlikle birlikte zikredilerek övülmektedir (et-YTevbe 9/52). Ancak Kur' an' da bu anlamda daha çok mücahid kelimesi geçmektedir. Hadislerde ise gazinin ve çoğulu guzatın sıkça kullanıldığı görülmektedir. Bunların bir kısmında "el- gazi fi sebilillah" (Buhari, "Ta' bir" ,12; Tirmizi, "Zekat",18, "Da' avat",5), bir kısmında yalnızca gazi şeklinde yer almaktadır (Müsned, ı, 20,53; Buhari, "Humus" ,13). Hemen tamamında övülen gazilik mefhumunun Allah yolunda savaşan kimseler için kullanıldığı anlaşılmaktadır. (kelimenin geçtiği hadisler için bk. Wensinck, el-Mu' cem, "gaz" md.). Hz. Peygamberler' in şehitlik ve gaziliğin faziletleri hakkındaki sözleri gaziliğin değerini arttırmış ve "ölürsem şehid kalırsam gazi" düsturunun ortaya çıkmasına vesile olmuştur. İslam Fütuhatınada bu prensibin birinci derecede rolü vardır.

İslam ülkesinin düşman hücumuna uğraması halinde yapılan cihadın farz-ı ayın, uzaktaki düşman üzerine yapılan gazanın ise farz kifaye olduğu, önceleri birincinin "savunma", ikincinin "sefer" manasını ifade ettiği, dolayısıyla gaza ve cihad kelimelerinin anlamları arasında farklılık bulunduğu, ancak zamanla bu farkın azaldığı ve özellikle Osmanlı döneminde bu iki kelimenin eş anlamlı olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır (Tekin, TT,XIX/109, s. 13 vd.). İslamiyet'in yayılmasından sonra şehitlikle birlikte gazilik, neferden hükümdara kadar her savaşa katılanın almak istediği gibi şeref ünvanı olmuştur.

Din uğrunda savaşan her müslümanın sıfatı olan gazi dar anlamda, iktisadi zaruretler yüzünden ortaya çıkan büyük şehirlerdeki, hatta bazan ordudaki muayyen zümreler için de kullanılmıştır. Asya' nın geniş bozkırlarında hayvancılıkla geçinen, çoğunluğu henüz İslamiyet' i kabul etmemiş Türkler' in oluşturduğu göçebeler, çok sert geçen kış mevsimlerinde hayvanları telef olunca şehir ve kasabalara inerler ve şehirlilerden yardım isterlerdi. Şehirlinin cimri davranması üzerine de ihtiyaçları olan şeyleri zor kullanarak alırlardı. Zamanla şehirlerde artan refah göçebeleri buralara çekmeye başlamış, saldırı ve yağmalamaların sayısı da artmıştır. Emevi idaresi buna çare olarak göçebelere karşı gönüllü birlikler oluşturmuştur. İlk İslam kaynaklarında bu gönüllüler gazi diye adlandırılır. Emevi idarecileri bunların barınması için şehirlerin dışında "ribat" adı verilen kaleler, müstahkem mevkiler inşa ettirmişlerdi. Gazilerin işi daha sonra şehirleri kervanları korumanın yanı sıra gayri müslimleri (göçebeleri) İslam' a davet metmek olmuştur. Ribatlardaki şeyh ve dervişler de bu işi gönüllü olarak üstlenmişlerdi. İşin ilginç yönü, hem gönüllü gazilerin çoğunun hem de göçebelerin Türk olmasıydı. Ancak bu durum fazla sürmedi. Abbasilr' in ilk yıllarından itibaren ribatlarda ve şehirlerde gönüllü gaziler huzursuzluk kaynağı olmaya, göçebe gayri müslimleri takip etmek yerine meskün yerleri ve kervanları yağmalamaya başladılar (bk. AYYAR). Bu yüzden gazi kelimesi bir süre kötü bir anlam kazandı. Ancak daha sonraki yıllarda kelime tekrar eski manasında kullanılmaya başlandı. Anadolu gazilerinin manevi önderi olan Seyyid Battal' ın adı Türk edebiyatında bu ünvanla birleşmiş ve onun adı etrafında adeta bir edebi tür ortaya çıkmıştır (bk. BATTALNAME). Battal Gazi Destanı Türk gazisinin ruhunu yansıtır. Anadolu gazilerinin cihada giderken bunun ve Ebü Müslim Horasa' nin bayraklarını taşımaları, bu İslam kahramanlarının hatıralarını yaşatmaktan kaynaklanmıştır.

Selçuklu hanedanına adını veren selçuk b. Rukak, gayri müslim Oğuzlar' la yaptığı cihad sebebiyle el- Melikü' l-Gazi ünvanını almıştır. (Beyhaki, s. 122) Gazneliler devrinde Hindistan' a yapılan seferlerde gazilerde önemli rol oynadılar. Sultan Mesud zamanında Salar- ı Gaziyan Abdullah Kara Tegin gazilerin sevk ve idaresinden sorumluydu.

XI. yüzyılda Anadolu' ya yapılan Türk hücumlarına öncü olarak katılan gaziler, Alparslan' ın Bizanslılar' a karşı kazandığı Malazgirt zaferinden sonra Anadolu' nun fethinde etkili rol oynayan Emir Danişmend, Emir Mengücük, 1. Süleyman Şah gazi ünvanıyla birlikte anılırlar. Dolayısıyla Anadolu' nun fethine katılan emirlerin hepsi gaza geleneğinin temsilcisi olmuşlardır. Selçuklu Devleti' nin Bizans ile sınırı olan bölgelerine yerleştirilenlerin "üç Türkler' i" diye anılan gaziler topluluğu olduğu belirtilir. Bunlarda gazilik babadan oğula geçen ocak hükmünde bir statü idi. Ancak oğulun evvela Kendini iyi bir cengaver olarak ispatlaması gerekirdi. Aşık Paşa, alp eren (gazi) olabilmek için güçlü bir yürek, cesaret, pazı kuvveti, gayret, iyi bir at, özel bir elbise, yay, iyi bir kılıç ve süngü ile uygun bir arkadaşa sahip olunması gereğinden söz eder (bk. Köprülü, İlk Mutasavvıflar, s. 244).

Bazı kaynaklarda ünvan olarak geçen "alp" kelimesi gazinin Türkçe karşılığı olarak kabul edilebilir. Türkler' in İslamiyet' e girmesinden sonra bazan "alp gazi" biçiminde söylenen bu kelime, tasavvuf cereyanlarının tesiriyle "alp eren" şeklinde de kullanılmıştır. Gazneliler Devleti' nin kurucusu Alp Tegin, Selçuklu Devleti' nin ikinci hükümdarı Alp Arslan olduğu gibi Osman Bey' in dedesi Gündüz' ün ünvanı da Alp idi. (Karamani Mehmet Paşa. s. 366). Osman Gazi' nin arkadaşları arasında hem Abdurrahman Gazi gibi "gazi" hem de konur alp gibi "alp" ünvanlı kumandanlar bulunuyordu.

XIII. yüzyılda Moğol baskısı sonucunda başlayan güç dalgaları ile Anadolu' ya bazı derviş zümreleri de geldi. Dervişler gazilere manevi destek ve heyecan veriyorlardı. Bu hareket. XIV. yüzyıl başlarında Anadolu beyliklerinin teşekkülüne kadar sürdü. Anadolu beyliklerinde gazilik geleneği devam etti. Fütüvvetin seyfi kolunu temsil eden Anadolu gazileri şehirlerden ziyade uçlarda yerleşmiş ve faaliyetlerini din uğrunda cihad etmek şeklinde duyurmuşlardı. XIV. yüzyıl kaynaklarında (bk. Emecen, Prof. dr. Hakkı Dursun Yıldız Armağanı, s. 191) ve özellikle ilk Osmanlı tatihçilerinden Ahmedi ve Aşıkpaşazade' nin eserlerinde bu gazilerden ve gaza ruhundan geniş olarak bahsedilmektedir. Eflaki, Aydınoğlu Mehmed Bey' in Konya' daki Mevlevi şeyhi Sultan veled tarafından törenle "gaziler sultanı" yapıldığını yazmaktadır (Menakıbü' l- arifin, 1.485). Mehmed Bey' in halefi Umur Bey de gazi ünvanıyla anılır. Gazilik anlayışının etkili şekilde yer aldığı, izahının yapılıp manevi değeri üzerinde durulduğu Osmanlı sahasında mevcut en eski kaynak olan ve eserini bazan "gazavatname", bazan da "gaziler tarihi" olarak adlandıran Ahmedi' ye göre gazi. Allah' ın yeryüzünde şirki kaldırmak için kullandığı bir silah ve hizmetkardır. Allah' ın kılıcıdır, müminlerin hamisidir: Allah katında ebediliğe ulaşır (Destan ve Tevarihi Mülük- i Al- i Osman, s. 6-8) P. Wittek' e göre Batı Anadolu' daki uç beylikleri gazi teşkilatından doğmuştur. Hepsinin gayesini fethin teşkil ettiği bu beyliklerin başlangıçta en küçüğü olan Osmalı Beyliği, coğrafi mevkii ve Bizans' a sınır komşusu olması dolayısıyla daimi cihad halindeydi, buna bağlı olarak da gaza ruhunu hep canlı tuttu. Bizans İmparatorluğu aleyhine kısa sürede büyüdü, güçlendi ve fetihlerini iyi organize eden tek devlet haline geldi. XV. yüzyıl kroniklerinde, Osmanlılar' ın Konya' daki Selçuklu Sultanlığı' na halef olacağına dair menkıbeye göre son Sulçuklu sultanı gaza alameti olarak Osman Gazi' ye sancak ve atlar göndermiştir. Yine tarihi geleneğe göre Osmanlı gazilerinin başlıca özelliği başlarına giydikleri ak börktür. Nitekim Aşık Paşazade bursa fatihi Orhan Bey' i, "Gaza için ak börk gayüptür/ Yüzü ak işi sağ Orhan Gazi/ Ne giyse Yaraşur Orhan Gazi/ Aşık Paza zamanında idi gazi" mısralarıyla tavsif eder (Tarih, s. 43). Bunun oğlu Murad Hüdavendigar da Neşri' ye göre Memlük Sultanı Seyfettin Serkuk tarafından aynı şekilde "sutanü'l-guzatü ve'l -mücahidin" olarak anılmıştı (Cihannüma, 1, 217).

Osmanı Devleti' nin kuruluş yıllarında Anadolu' da gaziyan- Rüm' dan başka abdalan- ı Rüm, baciyan- ı Rüm ve Ahiyan- ı Rüm gibi kalenderiyye tarikatına mensup fütüvvet tekile atları da vardı (Aşıkpaşazade, s. 205). Anadolu' nun Türkleşmesinde ve fetihinin tamamlanmasında bu dini- askeri alp eren kuruluşlarının çok büyük rolü olmuştur.

Osman ve Orhan Bey zamanlarında fethedilen yerler bu hükümdarlar tarafından gazilere dirlik olarak verilmiştir. Fütüvvet geleneginin devamından başka bir şey olmayan bu uygulama zamanla daha sistemli getirilmiş ve yüz yıllarca devletin toprak ve askeri teşkilatının temelini teşkil etmiştir. Yıldırım Bayezid döneminde gaza geleneğinin daha da canlandırıldığı söylenebilir. Onun uç Bölgelerindeki gazi ailelerini ve beyleri kontrol altına almaya ve merkezi idareye bağlamaya çalışması bu anlayışın terkedildiği anlamına gelmez. Osmanlılar, XV. yüz yıl ortalarında nisbeten Anadolu' da birkiği sağlayarak sınırlarını Fırat' a dayandırmışlar, XVI. yüzyılın ilk çeyreğinde islam birliği idealini önemli ölçüde gerçekleştirmişlerdir. İstanbul' un Fethinden sonra gaza ruhu bizzat Fatih Sultan Mehmed' de (a. g. e., s 160) ve Avrupa kıtasındaki sınır boylarında mevcut akıncı birliklerinde devam etmiştir. Öte yandan "İ" la- yi kelimetullah" idealinin ve anlayışınında özellikle XVI. yüzyılın ikinci yarısında kaynaklarda bolca işlendiği, hatta ferman ve hükümlerde de yer aldığı dikkati çekmektedir.

Osmanlılar'da bütün askerlere "guzat- ı İslam" denilerek gazilik geleneği çeşitli şekillerde yüzyıllarda devam ettirilmiştir. Sipahiliğin babadan oğula geçmesi ve timar teşkilatını oluşturan birime "kılıç denilmesi tesadüfi bir adlandırma değildir (bk. TİMAR) . Gazilik geleneğinin devamı yeniçeri teşkilatında daha açık olarak görülür. Bektaşi tarikatıyla manevi ilgisinden dolayı yeniçerilere "gaziyan- ı Hacı Bektaş- ı Veli" denirdi. Yeniçeri Ocağı adeta gazi adetlerinin sistemleştirilmesidir. Başlangıçta savaş esiri hıristiyan çocuklarının eğitilerek devlet hizmetine alınmaları, başlarına ak börk giydirilmesi hep bu gelenekten kaynaklanmıştır. Osmanlılar' da tahta çıkan padişaha umumiyetle bir tasavvuf büyüğü veya nakibüleşraf, bazan da şehülislam tarafından kılıç kuşatılması gazilik gelenegiyle açıklanabilir. Aynı şekilde zafer kazanan kumandana törenle gazi çelengi takılması da doğrudan bununla ilgili bir uygulamadır. Osmanlı padişahları da bizzat katıldıkları seferlerde kazandıkları başarılar sebebiyle bazı müelliflerce gazi ünvanıyla anılmışlardır. Mitekim Peçuylu İbrahim Kanüni Sultan Süleyman' ı bu ünvanla anar (Tarih, 1, 18). Ancak daha sonra bizzat sefere çıkmasaa kazanılan zaferler dolayısıyla bu ünvanla anılanlarda vardır. Mesela 1732' de Tebriz' in alınması üzerine 1. Mahmud' a 1769 Rus ordularının Hotin' den püskürtülmesi dolayısıyla III. Mustafa' ya gazi ünvanı verilmişti. I. Abdülhamid ise Osmanlı- Avusturya Rus savaşlarının ilk yıllarda elde edilen bazı askeri başarılardan dolayı 1788' de bir fetva ile gazi ünvanının hutbelerde okunması için hertarafa ferman gönderilmiş (Emecen, TD, XXXIII (1982), s. 252). Bu anlayış daha sonrada devam etmiş, II. Abdülhamid Doksanüç Harbi' n den dolayı Şeyhülislam Hayrullah Efendi' nin fetvasıyla gazi ünvanını almış, tuğrasına ve devrinde basılan paralara bu ünvanını koydurmuş, hutbelerde okunması için ferman çıkartmıştı. Aynı Savaşta gösterdikleri kahramanlıklar dolayısıyla Pelevne müdafii Osman Paşa ile Doğu Anadolu cephesi Kumandanı Ahmet Muhtar Paşa' ya Sultan Abdülhamit tarafından gazi ünvanı verilmiştir. Nihayet Sakarya Meydan Savaşı' ndan sonra 19 Eylül 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Mustafa Kemal' e mareşal rütbesiyle birlikte gazi ünvanı verilmesi de bu geleneğin bir devamıdır. Laikliğin ve soyadı kanununun kabulünden sonra bile gazi ünvanı kullanımı devam etmiştir. Türkiye' de 1927' den beri her yıl düzenlenen Gazi Koşusu bu ünvanla yapılmaktadır. Eski adı Gazi Eğitim Enstütüsü olan yüksek okul 1982 yılında Gazi Üniversitesi' ne dönüştürülmüştür. İstiklal Savaşı' na katılarak İstiklal Madalyası alanlara "İstiklal Savaşı Gazisi" denmektedir. Aynı şekilde Kore ve Kıbrıs savaşlarına katılanlar da bu ünvanla anılır.

Osmanlılar' da gaza anlayışı ayrıca, Arap edebiyatındaki "megazi" kitapları gibi "gazaname" veya daha yaygın ifadesiyle "gazavatname" adı altında bir edebi türün ortaya çıkması ile de kendini gösterir. Gaza ruhu ve gazilik Türk kültüründe derin izler bırakmış, gazi sadece ünvan olarak değil isim olarak da kullanılırken bunun müennesi olan "gaziye" de kadınlara ad olarak verilmiştir. Halep Eyübbi hükümdarının kızının adı Gaziye Hatun' dur. Kırım Hanlığı' nda gazi sıfatı aynı zamanda ad haline gelmiştir. Meşhur Kırım Hanı Gazi Giray dışında hanlık makamına geçen iki Gazi Giray han daha vardır. Anadolu' da bugün gazi adına özellikle Alevi kesiminde sıkça rastlanır. Öte yandan şehir içindede bu ünvanın kullanıldığı dikkat çeker. Antep halkının İstiklal Savaşı' nda gösterdiği karamanlık dolayısıyla bu şehrin adına gazi sıfatının eklendiği bilinmektedir.

 

TÜRK PSİKOLOJİ BÜLTENİ 2. BÖLÜM

Psikiyatri ve psikoloji için Yeni Düzenin Sonuçları

Askerler birliği' nin programları ve diğer programlar 1946 yılında Ulusal Ruh Sağlığı Örgütü tarafından onaylanmıştır. Bu durum hem psikiyatrinin hem de psikolojinin kişiliklerini geliştirmeleri açışından yarar olmuştur. İkinci Dünya Savaşı öncesinde psikiyatri, tıbbın diğer dallarında oranla daha az ilgi görmekteydi. Fakat savaş sonrasındaki yıllarda hem ücreti hemde prestiji arttı ve çok sayıda başarılı tıp öğrencisi psikiyatri eğitimini tercih etti. Bu değişiklikten klinik psikolojide yararlandı. 1946' da Gaziler Hastanesi' ni klinik psikolojideki ilk eğitim programları 200 kişiye ulaştı. Onbir yıl sonra bu kurumlar 733 kişiyi eğitti. Gaziler Hastane İkinci Dünya Savaşı' ndan günümüze dek en çok psikolog istihdam eden kurumlardan biridir.

Her ne kadar psikoterapi yanlızca klinik psikolojiyi yaşama geçiren temel bir aktivite haline geldi. APA' nın 196 ve 1986 yılları arasında üyeleri ile gerçekleştirdiği tarama çalışma sonucuna göre, klinik psikolojideki ilk eğitim programları 200 kişiya ulaştı. Onbir yıl bu kurumlar 733 klinik psikoloğu çalıştırdı ve 775 kişiyi eğitti. İkinci Dünya Savaşı' ndan günümüze dek en çok psikolog istihdam eden kurumlardan biridir.

APA, büyüme ve etki konusunda, klinik psikolojinin psikoterapinin yaygınlaştırılması konusundaki artan rölünden yararlandı. APA, bu yüz yılın il çeyreğinde yavaş yavaş büyüdü, ancak üye sayısının hızla artması büyük ölçüde İkinci Dünya Savaşı' ndan hemen sonraki yıllarda oldu. Bu büyümenin lokomotifi ise klinik psikologlardır.

Yukarıda profesyonel kurumların tarihçileri ile ilgili olarak aktarılanlardan da anlaşılacağı gibi, bu profesyonel kurumların psikoterapiyi teşvik etmiş olmaları klinik psikologlar ve APA için yararlı olmuş; psikoterapi psikolojinin topluma yararlı olmasının en iyi yolu olarak görülmüştür. Fakat klinil psikologlar zamanlarının ve enerjilerinin büyük bir bölümünü bu işe harcamaya, diğer aktiviteler için zaman ayırmamaya başlamışlardır. Darley ve Wolfle (1946 federal hükümetten ruh sağlığıhizmetlerine ayrılan finansal kaynaklar ile ilgili olarak yerinde bir uyarıda bulunmuşlar ve bu durumun uygulamalı psikolojinin yanlızca klinik ve terapötik aktiviteler ile tanımlanması yolunda bir eğilim neden olabileceğini; bununda psikologların gerçekleştirmeleri gereken diğer araştırma ve uygulama aktivitelerine zarar verebileceğini belirtmişlerdir.

Psikoterapinin toplumun yanlızca küçük bir bölümüne ulaşabildiğine şüphe yoktur. Klinik psikologların psikoterapiyi merkezi uğraşları olarak ele almalar toplumun yalnızca küçük bir bölümüne yardım edebilmeleri anlamına gelir Fakat farklı alanlara odaklanmak, psikoloji bilgilerimizi insan problemleri ilgili olarak kullanabileceğimiz daha etkili yolları bulmamıza yardımcı olabilir.

Eğer psikoterapi, İkinci Dünya Savaşı öncesinde ya da sonrasında, klinik psikologların diğer bazı yan aktivitelerinden biri olarak ele alınıp öyle kabul görseydi, bu durumda klinik psikologların toluma katkısının ne olabileceği konusunda spekülasyon yapmak ilginç olabilirdi. Bu durumda klinik psikologların merkezi aktiviteleri neler olabilir? Adli Psikoloji mi ? Önleyici Program geliştirme ve değerlendirme mi ? Fiziksel sağlığı koruma mı ?... Sayılan bu aktivitelerin hiçbiri değersiz aktiviteler değildir. Bu noktada, klinik psikolojinin psikoterapiye bağlanma nedenini tekrar gözden geçirmek önemlidir. Daha önce tarihsel gelişi anlatırken de değinildiği gibi, para iş imkanı ve prestij bu noktada önemlidir.

İnsan refahını sağlama açısından en iyi yolumuzun psikoterapiyi çekirdek aktivite olarak kabul etmek olduğunu varsayarsak, şüphesizki bu durumu alanımıza olan etkilerinin pozitif olduğunu da kabul etmemiz gerekir. Saraso (1981) ise, psikoterapi uğraşının psikoloji üzerindeki negatif etkilerinin ihmal edilmiş olduğunu belirtmektedir. Sarason' un sık sık belirttiği gözlemlerine göre klinik psikologların dikkati güçlü bir şekilde psikoterapiye odaklanmıştı. Kişilerin problemlerine diğer yöntemlerle müdahale yolları daha az dikkat çekmektedir. Psikoterapi bireysel psikoloji içerisinde aşırı derecede önem verilen cezbedici bir alan ve hastalıklar için de bireysel tedavi en iyi yaklaşım olarak kabul edilmektedir. Önleyici müdahaleler ve insan davranışını toplumsal düzeyi yeterince önemsenmemektedir.

Fox (1994) ise, klinik psikologların ruh sağlığı problemlerinin çözümüiçin bireysel psikoterapi üzerinde odaklanmalarının bedelini, politikacıların ve halkın kendilerini, sosyal politikalarla ilgilenmeyen kişiler olarak görmeleri ile ödediklerini belirtmektedir.

Sarason ve Fox' un, Klinik Pisikologların psikoterapideki rollerinin azaltılma ile ilgili görüşü, onların bahçeden dağa sürülmeleri anlamına gelmemelidir. Eğer doktora düzeyindeki klinik psikologlar temek aktiviteleri olarak psikoterapi yapmaya itilmezlerse, odaklanmak istedikleri alana oryantasyonlar konusunda yardımlar yapılabilir.

Psikiyatrisler de halem mpsikoterapi ile ilgilenmektedirler fakat psikoterapide rolleri sıralanmıştır. Bilinçli kişiler, tanısal değerlendirme ve ilaç yazmak gibi yalnızca psikiyatristin yapabileceğiişler dışında herhangi bir şey için psikiyatriste ödeme yapmak istememektedirler. Greenblatt ve Rodenhause (1993), bu ilkenin, psikiyatristlerin hastane şefliği, klinik direktörlüğü, ruh sağlığı komisyon üyeliği gibi idari işleri ele almalarıyla daha da yerleştiğini belirtmektedir.

Bu mali ve uygulamalı gerçekler psikiyatrinin profösyonel sosyalizasyon üzerinde uzun dönemde karşılıklı etkiye sahiptiler. Psikoterapinin diğer yardımcı meslek gruplarına da açık olması, psikoterapiyi daha az prestijli kazançlı ve çekici hale getirdi. Bir tıp fakültesinden mezun olan kişiler, kalp damar cerrahisi veya pediatri ihtisası görütor iseler, şüphesiz ki sosyo çalışmacılar ve diğer profösyoneller var iken, ayrıca bir de klinik aktiviteler için eğitim almaları güçtür. Bu belki de son yıllarda psikiyatri eğitimin başvuruların sayısındaki azalmanın temel nedenlerindenbiri olabilir. Psikiyatrideki yavaş büyüme, düşük gelirli kişilerin ihtiyaç ve rolerinde artış neden oldu. 1975' ten 1990' a kadar geçen süre içerisinde Amerika psikiyatristlerinin sayısı yalnızca 10.000 civarında arttı. Bununla birlikte Klinik psikolog sayısındaki artış 27.000, aile evlilik danışmanlarının sayısında artış 34.000, klinik- sosyol çalışmacıların sayısındaki artış ise 55.000' dir.

Özetle, psikiyatrinin psikoterapiye olan ilgisinin uzun süreli sonuçları, kısa süreli odllerinden daha az ümit vericidir. Psikiyatrinin deneyimi, Amerika ruh sağlığı servislerinde, kıdemli kıdemsiz kişilerin birlikte çalışma konusunda bir kararsızlık olduğunu göstermektedir. Fazla çalışma süreleri kazançla ilgili kaygılar kıdemli kişileri kısıtlamakta, bir meslektaş ile ortak çalıkmak pahalıysa gelmektedir. Aslında bu durum her zaman içim geçerli geçerli değildir. Her ne kadar master düzeyindeki pek çok psikolog, kıdemsi meslektaşlarının süpervizötörü olma ihtiyacını hissedecektir. Bu nedenle de doktoralı psikologlar psikoterapi alanında önemli bir rol oynamaktadırlar ve oynayacaklardır.

Cumming (1995)' in tahmini, yakın bir gelecekte ekonomik faktörleri psikoterapi yapan bazı psikologları bu işi iş dışında da yapmaya itecek yönündedir ve psikiyatrinin son dönemdeki tarihi de bu tahmini destekler niteliktedir. Olanaklar ve kaynaklardaki bu bozulma klinik psikoloji doktor programlarının sayısı ta da uygulamalarının kalitesinde azalmaya neden olabilir fakat psikiyatrinin son dönemlerdeki pozitif göstergelerine bakıldığında bir avuntu bulunabilir. Amerikan psikiyatrisindeki bugünkü enerji ve heyecan, psikiyatrisleri psikoterapideki giderek azalan rolleri ile başa çıkabilmeleri ve araştırılacak yeni alanlar geliştirebilmeleri ile bağlantılıdır. Eğer psikoterapi halern daha tek yetki alanı olarak göz önünde tutulur ve psikiyatrinin rasyoneli olarak tanımlanırsa psikiyatristlerin beyin tasvirine (imaging), psikotropik ilaçla tedavinin geliştirilmesine ve genetik çalışmalara olan katkıları hızlı bir biçimde gelişemez.

Bugünkü Değişim

Doktoralı klinik psikologların, önceleri daha yüksek ücretle çalışan profösyenlerin kontrolü altındaki psikoterapi kurumlarında görev almalarına benzer şekilde, yüksek lisans düzeyli psikolojik danışmanlar ve sosyo çalışmacılar da klinik uygulamada klinik psikologlarla birlikte çalışmaya başlamışlardır. Klinik psikologların bir zamanlar psikiyatristlerin kontrolünde olması gibi, danışmanlarda sıklıkla süpervizyon için doktorları klinik psikologlara başvurmaya başlamışlardır. Bunun en önemli nedeni, bu uzmanların genellikle bağımsız çalışma lisansına sahip olmalarıdır.

Bu konudaki tarihsel sürece bakılırsa, yüksek lisans düzeyli bu uzmanların, bir zamanlar doktoralı klinik psikologların yaptığı gibi daha fazla özerklik içi mücadele etmeleri beklenebilir. Doktoralı klinik psikologlar ve onların meslek örgütleri de bu mücadeleye karşı direneceklerdir. Bu süreçte klinik psikologlar psikiyatristlerin karışalmadıkları üç engelle karşılaşacaklardır. Her şeyden önce bu konudaki tartışmalar, politikacıların ve kamuoyunun bu alanda profösyonellerin rolü konusunda yeterli ve ciddi bir bilgiye sahip olmadıkları bir ortamda gerçekleşecektir. İkincisi, bu alana ayrılan kaynaklar giderek azalmaktadır. Son olarak da, yüksek lisans düzeyli bu uzmanlar, psikologların kendilerinin tasarladığı eğitim profosyönel olmayan danışmanlarında almasının, psikoterapinin etkinliğini azaltmayacağı görüşünü ileri süreceklerdir.

Bugün yaşanan değişimde ekonomik faktörler de etkilidir. 1980' leri sonlarından beri ruh sağlığı hizmetleri oldukça masrafli hale gelmiştir. Bu nedenle Koruyucu Sağlık Örgütleri (Health Maintenance Organization) ruh sağlığı hizmetlerini sağlamada yüksek lisans düzeyli danışmanları yaygın olarak kullanmaya başlamıştır.

İkinci Dünya Savaşı' ndan sonra olduğu gibi, Gaziler Hastanesi'nin klinik psikoloji ve psikoterapinin kaderinde yine önemli bir rolü olacaktır. Tüm diğer devlete beğlı kurumlar gibi, bu kurum da giderlerini azaltılması yönünde baskıyla karşı karşıyadır. Bu baskılar sonucunda, bu kurumda çalışan psikologların sayısını azaltma ve doktoralı klinik psikologlarca yürütülen hizmetlerin daha düşük ücretlerle çalışan ve daha az eğitimli uzmanlarca verilmesi yoluna gidilmesi önerilmiştir. Gaziler Hastanesi' nin çok sayıda klinik psikolog çalıştırmasından dolayı, bu kurumun yapacağı bir değişiklik alanda çok önemli bir etkiye sahip olacaktır. İkinci Dünya Savaşı' ndan sonra klinik psikologların prestijini ve ekonomik kaynaklarını arttıran bu kurum şimdi de tüm bu değişimleri tersine çevirme gücüne sahiptir.

Tüm bu gerçekler göz önünde bulundurulduğunda, sorulacak en iyi soru "klinik psikologlar yaşanan bu değişimle etkin olarak başa çıkmak ve insan refahıa olumlu katkılar yapmaya devam etmek için ne yapabilirler?" olmalıdır. Makalenin sonuç bölümünde bu soruya yanıt aranmaktadır.

Alternatifler Evrenini Yeniden Açmak

Pek çok psikolog yaşanan değişimler nedeniyle klinik psikologların ruh sağlık hizmetlerindeki rolünün kısa süreli terapiler, süpervizyon ve değerlendirmeyle sınırlanacağı endişesini taşımaktadırlar. Bunu sonucunda da daha kısıtlı bir iş sahası, düşük ücretler ve prestij, gençlerin daha az tercih edeceği bir uzmanlık alanı olma gelecektir.

Kırizle başa çıkma konusundaki literatür bize, kaçınılmaz değişiklere verilen ortak tepkinin "inkar" olduğunu göstermektedir. Bazı klinik psikologla şüphesiz bu olumsuzluklarla mücadele edeceklerdir. Amerikan psikiyatri konusundaki deneyimler, bu başa çıkma stratejisinin kısa süreli kazançla getireceğini gösterse de bu olumsuzlukların etkilerini yavaşlatmaktan öteye geçemeyecek ve süreç ilerledikçe psikolojinin komuoyundaki güvenirliliğini sarsacaktır.

Mevcut krize verilecek bir başka uygun olmayan tepki da "ümitsizlik" tir. Başka klinik psikologlar mevcut duruma klinik psikolojinin sonu olarak bakmaktadırlar. Alanımızın İkinci Dünya Savaşı öncesi tarihinin de işaret ettiği gibi, klinik psikologlar psikoterapi alanına girmeden çok öncede insan yaşamını daha iyiye götürecek çalışmalar yapmaktaydılar. Ayrıca, psikoterapi alanın temel bir etkinliği haline geldikten sonra da pek çok psikolojinin toplum üzerinde yaratabileceği etkiler konusunda alternatif bakış açıları geliştirmiş ve uygulamışlardır. Ümitsizliğin yerine geliştirdiğimiz ve geliştireceğimiz yeni müdahale yöntemleri üzerinde daha çok durursak, insan yaşamına yapabileceğimiz katkılar daha çeşitli ve etkili olacaktır.

Klinik psikologlar için en etkili başa çıkma yolu bilişsel iden değerlendirme (cognitivereappraisal) olacaktır. Shakow (1965) ve Sarason (1981) klinik psikoloji için "alternatifler evreni" nin İkinci Dünya Savaşı' ndan sonra tam olarak keşfedilmediğini, çünkü psikoterapideki rolünün giderek azalması, alternatifler evrenini genişletmemiz için psikoloji bilgisini kullanmak olduğu bir alanda temel aktivitenin ne olması gerektiğinin araştırılması zorunluluğu da bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Sarason (1981) "eğer psikoterapi yapmayacaksak ne yapacağız?" benzer sorularla psikolojinin alternatiflerinin genişletilmesi yönünde teşvik edilen olmuştur. Sarason' un bu soruya verdiği yanıtlar da aynı doğrultuda etkindir. İlk olarak, bireysel tedavi yoluyla insanlara yardım edebilmemize rağmen koruyucu toplumsal yaklaşımın değerini de unutmamız gerektiğini vurgulamıştır. İkincisi, psikologların toplumsal kurumların (örneğin, devlet okulları) gelişimi için yapacakları uygulamalarla, psikoterapiyle yaptıklarından daha fazlasını yapabileceklerini belirtmiştir. Son olarak da, klinik psikloji için klinik hekimlik geleneği model alındığında, klinik psikologların kendi katkılarını yapabilmeleri için tıbbi kurumların bazı dezavantajlarını da yüklenmiş olacaklarını hatırlatmıştır.

Sarason' un bazı temaları, Levy klinik psikoloji eğitimindeki değişikler için önerdikleriyle uyumlu görünmektedir. Levy, klinik psikoloji ve ilgili alanlarda eğitim ve uygulamanın bireysel psikoterapi yerine "insan hizmetleri psikolojisi" kavramı çerçevesinde organize edildiğinde daha üretken olacağını vurgulamıştır. İnsan hizmetlerine yönelik bir alan klinik psikoloji, sosyo psikoloji, danışma ve sağlık psiklojisi alanları arasındaki yapay ayrımları kaldırarak sosyal- toplumsal, psiko davranışsal ve biyopsikolojik düzeylerde müdahalelerde daha eşit ağırlığa sahip olmalarını sağlayacaktır. Ayrıca bireysel ruh sağlığı ve psikoterapi, yerini toplumsal düzeyde insan refahını arttırmak için psikoloji bilgisini kullanmaya bırakacaktır.

Bireysel tedaviden başka bir aktivite ile uğraşmanın yararları, aynı zamanda klinik psikolojinin fiziksel sağlığın arttırılmasına tönelik katkıları konusunda analizlerde de vurgulanmıştır. Klinik psikoloji, sağlık alanına da önemli katkılarını yalnızca ruh sağlığı alanı ile sınır tutmamak gerekmektedir.

Sonuç olarak, geçmişte asılı kalmamalıyız, ama geçmişte yaşananlardan öğrendiklerimiz olmalı. Bu makalede yapılan tarihsel analiz ve önerilen baş çıkma stratejilerinin klinik psikologlar için bir hareket noktası olabilmesi umut edilmektedir.

Çeviri: Uzm. Psk. Ayşegül Durak Batıgün Psk. Banu Yılmaz

 

 

Yasalar Bilinmedikçe Bir Anlam Taşımaz

Nakdi Tazminat, Devletin Gazilere bir Şükran İfadesidir

Hiç Kimse nakdi tazminat almak için bu mücadeleye girmedi. Yaşamlarını risk eden bu kahramanların sakat kalmaları, ölmeleri hiç bir tazminatla da ölçülmez.

Birçok hak sahibi kahraman yasalara ulaşamadıklarından ötürü varolan haklarını elde edemiyor. Devlet, şehit ve gazilere çeşitli fırsatlar tanıyor. Ancak bu olanaklardan yararlanmak için hukuki girişimlerin başlatılması gerekiyor.

Milli Savunma Bakanı Personel Dairesi Başkanlığı nakdi tazminat verilmesi ile ilgili işlemleri belirtiyor. Konuya ilişkin kanunları şehit ve gazilerimizin yararlanabilmelerini sağlamak amacıyla yayınlıyoruz.

NAKTİ TAZMİNAT NEDİR?

Nakti Tazminat, konuya ilişkin kanunlarda belirtilen görevler dolayısı ile ölenlerin varislerine , sakat kalan veya yaralanan personelin ise kendilerine herhangi bir adli karar gerektirmeden yetkili komisyonlarca idarece karar alınarak yapılan nakdi ödemedir.Kanun kapsamı içerisinde idarenin kendiliğinden hükmettiği tazminat kararıdır.

2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması hakkında kanun gereği; Barış güven ve asayişi korumak, kaçakçılık, men takip ve tahkikle görevli olanların bu görevlerinden dolayı ya da görevleri sona ermiş olsa bile yaptıkları hizmet nedeniyle derhal veya bu yüzden maruz kaldıkları yaralanma veya hastalık sonucu ölmeleri veya sakat kalmaları halinde,

3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu gereği, Silahlı Kuvvetler mensuplarının yurt içinde ve yurt dışında görevlerini ifa ederlerken veya sıfatları kalkmış olsa bile bu görevlerinden dolayı terör eylemlerine muhatap olarak yaralanma, sakat kalma veya şehit olmaları halinde,

2453 Sayılı Yurtdışında görevli personele Nakdi Tazminat verilmesi ve Aylık bağlanması hakkında kanun gereği; yurtdışında birliği veya ferden görevli personelin yaralanma, yaralanarak sakat kalma, şehit olma veya vefat etmeleri halinde, yabancı ülkeler veya uluslararası sahalarda yapılan eğitim, tatbikat, manevra veya hareket sırasında bu görevin başlagıcından bitimine kadar geçen süre içerisinde yaralanma, yaralanarak sakat kalma, şehit olma veya vefat etmeleri halinde,

2629 Sayılı Uçuş, Paraşüt, Denizaltı, Dalgıç ve Kubağa Adam Hizmetleri Tazminat Kanunu gereği, söz konusu kanun kapsamında yapılan hizmet ve faaliyetler esnasında yaralanma, yaralanarak sakat kalma veya şehit olmaları halinde,

3497 Sayılı Kara Sınırlarının Korunması ve Güvenlik Hakkında Kanun gereği; sınır birlikleri personelinin, verilen ifası sırasında veya bu görevlerinden dolayı ya da görevlerin sona ermiş olsa bile, yaptıkları hizmet nedeniyle yaralanma, yaralanarak sakat kalma, şehit olma veya vefat etmeleri halinde nakti tazminat ödenmektedir.

2 . NAKTİ TAZMİNAT KİMLERE VERİLMEKTEDİR

Yukarıda belirtilen görevlerinden dolayı şehit olan/ ölen personelin kanuni mirasçıları ile sakat kalan veya yaralanan personelin kendilerine Nakti Tazminat ödenmektedir. Bu doğrultuda Nakti tazminat kapsamındakiler şunlardır:

a) İç güvenlik ve asayişin korunması veya kaçakçılığın men takip ve tahkiki konularında görevlendirilen:

(1) Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Sahil Güvenlik Komutanlığı personeli,

(2) Silahlı Kuvvetler mensupları,

(3) Milli İstihbarat Teşkilatı mensupları

(4) Çarşı, mahalle ve kır bekçileri,

b) Güven ve asayişi ihlal eden eylemlere ve kaçakçılığa ilişkin olayların souşturma ve kovuşturma işlemlerini yürüten adli ve askeri hakimleri, Cumhuriyet savcısı ve yardımcıları,

c) Güven ve asayişi ihlal eden eylemlşerin önlenmesi esnasında güvenlik kuvvetleriyle birlikte olay mahallinde bizzat görev yapan mülki idare amirleri,

d) Ceza ve tutukevlerinin iç ve dış güvenliğini sağlamakla görevli bulunan personel,

e) Güven ve asayişin korunmasında hizmetlerinden yararlanılması zorunlu olan yetkililerce kendilerine bu amaca yönelik verilen kamu görevlileri ve siviller.

f) İç güvenlik ve asayişin korunmasında veya kaçakçılığın men,takip ve tahkiki ile ilgili güvenlik kuvvetlerine kendiliklerinden yardımcı olmuş ve faydalı oldukları yetkililerce teşvik edilmiş şahıslar.

g) Devlet güçlerini sindirme amacına yönelik olarak yapılan saldırılara maruz kalan kamu görevlileri.

h) Yukarıdaki bentlerde sayılanların yaptıkları görevler veya yardımlar sebebiyle saldırıya maruz kalan eş, füru, ana,baba ve kardeşleri.

3 NAKTİ TAZMİNAT KOMİSYONU

a) Güvenlik ve asayişin korunmasında hizmetlerinden yararlanılması zorunlu görülen ve bu amaca yönelik görev verilen veya güvenlik kuvvetlerine kendiliklerinden yardımcı olan şahıslar ile bunların eş,füru, ana, baba ve kardeşlerinin tazminatları İçişleri Bakanlığınca. Diğer kamu personeli ile bunların eş, füru,ana,baba ve kardeşlerinin tazminatları bu personelin bağlı olduğu bakanlık ve kurum tarafından ödenir.

b) Nakti Tazminat ödemesine Nakti Tazminat Komisyonunca karar verilir. Komisyon kararları ilgili Bakanlık veya kurumun en üst amiri veya bınların yetkili kılacağı mercii tarafından onaylanır. Nakti Tazminat Komisyonu ilgili Bakanlık veya kurumun personel, maliye, hukuk ve sağlıkla görevli birim amirleriyle konu ile ilgili diğer yetkililerden oluşur.

c) Milli Savunma Bakanlığı nakti tazminat komisyonu MSB'lığı personeli ile Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri personelinin nakti tazminat dosyalarını görüşerek karara bağlar.

 

Milli Savunma Bakanlığı Nakti Tazminat Komisyonu aşağıdaki personelden oluşur.

BAŞKAN: Toplantıya katılan en kıdemli üye.

ÜYE: Milli Savunma Bakanlığı Personel Dairesi Başkanı

ÜYE: Milli Savunma Bakanlığı Maliye Dairesi Başkanı

ÜYE: Milli Savunma Bakanlığı Baş Hukuk Müşaviri Ve Davalar Dairesi Başkanı.

ÜYE: Milli Savunma Bakanlığı Sağlık Daire Başkanı

ÜYE: Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları Komptrolörlük Dairesi Başkanları

Toplantılara en kıdemli üye başkanlık eder. Komisyonun sekreterya hizmetleri MSB Hukuk Müşavirliği ve Davalar Dairesi Başkanlığınca, BüroHizmetleri ise MSB.Personel Dairesi Başkanlığınca yürütülür.

4.NAKTİ TAZMİNAT ÖDEME MİKTARLARI Nakti tazminatın tespitine esas tutlacak aylık, tazminat verilmesine dair karar tarihindeki en yüksek devlet memuru aylığının (Ek gösterge dahil) brüt tutarıdır.

Ölenlerin kanuni mirasçılarına, en yüksek devlet memuru brüt aylığının (Ek gösterge dahil) 100 katı tutarında tazminat ödenir.

Sakatlanma halinde; ilgili sosyal güvenlik kurumu veya T.C. Emekli Sandiğınca belirlenecek sakatlık derecesine göre;ölenler için ödenen miktarın %25 ile %75'i arasında nakti tazminat ödenir.

Yaşamak için gerekli hareketleri yapmaktan aciz ve hayatını başkasının yardım ve desteği olmaksızın sürdüremeyecek şekilde malül olanlara; karar tarihindekien yüksek devlet memuru aylığının(ek gösterge dahil) 200 katı tutarında nakti tazminat ödenir.

AVANS ÖDEMESİ

Kesin raporun alınmasının uzayacağı yaralının tedavi gördüğü sağlık kuruluşlarınca verilecekrapordan anlaşılanlara, olay tarihinde ölüm nesdeniyle ödenmesi gereken tazminatın % 10'u tutarında bütçe dışı avans olarak ödenir. Verilen avans kesin rapor sonucu ödenecek olan tazminat miktarından düşülür.

2001 Yılın İlk Yarısında Ödenen Nakti Tazminat Miktarları (12.000.000 )

Ölüm halinde 17.328.000.000 TL Nakti Tazminat ödenmektedir.

Yaşamak için gerekli hareketleri yapmaktan aciz ve hayatını başkasının yardım ve desteği olmaksızın sürdüremeyecek şekilde malül olanlar için 34.656.000.000 TL. nakti tazminat ödenmektedir.

Sakatlara ödenen nakti tazminat miktarları

1. derecede sakat olanlara, ölenler için ödenen miktarın %75'i olan 12.996.000.000 Tl

2'inci derece sakat olanlara, ölenler için ödenen miktarın %65'i olan 11.263.000.000 Tl

3'cü derece sakat olanlara, ölenler için ödenen miktarın % 55'i olan 9.530.000.000 TL

4'cü derece sakat olanlara, ölenler için ödenen miktarın % 45'i olan 7.797.000.000 TL

5'inci derece sakat olanlara, ölenler için ödenen miktarın % 35'i olan 6.064.800.000 TL.

6'ncı derece sakat olanlara, ölenler için ödenen miktarın % 25'i olan 4.332.000.000 TL. nakti tazminat ödenmektedir.

Yaralanmalarda ödenen nakti tazminat miktarları

1 gün iş ve gücünden kalanlar için 173.280.000 TL.

2 gün iş ve gücünden kalanlar için 346.560.000 TL.

3 gün iş ve gücünden kalanlar için 519.840.000 TL.

4 gün iş ve gücünden kalanlar için 673.120.000 TL.

5 gün iş ve gücünden kalanlar için 866.400.000 TL.

6 gün iş ve gücünden kalanlar için 1.039.680.000 TL.

7 gün iş ve gücünden kalanlar için 1.212.960.000 TL.

8 gün iş ve gücünden kalanlar için 1.386.240.000 TL.

9 gün iş ve gücünden kalanlar için 1.559.520.000 TL.

10 gün iş ve gücünden kalanlar için 1.732.800.000 TL.

11 gün iş ve gücünden kalanlar için 1.906.080.000 TL.

12 gün iş ve gücünden kalanlar için 2.079i360.000 TL.

13 gün iş ve gücünden kalanlar için 2.252.640.000.TL.

14 gün iş ve gücünden kalanlar için 2.425.920.000 TL.

15 gün iş ve gücünden kalanlar için 2.599.200.000 TL:

16 gün iş ve gücünden kalanlar için 2.772.480.000 TL.

17 gün iş ve gücünden kalanlar için 2.945.760.000 TL.

18 gün iş ve gücünden kalanlar için 3.119.040.000 TL.

19 gün iş ve gücünden kalanlar için 3.292.320.000 TL.

20 gün iş ve gücünden kalanlar için 3.465.600.000 TL. nakti tazminat ödenmektedir.

Yaralanmanın arıza bırakması halinde bu miktarın iki katı ödeme yapılmaktadır . Yaralanmalarda, ölenler için ödenen miktarın % 20'siolan 3.465.600.000.TL'sı almaktadır.

 

Biz, Yeşilçam Uyandı, uyanacak tartışmasını sürdürken

Hollywod 'gazi' kavramını işliyor

Sinema, savaş ve gazi konulu filimleri gerçekçi bir anlatımla sanatseverlerin hizmetine sunuluyor. 100 binlerce gazi' ye sahip olan bir ülkenin sinema yapımcıları 'gazi' kavramını ne zaman işleyecek?

Son dönemlerde Hollywood yeni bir trend içine girdi. Klasik Savaş senaryosu tavrı terkediliyor. Destansı ve romantik kahraman üreten üslüp, sinema dünyasındaki gerçekçilik akımının etkisiyle büyük değişim içine girdi.

Teknolojinin sinemaya katkısı ile savaşın ürkitici, iğrendirici boyutunu izleyicilere sunan Hollywood dünyası, son yapıtlarında 'Gazi' meselesine ciddi yaklaşımlar getirdi.

Bu filimlerden biri TRT 1 ekranında yayınlandı. 25 Ocak' ta günün ilk saatlerinde ekrana geldi; sabah' ın 1' nde. Gece 02:37' de filim bitti. O saatlerde kaç kişi izleme olanağına buldu? tartışmasını oluşturmaktan uzaklaşıp TRT 1' i sorumlu yayıncılığından dolayı kutlamalıyız. Medya Dünyası' nın okulu olan TRT 1' e 'Gazi' knulu yapıtları daha erken saatlerde ve sıkça ekranlarına getirmesini de hatırlatmalıyız.

"ARTICLE 99" Türkçesi "99. madde" olan film, drama türünden. Yönetmen Howard Deutch, Amerika Gazileri' nin sağlık problemlerine neşter vurmuş. Ray Liotto Ve Kiefer Sutherland çok iyi bir performans sergiliyor. Rol karakterleri ile adeta bütünleşmişler.

Kansas City' de sadece eski askerlere hizmet veren bir hastanede, doktorlarla hastaların yönetimine ve bürokrasiye karşı verdikleri amansız mücadeleyi anlatan bağımsız sinema ürünü olan filmde, hastanenin statükocu başhekimi Dr. Dreyfoos ve Dr.Krutz,99 numaralı bir kanun maddesini kullanarak hastaların bakımlarını engellemektedir. İdealist Fr. Soger' in öncülüğünde organize olan doktorlar ve hastalar bürokrasiyi yenmek için karşı mücadeleye geçerler.

Film çarpıcı bir anlatım bütünlüğünde bir birinden ilginç karelere sahip: "Dr. Peter, gaziler hastanasinde stajyer bir doktor. Önceleri duyarsız, temiz sicil peşinde koşan ve karizmaya odaklanmış bir rol çiziyor. Ancak Gazi SAm' in ölümü doktoru derinden etkiliyor. Gazi Sam, yakınlarını yitirmiş gümüş gazi madalyasından başka seveti olmayan yalnız bir adam. Ömrü çok az. Hastana önünde hasta gazi kuyrukları. Gazi Sam, yalnızlığın ve ilgisizliğin buhranı içinde Dr. Peter' den yaşamına son vermesini ister. Karşılığında ise madalyasını teklif eder. Madalya haketmenin bir değeri olduğunun bilincindeki doktor, mesleğinin ilkesi doğrultusunda bu teklifi kabul etmez. Gazi Sam kısa bir süre sonra ölür. Dr. Peter gazisinin başında çaresizliğine ve duyarsız olan her şeye isyanla ağlar... İlginç diyaloklara yer verilen film mutlu sonla bitiyor. Gaziler haklı mücadelerinden galip çıkıp hastanelerini bürokrasinin penceresinden kurtarırlar.

Yeşilçam, son yapıtlarında krizden çıkacağı müjdesini veriyor. Risk taşıyan bütçeyle, sanatçı- üretici işbirliğinde kaliteli filmler izliyoruz. Ancak bu güne kadar nitelikli bir 'gazi' konulu film çekildiğini görmedik. Siyah- beyaz teknolojide kahraman üzerine kurulan filimleri eleştiren filimler izledik. Entellektüel persperktifteki eserleride takip ettik. Peki, kimsenin aklına gazilerin sorunları neler olabilir? sorusu takıldı mı?

CEM ATAK

 

Anadoluyu karış karış gezen Gazi Bakanlığı İmza Kampanyası

Gazi olmak kolay, gazilik almak zor. ABD' nin Vietnam Gazileri, haklarını almak için uzun, dolambaçlı bir gayya kuyusu' ndan geçtiler. Kaderlerine terkedilen Vietnamlı Gaziler yaşamak ve ayakya kalmak uğraşında yoğun emek sarfettiler. Savaş sonrası alkol ve uyuşturucu bağımlısı olarak dönen ABD gazilerini Hollywood bile geç keşfetti.

ABD' li gazileri epik temalarla senaryolaştıran dev film endüstrisi son on yılda gerçekle tanıştı. Sylvester Stallone "İlk Kan" filminde gazi dramını çizmesiyle başlayan seriler "Doğum Günü 4 Temmuz", "Müfreze", "ErRyan' ı Kurtarmak" adlı yapıtlarla bir nebze gazi sorununun altını çizdi.

Bugün Vietnam Gazileri devasa bir organizasyon. Milyonlarca dolarlık bütçeleriyle üyelerine çeşitli olanaklar ve fırsatlar yaratıyor. Yurt genelinde düzenledikleri etkinliklerle davalarını ABD' nin gündeminden indirtmemeye çalışıyorlar.

ABD gazileri ile ilgili temaslarda, devletin gazi ve gazilik konusunda yasal oluşumlar içerisinde olduğu tespit edildi. ABD bütçesinden yüklüce miktarda alınan payın ülke gazilerine, unutulmadıklarının bir göstergesi olarak dağıtıldığı görüldü.

Jesse BROWN, ABD Gazi İlişkileri Departmanı Başkanı, 5- 6 yıl önce 37.6 milyar dolarlık büyçeye sahip olmasına karşın Clinton Hükümetine çatıyordu. Hükümet bu departmandan 2 bin 5 yüz personelin işine son vermişti. Jesse Brown bu uygulamaya şöyle yanıt veriyordu Yasa koyucular şunu düşünmektedir; Yapacağımız gaziler için yeterlimi ?

94. Sayımızda "Gaziler Dert Küpü" başlığı altında İstanbul Muharip Gaziler Derneği Başkanı Mehmet Songül' ü konuk ettik. Bu ilginç söyleşiden bazı satır araları dikkat çekiciydi. Muharip Gaziler Derneği 2847 sayılı yasanın 7. maddesi gereğince kamu yararına çalışan bir kuruluştur. Diğer derneklerden farklı bazı yasal ayrıcalıkları vardır. Örneğin devlete ait taşınmazlardan kolaylıkla yararlanabilirler. Oysa bu dernek Şişli' de 4. kattaydı. Evet 4. kat gaziler için çok uygun! Gazilere spor olsun diye düşünülmüş! Kırık dökük yarı karanlık bir bina. Başkan Songül' ün Gazilerimiz yaşlı, bu merdivenlerden çıkmak oldukça zor ifadesi bir trajediyi çiziyordu.

Pekiya derneğin geliri ? Başkan Songül yanıtlıyor: "Üye aidatları 60 bin lira. Bunun yüzde 20' si derneğin merkezine aktarılıyor. 30 Ağustos gecesi Kanal D' de, 31 Ağustos gecesi TGRT' de bağış toplamak için 2 saat banka hesap numaramızı yayınlattık. Yapılan bağış sadece 600 bin liraydı."

Edindiğimiz bilgiye göre Türkiye' de 33 bin Kıbrıs Gazisi, 14 bin Kore Gazisi, 8 tane İstiklal Savaşı Gazisi vardı. Derneğe üye olanların sayısı ise 5150. Muharip Gaziler Derneği ne yapabilirdi ? Elindeki bu potansiyelle...

1973 yılında Sinop' da dünyaya merhaba dedi. Yetişkin oldu. Askerlikten kaçmak için çeşitli üçkağıtların yapıldığı dönemde o güney- doğu' ya gitti. Bir çok çatışmaya girdi. Güneydoğu kahramanlarından biriydi. Onbaşı Ali ve Güney- Doğu gazisi muhabirimiz Ali Altay birlikte söyleşi yaptılar. Dergi merkezinde yapılan söyleşi taşıdığı mesajlar açısından önem taşıyordu. Söyleşiden bazı sonuçlar çıktı; Öncelikle Psikolojik boyut değerlendirildi. Şehit olan arkadaşları sürekli iç dünyalarında geziyordu. Akan kanı yeniden canlanıyordu belleklerinde soluksuz gecelerde...

Güney- doğu Gazileri devletten ilgi bekliyordu. Hayatlarını bedelsiz sunmuşlardı. Oysa bedelli askerlik' teki kuyruklar derbi maçlarındakinden yoğundu. Bakın "Onbaşı Ali ne diyor" "Adam çürük raporu almaya çalışıyor. Güney Doğuya gitmeye korkuyor. Ben ve benim gibiler severek canımızı ortaya koyuyoruz. Bir karar çıkartsınlar. Bizleri, Kore, Kıbrıs gazileri gibi görüp onların yararlandıkları haklardan yararlandırsınlar. Yıllar sonra mı haklarımızı alacağız ?"

Genç gazilerimizin " Bizleri körler, sakatlar grubu olarak görmeyin. Biz, problemlerimizin yardımlarla değil devletin bizlere sahip çıkmasıyla çözüleceğine inanıyoruz." Şeklindeki beyanları düşündürücü.

Terörle mücadele, can çekişen sanayi tolumunun bir ürünü olarak ortaya çıktı. Politikalarını silahlı mücadeleyle sürdürmek isteyen gruplar önce polise sonra öğretmene ve sırayla diğer devlet görevlilerine saldırdı. Yüzlerce vazife şehidinin ardından ağıtlar yakıldı. Analar, bacılar, sevgililer ve bebeler yalnızlıklarında araladılar gidenlerini. Bayraklara sarılı tabutlar sıradağlara nazire yaptı.

Bu mücadelede sağ kalanlar vardı. Savaş tarlalarında görevi bitip dönenler bir başka ruh hali taşıyordu. Canını verdiği ama kurtaramadığı arkadaşı gözünün önünde yitip gitmişti. Hantepe katliamında kurtulduğuna bugün bile inanamıyan öğretmenler kaderleriyle baş başa ne düşünüyorlar ? Görevden kaçan öğretmenler sebebiyle boş kalan okullara gitmeye cesaret edemeyenlerin olduğu bir ülkede giden öğretmenler gazilik ödülünü hak etmedi mi ?

Bugün yukarıdaki tesbitleri yayınlayan bir başka dergi ya da gazeteye rastlamak olanaksız. Türkiye' de gazilik meselesi dar alanda paslaşmadan öteye gitmez. Güvenlik meselesinin önem taşıdığı bilinmekteyken önlemler popülist tavırlara kurban gitmekte. Gazilik mertebesine ulaşamayan binlerce gazi, polis ya da öğretmen gibi vazife gazisi borçlu olduğumuzun bilincindeler. Borcumuzu bir şekilde ödemek insan haklarına iade- i itibardır. Onlar insan değilmiydi ?

Gaziler Dergisi, Mart 1995' te "Gazi Bakanlığı" için karar aldı. Toplumsal talep bu doğrultuda görev yüklemişti dergimize... Gazi tanımını açmak zorundaydık. Konu devletin ilgili organlarına havale edilmeliydi. İlk adım imza kampanyası oldu.

İmza kampanyası, derginin yıllarca yayınlanmasında en büyük desteği veren okurların katkısıyla cesaretlendi. Binlerce imza okurlardan toplandı. Dönemin TBMM Başkanı hüsamettin Cindoruk' tu. Meclis Atatürk' e verdiği "Gazi" ünvanından buğüne kadar konuya duyarlı olmamıştı. Fakat TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk' un imzasıyla Kampanyamıza destek vermesi yasa koyucuların gelecekte harekete geçebileceği izlenimini yansıttı.

Aldığımız kararları uygulamada gecikmedik. Kampanya halka açılmalıydı. Gerekli müracatlar yapıldı. Adana Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü, hantal denilen bürokrasi çarkını hızlandırdı. Kendilerine duyarlılıklarından dolayı teşekkür ederiz.

Ülke genelinde başlattığımız "Gazi Bakanlığı İmza Kampanyası" ilk olarak Adana' da halka açıldı. Adana görvlisi Hatice Bayraktar öncülüğünde, dergi çalışanları ve gaziler gar önünde toplandılar. Dergi görevlisi Hatice Bayraktar basına aptığı açılmalada gazi ve gazilik sorununun bir an önce çözülmesi gerektiğine dikkat çekti. Özellikle "Güney- Doğu Gaziler' nin" ve terörle mücadelede yer alan "Vazife Gazileri' nin" büyük bir boşluk içinde kaderleri ile baş başa kaldıklarını hatırlatan Hatice Bayraktar bazı önlemler ve önerilerden bahsetti. Gaziler dergisinde sürekli yayınlanan önlemlerden bazılarına yan blokta yer veriyoruz: Bayraktar Adana' da başlatılan imza kampanyası İstanbul, Bursa ve Antalya olmak üzere yıl sonuna kadar bütün illerde organize edileceğini sözlerine ekledikten sonra şu noktayı koydu: "İmzaları TBMM Başkanı' na teslim edip takipçisi olacağız.

Gaziler ülkenin her karış toprağında hayatlarını sürdürüyor. Bu kampanyanın dört bir yanda organize edilmesi, onları, unutmadığımızı, böyle bir hakkımızın olmadığını kanıtlayacak.

Medya ve Basın, ışığı biz yaktık, biliyoruzki destek ve dayanışma olgusundan uzak her adım ya yerinde sayar ya da geri gider. Elbette gündeminizi oluşturan öncelikli konuların yayın politikanıza göre işlenmesi gerekir. Ekonomi çatısı altında dünya görüşünüzü yansıtmak ed doğal göreviniz. Politika kazanını takip etmek, spor dünyasında olup biteni vermek, tümü genel görevler. Fakat gazeteci gündemi değiştirendir.

Gazi ve Gazilik konusunda bir başlık attınızmı ? Mutfağınızda gazi gazeteci, muhabir ya da çalışan varmı ?. 2000 Yılı itibariyle gazilik ve gazi ile ilgili ne kadar yayın yaptınız ? Ne hacimlerde ve hangi sayfalarda verdiniz.?

Adana' da gerçekleşen Kampanyamıza kulak ve destek veren Hürriyet Çukurova ekine, Bölge Gazetesine, Ekspres Gazetesine ayrıca çalışanlarına teşekkür ederiz. Gazilerin önemini görmenin, gerçek basın olgusuyla içiçe olduğunu gözlemlemek de Gaziler Dergisi çalışanlarını mutlu etti.

 

Objektif Tarih anlayışı bastırılıyor

Batılı Kaynakların çarpıtmalarına son

Batılı Tarihçiler, içselliklerinin ve mirasyediklerinin zincirlerinden kurtuluyor. Ne kadar ilerlerseniz zincirlerinizi de o kadar sürüklerseniz. Bu mantıktan sıyrılan Edward Erickson' un kitabı piyasada.

M.Ö. 700 yıllarında Yunan mitleri tarihçi Homeros ve Hesiodos tarafından yazıya döküldü. Bu yeni bir durumun ortaya çıkmasına neden oldu, çünkü mitleri tartışmak mümkün hale geldi. Bu tartışmalardan birinde Ksenofanes "İnsanlar kendilerine bakarak tanrıları yaratmışlardır. Siyah derililere göre tanrı siyah derili ve basık burunlu, Traklara göre ise mavi gözlü ve sarışındır." der. Bu dönem, insanlığı karanlık ve kısır dünya görüşünden araştırmacı, sorgulayıcı düşünce yapısına yükseltir.

Dünya Tarihi Batı için mi oluştu?

18. Yüzyıldan sonra dünya egemenliğine yönelen Avrupa için, "Dünya Tarihi" Batı Avrupa tarihi diye anlaşılır. Avrupa ulusları tarihsel uluslardır; ötekiler "Talihsiz uluslar" dır. Avrupa Uygarlığı, ileri, üstün ve Grek Uygarlığının tek varisi gibi çeşitli teorilerle açıklanır. Öteki topluluklar ise uygarlık dışıdır.

Örneğin Türkiye' de ün yapan çağın düşünürlerinden E. Renan, İslam ve Blim konulu Sarbonne Konferansı' nda İslam topluluklarını "Akılcılığa Kapalı" diye eleştirir. Anti Semitizme dayanan ideolojik kaynaklı bu düşünceler genellikle Helenizmle bağlantılıdır. E. Renan, müslüman saydığı Türkleri "Zekadan yoksun, kaba ve hoyrat bir kavim" olarak görür. Avrupalı ise akıl ve özgürlük yolunu açanlardır.

"Asyagil" toplulukları araştırıcısı Guy Dhoquois' de öteki toplulukların yerinde saydığını yalnızca Avrupa' nın sanayi çağına ulaştığını bunun temelinin de eski Yunan' da yaşanan gelişmelerle atıldığını öne sürer.

Kuru Bilgi Nefret Uyandırır

"Üretimimi arttırmayan ya da doğrudan doğruya canlandırıp yaşamıma bir şey katmadan bana yalnızca bilgi veren her şeyden nefret ediyorum" der Alman düşünür Goethe.

Canlılık yaratmayan bir öğretme, etkinliği uyuşturan bir bilim, anlamı yetisi için bir artık- bilgi ve lüks görünen "Tarihsel Anlayış" ustasının sözlerinde nefret uyandıran bir şey olarak görünmektedir.

Elbette tarihe gereksinmemiz var, ama bizim tarihe olan gereksinmemiz, bilgi tarlasında başı boş dolaşan kendini bilmezlerin gereksinmelerinden ayrıdır. Başka bir söylemle, bizim, yaşama ve eyleme için tarihe gereksinmemiz var. Tarih yaşama hizmet ettikçe varlığını sürdürür.

Ünlü filozof Frederich Nietzsche " tarihle uğraşmanın bir ölçüsü vardır. Yaşamı tüketen ve soysuzlaştıran bir tarihe değer vermenin kapsamı sınırlıdır" der. Düşünür, çağın tarihsel kültürünü ve oluşumunu eleştirel bir mikroskop altına yatırır. Hepimizin bizi yiğip bitiren bir tarih histerisinin ızdırabını çektiğine inanır.

Tarih Deneyimleri' nden ders alınması gerekliliği üzerine tartışma yapılmaz. Ancak deney ve tarihin öğrettiği de, halkların ve hükümetlerin hiçbir zaman tarihten birşey öğrenmedikleri ve bunlardan alınabilecek derslere göre davranmadıklardır.

Tarih mi, Vaaz mı ?

Tarihin, Kaynaktan Tarih, Düşüngenen Tarih ve Felsefi Tarih kapsamında üç türlü sunuluşu ve incelenişi olduğunu savunan George Wilhelm Hegel' in "Düşüngeyen (yansıtan) tarihin ikinci türü pragmatik tarihtir. Pragmatik tarih yazarının en kötü yanı, kişileri ve olguları güden nedenleri görmeyen küçük ruh bilimsel kafa yapısıdır. Derleme yoluyla sundukları anlatılardan zaman zaman vazgeçip yüksek hristiyanca düşüncelerle, kendine gelir, olay ve kişilerin böğrüne ahlak hançerini dayar, öğüt ve vaaza geçer"ifadesinin satır aralarında, çarpıtma içeren Batı Kaynaklı tarihi eserlerin içi boş kağıt yığınları olduğunu görebiliriz.

Hiç bir durum ötekinin tümüyle benzeri değildir; bireysel durumlar arasındaki benzerlik biri için en iyi olanın öteki içinse en iyi olmasını gerektirmez. Her halkın konumu ayrıdır; neyin haklı neyin haksız olduğuna karar vermek için ise başvurulacak ilk yer tarih değildir.

Felsefe dünya tarihi' ne "Us" kavramını kazandırmıştır. Tarihin düşüncelere göre ele alınmasına yol açmıştır, felsefenin bu hizmeti. Tarihin, us' un dışında yazarın içsel niteliğiyle yazılmasının sıkıntılarını çeken bir dünyada yaşadığımızı her zaman hatırlamalıyız.

Klasik Tarih Anlayışı Terkediliyor

19. Yüzyıl Avrupasına egemen olan batı kültür ve uygarlığının üstünlüğü tezini, 20. yüzyıl başlarında yaşıyan bazı batılı düşünürleri görmek " Objektif Tarih açısından olumlu adımlar olarak algılanmakta.

Romantik Tarih Anlayışı' nın zorlandığı, Objektif Tarih düşüncesinin ise yükseldiği bir dönemdeyiz. Teknolojinin bilgiyi kolayca sunması da eğri olanın kirli örtü altında gizlenmesini önlüyor.

Amerikalı tarihçi ve Yarbay Edward J. Erickson, batılı tarihçiler' in çarpıtmaları karşısında Osmanlı ordusunun 1. Dünya Savaşı' ndaki tümaskeri faaliyetlerini kapsayan objektif bir tarih kitabı yazdı. Kitap Aralık- Ocak arası piyasaya sürüldü. Adını, Mustafa Kemal' in ünlü sözünden alıyor: Ordered to Die (Ölmeleri emredildi)

Türkiye açısından kitabın ilginç bir yönü; Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu' nun "Önsöz" yazmasıydı. Ermeni katliamı iddiasının konu alındığı bölüm hariç, çalışmayı son derece objektif ve önemli bulduğunu kitabın önsözünde vurgulayan Orgeneral Kıvrıkoğlu: "Osmanlı Ordusunun 1. Dünya Savaşı sırasındaki durumunu ortaya koyan belirleyici İngilizce Kaynak olmaya devam edeceğine inanıyorum." ifadesiyle kitabı övüyor. Yarbay Erickson teşekkür yazısında da Orgeneral Kıvrıkoğlu' ndan "Eski bir dostum" ve "Komutanım" diye bahsediyor.

Meslektaşları Osmanlı Arşivleri' ni önemsemezken Edward J. Erickson, Türk Askeri Arşivleri' ne başvurarak bu alanda ilk Batılı Kaynak kitabınında yazarı olma hakkını elde ediyor.

Batı Kaynaklarında 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Ordusunu konu alan çalışmalar yok denecek kadar az. Bazı çalışmaların dışında da nitelikli bir kitap bulunmuyor.

NATO askeri olarak görev yaptığı Türkiye' de kitabı yazmak fikrinin oluştuğu ve birlikte görev yaptığı üst düzey Türk askerlerinden de teşvik gördüğünü ifade eden yazarın, eseri üzerindeki objektifliği kolayca yakalanabilir dizeyde.

Okullarımızda okutulan tarih kitapları üzerinde fırtınalar koptuğunu biliriz. Kitaplarda gözlenen Romantik Tarih Kaynaklı dil ve anlatım biçimi bırakın geçmiş olgular ve kişiler üzerine dersler çıkarmayı Batılı Kaynakların çarpıtmalarıyla dahi mücadele edemez. O nedenle Erickson' a bir teşekkür borçluyuz.

Erickson' nun Tek Hatası

Hürriyet' ten Gürsel Göncü kitapla ilgili olarak gazetesinde şunlara yer veriyor: Yazarın olaylara yaklaşımı ve yazış tekniği de, son derece iyi. Erickson biz de sıkça rastlanan, şu, hatalıydı, bu çok doğruydu bence şöyle yapılmalıydı gibi yorumlar yerine, sadece çıkarsamalar ve durum tespidleri yapmış. Mesela dört gün süren bir operasyonu anlatırken şöyle diyor: "Bu dört gün sonunda eldeki 6 tümenden 5' i düşmanla sıcak temas sağlamıştı. Bu da bütün olumsuz koşullara rağmen çok önemli bir performanstır."

"Ordered to Die" biraz tarih bilen ve orta düzeyde ingilizcesi olan herkesin anlıyacağı bir dille yazılmış.

1. Dünya Savaşı' yla "Almanlar yenildiği için bizde yenik sayıldık" masalları anlatıla geldiği için, bence öncelikle öğretmenlerin ve öğrencilerin okumaları gereken bir kitap. Ermeni soykırımı iddiasına ilişkin bölüm ise, her ne kadar bizdeki resmi yaklaşımlarla uyuşmasada, yine de Batı orjinali çalışmalarda alışık olmadığımız ölçüde dengeli. Ermeni mezalimlerine de vurgu yapan şekilde kaleme alınmış. Kitapta rakkamsal veriler ve kişilere bağlı gelişen özel operasyonlar oldukça dikkatli yazılmış. Yine de Çanakkale muharebelerinin anlatıldığı bölümde bence önemli bir hata var: Fransızlar' ın Kunkale' ye yaptıkları şaşırtma harekatı sırasında, 3. Tümen Komutanı Yarbay nikolai' nin rolü çok fazla abartılmış. O kadar ki, yazar daha sonra Nikolai ile Mustafa Kemal' in müttefik çıkarmasının ilk günü ortaya koydukları insiyatiflerin Türk zaferi için tayin edici önemde olduğunu belirtiyor.

"Ordered to Die" yanlış bilgilenmeye dayalı olduğunu düşündüğümüz bazı bölümlerine rağmen, 1914- 18 arası Osmanlı ordusunun eksiksiz bir portresini sunuyor. Gerçektende bu alanda Türkiye' de Yapılan Araştırmalar, yok noktasına yakın. Nurettin Türksan, İsmet Görgülü, Cemalettin Taşkıran gibi derlemecilik pek parlak sayılmaz. Kendimize böylesine temel bir referans kitabını yine neden önce bir Batılı yazdı diye soralım ve düşünelim.

Ermeni konusuna katılmadığı halde kitabı öven önsöz yazdı

Yarbay Ed. Erickson' ın "Ordered to Die" adlı kitabı, Osmanlı ordusunun 1. Dünya Savaşı sırasında eksiksiz hikayesini anlatan Türkiye dışında gerçekleştirilmiş ilk çalışmadır. Kendisi bu önemli hikayenin karmaşık parçalarını bir araya getirerek takdire şayan bir iş başarmıştır. Biz kitabın bazı noktalarıyla, özellikle bazı akademisyenlerin Ermeni isyanı ile ilgili saptamalarını ihtiva eden bölümleriyle aynı fikirde olmasakda, yazarın anlatısının yinede gayet dengeli ve objektif olduğunu düşünmekteyiz. Kitabın daha uzun bir süre Osmanlı ordusuna 1. Dünya Savaşı sırasındaki durumu ortaya koyan belirleyici İngilizce kaynak olmaya devam edeceğine inanıyorum. 1. Dünya Savaşı sırasında müttefikler' le savaş halinde olan Osmanlı ordusunun hikayesi gerçekten de muhteşem bir hikayedir.

İmparatorluk subay ve askerlerinin son derece güç koşullar altında hem parlak zaferlere imza atmaları hem de acımasız yenilgilere katlanmaları son derece etkileyiciydi. Türk Silahlı Kuvvetleri' nin en üst düzey subayı olarak, ulusumun 1. Dünya Savaşı sırasındaki askeri performansının, dengeli ve objektif bir şekilde ortaya konmuş olmasından dolayı çok memnunum. Türkiye' nin bu savaş sırasında performansını, Batıda çok iyi anlaşılmamıştır. Bu kitabın uzun süre Batılı gözlerden uzak kalmış bir konuya ışık tutacağını inanıtorum. Türk Silahlı Kuvvetleri ve şhsım adına Yarbay Ed. Erickson' a gösterdiği üstün çaba ve bu hikayeyi İngilizce konuşan Dünyanın dikkatine sunmaktaki kararlılığından dolayı şükranlarımı sunarım.

Org. Kıvrıkoğlu

onload="">