Gaziler Dergisi

SAYI 128

19.Yıl Tebliği

Uzun bir süreç... Her bilgi ve belge bir çok an’ ın izlerinde “ Gaziler Dergisi” kazanında pişti. Şehit ve Gazi Olgusuna, politik,ekonomik ve siyasal kaygılardan uzak araştırmacı ve objektif bir gözlük takılarak eğinildi.

Türkiye’de ilk kez Mart 1992’de, gazilerin,yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntıları; resmi geçit töreni dışında ve hamasi edebiyattan uzakta, kamuoyu gündemene taşıyan...
Şehit ve Gaziler üzerinde dönen politik, ekonomik ve şahsi çıkar dolaplarını deşifre eden... Kan sıkıntısı çekilen sıcak savaş döneminde, Şubat-1993’de ‘Kan Bağışı’ kampanyası ile yetkililerin, siyasetçilerin, ordunun, iş dünyasının ve halkın takdirine mazhar olan... Yabancı ülke gazilerine tanınan yasal hakları, sağlanan programları, gazi organizasyonlarını ve işlevlerini Türkiye gazilerinin bilgisine sunan... Çözüm için Ocak-1996’da ‘Gazi Bakanlığı’ kampanyasını başlatarak bu konuda ki kesmekeşliğin ve yetersizliğin giderilmesini öneren... Gaziler Dergisi ve Çalışanlarının iddiası şudur: “Biz, Türkiye’de ‘gazilik’ olgusu üzerine yayın yapan ilk ve tek dergiyiz. Yetkimizi, İstanbul Valiliği tarafından verilen Mart 1983 K-542-10406 sayılı belge ile aldık. Gücümüz de, dördüncü kuvvet basından kaynaklanır.Amacımız, gazilik olgusunun her bir harfinin detayları üzerine odaklanmak, kamuoyunu bu konularla ilgili bilgilendirmek, yetkilileri uyarıp harekete geçirmektir. Ancak, tüm bu faaliyetler gerçekleştirilirken zaman zaman bazı yetkililer tarafından araştırılmadan, değerlendirilmeden önyargılı tavırları ile karşılaşmaktayız. Elbette ak ile kara ortaya çıkmalı... Şehitler ve gaziler üzerine politik ve ekonomik çıkar amaçlı manipulasyonlar deşifre edilmeli... Bu noktada herkes hemfikir. Ateş olmayan yerde duman tütmez... Ama duman hangi yönde? Bunun yanıtını düşünerek, tartışarak ve inceleyerek bulmaya çalışalım. Günah keçisi olmak kimsenin kabulleneceği bir durum değildir. Kore Savaşı’ndan bugünlere, 52 yıllık gazilik kavramını karıştırdığımızda; yeterli ilgi gösterilmeyen, bir kaç kurum dışında desteklenmeyen ve problemleriyle giderek büyüyen bir çerçeveyi karşımızda ki duvarda çivili görürüz. Bakmasanız ya da görmemezlikten gelseniz de o, duvarda anlaşılacağı günü bekler. Gazilik olgusunu yardım, bağış gibi konulara indirgemeden irdelemenin tam zamanıdır. Gazilerle ilgili birçok yasa ya meclis raflarında ya da henüz hazırlanmadı. Türkiye’ nin jeo-politik konumu, yaşadığı terör savaşı ve 11 Eylül saldırıları’ nı birbirine bağlıyabilen ortalama bir zeka gazilerimize sahip çıkmanın gereğini algılıyabilir.Genel seçim yaklaşırken, Gazi Temsilcilerine bir görev düşmekte; Gazilerin ayrıca oy veren birer vatandaş olduğu gerçeğini siyasi partilere ve programlarına hatırlatmak, zirve de bir üst düzey toplantı düzenlemek. Bu konularda adım atmak isteyen her kuruma, kişiye açık olduğumuzu beyan ediyoruz. Dergi sayfalarımızı, gazilik olgusu ile ilgili her türlü düşünceye, tartışmaya açıyoruz. Gün ışığına bügüne değin gereğince! çıkmayan “Gazilik” meselesini aydınlığa kavuşturmak için gelin birlikte olalım...”

 

Polis Bayramı, PTSD ve Cinnet

Statik bir bayram havasını değiştirmenin bir yolu da gerçeği dile getirmektir. Bilindiği gibi, gerçek PTSD’ nin pençesindeki polisin yalnızlığa itilişinde gizlidir.

Bir polis bayramı daha kutlandı. Çeşitli törenler yapıldı, resepsiyonlar verildi. İlgili ve yetkililer birbiri ardına hazırladıkları metinleri ve tebliğleri sundular. Resmi görüş, her bayramda olduğu gibi, polisi ve emniyet teşkilatını öven söylemlerde bulundu. Polis ve aileleri ellerinden geldiğince bayramı hissetmeye , yaşamaya çalıştılar. Medya, basın, vatandaş ise polis bayramına gereken önemi yine gösteremedi. Siyasilere gelince, seçim hazırlıklarına girdiklerinden , bayramı unutmuş gibiydiler.

Stresle Mücadele

Ağır çalışma koşulları hala iyileştirilemedi, maaşla 15 gün zor geçiştiriliyor. Yoğunlaşan eylemler ve artan suçlar karşısında gerilen bir ruh durumu polise egemen. Meslek değil, bir ömür törpüsü. Araştırmalar da bunu doğrular nitelikte ve bazı mesleklerin insan yaşamını kısalttığı görüşü ileri sürülmektedir. Psikolog Prof. Dr. Zuhal Beltaş , bazı meslek gruplarının yaşam süresini kısaltma olasılığı taşıdığını vurguluyor. Emniyet Genel Müdürlüğü , bu tehdit karşısında bir nebze durabilmek için çeşitli kaynaklardan hazırlanan ve Prof. Dr. Nesrin Şahin’in son düzenlemelerini yaptığı, “Stres ve Başetme Yolları” adlı kitabı yayınladı. Kitaba göre, stres kalp hızının artmasına, kan basıncının fırlamasına, sinirlerin bozulmasına, tahammülsüzleşmeye ve verimliliğin düşmesine neden oluyor. Ancak, olumsuz düzeyde ve uzun süre yaşandığında kişilik değişikliği , iş ya da evlilik yaşamının bozulması , intihar düşüncesi eğilimi ya da girişimi gibi sonuçlara götürebiliyor. Kitap, stresle mücadelede 30 altın kural öneriyor. Kurallar özetle; aşırı beslenme ve alkolden kaçınma, sigaradan ve kahveden uzaklaşma, düzenli uyku, aileye zaman ayırma, insanlarla iletişim gibi konuların altını çizip “ölümü, yaşamı tamamlayan bir son olarak kabullenin” şeklinde ilginç bir belirleme yapıyor.

Öyle bir meslek ki, ölüm vız geliyor, stresle mücadele de ne oluyor? Ancak, kazın ayağı öyle değil!...

PTSD ve Polislik

Terör malülü gaziler “Bu hastalıklarımızın yanısıra yüzde 80’ inimizde ruhsal ve akli hastalıklar mevcut” diyorlar. Terörle mücadelede sakat kalan malül Gaziler, medyanın ünlü isimlerinden gazeteci Hulki Cevizoğlu’ na bir mektup gönderirler. Hulki Cevizoğlu, mektubu 18 Şubat 2000 tarihinde Akşam Gazetesi’ nde yayınlar. Cevizoğlu, mektubu yorumlarken bir kavramdan söz eder; “Sahipsizlik Teorisi.” Gazilerin sahipsiz bırakılmış olmalarından şiddetli bir rahatsızlık duyduklarını bildirir.

Cevizoğlu yazısına şu saptamayı da ekler “Bu insanların değeri, bir çok önemli konuda olduğu gibi, iş işten geçtikten sonra anlaşılıyor.”

1995 yılında Amerika’ nın Oklahoma şehrindeki korkunç bombalama eylemi, 19’ u çocuk 167 can aldı. 684 kişi de yaralandı. Aradan yıllar geçti, ancak eylemin insan ruhunda yarattığı izler halen silinmedi. Bu gerçek, ABD’ li uzmanların uzun süren çalışmaları sonucu ortaya çıktı. Washington Üniversitesi’ nin Tıp Fakültesi ve Oklahoma Üniversitesi’ nin ortaklaşa yürüttüğü bir araştırmanın sonuçları, bu tezi güçlendiriyordu. Uzmanlar bombalama eylemine maruz kalan rastgele 182 kişi üzerinde yaptığı çalışmalar sonucu, yüzde 34’ ünde travma sonrası stres bozukluğu yani PTSD (Post Traumatic Stress Disorder) tespit ediyorlar. Aniden ortaya çıkan Akut Stres Bozukluğu, travmanın üzerinden aylar geçtiği halde ortadan kalkmıyor. Araştırmaya katılanların yüzde 87’ si yaralanmış, yüzde 82’ si yaralanan ya da ölenleri görmüş, yüzde 46’ sı olay sırasında öleceğini düşünmüş, yüzde 43’ ü ise bir yakınını ya da arkadaşını yitirmiş.

PTSD’ nin ortaya çıkması, emareler göstermesi belirli koşullar sonrası ortaya çıkıyor. Bunun için insanın, hayati tehlike yaratan bir kaza, patlama, savaş, doğal afet yaşaması gerekiyor. PTSD’ nin varlığını gösteren semptomlar ise üç grupta toplanıyor. Birinci grupta, olayla ilgili geriye dönüşler ve kabuslar yaşanıyor. İkinci gruptakiler olayı tekrar tekrar zihinde canlandırıyor, sürekli gergin oldukları için konsantrasyon sıkıntısı çekiliyor, uyuyamıyor. Üçüncü grup ise duygusuzlaşıyor, çevresinden uzaklaşıyor, olayla ilgili hiçbir şeyi hatırlamak istemiyor. İşte Oklahoma City’ deki terör eyleminden kurtulanların üçte birinde bu belirtilere rastlanıyor. Araştırma bir noktanın altını da önemle çiziyor; insan elinden çıkan felaketlere ve doğal afetlerden gelen yıkımlara verilen reaksiyon görecelidir. İnsan elinden çıkan kasıtlı bir felakette (terör gibi) ruhsal bozukluk doruğa çıkıyor. Doğal afetlerde, uçak kazalarında stres bozukluğu en düşük düzeye iniyor. Örneğin ABD’ deki kasırga felaketleri sonucu PTSD oranı yüzde 2’ ye iniyor.

Özetle, terör felaketinin etkileri, diğer travmalardan daha uzun ve yıkıcı olduğu bu araştırma ile tespit ediliyor.

Elbette, Polis Bayramı’ ndan güzel haberler vermek, bayramın çoşkusu ve sevincini dile getirmek polisi motive etmek açısından önem arzeder. Yılda bir kere onları hatırlamak, daha insani duygularla bu meslek mensuplarını anlamak, güvenliğimizi teslim ettiğimiz Emniyet Teşkilatı’ na saygı göstermek, ilke olarak tüm toplumun kabul ettiği genel - geçer bir doğrudur. Ancak, onların sorunlarını dile getirmek, hem de bayramlarında dertlerine odaklanmak, polisin dışında kalanlara da bir ödevdir, hatta görevdir.

ABD’ de yapılan bu araştırmayı polisler üzerine uyarlamaya çalışırsak, şu sonuca varabiliriz; Polisimiz, PTSD’ nin pençeleri altında... Polislik mesleği, PTSD ile savaşı da içeren, hayati risk taşıyan ve ağır sorumluluk yüklenilmesini gerektiren önemli bir olay olarak karşımıza çıkıyor. Bu mesleğin mensupları ağır bir tehdit altında, mevcut kısıtlı koşullar ve olanaklarla yaşamlarını sessizce sürdürüyorlar. Tepkilerine baktığımızda intiharlarını ve gazetelerin cinayet sayfaları denilen 3. sayfada, onların cinnet haberlerini görüyoruz. Milli Savunma Bakanı Sebahattin Çakmakoğlu ve İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen, Meclis’ te, AKP’ li Sadık Yakut’ un verdiği bir soru önergesi üzerine güvenlik personelinin intihar bilançosunu açıkladılar. Son 5 yılda 169 emniyet personelinin intihar ettiğini, psikolojik rahatsızlığı nedeniyle 188 personelin de “malül” olarak emekli edildiğini bildirdiler. Şüphesiz resmi rakamlar gerçeği yansıtmıyor. Çünkü hangi polis “ malül” ünvanını kolayca kabul edebilir? Bu kavram kargaşası, tedavi ile düzelip yeniden mesleğe dönebilme olasılığı taşıyan, yüzlerce polisi kaderleriyle baş başa bırakıyor.

20 Mayıs 2002 tarihli Posta Gazetesi’ nde çıkan bir haberde; İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen, yürürlükteki sağlık yönetmeliği nedeniyle meslekten atılma kaygısı taşıyan Emniyet Teşkilatı Personeli’ nin ruh sağlığı uzmanlarına başvurmaktan kaçındığını bildiriyor.

Oysa, Malül yerine “Gazi Polis” ünvanı kullanılsa, onları gazilik olgusu içinde kabul etsek, PTSD’ nin belini kırabiliriz.

PTSD Cinnet ve İntiharı Tetikler

7 Ocak 2001 tarihli Zaman Gazetesi, Güneydoğu Sendromu nedir? başlıklı bir makale yayınladı. Bu makalede bir polis memurunun çok önceden hazırlayıp, amirlerine korkusundan iletemediği, 4 sayfalık bir rapordan bahsedilir. “Emniyet Mensuplarını İntihara İten Nedenler” başlığını taşıyan rapor, bir polisin gözüyle intihara götüren sebepleri, 8 başlıkta topluyor:

1-) Her türlü siyasi ve idari baskılara karşı polis savunmasız.

2-) Ekonomik Nedenler,

3-) Görevin getirdiği stres,

4-) Psikolojik nedenler,

5-) Ailevi sürgünler,

6-) Aşırı disiplin, keyfilikler,

7-) Teşkilattaki adaletsizlikler,

8-) Tayinler, sürgünler. Raporda polis memurları şu isteklerde bulunuyor:

Fazla mesai, giyecek yardımı ve diğer tazminatlar TSK seviyesine getirilmeli. Zaruri ihtiyaç malzemelerine tasarruf tedbirleri uygulanmalı. Yeni terfi yasası yeniden gözden geçirilerek haksızlık ve adaletsizliklerin doğmasına meydan vermeyecek düzenlemeler yapılmalı.Genel müdürlük bünyesinde bir danışma, dert dinleme ve öneriler merkezi oluşturulmalı. Burayı arayanlara kimlik sorulmamalı.

Sorunlarını çözemeyen, kaderleriyle yalnız kalmış, çaresizlik içindeki polise, 19 Şubat krizide eklenince cinnet vakaları dehşetli boyutlarda artarak, gazetelerin 3. sayfasında yer alıyor.

Travma Sonrası Stres Bozukluğu denilen bu illet, terörle mücadeleye girmiş ya da terör bölgelerinde görev almış polise, eşine ve çocuklarına ölümle neticelenen zararlar veriyor. Bu bir fonomen, bir vaka. Bizler için hayatlarını risk ederek, bölünmez bütünlük adına savaşanların yaşamı “Polis Turgut Karahan” ın gibi olmamalı.

Gaziemir’ deki Yeşil Mahallesi 53. Sokak’ ta oturanlar, 26 Kasım 2001 akşamı hareketli saatler yaşadı. Buca Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Bürosu’ nda görevli polis memuru Turgut Karahan’ ın (40) evine gelen yakınları zili çaldıkları halde kapıyı açan olmayınca polise haber verdi. Olay yerine gelen polis, içeri zorla girdiğinde meslektaşları Turgut Karahan, eşi Gülperi Karahan (34), çocukları 3 yaşındaki Hasan, 5 yaşındaki Sümeyye ve 10 yaşındaki Havva’ yı başlarından silahla vurulmuş halde buldu. Polis arkadaşları evde yaptıkları araştırmada, cinnet geçiren Turgut Karahan’ ın mutfakta bulunan eşi Gülperi Karahan’ı ve oturma odasında bulunan 3 çocuğunu da öldürdüktan sonra intahar ettiğini ispat etti. Kısa bir süre önce İzmir’e gelerek Buca Emniyet Müdürlüğü’ nde göreve başlayan 15 yıllık polis memuru Turgut Karahan, sakin, kendi halinde biriydi. Komşuları ve mesai arkadaşları ile bir problemi yoktu. Meslektaşları onun ailevi bir sıkıntısını da duymamıştı. Komşuları, polis Karahan’ ın çocuklarını, çok sevdiğini söylüyordu. Buna karşılık Emniyet Müdürlüğü’ nün Karahan hakkında verdiği dosya bilgisi her şeyi aydınlattı: Turgut Karahan Buca’ dan önce Güneydoğu’ da görev yapmış, çatışmaya girmiş ve başından yaralanmıştı. Karahan bir süre de tedavi görmüştü.

Emniyet, Gaziemir’ deki olayın şokunu üzerinden atamamışken, Kemalpaşa’ dan bir cinnet haberi daha geldi. Bu sefer bir polis eşi Necibe Pehlivan (30), yatakta uyuyan eşi Hüseyin Pehlivan’ı öldürdükten sonra intihar etti. 2 çocuk annesi Necibe Pehlivan, psikolojik tedavi görüyordu. Pehlivan ailesini ölüme götüren sebep de Güneydoğu’ da görev yapmış olmalarıydı. Necibe Pehlivan, Güneydoğu’ da bir çatışma sırasında yaralanan eşinin ‘öldü’ haberi gelince ruhsal bunalıma girmiş ve o tarihten bugüne kadar psikolojik tedavi görmüştü. Komşuları, Necibe Pehlivan’ ın geceleri sürekli sbağırdığını ve bir süre önce evi terk edip gittiğini anlattı. Olayın mağdurları ise, bu sefer baba ve annelerini kaybeden 9 yaşındaki Cemile ve 13 yaşındaki Kadriye oldu.

AA Van Temsilciliği, 17. Mart 2002’ de ajanslara yeni bir cinnet vakası geçiyordu.

Van’ da cinnet geçiren bir polis memuru, resmi araçla 120 kilometre şehrin dışına kaçtıktan sonra, jandarmanın saatler süren uğraşlarına rağmen teslim olmayarak, köy okulunun bahçesinde intihar etmişti. Haber şöyle idi:

“Van Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şubesi Ekipler Amirliği’ nde görevli polis memuru Mehmet Gevrek, saat 15.00 sıralarında şehir merkezinde devriye görevi yaptığı sırada, henüz bilerlenemeyen bir nedenle geçirdiği cinnet sonucu, yanındaki arkadaşını resmi araçtan indirdikten sonra Erciş yönüne kaçtı.

Olayın Jandarma Komutanlığı’ na bildirilmesi üzerine, Van - Erciş Karayolu’ nun 60. kilometresinde barikat kuruldu. Barikata gelen polis memuru Gevrek, “Dur” ihtarına uymayarak kaçmaya çalıştı. Bunun üzerine jandarma ekiplerinin açtığı ateş sonucu otomobilin lastikleri patlatıldı. Jandarmanın, intihar etmemesi için uzaktan takip ettiği Gevrek, bu kez patlak lastiklerle 60 kilometrelik yolu daha katederek, Erciş’ in Kocapınar Beldesi’ ne, buradan da yaya olarak Bucakönü Köyü’ ne kadar geldi. Bucakönü İlköğretim Okulu bahçesinde sıkıştırılan polis memuru Mehmet Gevrek, güvenlik kuvvetlerinin uyarılarına rağmen teslim olmayarak, yaklaşık 3 saat boyunca Kaleşnikof’ la havaya rastgele ateş açtı.

3 saatin sonunda mermileri tükenen polis memuru Mehmet Gevrek (28), beylik tabancasındaki son mermiyi de başına sıktı. Gevrek, olay yerinde yaşamını yitirdi.”

Son dönemlerde basında sıkça yer alan bu trajik haberlere, Gaziler Dergisi daha önceleri yer vermişti. 1998 yılında, 114. sayıda “ Cinnet, Üç Polis Öldürdü” başlıklı haber, polisin, öncelikle terörle mücadele veren polisin, rehabilitasyonuna dikkat çekmekteydi. Cinnet olayı Konya’ da yaşanmıştı. Konya’ nın Beyşehir İlçesi’ nde 24 yaşındaki polis memuru Tahmil Ergören, kendisi gibi terör bölgesinden gelen meslektaşları 34 yaşındaki Yakup Emre ve 31 yaşındaki Adnan Ateş’ i öldürdükten sonra intihar etmişti. Korkunç olay 24 Ekim günü sabaha karşı meydana geldi. Tansu Çiller’ in gezisi nedeniyle güvenlik önlemi alınan ilçede, 3 polis devriye görevine çıktı. Bitlis doğumlu olan ve Ağrı’ dan tayin edilen yeni evli Ergören ile Konyalı olan ve Iğdır’ dan gelen evli, 1 çocuk babası Emre ve Karamanlı olan, Şırnak’ tan gelen evli ve iki çocuk babası Ateş bir süre kent içinde dolaştı.

Ekip otosu 24 Ekim günü saat 02:30’ da ilçe merkezindeki anıt önünde durdu. Konuşma sırasında, arka koltukta oturan 3 yıllık polis Ergören, silahını çekerek direksiyondaki 9 yıllık polis Emre ve ön koltuktaki 6 yıllık polis Ateş’ i başlarına birer el ateş ederek öldürdü. Araçtan inerek 100 metre uzaklıktaki arsaya giden çılgın polis, namluyu şakağına dayayıp tetiği çekti ve olay yerinde can verdi.

Terör bölgesinde görev yapan güvenlik görevlilerinin ruhsal sıkıntıya düştüklerini vurgulayan Vali Günel’ de şöyle konuşmuştu: “Bu görevlilerin, ruhsal yönden rehabilite edilerek bir süre dinlendirildikten sonra görev verilmesinin daha yararlı olacağına inanıyorum. Bu bölgede görev yapanlar, ruhsal yönden sıkıntıya düşebiliyorlar.”

Evet bir polis bayramı daha geçti. Bu sayfaları güzel ve olumlu sözcüklerle, cümlelerle doldurmak isterdik. Ancak, kahraman, şerefli, yiğit polis demekle polisi tanımlamış olmuyorsunuz. Haklarını, onurlarını ve gazi ünvanını teslim etmeden de polisi betimleyemeyeceğiz. Gazeteci Can Dündar, Ada adlı köşesinde, 12 Şubat 2001’ de, bu cinnet olaylarını değerlendirirken şöyle diyor: “Cinnet haberlerini okumaya alıştık. Ancak olay sayısı günden güne artıyor. Ve çoğu haberin altında aynı dipnot göze çarpıyor; Güneydoğu’ dan döndükten sonra... Psikolojide buna travma sonrası stres bozukluğu deniyor. Amerika’ daki adı Vietnam Sendromu. Türkiye için bir ad takmak istenirse rahatlıkla “Güneydoğu Sendromu denilebilir.”

1992 yılında GATA’ nın çoğu çatışmalara katılmış, arkadaşının cesedini görmüş askerler üzerinde yaptığı bir araştırma şu sonucu verir: Yaşadıklarını tekrar tekrar hatırlıyorlar, kabus görüyorlardı. Öfke patlamasından, tederginlikten, uykusuzluktan, ölüm korkusundan şikayetçiler.

Tüm bu bilgiler üst üste konulduğunda şu sorular akla geliyor: Neden polis gazi ünvanı alamıyor? Hangi bayramda gazi polisi hatırlayıp, saygı göstereceğiz? Ne zaman iade-i itibarların teslim edeceğiz?

Şehit polislerimizi rahmetle anıyor, gazi polislerimize şükran duyuyor ve tüm Emniyet Teşkilatı’ nın bayramını kutluyoruz.

Resmi Kutlamalar

Üst düzey resmi kutlamaları olduğu gibi aktarıyoruz.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER

“Köklü bir geçmişe sahip Emniyet Örgütümüz, çağdaş, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti nitelikleri olan Türkiye Cumhuriyeti’ nin temel kurumlarındandır.

Emniyet Örgütümüz, ülkemizde yasa egemenliğinin sağlanması, temel hak ve özgürlüklerin korunması, toplumsal yaşamın dirlik, düzenlik ve güven içinde işlenmesinin sürekli kılınması gibi güç ve önemli bir sorumluluk üstlenmiştir.

Emniyet Örgütümüz ve polisimiz, Devlet adına üstlendiği bu görevleri, anayasa ve yasalarla belirlenen sınırlara bağlı kalarak, üstün bir görev anlayışı içinde 157 yıldır başarıyla yerine getirmektedir.

Demokrasinin yerleşmesinde, hukuk devleti ilkesinin işlerlik kazanmasında ve toplumun tüm kesimlerinin insan haklarına saygı konusunda bilinçlendirilmesinde, diğer kurumlarımıza olduğu kadar Emniyet Örgütümüze de önemli sorumluluklar düşmektedir.

Polisimizin bu yöndeki duyarlı davranışları ve uygulamaları, Emniyet Örgütümüzün saygınlığını artırmakta, bu seçkin kurumumuzun daha ileri düzeye taşınmasına katkı sağlamakta ve Devlete duyulan güveni pekiştirmektedir.

Türk Ulusu, polisine her zaman güvenmiş ve çalışmalarında her türlü desteği vermiştir. Çalışmalarındaki özverisi ve başarısı ile halkımızın güvenini kazanan polisimize düşen öncelikli görev, bu güveni hiçbir biçimde zedelememek olmalıdır.

Türk Polisinin Atatürk ilke ve devrimleri ile gücünü aldığı yasalara bağlı kalarak, insan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve çağdaş demokratik değerlere saygılı ve yansız bir biçimde görev yapacağına inanıyoruz. Görev bilincini bu anlayışla biçimlendirecek polisimize, halkımızın güven ve desteği artarak sürecektir.

Polis Örgütümüzün kuruluşunun 157. yıldönümünü kutluyor, ülke güvenliği için gerektiğinde canlarını vererek şehit polislerimizi saygı ve şükranla anıyor, polislerimize görevlerinde başarılar ve esenlikler diliyorum.”

İçişleri Bakanı Rüştü Kazım YÜCELEN

Emniyet Teşkilatımızın Kıymetli Mensupları, Değerli Arkadaşlarım,

Polis Teşkilatımızın 157 nci Kuruluş Yıldönümünü kutluyorum.

Bu anlamlı günde; başarıları, fedakarlıkları ve kahramanlıklarıyla milletimizin sevgisini en üst seviyede kazanmanın haklı onurunu taşıyan sizlerle, İçişleri Bakanınız olarak gurur duyuyor, takdirlerimi bildiriyorum.

Türk Polisi, bugüne kadar, Türkiye Cumhuriyeti’ ne, Cumhuriyetin temel niteliklerine, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve vatandaşlarımızın can ve mal güvenliğine yönelen her türlü saldırı ve tehdidi büyük bir başarı ile bertaraf etmiştir.

Bu başarı, ülkemizin her köşesinde, günün 24 saatinde, gerektiğinde vatan ve millet uğruna şehit olmayı göze alarak, yürütülen üstün hizmet anlayışının eseridir.

Emniyet Teşkilatımız, çağdaş personel politikalarına ve teknolojik gelişmelere üst seviyede uyum sağlayarak, terörle, kaçakçılıkla ve her türlü suç kaynakları ve suçlularla mücadele de gösterdiği olağan üstü gayret ve başarılar ile, bugün tüm dünyanın takdirle işbirliği yaptığı güçlü bir polis teşkilatı haline gelmiştir.

Yüce Milletimiz, polisimizi, huzurun, güvenin, sevginin, birlik ve beraberliğin en büyük timsali olarak görmeye, ona her konuda güvenmeye, ona her alanda destek vermeye, onunla gurur duymaya ve onunla bütünleşmeye; polisimizde başta yaşam hakkı olmak üzere, ayra ayrı her vatandaşımızın temel hak ve özgürlüklerimizin en çağdaş seviyede korunmasının yılmaz teminatı olmaya devam edecektir.

Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılığı, insan haklarına saygılı, demokratik kişiliği, adaletli olmayı, sorumluluğu, güvenilirliği, çalışkanlığı ve fedakarlığı temel meslek etik değerleri olarak özümsemiş olan Polisimize, daha etkin ve verimli hizmet verebilmesi için gerekli teknolojik donanım ve eğitim desteği artıracak, sosyal ve mali haklarının iyileştirilmesi yönündeki bilinen tutumumuz kararlılıkla sürdürülecektir.

Bu düşüncelere, sizlere, fedakar ailelerinizle, birlikte sağlık, mutluluk ve başarılar diliyorum.

Aziz şehitlerimizi bir kez daha rahmet ve minnetle anıyor, gazilerimize şükranlarımı bildiriyor, yakınlarına en içten sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Emniyet Genel Müdürü İ.Kemal ÖNAL

Değerli Meslektaşlarım,

Türk milletinin sevgi ve güvenini kazanmış, demokratik hukuk devletinin, Atatürk ilke ve inkilaplarının ve Laik Cumhuriyetin teminatı olan Türk Polis Teşkilatı’ nın 157. Kuruluş yıldönümünü sizlerle birlikte kutlamaktan büyük gurur ve mutluluk duyuyorum.

Teşkilatımız, diğer güvenlik güçlerimiz gibi ülkemizin huzur ve güven içerisinde yaşamasını sağlama ve sağlanan ortamı kararlı bir şekilde devam ettirme görevini başarıyla yerine getirmiştir.

Eğitim seviyesi, insan kaynakları, ulaştığı teknoloji yönüyle örnek gösterilecek bir kuruluş haline gelen teşkilatımız, bu noktaya gelmek için, çağdaş ülkelerin kullandığı teknik, araç - gereç ve yöntemleri kullanmayı kendine amaç edinmiştir. Ayrıca, dünyada ortaya çıkan sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmelere paralel olarak, milletimizin değişen beklentilerine cevap verebilmek için, sürekli kendisini yenilemiştir.

Teşkilat olarak bu başarılarımızın sürdürülebilmesi için, halkımızın güven ve desteğine ihtiyacımız olduğunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Çünkü, günümüzde çağdaş polislik, yakalanan suçlu oranı ile değil, halkla geliştirilen ilişkilerin niteliği, halka verilen güven ve suçu önleme sorumluluğuna halkın katılımını sağlama oranı ile ölçülür.

Bu anlamda Türk Polisi olarak, halkımıza ve dünya kamu oyuna şunu vurgulamalıyız; Emniyet Teşkilatı insan haklarının teminatı ve savunucusudur. Bu nedenledir ki, insan haklarının teminatı olan bir kuruluşun, hak ihlal etmesi söz konusu olamaz. Devlet teorisinde, devletin ana kuruluş nedenlerinden biri de vatandaşın can ve mal güvenliğini koruma görevini belli bir gruba vermektir. Yani, polisin asli görevi; insan haklarını savunmak, insan haklarını korumak ve onun en iyi şekilde uygulanmasının temsilcisi olmaktır.

Türk Polisi, Atatürk ilke ve İnkilaplarına bağlı, insan haklarına saygılı, demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin önemli bir kurumu olmanın gururu ve bilinci içerisinde görevini en iyi şekilde uygulanması’ nın temsilcisi olmaktır.

Büyük Atatürk’ ün dediği gibi Türk Polisi; Cumhuriyet’ in ve yasaların kalkanı olacak, çağdaş bir görev anlayışıyla sorumluluklarını yerine getirecektir.

Bu anlayış içerisinde, daha nice kuruluş yıllarını gururla, şanla, şerefle kutlayacak, her geçen yıl daha da güçlenecek ve milletiyle bütünleşecek olan Türk Emniyet Teşkilatının 157. kuruluş yıldönümünü kutluyor, görevi uğruna canlarını veren aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle, kahraman gazilerimizi şükranla anıyor, şehitlerimizin bizlere emaneti olan ailelerine en içten sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Araştırma Servisi

 

Gönül Penceresinden

Kadın Gazinin Devletli Topluma Katkısı

Toplumsal belleğimizin zayıf olduğunu ileri sürenlerin yanında yavaş yavaş tavır almaya başladım. pek çok konuda olduğu gibi, kadın gazileri de hatırlamıyoruz. Ancak ilginç bir paradoksla iç içeyiz. Kadın haklarını savunan, mağdur kadınlarımızı kollayan, yardımcı olan kadın derneklerine baktığımda, kadın gazileri ilgilendiren tek bir projeye, sözcüğe rastlayamadım. Gazi kadınlarımızın, kahramanlıklarını, cesaretlerini ve savaş yıllarında çektikleri çileleri gelecek kuşaklara nakledecek az sayıda eser vermişiz. Bir anket yapılsa Nene Hatun, Halide Edip ve Kara Fatma gibi gazi kadınlarımızın adını kaç kişi sayabilir, kaç kişi onları anımsar? Tahmin etmek güç değil. Toplumun düşük bir oranda kahraman kadın gazilerimizi hatırladığını ya da bildiğini tespit edebiliriz.

Oysa, kaynaklar devletli bir toplum olmak için kadının oynadığı rolü açık seçik belirler. Topyekün savaş olgusunda lojistik değerler bakımından, cephe gerisinde çeşitli alanlarda kadın “olmazsa olmaz” dır. Yani, kadınsız savaşı kazanma şansınız ve olanağınız yoktur. 21 Ekim 1921 tarihli, 329 sayılı Hakimiyyet-i Milliye Gazetesi, Kütahya - Eskişehir savaşında donanım yetersizliği içinde olan ordunun düşmanı adım adım zedelemesi ve geri çekilmeye zorlamasında kadın mücahitlerin, küçümsenmeyecek ölçüde tesirli bulunduğunu “Kahraman Kadınlar” başlığı ile yayınlar. Bu haberin içeriği, bağımsızlık savaşının kadınsız kazanılmayacağını belirlir. Orduda birçok kadınımızın babaları, kardeşleri ile beraber, harbin bütün zahmetini çekerek cephede direndiklerini, cesaretle tehlikelere atıldıklarını ve bu savaşta askerle birlikte madalya ile ödüllendirilen 12 kadın gaziyi bu haberden öğreniyoruz.

Gaziler Dergisi, kadın gazilerle ilgili geniş bir araştırmanın özeti bu sayıda yayınlıyor. “Kadın Gazilerimiz” başlıklı dosyada eski Türk kadınının taşıdığı özellikleri, Milli Mücadele yıllarında yeniden canlandardığını okuyacaksınız. Aslında bu mesele bir kitap haline getirilmeli. Bir tez konusu olmalı.

Köşemde değinmek istediğim nokta; Kurtuluş Savaşı’ nda cephenin ön saflarında mermi atarak, cephenin gerisinde silah endüstrimize destek vererek, yaralıları tedavi ederek, silah naklini kağnılarla gerçekleştirerek ve yaşamını risk ederek zaferin kazanılmasını sağlayan “Kadın Gazileri”, neden hatırlıyamadığımızdır. Ayrıca, terörle mücadelede kadın gazilerimiz olmadı mı? sorusunu irdelemektir.

Bu ülkede yaşayanların büyük anneleri topyekün savaşı görmüş, tavrını belirlemiş ve dünyaya Türk kadınının niteliğini sergilemiştir. Atatürk Söylev ve Demeçlerinde bu imajı şöyle çizer: “... dünyada hiç bir milletin kadını ‘Ben, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim’ diyemez. Kimse inkar edemez ki, bu harpte ve ondan evvelki harplerde hem ocağı tüttüren, eken - biçen, odunu getiren hemde sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin harp malzemesini taşıyan onlar, hep yüce, o fedakar, o ilahi Anadolu kadını olmuştur.”

Erzurum’ a giren işgalci Rus askerlerine ve işbirlikçi Ermeni çetelerine baş kaldıran Nene Hatun, Sultanahmet Meydanı’ nda halkı bağımsızlık adına birlik ve beraberliğe çağıran Halide Edip ve cephede göğüs göğüse çarpışan, yaralanan, esir düşen ve elinden silah düşmeyen Kara Fatma örneklerine sahip olmayan bir Türkiye ayakta kalabilirmiydi? Kesinlikle hayır. Kalamazdı, güçlenemezdi. Her nedense olayın bu yanı üzerinde fazla durulmaz. Kadın gazilerimizi gündeme taşımayız. Hiç kadın ve gazilik olgularını bir arada vurgulayan bir habere ya da bir TV programına rastladınız mı? İzledikleriniz, okuduklarınız eşitlik konusuna odaklı beyinlerin üretiminden öteye geçmez. Oysa, kadın, erkek eşitsizliğini, ileri sürenlere yanıldıklarını gösteren en büyük kanıt gazilik konusunda görülmektedir. Çünkü, topyekün savaşta kadın, erkek, eşitliği söz konusudur. Gazi ünvanı kadın- erkek tarafından taşınılır. Kadın gazileri anımsamazsak, eşitsizlik kavramına sığınıp, mağdur kadınları oyalarız. Fakat, gazilik gibi, yüce bir ünvanı taşıyan kadın fotoğrafını çektiğimizde, kadının ruhunu güçlendirip, ayakta kalmasını sağlayabiliriz.

Unutulmaması gereken, kadının devletli bir topluma sağladığı katkılardır. Geniş bir yelpazede hizmet içinde olan kadının, gazilik yönünü değerlendirmek, önem vermek, öz güveni geliştirmekle eşdeğerdedir.

Özgüven, öncelikli bir meseledir. Kadınlarımız özgüvenlerini büyük ölçüde yitirmişlerdir. Sorun burada yatmaktadır. Dolayısıyla, kadınlarımıza “gazi nenelerini” hatırlatmak, onlara verilecek en büyük destek olacaktır.

80 yıl önce eşit bir biçimde ölüme koşan kadın - erkek bugünlere gelindiğinde eşit değillermiş! Bırakalım palavrayı... Biz geçmişimizi unuttuk. Bir kez Nene Hatun’ u ya da Halide Edip Adıvar’ ı okuyun. Göreceğiniz, kadının eşit olarak erkekle beraber şehit ya da gazi olduğudur.

A.Gönül PALALAR

 

Şehit Öğretmenlere Vefa Anıtı

Şanlıurfa Anadolu Meslek Lisesi örnek bir tavır sergiliyerek, Türkiye’ de bir ilki gerçekleştirdi. 15 yıldır teröre verdiğimiz 147 şehit öğretmen anısına bir anıt yaptılar.

Gaziler Dergisi yıllar önce yaşanılan bir gerçeğin fotoğrafını çektiği zaman, onu ütopik niteleyenler, her geçen gün karşılaştıkları olaylar, okudukları haberler ve yorumlar nedeni ile kafalarını ellerinin arasına almış düşünüyorlar. Yapmış olduğumuz yayınlardan ötürü saldıranlar, baskı kuranlar, akla karayı ayırıp görev yapıyorum! diyerek meyve veren ağaç taşlanır mantığı ile hareket edenler gazi nüfusunun artan sorunları karşısında biçareler.

Ne diyordu Gaziler Dergisi?

Vakıf ve Dernek hukuku ile Gazilerin temsilciliğine soyunanlar; harekete geçmeli, amaçlarını güncelleştirmeli, gazileri uyarmalı, haklarını ve ünvanını alamayan kahramanların yanında tavır koymalı, onlara sahiplenmeli, geniş bir alanda hukuk mücadelesine girmeli...

Uzak olmayan bir geçmişte bunları ardı sıra yayınladık. Ancak, ağzımızın payını, halen anlıyamadığımız bir aklın ürünü olan “dernek varken, basına ne hacet” şeklindeki yaklaşımla, aldık.

Urfalıyım Ezelden

Doğaldır ki, bu tavırların bilimsel temelden yoksunluğu, yolumuza devam etmemizde bir engel teşkil etmedi. Ulusal basında Gaziler Dergisi, hak ettiği düzeye ulaştı. Araştırmacı ve objektif gazetecilik ilkesi en önemli amaç idi. Türkiye’ de şehit ve gazi meselesinde ne var, ne yok hepsi mercek altına alındı. Ve pek çok sayıda belge, bilgi ve öncülük örnekleri ortaya döküldü.

Yeni bir öncü adımı daha sizlere aktarıyoruz Şanlıurfa Meslek Lisesi ve Müdürü Abdulkadir AÇAR...

1997 yılında, sayı 108’ de, öğretmene “gazi” ünvanı verilmesini, gerekçeleri ile açıklamıştık. Terör’ ün çağın en büyük vebası olduğunu vurguladık, 11 Eylül 2001’ den önce... Terör kurşununun adres sormadığını belirledik. Öğretmenin de bir terör hedefi olduğunu, anlatmak için çaba gösterdik. Ve meyveler toplanmaya başlandı. “Urfalıyım ezelden” türküsüne bir atıfta bulunursak; Kurtuluş Savaşı’ nda yaraların tedavisi için hastaneye dönüştürülen Urfa Mekteb-i Sanayi, bugün yeni adıyla Şanlıurfa Meslek Lisesi, okulun bahçesine Terör Savaşı’ nda şehit düşmüş öğretmenler adına bir anıt dikiyor, yani ezelden beri bağımsızlığıma düşkünüm, bölünmez bir bütünüm, ve bu konuda liderim diyor.

147 Şehit Öğretmene Vefa

“ Bayrakları bayrak yapan, üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

Yukarıdaki sözler, üç kaideli anıt fotoğrafının yanında yer alır. Bu ön yüzdür. Arka yüzde ise, şehit düşen 147 öğretmenin adı ve soyadı yazılıdır. Elif matbaası tarafından basılan tebrik kartı, okul müdürü A. AÇAR’ ın harika bir buluşu. Öğretmenler gününde ya da bir başka günde içi olumlu ifadelerle dolu bu tebrik kartını gönderen de, kabul eden de mutlu olacaktır.

Bu tebrik kartı tasarlanıp, uygulanmış Şanlıurfa Meslek Lisesinde... 24 Kasım 2000’ de Öğretmenler Gününde Şehit Öğretmenler Anıtı açılmış. Anıtın açılışı, çok kalabalık bir davetli öğretmen ve öğrenci topluluğu huzurunda duygu yüklü bir törenle Devlet Bakanı Hasan Gemici tarafından yapılmış.

“ Cemiyetin düşmanı cehalet, cehaletin düşmanı öğretmendir” diyerek, mutlu, müreffeh ve güçlü bir Türkiye ve aydınlık geleceğimiz için göreve koşan ve genç yaşta şehit olan öğretmenlerimizin adı yurdumuzun dört bir yanında okullara verilerek yaşatılmaktadır.

Şanlıurfa Anadolu Teknik Lisesi ve Endüstri Meslek Lisesi öğretmen ve öğrencileri ise; Şehitlerimize saygı ifadesi olan ve yurt çapında tek örnek olan Şehit Öğretmenler Anıtı” ile şehitlerimizin hepsinin adını sonsuza kadar bir arada yaşatmak ve yeni nesillere İbret Abidesi olarak aktarmak için bir anıt yaptılar. Okul bahçesinde yapılan üç kaideli anıtta 147 şehit öğretmenimizin adı, şehit oldukları yer ve tarihleri mermer kaide üzerine oyma yazı ile yazıldı.

Anıtın Yapım Gerekçeleri

Gaziler Dergisi’ nin görüştüğü okul müdürü Abdulkadir AÇAR’ ın, açılış gününde yaptığı konuşma içerik olarak anlamlı mesajlar doluydu. Başbakanlık Atatürk Kültür ve Tarih Yüksek Kurumu’ nun Bilge Dergi’ sinde de yazılan duygu yüklü metin, aşağıdaki şekilde ifade edilmişti:

Bu anıtı;
250 milyonluk Türk Dünyasının son bağımsız kalesi ve ümidi olan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, içten ve dıştan ateş ve ihanet çemberi içerisinde olduğunu bildiğimiz için yaptık.

Bu anıtı;
Son günlerde gördüğümüz gibi, tarihleri her türlü insanlık suçu ve ayıbı ile dolu olan ülkelerin tümünün, tarihinde tek insanlık suçu olmayan yüce milletimize karşı birleşmekte ve kinlerini salya halinde akıtmakta olduklarını gördüğümüz için yaptık.

Bu anıtı;
Sözde Ermeni Meselesi’ nde olduğu gibi, gelecektede haklı iken, haksız duruma düşmemek ve gelecek nesillere ibret abidesi olarak aktarmak için yaptık.

Bu anıtı;
Aziz şehitlerimize namus borcumuzu ödemek ve şanlı adlarını yaşatmak için yaptık.

Bize Düşen Tek Şey:

Türkiye Cumhuriyeti’ nin ilelebet yaşatmak için; milli - manevi değerlerimiz etrafında sıkılmış bir yumruk gibi kenetlenmek ve çok çalışmaktır.

Mübarek Vatanın bölünmez bütünlüğünü muhafaza ve müdafa etmek için; gerekirse gözümüzü kırpmadan can vermektir.

Aziz şehitlerimize karşı borcumuzu, ancak bu şekilde ödeyebiliriz.

Aziz şehitlerimizi ve yüce milletimize hizmet etmiş tüm büyüklerimizi minnet ve rahmetle anıyoruz.

Duyguları ayıklayarak, bu konuşma metnindeki bir mesajı dikkatle incelemek gerekir. “Bu anıtı; Ermeni meselesinde olduğu gibi, gelecekte de haklı iken, haksız duruma düşmemek ve gelecek nesillere ibret abidesi olarak aktarmak için yaptık” diyen müdür AÇAR’ dan alınacak ders; şehitlere önem vermenin ve gazileri gündemde tutmanın, iç ve dış politikada haklılığınızın birer kanıtı olarak algılandığı gerçeğinden uzaklaşmamak olacaktır.

Şöyle ki, başta ABD ve İngiltere olmak üzere gelişmiş ülkelere bakıldığında, şehit, gazi ve kahraman sembolleri ile ülkelerini donattıklarını görürüz. Bu eserler, dünya kamuoyunu da psikolojik açıdan etkiler. Örneğin Ermeni Lobilerinin “Ermeni Anıtı! “ projeleri ile kendilerine bazı avantajlar sağladıkları bilinmektedir.

Mesajda, tranzendental (aşkın) bir tarihsel süreklilik kurulmuş, öğretmenin toplumun gelişimindeki oynadığı rol dile getirilmiş ve terör gerçeğinin örtüsünü kaldırıp, niteliğini ortaya koymuştur. Müdür AÇAR, anıtın yapım gerekçelerini sıralamaya devam ediyor:

Bugün;
Şan, şeref ve kahramanlıklarla dolu olan Türk tarihinde, Oğuzhan ile başlayan, Alparslan, Osman Gazi, Fatih, Yavuz ve Kanuni ile devam eden dahiler zincirinin son halkalarından birisi olan, büyük dahi, büyük kumandan ve büyük devlet adamı Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Akatürk’ ün, kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletini ilelebet yaşatmak, Anadoluyu Ebedi Türk Yurdu yapmak, milletimizi çağlar üzerinden aşırtarak muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak ve yeni nesli yetiştirmek için, canlarını veren şehit öğretmenlerimizi anmak için burada toplanmış bulunmaktayız.

Yüce milletimizin aydınlık geleceği için hizmete koşarken bölücü teröristler tarafından hunharca katledilen 147 şehit öğretmenimize minnet borcumuzu ödemek için buradayız.

Bu anıtı;
Milli Eğitim Temel Kanunu’ nda belirtildiği üzere:

“Türk Milleti’ nin bütün fertlerini; Atatürk İnkılaplarına ve Anayasa’ nın başlangıcında ifadesini bulan Atatürk Milliyetçiliği’ ne bağlı; Türk Milleti’ nin milli, ahlaki, insani, manevi, kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren, ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; İnsan haklarına ve Anayasa’ nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan milli, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan, Türkiye Cumhuriyeti’ ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek” şeklindeki emirler doğrultusunda yaptık.

Bu anıtı;
Ulu Önder Atatürk’ ün: “Geçmişini bilmeyenler geleceğe sahip çıkamazlar” ve yine Ulu Önderimizin: “Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun; en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’ nin istiklaline, kendi benliğine, milli ananelerine düşman olan unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir” direktifleri doğrultusunda yaptık.

Terör Lanetlenmeli

15 yıl içinde terörle mücadelede 147 öğretmeni şehit verdik, yüzlerce öğretmenin de gazi ünvanı ile anılması gerçeği askıda durmakta. Yaşadığımız acıları, döktüğümüz yaşları ve verdiğimiz canların hesabını terörden nasıl tanzim edeceksiniz? Bu sorunun yanıtını Şanlıurfa Meslek Lisesi, öğretmeni ve öğrencisi müdürleri’ nin öncülüğünde veriyorlar. Devam ediyor müdür AÇAR:

Sayın Bakanım, Sayın Valim, Sayın Paşam, Saygıdeğer Misafirler, mübarek elleri öpülesi öğretmenlerim ve yüce milletimin geleceği sevgili gençler, değerli basın mensupları!..

Hepinizi saygılarımla selamlıyorum. Hoş geldiniz.

Millet, tarifi ne olursa olsun o: “Birlikte sevinip, birlikte yas tutan insan topluluğudur”.

Birlikte sevinmek, hele birlikte ağlamak, insanları birbirlerine en sıkı bağlarla bağlayan güçtür.

Milyonlarca insanın bir araya gelmesinden ibaret olan millet için müşterek sevinç;

Büyük zaferlerle, büyük adamların doğum yıldönümleridir.

Müşterek yas ise; büyük bozgunlar ve büyük adamların ölüm yıldönümleridir.

Milletler için sadece zafer günlerinin bayramı yeterli değildir. Milletlerin tamamiyle şuurlanabilmesi için; büyük acı günleri de anılması gerekir.

Bundan dolayı, milletlerin özeneceği büyük adamların yıldönümleri kutlandığı gibi, ölüm yıl dönümleri de anılır.

“ Milletler bunları anmakla ne kazanır” , diye düşünmek ve şüpheye düşmek doğru değildir. Şüphesiz ki; milletler bunlardan maddi olarak birşey kazanmaz, fakat manevi olarak kazandıklarının değeri hiç bir şeyle ölçülemez.

Bu Kazanç: Milletin Kendine Güvenmesidir.

Geçmişinde büyük günleri olan milletler, bunların gelecekte de olacağına inanırlar.

Geçmişimizdeki kara günleri anarken;

Düşmanlarımızı unutmayacak, ilerde de aynı hatalara ve oyunlara düşmemek için tedbirler almak durumunda kalacağız. Tarihindeki büyük adamların doğum ve ölüm yıldönümlerini kutlamakla milletler, onlara olan minnet borcunu ödeyerek ahlaki bir davranışta bulunurlar. Bir milletin ölülerini saygı ile anması ileride de büyükler yetiştireceğinin müjdecisidir.

Milletleri için şahsi menfaatlerinden fedakarlık edenler, milletlerinin hatırasında ve tarihinde yer almaya layık kahramanlardır.

Türkiye’ de şehit öğretmenler adına icra edilen bu girişim, örnek teşkil edecek nitelikte. Diğer okul müdürlerine de mesaj verecek boyutta ve önemde. Kamu oyunda algılanan “ okullar para topluyor, harç alıyor” şeklindeki olumsuzluğun giderilmesi, güven ortamının tesis edilmesi düşük adımlar atmakla oluşur. Kendi mesleğinin şehitlerine verilecek bir mesaj da; Sadece yap! olacaktır.

Şanlıurfa Meslek Lisesi ve okul müdürü AÇAR, şehit ve gazi öğretmenlerin çocuklarına da sahip çıkıyor ve kucaklarını açıyorlar. Müdür AÇAR, “Şehit ve Gazi Öğretmen çocuklarını okula sınavsız kabul ediyoruz. Ayrıca istedikleri bölümü de seçebilirler. Bütün okul masrafları da okul tarafından karşılanacak” ifadesinde bulunuyor. Gaziler Dergisi, öğretmenlerimiz adına atılan bu dev adımı önemli kılıyor ve Terör Savaşı’ nı anıtla dile getiren Şanlıurfa AnadoluTeknik Lisesi ve Endüstri Meslek Lisesi’ nin müdürü Abdulkadir AÇAR’ı, okulun öğretmenlerini ve öğrencilerini ayrı ayrı takdir ediyor

Derleyen: Mehtap KENAR

 

Sakat Değiliz Gaziyiz Gazi

Malül, sakat demek. Terörle mücadele edenler, aldıkları yaraları canlı kanıt olarak taşıyorlar. Ve onların tek bir ünvanı var: GAZİ...

Türkiye’ de gazi nüfusunu belirleyecek istatiksel bir çalışma hala yapılamadı. Net bir gazi sayısı elimizde mevcut değil. Üstelik 1950-53’ ten sonra Kore’ ye görevle giden ve Kıbrıs Savaşı’nda 1. ve 2. Harekat’ tan sonra bölgede vazifelendirilen askerler, gazi unvanı alamadıklarından şikayetçiler. Ayrıca Terörle Mücadelede yaşamlarını risk eden polis, öğretmen, korucu ve diğer görevliler de gazi unvanı ile tanışamadı. Dolayısıyla, tam ve kesin bir gazi nüfusunu henüz saptamış değiliz. Bununla birlikte bir diğer sorunda gazilerin isyanlarında, tepkilerinde gözlemleniyor. Küçük sütunlara sıkıştırılan ulusal basındaki gazi haberleri önemli bir sorunun nihayet altını çiziyor. Gazilere malül denilmesinin sıkıntı yarattığını belirliyorlar. Geç de olsa, bazı ciddi gazi konularını ulusal basında görmek geniş gazi nüfusu adına olumlu gelişmelerdir.

Gazi Sözcüğü Neden Kullanılmadı?

Malül, vazife malülü kavramlarına sıkça rastlıyoruz. Resmi belgeler bu olguları yasalarla tanımlıyor. Terörle Mücadelede yaralananlara malül dendiği gerek Resmi Gazete’ de gerek Genel Kurmay, Milli Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı genelgelerinde somut bir biçimde rastlanıyor. Barışta güven ve asayişin sağlanmasına yönelik görevler ile harbe hazırlık faaliyetleri sırasında ve terörle mücadelede çalışmayacak derecede sakat kalan Silahlı Kuvvetler personeline “malül” deniliyor. 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu’ nun On Beşinci Kısım, madde 44, “malüllük” tanımını belirliyor: Her ne sebep ve suretle olursa olsun vücutlarında hasıl olan arızalar veya düçar oldukları tedavisi imkansız hastalıklar yüzünden vazifelerini yapamayacak duruma giren iştirakçilere malül denir ve haklarında bu konunun malüllüye ait hükümleri uygulanır. 45. madde ise, malül kavramını açar: İştirakçilerin vazifelerini yaptıkları sırada sakatlıkları vazifelerinden doğmuş olursa, kurumların menfaatini korumak maksadıyla bir iş yaparken o işten doğmuş olursa, buna vazife malüllüğü ve buna uğrayanlara da vazife malülü denir. On Yedinci Kısım, madde 56, Vazife Malüllerinin aylığa bağlar: Muvazzaf, yedek ve gönüllü erlerin silah altında bulundukları esnada vazife malülü olmaları halınde kendilerine, öğrenim durumlarına göre 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 36. maddesi gereğince ve malülüyet dereceleri oranında aylık bağlanır. 60. madde, er olarak silah altına alınanların vazife malülü olmaları halinde kendilerine malüllük derecelerine göre 56. madde gereğince ayrıca erlere mahsus “vazife malüllüğü aylığı” bağlandığına hükmeder. Emekli Sandığı Kanununun 8.Maddesi harp malüllüğü ve er vazife malülüğü ile ilgili sosyal yardım zamlarına, toptan ödeme ye kesenek iadesine, ölüm yardımlarına ait tahakkuk ve ödeme işlemlerini Genel Müdürlüğünün yürüttüğünü belirler On Sekizinci Kısım Harp Malüllüğü ile ilgilidir. 64. madde vazife malüllerinden harp malüllerini belirleyen hükümleri içerir. 2933 Sayılı Madalya ve Nişanlar Kanununun 2. maddesinde yer alan hükümde gazi sözcüğü yerine malül kullanır. Bu belgelerden de anlaşılacağı gibi, gazi yerine malül ünvanı layık görülmektedir. Gazi sözcüğü kullanılmamıştır. Ülkesi için savaş tarlalarında gözünü, kolunu, ayağını yitirenlere “sakat” ünvanını vermek ne derece doğru bir davranıştır? Bu kavram kargaşası içinde gazi kime diyeceğiz, gazi olan bu ünvanı nasıl alacak? Bu sorular yanıtsız kalırsa, doğacak kötü sonuçların sorumluluğunu yüklenebilecek ne bir kurum ne de bir kişi olacaktır, bundan şüpheniz olmasın.

Kendilerine Malül Denmesini İstemiyorlar

Başta silahlı kuvvetler personeli ve polis, öğretmen, korucu hatta sivil halk 15 yıl bölünmez bütünlük ideası uğruna can verdi. Misak - ı Milli sınırlarına dikilecek gözü oydu. Her zümre görevini yerine getirirken, canlarını risk etmekten çekinmedi. Şehitlere baktığımızda, ülkenin dört bir yanından ve her kesimden verildiği görülür. Bir savaş yaşandı ve yaralarını sarmak zorundayız. Geleceğin sağlam temellere oturması, gaziler konusunda atacağımız adımlarla ilişkili olduğunu kavramak zorundayız. Silahlı kuvvetler mensupları trafik kazasında yaralanmadı ya da hastalanarak görevini yapamayacak hale gelmedi. Kana kan bir çatışmada taraf olduğu için fiziksel ve ruhsal yaralanmalara maruz kaldı. Gazileri, doğuştan ya da trafik kazası, hastalık gibi sebeplerden sakatlananlarla eş tutmak ikilemdir. Çatışma travması ile deprem travmasını aynı kategori de değerlendirirseniz elma ile armutu karıştırırsınız.

Gazilik, yüce bir payedir ve hassas bir konudur.

Unutulmaması gereken bir mesele de şudur: Gaziler ve aileleri geniş bir nüfusa sahiptir. İktidarları belirleyecek büyük bir seçmen kitlesidirler. Tek sorunları organize olamamaları, ortaya çıkamamaları ve gazi temsilcilerinin yetersizliğidir. Sesleri çıkmayan bu sessiz çoğunluk ve yaşadıkları problemler diğer meselelerde olduğu gibi, siyasilerin gözünden kaçmaya devam ediyor. Ancak, gazilerden gelecek sesle bir irkilme, kımıldama sağlanacağı için şimdilik sesleri cılız çıkıyor. “Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az” atasözüne eşdeğerde bir olay yaşandı. Gazi Hüseyin Ümit’ in yaşam öyküsüydü bizleri derin düşündüren. Kısacık yaşamına pek çok şey sığdırmıştı. Hatta, verdiği mesajlar çeşitli ampulleri yakmıştı.

O bir Güneydoğu gazisiydi. Tekerlekli sandalyeye mahkum olmuştu. 1998 yılında askerliğini yaptığı Şırnak İkizdere’ de mayına bastı. Gözlerini, bacaklarını kaybetti... Sağ kolu da kullanılamaz hale geldi. Şırnak’ taki ilk tedavisinin ardından Ankara GATA’ ya kaldırıldı. Günlerce komada kaldıktan sonra hayata döndü. Apo davasında ‘müdahil’ olarak katılmak isteyince, Güneydoğu’ da çarpışan şehit ve gazilerin sembolü oldu... Tüm Türkiye onu tanıdı ve çok sevdi. Tedavisi bitip memleketi Rize Çayeli’ ne döndü...

Terör mağdurlarının canlı bir kanıtı idi. Bu vatan için savaştığını biliyordu. Göğüs göğüse çarpışmıştı. Arkadaşları yanında şehit düşmüştü. Muharebe Elektronik Bilgi Sistemleri Okulu’ nda düzenlenen moral gününde ilgi odağı olmuştu. Kara Kuvvetleri Eğitim ve Doktrin Komutan Yardımcısı Tümgeneral Erdal Ceylanoğlu’ nun, Gazi Hüseyin Ümit’ i eliyle beslemesi haber oldu. Türkiye, Gazi Hüseyin’ i tanıdı ve bu kahramanın acısını paylaştı.

GATA’ da tedavi görürken, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz’ dan, sokak çoçukları için destek istedi. Boş olan Kuran kurslarında sokak çocuklarının barındırılmasını isteyecek kadar duyarlı bir gaziydi. Türk Silahlı Kuvvetlerin verdiği, Yenipazar Mahallesi’ ndeki dairesinde kardeşi Bünyamin ile yaşamaya başladı. Komutanları ve arkadaşları onu yalnız bırakmıyordu. Ocak ayında, Rize de düzenlenen “Devlet Övünç Madalyası” törenine davet edildi. Törende, Gazi Hüseyin yine ilgi odağı oldu. Zaman ve Star gazeteleri, onu kamuoyuna taşıdılar. 3 şehit yakını ve dokuz gazi için düzenlenen törende, Gazi Hüseyin ilginç bir mesaj verdi. Malül olarak anons edilmesine içerledi. Komutanının elinden madalyasını alırken “malül” denmesine isyan etti. “Bize malül demeyin. Sakat değiliz, gazi ya da şehit deyin” diye bağırdı. Rize Garnizon Komutanı Jandarma Albay İlhan Altınay onu sakinleştirmeye çalıştı. Daha sonra yetkililer evinde ziyaretine gidip gönlünü aldılar.

Vefalı Komutan

TSK’ nın ona aldığı evde yaşamaya başladı... Rize de Devlet Övünç Madalyası’ yla ödüllendirildi. Rize Jandarma Alay Komutanı Albay İlhan Altınay, Hüseyin’ le yakından ilgilendi... Hüseyin sık sık GATA’ ya gidip psikolojik destek aldı... Ancak 26 yaşındaki genç yaşadığı travmayı atlatamadı. Son bir kaç aydır dostlarıyla görüşmek istemedi... İçine kapandı...

Kendisine kötü bir şey yapmasından korkan ailesi, onu yalnız bırakmamaya çalıştı. Kardeşi Bünyamin’ i bakkala gönderdi. Komutanlarının hediye ettiği silahla canına kıydı. Hüseyin’ in cenaze namazında tanıdık bir yüz vardı. Ona sürekli destek olan Albay İlhan Altınay... Albay gazi Hüseyin’ in ailesine baş sağlığı ziyaretinde bulundu. Askerlik Şubesi Başkanı Albay Halis Özoktay’ la gelen Altınay, şöyle konuştu: ‘Şehidimize yapacağımız en güzel olay onun için dua etmektir. Böyle ağlamak şehidimizi üzer. Şu ezanlar okunuyorsa, burada oturuyorsak onların sayesindedir. Rütbeyle erişilemeyecek bir mertebeye çıktı’ dedi.

Keşke bu gün Gazi Hüseyin yaşasaydı. Kimbilir, daha ne mesajlar verirdi.

Bu Hata Düzeltilmeli

Anlamak mümkün değil... Savaşa katılmış, bir şekilde yaralanmış birini; gazi olarak algılamak yerine, malül denilmesinin nedeni ne olabilir? Çünkü konu net ve açıktır, böyle birine Amerikada ve Avrupada gazi ünvanı verilir. Onlara sakat denilmez.

Güneydoğu Gazisi Volkan Kaya’ nın öyküsü bu konuda aydınlatıcı bir deneyimleme. Gazi Volkan Kaya mesleğinde başarılı bir komserdi. 1996 yılında vatani görevini yedek subay olarak yaptığı Şırnak’ ta mayına basan bir erin yanındaydı. Patlamada kendisi de sağ gözünü kaybetti. Çok sevdiği polislik mesleğine dönemedi. Tedavinin ardından evine kapandı. Bir sene boyunca içselliğiyle baş başa kaldı. Ailesinin ve arkadaşlarının desteğiyle ticarete atıldı. Bu gün 50 kişiyi istihdam eden bir şirketin başarılı bir işvereni.

Şimdi, hayata küsen Güneydoğu gazilerine kucak açıyor, onları yaşama döndürmek için çaba harcıyor. Türkiye genelinde 6 Bin’ e yakın gazi olduğunu belirten Gazi Volkan Kaya, Harp Malulleri Derneği’ nde etkin bir yönetici olarak çalışmalarını sürdürürken, şöyle sesleniyor: “ Gazilere sakat gözüyle bakılmasının onları üzdüğünü bilelim.”

İş İşten geçtikten sonra meseleleri görmek geleneğinden kurtulup analatik yaklaşımlar sergileme zamanının geldiğini kavramalıyız Gaziler, kendilerine malül denmesini istemiyor. Bu bir hatadır ve bir an evvel de dönülmelidir

Hazırlayan: Çiğdem BAYRAK

 

İğneli Fıçı

Onlar malül değil Gazidir, Gazi!

Psikoloji, günümüzdeki ani ve büyük değişikliklerin sonuçlarını daha iyi tahmin edebilir, cevaplandırabilir. II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında askeri personel için ruh sağlığı hizmetlerine olan talep inanılmaz bir biçimde arttı.

Amerika Birleşik Devletleri, 6 Nisan 1917’de, I.Dünya Savaşı’na girdiği sıralarda, bir grup tanınmış psikolog, psikolojinin bu savaşta nasıl bir katkısı olabileceğini konuşmak üzere Harvard Üniversitesi’nde toplandı. O dönemde Amerikan Psikologlar Birliği başkanı olan Robert Yerkes, psikolojinin askeriyeye destek verebileceği alanları daha o zamanlar, oldukça ileri görüşlü bir şekilde, seçme/ yerleştirme,eğitim, havacılık ve motivasyon biçiminde belirlemişti. Bu konuların hepsi, savaş sırasında araştırma programlarına dönüştü ve psikoloji savaşın kazanılmasında önemli katkılarda bulundu.

Gaziler Dergisi, intihar ederek yaşamını sona erdiren bir gazinin trajik öyküsünü kaleme aldı. Onların bilinmeyen, keşfedilmeyen sorunlarını açmak gerekiyordu. Sembol bir gazi olan Hüseyin Ümit’in yaşam öyküsü, yüzlerce sayfaya sığmayacak şekilde hazırlanan bir romanın özeti gibiydi.

Sessiz kalıp, içine kapanan ve köşeye sinmiş biri değildi. Konuşuyor,soruyordu. Tümgeneral Erdal Ceylanoğlu’ nun elinden beslenirken şöyle diyordu: “Siyasetçilerden bir şey beklenmez. Başka siyasilerin gelmesi gerekir. 50 yıldır aynı kişiler başta...”

Komutanları ve arkadaşları yalnız bırakmıyordu. TSK’nın maddi desteği sürüyordu. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz’dan sokak çocukları için destek de istedi. “Sokak çocuklarının boş olan Kur’an kurslarında barındırılması bana verilecek en büyük hediyedir” dedi.

Ocak ayında, Rize Kültür Sitesi’nde düzenlenen Devlet Övünç Madalyası Töreni’ne davet edildi. Komutanın elinden madalyasını alırken ‘malül’ denmesine isyan etti. “Bize malül demeyin. Sakat değiliz, gazi ya da şehit deyin” diye bağırdı.

Bir sıkıntı vardı içinde... GATA’dan psikolojik destek alıyordu. Yine de kimseyle görüşmek istemiyor, içine kapanıyordu. Yalnız bırakılmıyordu. Ancak, 4 Şubat günü, kardeşini ısrarla bakkala gönderdi. Komutanları tarafından hediye edilen ve ruhsatı kardeşinin üzerine düzenlenen tabancasını kafasına dayayıp ateş etti...

Bir gerçeğin üstünü örtmek, geleceği ipotek altına almak demektir. Çünkü, geri getiremeyeceğimiz tek şey zamandır.

Evet, basında her geçen gün artan cinnet olaylarına tanık oluyoruz. Boğaz Köprüsü bu konuyla bir hayli ünlendi! Ancak, bir gazinin intiharı, üzerinde durulması ve irdelenmesi gereken bir noktaya bizleri götürüyor. Ulusal basında, Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) dosyasını ilk açan Gaziler Dergisi, önemle bir noktanın altını çizmekte idi; Bazı gazilerin ruhsal rehabilitasyondan geçirilmeleri zorunluluktu. Aksi takdirde, bu cinnet vakalarının önü kesilemezdi. Gaziler hassas ve aşırı duyarlı insanlardır. Onlara sergileyeceğimiz tavırlar hakkında en yakın bilgiyi eşleri ve çocuklarından temin edebilirsiniz.

‘Malül’ sözcüğü, Arapça ‘sakat’ kimse anlamındadır. ‘Harp Malülü’ ise, savaşta sakat kalmış asker olarak Türk Dil Kurumu’ nun sözlüğünde yer alır.

Kavram kargaşası, bilerek ya da bilmeyerek toplumu ilgilendiren değerler üzerinde bina edilirse olumsuz sonuçlar doğurur. Mesele boşlukta kalır ve birileri kendi çıkarları doğrultusunda açılanı, kapatır. Sonrasında olgular ya suistimal edilir ya da yüzeysel değerlendirilir.

Amerika ve Avrupa’ da yapılan bir dizi araştırmalar gösteriyor ki, cepheden dönen ve hangi görevde olursa olsun personel, TSSB teşhis ve tedavi kliniklerinde psikologlar tarafından sıkı bir gözlem altında tutulup, topluma yeniden entegre ediliyor.

Edebiyat Fakülteleri’ nden mezun bir çok psikolog bulunmakta. Onları eğitip ‘Klinik Psikolog’ düzeyine çıkardığımızda, gazilerimize TSSB konusunda ciddi hizmet yaratırız. Bu bağlamda kliniklerin oluşturulması da ekonomik kriz yaratmaz.

Gazi sanı yasayla İstiklal Harbi, Kore ve Kıbrıs Savaşları sırasında görev alan TSK personeline verildi. Bunun dışında bu ünvan kimseye tanınmadı. Bu ünvanı verme yetkisi de Bakanlar Kurulu’ na bağlı, yani siyasetçilere... Durum böyle olunca Güneydoğu Gazileri ‘sakat’ kibarcası ‘malül’ sanına uygun görüldü.

Kendimize gelelim beyler... TSSB denilen illeti geniş bir açıda değerlendirin. Bu hastalığın sonuçları hayal edilemeyecek boyutta korku ve şiddet içermekte. Bu denli hassas bir konu geçiştirilemez, hafife hiç alınamaz. Gazilere, malül diyemeyiz.

Serdar ALTINSIR

 

Bakış

Madalya Muamması

Gazetelerde bir madalya tartışması gündeme geldi. İlginç gelişmeler yaşandı, bir takım iddalar ortaya atıldı, suçlamalarda bulunuldu. Gelişmeler gazi nüfusu arasında, son günlerde dillerden düşmeyen İlhan Şeşen’ in “ Neler Oluyor Bize” şarkısının top list olmasına neden oldu. Birbirleri ile bağlı ilginç iki örnek aktarmak istiyorum. İlk örneğim Sivas’ lı gazilerden.

Türkiye Muharip Gaziler Derneği (TMGD) Sivas Şubesi’ nin 10. genel kurulunda, Kıbrıs gazileri kendilerine madalya! verilmediğini öne sürerek genel kurul salonunu terketti. Zaman Gazetesi, bu haberi 30 Ocak 2002’ da yayınladı. Genel Kurul öncesi, dernek tarafından 4 Kore gazisine çeşitli madalya ve şilt verilince, salonda bulunan Kıbrıs gazileri olaya tepki gösterdi. Gaziler arasında ayrımcılık tohumlarının ekildiğini, kendilerinin de madalya almayı hak ettiklerini ifade eden Kıbrıs gazileri, Dernek Başkanı Suha Tan ve bazı Kore gazileri ile tartıştılar.

İkinci örnek ise, Mart ayında Bursa Şubesi’ nde yaşandı. TMGD Genel Merkezi, Kore Savaşı’ ndan 50., Kıbrıs Barış Harekatı’ ndan sonra 25. Yılını dolduran gazilerimize madalya verilmesi kararını aldı. Bursa Şubesi de bu kararı Mart ayında uyguladı. Ancak madalyalar sınırlı hazırlanmıştı. Bursa Şubesi’ nin bin 580 gazi üyesi vardı. Sadece 70 gazi madalya alabildi. Ardından tepkiler gelmeye başladı. Akşam Gazetesi’ nden Ersel Peker konuyu şöyle değerlendirdi: “Parayı veren gazi madalyayı takıyor. 21 milyon ödeyen madalyayı satın alıyor”.

Genel Merkez, Genel Başkan düzeyinde Ersel Peker’ i yanıtladı .

TMGD Başkanı Gültekin Alpagun şöyle dedi:

“Derneğimizin maddi imkanları 61 bin gaziye parasız madalya vermeye müsait olmadığından isteğe bağlı olarak 2 bin adet anı nişanı madalya yaptırılmış ve anı beratında yazıldığı gibi, bu nişanın nesillere intikali arzu edilmiştir. Bu madalyalar birer kahramanlık ve savaş madalyası olmayıp tamamen anı mahiyetindedir. Gazilerimizin birlikte oldukları toplantıda arzu edenlere verilmiştir. Bu konuda eleştiri yöneltenler dernek tüzüğüne göre suç işlemekte olup, Bursa Şubesi’ nin yakında yapılacak kongresindeki seçimleri etkilemek için muhalefet yapmaktadır..’

İki örnekte belirgin olan konu, gazilere hak ettikleri madalyanın bir türlü verilmemesidir. Şu acı gerçeği de eklemek zorundayız; gazi jenerasyonları birbirlerini sarılıp, kucaklıyacakları yerde, sürtüşüp tartışıyorlar. Sonuçlara bakıp yargılamak kolaydır. Kıbrıs gazileri ya da Kore gazileri haksız diyebiliriz. Neden tartışıyorlar? Bu agresif tavırları neden sergiliyorlar? şeklinde sorabiliriz. Ancak, sağlıklı yanıt alamayız. Burada yatan gerçek, onları birbirlerini suçlayacak boyuta çıkaran nedende saklıdır. Bu noktada madalya ile ilgili yasalar ne diyor, ona bakmamız gerekiyor. Madalya verilmesi ile ilgili iki hüküm vardır. 66 sayılı, 29 Kasım 1920 tarihli İstiklal Madalyası Kanunu ve 2933 sayılı 24 Ekim 1983 tarihli Madalya ve Nişanlar Kanunu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ nin kimlere madalya verileceğini, ne çeşit olacağını, mirasçılarına intikal şeklini Bakanlar Kurulu kararıyla belirlediğini hükmeder. Örneğin, 66 sayılı İstiklal Madalyası Kanununun 1. maddesi hak sahiplerini tanımlar:

“İstiklal Madalyası bilfiil kıta başında, cephede veya dahili isyanları teskinde hamaset ve fedakarı asarı gösteren erkan, ümera ve zabıtan ve efrat ve milli kahramanlara ve cephe gerisinde ulvi maksadın husulü için mesai ibraz edenlere ve istiklali milli uğrunda fedayı hayat eden şehitlerin büyük oğluna, yoksa büyük kızına, yoksa pederine, o da yoksa validesine, o da yoksa zevcesine verilir.”

Yine 2933 sayılı Madalya ve Nişanlar Kanununda yer alan Devlet Övünç Madalyası, ilgili bakanın teklifi, Bakanlar Kurulu’ nun onayı ve Cumhurbaşkanının tevcihi ile yurt içinde veya dışında gösterdiği sorumluluk ve görev anlayışı içinde feragat ve fedakarlık, başarı ve yararlılık dolu çalışmalarıyla Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti adına haklı gurur kaynağı teşkil ederek malül olanlara ve şehit olan kişilere bu kanunun 5. maddesinde belirtilen mirasçılarına verilir.

Elbette bir gazi temsilcisi farklı etkinlikler gündeme getirebilir. Olumlu ya da olumsuz tepkiler de alabilir. Bize düşen ise, analiz etmek, araştırmak ve yorumlamaktır. Bu verileri üst üste koyarak ya da irdeliyerek bir sonuç elde etmek mümkündür.

Aslında, madalya konusu gazi nüfusunun sorunlarından sadece biri. Daha pek çok sorunlarla gazilerimizin iç içe yaşadığı gerçeğini reddedemeyiz. Tekrar madalya konusuna dönelim. Dedesinin ya da babasının madalyasını muhafaza eden nice insanlar gördüm. Gazilik meselesi açıldığında, gözleri parlıyor ve hemen “ben bir madalyalı gazinin ardılıyım” sözlerini gururla söylüyorlar. Özenle madalyalar korunuyor ve nesillere intikal ettirilmesi amacıyla saklanıyor.

Sorun nerede? Gazilere yeterli sayıda madalya verilmemesi sıkıntının ana kaynağı. TMGD Genel Merkezi’ nin bu etkinliği tepki getirsede ilgililerin dikkatini çekebilir. Kanunlar yolu açmış. Ankara parmağını oynatsa meseleyi kökten halleder. Madalyalara harcanacak para ne doları arttırır, ne de faizi yükseltir. Genel Başkan Alpagun, 61 bin gazi olduğunu ifade ediyor. 2 bin madalya yaptırıldığına göre, 59 bin gazi madalyasız. Sayın başkan şunu bilmeli, anı nişanı dahi olsa, gögüse takılan her işaret şerefle taşınır. 59 bin gaziyi bundan mahrum edecek bir etkinlik, kaş yaparken göz çıkartmaya benziyor. Eleştirilere gelince, TMGD’ den başka gazilerin sesini yükselten hangi kurum var? Kamuoyuna dolaylı da olsa meseleleri taşıyan, kaç adet gazi temsilcisine sahibiz? Kore ve Kıbrıs gazilerinin pek çoğunu bünyesinde barındıran, çeşitli zorluklar içinde gazilere olanak tanıyan,TMGD dışında kuruluş görebiliyor musunuz?

Bu soruların yanıtları, terazinin bir kefesinde her zaman yer almalı. Gazilerin sorunlarına eğildiğimiz gibi Gazi Temsilcilerine de kulak kabartalım.

Macit KANALICI

Kadın ve Gazilik

Kahramanlık, insana özgü bir olgudur. Tarihin sayfaları, umutsuzluğun ve yılgınlığın hüküm sürdüğü dönemlerde, çözüm için çekinmeden öne çıkan kadın kahramanlarla doludur.

Ne yazık ki, Türkiye’ de genel bir yanılgı; yıllardır yaygın bir şekilde ve kahraman kadınlarımızın aleyhine çalışıyor. Kaynaklar, belgeler ve mevcut bilgiler şehit ve gazi kadınlarımızın varlığını kanıtlasa bile, kavga ve erkek bağlamında savaşı değerlendiren düşünce, gazi olarak sadece erkeği öne sürüyor. Gazi denilince akla ilk gelen erkek cinsi oluyor. Oysa, savaşta, özellikle topyekün savaşta, kadın ve erkek eşit oranda yaşamını ortaya koyuyor, birlikte mücadele veriliyor.

Gazi kadınlar hakkında tarihsel bir görüşe sahip olabilmek için, meseleyi geçmişten günümüze inceleyip değerlendirmeliyiz.

Eski Türklerde Kadın

Bozkır yaşam, sınırlı kaynakları ile artan nüfusu besleyemez. Mezopotamya’ nın bereketli toprakları yaşamı kolaylaştırırken, Orta Asya’ nın coğrafi koşulları bir o kadar yaşamı güçleştirir. Göç etmek ve göçebe yaşam biçimi bölge insanının adeta bir yazgısıdır. Kurak yıllar ve sert geçen kış mevsiminde açlık öyle bir boyuta ulaşır ki, Al - Omari’ nin ifadesiyle, Kıpçak Türkleri açlık zamanında çocuklarını ölmesin diye satarlar. Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi adlı eserinde bu yaşamı kısaca özetler:

“...... Göçebe, sanılmamalıdır ki, göç etmenin zevki için göç eder”

Ağır koşullara uyum sağlamanın ya da sorunlarla mücadele etmenin zorunlu olduğu kabile döneminde, kadın bir dinamo gibi çalışır. Kaynakları denetler, tarımın keşfi ile besini yeniden üretir, çocukları büyütür, eğitir, el becerilerini geliştirerek toplumun maddi gücünü arttırır. Bu görevleri bir başlık altında toplarsak, ikinci başlık altında da kadının toplumun askeri gücüne katkısından söz edebiliriz. Prof. Emel Doğramacı “Türk kadını, devrinin erkek tipine yaklaşır. Onun gibi ata biner, ok atar, kılıç kullanır ve hatta düşmanla savaşır” belirlemesini yapıyor. Oğuz boylarında genç kızların, el işleri ve becerileri ile değil, ata binip kılıç kuşanmaları ile değirlendirildiği destanlar tarafından dile getirilir.

Dede Korkut Hikayeleri’ nde kadınlar erkeklerin yaptıklarını yapabilme yetkisini taşırlar. Destan kahramanlarından Kanturalı bir kızla evlenmek ister. İstediği kızı şöyle tanımlar:

“...Baba ben yerimden doğrulmadan o kalkmış, ayağa dikilmiş olmalı; ben Karakoç atıma binmeden o binmiş olmalı; ben kanlı kafir eline varmadan o varmış, bana baş getirmiş olmalı”.

Fuat Köprülü’ nün deyişiyle, “Kitab-ı Dede Korkut hikayelerindeki Selcan Hatun, Bani Çiçek Hatun gibi kadınlar, hakikatte bir alp’ tan başka bir şey değildir. Kanlı Koca, oğlu kahraman Kanturalı’ yı evlendirmek istediği zaman, onun verdiği cevap, alplar devrinin umumi olarak kadın hakkındaki ülküsünü pek açık surette gösterir” belirlemesi ilk kadın gaziler hakkında önemli bir bilgidir.

Kadın, toplumsal yaşamda mevcut olanı koruma ve geliştirme konularında etkin bir rol oynar. Ziya Gökalp’ e göre eski Türkler demokrattır. Erkek ve kadın eşittir. Kadınlar binici, silahşör, kale kumandanı, hükümdar, veli ve elçi gibi konularda ve görevlerde bulunabilirler. Kadınlar mal sahibi olabilecekleri gibi tımar sahibi de olabilirler. Prof. Mehmet Kaplan “Dede Korkut Kitabında Kadın” makalesinde kadın ve kahramanlık ilişkisini gösterir:

“Dede Korkut kitabında dikkati ilk çeken şey, burada kadının yerleşik medeniyet, köy ve şehir edebiyatlarında olduğu gibi, bir haz ve aşk mevzuu olmamasıdır. Daha mühimi, en büyük beşeri değer kahramanlıktır ve kahramanlık, muhariplik ve vücut kuvvetini göstermek şeklinde tecelli eder. Bunun neticesi olarak erkek, kendisi için en yüksek olan kahramanlık vasıflarını kadında da arar...”

Görüldüğü gibi, kadın alp nitelikleriyle örtüşüyor. Toplumunu ve çocuklarını korumak, savunmak amacıyla savaşa giriyor, besin temin etmek için avlanıyor. Bu uğurda hayatını risk ediyor, bazıları ölüyor bazıları da yaralanıp geri dönüyor. Diğer bir anlamda gazilik olgusu ile örtüşüyor.

İmparatorluk Dönemi

Kadınların teşkilatlanma faaliyetleri imparatorluk döneminde, olumlu neticeler verir. Anadolu’ da kurulan ve ilk kadın teşkilatı olan “Bacıyan-ı Rum” un etkinlikleri hem Osmanlı Devletini hem de İslam Uygarlığını korumada, geliştirmede ve ileri götürmede önemli rol oynar. Ahi birliklerinin kadınlar kolu biçiminde teşkilatlanan Bacıyan-ı Rum üyeleri, örgücülük, dokumacılık gibi, meslek kollarında istihdam edilirken, askerlik hizmetini de yükleniyorlar. Tarihçi İbn-i Battuta, 1243 yılında Moğol istilası karşısında Bacıyan-ı Rum Teşkilatı’ na mensup kadınların, şehrin savunmasında fiilen ve teşkilat olarak savaştıklarınıbetimler.1856’da Kırım Savaşı bittiğinde yaralı askerlerin bakım ve tedavi hizmetleri aksamaya başlar. ingiliz Savaş Müsteşarı Sidney Herbert, İstanbula gidebilecek bir hemşire grubunu organize etmesi için Florence Nightingel’ i görevlendirir. 34 yaşında İstanbula gelen dünya hemşirelerinin önderi Florence Nightingel, Selimiye Kışlası hastanesindeki kötü koşulları ıslah eder. Yetkililer, yaptığı reformlardan, yaralı askerler ise, onun ilgi ve bakımından adeta büyülenirler.

C.W. Smith kitabında şöyle der: “Savaş’ da iki kahraman ortaya çıkmıştı; Asker ve Hemşire.”

Hemşire, kendisini ıstıraplara adamış bir insan ve verilmesi gereken mücadeleyi terk etmemiş bir kişiliktir. İlgiye muhtaç, çaresizlik içerisindeki insanlara umut olmanın yoludur hemşirelik. Kur’ an’ ın Maide Suresinin 32. ayeti de “... Kim bir insanın hayatını kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibi olur” tebliği ile hemşirelik mesleğini ulvileştirir. Hiç bir hizmet alanı, sağlık hizmetlerinde ve hasta bakımında olduğu kadar, dinin gücünden ve motivasyonundan faydalanmamıştır. Hemşire’ nin görevi, bedensel yaraların tedavisi dışında, rehabilitasyon ile ruhsal yaraları da onarmak şeklinde tanımlanabilir.

Uzun süren savaş yılları, imparatorluğun yıpranmasına sebep olmuş, savaşta kaybedilen sağlık personelinin yerini doldurmak üzere talep yeterli olmamış, bu durum üzerine kadınların sağlık hizmetlerinin bütün alanlarında çalışmaları ve eğitilmeleri zorunluluk haline gelmişti. Eğitilen hemşireler cephe gerisindeki seyyar hastanelerde başarılı görevler çıkarmıştır.

Gözden kaçırılmaması gereken nokta şudur; hemşireler cephede de hizmet verirler. Çatışmalara maruz kalıp şehit de olabilirler gazide... Hz. Muhammed’ in halası Ummül Hanam bin Milhan Ensari ünlü bir hemşire olarak tanınırdı. 647 yılında Hz. Osman’ ın Kıbrıs fethine hazırladığı orduya, gönüllü hemşire olarak katılan Hala Sultan Larnaka civarında şehit düşer.

Osmanlı Devleti’ nin gerileme devri, sürekli toprak kaybı ve isyanlar içte ve dışta iştah kabartıyordu. Askeri alanda yapılan düzenlemelerin başarısız sonuçlar vermesi de, düşman kuvvetlerinin pervasızca ve katliama ulaşan cinayetleri karşısında, halkı acz içine itmişti. Savaş etiği zayıf imparatorluğa uygulanmuyordu. Din ve milliyet kisvesi altında başlayan Osmanlı - Rus savaşları, inzivaya çekilmiş, bayındırlık ve sosyal yardım işlerine yönelmiş kadını harekete geçirdi. Osmanlı Devleti’ ne uygulanan politikanın savaşla sürdürüldüğünü kavramakta gecikmedi. Asker kıyafetine bürünüp, eline silahı aldı ve erkeği harekete geçirmek üzere ön saflara geçti. 1850’ li yıllar, Anadolu kadınında başlangıcı görülen, mazlum ülkelerin kadınlarına öncülük eden, yoğun duygularla dolu kadın gazilerimizin, kararlı tavırlarına kahramanlık öykülerine tanıklık eder. 1853 - 56 Kırım Savaşı’ nı anlatan Rızai’ nin “Manzume-i Sivastopol” adlı eserinde Muharebe-i Kara Fatma başlıklı bölümü bir kadın gaziyi betimler. Kara Fatma, bir çok savaşa katılmış ve kardeşinin şehit düştüğü savaşta yaralanmış bir kadın gazidir. Rızai beyitlerinde bu kadın gazi ile ilgili bilgiler verir:

“Beş - altı gün sonra geldi Fatma Gazi

Nisalar kahramanı, ser - firazı

Onların namı var Türkmen İli’ nde

Kılıç belinde, karkı kollarında

Onlar çok kırdı düşman, döktü kanın

Şehit oldu karındaşı nisanın O hatun kendi dahi yaralandı.”

Kara Fatma adı daha sonra Türk kadın gazileri tarafından bir ünvan olarak da kullanılır. Erzurum’ lu Fatma Seher’ in, “ Anadolu’ daki Kara Fatmalar’ ın en kuvvetlisi benim!” demesi, bunun bir ünvan olduğu fikrini kuvvetlendirir. Dolayısıyla Kara Fatma ünvanı “Mehmetçik” ünvanı ile de eş anlamlı algılanabilir.

Kadın gazilere verilen bir sembol örnek de Nene Hatun’ dur. Çünkü, bu gerçek öykü, toprağını ve sevdiklerini düşman çizmesinden arındırmak isteyen tüm kadınlarımıza ithaf edilir. 1877-78 Türk - Rus savaşı ya da diğer bilinen adıyla “ 93 Harbi” sırasında Erzurum’ un Aziziye Tabyası’ nda gösterdiği kahramanlıkla tarihe mal olan “Nene Hatun’, gerek eski Türk geleneklerine, gerekse Atatürk’ ün demeçlerine uygun, tipik bir alp kadınıdır. Onun kahramanlık öyküsü özetle şöyledir: 1877 yılı Kasım ayının 7’ sini 8’ ine bağlayan gece, civarda bulunan iki Ermeni köyünden gizlice harekete geçen kalabalık bir çete, sinsi sinsi yaklaşıp, Erzurum’ un meşhur Aziziye Tabyasına girmeyi başarmıştı. Türk askeri derin uykuda idi. Yataklarında uykuda yakalanıp, katledildiler. Ardından gelen Rus kuvvetleri de hiçbir mukavemet görmeksizin Aziziye Tabyası’ na yerleştiler.

Bu baskından sağ kurtulan bir asker, koşa koşa Erzuruma varıp kara haberi yetiştirdi.

Minarelerden sabah ezanı yerine “ Moskof Aziziye’ ye girdi!” sesleri yükselmeye başladı. Şehrin kenar mahallesindeki mütevazi bir evde oturan taze bir gelin vardı. Bir gün evvel, ağabeyi Hasan cepheden ağır yaralı olarak eve getirilmiş ve birkaç saat önce, bu taze gelinin kolları arasında can vermişti. Kocası cephede idi.

Minarelerden yükselen “Moskof Aziziye’ ye girdi” seslerine, seferber olup koşanların uğultuları karışıyordu. Taze gelin, bu kara haberi duymuş gibi ağlamaya başlayan üç aylık bebeğini emzirip, uyuttu. Usulca onu beşiğine bıraktı ve heyecan dolu bir sesle: “Seni bana Allah verdi, ben de seni Allah’ a emanet ediyorum yavrum” diye mırıldandı. Sonra şehit kardeşinini döşeğine seğirtti. Ölüyü alnından öptü: “ Seni öldüreni öldüreceğim ben de” dedi, kin dolu bir sesle.

Ve masanın üzerinden satırı kapmasıyla, kapıdan dışarı fırlaması bir oldu. O da Aziziye’ ye doğru koşmakta olan kadınlı - erkekli, taşlı - sopalı kalabalığın arasına karıştı. Aziziye’ ye yerleşmiş bulunan Rus kuvvetleri, tabyaya yaklaşmakta olanlara karşı yaylım ateşine geçince, bir hayli Erzurumlu kırıldı. Onların kırılışını görmek, ayakta kalabileni büsbütün şahlandırmış ve tabyanın demir kapılarına gülle gibi yüklenen kalabalık, bir anda içeri doluvermişti. Demir kapılar bile dayanmamıştı. Bu olağanüstü manevi güç karşısında.

Yaralılar arasında taze gelin de vardı. Elinde satırı ile dövüşürken aldığı bir yaranın tesiriyle o da kanlar içinde yere yıkılmıştı. Fakat yaralı olarak, baygın halde bulunduğu zaman dahi elindeki kanlı satırını sıkı sıkıya kavramış, bırakmıyordu hırs dolu ellerinin arasından.

Adı Nene idi taze gelinin. O günden sonra da bütün Erzurum’ un tanıyıp saydığı kişilerin arasına katıldı. Doksansekiz yıllık ömrü boyunca bütün Erzurumlulara Rus işgal kuvvetlerinin, Aziziye’ de nasıl tepelenişini anlattı. Fakat kendinden birkaç kelime ile bahsetti. Ölümünden bir yıl önce kendisini ziyaret eden NATO Başkumandanı’ na “Ben o zaman icap eden şeyi yapmıştım. Bugün de icap ederse aynı şeyi yaparım” demiş ve Amerikalı generali kendine hayran bırakmıştı... Tutulduğu zatüre yüzünden, 22 Mayıs 1955’ te Erzurum Numune Hastanesi’ nde hayata veda etti.

Milli Mücadelenin Kadın Gazileri

Kurtuluş Savaşı, kadını bir göreve çağırır; bir yurt, bir vatan ve bir ulus bina etmek amacıyla erkeğin yanında silah altında bulunmak için... Erkeğin yaralarını tedavi etmek için... Savaşa cephane yetiştirmek için... Miting meydanlarında halkı uyarmak için... Savaş alanlarında şehit ve gazi olmak için...

Eserlerinde, Türk toplumunda egemen olan kadın - erkek eşitsizliğin; çeşitli açılardan inceleyen ve eleştiren Namık Kemal, “Vatan Yahut Silistire” de, kadın kahraman Zekiye’ nin özünde taşıdığı vatanseverlik duygularına, güçlü kişilik ve iyi bir eğitim eklemesi ile onun doğal cesaretini kuvvetlendirir. Bir erkek elbisesi giyerek, sevdiği İslam bey’ in peşinden cepheye gider. Namık Kemal, Zekiye’ nin yaralı askerlere gösterdiği şevkat ve özeni, Türk kadınının yaradılışında aramaya çalışır. Ayrıca, romanın kahramanı Zekiye, Namık Kemal’ in “cenazesini çocukluğumda gözümle gördüğüm” dediği, 1853 - 56’ daki Türk - Rus Savaşı’ nda şehit düşen bir kadın gazinin esinlemesidir.

Savaşın hazırlık aşamasında, zaferin kazanılmasına değin, geçen süreçte erkekle birlikte kadın her alanda görev üstlenir.

Mitingler ve Cemiyetlerde Kadın

İzmir’ in işgalinin ardından İstanbul’ da düzenlenen mitinglerde konuşma yapanlar arasında bulunan H. Edip Adıvar, Nakiye Elgün, Müfide Ferit Tek ve onları destekleyen binlerce kadın, bu savaşta erkeklerin yanında mücadeleye hazır olduklarını tüm dünyaya duyururlar. 19 Mayıs İstanbul Sultanahmet mitinginde konuşma yapan H. Edip Adıvar topluluğa seslenir: “ Hanımlar! bugün elimizde top, tüfek denilen alet yok; fakat ondan büyük, ondan kuvvetli bir silahımız var. Hak ve Allah. Tüfek ve top düşer, hak ve Allah bakidir. Topun yüzüne tükürecek kadar evlatlar, analar, kalbimizde aşk ve iman, milliyet duygusu var. Biz dünyada millet sınıfına layık bir millet olduğumuzu erkek, kadın hatta çocuklarımıza kadar ispat ettik”

Bu mitingin ardından 30 Mayıs mitinginde Nakiye Elgün “Efendiler! Fatih’ in, Selim’ in, Süleyman’ ın mezarını, ecdadının ebedi abideleri olan camileri, türbeleri bırakıp çıkacak içinizde bir erkek var mı dır? Ben tasavvur etmiyorum, çıkmayacaksınız,bırakmayacaksınız. Bizde daima sizinle beraber olacağız... Önümüzde açık iki yol var: Biri, tarihimize sanımızla devam etmek, diğeri gözlerimizle beraber tarihimizi de kapayıp ebediyete götürmektir.” Sözleriyle konuşarak halkı uyarır. Gazi kadın önderlerinin cesaretlerini ortaya koymaları, Osmanlı’ nın çöküş döneminde görülen, askerlik ruhundaki pasivizme canlılık kazandırır.

Kurdukları derneklerle mücadeleye maddi ve manevi destek veren kadınlarımızdan Sivas valisi Reşit Paşa’ nın eşi Melek hanım ve arkadaşları tarafından 5 Mayıs 1919’ da kurulan ve Sivas Valiliği’ nin 9 Aralık 1919 tarihli yazısıyla resmen tanınan “Anadolu Kadınlar Müdafai Vatan Cemiyeti”, işgallere karşı çeşitli devlet yetkililerine telgraflar gönderir. Telgraflar, haksız işgalleri protesto niteliğini taşır. Dernek, İzmir’ deki mücahitlere para yardımı yapmak amacıyla kampanyalar düzenler. T.B.M.M’ nin ve Atatürk’ ün desteğini alan derneğe, yurtsever hislerinden dolayı teşekkür edilir. Amasya, Kayseri, Niğde, Erzincan, Burdur, Pınarhisar, Konya, Denizli, Kastamonu, Kangal’ da cemiyetin şubeleri açılır.

Kadın Gaziler Cephede

Askeri uzmanların deyimi ile bir “topyekün savaş” kabul edilen Kurtuluş Savaşı; dünya üzerinde kadın, erkek, çocuk, yaşlı ve genci ile tüm insan gücünün topluca organize edildiği ilk modern savaştır. Topyekün savaş, kadın ile erkeği aynı düzeyde görür ve kullanır. 1923’ de, İzmir konuşmasında Atatürk şöyle der:

“Şuna inanmak lazımdır ki, dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir. Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi; kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğe bir organı istemezse o sosyal toplum felçlidir.”

Milli Savunma Bakanlığı araştırmasına göre, milli mücadeleye katılıp, düşmanla savaşıp şehit düşen kadınlarımızın sayısı 62’ dir. Bu kadınlarımızın bir kısmı top mermisiyle bir kısmı evinde kurşunlanarak şehit edilmiş ya da yaralı olarak hastaneye getirilmiş ve orada vefat etmiştir Gaziantep ve Kahramanmaraş savunmasında 164 kadın gazi tespit edilmiştir.

Üzerinde durulması gereken bir nokta da; milli mücadeleye katılmaya zorlayan bir yasanın olmamasıdır. Kadınlar, savaşa sadece “ gönüllü “ olarak katılırlar. Olayın büyüklüğü ve değeri buradadır. Kadın askeri hizmetlerde, elindeki silahla savaşarak gerektiğinde şehit düşmüş ya da kan dökmüştür. Savaş sürecinde kadın gazilerin küçümsenmeyecek ölçüde etkin bulunmaları ve madalya alan kadınların listesi, “Kahraman Kadınlar” başlıklı Hakimiyyet-i Milliye Gazetesinde belirtilir:

“ Orduda bir çok kadınımız var ki, babaları ve kardeşleriyle beraber, harbin bütün mezahimini (zahmetler) çekerek cephelerde didiniyorlar. Ordu, bilaperva (çekinmeden) tehlikelere atılan bu kahramanların hizmetlerini takdir ederek kendilerini Harp Madalyaları ile taltif (ödüllendirilmiş) eylemiştir. Bu suretle Türk kadını bu istiklal ve istihlas (oluşturma) harbinde büyük bir hisse almış ve tarihe ismini pek şerefli bir surette geçirmiştir. Garp Cephesi Kumandanlığı, Eskişehir Harbi’ nin bidayetinden (başlangıç) beri orduda kendi vasıtalarıyla çalışan ve ordu ile muzafferen avdet (geridönüş) eden oniki kadına Harp Madalyası verdiği gibi, Erzak Kolu Kumandanlığı vazifesi ifa eden Fatma Onbaşı’ nın da rütbesini Çavuşluk’ a terfi eylemiştir.

Cephe gerisindeki bütün yaralıların ve ikmal maddelerinin taşınması, Türk kadınının sırtına ve kağnısına yüklenmiştir. Basit silah endüstrimizi onlar çalıştırmışlardır. Ankara, Ulus meydanındaki kadın heykel işte bu kahraman Türk kadınının simgesidir. Bunun dışında, elinde silahı, cephede milis görevini yerine getiren pek çok kadınımız olmuştur. 1919’ da, Yunanlılar Aydın’ a girerken bir anne silahını kapar ileri atılır. Bunu pek çok erkek ve kadın takip eder. Ayşe, Emine ve Seher adlı kadınlar tarihe geçmiş, gerçek savaşçılardır.

Kaynaklar,belgeler kadın gazilerin varlığını açık ve net ortaya koyuyor. Hatta, batı gazi kadınını göklere çıkarıyor.ABD’nin kadın gazileri, etkilerini Gazi Bakanlığı’ndan bir birim olarak gösteriyorlar. Bakanlığın kadın gazilerle ilişkili bölümü tüm gazi kadınlara sahipleniyor. Ülkemizde ise, kadın gazilerle ilgili bir kaç kitap dışında göze batan bir çalışma yok. Pek çok kadın dernekleri var, ancak gazi kadını vurgulayan, ortaya koyan bir faaliyet yok. Sözü Kara Fatmalardan Fatma Seher’e bırakalım, onun yaşam öyküsünü düşünelim ve şu soruyu kendimize soralım; Neden Kadın Gazilerimize Yeterli Önemi Gösteremedik?

Kara Fatma (Fatma Seher Erden):

1888’ te Erzurum’ da doğmuştur. Babası Yusuf Ağa’ dır. Binbaşı Derviş Erden ile evlenmiş onunla birlikte Balkan Savaşına katılmıştır. I. Dünya Savaşında ailesinden 9 - 10 kadınla birlikte Kafkas Cephesine gitmiş, Mondros Ateşkesinden sonra eşi Ermeniler tarafından şehit edilince, etrafına topladığı kadınlarla birlikte Ermenilere karşı çarpışmıştır. Erzurum’ da, Mustafa Kemal ile yaptığı görüşme sonucunda görev istemiş ve silah arkadaşlarıyla Bursa ve İzmit’ in işgalden kurtulması için çalışmıştır. Fatma Seher için Mustafa Kemal ile görüşebilmek, bir süikastı önlemek için sıkı tedbirler alındığından pek kolay olmamıştır. Onunla görüşmeyi nasıl başardığını, nasıl vazifelendirildiği yine kendisinden izleyelim:

“ Mustafa Kemal’ in huzuruna çıkabilmek için muhtelif kıyafete girerek üç günlük bir mücadeleden sonra, devamlı bir takibim neticesi olarak, Sivas’ ta öğle yemeğine davetli bulunduğu bir yere giderken yolda yakaladım. Üzerimde çarşaf ve yüzümde de peçe kapalı idi. Kendisiyle bir mes’ ele hakkında görüşmek istediğimi söyleyince, ilk defa sert bir lisan kullanarak, ‘Ne görüşeceksin!’ mukabelesinde bulundular. Kalbimdeki vatan aşkı bu sert muameleye galip gelerek derhal peçemi kaldırdım ve İstanbul’ dan buraya kadar sizinle görüşmek için geldiğimi, ma’ ruzatımın bir dakika için dinlenmesini ısrarla rica ettikten sonra, pek yakınımızda bulunan küçük bir lokantaya beni kabul ettiler.”

Mustafa Kemal ona adını, silah kullanmayı, ata binmeyi bilip - bilmediğini, savaştan ateşten korkarmısın diye sorar. Verdiği cevaplar Mustafa Kemal’ i memnun eder, “ Bütün kadınlar Kara Fatma gibi olsaydı!” der, adı onun bu hitabından sonra Kara Fatma olarak kalır. Oğlu, kızı ve kardeşinin de yer aldığı müfrezesine az zamanda 480 kişi katılır. Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Muharebesine büyük yararlılıklar gösterir. Büyük Taarruz için hazırlıkların sürdüğü sırada Trabzon’ da bulunan Kara Fatma için İstikbal gazetesi şöyle yazar:

“Üç seneden beri Yunanlılar’ la harp eden Kara Fatma’ nın namını herkez işitmiş ve bu kahraman kadını herkez dinlemiştir. Kara Fatma, tıpkı bir erkek gibi omuzunda silahıyla en çetin harplere iştirak etmiş, çetecilik yapmış, yaralanmış ve hatta faaliyetine devam etmekte bulunmuştur.” Afyon civarında Yunanlılara esir düşer ve kendi çabalarıyla kurtulur. Bu olayı kendi ifadeleriyle aktaralım:

“ Altımdaki, Ceylan ismindeki, güzel talim ettirilmiş çok akıllı bir hayvandı; adeta bir piyade neferi gibi düşman mevzisine sokulmakta fevkalade mahirdi. Afyon civarındaki Sürmeli Köyü’ nde bulunan düşmana müfrezemle taarruz esnasında, hayvanımla düşmanın mevzisine sokulmak icap etti. Bu esnada düşman tarafından bir kement atılarak yakalanmıştım ve hayvan da şahlanarak bizim tarafa firar kaçmayı başardı; ben de bu şekilde düşmana esir olmuştum.

Beni yakaladıkları zaman gözlerim bağlanarak, kendi mevzilerinin iki saat gerisinde bir yere götürülmüştüm ve burada gözlerimdeki mendil çözüldü ve Sürmeli Köyü’ nde kurmuş oldukları karargahlarında yarım saat sorgulandım; benden bilgi almak için sürekli sıkıştırıyorlardı; ben de verdiğim cevaplarda kaçamak cevaplar veriyordum. Bunlar arzu ettikleri maksadı temin edemediler. Bunun üzerine, Başkumandanları olan Tirikopis’ in yanına götürdüler ve beni görünce son derece hayretle bana bakıyordu ve ‘Sen Kara Fatma?’ diye üç defa hayretle ismimi tekrarladı ve biraz sonra, hayret ettiğinin sebebini son süalinden anladım. Meğer bunlar, Kara Fatma’ yı devasa birşey tehayyül ediyorlarmış ve ben bunlara cevaben, ‘Anadolu’ daki Kara Fatmalar’ ın en kuvvetlisi benim’ demiştim ve sonra beni bir yere kapattılar.

Evvela, başıma dört tane süngülü nöbetçi diktiler; birkaç gün geçtikten sonra bir kişiye indirilmişti ve bu nöbetçinin yanına misafir arkadaşı geldi. Sürekli şarap içiyorlardı. Misafir olan arkadaşı kalktı gitti. Bu nöbetçi şarap içmeye devam ediyordu. Herhalde çok içmiş olmalı ki sabaha karşı sızdığını gördüm; fakat bir türlü inanamıyordum. Bir - iki yoklamadan sonra, hakikaten sarhoş olduğuna kanaat getirmiştim; elindeki silahı alarak, ortalık ağarmadan yola çıktım. Bir hayli zorluktan sonra kaçmayı başardım ve ondokuz gün sonra, Sürmeli Köyü’ ndeki ovada kıtamın başına geçtim. Bu başarımdan dolayı Üsteğmenliğe terfi ettirildim.”

Üsteğmenlik maaşını Kızılay’a bağışlar. 1954 yılında T.B.M.M. tarafından yeniden maaş bağlanmıştır. Erzurum’ da 1955 yılında vefat etmiştir.

Atatürk, Söylev ve Demeçlerinde Milli Mücadelede kadının yerini şöyle belirler:

“... dünyada hiç bir milletin kadını ‘Ben, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar emek verdim’ diyemez. Kimse inkar edemez ki, bu harpte ve ondan evvelki harplerde hem ocağını tüttüren, eken - biçen, odunu getiren hemde sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin harp malzemesini taşıyan hep onlar, hep yüce, o fedakar, o ilahi Anadolu kadını olmuştur”.

18 nisan 1935’ te İstanbul’ da Milletlerarası Kadınlar Kongresi toplanır. Kongrede ünlü nükleer fizikçi Madam Eve Curie’ de bulunur. Atatürk delegelere görüşlerin bildirilir:

“Türk kadınının dünya kadınlığına elini vererek dünyanın barış ve güveni için çalışacağına emin olabilirsiniz.”

Atatürk, Türk kadınlarının hiç bir alanda erkeklerden ve Avrupalı kadınlardan geri kalmayacakları yolundaki inancını da şu sözleriyle belirtir:

“Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan biçim ve kılıkta başarıdan çok, ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip, donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak şekilde ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım.”

Derleyen: Hatice BAYRAKTAR

Devletin Gazilere Sağladığı Haklar

Gazilere fayda sağlıyacak adımların atıldığını yasalarda görmekteyiz. Ancak, pek çok gazinin bu konuda bilgisi yok

Gazilerin ikinci savaşı denilen, yaşamla mücadelede devlet; nakdi tazminat ödeyerek, konut kredisi vererek, öğrenim yardımı yaparak, maaş bağlayarak, iş temin ederek, vergi indiriminde bulunarak, gümrüksüz araç ithal ettirerek onları yalnız bırakmıyor. Türkiye Cumhuriyeti, gazilerine tanıdığı, yasal haklarla onların yanında olduğunu, yalnızlığa terketmediğini ve anayasanın 61. maddesinde yer alan taahütlerini yerine getirdiğini görmekteyiz. Bu konuda devlete yöneltilen eleştirilerin de haksız olduğu kanısındayız. Ancak, gözlenen her türlü olumsuzluğun, eksikliğin, yanlışlığın sebebini devlette aramak geleneği ne yazık ki, ülkemizde yaygın bir anlayış.

Herkesin hem fikir olduğu, ancak ayakları yerden kesik ve sağlam temele dayanmayan bir sorusu var: Devlet nerede? Devlet ne yaptı? ...Hiç kimse, kendine sormuyor, ben devlet için ne yaptım? sorusunu gaziler dışında, aklın süzgeçinden geçirmiyor, vergi vererek, askerlik yaparak “ Devlet için gerekeni yaptım” önermesi yeterli değildir. Zorunluluk gerektiren ödevi yerine getirmekle vatandaş ve yetkili olunmaz. Kargaşanın ve çatışmaların egemen olduğu dünyada huzurun, rahatlığın , can ve malın güvenliği bir bedel ödemeyi gerektirir. Bizim yerimize de o bedeli, gazi dediğimiz insanlar öder. Bize düşen de gazilere yaşarken sahip çıkmak olmalıdır.

Öncelikle, gazi temsilcisi olarak adlandırılan vakıf ve dernekler, amaçlarını gazilerin hukuk savaşında yalnız kalmadıklarını gösterecek nitelikte güncelleştirmeli. Gazilerin karşılaştıkları bürokratik engelleri, siyasiler ile zirve toplantıları düzenleyerek, ortadan kaldırmayı hedeflemeli. Parlemento’ yu gazileri geliştirecek, faydalar getirecek projelere odaklamalı. Hepsinden önemlisi, Gazi Bakanı’ nı, Başbakanın yanındaki koltuğa getirmeli. Yani Bakanlar Kurulu’ nda temsil hakkına sahip olmalılar.

İş dünyası, gazilerle ilgili sorunlara yardım ve bağış gözlüğüyle bakmaktan uzaklaşmalı. Gazilerin topluma yeniden kazandırılmamasının ülke menfaatleri ile çeliştiğini, rehabilite edilmemiş bir gazi psikolojisinin yaratacağı olumsuzlukları hesaplamak zorundadırlar.

Sanat camiası da gazileri odaklanan eserlere, yoğunlaşmayı görev haline getirmeli, gazilerin yaşadığı sorunları dile getiren çalışmaları sinema, müzik, resim gibi dallarda yoğunlaştırmalı. Gençlerimize kahraman idollerini çizerken gazi temalarından esinlenmelidirler.

Çünkü, devlet öncü olarak nelerin yapılmasını gösteren adımları atmıştır. Gerek maddi gerekse sosyal pek çok hak gazilere sunulmuştur. İçişleri, Savunma ve Maliye Bakanlıkları bu konuda koordineli çalışır. Sorun, gazilerin gazi ünvanı alması ve verilen hakları elde etmesinde gizlidir. Bürokrasi, bilindiği gibi ağır çalışır. Bir de hukuk mücadelesi uzun bir yoldur. Hem ekonomi hem de eğitim düzeyi gazilerin sırtında büyük bir yüktür.

Gaziler Dergisi, üzerine düşeni yerine getirmeye devam ediyor ve bilgi aktarımını kesintisiz sürdürüyor. Milli Savunma Bakanlığı’ nın 4 Şubat 2002 tarihinde dergimize gönderdiği raporu kamuoyuna sunuyoruz.

Ödenen Nakdi Tazminatlar

2330, 3713, 2453, 2629, 3497 Sayılı Kanunlar kapsamındaki görevleri yaparken yaralanarak sakat kalanlara nakdi tazminat ödenmektedir. Diğer bir anlamda devlet; terörle mücadelede, yurtdışı görevinde, kara sınırlarının korunması ve güvenliğinde yaşamlarını risk eden gazilere sahip çıkıp, maddi bir bedel ödüyor. 1 Ocak 2002 tarihi itibariyle ödenecek meblağ yaralanmaların boyutlarına göre değişiyor.

1 nci derece 21 Milyar 588 Milyon 750 Bin TL.

2 nci derece 18 Milyar 710 Milyon 250 Bin TL.

3 üncü derece 15 Milyar 831 Milyon 750 Bin TL.

4 üncü derece 12 Milyar 953 Milyon 250 Bin TL.

5 inci derece 10 Milyar 074 Milyon 750 Bin TL.

6 ıncı derece 7 Milyar 196 Milyon 250 Bin TL. nakdi tazminat ödenmektedir.

Hayatını bir başkasının yardımıyla sürdürecek derecede sakat olanlar ise 57 Milyar 570 Milyon TL. nakdi tazminat ödenmektedir. ( En yüksek devlet memuru brüt aylığının 200 katı)

Tütün Bey’ iye İkramiyesi

13 Ekim 1988 tarihli 3480 Sayılı Kanun, gazilere tütün ve alkol ürünlerinin satış bedellerinden yüzde iki oranında ayrılan bir payın verilmesini hükmediyor. 1. maddesi de bu oranın Bakanlar Kurulunca bir katına kadar arttırabileceğini ön görüyor. Satış bedelleri üzerinden alınan yüzde ikilik pay T.C. Ziraat Bankası Genel Müdürlüğünde “ Malüller ve Şehit Dul ve Yetimleri Hesabı” adıyla Maliye ve Gümrük Bakanlığı adına açılacak cari hesaba her ay sonunda Tütün ve Alkol İşletmeleri Genel Müdürlüğünce yatırılıyor. 3480 Sayılı Kanunun 3. maddesi gereğince, hesapta toplanan paralardan;

a-) Harp Malüllerine,

b-) Şehit Dul ve Yetimlerine

c-) Barışta olağan üstü yönetim usullerinin uygulandığı haller ile talim, tatbikat veya manevra sırasında görevin veya çeşitli harp silah vasıtalarının sebep ve tesiri ile vazife malülü sayılan Türk Silahlı Kuvvetlerin mensupları ile askeri harekatı gerektiren iç tedip hareketleri veya güvenlik veya asayişin sağlanmasında Silahlı Kuvvetlerle birlikte veya ayrı olarak görevlendirilenlerden bu görevlerin çeşitli sebep ve tesirleri ile vazife malülü sayılan Jandarma ve Emniyet mensupları ile sivil görevlilere,

d-) (c) bendinde belirtilen görevlerin ifası sırasında, bu görevlerin çeşitli sebep ve tesirleriyle ölenlerin dul ve yetimlerine,

Bu Kanun hükümlerine göre yılda bir kez ödeme yapılır.

Harp ve vazife malülü olanlara da sakatlık derecelerine göre ikramiye ödenir. 2002 yılı için;

1 inci derece 1 Milyar 212 Milyon TL.

2 inci derece 1 Milyar 090 Milyon 800 Bin TL.

3 üncü derece 939 Milyon 300 Bin TL.

4 üncü derece 848 Milyon 400 Bin TL.

5 inci derece 757 Milyon 500 Bin TL.

6 ıncı derece 666 Milyon 600 Bin TL. ikramiye ödenmektedir.

Kanunun 5. maddesi, bu ürünlerin satış bayiliklerini almak konusunda gazilere öncülük tanıyor.

Toplu Konut Kanununa göre Faizsiz Ev Kredisi

3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 21. maddesi gereği terör eylemlerine muhatap olarak yaralanıp sakat kalan gazilere Toplu Konut İdaresi Bakanlığı’ nca ve 2985 Sayılı Kanuna göre, Faizsiz Konut Kredisi veriliyor. Vatanın bölünmez bütünlüğü adına savaşanlara, devlet bir yuva kurma olanağı sağlıyor. 2002 itibariyle bu kredi miktarı 19.302.000.000 TL. dir.

Emekli Sandığınca Yapılan Öğrenim Yardımı

Gazilerin öğrenim görmekte olan çocuklarına Emekli Sandığı yetişiyor ve yılda bir kez öğrenim yardımı yapıyor. 2001 - 2002 öğrenim yılı için yardım miktarı şöyledir;

İlkokul’ da okuyan çocuklar için 195 Milyon 750 Bin,

Ortaokul’ da okuyan çocuklar için 293 Milyon 625 Bin,

Lise’ de okuyan çocuklar için 391 Milyon 500 Bin

Yüksek okul’ da okuyan çocuklar için 587 Milyon 250 Bin TL.

Emekli Maaşı Bağlanması

5434 Sayılı Kanuna göre hizmet süresi 30 yıldan az olan şehit personelin eşi, çocukları, baba ve annesine 30 yıl üzerinden, hizmeti 30 yıldan fazla olanlara da fiili ve itibari hizmet süreleri toplamı üzerinden maaş bağlanır.

2330 Sayılı Kanunun 4 üncü maddesi gereği, bu Kanun kapsamına girenlerden sakatlanarak bağlı oldukları sosyal güvenlik mevzuatına göre emekliye sevk edinenlere görev malüllüğü aylığı, her hangi bir sosyal güvenlik kurumuna tabi olmayanlara ise sakat kalmaları halinde eğitim durumlarına göre T.C. Emekli Sandığı tarafından görev malüllüğü aylığı bağlanır. 1,2,3,4,5 ve 6 ıncı dereceden gazilere bağlanan aylıklar; rütbelerinde bir değişiklik yapılmamak kaydıyla görevde bulunan emsalleri gibi her yıl kademe ilerlemesi, her üç yılda bir derece yükselmesi yapacak şekilde artırılmaktadır.

İşe Yerleştirme

Eski görevlerine, mesleğine dönemeyen ya da uyum sağlıyamayan gazilerde iş problemi giderek yoğunlaşmaktadır. Yasalar kamuya ait bir işyerinde iş yeri kadrosunun yüzde 0.5’ i, özel sektöre ait iş yerlerinde ise mevcutlarının yüzde 2’ si oranında gazileri istihdam etmelerini belirtiyor. Bu yasanın ne oranda uygulandığı da şimdilik bilinmiyor.

Ancak, illerdeki gazi işlem büroları bu konuda sıkıntılı. Başvurulara arzuladıkları bir yanıtı veremiyorlar. Bu nokta da görev Çalışma Bakanlığı’ na düşüyor.

Gümrüksüz Araç ve Vergi İndirimi

Savunma Bakanlığı’ nın raporu gazilere fayda sağlayan örnekleri sıralıyor:

1615 Sayılı kanunun 8/14-a maddesi gereğince malül ve sakatlar tarafından ithal edilecek kara nakil vasıtalarına muafiyet getirilmiştir. Gümrük vergisinden muaf olabilmesi için, ithalatın mutlaka malül veya sakat kişi tarafından yapılması gerekir. 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’ nun 3239 Sayılı Kanunla değişik 31. maddesi gereğince herhangi bir kamu veya özel kuruluşta çalışan, sakatlık derecesi %40 ve daha yukarı (1,2,3 ve 4 ncü derece sakat) olan personele vergi indirimi yapılır. 5434 Sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanununun 13 Haziran 2001 tarihli ve 4677 Sayılı Kanunla değişik Ek - 77 nci maddesi gereğince, 5434 Sayılı Kanunun 64 ncü maddesi, 2330, 2453, 2566, 2629 ve 3713 sayılı Kanunlar kapsamındaki görevler nedeniyle başkasının yardım ve desteği olmadan yaşamak için gereken hareketleri yapamayacak derecede malül olanlara , asgari ücretin net tutarı olan 163 Milyon TL. aylıklarıyla birlikte ayrıca ödenir.

Er Rütbesindeki Gazilere Destek Yardımı

Onlar, belki alışveriş yaptığınız bakkal, sizi taşıyan şöför, sebzenizi üreten çiftçi ya da içine kapanmış sezsizce köşede duran biri...Fakat, bir zaman dağlarda, ovalarda, kentlerde ve doğal afetlerde bir can simidi gibiydiler.Döndükten sonra en büyük düşmanları yalnızlık oldu.Hiç sormadık gazi Ahmetleri, Mehmetleri...Öncülüğünü ordunun yaptığı bir vakıf uygulamaları ile onları unutmadığını gösteriyor.Türk Silahlı Kuvvetleri Mehmetçik Vakfı gazilerin raporlarına göre destek yardımı yapıyor:

1 nci derece 2.220.000.000.TL.

2 nci derece 1.988.000.000.TL.

3 ncü derece 1.776.000.000.TL.

4 ncü derece 1.554.000.000.TL.

5 nci derece 1.332.000.000.TL.

6 ncı derece 1.110.000.000.TL. dir.

Ayrıca 670 Milyon TL. ile 900 Milyon TL. arasında değişen miktarlarda bir kereye mahsus doğum yardımı ve ölüm yardımı yapılır.

Türk Silahlı Kuvvetleri Mehmetçik Vakfı tarafından; her ne sebeple olursa olsun vefat eden erbaş ve erler ile 1,2,3 ve 4 ncü derece sakat kalan erbaş ve erlerin, 0-19 yaş arasındaki çocuklarına 89 Milyon TL., liseye giden çocuklarına 114 Milyon TL., fakülte ve yüksek okula giden çocuklarına 159 Milyon TL., malül çocuklarına 114 Milyon TL., öğrenim yardımı, 1 nci derece sakata 248 Milyon TL., 2 nci derece sakata 213 Milyon TL., 3 ncü derece sakata 170 Milyon TL., 4 ncü derece sakata ise 89 Milyon TL. bakım yardımı, olmak üzere her ay yardım yapılır.

Ulaşım Araçlarından Ücretsiz Yararlanma s

Gazinin kendisi ve refakatindeki eşi; Devlet Demiryollarında, Deniz Yolları Şehir Hatlarında ve Belediye toplu taşım araçları ile Belediye tarafından kurulan şirketler veya özel firmalar aracılığı ile yaptırılan toplu taşıma işinde kullanılan araçlarda ücretsiz seyehat ederler. Diğer Kanunlar kapsamında malül olanların kendileri ve refakatindaki eşi ile şehit olanların dul eşleri de Devlet Demir Yolları, Deniz Yolları Şehir Hatlarında ve Belediye toplu taşım araçlarında ücretsiz seyehat ederler.

Gazilere Sağlanan Sosyal Haklar

Gazilerin öğrenim gören çocuklarına burs verilmesi, Askeri okullara ve Polis Kolejlerine öncelikle alınması, öğrenci yurtlarında kontenjan tanınması, Kredi Yurtlar Kurumu’ndan kredi temin edilmesi gazi ile çocukların iletişiminde ayrı bir değer taşıyor.Ayrıca elektrikte yüzde 40 oranında indirim uygulanması ve Gazi Kartı verilmesi de onları ayrıcalıklı kılıp, huzura erdiriyor.

Kimlere Nakdi Tazminat Ödenir

2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması hakkında kanun gereği; Barış güven ve asayişi korumak, kaçakçılık, men takip ve tahkikle görevli olanların bu görevlerinden dolayı ya da görevleri sona ermiş olsa bile yaptıkları hizmet nedeni ile derhal veya bu yüzden maruz kaldıkları yaralanma veya hastalık sonucu ölmeleri veya sakat kalmaları halinde,

3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu gereği, Silahlı Kuvvetler mensuplarının yurtiçinde ve yurt dışında görevlerini ifa ederlerken veya sıfatları kalkmış olsa bile bu görevlerinden dolayı terör elyemlerine muhatap olarak yaralanma, sakat kalma veya şehit olmaları halinde,

2453 Sayılı Yurtdışında görevli personele Nakdi tazminat verilmesi ve aylık bağlanması hakkında kanun gereği; yurtdışında birliği veya ferden görevli personelin yaralanma, yaralanarak sakat kalma, şehit olma veya vefat etmeleri halinde, yabancı ülkeler veya uluslararası sahalarda yapılan eğitim, tatbikat, manevra veya harekat sırasında bu görevin başlangıcından bitimine kadar geçen süre içerisinde yaralanma, yaralanarak sakat kalma, şehit olma veya vefat etmeleri halinde,

2629 Sayılı Uçuş, Paraşüt, Denizaltı, Dalgıç ve Kurbağa Adam Hizmetleri Tazminat Kanunu gereği, söz konusu kanun kapsamında yapılan hizmetler ve faaliyetler esnasında yaralanma, yaralanarak sakat kalma veya şehit olmaları halinde,

3497 Sayılı Kara Sınırlarının Korunması ve Güvenlik Hakkında Kanun gereği; sınır birlikleri personelinin, verilen ifası sırasında veya bu görevlerinden dolayı ya da görevleri sona ermiş olsa bile, yaptıkları hizmet nedeniyle yaralanma, yaralanarak sakat kalma, şehit olma veya vefat etmeleri halinde nakdi tazminat ödenmektedir.

Hazırlık: Araştırma Servisi .

Vietnam Savaşı ve Amerikalı Gaziler

ABD Vietnam Gazileri Derneği Yetkilisi Gazi Jim Doyle Sorularımızı İçtenlik ve İvedilikle Yanıtladı

Vietnam Savaşı (1955 - 75), kominist Vietnamlıların ABD’ ye ve Güney Vietnam’ daki rejime karşı yürüttükleri mücadeledir. Vietnam’ ı işgal altında tutan Japonların Müttefikler’ e teslim olmasından yaklaşık bir ay sonra, Viet Minh örgütü lideri Ho Şi Minh, 2 Eylül 1945’ te Hanoi’ de Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’ nin Bağımsızlık Bildirgesi’ ni okudu. Çinhindi’ nde denetimi yeniden sağlamayı amaçlayan Fransa ise Vietnam’ ı ancak Fransız Birliği içinde özerk bir devlet olarak tanıyacağını bildirdi.

Barışçı bir çözüm bulma girişimlerinin sonuçsuz kalmasından sonra 1946’ da başlayan I. Çinhindi Savaşı Fransızların ağır yenilgiye uğradığı 1954’ e değin sürdü. Cenevre’ de toplanan uluslararası konferansta Fransa ve Viet Minh arasında ateşkes görüşmeleri yapıldı. Fransızlar 17. paralelin güneyine, Viet Minh’ in de bu hattın kuzeyine çekilmesine karar verildi. Güneyde bir süre sonra halk oylamasıyla monarşiye son verilerek 26 ekim 1955’ te Cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyet kurulduktan sonra ilk karışıklıklar çıkmaya başladı.

Kargaşa ortamı hüküm sürerken, Kuzey Vietnam’ ın eğiterek silahlandırdığı Vietkong adlı gerilla birliklerinin Güney Vietnam’ da yürüttüğü eylemler hızla yayıldı. Devlet başkanlığını üstlenen Ngo Dinh Diem rejimi silahlı kuvvetlerini ve polis örgütünü donatmak için ABD’ den daha çok askeri danışman ve gereç aldıysa da gerilla mücadelesini durduramadı. Aralık 1960’ da ABD Başkanı John F. Kennedy bölgeye daha çok askeri personel gönderme kararı aldı. 1962 sonuna gelindiğinde Güney Vietnam’ daki ABD’ li askeri danışman sayısı 900’ den 11.000’ e yükselmiş bulunuyordu. Bu arada Kennedy danışmanlara eğittikleri birliklerin yanında savaşma talimatını verdi. Ağustos 1964’ te Tankin Körfezin’ de seyreden ABD destroyeri “Moddox” a ateş açıldığı iddası ile dönemin başkanı Lyndon B. Johnson, Deniz Kuvvetlerine Kuzey Vietnam’ ı bombalama emrini verdi. ABD Kongresi de başkana “saldırıları püskürtecek ve saldırganlığın gelişmesini önlüyecek her türlü zorunlu önlemleri” alma yetkisini veren Tankin Körfezi Kararnamesi’ ni büyük bir oy çoğunluğu ile onayladı.

Savaş Tırmanıyor

1965’ ten sonra savaş giderek dozunu arttırmaya başladı. Vietkong gerillaları, 7 Şubat gecesi Pleiku’ daki Amerikan üssüne saldırarak 8 askeri öldürdü, 126 den fazlasını da yaraladı. Johnson bunun üzerine misilleme emrini verdi. ABD askerlerinin sayısı haziranda 50 bine çıktı. Her iki taraf askeri etkinliklerini ve propaganda çalışmalarını yoğunlaştırdı. Bu ortamda Johnson, danışmanlarından gelen raporlara dayanarak Güney Vietnam’ ın savunulması için daha çok birlik göndererek ve daha fazla hava saldırısı düzenleyerek ABD’ nin “ nüfuz ve şerefini” koruma yoluna gitti. Yıl sonuna gelindiğinde Güney Vietnam’ da General William C. Westmoreland komutasında 180 bin Amerikan askeri savaşıyordu.

ABD ve Güney Vietnam 1966 ortalarından sonra bir dizi yeni taktiğe başvurdu. “İzleme ve imha” yöntemleriyle gerillaları açık savaşa zorladı. Kampuçya’ daki gerilla sığınakları ve gizli ikmal depolarına sürekli saldırılar düzenledi. ABD askerinin sayısı 1967’ de 389 bine ulaştı.

Savaş Karşıtlarının Tepkileri

1968’ de ABD kamu oyunun ilan edilmeden sürdürülen savaşa karşı tepkisi de yükselmeye başladı. ABD’ nin bir iç savaşa karışmasını protesto eden barış yürüyüşleri, gösteriler ve toplantılar bütün ülkeyi sardı. Aydınlar, kilise çevreleri, iş adamları, gençler ve yetişkinler her fırsatta çeşitli toplumsal eylemlere katılarak bu savaşı onaylamadıklarını çekinmeden ortaya koydular. Ekimde Johnson genel bombardımanı durdurma emrini verdi. Paris’ te barış görüşmelerini başlatmak için anlaşmaya varıldı. 1969’ da askeri çatışmalar azalmaya başladı. Başkan M. Nixon, haziranda 25 bin kişilik bir ABD birliğini geri çekeceğini açıkladı. O sırada Vietnam’ da 500 binin üzerinde Amerikan askeri personeli bulunuyordu. Savaşan ABD’ li komutanlara askeri kayıpları “en asgari düzeye” indirme talimatı verildi.

Ödenen Bedeller

1970 İlkbaharında savaş bütün Güneydoğu Asya’ ya sıçradı. Kuzey ve Güney birlikleri tekrar kıyasıya bir savaşın içine girdiler. Amerika ise ilan ettiği gibi geri çekilmeye başlamıştı. 1971 sonunda Güney Vietnam Birlikleri, kara çarpışmalarını artık tek başına yürütüyordu.

Uzun süren savaşın bedeli bütün taraflar için gerçek anlamda bir felaketti. Ölenler, yaralananlar, evsiz, işsiz kalanlar, patlamamış mayınlar tam bir yıkıntı görünümü taşıyordu. ABD içinde bu savaşa olan tepkiler ve terhis olan askerlerin durumu bir çelişki yaşıyordu. Ayrıca 200 milyar dolarlık savaş maliyeti de ekonomiyi zorluyordu.

Amerikan gazileri kaderleri ile başbaşa kalmıştı. Sahipsizlik duygusu onların üzerindeki yoğun bir kara buluttu. En büyük bedeli ödeyen gaziler, farklı bir savaşın karşısındaydılar. Tedavi edilmeleri gerekiyordu, toplumun saygı göstermesi bekleniyordu, devletin sahip çıkması isteniyordu. Ancak, siyasilerden bir ses çıkmıyordu.

Amerika’ nın Vietnam Gazileri Derneği

1970’ lerin sonunda gaziler gruplar halinde organize olmaya başladılar. Vietnam gazileri ile ilgili konuları gündeme taşımada yetersiz olduklarını saptadılar. Yasal boşluklar ve halkın duyarsızlığı en büyük engellerdendi.

1978 Ocak ayında küçük bir gazi grubu Vietnam gazileri’ nin sorunlarına kendisini adayacak bir organizasyonun oluşturulması ve destek bulunması amacıyla Washington’ a geldiler. İşte Amerika’ nın Vietnam Gazileri (VVA) böylece tanındı. Bir konsey oluşturuldu ve çalışmalara başlandı. 1979’ da toplam varlığı 46 bin Dolar idi.

VVA (Vietnam Veterans of America) başlangıçta, ulusun dikkatini gazilerin ihtiyaçlarına yoğunlaştırıldığı takdirde, minnettar bir ulusun çözümler üreteceğine inanıyordu. Önde gelen basın organlarının desteği de alınıyordu. Ancak gazi ve ailelerinin sorunlarını çözecek kapsamlı bir proje ortaya konamıyordu. Sadece etik açıdan ifade edilen bir oluşum egemendi. Sonuçları değerlendiren VVA, siyasi gücü harekete geçirmedikçe gazilere yarar getiremeyeceğinin bilinci içerisinde, üyelik kavramını tüm dünyaya model olabilecek yapıda oya gibi işledi.

Önceleri üyelik sayısında artış kağnı hızında gidiyordu. Büyük başarı, Amerikalı rehineler 1981 yılı Ocak ayında İran’ dan döndüklerinde ortaya çıktı. Vietnam gazilerinin halkın gündemine oturmasının zamanı gelmişti. VVA şunu soruyordu;

Neden rehineler için tören yapılıyor da Vietnam gazileri için yapılmıyor?

Vietnam gazilerini bu eşitsizlik fazlaca yıprattı. Kıymet bilme ve tanıma haklarından mahrum bırakılmanın acısını uzun süre içlerinde taşıdılar. Ancak, üyelik sayısı hızla artışa geçti. VVA bu noktada güçlenmeye başladı. 1982’ de Vietnam Gazileri Anıtı’ nın açılışı VVA’ nın büyümesindeki önemli kilometre taşı oldu. 1983’ de Amerika’ nın Vietnam Gazilerine Yasal Hizmetler (VVALS) birimini oluşturarak önemli bir aşama kaydetti. Gazi temsilcileri arasında çıtayı yükseltiyordu. Çünkü, gazilerin sorunlarını hafifletmek yerine, yasalarla kökten çözmeyi hedefliyordu. 150.000 adet “Vietnam Gazileri Ayakta Kalma Klavuzu” adlı rehber bir kitap dağıttı. Bugün ABD’nin en güçlü ve en organize teşkilatı sayılan VVA 50.000 ulusal üyeye hitap ediyor. Ulusal faaliyetleri yerel bölümlerle koordine eden VVA, sürekli büyüyen gazi nüfusa özetle şu hizmetleri sunuyor:

* Evsizlere sığınak temini,

* Alkol ve uyuşturucu ile mücadele, suçu önleme,

* Gençlik sporlarına sponsorluk etmek,

* Doğal felaketlerde mağdurların yanında olmak,

* Kronik vakalarla mücadele etmek,

* Gazilerin eğitimi ile ilgili çalışmalar organize etmek,

* Gazilerin topluma yeniden kazandırılmasını sağlamak.

VVA’ nın başarısında üç neden var: Lobicilik faaliyetleri, seçmenleri harekete geçirmek ve medya ile çalışmak. En büyük zaferleri de gazileri kapsayan yasaların çıkarılması ve uygulanması. Ayrıca, ABD Gazi Bakanlığı ile de ilgili çalışmalar içindeler. Pek çok hukuk mücadelesinde bir tarafta VVA diğer tarafta Gazi Bakanlığı yer alır.

Jim Doyle Yanıtladı

VVA’ nın çalışmaları hakkında bazı değerlendirmeler almak için 23 Nisan 2002 tarihinde başvuruda bulunduk. VVA Kamu İşleri Kurulu yetkililerinden Jim Doyle sorularımızı yanıtladı.

1-) Kendinizi tanıtır mısınız?

53 yaşındayım ve 1969 Ocak ayı ile 1970 Ocak ayı arasında Vietnam hizmetleri ile birlikte, 1968 Ocak ayından 1970 yılı Ocak ayına kadar Amerika Birleşik Devletleri Ordusunda hizmet ettim.

2-) Gazilerle neden ilgileniyorsunuz? Ne zaman ve nasıl VVA’nın bir parçası oldunuz?

Gazilerle ilgilenmeye başladım çünkü, ben de bir gaziyim. Ve gazilere suçlularmış gibi muamele de bulunan alçaltıcı (küçük düşürücü) davranışlar veya daha kötüsünü sergileyen hissiyatsız bir sistem gördüğüm için bunun bir parçası oldum. Annem tarafından bu gurup bana anlatıldıktan sonra 1983 yılında VVA’ ya katıldım.

3-)VVA’nın amacını özetler misiniz?

VVA’ nın amacı, Amerikan gazilerinin tazminat almalarını, kaliteli bakım ve tedavi görmelerini sağlamaktır.

4-) VVA’nın başarısının altında yatan gerçek nedir?

Başarımız geniş çapta üyelerimizin konular hakkında çok iyi bilgilendirilmesine dayanmakta ve her gazinin karşılaştığı meseleler hakkında herhangi bir kişi ile akıllıca konuşabilmelerine dayanmaktadır.

5-) Amerikan Gazilerinin karşılaştığı en büyük sorunlar nelerdir?

En büyük sorun gazilerin halk arasında “gürünmez oluşlarıdır” ve siyasi sistemdir. Gazilerin kendilerini ülkelerine yaptıkları hizmetten övünç duymaktadırlar, ancak bakım ve tedaviye ihtiyaçları olduğunda, aniden kıymetli bir vasıftan daha ziyade bir taahhüt altına girmiş bir kişilik olurlar.

6-) ABD gazilerinin temel sorunları nedir?

Birinci sorun, terörizmle savaş devam ederken sistem üzerindeki artış gösteren insanların gelecekleri ile ilgili taleplerinden bahsetmeden, Gazi Sağlık Bakım Sisteminin mevcut gereksinimlerini karşılamak için yeterli paranın tahsis edilmesinin hükümet tarafından reddedilmesidir.

7-) Amerikan halkının gaziler hakkında düşüncesi nedir?

Genelde, halk gazilerle ilgili meseleleri destekliyor, ama halkın arasında gazilerin isteklerini halinden şikayet eder bir tarzda uygun ve yeterli bakım ve tedavi olduğunu düşünen kişilerde vardır.

8-) Gaziler siyasi ve ekonomik açıdan suistimal edilebilir mi?

Şüphesiz! Gazilere rutin olarak saygısız davranılır ve sistemin asla yeterli parayla desteklenmemesi gaziler üzerinde kümelenen tüm övgünün boş sözlerden başka hiçbir şey olmadığını bana ifade etmektedir.

9-) 1995 yılında, Gaziler Bakanlığı kurulması ile ilgili bir kampanya başlattık. Türkiye’ de bu kampanya ile ilgili çok sayıda imza topladık. Türkiye’ de bir Gazi Bakanlığı’na sahip olmayı hedefledik.Sizin Gazi Bakanlığınız yaklaşık olarak 10 yaşından daha fazla oldu. Gazi Bakanlığı hakkındaki fikirlerinizi bize iletmenizi rica eder ve kendi Bakanlığımızın oluşumu ile ilgili kampanyamız hakkında da bilgi iletmenizi rica ederiz.

VVA, Vietnam Gazilerinin Konseyi olarak 1979 yılında kuruldu. Puerto Rico, Guam, Virgin adaları ve Filipinler gibi bir çok eyalette bağlı kuruluşlara sahip bir üyelik organizasyonu oldu. Gazileri özel konulara odaklanmış bir gurup halinde organize etmek çok mükemmel ve değerli bir sebeptir. Gazileri siyasi bir güç olmaları amacıyla organize etmek için her türlü çaba gösterilmelidir.

10-) Çalışmanız ve gayretiniz pek çok sayıda Dünya Gazisine ilham vermektedir. Dünya Gazileri için örnek taşıyan bir kişisiniz. Dergimiz aracılığıyla Dünya Gazilerine bir mesaj vermek istermisiniz?

Bir kişinin farz edeceği genel olan nitelikten daha fazlasına sahip askerleri Vietnam’ da eski düşmanımızla yaptığımız çalışma içerisinde bulduk. Hepimizin aileleri var ve çocuklarımız, torunlarımız için daha iyi bir gelecek yaratma hususunda endişeliyiz. Giydiğimiz üniforma veya hangi bayrak altında olursak olalım tüm Dünya’ daki Gaziler için bir araya gelip bizleri etkileyen genel konulara hitap etmek önemlidir. Dünya Gazileri, birlikte çalışarak bugünkü Dünya’ nın koşulu içinde önemli bir fark yaratmak için potansiyele sahiptir.

Jim Doyle e-mail:jdoyle@vva.org Röportaj: Deniz PALALAR

Örnek Bir Gazi Temsilcisi

Gazilerin ruhsal boyuttaki sorunlarına din eksenli çözümler üreten Amerikalı Gazi Rahip Phil’ in yaşam öyküsü bir hayli ilginç.

O bir Vietnam Gazisi. Savaştan döndükten sonra din yetkilisi görevi ile gazilere kendini adayan bir rahip. Önce savaşçı sonrasında din adamı olarak dikkat çekici bir yaşam öyküsüne sahip. Gazileri dinsel alanda rehabilite eden Rahip Salois, dünya gezileri tarafından tanınan, bilinen bir kişilik.

PTSD (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) üzerine yaptığı çalışmalarla dünya gazileri tarafından tanınan Rahip Salois, uluslararası gazi konferanslarının aranan bir ismi. 2000 Kasımında düzenlenen II. Uluslararası PTSD Konferansı’ nda hem Ermenistan hem de Azerbeycan gazileri delegeleriyle görüşen ve onların sorunlarına eğilen, deneyim ve bilgilerini aktaran Rahip Salois, bu yanı ile de dünya gazilerinin takdirine mazhar olan bir şahsiyet.

Kendisi de bir Amerikalı Vietnam Savaşı gazisi olan Rahip Phil Salois’ in öyküsü bir hayli ilginç ve bir o kadar da anlamlı mesaj taşıyor. Düşünebiliyor musunuz, savaşçı bir gazinin bir din adamına dönüşümünü?...

Savaştan muharip bir gazi olarak dönen Salois, içinden gelen sese kulak verir ve bir din adamı olur. Din adamı sıfatıyla ve birikimiyle gazilerin ruhsal yaralarını tedavi eder. PTSD hastalığının etkileri ve tedavisi alanında yaptığı çalışmalarla pek çok dünya gazisine de yol göstericidir. Bir din adamının gazilerle ilişkisi bağlamında önemli bir örnek teşkil eder. Çatışma sonrası ortaya çıkan travmanın acı izlerini, dinsel bilgi ve geliştirdiği yöntemlerle silmeye çalışır. Ruhsal sorunların dinsel rehabilite ile giderileceğini savunur. Savaşta sahnelenen dramatik olaylar bazı ruhsal bedenleri güçlendirirken, bazılarını da zedeler, yaralar. Yıpranan bu ruhsal yapının tetiklediği düşünce ve davranışlar; Kişiyi ve yakın çevresini desteksiz ve yardımsız kurtulamıyacağı, bir girdabın içine iter. Bizim din adamlarımıza da yol gösteren bir tavır içinde çalışmalarını sürdüren Rahip Salois şu bilgiyi bize aktarır: “ Her gün savaşta asker olup tanık oldukları vahşetin ve bu olayın kendi üzerilerindeki yıkıcı etkisi yüzünden Tanrı’ yı suçlayanlara ya da orada işledikleri suçlar için Tanrı’ dan af dileyen insanlara yardımcı olmaya çalışıyorum. Bu insanlar özellikle emekli olduktan sonra, büyük bir boşluğun içine düşüp geçmişlerini sorgulamaya başlıyorlar. Ben bu insanlara yeni bir bakış açısı sunup, onların Tanrı ile ilgili fikirlerine yeni bir boyut kazandırmaya çalışıyorum.”

Gaziler Dergisi, Phil Salois’ le temasa geçtikten kısa bir süre sonra yaptığı araştırmada, Türkiye gazilerine din adamlarımızın yeterince ilgi göstermediklerini saptadı. Ne yazık ki, Türkiye’ de gazilerin ruhsal yaralanmaları konusunda din eksenli olumlu bir hava, şimdilik görülmüyor. Konuya ilgi belirli günlerde şehitler adına okunan dualarla sınırlı bir çerçeve içinde kalıyor.

Gazi Phil Salois

Phil Salois’ in Gaziler Dergisi’ ne ilettiği bilgilere dönelim ve onu daha yakından tanıyalım. Rhode Island’ lı Woonsocket ailesinin oğluydu. 1966 yılında liseden mezun olduktan sonra, California’ da üniversiteye gitti. Bir yıl sonra, okuldan ayrıldı.

Askere çağrıldığında, Los Angeles’ da bir sigorta şirketinde çalışıyordu. Askerde piyade olarak yetiştirildi. 1969 yılı Eylül ayında, askerlik hizmetine başlamasından 6 ay sonra, Vietnam’ a gönderildi. 199. Light Infantry Brigade’ de (199. Hafif Piyade Bölüğü) görevlendirildi. Phil o günlerden şöyle bahsediyor: “Verimli Mekong Delta’ sında çatışırken, ailemizden ayrı ve oldukça hafif (!) idik”

Oradaki ilk ayında, çatışma alanının ‘sakin yüzü’ nü gördü. Çeltik tarlasının suyolunda, yorgun argın yürürken, yakalanması zor Amerikan düşmanlarının ne zaman ve nereye doğru hareket ettiğini anlamak için bölüğüyle beraber çok uğraştı. Ancak suyollarında çok fazla hareketlilik yoktu. Buna karşın, Phil Salois çeltik tarlasında geçirdiği günlerde kendisinin ve diğer arkadaşlarının sürekli korku içinde yaşadıklarını anlatır:

“Günler sakin ve olaysız geçiyordu. Ancak bir gün, yüksek bir sütunun köşesinden bir homurtu, bubi tuzaklarının birine bastı ve yok oldu. Adam her iki bacağını da kaybetmişti. Böylece Delta’ daki sessiz savaş başlamış oldu”.

Phil, 199. Bölük’ ten sonra III. Kolordu’ daki Savaş Alanı olan Xuan Loc’ a gönderildi. Burası bir ormandı. Her tarafı alabildiğine açık, çeltik tarlalarına tam anlamıyla zıt, göreceli olarak daha güvenlikli bir yerdi burası... Ancak ormanın güvenilir bir yer olduğu fikrinin çok yanıltıcı olduğu, 1 Mart 1970 tarihinde ortaya çıktı.

Ruhani Uyanış

Bugün ünü dört bir yanı saran Peder Phil, “Yakala ve Yok Et” kod adlı operasyonu şöyle anlatır: “133. NVA taburunu arıyorduk. 28 Şubat günü, Saigon’ un yaklaşık 65 mil kuzeydoğusundaki Xuan Loc yakınlarında bir bunker kompleksi (Yeraltı Sığınağı) bulduk. Akşama doğru, 199. Bölük’ e ait iki müfreze, geceyi güvenlik içinde geçirebilmek için, birkaç kilometre geri çekildi. Düşmanın saldırı ihtimalinden endişe edilmesine karşın, sakin bir akşam geçirdiler. Hatta fazla sakin bir akşamdı.” Peder Phil ertesi günü şöyle anlatıyor: “CO (Emir Subayı) bunker kompleksine geri dönmemizi emretti. Bu, onun yöredeki ilk göreviydi. Hiçbirşeyden habersiz, U biçiminde bir pusuya doğru ilerliyorduk Ancak çatışma sırasında müfrezenin başı öldü. Hemen savunma durumuna geçtik.”

Phil Salois’ e göre ‘zaman durmuştu’. Müfrezenin başına bir gönüllünün geçmesi gerekliydi. Bu gönüllü kişi Phil oldu. Phil düşmana doğru ilerlerken, Tanrı’ ya söz verdi: “Tanrım, eğer sağ sağlim çıkmama izin verirsen, sen ne istersen onu yapacağım”.

M-79 el bombalarıyla donanmış bir şekilde o ve can dostu ileri atıldı. İki arkadaş, çatışma anının birkaç dakika süren kargaşasından faydalanarak, kendilerini iri bir kayanın arkasına attılar. Bu sırada spreyler kullanarak sağ böğürlerine ateşten yanmış izlenimi verip (bu çok ilginç bir savaş taktiği idi) son hızla koşarak arkadaşlarının bulunduğu yere geri döndüler.

Phil ve arkadaşına katılan dört kişi nispeten daha güvenilir bir bölgeye doğru hamle yaptıkları bir sırada, Phil’ in arkadaşı başından vuruldu. Ateş hattına doğru ilk geri hamleyi yapan Phil idi. İki arkadaşını korumak için üçüncü defa ileri atıldı. Ancak, ikisini birden kurtarmayı başaramadı. Teğmen vurulmuştu.

Peder Phil o gecenin ‘hayatının en korkunç gecesi’ olduğunu söylüyor’: “Onların geri gelip bizi darmadağın edeceğini sanmıştık. Ancak tersine ormanın içinde kayboldular”.

Müfrezedeki 27 askerden 7’ si savaştan tek bir yara almadan kurtuldu. 2 tanesi öldü. 18 tanesi ise yaralandı. Phil Salois yara almayan askerlerden biriydi. Savaştaki kahramanlıklarından ötürü Gümüş Yıldız ile ödüllendirildi. Ölen arkadaşı ise Şehit Mezarlığı’ na gömüldü. Daha sonra bir kahraman haline gelen Phil Salois görevinden ayrıldı. Ona göre, tüm başarılarına karşın aslında hiç savaşa gitmemesi gerekirdi; çünkü o savaşta emir vermek için değil, lojistik için eğitilmişti.

Kardeşlik Bağı

“Aslında savaşta olan biteni çok da iyi hatırlamıyorum” diyor Phil Salois. “Uyuya kalmış olmalıyım!” 199. Bölük Vietnam’ dan çıktıktan bir gün sonra, o da Bölük’ ten ayrılmıştı. 19 ay askerlik yaptıktan sonra, Phil’ e erken terhis verilmişti. Anıları arasında en canlı olanları hiç kuşkusuz arkadaşlarıyla paylaştıklarıydı:

“ Oradaki arkadaşlarımla olan yakınlık daha önce hiç hissetmediğim bir yakınlıktı. Orada hayatını başkalarına emanet etmeyi öğreniyorsun. Savaşta edindiğin bu bağ, öz kardeşinle olan bağdan bile öte...”

Phil’ in asker arkadaşlarıyla kurduğu bu bağ, savaş bitip eve geri döndükleri zaman da kopmadı. Evli olanların çoğu çoluk çocuğa karıştı. Hepsi de eğitimlerini tamamladılar, işe girdiler ve toplumun üretken bireyleri olarak yaşamlarını sürdürdüler. Yaşamlarını-medyanın empoze ettiği gibi-savaşın birer kurbanı olarak değil, savaş anılarını savaş alanında bırakmayı başararak; toplumun diğer bireyleri gibi, sağlıklı bir yaşam sürdüler.

Onlar topluma bir yük değil, gurur kaynağı oldular.

Peder Phil askere çağrıldığı sırada çalıştığı sigorta şirketine geri döndü. 1972 yılında, kilisenin onu çağıran sesini duydu. Savaştan 2 yıl sonra, 1 Mart günü Tanrı’ ya verdiği sözü hatırladı. Phil o günü şöyle anlatıyor: “California, Camarillo,’ da güzel bir gündü. Birden bir ses duydum. ‘Bana yıllar önce verdiğin sözü hatırladın mı? ‘Evet, hatırlamıştım!”

1977 yılında iş yaşamını noktaladı. O hayatındaki bu dönüm noktasını şöyle ifade ediyor: “Ben çok dindar bir aileden geliyorum. Vietnam’ a giderken inancımı da beraberimde getirmiştim. Orada inancım daha da derinleşti. Biliyordum ki beni buradan kurtaracak tek kudret Tanrı olabilirdi.”

New England’ a, Massachusetts, Attlebora’ ya geri döndüğünde, aynı geçmişi paylaşan kişilerle birlikte olabilmek için, savaş kahramanlarının bir araya geldiği bir gruba katılma ihtiyacını hissetti. Ancak insanlar ona daha çok dini konularda danışmaya başladıkları zaman, asker kişiliğindense dini kişiliğinin daha ön planda olduğunu anladı.

Peder Phil Vietnam’ a katılan askerleri ‘rehabilite etmek’ için elinden geleni yapıyor. Ona göre herkesin ayrı bir hikayesi var. Genelde bu hikaye acı dolu bir çok deneyimle oldu. O bu deneyimlere yeni bir anlam kazandırarak bu insanların yeniden hayata dönmeleri için uğraşıyor. Böylelikle Peder Phil hayattaki misyonunu buldu. Vietnam savaşçıları ise ruhani liderlerini bulmuş oldu.

Derleyen: Deniz PALALAR

 

.....YURTTAN DÜNYADAN .....YURTTAN DÜNYADAN .....YURTTAN DÜNYADAN.....

Birleşmiş Milletlerden Şehit Yakınlarına Madalya

Birleşmiş Milletler, “Barış Operasyonları” nda bu güne kadar hayatını kaybedenlerin ailelerine, düzenlenen törenle “Dag Mammarskjold” madalyası verdi. Aralarında Türkiye’ nin de bulunduğu ülkelerin büyükelçilikleri, New York’ taki Dag Hammarskjold Kütüphanesi Oditoryumu’ nda düzenlenen törenle ülkeleri adına madalyaları aldı.

Birleşmiş Milletler Barış Operasyonları’ nda şehit düşen 4 Türk askerinin madalyaları ise aileleri adına, Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcimiz Büyükelçi Ümit Pamir aldı. BM Barış Gücü operasyonlarında şehit olan Türk askerlerinin adları, şehit düştükleri tarih ve yer şöyle:

Binbaşı Yaşar Erol Akansel (Bosna Hersek - UNPROFOR) 12 Ağustos 1994

Er Ömer Büyüktapu (Bosna Hersek - UNPROFOR) 10 Ekim 1995

Er Engin Kurtulmuş (Bosna Hersek - UNPROFOR) 10 Ekim 1995

Er Halil Murat Gözükan (Somali - UNOSOM) 9 Mayıs 1993

Emekli polisin işi zori

Emekli emniyet mensuplarının yüzde 44.1’ inin emekli olduktan sonra başka işlerde çalıştığı ortaya çıktı. Emniyet Genel Müdürlüğü’ nce emekli emniyet mensuplarına yönelik bir araştırma yapıldı. Ankete katılan emniyet mensuplarının yüzde 70.2 ‘ si aylık net maaşlarının 200 - 300 milyon lira olduğunu belirtti.

Emekli mensupların yüzde 93.8’ i aldıkları emekli maaşı ile geçinemediklerini, yüzde 44.1’ i de emeklilikten sonra başka işte çalışmaya devam ettiklerini ifade etti. Emeklilerin yüzde 9.3’ ünün iş takipçiliği yaptığı, yüzde 5.1’ inin ise işportacılık yaptığı belirtiliyor.

Öte yandan İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen, yürürlükteki sağlık yönetmeliği nedeniyle meslekten atılma kaygısı taşıyan Emniyet Teşkilatı personelinin ruh sağlığı uzmanlarına başvurmaktan kaçındığını bildirdi.

Gazilere Telefonda İndirim

Bu indirimler, Emekli Sandığı Serbest Kartı almaya hak kazanmış gaziler ve vazife malüllerinin kendileri ile şehitlerin birinci derecede yakınları ve bu bireylere hizmet amacıyla kurulmuş kurum ve dernekler yararlanmaktadır.

Avantajları Aylık sabit ücret ve yurt içi görüşme ücretlerinde diğer abonelik seçeneklerine göre yüksek oranda indirimler içeriyor. Yani, en ucuz görüşme ve aylık sabit ücreti bir arada sunuyor. Aranan şartlar kişisel abonelik için gerekli evrakların yanı sıra, “Emekli Sandığı Serbest Seyahat Kartı’ na sahip olma şartı gerekiyor.

MEVCUT HİZMETLER

CepMesaj / CepMail / CepYn / CepFerans / Çağrı Engelleme / Çağrı Tutma / Bekletme / CLIP (Arayan Numarayı Gösterme)

TERCİHLİ HİZMETLER

CepFax-cepfax./ CepData-cepdata./ CepWap. Cep Faks kutusu uluslararası görüşme

CepRoam / CepReter / CLIR (Numarayı Saklama) Gazi / Şehit Yakını / Vazife Malülü Fiat Tarifesi

TESİS ÜCRETİ (TL)

CepFax / CepData / CepWap

AYLIK SABİT ÜCRET (TL) 1.000.000

CepFax 1.000.000

CepData / CepWap 1.000.000

Cep Faks Kutusu 1.000.000

GÖRÜŞME ÜCRETLERİ TL / Dakika (Kontür=6 sn.)

Aria ve PTSN’ e Doğru 210.000

Turkcell’ e Doğru 210.000

Telsim’ e Doğru 135.000

CepFax CepData CepWap

Aria ve PTSN’ e Doğru 147.000

Turkcell’ e Doğru 147.000

Telsim’ e Doğru 94.500 S

MS (1 Mesaj) 60.000

Ücretlere KDV dahil, Özel İletişim Vergisi hariçtir. Yurtdışı görüşme ücretleri ve sabit işlem ücretleri, diğer paketlerle aynıdır.

Önemli Not: Gazi / Şehit Yakını / Vazife Malülü Abonelik Paketi devredilemez.

Kişisel abonelik durumunda aynı kişi adına birden fazla abonelik gerçekleştirilemez. Diğer şebekenin abonesi olan, gaziler ve vazife malüllerinin kendileri ile şehitlerin birinci derecede yakınları, bu hat için özel olarak istenilen belgeleri ibraz ederek, hat ücreti olmaksızın şebekelerarası geçiş yapabilirler.

Üniformalı Bunalım Bilançosu

TSK’ DA 10 yılda 1.248 personel intihar girişiminde bulundu. 815’i öldü, 429’ u yaralı olarak kurtarıldı. 94 asker, ruh sağlığı bozuk diye emekli edeldi. “Göreviyle Bağlantısız” olarak 39 asker öldürme, 58 asker yaralama olayına karıştı.
JANDARMA teşkilatında son 5 yılda 602 intihar vakası oldu. 295 Jandarma öldü, 303’ ü yaralı olarak kurtarıldı. 29 Jandarma öldürme, 20 Jandarma yaralama olayına karıştı.
EMNİYET’ TE son 5 yılda 169 intihar girişimi oldu. 188 polis “ruh sağlığı” bozuk olduğu gerekçesiyle emekliye sevk edildi.

Milli Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu ve İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen, Meclis’ te bir soru önergesi üzerine, güvenlik personelinin intihar, suç ve ruh sağlığı bilançosunu açıkladılar.

AKP’ li Sadık Yakut’ un Türk Silahlı Kuvvetler’ deki duruma ilişkin sorusuna Milli Savunma Bakanı Çakmakoğlu’ nun verdiği yanıta göre, 1990-2000 yılları arasında TSK genelinde toplam bin 248 intihar ve intihara teşebbüs olayı mseydana geldi. 815 ordu mensubu yaşamını yitirdi, 429’ u ise yaralı olarak kurtarıldı.

Çakmakoğlu, “göreviyle ilgisi olmaksızın, adam öldürme ve yaralama” olaylarına karışan TSK personelinin dökümünü de açıkladı. Son 5 yılda 39 askeri personel adam öldürme, 58 personel de yaralama olayına karıştı. Aynı süre içinde, “ruh ve sinir hastalığı” nedeniyle 94 askeri personel ise emekli edilerek kurum ile ilişiği kesildi. “TSK’ nın öncelikli görevi, Mehmetçiğin en sağlıklı biçimde ailelerine dönmesine temindir” diyen Çakmakoğlu, bu amaçla psikolojik problemi olan personeli belirlemek üzere Psikolojik Danışma ve Rehperlik Merkezleri oluşturulduğunu belirtti.

TSK’ da Seferberlik

Çakmakoğlu, Yakut’ un sorusu üzerine, Olağanüstü Hal Bölgesi’ nde görev yapan personelde “görev sendromu” oluşmadığını, bu bölgedeki olay sayısının diğer bölgelerdeki birliklere göre “daha az” olduğunu belirtti. Çakmakoğlu, 1998’ de başlatılan “Kazaları Önleme Seferberliği” ile komutanların konu üzerinde hassasiyetle durmaları sonucu intihar olaylarında azalma olduğunu da vurguladı. Çakmakoğlu, “TSK’ daki intihar olayları, dünya ordularındaki olaylarla mukayese edildiğinde olay sayısının çok düşük olduğu görülmektedir” dedi.

Yakut’ un, Emniyet ve Jandarma teşkilatlarında yaşanan intihar ve suç olaylarına ilişkin sorulanını yanıtlayan İçişleri Bakanı Yücelen ise, son 5 yılda 169 emniyet personelinin intihar ettiğini, psikolojik rahatsızlığı nedeniyle 188 personelin de “adi malül” olarak emekliye sevk edildiğini bildirdi. Yücelen’ in verdiği bilgiye göre, aynı dönemde Jandarma Genel Komutanlığı teşkilatında ise 602 intihar ve intihara teşebbüs olayı meydana geldi. Bu olaylarda 295 personel yaşamını yitirirken, 303 personel de yaralandı. Bu süreçte 29 personel kasten adam öldürme olayına karışırken, 2001 yılında 20 personel de kasten yaralama olayına karıştı.

Ayrıca, 1999 ve 2000 yıllarında 20 bin polis okulu öğrencisine uygulanan “Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri” testi sonucu ise, 4 öğrencinin “Psikopatoloji” nedeniyle okulları ile ilişiği kesildi.

Emniyet müdürlerine, personelin sorunları ile birim amirlerinin bizzat ilgilenmesi için talimat verildiğini, personele “Stres ve Başetme Yolları” adlı bir kitapçık dağıtıldığını anlatan Yücelen, meslekten atılma kaygısıyla doktora gitmekten kaçınan emnilet personeli için de “telefon ile danışma hattı” kurulduğunu bildirdi.

Anlık Muayeneler

İntiharı önlemek amacıyla Jandarma Genel Komutanlığı’ nca 2001’ de 30 psikolojik danışma merkezi açıldığını ve 2000’ e oranla olayların yüzde 51 azaldığını açıklayan Yücelen, bu merkezlerde özellikle erlere test yapıldığını, sorunu görülenlerin tedavi edilip 3’ er aylık periyotlarda izlendiğini anlattı. Yücelen, özel harekat, Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık koruma personelinin de belli aralıklar ile “Anlık ruhsal durum muayenesi” nden geçirildiğini bildirdi. .

s