SAYI 129

19.Yıl Tebliği

Uzun bir süreç... Her bilgi ve belge bir çok an’ ın izlerinde “ Gaziler Dergisi” kazanında pişti. Şehit ve Gazi Olgusuna, politik,ekonomik ve siyasal kaygılardan uzak araştırmacı ve objektif bir gözlük takılarak eğinildi.

Türkiye’de ilk kez Mart 1992’de, gazilerin,yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntıları; resmi geçit töreni dışında ve hamasi edebiyattan uzakta, kamuoyu gündemene taşıyan...
Şehit ve Gaziler üzerinde dönen politik, ekonomik ve şahsi çıkar dolaplarını deşifre eden... Kan sıkıntısı çekilen sıcak savaş döneminde, Şubat-1993’de ‘Kan Bağışı’ kampanyası ile yetkililerin, siyasetçilerin, ordunun, iş dünyasının ve halkın takdirine mazhar olan... Yabancı ülke gazilerine tanınan yasal hakları, sağlanan programları, gazi organizasyonlarını ve işlevlerini Türkiye gazilerinin bilgisine sunan... Çözüm için Ocak-1996’da ‘Gazi Bakanlığı’ kampanyasını başlatarak bu konuda ki kesmekeşliğin ve yetersizliğin giderilmesini öneren... Gaziler Dergisi ve Çalışanlarının iddiası şudur: “Biz, Türkiye’de ‘gazilik’ olgusu üzerine yayın yapan ilk ve tek dergiyiz. Yetkimizi, İstanbul Valiliği tarafından verilen Mart 1983 K-542-10406 sayılı belge ile aldık. Gücümüz de, dördüncü kuvvet basından kaynaklanır.Amacımız, gazilik olgusunun her bir harfinin detayları üzerine odaklanmak, kamuoyunu bu konularla ilgili bilgilendirmek, yetkilileri uyarıp harekete geçirmektir. Ancak, tüm bu faaliyetler gerçekleştirilirken zaman zaman bazı yetkililer tarafından araştırılmadan, değerlendirilmeden önyargılı tavırları ile karşılaşmaktayız. Elbette ak ile kara ortaya çıkmalı... Şehitler ve gaziler üzerine politik ve ekonomik çıkar amaçlı manipulasyonlar deşifre edilmeli... Bu noktada herkes hemfikir. Ateş olmayan yerde duman tütmez... Ama duman hangi yönde? Bunun yanıtını düşünerek, tartışarak ve inceleyerek bulmaya çalışalım. Günah keçisi olmak kimsenin kabulleneceği bir durum değildir. Kore Savaşı’ndan bugünlere, 52 yıllık gazilik kavramını karıştırdığımızda; yeterli ilgi gösterilmeyen, bir kaç kurum dışında desteklenmeyen ve problemleriyle giderek büyüyen bir çerçeveyi karşımızda ki duvarda çivili görürüz. Bakmasanız ya da görmemezlikten gelseniz de o, duvarda anlaşılacağı günü bekler. Gazilik olgusunu yardım, bağış gibi konulara indirgemeden irdelemenin tam zamanıdır. Gazilerle ilgili birçok yasa ya meclis raflarında ya da henüz hazırlanmadı. Türkiye’ nin jeo-politik konumu, yaşadığı terör savaşı ve 11 Eylül saldırıları’ nı birbirine bağlıyabilen ortalama bir zeka gazilerimize sahip çıkmanın gereğini algılıyabilir.Genel seçim yaklaşırken, Gazi Temsilcilerine bir görev düşmekte; Gazilerin ayrıca oy veren birer vatandaş olduğu gerçeğini siyasi partilere ve programlarına hatırlatmak, zirve de bir üst düzey toplantı düzenlemek. Bu konularda adım atmak isteyen her kuruma, kişiye açık olduğumuzu beyan ediyoruz. Dergi sayfalarımızı, gazilik olgusu ile ilgili her türlü düşünceye, tartışmaya açıyoruz. Gün ışığına bügüne değin gereğince! çıkmayan “Gazilik” meselesini aydınlığa kavuşturmak için gelin birlikte olalım...”

Gaziler Dergisi Ufkunu Açıyor

İddia ediyorum! Ulusal basında, elektronik basında (İnternet) gazilerin objektif ve geniş anlamda irdelenmesini Gaziler Dergisi’ nin dışında icra eden bir gazete, dergi bulmak hemen hemen olanaksız. Dünya gazileri hakkında bilgi taşıyan, ileten, yabancı gazi temsilcileri ile ilişkiye geçen, bilgi alış - verişinde bulunan kaç adet gazi dergisi mevcut? Bizce, hiç aramayın bulamazsınız. Gazi temsilcilerinin en güçlü, yaygın ve etkin çalışma sergiledikleri ülke Amerika’ dan kim davet almış? Kim, ülke gazilerini temsil etmek için bu davete katılmayı, bünyesinden destek almadan para harcamayı göze almış? Kim gazilerimizi dünyaya tanıtmak için çaba harcamış?

İşte tüm bu soruların yanıtlarını Gaziler Dergisi’ nde bulmanız mümkün. 6-11 Kasım 2002 tarihleri arasında Amerika’ da tertiplenen “Gaziden Gaziye” adlı uluslararası toplantıya Türkiye’ den davet edilen Gaziler Dergisi, üzerine düşeni gereğince yapıp gazilerimizi en iyi bir şekilde temsil edecektir. Gazilerimizi uluslararası gazi platformunda en iyi şekilde tanıtmayı da Gaziler Dergisi taahhüt ediyor. Bunun teminatını da geçmişte gaziler adına attığı adımlarla, söylemlerle veriyor.

Huzurunuza bilgilerle donanmış olarak çıkmanın mutluluğu içindeyiz bu sayımızda. Pek çok ilginç konu dergi mutfağındaki arkadaşların özverili çalışmaları ile titizlikle hazırlandı ve sunuldu. Çeşitli kaynak ve belgelere dayanan gaziliğin önemli bir kilometretaşı “Alp” lık üzerinde çok konuşulacak bir konu olarak bu sayının sayfalarına taşındı. Gazilik olgusunun ilk biçimlenişini Alp’ ların düşünce, duygu ve yaşam karşısındaki duruşlarında yattığını bu bilgilerde net ve açık göreceksiniz. Gaziliğin binlerce yıllık geçmişine götürecek bu belgeler, bilgiler sizleri bu noktada bir kez daha düşünmeye zorlayacak.

Yeni bir sendrom gazi nüfusunu tehdit ediyor. Geçtiğimiz günlerde ABD, Afgan Sendromu denilen Vietnam Sendromu’ nu anımsatan bir şok yaşadı. Anti - terorist komando birliklerine mensup 4 asker Afganistan görevini bitirip, ülkelerine döndükten kısa bir süre sonra eşlerini öldürdü. İkisi cinayetten sonra intihar etti. Gaziler Dergisi gecikmeden bu konuyu mercek altına aldı. Çünkü konu, Gaziler Dergisi’ nin de ilgilendiği; PTSD (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) ile aynı doğrultudaydı. Umarız bu dosya da pek çok ilgilinin dikkatini çekecektir.

19 Eylül “Gaziler Günü” nü beklenilenin altında icra edildiğini gözlemlemek üzüntü veriyor. Ordu, birkaç dernek, vakıf konuya yaklaşıyor. Siyasiler bildiğiniz gibi. Bu arada bir eleştiriyi de halkın duyarsızlığına yöneltmek gerekiyor. Gazilerimizi bu biçimde anmak minnettar, kadirşinas bir ulusa hiç, hemde hiç yakışmıyor. Hakkın rahmetine kavuşmuş gazilerimizi anıyor, “Gaziler Günü” dolayısıyla tüm gazileri saygıyla selamlıyorum.

Metin Yalabık

Unutulmasın! Huzurlu Yaşamın Bedelini Ödeyen Gazilerdir

19 Eylül “Gaziler Günü” nde, gaziler törenlerde anıldı. Pek çoğumuzun bihaber olduğu bu anlamlı günden çıkaracağımız ders; Gazilerimize olan borcumuzu nasıl ödeyeceğimizle ilintili olmak zorundadır.

Gazilik tanımı özetle, ülkenin güvenliği, huzuru, birlik ve beraberliği ideali temelinde; yaşamını savaş tarlalarında risk eden, derin bir sevgiyle yoğrulanların savaş dönüşü onurlanarak taşıdıkları bir ünvan olarak karşımıza çıkar. Bu olgu yüzyıllar öncesinden günümüze değişik adlarla gelsede, özü itibariyle her hangi bir farklılık göstermez. Devletli bir toplumun gereği olan gazilik olgusu bu açıdan bakıldığında da evrensel bir nitelik kazanır. Felsefi dünya tarihi, efsaneler ve kaynaklar gazilik nitelenmesine uygun karakterlerde ortak özellikleri saptar; yiğitlik, cesaret ve sevgi Sümerlerden, Keltlere, Moğollardan, Türklere tarihsel platformun içinde hayat bulmuş olan toplumlarda, devleti oluşturan, güvenliğini temin eden kahraman savaşçılara ve efsanelerine sıkça rastlarız. Örneğin kaynaklar, ilk gazilerimizi devleti oluşturan “Alp” lar olarak işaret etmektedir. Eski Türk kaynakları, alp sözcüğünü gazi sözcüğü ile eş değere getiren pek çok unsur sıralar. Orhun Yazıtları’ nda alp cesur, yiğit ve savaşçıdır.

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, semavi dinlerde gerekli beş temel unsuru; dinin, neslin, malın, canın ve aklın güvenliğinin tesis edilmesinin önemini vurgular. Binlerce yıllık kültür ve eğitim sayesinde askerlik ve vatan savunması bilinci milletimizin bilincinde dinamik bir ruh olarak yerleştiğine dikkat çeken M. Nuri Yılmaz, şehitlik ve gazilik kavramını açar: “Şehitlik; dinimizin çok üstün ve şerefli bir yer verdiği kavram ve rütbedir... Gazilik; İslam dinini ve müslüman toplumumuzun en çok değer verdiği yüce rütbelerden biridir” şeklinde tanımlanır.

Yine Kafalar Karıştı

Öncelikle, ülkemizde “Gaziler Günü”nün kabul edilişine bir göz atalım. 57. Hükümetin Başbakanı Bülent Ecevit’ in imzasıyla 2000yılının Eylül’ ünde 24 sayılı bir genelge yayınladı. Genelge kısaca 19 Eylül Şehitler ve Gaziler Günü ve bu günün içinde bulunduğu haftanın da Şehit ve Gaziler Haftası olarak protokola alınıp törenlerin yapılması gereğini içermekteydi.

Başbakanlık Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü, 15 Eylül 2000’ de, 19 Eylül Şehitler ve Gaziler Günü olarak kutlanacak şeklinde bir genelgeyi kamuoyuna duyurmuştu. Başbakan Bülent Ecevit’ in imzasıyla yayınlanan genelgeyle, 19 Eylül gününün “Şehitler ve Gaziler Günü” bu günün içinde bulunduğu haftanın da “Şehitler ve Gaziler Haftası” olarak kutlanılması istendi. Başbakan Ecevit genelgesinde, Türk milletinin şanlı tarihinin gurur veren, her zaman övünülecek eşsiz destan ve zaferlerle dolu olduğunu belirterek, bugün 2000’ li yılların güçlü ve saygın Türkiye’ sinin temelinde bu şanlı mücadele ve sonrasında kazanılan zaferlerin yattığını ifade etti. Genelgede şöyle denildi: “Türk vatanı ve milletinin ebedi varlığını ve yüce Türk devletinin bölünmez bütünlüğünü muhafaza etmek amacıyla ülkemizin her karış toprağına kanlarını akıtarak, tarihimize altın sayfalar yazdıran harp ve vazife malüllerimizin, gazilerimizin, bu uğurda can veren aziz şehitlerimizin dul ve yetimlerinin hatıralarını yüceltmek, onlara sahip çıkmak ve saygılı olmak, milletimizin tarihinde ve mazisine olan bağlılığının ifadesidir. 19 Eylül 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi, milleti adına vefa duygusunun en güzel örneğini göstererek, Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurucusu Atatürk’ e ‘Gazi’ ünvanını vermiştir. Bu olay, Cumhuriyetimizin ilk yıllarından günümüze uzanan çizgide gaziliğin temelini teşkil ve bu kavramı en yüksek seviyede temsil ettiğinden; 19 Eylül gününün ‘Şehitler ve Gaziler Günü’ ve bu günün içinde bulunduğu haftanın ‘Şehitler ve Gaziler Haftası’ olarak kutlanması, bu gün ve haftanın protokole alınması ve kutlamaların Türkiye Gaziler Vakfı’ nın eşgüdümünde yapılması uygun görülmüştür. Ayrıca; günlük yaşantılarında esasen ilgi ve ihtimama muhtaç harp ve vazife malulü gaziler ile şehit dul ve yetimlerinin gerek halkla münasebetlerinde, gerekse resmi veya özel işlerinin kamu kurum ve kuruluşlarında takibi ve yerine getirilmesi esnasında kendilerine gerekli ilgi ve yardımın gösterilmesini önemle rica ederim.”

Üzerinde düşünülmesi gereken değişik bir yanıt, Terör Mağdurları Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği tarafından geldi. Şehit aileleri “Kutlama” sözcüğünün irdelenmesini istiyor ve sorguluyordu. Çünkü vatanın bölünmezliği uğruna can veren onların çocukları, eşleri ya da babalarıydı. O gün ve haftası acılar daha da tazeleniyor, gözlerden yağmur gibi yaşlar geliyordu. Bu durum evlat acısı yaşamayanlar için anlaşılması mümkün olmayan bir durumdu. Nitekim, Dernek Başkan Yardımcısı Hamit Köse, dört şehit babası Batur Doğan, Şükrü Elmas, Hakan Yıldız ve Mehmet Buğtekin tarafından imzalı bir mektup Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’ e gönderiliyordu. Mektup’ taki tepkiler, “Kutlama” sözcüğü ile şehit ve gazilerle ilgisi olmadıklarını ifade ettikleri bir vakfın “şehit adını kullanıp” etkinlik yapmasına “şehitlerin duygu sömürüsüne alet edilmesine” idi. Haklı oldukları taraf vardı: Yakınını yitiren, üstelik böylesine ulvi bir davada oğlunu, eşini, babasını bu yola adayan, nasıl kutlama yapacak ya da kutlamalara nasıl katılacaktı?

Yetkililerin bu sese kulak verip, bir hatayı gidermelerini umuyor ve bekliyoruz. “Gaziler Günü” ve “Şehitler Günü” ya da Şehitler ve Gaziler Haftası” birbirlerinden ayrı günde ve haftada belirlenmeli, iki olgu ayrı ayrı değerlendirilmeli. Umalım ki, hükümet sorunu gözardı etmez, etmemelide...

Dolayısıyla, Şehitler Günü anılmalı, Gaziler Günü’ de kutlanmalı. Etkinlikler bu düzeylere taşınmalı. Sapla samanı ayırmayı becerebilecek kafalara öyle ihtiyacımız varki...

Eleştirilere Kulak Verelim

Şehit Ailelerinin Başbakan B.Ecevit’in genelgesine tepkileri var; kutlama yapılmamalı elbette haklılar... Kim böyle bir günde gülümseyebilir. Kimi kutlacağız; toprağın altında yatanımı?Terör Mağdurları Derneği kendilerini üzen bu konuyu Cumhurbaşkanı’na duyuruyor. Şehit ailelerin sesini yetkililere olduğu gibi iletiyoruz:

Sayın; Ahmet Necdet SEZER Cumhurbaşkanı

12 - 23 Eylül 2001 tarihleri arasında Şehitlerimizi ve Gazilerimizin günlerini Başbakanlığın 2000/24 sayılı genelgeleri gereğince “Şehitler ve Gaziler Günü ve bu günün içinde bulunduğu haftanın da Şehit ve Gaziler Haftası olarak kutlanması, bu gün ve haftanın protokole alınması ve kutlamaların Türkiye Gaziler Vakfı’ nın eşgüdümünde yapılması uygun görülmüştür” emirleri gereği Eylül 2000 yılında Gaziler Vakfı’ nca yapılan kutlamalara biz şehit aileleri derneği olarak katılmadık.

Türkiye’ mizde her yıl 25 Nisan’ da Kara Şehitlerini; 15 Mayıs’ da da Hava Şehitlerini KUTLAMA DE¦İL, ANMA törenleri yapılmaktadır. Biz tüm şehit aileleri olarak bu törenlere Cebeci Askeri Şehitliğinde Silahlı Kuvvetlerimizin öncülüğünde katılmaktayız.

Çünkü, vatanın bölünmezliği uğruna can veren bizim çocuklarımızdır. Neyin kutlanacağını anlamış değiliz. Herhalde çocuklarını vatanın bölünmezliği uğruna veren biz asil şehit baba, anne, eş ve çocukları olarak can veren şehitlerimizin ölümünü kutlamak bizlere yakışmaz. Bu durum evlat acısını tatmayanlara yakışır diye düşünüyoruz.

Biz Türkiye genelinde (46) il’ de dernek kurmuş, şehit aileleriyiz.

İki yıldır kutlanan Şehitler ve Gaziler Haftasını şehitlik ve gazilikle ilgisi olmayan vakıf tarafından şehit adı kullanılarak etkinlikler yapılmaktadır. Bu durum biz şehit ailelerini rencide etmektedir. Çünkü şehitlerimizin katili imralı adasında itibarlı bir misafir gibi ağırlanırken, şehit adını kullanıp duygu sömürüsü yapılmaktadır. Bu durumun düzeltilmesini bilgilerinize arz ederiz. 18.09.2001

Hamit KÖSE

Terör Mağdurları Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkan Yardımcısı (Şehit Aileleri)

Şehit Babası Bekir DOĞAN Şehit Babası Şükrü ELMAS Şehit Babası Hasan YILDIZ Şehit Babası Mehmet BU¦TEKİN Adres: Necatibey Cad. Sezenler Sok. 1/13 Sıhhiye - ANKARA Telf: 0.312. 229 53 54 a

Cumhurbaşkanı’ nın “Gaziler Günü” Mesajı

Cumhurbaşkanlığı tarafından 19.09.2002 tarihli ve “Gaziler Günü”konulu mesajı olduğu gibi aktarıyoruz.

“Bağımsızlık ve özgürlük tutkusu, Türk Ulusu’ nun tarih boyunca ödün vermediği bir yaşam ilkesi olmuştur.

Ulusumuz, canından üstün tuttuğu yurdunu korumak için hiçbir özveriden kaçınmamış, bölünmez bütünlüğüne yönelen tüm tehditleri yok etme başarısını göstermiş yüce bir ulustur. Şanlı tarihimiz, bu uğurda kazanılan zaferler ve kahramanlık destanları ile doludur.

Kuşaktan kuşağa aktarılarak sürdürülen bu kararlılık ve bilinç, bizleri, bağımsız bir devlete ve çağdaş bir Cumhuriyet’e kavuşturmuştur.

Yurttaşlarımızın kararlılığını büyük bir zafere dönüştürerek varlığımızı güçlendiren Yüce Atatürk, kurduğu Cumhuriyet’ le bizlere, bireyi yurttaş konumuna yükselten çağdaş bir devlet, yeni bir yaşam biçimi, aydınlık yarınlar armağan etmiştir.

Büyük Millet Meclisi’ nin, Sakarya Zaferi’nden kısa süre sonra Mustafa Kemal Atatürk’ e “Mareşal rütbesi ve Gazi unvanı”nı vermesi, Türk Ulusu’ nun Yüce Önder’ e güveninin, sevgisinin ve bağlılığının anlatımı olmasının yanı sıra, O’nun kişiliğinde şehitlerimize ve gazilerimize duyduğu saygının da göstergesidir.

Bizlere bağımsızlığımızı ve Cumhuriyet’ i armağan eden, yurt topraklarında özgür ve huzur içinde yaşamamızı sağlayan başta Yüce Atatürk ve arkadaşları olmak üzere, tüm kahramanlarımıza ve gazilerimize sonsuz şükran ve gönül borcu duyuyoruz.

Onların ülkülerini, yurt sevgilerini, görev bilinçlerini, gelecek kuşaklara örnek göstererek, her karışı hak edilerek kazanılan yurt topraklarını koruyacak, Cumhuriyetimizi sonsuza değin yaşatacağız.

Bu bağlamda, dünyadaki gelişmeleri özümseyerek Türikye’nin dünyanın güçlü ve demokratik ülkeleri arasında yer almasını sağlamak, bizlere düşen en büyük görevdir.

Şehitlerimiz ve gazilerimiz, birlik ve bütünlüğümüzün, yurt sevgimizin, özgürlük ve bağımsızlığımızın en değerli simgelerindendir.

Gazilerimize saygı duymak, sorunlarına duyarlılıkla yaklaşmak, yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve haklı isteklerinin karşılanması için çaba göstermek, toplum olarak önemli sorumluluğumuzdur.

Bu yurtsever insanlarımızın, yaşamlarını değerli kişiliklerine yaraşır biçimde iyi koşullar altında sürdürebilmelerinin sağlanması, yalnızca onlara olan borcumuz değil, ulusal dayanışmamızı güçlendirmenin de değişmez koşuludur.

Atatürk’e Mareşal rütbesi ile Gazi ünvanı verilişinin ve Gaziler Günü’ nü bu düşüncelerle kutluyor, Yurttaşlarımıza esenlikler diliyorum”.

Başbakan Bülent Ecevit Gazilere Saygılarını Sunuyor

Başbakan Ecevit’in mesajı şöyledir.”Vatanımızın bölünmez bütünlüğü, ulusumuzun birliği uğrunda hiçbir özveriden kaçınmayan malül gazilerimizin kahramanlığı, halkımızın bağımsızlığına verdiği önemin bir simgesidir.

Ulusumuz yurdunu canından aziz bilen, şehitlik ve gazilik mertebesine ulaşan askerlerine sonsuz sevgi, saygı ve şükran duygularıyla bağlıdır.

Malül gaziler haftası dolayısıyla Türk halkının ve Silahlı Kuvvetlerimizin kıvanç kaynağı Malül Gazilerimize sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Aramızdan ayrılmış olan malül gazilerimizin ve tüm şehitlerimizin aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor, allah’tan rahmet dileğiyle anıyorum.

Meclis Başkanı Ömer İzgi “Gaziler Haftası” nı Kutluyor

Malul Gaziler Haftası dolayısıyla bir mesaj yayınlayan İzgi’ nin mesajı şöyle: “Vatan tapraklarını işgale ve bu topraklarda Türkler’ in varlığını ortadan kaldırmaya kalkışanlara karşı, canları pahasına verdikleri mücadele sırasında yaralanan ya da sakatlanan gazilerimizin haftasını en iyi dileklerimle kutluyorum.

Gazilerimizin vatan savunması için verdikleri büyük mücadele, dünya tarihinde ulusça övünç duyduğumuz kahramanlık ve vatanseverlik destanı olarak yer almıştır. Şehit ve gazilerimizin ortaya koydukları azim ve kararlılıkla ulusal varlığımız bugünlere ulaşmıştır.

Bu anlamlı günde tüm gazilerimizi bir kez daha en içten sevgi ve saygı duygularımla selamlıyorum.

Zafer Meşalesi Yukarılara Taşınacak

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, vatan topraklarını korumak için hayatlarını ortaya koyan va gazilik onuruna erişen kahraman vatan evlatlarını şükran ve minnetle andıklarını belirterek, ‘Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), sizlerin bıraktığı zafer meşalesini daha da yükseklere taşıyacak ve kendisine verilen her türlü görevi başarıyla yerine getirmeye devam edecektir’ dedi Orgeneral Hilmi Özkök’ ün Gaziler günü mesajı şöyleydi:

“Şu anda içinde bulunduğumuz coğrafyada, huzurla, birlik ve beraberlik içinde yaşıyorsak , bunu aziz şehitlerimize ve siz gazilerimize borçlu olduğumuzun bilincindeyiz. Yüce Türk milleti ve onun ayrılmaz parçası olan Türk Silahlı Kuvvetleri, sizlere olan vefa borcunu hiçbir zaman unutmayacaktır. Başta Başkomutan Atatürk ve onun silah arkadaşları olmak üzere, aziz şehitlerimizi ve ebediyete intikal eden gazilerimizi rahmetle, hayatta olan gazilerimizi minnet ve şükranla anar, değerli ailelerine ve yüce milletimize saygılar sunarım”

Amerikalı Gazilerden Gazilerimize “19 Eylül Gaziler Günü” Mesajı

Amerika’nın Vietnam Gazileri Türk Gazilerine Selam Gönderiyor.

Vietnam Gazisi ve Ulusal Ordu Vaizi Phill G. Salois’in “ 19 Eylül Gaziler Günü” dolayısıyla Gaziler Dergisi’ne göndermiş olduğu mesajı olduğu gibi yayınlıyoruz:

“ Amerika gelecek ay, 11 Kasım’da geçmiş yıllarda savaşlara katılan tüm gazilerini şereflendirmeye hazırlandığından, tüm Amerikalılar adına özgürlük ve hürriyeti muhafaza etmek amacıyla Silahlı kuvvetlerimizin üniformasını eskitmiş çok sayıda kurban verdiğimiz erkek ve kadınlarımızı hatırlıyoruz. Diktatörlük ve baskıcı güçlerden kurtulup barış ve özgürlük içinde yaşamları için diğer uluslara yardım etmek amacıyla ölenleri de hatırlıyoruz.

Türkiye’ de gazilerin Eylül ayının 18 - 26 tarihleri arasında özel bir yöntem içinde kutlandığından son zamanlarda haberdar olduk ve bu mesaj, size olan desteğimizi ve dayanışmamızı ifade etmekte geç kalacağından dolayı, aileleri ile birlikte mutlu olarak yaşama arayışında bulunan inançları ve idealleri için savaşan dost muhariplerimizi de hatırlamak istiyoruz.

Amerika Birleşik Devletlerinde, 11 Kasım 1982’ de, Vietnam Gazilerinin anısına atfedilen başka bir deyişle The Wall olarak adlandırılan günün 20. yıl dönümünü kutluyoruz. O özel günde törenler, yürüyüşler ve hizmetler olacaktır. Amerika’ nın Vietnam Gazileri, Maryland, Silver spring’ de bir hafta önce aynı anda Eyalet Konseyi Başkanlarının konferansının süresi boyunca yıllık Yönetim Kurulu toplantısını düzenliyor olacak. Bu deneyim için, Washington’ da The Wall’ un yıldönümünün bir parçası olması ve Amerikalı Gazilerle tanışması için Uluslararası gaziler delegasyonunun bir parçası olarak Gönül ve Deniz Palalar’ ı Washington DC’ ye davet ediyoruz. Aynı zamanda, bu toplantı için Özbekistan, Rusya ve Gürcistan Cumhuriyetinden delegasyonları da kabul ediyor olacağız. Bu, inşallah karşılıklı fikir alışverişinde bulunmak ve gazilerin sağlık ve fayda temin etmeleri açısından çok faydalı olacak bu türden toplantıların ilki olacaktır.

Bir gün, ülkenizde Türk Gazilerini ziyaret edebilmeyi umut ediyoruz. Ortadoğu da artan savaş konuşmalarının bu sancılı zamanında birbirimize dua edelim”.

Phill G. Salois Amerika’nın Vietnam Gazileri Ulusal Ordu Vaizi.

Gaziler Arasında Barış ve Kardeşlik Dileklerini Paylaşalım

Amerikan Kongresi (Meclis) tarafından onaylı Vietnam Gazileri (VVA) derneği yetkililerinden ve VVA’nın yayın organı “Gazi” dergisinin yazarlarından Jim Doyle, Gaziler Dergisi’ne 18 Eylül 2002 tarihinde göndermiş olduğu mesajın özet çevirisini yayınlıyoruz:

“ Lütfen, benim, bütün dünya gazileri arasındaki barış ve kardeşlikle ilgili en içten dileklerimi paylaşın. Türk Gazilerinin gününde bulunmak için şu an bir planım yok. Ancak, Gaziler Dergisi’ne şu beyanatımı sunmak isterim: Gazi arkadaşlar, bizler dünyadaki mevcut guruplar arasında , savaşın üzerimize yüklediği ıstırapları, cefaları, sıkıntıları anlayan ve bilen emsalsiz ve nadir insanlar topluluğuyuz. Hepimizin görevi; barışı tesis etmek, çocuklarımızın ve torunlarımızın savaşın ne demek olduğunu bilemedikleri bir geleceği inşa edebilmektir,

Barış ve kardeşlik içerisinde...”.

Jim Doyle Amerika’nın Vietnam Gazileri Başkanlığı.

Derleyen: Çiğdem BAYRAK

İlk “Gaziler Günü” Amerika’ da Onaylandı

Günyada “Gaziler Günü”adı altında resmi tatil ilan eden ilk ülke Amerika. 1918 yilinin 11, ayının 11, gününde ve saat tam 11’de bütün dünya sevinç ve kutlama gösterilerine sahne oldu. Dört yıl süren I. Dünya Savaş’ından sonra ateşkes imzalanmıştı. Bütün savaşları bitiren savaş sona ermişti. I. Dünya Savaşı boyunca kadınların ve erkeklerin yaptıkları fedakarlıkları hatırlamak ve sürekli bir barışı sağlamak amacıyla, 11 Kasım 1919 günü Amerika’da “ Ateşkes Günü” ( Armistice Day) olarak belirlendi. Ateşkes Gününde, savaştan hayatta kalan askerler memleketlerinde gösteri yürüyüşü yaptılar.Politikacılar ve gaziler konuşmalar yaptı ve kazanmış oldukları barış için şükran serenomileri gerçekleştirildi.

Savaş bittikten 20 yıl sonra, 1938’de Amerikan Kongresi, Ateşkes Günü’nün ulusal tatil olmasını onayladı. Fakat Amerikalılar I.Dünya Savaşı’nın sonucu savaş olmadığının farkına vardı. Takip eden yılda II? Dünya Savaş’ı başladı ve uluslar bu kanlı mücadeleye küçük ve büyük tekrar katıldılar. II? Dünya Savaş’ından sonra da Ateşkes Günü 11 Kasım’da anılmaya devam edildi. 1953 yılında Emporia, Kansas halkı memleketlerindeki gazilere minnettarlıkları nedeniyle bu günü Gaziler Günü tatili olarak adlandırdı. Daha sonra Kansas’lı bir millevekili tarafından sunulan, bu günün “Gaziler Günü” olarak adlandırılıp ulusal bir gün olması hakkında bir yasa meclisten geçti. 1971’de Başkan Nixon, Kasım ayının ikinci pazartesi gününü ulusal tatil olarak ilan etti.

Amerikalılar hala Gaziler Günü’nde barış için şükranlarını sunarlar. Konuşmalar ve serenomiler yapılır ve sabah 11’de çoğu Amerikalı barış için savaşanları hatırlamak için bir dakikalık saygı duruşunda bulunurlar. Savaşta kızlarını ve oğullarını kaybeden aileler daha çok barışa yönelikve gelecekteki savaşlardan sakınma hakkında düşüncelerini söylerler.

Askeri hizmet emeklileri “ American Legion” ve “ Veterans of Foreign Wars” gibi destekleyici gruplar bu günü organize ederler. Gaziler Gününde ve Anma Günü’nde ( Memorial Day) bu guruplar, sakat gaziler tarafından yapılan gelincikler satarak hayırsever aktiviteleri için para toplarlar. Belçika’da “ Flanders Alanı” olarak adlandırılan gelincik tarlasındaki kanlı bir savaştan sonra, bu canlı kırmızı çiçek I. Dünya Savaşı’nın bir sembolü olmuştur.

Çoğu Amerikalı bu günü çok ciddiye alır ve kutlarlar. Evlerine ve işyerlerine Amerikan bayrakları asarlar. Amerikan Başkanı, isimsiz şehitlerin mezarlarını ziyaret eder ve bir konuşma yapar. Gazeteler Gaziler ve katıldıkları savaşlar hakkında hikayeler ve yazılar yayınlar. Postaneler dahil bütün resmi kuruluşlar ve bankalar ve bir çok işletmeler tatil olur. Diğer işletmeler normal saatlerinden daha az çalışır.

Derleyen: Çiğdem BAYRAK

 

Gönül Penceresinden

Amerika’ ya Giderken

Doğru yolda yürümenin çok meşakatli olduğunu ancak ilkeli, dürüst insanlar bilebilir. Savunduğunuz, iddia ettiğiniz tezlerinizden taviz vermeden çizginizi korumak kolay yutulur lokma değildir. Unutulmaması gereken bir başka nokta ise, zaman mefhumun sizin lehinize işlediği gerçeğidir.

Bu özlü tesbitleri 20 yıllık gazetecilik yaşamımda ve Gaziler Dergisi’ nin uzun yılları kapsayan sürecinde bizzat gözlemledim.

Gaziler üzerine pek çok hatalı uygulamanın, algılamanın yaşandığı 40 yıllık süreçte, kimse ne oluyor demedi bu ülkede... Çeşitli dallarda uzman edasıyla karşımıza çıkanlar televizyonlarda boy gösterenler gazilik olgusu üzerine tek bir satır yazmadılar, bir cümle kurup ifade etmediler.

Gaziler Dergisi çözümlemeleri gündeme taşıdıkça salyalar akıtarak saldınmayı da güya gaziler adına görev! saydılar. Gazilerin çektikleri sıkıntıyı, ıstırapları yaşanan çelişkileri ortaya koydukça da donup kaldılar.

Bir kez daha 19 Eylül “Gaziler Günü” nü andık. Yine sessiz, katılımsız geçti. Devlet yetkililerinin konuya ilişkin mesajlarını ve birkaç gazi grubunun anma törenlerine iştirakı dışında elle tutulur, ses getirici bir etkinliğe rastlayamadık. Bu duyarsızlığı anlamak da mümkün değil.

Oysa bağımsızlık ve özgürlük kavramlarına olan düşkünlüğümüz asırlardır bilinirken, bu olguları bizlere hissettiren, hiçbir özveriden kaçınmadan önümüze getiren gazilere karşı sergilediğimiz bu tavrın sebeplerini bulmak, ondan kurtulmak her vatandaşın bir ödevi olmalıdır.

Sahip olduğumuz bilinç, vatan uğruna ölümü göze almak, üniter yapıya yönelik saldırıları ortadan kaldırmak ise gerçekten belleğimiz zayıfmı? tarihimizde bu uğurda verdiğimiz mücadeleleri ne çabuk unutuyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ ni Atatürk’ e Gazi ünvanını vermesi o’ nun kişiliğinde şehitlerimize ve gazilerimize duyduğu saygının bir ifadesi değilmi? Gaziliğin; vatan uğruna hayatını risk etmek, görev uğruna cesaretle düşman hatları üzerine yürümek ve ülkenin iç huzuru adına terörün hedefi olmakla eş değerde olduğunu, gelecek kuşaklara bu duyarsız yaklaşım ve tavırlarla anlatabilir miyiz?

11 Kasım Amerikan Gazilerinin günü olarak her yıl törenlerle kutlanır.1971 yılında Başkan Nixon, Kasım ayının ikinci pazartesi gününü tatil olarak ilan etmişti. Amerikalılar 30 yıldır “Gaziler Günü” nde gazilerine şükranlarını saygı içersinde sunarlar. Pek çok Amerikalı sabah 11’ de, gazilerini hatırlamak için bir dakikalık saygı duruşunda hazır bulunurlar. Savaşta kızlarını ve oğullarını kaybeden aileler daha çok barışa yönelik ve gelecekteki savaşlardan sakınma hakkında düşünceleri ifade ederler. Devlet Başkanı bizzat bu törenlere öncülük eder, isimsiz şehitlerin mezarlarını ziyaret eder ve bir konuşma yapar. Medya, basın kuruluşları gaziler ve katıldıkları savaşlar hakkında öyküler, yazılar, programlar yayınlar. Geniş bir katılımla vatandaşlar, huzurun ve güvenliğin mimarı olan gazilerine minnettarlıklarını dile getirmek için evlerine, işyerlerine bayrak asar.

Bu yıl 11 Kasım’ da, Amerika’ da, Washington’ daki törenlere Türkiye’ den Gaziler Dergisi, Amerikan Vietnam Gazileri tarafından davet edildi. Davet mektubu, Vietnam Gazileri Barış İnsiyatifi Sekreteri Jim Doyle tarafından 15 Eylül tarihinde tarafıma gönderildi. Bu vesile ile Amerika’ nın gazilerine gösterdikleri duyarlılığı yerinde gözlemleme fırsatını yakalamanın mutluluğu içindeyim. Ayrıca “gaziden gaziye” adı altında tertiplenecek uluslararası toplantıya da katılacağımı, dönüşte elde ettiğim görüntüleri, bilgileri sizlerle paylaşacağımı bu köşeden bildirmekten onur duyarım.

Gazilerimizin mesajlarını, taleplerini, hislerini dünya gazilerine iletmenin kıvancını ise, derinden yaşıyorum. Önemli bir görev üstlenmenin mutluluğu da cabası. Türk Gazilerini dünyaya tanıtmak, onlardan mesaj iletmek görevini yüklemenin bilinci ve sorumluluğu içindeyim.

Amerika seyahatimde odaklanacağım en önemli mesele, “Gaziler Günü” nün nasıl organize edildiği, halkın yaklaşımının boyutlarının ne olduğu üzerine olacaktır.

Elde ettiğim tüm belgelerinde konuya duyarlı olan yetkililerin masalarının üzerine bırakıp, gelecek yılki “Gaziler Günü” nde icratlarının takip etmenin görevini de bizzat kendim kabul ediyorum. Bu konuda iyi niyetle yaklaşanları dergi sayfalarında onurlandıracağım gibi, duyarsız olanları da deşifre etmekten kaçınmayacağımın sözünü şimdiden veriyorum.

Sevgili gaziler, minnettarlığımızı ve size olan sorumluluklarımızı yeterince ortaya koyamadığımızın üzüntüsü içindeyim. Gaziler Günü’ nün coşku içinde geçeceği, gazilerin duyarlılık ve özveriyle anılacağı günlerin bir an önce gerçekleşmesini temenni ediyorum. Sizleri “Gaziler Günü” nde anıyor sevgi ve saygılarımı gönderiyorum..

A.Gönül PALALAR

Zafer Bayramı Kutlu Olsun

30 Ağustas Zafer Bayramı tüm yurtta coşkuyla kutlandı. Tarihimizin akışını değiştiren zafer şehit ve gazilerimizin kanlarıyla elde edildi.

Devletin oluşumuna, kuruluşuna etken olan önemli savaşlar ilerleyen yıllarda bayram niteliğine bürünüp kutlanır. Özellikle sonuca ulaşan, nihai zaferi çatışmalar, çarpışmalar geleceğin kuşağına “Zafer Bayramı” şeklinde işlenir, yıllarca korunup saygı ile kutlanır. 30 Ağustos tarihi de ülkemizin bu çaptaki bir bayramı olarak tüm dünyaya tescil ettirilmiştir.

Yaklaşık 80 yıl önce I. Dünya Savaşını Kaybeden Osmanlı İmparatorluğu sınırları üzerinde düşman askerin çizmeleri kol geziyordu. 16 Ekim 1918 tarihli Meclis - i Mebusan toplantısında açıklama yapan Kurmay Nuri Bey bu durumu şöyle özetliyordu: “Meatteessüf gördük ki, bir buçuk milyon askere mukabil bütün memaliki Osmaniyenin mudafa ası için yalnız yetmiş iki bin tüfek var. Memleketimizin hiç bir noktasını mudafaa edecek yeterli kuvvet yok. Bir avuç eşkiya bile memleketin istila edilebileceği hale geldik”.

Ordu güçsüz, savaşa devam edecek donanımdan yoksundu. Ateşkes anlaşması bir zorunluluktu. Gerek Wilson beyannamesinin Osmanlı ile ilgili 12 maddesi gerek 5 Ocak 1918’ de İngiliz başkan Lloyd George tarafından Avam Kamarasından sarfedilen “Biz Türkleri, ne padişahlarından, ne de yaşadıkları Anadolu ve Rumeli topraklarından mahrum bırakmayacağız” sözleri samimi görünsede Türkiye hakkında gerçek niyetlerinin farklı olduğunu tarih işgal yılları ile açığa çıkarmıştır. 30 Ekim 1918’ de imzalanan Mondros Mütarekesi, Osmanlı İmparatorluğunu fiilen sona erdirmiştir. 7. Madde ile de işgal yolunu açmıştır: “İtilaf Devletleri güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde, herhangi sevkülceyş noktasını işgal hakkına haiz olacaktır”.

Bu anlaşmanın uygulanmasındaki görüntüsü, halkın yaşama hakkından mahrum edilmesi, can, mal, ırz ve namus güvenliğinin kalmaması ile özetlenebilir. Şevket Süreyya Aydemir ‘Atatürk’ ün Hatıraları” adlı eserinde dile getirilen İstanbul’ un içi kan ağlıyor, yüzü gülmüyordu.

“İstanbul sokakları İtilaf Devletlerinin süngülü askerleriyle dolmuştu. Boğaziçi, toplarını sağa sola çeviren düşman zırhlıları ile lacivert sularını gösteremeyecek kadar örtülüydü. Herkez ancak zaruri ihtiyaçları için evlerinden çıkıyor, sokaklarda hatır ve hayale gelmeyen hareketlere uğramamak için caddelerin duvar diplerinden büzülerek, eğilerek, korkarak yürüyebiliyorlardı. Bütün ihtiyatlara rağmen, yine de bin türlü tecavüz sahnesi eksik değildi. Koskoca İstanbul ve koskoca İstanbul’ un yüzbinlerce halkı sesleri kısılmış bir haldeydi. İstanbul ufuklarında yükselen şeyler yalnız düşman hakaretleri, düşman bayrak ve süngüleriydi”.

“ Çileli harp yılları bu İstanbul’ u yiyip bitirmiştir. Harbe giden ve harpden dönebilen müslüman İstanbullu, şehrinde, semtinde ve evinde ancak açlık, perişanlık, işsizlik ve bunların tesiri altında bütün o eski geleneklerinin çözülüşünü görmüştür.

Analar, babalar çökmüştür. Sandıklar, kilerler boşalmıştır. Kızlar, kardeşler, hayatın sillesi altında bulunarak tanınamayacak hallere gelmişlerdir. İşgal ise kocaman bir haysiyet yarası gibi, bütün İstanbul’ u gittikçe irinleşen pıhtılarıyla sarmaktadır. Dullar, harp sakatları, sokaklarda aç dolaşan terhiz edilmiş askerler, hala siperlerdeki lime lime elbiseleriyle dolaşan eski yedek subaylar, işsiz, vazifesiz, ne yapacağını, nereye gönderileceğini bilmeyen birlikleri lağvolmuş muvazzaf zabitler, müslüman İstanbul’ un sokaklarını tıklım tıklım doldururlar. Müslüman İstanbul’ un havasında esen, sadece hüsran, hayal kırıklığı, ümitsizlik, kin ve iniltidir”.

Fransız işgalinde Adana’ da geçen olaylarda insanlığın yüzünü kızartacak, kitle halinde yok etme projesine dayanıyordu.

“Lejyonların coşkunlukları ve fena muameleleri dolayısıyla evvela İskenderun’ da ve sonra Belan’ da çarpışmalar oldu. 1 Ocak 1919’ da izinli giden Ermeni müfrezeleri Özerli’ de baskına uğradılar. Ölenlerin intikamını alacağız diye Ermeni kamavorları (fedailer) ellerine gelen Türkleri öldürmeye teşebbüs ettiler. Nitekim 10 Ocak 1919’ da Kehyaoğlu (Şehitlik) civarındaki Abdo ağanın çiftliğini Ermeni askerleri bastılar. Abdo ağa ile 14 işçiyi şehit ettiler”. “10 Şubatta Ermeniler Türk dükkanlarını yağma ettiler, 25 Şubatta sarraf Ahmet efendinin Saracan mahallesindeki evi, komşusu Agop ile Ermeni fedaileri tarafından gece talan (yağma) edildi. Mücevheratını almak için zavallı adamı delik deşik etmişlerdi.

Mustafa Kemal Paşa’ nın Samsun’ a Çıkışı

Türk Milletinin kendisine tarihi vazife verdiği Mustafa Kemal Paşa, kurtuluş fikrinin yaygın olduğu ve genel kaynamanın etkilerini gösterdiği bu devrede, 19 Mayıs 1919’ da Samsun’ dadır. Samsun’ la yeni bir devir açılmıştır. Türkiye’ nin genel durumu, Mustafa Kemal Paşa’ ya göre şöyledir:

“ Osmanlı Devletinin dahil bulunduğu grup, Harbi Umumide mağlup olmuş, Osmanlı Ordusu her tarafta zedelenmiş, şeraitı ağır, bir kütarekename imzalamış, Büyük Harbin uzun seneleri zarfında, millet yorgun ve fakir bir halde, Millet ve memleketi Harbi Umumiye sevk edenler, kendi hayatları endişesine düşerek memleketten firar etmişlerdir. Saltanat ve hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin, mütereddi, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği yeni tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’ nın riyasetindeki kabine; aciz, haysiyetsiz, cebin, yalnız padişahın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını vikaye edebilecek bir vaziyete razı.

İtilaf devletleri, müterake ahkamına rialete lüzum görmüyorlar. Birer vesile ile, itilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’ da, adana vilayeti Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntop, İngilizler tarafından işgal, edilmiş Antalya ve Konya’ da İtalyan kıtaatı askeriyesi; Merzifon ve Samsun’ da İngiliz askerleri bulunuyordu. Her tarafta, ecnebi zabit ve memurları ve hususi adamları faaliyette. Nihayet, Mebde-i kelam ettiğimiz tarihten dört gün evvel 15 Mayıs 1919’ da, itilaf devletlerinin muvafakatiyle, Yunan Ordusu İzmir’ e ihraç ediliyor.

Bundan başka, memleketin her tarafında, anasır - hıristiyaniye hafi, celi, hususi emel ve maksatlarının temini istihsaline, devletin bir an önce çökmesine sarf-ı mesai ediyorlar” diyerek, azınlıkların devlet bütünlüğünü yıkmak için gayret sarfettiğini saymakla, bunlara karşı Türklerin de mahalli kaygılarla yer yer kurmuş oldukları teşkilatlarla, gayelerinden bahsetmektedir.

Sevr Antlaşması, İçteki Etkileri

İtilaf Devletleri, Ankara’ da kurulan yeni hükümeti tanımıyor, onun politikasını kabul etmiyordu. Milli Hükümeti yok etmek için tüm maddi ve manevi yardımı çekinmeden sarfediyordu. Ana hatları 24 Nisan 1920’ de San Remo Konferansında kararlaştırılan Sevr Antlaşması, 11 Mayıs 1920’ de Osmanlı Hükümetine verildi.

Paris’ te galip devletler tarafından son şekli verilerek davet edilen Osmanlı murahhas heyetine, tebliğ edilmiş olan Sevr Antlaşmasının kabulünü kolaylaştırmak ve Sevr hükümlerin tatbik etmek üzere, Yunan ordusu 23 Haziran 1920’ de taaruza geçti. Düşman kuvvetleri 30 Haziran’ da Balıkesir’ i işgal etti, 8 Temmuzda da Bursa’ ya girdi. Düşmanın Salihli istikametinde ilerleyen kolu 26 Ağustos 1920’ de Uşak’ ı işgal etmiş.

Aydın’ dan ilerleyen bir kol da Nazilli’ ye gelmişti. Bu sırada tümenlerimizin kadro halinde bulunması, mühimmatsız ve takviyelerine fırsat vermişti. Bu taarruzun hedefi, Sevr’ in idam hükmünü kolaylıkla uygulamak imkanını hazırlamak ve andlaşma tasarısında herhangi bir değişikliği mümkün kılmamaktı.

Sevr tasarısının idam hükmü, Paris’ e giden Osmanlı Devletinin heyet Başkanı Tevfik Paşa’ nın, sadrazam Damat Ferit Paşa’ ya yazdığı mektupta da açıkça belirtilmektedir. 17 Mayıs 1920 tarihli mektuptu, “... Teklif edilen şeraiti sulhiye (barış şartları), Devlet-i Aliye’ nin (Osmanlı Devleti) inhilalinden (dağılma) ve zatı hazreti padişahın hukuki mukaddeslerinin imhasından, başka bir şeyi tazammum (kapsama) etmediğinden, mevcudiyeti devletin temini muhafaza muahedename ahkamı esasiyetin (temel hükümlerini) bilkülliye (bütünü ile) tadiline mütevakkıftır.

... muahedeyi sulhiyenin şekli hazırına nazaran Devlet-i Ali’ ye, düveli müttefikanın hakimiyeti müşterekesi altında her güna hakkı istiklalden (her türlü bağımsızlık hakkından) mahrum bir müstemleke haline ifrağ edilmekte (dönüşmekte) olduğundan, şeraiti sulhiye bu vaziyeti tamamiyle bertaraf edecek bir surette tadili ve istiklali memleket, devlet ve hakimiyet itibariyle hudud-u tab’ iyesi dahilinde temin edilmedikçe akti sulh mevküt (kayıp) bulunmaktadır”(143).

Buna rağmen, Vahdettin’ in başkanlığında toplanan Şüra-yı Saltınıt, 22 Temmuz 1920’ de “zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih edilmeye değer” görerek antlaşmanın kabul ve onanmasına kara vermişti. İstanbul Hükümeti murahhasları, Türk topraklarını parçalayan, Türklere bırakılan arazi üzerinde milli şeref ve haysiyetle bağdaşmayan, milli hakimiyeti tanımayan bu anlaşmayı Sevr’ de 10 Ağustos 1920’ de imzalamışlardı.

Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos 1920 tarihli toplantısında, Sevr Antlaşmasını imzalayanların ve bunu onaylayan Şüra-yı Saltanatta bulunanların vatan hiyanetiyle itham olunarak vatansız sayılmaları kararını aldı. Aynı zamanda Büyük Millet Meclisi Hükümeti bu antlaşma ile kendini hiç bir surette bağlı görmediğini de ilan etti.

Büyük Taarruz ve Zafer

Gazi Mustafa Kemal Paşa, 4 Mart 1922’ de Büyük Millet Meclisinin gizli bir toplantısında, “Ordumuzun kararı, taarruzdur. Fakat bu taarruzu tehir ediyoruz. Sebebi, hazırlığımızı tamamen ikmale biraz daha zaman lazımdır. Yarım hazırlıkla, yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten daha fenadır” diyerek, bir taraftan zihinlerdeki şüpheyi bertaraf etmeğe çalışırken, taarruz hazırlıklarını da gizli tutmaya gayret ediyordu. Gazi Mustafa Kemal Paşa, bir taraftan orduyu son zaferi sağlayacak bir taarruz için hazırlarken, öte yandan da İtilaf devletlerini siyasi alanda oyalamak, onların ruhsal durumlarını öğrenmek maksadiyle, Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey’ i (Tengirşek) Londra ve Paris’ e gönderdi. Bu görüşmelerden bir netice çıkmamasına rağmen İtilaf Devletlerinin 22 Mart 1922’ de yeni Türk devletine mütareke şartları teklifine sebep oldu.

Haziran ortalarında, Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa, taarruza geçmek kararını vermişti. Asıl amaç, bir yok etme meydan muharebesi yapmak, düşmanın çok duyarlı olan yerine, çabuk ve kesin bir sonuç alacak şekilde vurmaktı. Tummuz ayının sonlarına doğru hazırlıklar ilerlemiş taarruz planının 15 Ağustosa kadar hazırlıkların tamamlanması kararlaştırılmıştı. Mustafa Kemal Paşa, Ordu birlikleri arasında yapılacak bir futbol maçı dolayısiyle, Ordu komutanlarıyla bazı kolordu komutanlarını Akşehir’ e davet ederek 28 Temmuz gecesini, komutanlarla genel taarruz hakkında konuşarak geçirdi ve gereken direktifleri verdi. Mustafa Kemal Paşa, 20 Ağustos 1922’ de Ankara’ dan Akşehir’ e gelerek 26 Ağustos 1922 Cumartesi sabahı için düşmana taarruz emrini vermişti. Çok gizli bir şekilde cereyan eden bu olayları, umumi efkardan saklamak maksadiyle, 21 Ağustos’ da Çankaya köşkünde bir çay ziyafeti verileceği gazete ve ajanslarla da yayılmıştı.

26 Agustos 1922 sabahı, çok başarılı topçu hazırlık ateşini piyademizin taarruzu takip ederek, daha ilk saatlerden itibaren düşman mevzilerine girmiş oldu. 26 ve 27 Ağustos günlerinde düşmanın müstahkem cepheleri yarılmış, düşman mevzilerini bırakarak kuzeye kaçmağa mecbur edilmişti. Düşman ordusunun asıl büyük kısmı ise, dört taraftan sarılarak Dumlupınarda, Gazi Mustafa Kemal Paşa’ nın ateş hatları arasından bizzat idare ettiği Başkomutanlık Meydan Savaşında tamamen yok edildi ve esir alındı. Böylece tasarlanan kesin sonuç beş gün içinde elde edilmiş ve hazırlanan plan tam bir başarı ile uygulanmıştı.

Orgeneral Asım Gündüz’ e göre, “Mustafa Kemal’ in dehası, Sakarya’ da olduğu gibi, burada da bütün heybetile ortada idi. En küçük teferruat bile, esasının içinde yer almış umumi direktifi ile bu plan, bölünmez bir bütün idi. Düşman, planımızın hedefini kavrayıncaya kadar da sonucu alma sırrını temsil eden bu plan, daha sonra “Yıldırım Harbi” teorisine esas olmuştur”(214).

Başkumandanlık Meydan Muharebesi memleket içinde olduğu kadar dışarda da geniş akisler ve tepkiler yarattı. Türk tarihinin seyrini değiştiren sonuçlar doğurdu.

Devlet Erkanı’ndan Mesajlar

Başbakan Sayın Bülent Ecevit’in 30 Ağustos Zafer Bayramı Dolayısıyla Yayınladığı Mesaj:

Aziz vatan topraklarının düşman işgalinden kurtuluşu ile sonuçlanan büyük zaferin 80. yıldönümünde, Silahlı Kuvvetlerimiz ve yurttaşlarımızın Zafer Bayramı’nı kutlarım.

30 Ağustos zaferi Türk ulusunun özgürlük yolundaki sarsılmaz azim ve iradesinin gücünü tüm dünyaya göstermiştir.

Ulusumuz ordusu ile beraber tek bir yürek halinde bağımsızlığına sahip çıkmış, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri bu zaferle yükselmeye başlamıştır.

Bu büyük zaferin Başkomutanı Büyük Önder Atatürk’ü ve tüm şehitlerimizi şükranla anıyorum.

Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmazı’ ın Mesajı:

Tarihin akışına yön veren olayların başında gelen Birinci Dünya Savaşı, millet ve devletlerin hayatlarında önemli değişikliklere yol açmıştır.

Savaş sonrası oluşturulan şartlar ile Osmanlı Devletinin eli kolu bağlanmıştır. Devlet ve millet hayatının devamına imkan tanımayan ağır müeyyidelerle dolu olan Mondros Mütarekesinden hareketle yurdumuz her yönden işgal edilmiştir.

Tarih boyunca özgür yaşamış Türk milleti bu işgale boyun eğmemiştir. Esareti kabul etmeyeceğini Büyük Atatürk’ ün önderliğinde başlattığı bağımsızlık mücadelesi ile tüm dünyaya göstermiştir.

Türk milleti, tarihin en şanlı istiklal mücadelerinden birini, yediden yetmişe tüm halkın katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Kurtuluş Savaşı sonunda, yüzlerce yıl üç kıtada hüküm sürmüş Osmanlı Devletinin yıkıntıları üzerinde yeni Türk devleti kurulmuştur.

30 Ağustos zaferi, Türk milletinin imandan saydığı vatan sevgisini ve hiçbir şeyle değişmeyeceği özgürlüğünü her şeyin üzerinde tuttuğunu açıkça ortaya koymuştur.

30 Ağustos zaferi, Türk milletinin hedeflerine ulaşma konusundaki azim ve kararlılığını, şartlar ne kadar güç olursa olsun zorlukların üstesinden gelme kabiliyetinin en güzel örneklerinden biridir.

Türk milletinin önünde, bu kutlu mücadelenin devamı olarak ulaşmamız gereken büyük hedefler bulunmaktadır. Geçmişteki mücadelelerimizden ve zaferlerimizden aldığımız güç ve moralle, Cumhuriyetimizin laik, demokratik, sosyal hukuk devleti nitelikleri doğrultusunda muasır medeniyet hedefine ulaşmak için var gücümüzle çalışmalıyız.

Bu düşüncelerle 30 Ağustos Zafer Bayramı’ nı kutluyorum. Ulu Önder Atatürk ve silah arkadaşlarını rahmet, minnet ve şükranla anıyor, silahlı kuvvetlerimiz ile aziz milletimize sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ ın Mesajı:

Baykal, 30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla bir mesaj yayınladı. Mesajda, Kurtuluş Savaşı’ nı başarıyla sonuçlandıran 30 Ağustos Zaferi’ nin 79. yıldönümünü gururla ve sevinçle kutladıkların ifade eden Baykal, bu mutlu günde Silahlı Kuvvetlerle birlikte tüm ulusa en içten dileklerini sundu. Baykal, mesajında, şunları kaydetti: “ Kurtuluş Savaşı” na temel olan, vatanımızın her karış toprağını bir bütün olarak savunmayı hedefleyen anlayış, demokratik, laik, çağdaş Türkiye mücadelesinin bugün de temelidir. Cumhuriyet Halk Partisi, bu temel ilkelere sahip çıkma mücadelesini bugünde aynı duyarlılık ve kararlılıkla sürdürmektedir. 30 Ağustos, bizim kendimize olan güvenimizi toplamak için bir vesiledir. 30 Ağustos, yakın tarihimizin en ciddi ekonomik, siyasi ve sosyal bunalımını yaşadığımız bu dönemde ulusumuzu refah ve mutluluğa kavuşturmakta bize bize yol gösterecek ve aydınlık yarınlara kavuşma yolunda umutlarımızı ve güven duygularımızı canlı tutacaktır. Geçmişte bu başarıları yaşamış bir ulus olarak bugünkü krizden de çıkacağımızı biliyorum. Bu düşüncelerle Yüce Önder Atatürk’ ü değerli silah arkadaşlarını ve Kurtuluş Savaşımızın isimsiz kahramanlarını şükran, rahmet ve saygıyla anıyor, Silahlı Kuvvetlerimizin Bayramı’ nı kutluyorum”.

Milli Eğitim Bakanlığı’ nın Mesajı:

Birinci dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşmasıyla yurdumuz tamamen elimizden alınıyor, vatanımızda hür olarak yaşama hakkımıza son veriliyordu. Yüzyıllardır üzerinde bağımsız olarak yaşadığımız bu topraklar düşmanlara veriliyor, bizimde bunu kabul etmemiz isteniyordu.

Türk milletinin bu durumu kabul etmesi elbette mümkün değildi. 19 Mayıs 1919’ da Atatürk’ ün Samsun’ a çıkmasıyla, lideriyle kuçaklaşan Anadolu, Atatürk’ ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı’ nı başlattı. Amasya Genelgesi’ nin yayınlanmasının ardından Erzurum ve Sivas Kongreleri yapıldı. Daha sonra 27 Aralık 1919’ da Ankara’ ya gelen Atatürk, 23 Nisan 1920’ de TBMM’ yi kurdu. Böylece hem memleketin yönetimi halkın iradesine verilmiş oluyordu. Hem de Kurtuluş Savaşı’ nın merkezi Ankara oluyordu.

TBMM meclisi yaptığı görüşmelerde yurdun durumunu ve kurtuluş çarelerini aradı. “Misak-ı Milli sınırları içinde vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı görüşü” nden hareketle, düşmanla mücadele kararı alındı. Oluşturulan düzenli ordularla savaşa girildi. İlk başarı, Doğu’ da Ermeni çetelerine karşı kazanıldı. Daha sonra, Batı cephesinde, Yunanlılarla, I. İnönü ve II. İnönü Savaşları yapıldı. Bu savaşların kazanılmasıyla Yunanlılar’ a büyük bir darbe indirilmiş oldu. Bunun üzerine Yunan ordusu yeniden saldırıya geçti. Saldırı üzerine Mustafa Kemal, ordularına: “Hattı müdafaa yoktur Sathı müdafaa vardır. Bu satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz”. Emrini verdi.

Türk askeri, büyük bir azim ve fedakarlıkla bu karara uydu. 23 Ağustos 12 Eylül 1921 tarihleri arasında yapılan Sakarya Meydan Muharebesiyle, Türk milleti 1699 Karlofça Antlaşmasından beri ilk defa toprak kazanmaya başlıyordu. Sakarya Savaşı, Türk milletinin savunma durumundan taarruz durumuna geçtiği önemli bir savaş olarak da tarihe geçti. Bu zafer sonunda, TBMM tarafından, Mustafa Kemal’ e “gazi” ünvanı ve “Mareşal” rütbesi verildi.

Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Sakarya Savaşı’ ndan sonra, büyük bir taarruzla düşmanı tamamen yok etme kararı alındı. 1922 yılı Ağustosuna kadar, hazırlıklar tamamlandı. Güneydeki Türk birlikleri, büyük bir gizlilik içinde Batı cephesine kaydırıldı.” İstanbul’ daki cephane depolarından silah ve cephane kaçırıldı. İtilaf devletleri tarafından tahrip edilerek kullanılmaz hale getirilen toplar onarıldı. Yeni silahlar satın alındı. Ordumuza taarruz eğitimi yapıldı. Bu hazırlıklardan sonra, Gazi Mustafa Kemal’ in başkomutanlığını yaptığı ordumuz, 26 Ağustos 1922’ de düşmana saldırdı. Bir saat içinde düşman mevzileri ele geçirildi. 30 Ağustos’ ta düşman çember içine alındı. Sağ kalanlar esir alındı. Esirler arasında Yunan Başkomutanı Trikopis’ te vardı.

Bu savaş, Atatürk’ ün başkomutanlığında yapıldığı için Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak adlandırıldı.

Büyük Tarruzun başarıyla sonuçlanmasından sonra düşman, İzmir’ e kadar takip edildi. 9 Eylül 1922’ de İzmir’ in kurtarılmasıyla yurdumuz düşmandan temizlenmiş oldu. Hain düşmanın, haksızca ve alçakça işgaline “dur” diyen ve kanımızın son damlasını akıtmadan yurdumuzu bırakmayacağımızı dünyaya ispatlayan bu büyük zaferi her yıl, 30 Ağustos günü, bayram yaparak kutluyoruz

Derleyen: Mehtap KENAR

PTSD Afganistan’ da Hortladı mı?

Delta Force’ un merkezi Fort Bragg üssünde görevli 4 Amerikan askerinin Afganistan’ dan döndükten sonra eşlerini öldürmesi ve ikisinin de intihar etmesi şaşkınlıkla izleniyor.

Afganistan’ daki “Sonsuz Özgürlük” harekatına katılan ABD askerlerine bir haller oldu. Afganistan’ dan dönen seçkin komandolardan dördü, Kuzey Carolina eyaletindeki Fort Bragg üssünde eşlerini öldürdü, bunlardan ikisi de cinayet işledikten sonra intihar etti. Cinayetlerin hemen hemen eşzamanlı olarak meydana gelmesi komandoların “öldürmeye programlandıkları aşırı şiddet yüklü eğitimleri sırasında ruhsal dengelerinin bozulduğu” yorumlarına neden oldu. En şeçkin anti - terorist komando birliği Delta Force’ nun ana karargahı durumundaki Fort Bragg’ daki komutanlar yaşananlar karşısında şaşkın olduklarını gizlemezken, çok sayıda asker eşinin yetkililere başvurarak psikolojik destek istedikleri bildirildi. Karısını öldüren askerlerden birinin kayınvalidesi ise damadının Afganistan’ dan döndükten sonra sık sık “Kontrol edemiyorsan öldür” dediğini aktardı.

PTSD Hortladı mı?

Net bir biçimde gün ışığına çıktığı söylenemesede, PTSD (Post Travmatic Stress Disoder) ya da bizdeki bilinen adı ile “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” dünya gaziler gündemini meşgul etmeye devam ediyor. İlk kez “Vietnam Senromu” ile ilişkilendiren daha sonra Körfez Sendromu, Balkan Savaşları Sendromu ve şimdilerde Afganistan Sendromu adı altında dikkat çeken belirtileri, nedenleri, sonuçları açısından çalışmalara, çarpışmalara dayanan PTSD illeti yeniden deliğinden çıkıyor mu?

Gazileri yakından ilgilendiren bu gizli düşman na yazık ki, şimdilik üzerinde fazla durulmayan bir olgu olarak deprem enerjisi gibi sinsice patlamayı, açığa çıkmayı bekliyor.

Bilidiği gibi travma canlı üzerinde beden ve ruh açısından önemli ve etkili yaralanma belirtileri bırakan yaşantı olarak tanımlanmaktadır. Psikolojik travma; kişinin duygusal, fiziksel ve zihinsel bütünlüğünü zedeleyerek, yaşantısına darbe vuran ve ruhsal bozukluklara iten dramatik olaylardır. Travma Sonrası Stres Bozukluğu ya da bilimsel adı ile PTSD, özellikle savaş ve terör, saldırı ve cephe yaşantısı gibi olayların ardından ortaya çıkabilen ve psikolojik travmaların yarattığı ruhsal sorunlardır.

Travma Sonrası Stres Bozukluğu

İnsanlar yaşadıkları ortamın düzenli ve sürekli olmasını isterler ve bunun gereksinimini duyarlar. Yarının şu anın devamı olmasını, kesintisiz bir yaşamı arzularlar. Kişinin yaşamını, yaşam döngüsünü tümü ile değiştiren olaylar, kişinin yaşamında önemli yeri olan kişilerin yitirilmesi ve / veya buna neden olan olaylar insanda ciddi, zaman zamanda kalıcı psikolojik yaralanmalara neden olur.

Travma sonrası stres bozukluğu savaş, kaza, terör, saldırı, tecavüz gibi gündelik yaşamın dışındaki yaşantılardan sonra ortaya çıkabileceği gibi, deprem, sel, yanardağ patlamaları gibi doğal afetlerin ardından ortaya çıkabilen ve psikolojik travmaların yarattığı ruhsal sorunlardır.

Travma sonrasında; anılar çok canlıdır, olayı anımsatan ve tekrarlayan rüyalar sık görülür. Olayı anımsatan en ufak bir hatırlatıcı karşısında, olayın tekrar yaşanması ve gerginlik hissi yaygındır, stres veren yaşantıyla ilgili olan hertürlü hatırlatıcıdan kaçma dikkat çeker.

Psikolojik duyarlılık ve uyarılmada artma görülür; duyarlılığı ve uyarılmayı arttıran semptomlardan da mutlaka ikisi görülür.

Bunlar;

* Uykuya dalma ve uykuyu sürdürmede güçlük

* Patlama halinde kızgınlık ve sinirlilik

* Konsantrasyon güçlülüğü

* Aşırı şaşkınlık

* Aşırı temkinlilik

Travma sonrasında kişiler izlendiğinde ya da yakınlarının ifadelerinde travma öncesi ile travma sonrası kişilik özellikleri arasında tanı koyacak kadar büyük bir farkın olduğunu gözlediklerini bildirir.

Dış dünyaya karşı kızgınlık, sosyal yaşamdan geri çekilme, boşluk, ümitsizlik duyguları, gerçek ve görünürde bir neden yokken sürekli tehdit algısı içindeymiş duygusu taşımak, sık sık ifade edilen ve gözlenen semptomlardır.

Yaşanan travmatik olaydan sonra, yaşam artık travmadan önceki yaşam ve travmadan sonraki yaşam olarak ikiye ayrılmıştır.

Travmatik olaylar kişilerin yaşamında kaçınılmaz bazı değişikliklere neden olur. Değişen roller, iş sorunları, ekonomik sorunlar, okul sorunları, göç, sosyal desteğin azalması, sağlık sorunları, aile içi ilişkilerde ortaya çıkan sorunlar gibi.

Savaştan Dönenlerin Sorunları Bitmiyor

Amerikan askerlerinde özellikle Vietnem Savaşı’ ndan sonra çıkan psikolojik travmalar, birçok toplumsal soruna neden oldu. Daha sonraları Körfez Savaşı sonrasında da birçok askerde psikolojik travmalar ortaya çıktı ve bunlar “Körfez Sendromu” olarak nitelendi. Savaşın korku ve şiddet dolu atmosferinde yaşayan insanların içinden çıktıkları topluma geri döndükten sonra görülen bu travmalar, kişide aşırı şiddete yönelme, şüphecilik, en yakınlarını bile düşman görme biçiminde ortaya çıkıyor.

Amerikan Basını ve kamuoyu Fort Bragg’ daki tuhaf cinayet ve intiharları psikolojik travma ile ilişkilendirirken, uzmanlar da şaşkınlığını sürdürüyor. Son 6 haftada 4 askerin eşlerini öldürmeleri Vietnam Sendromunu ister istemez belleklerin tozlu raflarından indiriyor.

Askerlerden üçü özel tim görevlisiydi ve “Sonsuz Özgürlük Operasyonu’ ndan dönmüşlerdi.

ABD Ordusunda Afganistan’ da görev yapan askerlerde garip davranışlar ortaya çıktı. Vietnam Savaşı sonrasındaki “Vietnam Sendromu” u çağrıştıran davranışlar, cinayet intiharla sonuçlanıyor. Sonsuz Özgürlük Operasyonu’ nda görev yapan 4 asker, eşlerini öldürdü, içlerinden ikisi daha sonra intihar etti. Ayrıca fayetteville’ de bir özel timci evinde uyurken esrarengiz bir şekilde öldürüldü. Geride toplam 7 ölü bırakan şiddet bilançosu komutanları sok etti.

Son gelişmeler ilk kez Fayetteville Observer’ da yer aldı. Daha sonra The Washington Post Gazetesi de polise dayanarak ayrıntılı olarak olayları duyurdu. Polis ilk cinayetin tarihini 10 Haziran olarak duyurdu. Özel timden Rigoberto Nieves, kişisel sorunlarını çözebilmek için Afganistan’ dan ülkesine dönmek istedi. İki gün erken geldiği evinde önce karısını, sonra kendisini vurdu.

Yine özel timci William Wright’ in karısı 29 Haziran’ da boğularak öldürülmüş bulundu. Bir ay önce Afganistan’ dan dönen Wright geçen hafta cinayetten sorumlu tutuldu. Çavuş Cedric Ramon, Afganistan’ a gidenlerden değildi, ama Fort Bragg’ da görevliydi. Ayrı yaşadığı eşini 9 Temmuz’ da en az 50 kez bıçakladı ve daha sonra evini yaktı.

Delta Gücü’ nden Brandon Floyd, 19 Temmuz’ da önce eşini vurdu, daha sonra intihar etti. Binbaşı David Shannon ise esrarengiz bir cinayet kurbanı. Polis, Shannon’ un evinde uyurken başından ve göğsünden vurularak öldürüldüğünü duyurdu. Bu olayla ilgili olarak henüz tutuklanan yok.

Askeri Uzmanlar Şokta

Amerikan odusundaki gönüllülerin çoğunun evli olduğunu dikkate alan komutanlar, son 15 yılda, geride kalan ailelere her türlü destek için muazzam bir çaba harcadı. Asker yakınlarına destek programının sorumlusu Henry Berry basın toplantısında ordudaki şiddet depremiyle ilgili olarak, “Körfez Savaşı’ ndan bu yana ailelere çok önem verdik. Karşılaştığımız tamamen kafaları karıştıran bir manzara” itirafında bulundu.

Hava Kuvvetleri’ nden emekli albay John Carney, “Özel Timciler Vakfı’ nın başkanıyım. Tatbikatlarda ya da çatışmalarda ölenlerin evlatlarına eğitim bursu sağlıyoruz. Komutanların hemen hepsini tanıyorum. Hayatımda böylesine intihar ve cinayetlere rastlamadım. Afganistan’ dan dönenler ve ailelerin durumları yeniden gözden geçirilecek zannediyorum. Nelerin gözden kaçırıldığı araştırılacak ve gelecekte benzer sorunların yaşanması önlenecek” dedi.

Psikolojik Destek Verilecek

Arka arkaya işlenen bu cinayetlerden şaşkınlığa uğrayan ordu yetkilileri, ailelere verilen psikolojik desteği gözden geçireceklerini bildirdiler. Fort Bragg üssünde aile savunma programlarını yöneten Henry Berry, cinayetlerin “hayret verici” olduğunu belirterek, “Doğruyu söylemek gerekirse, tamamen hazırlıksız yakalandık ve durumu anlayamıyoruz. Bu tür olayların gelecekte bir daha yaşanmaması için her birini dikkatli biçimde değerlendireceğiz” dedi.

Nedeni “Lariam” İlacı Olabilir mi?

Afganistan’ da Taliban ve El Kaide’ ye karşı savaşan askerlerin stres yüzünden şiddet olaylarına yönelmiş olabileceği belirtilirken, geçtiğimiz günlerde sıtmaya karşı kullanılan “Lariam” isimli ilacın da şiddet eylemlerinde rolü olabileceği teorisi de gündeme geldi. ABD ordusundan yetkililer, ilacın şiddete neden olabilecek tehlikeli psikolojik yan etkileri olabileceğini iddia ettiler.

Eski bir ordu doktoru olan Johnny Lown, Fort Bragg’ daki şüpheli eşlerden William Wright’ ı şahsen tanıdığını, CBS News’ ta haberi duyduktan sonra ilk aklına gelenin “Lariam” olduğunu söyledi. İlacı üreten şirket yetkilileri, iddiaları reddederken, şirketin web sitelerinden biri ilacın psikolojik yan etkileri olabileceğini işaret ediyor

Derleyen: A. Gönül PALALAR

 

Üniforma İçindeki Kadınlarda Gazi’dir

Amerikan Kadın Gazileri, kadınlarında gazi olduklarını hatırlatmaya devam edeceklerini kamu oyuna deklere ediyor .

Amerika’ da yaklaşık iki milyon kadın gazinin olduğunu biliyormuydunuz? Amerikan Devriminden Bosna, Kosova daha pek çok savaşta ya da çatışma alanlarında her hangi bir şekilde kadınlarında görev aldığı bir gerçektir. I. Dünya Savaşında 33 bin kadının hizmet verdiğini tarih bize aktarıyor. Kore Savaşı sırasında 120 bin kadın üniforma giymişti ve Vietnam Savaşında 7 bin kadın görev yüklenmişti. Körfez Savaşı sırasında Amerikan Ordusu’ nun yüzde 7’ si kadınlardan oluşup sayıları da 40 binin üzerindeydi. Bu sayfalarda Amerika’ nın başlangıcından bu güne kadar gönüllü olarak hizmet vermiş bazı gazi kadınların başarılarına, çabalarına ortaya koydukları cesaretlerine saygı duyacaksınız.

Kurtuluş Savaşı

Tarih, savaştaki erkeklerin kahramanlıklarını yazıp çizer. Ancak, kadının cesareti hakkında çok az örneklere rastlarız. Ama biliriz ki, bu karmaşada, karışıklıkta, çatışmada anlarda oradaydılar.

1776 yılı Amerika’ nın İngiltere’ den kurtulup bağımsızlığını ortaya koyduğu önemli bir tarihtir. Bilinen bu Amerikan devriminde, her ne kadar erkekler savaşa çağrılsada, pek çok kadın üniforma giyip bir devrim askeri olarak ingiltere’ye karşı savaşmıştır. Bu noktada önemli bir örnek Deborah Samson’ dur.

Ekim 1778 yılında Massachutes kasabasında Deborah Samson adında bir kadın, kılığını değiştirip, kendini erkek olarak tanıtıp Amerikan ordusuna gönüllü yazılır. Ortak düşman İngiltere’ ye karşı savaşır. Savaş boyunca adı Robert Shirtlifte olarak bilinir, Komutan Nathan Thayer’ in kumandası altında orduya hizmet verir. 3 yıl boyunca pek çok çatışmaya girer ve iki kez de yaralanır. İlk yarasını bir kılıç darbesiyle alır. Kafasının yan tarafı keskin bir kılıç tarafından kesilir. Tedavisini yaptırıp cepheye döndükten 4 ay sonra yine bir kılıç darbesiyle omuzundan yaralanır. Deborah’ ın cinsiyeti yüksek ateşten ötürü sağlık ocağına getirildiğinde fark edilir. Dönemin doktorlarından Dr. Binny onun bu sessiz oyununu fark etmiş, ancak bundan kimseye bahsetmemiştir. Onu daha iyi bakılabileceği bir yere, kendi evine almıştır. Deborah iyileştikten sonra onun komutanıyla tanışmıştır. İyileşen Deborah’ a general Washington’ a verilmek üzere bir mektubu iletme görevi verilmiştir.

Bu mektubu iletme görevi Deborah’ a askeri hizmetinin sonu olduğunu farkettirir. Washington’ un karagahında kendini tanıtırken büyük bir korkuyla ve belirsizlikten dolayı titremeye başlar. General Washington onun bu utancını anlar ama bir şey söylemez. Yardımcısına bu gazi kadına ferahlatıcı bir şeyler getirmesini söyler.

Daha sonra Başkomutan ona görevden istifasını telkin ve tavsiye eder, biraz para ile onu evine gönderir.

Savaştan sonra Deborah Samson, Benjamin Gannett’ la evlenip üç çocuk sahibi olur. George Washington başkanlık yaptığı sırada Robert Shirliffte adını taşıyan Deborah başkente davet edilir. Kendisine emekli maaşı bağlanır, gösterdiği emeklerden ve cesaretinden dolayı toprak verilip ödüllendirilir.

Bir başka öykü “ Çılgın Anne” üzerindedir. Araştırmalar iki Anne Baileys’ in varlığından söz eder. Bu iki kadının da lakapları Çılgın Anne’ dir. Her ikisi aynı zaman diliminde yaşamışlardır. Ayrıca ikisininde eşleri askerdir.

İlk önce Anne Warner Bailey’ i tanıyalım. Anne Warner, Ekim 1958’ de Grottan’ da doğmuştur. Amcası Edward Mills tarafından büyütülmüştür. Elijah Bailey’ le evlenmiştir. Grottan Heiphts savaşıyla ünlenmiştir. Bu savaş 6 Eylül 1781’ de Fortz Grizzwold’ da olmuştur. Çatışmalar içinde yer alan Anne Bailey amcasını bulmak için 3 mil uzaklıktaki Fort kasabasına yürümüştür. Amcasını bulduğunda onun ağır yaralı olduğunu görmüştür. Son isteğini yerine getirmek için amcasının eşini ve kızını almaya gider. Amcasının eşi atı kullanırken, bebeği de Anne Bailey kucağında taşır. “Anne Bailey” ünvanınıda burada alır. Anne Bailey amcasının son arzusunu yerine getirdikten sonra da diğer yaralıların hizmetine koşar.

Gratton’ da fanila eksikliği vardı. O zaman fanila tüfek ağzı kortuju yapımı için gerekli bir malzemeydi. 1813 Temmuzunda Anne Bailey kapı kapı dolaşıp askere fanila topladı. Faniladan yapılma iç etekliğini bile verdi. Bu davranışı ona “Grotton’ ın Kadın Kahramanı” ünvanını kazandırdı. Aynı zamanda “savaşa özgü iç eteklik” pek çok hikaye ve şarkıda kullanılır. Ocak 1851’ de ölür.

Şimdi diğer Anne’ den bahsedelim. Anne Hennis adıyla doğmuştur. 1761’ de ailesi ölünce akrabaları ile yaşamaya başlar. Richard Trotter ile 1765’ te evlenir. William adında bir çocuğu olur. William 7 yaşındayken babası ölür.

Richard 19 Ekim 1774’ de bir savaş sırasında öldürülür. Eşinin ölümünden sonra Anne Bailey çocuğunu komşusuna bırakıp savaşa katılır. Erkek kıyafetine bürünüp ordudan görev alır. Anne’ in 4 lakabı vardı: “Devrim Savaşı Kızı”, “Büyük Kanawah’ ın Öncü Kadını”, “Çılgın Anne” ve “Kanawah’ ın Beyaz Kadını”. En ilginç ünvanı ise “Çılgın Anne” dir.

1791’ de savaşacak olanlara cephane bulmak için 100 mil at kullanıp barutu getirmesi onu kadın kahramanlardan sayılmasına neden olan bir başka öyküdür. Anne 1825 Kasımında vefat etmiştir. 1861’ de ünlü şahir Charles Robb onun adına “ Anne Baileys’ in Atla Gezintisi” adlı şiiri yazmıştır.

Sivil Savaş

Amerikan tarihinde bir tür kardeş kavgası sayılan Sivil Savaş kardeşler, kuzenler, arkadaşlar, komşular arasında cereyan eder. Pek çok kadında bu savaşta yer alır. Bu durumu askeri kayıtlardan ve eski, yeni kitaplardan anlamaktayız. Kadınlar bu savaşta hemşire, seyyar satıcı, askerlerin yiyecek içecek gibi gereksinimlerini karşılayan görevleri yüklenmişlerdir. Casuzluk hizmetleri bile vermişlerdi.

Sivil Savaş kadını hakkında bir çok hikayeler anlatılmaktadır. Sarah Emma Edmons en çok tanınanlardandır. Kendi hayat hikayesini 1865’ te “ Hemşire ve Casus” adlı kitabında dile getirmiştir. Tarihçiler Emma Edmonds’ ın Franklin Thompson adı altında pek çok görevlerde yer aldığını yazarlar. Bu savaşta 400’ den fazla kadın savaşa girmiş binlerce hemşire de görev yapmıştır.

II. Dünya Savaşı

Hitler Avrupa’ da filizlenirken, boy gösterirken Washington’ da kadınlar çeşitli organizasyonlar kurmaya başladılar. Bu kadınların delicesine bir cesaretleri vardı ki, en büyük önerileri de savaşta görev almaktı. Politikacılar kadınları yok sayarken Nourse Ropers ve Eleanor Roosevelt adlı parlementer kadınlar aynı kanıda değillerdi.

Nourse Ropers 28 Mayıs 1941’ de bir genelge yayınladı. Kadınların orduda yardımcı kuvvet olarak kullanılmasını önerdi. Bu genelge kadınların orduda hizmet vermesini sağlayan önemli bir adım oldu. Kasım 1941’ in sonlarında bir kadın birliği oluşturuldu. Pasifikte çıkan bir kaza da bu süreci hızlandırdı.hemşirelerde Peart Harbor baskınına maruz kaldılar. 7 Aralık 1941’ de çok büyük bir operasyon Japonlar tarafından sabaha karşı yapıldı. Bu Japon baskınında 2234 asker ve 68 sivil insan öldü. 82 tane askeri hemşirede baskın esnasında görev yapmaktaydı. Yüzlerce yaralıyı tedavi ettiler, şok geçiren insanlarla birebir uğraştılar. Hemşire Annie G. Fox bir çok “Mor Kalp ve Bronz Yıldız” onuruna layık görüldü.

Peart Harbor baskını sonrası 14 Mayıs 1942’ de “ Kadın Asker Yardımcı Kuvvetleri” kurulması kabul edildi. Daha sonraları da bu genelge kanunlaştırıldı.

Kore Anlaşmazlığı

II. Dünya Savaşı sonrası milyonlarca kadın evlerine mutfaklarına gönderildi. Savaş bitmiş, kadına orduda görev yapacak alan kalmamıştı. Askerlerin terhis olacağı söylentisi hızla yayılıyordu. Savaşta yer almış kadınlar, orduda kadın bulundurulması konusunda ısrarcıydılar. Ülkenin yönetim politikası o dönem buna karşıydı. Fakat “ kadının ordununun ayrılmaz parçası” olduğu görüşü ağır bastı. Kadının ordudaki yetersizliği, faydasızlığı üzerine yorumlar, analizler yapılıyordu. Bu üç temel nedenden kaynaklanan bir yargıydı. Bunlardan en önemlisi erkek askerlerin, rütbesi yüksek kadın askerlerden emir almamaları doğrultusundaydı. Bu hiç bir erkeğin istemediği bir durumdu. General Eisenhower, bu boş sözleri bir yana bırakıp, kadının ordudaki yerini alması konusunu önerdi. Pek çok kıdemli subay da General Eisenhower’ dan yana bir tavır sergilediler. Bu subaylar, savaşta kadınlarla birlikte görev yapanlardandı. Kadınlarla sırt sırta savaşmış, onlar hakkında övgüden başka bir tek laf söylemeyen komutanlardı.

12 Haziran’ da Başkan Harry Truman bu olaya son naktayı 625 sayılı yasa ile koydu. WASA (Silahlı Kadın Hizmetleri Hareketi) kurumu 1948’ de yürürlüğe girdi. Bugün bu yasa ele alınıp incelense pek çok yanlış ve hata tesbit edilir. Fakat diğer pencereden bakarsanız bu yasa ile kendini ülkesine adamış, hizmet etmeyi onur saymış pek çok kadının yolunu açmış, barış zamanında orduda görev alma olanağını sağlamıştır. Bu yasa kadınları bölüklere ayıramadı. Bu konuda eksik kaldı. Ayrıca askeri rütbeyi Yardımcı Kadın Hava Kuvvetleri (WAAF)’ nde çalışan kadınlar aldı.

Yasa, uygulamada istenilen şekilde kılınamadı. 1950 Haziranında görevli kadın sayısı savaş öncesinden daha düşüktü. Aynı dönem Kuzey Kore’ liler 38. paraleli geçiyor, bu gün “Unutulmuş Savaş” dediğimiz savaşı başlatıyordu. Yaklaşık 50 bin Amerikalı, yaşamını adını bile duymadığı yerde bırakıyordu.

En büyük ironi ise bu savaşın “sinir harbi” limitli bir savaş olduğu söylentisindeydi. Başkan Truman Güney Kore’ ye asker çıkarılmasın emretti. Bir kaç gün sonra da bu topraklara ordu mensubu hemşireler yollandı. “Mash” denilen, adı çok seyredilen bir kadın programı vardı. Ancak Kore’ de görev alan kadınlar için bu bir eğlence programını çağrıştırmıyordu. Çünkü “Mash” “Seyyar askeri cerrahi hastanesi” anlamına gelip Kore Savaşı’ ndaki birliğin adı idi.

General Mc Arthur karaya ayak bastığında, yanında ordu hemşirelerde görev alıyordu. 13 adet “seyyar askeri cerrahi hastanesi” ile gelmişlerdi Kore’ye. 1950’lerin sonlarına gelindiğinde 200 hemşire bu bölükte orduya hizmet veriyordu. Savaş süresince de 120.000 kadın aktif görev yüklendi. Ayrıca bu sayıya diğer destek ülkelerden gelen kadın görevlileride eklemeliyiz. Ne yazık ki ,bu kadınları bulmaya, incelemeye kalksak savaşın kendisi gibi onlarında unutulduğunu görebiliriz. Kore Savaşı ile ilgili web siteleri bu noktaya yeterli önemi vermiyor. Sayfalarında bu konuda bilgi yok, belki de yeterli olamıyorlar.

Bu savaşta görev alan ve önemli bir isim olan Subay Lillian Kinkola Keil’den biraz bahsedelim. L.Kinkola Keil, Hava Kuvvetleri Hemşire Kolordusu’na üyedir. Amerikan Ordusu’nun popüler bir simasıdır. 200’den fazla “hava tahliye” görevini başarıyla yerine getirmiştir. II. Dünya Savaşı sırasında 25” Atlantik aşırı” uçuşu başarmıştır. Savaş sonrası United Havayolları’nda uçuş görevlisi olarak çalışmış, Kore Anlaşmazlığı çıktığında üniformasını giyip yüzlerce uçuşta görev almıştır. Subay Keil, “ Fligh Nurse” filmine ilham kaynağı olmuş, filmin teknik danışmanlığını da üslenmiştir. Keil VFW ( Yabancı Savaşların Gazileri) kurumunda aktif görevdedir.

Vietnam Savaşı Kadın Gazileri

58.000 Amerikalının yaşamını yitirdiği, 200.000’den fazlasının yaralandığı Vietnam’da kadınlarda oradaydı. Savaş tarihinin en niteliksiz karışıklığında, bayrak yakanlar tarafından küçük düşürülen Vietnam Gazileri, döndüklerinde tek bir beklentileri vardı: Saygı. Ancak bazı Amerikalıların tepkisi onursuzcaydı. Kadın ve erkek gaziler bu olumsuzluğun üstesinden gelmek için uzun yıllar safetti, bazılarıda bunun şokunu hala üzerlerinden atamadılar. Buna Amerikan yönetiminin de hatasını eklemek zorundayız: Pek çok kadının savaş tarlalarında ölmesine karşın hiç bir kayıtın bulunmaması... Evet, bu savaşın acılarını çeken kadınlarla ilgili bir kayıt bulunmaması da ızdırabın arttırıcı nedeni...

Birçok komiteler, araştırma merkezleri kurulmasına rağmen çalışmalar yeterli olmamaktadır. Oysaki, askeri tarih araştırmacıları, raporlar sayısı sayılamayacak kadar kadının, Vietnam bölgesinde görev aldığını bizlere sunuyor. Burada görev alanların bazıları 20’lerinde bazıları 40’larında meslek ve kariyer sahibi kadınlardı. Pek çok kadın, erkeklerle aynı koşulları paylaştı, kan ve çamur içinde birbirlerine destek verdi, ölüm döşeğinde yatanlara umut oldu. Raporlara göre 10.000’in üzerinde kadın erkekler gibi oradaydı. Bir çok kadın “bronz yıldız” ve “mor kalp” gibi madalyalarla ödüllendirildi

Derleyen: Deniz PALALAR .

İğneli Fıçı

Kavram Kargaşalığı Nelere Yol Açıyor

“ Ita ve Rütbei müsiri tevcihine dair kanun’un kabul tarihi 19 Eylül 1337 (1921). 1. maddesi şöyle: “ T.B.M.M. reisi Başkumandan Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine Gazilik ünvanı rütbei musiri tevcih olunmuştur”. Bugünkü dilde “ T.B.M.M. Reisi Başkumandan Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine Gazilik ünvanı ve Mareşallik rütbesi verilmiştir” şeklinde anlaşılabilir.

Uzun süren bir sessizlik dönemi sonucu 57. Hükümetin Başbakanı Bülent Ecevit ulusa gaziler adına bir nebze zafer sayılacak işareti veriyordu: 19 Eylül günü ve haftası şehitlere ve gazilere tahsis edilecek. Başbakanlık basın-yayın enformasyon genel müdürlüğü 15 Eylül 2000’de , Başbakanlığın 24 sayılı genelgesini yayınlamıştı: 19 Eylül gününün “ Şehitler ve Gaziler Günü” bu günün içinde bulunduğu haftanın da Şehitler ve Gaziler Haftası’ olarak kutlanacak”.

Genelge bu gün ve haftanın protokole alınmasını ve kutlamaların “ Türkiye Gaziler Vakfı” eşgüdümünde yapılmasını öngörüyordu.

1 yıl sonra, 24 Eylül 2001’ de, Terör Mağdurları Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (TMSYDD, Başkan Mehmet Alptekin, şehit babaları Hamit Köse, Bekir İspirli, Şükrü Elmas, Mehmet Buğtekin imzalı iki mektubu Cumhurbaşkanı A, Nejdet Sezer ve Türkiye Gaziler Vakfı (TGV) dönem Başkanı Ertürk Yöndem’ e gönderiyordu.

TMSYDD’ nin , Cumhurbaşkanı A. Nejdet Sezer’e gönderdikleri mektup özetle; Türkiye Gaziler Vakfı eşgüdümünde 2000 yılında yapılan kutlamalara katılmadıklarını, 25 Nisan Kara Şehitleri ve 15 Mayıs Hava Şehitlerini “Kutlama değil, anma” törenine Silahlı Kuvvetlerin öncülüğünde katıldıklarını, TGV’ nin Şehitlik ve Gazilikle ilgisi olmadığını, bu vakfın şehit adı kullanarak etkinlik yapmasının şehit ailelerini “rencide ettiğini”, şehit adının kullanıp duygu sömürüsü yapıldığını ifade ediyordu.

ikinci mektup da aynı içerikte idi. TMSYDD, TGV yi “bir şeyin aslı dururken hala sülüetleriyle bir etkinlik yapılmak istendiğine üzülerek şahit oluyoruz” ifadeleriyle eleştiriyordu. Ayrıca şehit aileleriyle ilgili iyileştirici bir tek kanun çıkartılmadığını, haklarını mahkeme kararıyla aldıklarını, TGV ve Ertürk Yöndem’ in bu konuları gündeme taşımadıklarını da belirtiyordu.

Kavram kargaşalığının yarattığı şürtüşme, çatışma bizim gibi ülkelerde sıkça yaşanır. “Kutlama” ve “Anma” farklı anlam taşıyan sözcüklerdir. Aynı zamanda bu iki sözcüğü şehit ve gaziler üzerine oturtmaya çalışırsanız elbise ya bol gelir ya da dar!

Şehit çocuğuna, babasına, anasına, eşine hadi gel! bu gün şehidinin ölüm yıldönümü bunu kutluyalım diye, kim yaklaşmaya cesaret eder? Kimse... Aklı selim olan o günde dua okutur, mevlit dinler, gözleri dolar yani kutlama yapmaz, yapamaz sadece “ANAR”. Fakat uygulamaya baktığımızda durum farklı. Bir kutlama etkinliği icra ediliyor, şehitlerde davet ediliyor. Üstelik Başbakanlıktan çıkan bir emirle...Başbakanlıkta sayısını bilemeyeceğim danışmanlar bu konuda ne yapar, anlamakta zorlanıyorum.

Gazilere gelince... Savaşta ölümden kıl payı kurtulmuş, bir arkadaşını kurtarmış ya da bir arkadaşı tarafından yaralı olarak kurşun yağmurlarından kurtarılmış kahramanlar bir araya gelir, anıları tazeler,güler,coşar yani “Kutlama” yaparlar. Çok şükür yaşıyorum diye... ”Gaziler Günü”nde hangi gazi şehit olmuş bir arkadaşının yakını ile birlikte gülebilir, çok şükür yaşıyorum diye sevinebilir. Bilinmez ki, belkide şehit düşen, o gazinin yaşamını kurtarmak için hakkın rahmetine kavuşmuştur...

Toparlarsak, TGV’ na ne diye biliriz? Talimat büyük yerden, Başbakanlıktan... Yapması gerekeni yapıyor. Bu görev ona verilmiş. TMSYDD de kendine göre haklı. Öyle bir günde çıkıp göbek atacak hali yok bu insanların. Acıları ile yoğrulan, birbirlerinin gözyaşlarını paylaşan şehit yakınları ancak, “anma”, “yad etme” içerikli etkinliklerde bulunabilirler.

Gelin görünki bizim politikacılar üstün körü bir iş yapmışlar. Elma ile armutu karıştırmışlar. Şehitler ve Gaziler günü ayrı zamanlarda olmalı. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır.

Bu kadar kayıtsızlık, öteleme ve böylesine ciddi bir meselede nasıl gösterilir anlamak olanaksız.Gelecek yıl, 2003’te umarım bu hatalı anlayış bir düzenlemeyle giderilir. Şehitler 25 Nisan ve 15 Mayıs şehitler gününde anılır. Gazilerde 19 Eylül “Gaziler Günü’nde çoşar ve tüm dünyaya seslerini duyurur.

Alp Ünvanından Gazilik Sanına

Gazilik kavramı yüzyıllar öncesine uzanır. İlk nüvelerini Alp unvanlarında elde ederiz. Devletli bir toplum olmada geçmişte Alp’ ların günümüzde de gazilerin etkileri yatsınamaz.

Kabile sisteminin egemen olduğu dönemlerde yapının güvenliğini tesis edecek, otlaklar bulacak, göçü yönlendirecek kahramanlara Apl denildiği tarihçiler tarafından netleştirilmiştir. Yine Alp’ ların Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin kuruluşunda oynadıkları rolü de tarih kitaplarında, bayraklarda ve belgelerde sıkça görmekteyiz. Günümüz gazi kavramı ile eşdeğerde bir sözcük olan Alp’ lık destansı eserlerin dışında pek ele alınmaz. Oysa gazilik olgusunun ilk nüveleri Alp’ lık kavramının içinde yatmaktadır. Bu konuyu irdelediğimizde Alp ve Gazi değerlerinin özdeştiğini saptayabiliriz.

Alp Eşittir Gazi

Eski Türk kaynaklarında, gazi sözcüğünün “alp” kelimesi ile eş anlamlı olduğunu görmekteyiz. Uygur ve Orhun alfabeleri ve yazıtlarında, Kutadgu Bilig’ te, Divanü Lugati’ t Türk’ te ve birçok eserde alp sözcüğünün Türkçe anlamı, kahraman, cesur, yiğit, zorlu ve savaşçı kavramları ile doludur. Ayrıca bu yapıtlarda, sözcüğe özel ad, sıfat ya da ünvan olarak rastlanır (örn. Alp Tuğrul, Alp Arslan).

Kabile yaşam biçiminin egemen olduğu dönemde, alplardan oymak başkanının yanında ayrıcalıklı bir sınıf olarak konuşlanan yiğit, cesaretli ve silahlı özel birlikler olarak da söz edebiliriz. Bu göçebe yaşam tarzı soyluluğun önemli koşulu, kişisel yetenekti. Tüketimde eşitlik düzenini içeren, kanbağlılığını öne çıkaran kabile sisteminde, başkanlık ya da otorite babadan oğula geçmezdi. Klanlar, savaş, savunma ve sürekli av gibi nedenlerle biraraya gelirdi. Bir askeri şef (Başbuğ) ya da bir av lideri seçerler ve savaş bitince, av sona erince şefin hiç bir rolü ve yetkisi kalmazdı.

Alp ünvanını elde etmek zaman ve mekan içinde tarihi, sosyal ve kültürel şartlara göre değişmektedir. Erken alp döneminde, toplumun üretim araçlarına zarar veren vahşi bir hayvana karşı, mücadeleden zaferle çıkanların alp ünvanı elde ettiklerini görüyoruz. Oğuz Kağan Destanında, Oğuz Hanın, kabilenin geçim kaynağını tehdit eden bir canavarla savaştığı ve onu yendiği belirtilir.

Boy üyelerine, Orhun Yazıtları’ nda, “er adı” denilen gerçek ad, savaşta ve avda bir başarı gösterdikten sonra, topluluk tarafından verilirdi. Yiğit, bir törehle er adı ve at alırdı. Örneğin Prof. Sadri Maksudi Arsal’ ın araştırmalarına göre Sibirya’ da yaşayan” Yakutlar soya ‘usa’ derler. Usa, aynı atadan geldiklerine inanan ailelerden meydana gelir. Usa’ nın eli silah tutan erkekleri askerdir. Usa, silah kullanabilecek yaşa gelen gençlere bir er adı, at ve silah verir. Bir ad sahibi olan erler, evlenme ayrıcalığını da elde ederler. Ana babanın verdiği ad, gerçek sayılmazdı. Dede Korkut Hikayeleri’ nde, bilge kişi Korkut Ata yiğitlere ad verir:

“... Sen oğlunu Basam diye ohşarsın; bunun adı Boz aygırlı Babsı Beyrek olsun!”.

Kırgızların Manas destanında, Manas, oğluna ad versinler diye bütün boyları toplar. Ama onlar çocuğa ad bulamazlar. Aksakallı, ak boz atlı bir ihtiyar peyda olur ve ona Semetay adını verir. Ere ad takma, yalnız ana - babayı değil, bütün boyu ilgilendiren bir konudur. Türk destanlarını inceleyen V. Titav’ a göre, yiğitlik göstermeyenlerin er adları yoktur. Bunlar göbek adlarını ya da boyun adını taşırlar.

Oğuzların sosyal hayatları üzerinde ısrarla durulması gereken davranış odağı “ alp’ lık” olmalıdır. Alp olayını, temelde, erdemlik ile birlikte düşünmek gerekir. Nitekim, Göktürk yazıtlarında alp olmak ile erdemli olma hasletleri birbirini bütünler bir biçimde kaydedilmektedir. “ Er kişi” herşeyden önce “doğru kişi” dir. Alp, yüreği pek ve savaşçı, bununla birlikte, ağırbaşlı ve pek merhametli, özellikle zayıfları koruyan ve öğünmeyi sevmeyen bir karakterdir. Alp’ lar, birbirlerinin adlarını sormazlardı. Bu “nezaketsizlik” adledilir, ayıp sayılırdı. Destanlarda “açları doyurmak, yalıncakları giydirmek, borçluyu borcundan kurtarmak”, alpların temel erdemli davranışları olarak kabul edilir. Vahşi hayvanların toplumun geçim kaynağı olan at ve koyun sürüleri için tehlike olmadığı yüksek alp döneminde, er ve alp olabilmenin ön koşulu sayılan hayvanla mücadele motifi Dede Korkut Hikayeleri’ nde fonksiyonellikten uzaklaşıp estetik ve sembolik bin mana yüklenmeye başlar. Zaten Dede Korkut’ ta “hayvanla mücadele” vasıtasıyla “alp olma” nın anlatıldığı bir hikaye vardır. Bunlar Kan Turalı ve Bugaç Han hikayeleridir. Kan Turalı, yiğitlikte babasının kendisine laik bulduğu Selcan Hatun’ u alabilmek için “üç canavar” gibi kısmen ehlileştirilmiş hayvanların en azgınıyla güreşir, onları yener ve bu sahne insanın tabiatla yaptığı mücadelenin artık estetik ve sembolik bir nitelik taşımaya başladığı dönemlerin ürünü gibidir. Çünkü bu boyda, bir arenadaki boğa güreşini andıran ifadeler görürüz. Geç alp döneminde ise, toplumsal gelişme ve değişim koşullarına paralel olarak mistik bir içerik kazanıldığı kaynaklardan izlenmektedir. Prof. Mehmet Kaplan’ da bu üç aşamayı belirler. Birinci aşama, insanın karşılaştığı ilk tehlike olan vahşi hayvanlara karşı mücadeledir. İkinci aşama, vahşi hayvan tehdidinin kalktığı dönemde gözlenen sadece kahramanlık ve güç gösterisidir. Üçüncü aşama ise, göz ile görülmez manevi gücün, tabiat varlıkları üzerinde etkisini ortaya koyan bir keramet durumuna geldiği dönemdir. Önemli bir nokta da, Totem inancıyla ilgilidir. Kahramanlar öldürdükleri hayvanın ismini alırlardı. Çünkü Totem isimleri hayvan isimleri idi. Bu hayvanların boğa ya da öküz oldukları, Oğuz ve Bugaç beylerin, adlarını bu totem hayvanlarından aldıkları ileri sürülür. Ayrıca, boğanın eski Türk kültüründe “ongan” olarak kullanıldığı da bilinmektedir.

Alp, topluluğun sosyal ve kutsal değerlerini tanımak zorundadır. Alp ünvanı alan kahramana maddi ve manevi katkılar yapılır. Bugaç Han hikayesinde Bugaç, Bayındır Han’ ın önünde boğayı öldürünce bir giysi ve at kazanır. Bugaç Han hikayesi, diliyle şöyledir.

“Bayındır Hanın ag meydanında bu oğlan cenk itmiştür, bir buga öldürmiş senün oglun, adı Bugaç olsun, adını bin virdüm yasını Gök - Tengri virsün didi. Dirse Han oglana beylik verdi, taht verdi”.

Babalarından er adı alan yiğitler, hanlar hanı Bayındır Han’ ın yanında bir alp olarak, mevki sahibi olurdu. Dede Korkut, alpların mükafatlandırılması ve arkadan gelen nesillerin alplığa teşvik edilmesi amacıyla düzenlenmiş bir kaynaktır. Bu açıdan değerlendirildiğinde, ilk gaziler yani alplar toplumsal yapıda önemli ve saygın bir sınıftır.

Anadoluya gelen Oğuzların alplık özellikleri, İslamiyetin gelişmesinde önemli rol oynarken, bir yandan da Osmanlı Devleti’ nin ön koşulunu hazırlar. Onuncu yüzyılın coğrafyacısı al-İstahri, Horosan’ a yaptığı geziler sırasında, Türklerle ilgili izlenimlerini “Kitab al-Masalik va’l mamalık” adlı eserinde aktarır. Halifelerin önemli işlerde neden Türklere görev verdiklerini anlatır. Bu tercihin sebebi, Türklerin kendi hükümdarlarına san derece bağlı ve sadık olmaları ve Türk askerinin cengaver niteliğidir.

“... Kendi hükümdarlarına Türkler kadar bağlı başka ulus gösterilemez... Ve bütün dönemler boyunca Türk askerleri diğer ırklara üstünlük taşımışlardır; sağladıkları iyi hizmetler ve cesaretleri ve sadakatte kusursuz olmaları nedeniyle halifeler, onları kendi hizmetleri için yeğ tutarlar”.

Alpların Devletli Topluma Katkısı

Zaman içinde sosyo-ekonomik nedenler, gazi gruplarında bazı köklü değişikliklere yol açar. Kabile sistemini terkedip, devletli toplum olma sürecine ulaşanlar, bu gelişmelerle yeni toplumsal sistemi kumaş gibi dokur. Eski sistemin dağınık ve düzensiz savaşçıları, ücretli, belirli bir giyimi ve silahları olan düzenli birliklere dönüşünce, bir devlet olmanın öncülü varolur.

Bahaeddin Öğel’ in, Moğollar hakkında ileri sürdüğü “profesyonel muhariplerden müteşekkil bir camia oldukları, ‘alp ya da şövalye’ kelimesinin onları en iyi ifade eden bir tabir olabileceği” görüşünün, Asya’ nın bütün kabile sistemleri için ileri sürüldüğü sıkça görülür.

Devletli bir toplumun gereği olan gazilik olgusu Moğollarda “nöker” adıyla eş anlamlıdır. Atlara bakan çoban ve sürücüler aynı zamanda akınlar yapan ve saldıran düşmanı püskürten nöker denilen cesur savaşçılarla, destanlarda karşılaşmaktayız. Timuçin, Tayçiut’ lara kaptırdığı babasından miras bağımlı oymakları, sadık nöker’ leri sayesinde yeniden ele geçirir. Oymaklar birliğini oluşturan Noyan adlı başkanlar, nöker’ ler ve ayrı oymaklarla ilk soyluluğu oluştururlar. Cengiz Han’ ın nöker’ leri imparatorluğun oluşumunda ve gelişiminde etkilidir. Cengiz han bu eski muhafızlarına yani nöker’ lere özen gösterilmesini oğullarından ister:

“... Ardıllarıma, bu eski muhafızlarıma (gaziler) benim hatıram diye bakılmasını, bakımlarına olağan üstü dikkat edilmesini, onlarda hoşnutsuzluk yaratılmamasını vasiyet ediyorum”.

Noyan’ ın, nökerden beklediği herşeyden önce iyi bir savaşçı olmasıdır. Bir nöker, barış zamanında, postacı ve elçilik görevlerini de yüklenir. Av işleriyle uğraşır. Nökerlerden kurulu bu eski muhafızlar yalnız savaşçı ve karargah hizmetçisi değillerdir. Aynı zamanda hakanın danışmanıdırlar. Cengiz Han, nökeri Mukalı’ yı “sen bana yapılması gereken işleri yaptırdın, yapılmaması gereken işleri yaptırmadın” diye över. Nökerlikte, silah arkadaşlığı ve bağlılık önemli ilişkilerdir. Hakan’ ın, bir askeri okul niteliğinde sayılan muhafız birliği (nökerlik); kabile örgütlenme ve dayanışmasının çözüldüğü ve feodal ilişkilere doğru bir gelişme eğilimi meydana geldiği dönemlerde, değişimin motor gücüdür. Askeri hizmetler karşılığında bey, nökerlerine maddi ve manevi olanaklar sağlar. Bunlar at, silah, otlak ve ağıllardır. Nökerleri iyi organize eden Cengiz Han, imparatorluğunu geniş bir coğrafyada hissettirmiştir.

İslamın siyasi ve idari başarılarının ardından, özellikle askeri konularda, Arap olmayan unsurların katkı payı bulunur. Abbasiler döneminin başlangıcında gerçekleştirilen askeri zaferler, Abu Muslim’ in Horosanlılardan kurduğu ordular sayesinde elde edilmiştir. Türklerin çok iyi ve üstün asker olmaları nedeniyle Abbasi halifeleri için Türk unsuru, ordunun vazgeçilmez bir öğesi olarak görülmüştür. Çekirdeğinde, sadece Türk askeri yani alpları taşıyan bir ordunun, İslam devletini ve uygarlığını koruyacağı inancını, İslam yöneticilerini uzun süre etkiler.

Arap edebiyatının ünlülerinden sayılan Basralı Cahiz, Halife Mütevvekkil’ in vezirlerinden Türk hakanı Fatih bin Hakan’ a, Fazal’ il Etrak adlı yapıtında övgüler sunar. Türklerle ilgili kitabında Türk unsurların devlet işlerinde gösterdikleri üstün başarıların altını da çizer:

“Böylece Türkler, kan bakımından Araplarla ve ilişki bakımından mevaliyle (Arap olmayan müslüman) yakınlık kurmuşlardır. Fakat kendilerine özgü öyle bir üstünlükle diğerlerini aşmışlardır ki, başka hiç bir ırk, ne kadar mükemmel olursa olsun, onları geçememiş, onların eriştiği bu mazhariyete erişememiştir...”.

Memluk Türkleri Arap halifelerine çok faydalı olmuşlardır. O kadar ki, halifeler Araplar yerine onları tercih etmeye başlamışlardır. Türkler yavaş yavaş devletin en önemli mevkilerine gelmişler ve adeta devleti yöneten güçler olmuşlardır. Bilindiği gibi Me’ mun’ un ölümü üzerine (833), yerine kardeşi Ebu İshak, Muhammed el - Mu’ tasım ünvanı ile halife olmuştur. Halifeliğe gelişinde önemli rol oynayan Türklere karşı Mu’ tasım büyük yakınlık göstermiştir. Mu’ tasım’ dan sonra halife olan Vasık, devlet yönetiminde Türklere daha da önem vermiş ve hatta bir kez saltanat naibi olarak bir Türk’ ü atamıştır. Mütevvekkil dönemi ile birlikte Türklerin hükümetin siyasetini tayin ve tesbit yetkileri iyice artmıştır. Bu andan itibaren siyasi otoritenin en önemli mevzilerini, ister adli, ister askeri ve ister siyasi olmak üzere Türkler ele geçirmişlerdir.

Kaynaklar; İslamı kabul eden alpların, İslam devletinin kuruluş evresinden başlayıp gelişme dönemindeki, her aşamada etkili roller üstlenip, devleti oluşturan önemli unsur olduğunu bize kanıtla.r Fuat Köprülü, Oğuz Türkleri üzerine yaptığı çalışmada şu tabloyu çizer:

1243’ te, İlhanlı saldırısı sonucu Anadolu’ ya sürülen yeni yeni aşiret grupları, Bizans sınırında ‘Anadolu Türklüğünün en temiz, en canlı unsurunu teşkil eder, fakat devlet mefhumuna yabancı olan aşiret nizamı haricinde hiç bir içtimai nizam tanımayan’ kabilelerin cengaver geleneklerini canlandırmıştır. ‘Kadınları ve çocukları da müsellah (silahlı) olan bu ‘hudut aşiretleri’, gerektiğinde ‘İl - başı denilen reislerinin idaresi altında’ savaşmakla birlikte, askeri dinanizmlerini sadece bu kandaş birimler kanalize etmiyordu; tersine, ‘maişet (geçim) vasıtalarını orta zaman’ nın mütemadi harblerinde ve dahili igtişaşlarını (karışıklık) arayan’ yiğitler, Aşık Paşazade’ nin saydığı, ‘kuvvetli yürek yani şecaat, bazu kuvveti, gayret, iyi bir at, hususi bir libas (giysi), yay, iyi bir kılıç, süngü ve uygun arkadaş’ şartlarını bir araya getirerek kabilelerinden kopuyor ve ganimet hatta toprak umuduyla, Bizans arazisine sürekli akın düzenleyen ‘gazi’ veya ‘alp’ teşkilatlarına giriyorlardı. ‘Rumeli’ nin zengin timar’ larına nail olmak’ için, akıncı uç beyliklerinin en başarılısı haline gelen Osmanlı hanedanı etrafında toplanan, tımar dağıtımı yoluyla sağlam esaslara dayanan kurucu sınıf, işte bunlardı”.

Kabile bağlarından koparılmış, başbuğa kişisel bağlarla bağlı özel bir askeri gücün yaratılması, insanlığın toplumsal evriminde ciddi bir adımdır. Ernest Werner, askeri aristokrasinin 14. yüzyıl ortalarına kadar yaşadığını ileri sürer. Ona göre feodal sisteme yöneliş savaşta ücretli, barışta vergiden bağışıklı çiftçi veya askeri örgütünün kurulmasıyla başlar. Bu araştırmalar, alp ya da gazi oluşumunun, devletli toplumun zorunlu bir ön koşulu olduğunu göstermektedir. Hatta modern çağda da devletleri ortaya çıkaran gaziler değil midir? Kurtuluş Savaşı’ mızda, zaferin kazanılmasında, 1. Dünya Savaşı gazilerimizin, alp’ lık çağından beri süregelen askeri yeteneklerinin ve özgürlüğe olan inançlarının etkin bir rol oynadığı tarihsel belgelerde mevcuttur

G.D. Araştırma Servisi

Bakış

Dış Politikada Mihenk Taşı Kıbrıs

16 Ağustos 1960’ ta kurular Kıbrıs Cumhuriyeti her iki etnik topluluğa yönetime, idare ve yaşam alanında paylaşım sunan bir anayasayı temel alarak milletler arası aileye katılır. Cumhurbaşkanı Makarios ve Cumhurbaşkan yardımcısı Fazıl Küçük, bu anayasayı uygulamakla görevli ilk yöneticilerdi. Ancak bu anayasa 1963 yılına değin şürtüşmeler nedeni ile havada kaldı.

Kıbrıs, Türk dış politikasında son 40 yıla damgasını vuran bir meseledir. Dış ilişkiler, Kıbrıs sorununu bir uzantısı ya da onun tesiriyle gelişen bir çizgide sürdürülür. Kıbrıs, Türkiyenin hayati ve milli meselesi, milli menfaatlerimizin ağırlık noktasıdır. Bir dış politika her şeyden önce milli meselelere dayanmak zorundadır.

Amerika, Rusya, Yunanistan ve Orta Doğu ilişkilerinin büyük bir bölümünü Kıbrıs sorunu şekillendirir. Örneğin Türk - Yunan ilişkilerinde Kıbrıs daimi mihenk taşıdır. “Kıta Sahanlığı” sorunu, Batı Trakya Türklerine uygulanan baskılar Kıbrıs meselesiyle ilişkilidir. Türk-Amerikan ilişkileri, Kıbrıs meselesinin iniş çıkışlarına göre değişen bir yapı gösterdiğine işaret eden Fahir Armaoğlu konuyu irdeler:

“ Amerika, NATO’ nun güney-doğu kanadı olarak Türkiye ve Yunanistan’ a eşit ağırlık vermiştir. Halbuki çıplak eşitlik prensibi, Türk-Yunan münasebetlerinin çıplak gerçeği ile daima ters düşmüştür. Amerikanın salt eşitlik prensibine veya genellikle dengesizliklerle hastalıklı bir denge politikasına sarılması, Türk-Amerikan münasebetlerinin, bu münasebetleri zaman zaman sarsan, ciddi bir mesele olmuştur.”

1968 Martında başlayan Türk - Yunan ikili görüşmelerden 1974 yılına gelindiğinde, olumlu bir adımın atılmadığı ve sonuç elde edilmediği açık ve seçik idi. İki tarafta görüşmelerini ısrarla savunmaktaydı.

Türkiye ve Yunanistan arasında “Kıta Sahanlığı” da denilen mesele 1974’ lere gelindiğinde gerginliği hat safhaya ulaştırdı. Türkiye’ nin Çandarlı adlı araştırma gemisinin Ege Denizin’ deki petrol aramasına karşı Yunanistan bu milletlerarası suları kendi kıta sahanlığı içinde bulunduğu iddasını ortaya attı.

Kıta sahanlığı müzakere ediliren Kıbrıs’ ta eski EOKA tethişçileri 15 Temmuz 1974’ te Nikos Sampson liderliğinde bir darbe ile Makarios’ u düşürdü. Kıbrıs Elen Cumhuriyetini ilan ettiler. Türkiye’ de Garanti Antlaşmasının 4. maddesine dayanarak, İngiltere ile beraber Kıbrıs’ a müdahale kararı verdi. 20 Temmuz 1974 sabahı, Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk Jetlerinin havadan kontrolu ile Girne bölgesine ayak bastı.

20 Temmuz sabah erken saatlerde Türk askeri hava kuvvetlerinin himayesinde Girne plajlarına çıkarken, aynı zamanda da, Lefkoşe - Girne yolu üzerinde ve Lefkoşe yakınlarındaki Gönyeli’ ye de havadan indirme yapıldı. Sert mukavamet sonucu şiddetli çarpışmalar oldu. 22 Temmuz günü ateşkes ilan edildiğinde, Türk kuvvetleri Girne - Lefkoşe yolunu denetim altına almıştı. 1. Kıbrıs Harekatı sonrası, Türkiye 40.000 kişilik bir kuvvet ile 300 tank göndermeyi başardı. Gelişmeler Güvenlik Konseyini de harekete geçirdi.

2. Kıbrıs Harekatı 16 Temmuz 1974’ te başladı. Bu harekat iki gün sürdü ve Magusa - Lefkoşe Lefke - Kokkina çizgisine ulaşarak adanın yüzde 38’ i ele geçirildi.

Kıbrıs meselesine özetle değindikten sonra gözden kaçırılmaması gereken bir nokta üzerinde önemle durmak isterim: Kıbrıs Gazileri. Bir savaşın boyutları, getirdikleri, götürdükleri hakkında eldeki en önemli tanık gazilerdir. Savaşın acılarını birebir yaşayan, hisseden, gören de onlardır. Tüm dünyaya olan biteni yansıtan da gazilerdir. Bir ülke düşünebilirmisiniz ki, gazisini baş tacı yapmasın. Bunun temel nedeni vermiş oldukları mücadelenin kapsamını, haklılık boyutunu dünya kamu oyuna ifade etmesidir. Gazileri ile yaşanılanları kendi halkının belleğinde saklı tutması da bilinçli bir mantığın ürünüdür. Böylelikle bazı gazilerin önemi açığa çıkarılmak istenir.

Üzülerek belirtmeliyim ki, Kıbrıs Gazilerine ve Kıbrıs Barış Harekatına yeterli önemi gösteremiyoruz. O günün öneminin Kıbrıs Türk halkının acılarıyla paralel olduğunu gösterecek adımları atamıyoruz. Salt politikacıların ellerinde oyuncak olan bir mesele olarak gözlemliyebiliyoruz. Ya! Kıbrıs Gazilerine ne kadar ilgi gösteriyoruz? Koca bir hiç... İşte bu noktanın üzerinde önemle durmalı ve düşünmeliyiz.

Bakın her yıl Nisan ayının 24’ ünde Avustralya’ dan, Yeni Zelanda’ dan binlerce Anzaklı torunları’ n ellerinden tutup Çanakkale’ de huzur içinde yatan dedelerini ziyaret için binlerce kilometre yol katediyorlar. Bir elektrik olmasa, bir duygu salkımı olmasa bu insanların işi ne buralarda...

Her şeyi eleştirmede usta olan bizler, çuvaldızı kendimize batırmayı hak etmedik mi? Aynanın karşısına geçipte barış adına, soydostlarını korumak uğruna canını feda eden Kıbrıs gazilerini neden hatırlamadığımızı sormayacak mıyız?

Harekatın 28. yılında tüm şehitlerimizi rahmetle anıyor, gazilerimizi de saygıyla selamlıyorum. Dış politikada uyuşukluğu, miskinliği üzerimizden atan bu harekat içinde ordumuzlo gurur duyuyorum. Dönemin Komutanlarınıda gösterdikleri stratejik ve taktik başarılarından ötürü kutlamaya devam ediyorum.

Macit KANALICI

 

OSMANLI VE GAZİLİK İLİŞKİLERİ

Yeniçeri Ocağı’ nın temelinde gazi teşkilatı ve gazilik olgusu olmasaydı, Osmanlı İmparatorluğu, tarihin sayfalarını bu denli işgal edebilir miydi ?

“ ... Toplum daha da büyüdü mü şimdi dostum? Bir yandan toplumun varlığını korumak, bir yandan da yeni topraklar edinmek için savaşacak koskoca bir de ordu gerekmez mi?” diyen Sokrates, devletin koruyuculuğunu üstlenecek olanların yaradılışları ile ilgili şu bilgiyi aktarır:

“... düşmanı sezebilmek için keskin duyulu, sezer sezmez de kovalıyabilmek için çevik yakalayınca da boğuşmak için güçlü olmalıdır”

Çin kaynaklarını Göktürklerin yaşam biçimi hakkında verdikleri bilgiler, Hunlar hakkında yazdıklarına çok benzer. Bu bilgilerden bazıları şunlardır: Savaşta ölmekten onur duyarlar, hastalıktan ölmeyi ayıp sayarlar. Silahları, boynuzdan yay, vızlayan ok, zırh takımı, uzun mızrak, kılıç ve bıçaktır. At üzerinden pek ustalıkla ok atarlar.

İyi binici ve nişancılardır. Çin kaynaklarındaki Türk tipinin, Sokrates’ in ileri sürdüğü ‘keskin duyulu ve sezer sezmez de kovalıyabilmek için çevik’ olan asker biçimiyle örtüştüğünü görmekteyiz.

Oğuz Göçerleri Türkmenler

Oğuzlar ve öteki Türk toplulukları 20. yüzyıla kadar, eski göçebe yaşam tarzını sürdürdüler. Efsanevi lider Oğuz Han’ ın “daima göç edeler, oturak olmayalar” dediği öne sürülür. Berthold, göçer Türkler içinden çıkan Selçuklular ve Osmanlılar’ ın en güçlü Türk imparatorlukları olduğunu belirtir. Selçukluların, 11. yüzyılın başlarında Cend bölgesinde oturdukları ve bölgedeki diğer beyliklerle zaman zaman savaşa girdiği bilinir. Oğuz grupları arasındaki bağlar çok gevşektir, hatta birçok durumda düşmancadır. Göçer Oğuzların Kınık boyundan olan Selçuklular, Buhara civarında Karahanlı Beylerinden Ali Tigin’ in hizmetine girmeye zorlanır, Gazneli Mahmut ve Karahanlı Kadir Han ise, bu göçer Türkleri bölmek ve tutsak edip denetimine almak isterler. Gazneli Mahmut, Selçuklu lideri Arslan Yabgu’ ya bağlı 4 bin çadırlık Selçuklu’ nun Horasan’ da yerleşmesine izin verir. Fakat daha sonraları Selçuklulara uygulanan baskı ve zulüm, onların isyanlarına sebep olur.

Selçukluların öncüleri Tuğrul ve Çağrı Beyler yapmış oldukları savaşlar neticesinde güçlenirler. Elde ettikleri gelirler sayesinde, ücretli daimi bir ordu kurmaya çalışırlar. Bu çabalarda onların bir imparatorluk kurmasına aracılık eder. Ancak karışıklıklar sorun yaratmaya devam eder. Claude Cahen, Tuğrul beyin sorununu şöyle açıklar: “Tuğrul, gücünün önemli bir kısmını hala Türkmenlere dayandığını unutamazdı. Bu onun açısından güç bir sorun yaratmaktaydı. Çünkü onlarla savaşmayı göze alamazdı. Fakat Tuğrul’ un amaçlarıyla, Türkmenlerin amaçları aynı idi; Artan sayıda İslam eyaletleri egemeni tanınmak istediğinden, Türkmen akınlarını (yağmalarını) sınırlaması zorunlu idi. Türkmenlerin gözünde ise yağma, savaşın tek amacı idi. Bir çözüm vardı. Hristiyan arazisinde gaza”.

Tuğrul Bey, yersizlik ve yurtsuzluktan söz eden Türkmenlere şu karşılığı verir: “Ülkem sizin oturmanıza yetecek kadar geniş degildir. O nedenle doğrusu şudur ki, Rum (Anadolu) gazasına gidiniz. Allah yolunda cihad yapınız ve ganimet alınız”.

Alp Arslan da Tuğrul’ un politikasını izler. Malazgirt zaferi, Bizans’ ın ordu gücünü kırarak Anadolu’ ya Türkmen akınını kolaylaştırır.

Türkmenlerin ilerlemeleri durmak bilmez. Anadolu’ nun çeşitli bölgelerine yayılırlar. Üçüncü Haçlı Ordusu, Ataşehit ve Denizli’ ye Selçuklu arazisine girer. Türkmenler, Haçlı Ordusuna karşı yaptırma ve yağma savaşları verir. Haçlılar ve İslam coğrafyacıları Anadolu’ ya Rum (Roma) ülkesi derlerken, Türkmenlere rastladıkları belgelere “Türkiya” adını verirler. Bunlar Türkiya deyimiyle bütün Anadolu’ yu değil, Selçukluların Orta Anadolu’ daki devletini hatta belki de göçebe Türkmenlerin yaşadığı bölgeleri anlatmak isterler. Genellikle Anadolu’ yu çevreleyen “uçlardaki” dağ ve yaylalarda konaklayan bu göçebe Türkmenler, Selçuklu ve Osmanlı devletlerini kuracaklar ve Prof. İbrahim Kafesoğlu’ nun deyimiyle “Türk’ ün kötü talihini” yeneceklerdir.

İlk Haçlı Seferi (1097 - 98) ile birlikte, büyük Bizans karşı saldırısı başlar. Sert ve aralıksız savaşlar sonucu Türkmenler geriye itilirler. Ancak bu itiliş Türkmenlerin direnişini kıramaz. Aksine, Ege bölgesinde dağınık biçimde bulunan Türkmenler, bir ölüm - kalım savaşı içinde Bizans ordularına karşı aralıksız yıpratma savaşı verirler ve Bizans ilerleyişinin hızını yavaşlatmayı ve giderek durulmayı başarırlar.

Bu noktada dikkat çeken konu, din motifinin savaşçılar üzerindeki ağırlığının iyice hissedilmesidir. Selçuklularda alp sözcüğü içerik olarak kutsal amaçları da yüklenir. Bu nedenle sözcük resmi bir ünvan olarar kullanılmaya başlanır. Alp sözcüğünün yanında, inanç, kutlu, bilge gibi öğeler hükümdarların resmi ünvanlarına eklenir. “Alp - gazi “ ya da “Gazi - alp” sözcükleri, bu dönemden sonra ve giderek Osmanlılarda, dilde kullanılan egemen ve yüce bir içerik kazanır.

Osmanlı Gazaları ve Gazileri

Öncelikle, Abbasiler devrende Türkistan ve Horasan’ dan Anadolu’ ya getirilerek, Bizans’ a karşı gazalarda bulunanlar gönüllü alp - gazilerdir. Abbasi Halifesi Mehdi (775 - 785) askeri bölgelere İslam topraklarında yaşayan Türkleri yerleştirir. Türk alpları İslam uygarlığında önemli politik ve askeri mevkilerde görev üstlenir. Genellikle Suriye bölgesinde konuşlanan Türk beyleri, biri yazın (Saife), diğeri kışın (Şatiye) olmak üzere, yılda iki kez Bizans’ a karşı gazalarda bulunurlar.

Artan savaşlar, otlak kavgaları, sürekli avlar ve fetihler, başarılı askeri önderlerin öne çıkmasına ve otoritesi altında, bir çok farklı kabileyi barındırmasına yani boy üzerinde ailesinin otoritesini kurabilir. Boy giderek salt bir akraba topluluğu olmaktan uzaklaşarak siyasal bir yapı niteliği kazanır. Bu nitelikteki boy sistemi kandaşlığın dışında diğer boyları da kapsar ve egemen boy adını alır.

İşte Osmanlı İmparatorluğu böyle bir tarihsel süreçten geçer.

Osman Bey’ in babası Ertuğrul Bey, bir yurt aramak için batıya yönelir. Yolda iki savaşan orduya rastlar. Adı doğru yürekli anlamına gelen Ertuğrul, güçsüze yardım etme kararı alır. Onun araya girmesi ile savaşın sonucu belirlenir. Yenilenler Tatar Moğulları ve yenen Selçuk Sultanı Aladdin’ dir. Sultan Aladdin, Ertuğrul Gazi ünvanı ile Domoniç dağlarının eteklerini yazlık, Söğüt yakınlarındaki ovayı da kışlık olarak kullanım iznini Sultan Aladdin’ den alır.

Kayı soyundan dedesi Kayaalp’ ta görülen alp sözcüğü, Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu olan Osman Bey’ in babası Ertuğrulda gazi kelimesine dönüşür. Ardıllar da gazi ünvanı kullanmayı önce gelenekselleştirirler ve daha sonraları da resmileştirirler.

Ertuğrul Bey’ in 400 çadırlık oymağı, başka boylardan kopmuş oymakların katılmasıyla giderek büyür. Fakat oymaklar hayli bağımsızdırlar ve ortak işlerin yönetiminde geniş ölçüde söz sahibidirler. Örneğin Osman Bey, oymaklar arası görüşmeler ve tartışmalardan sonra iş başına getirilir. Ne devlet, ne bütçe ne de askeri aristokrasi vardır. Osman Bey, Saltukname’ de kendi deyimiyle bir devlet başkanı, bir padişah değil, bir “Boy beği, gazi yiğit” tir.

Osman Bey, sofrasını devamlı halka açık tutar. Öldüğü zaman bir kaç at ve bir iki yüz kayundan ibaret miras bırakır. Fakat topluluk zenginleşir, akıncı Türkmen gazilerin ve dervişlerin Bizans’ a karşı gazaları ile büyür. Bu genişleme, kendi oymak beyine bağlı ve her zaman kullanma olanağı bulunmayan, oymak askeri yerine daha disiplinli asker gereksinimini ortaya çıkarır. Askere özel bir elbise seçmekle işe başlanır. Bu durumu Ulemadan Hoca Sadettin şöyle açıklar:

“Böylece asker ile raiyet (halk) arasında, kılık kıyafet bakımından kendini gösteren kargaşalık ortadan kalkmış olur. Askerler kılıklarıyla tanınır ve üstünlük kazanır.

Bu özel giyim düzenlemesi, disiplinli askeri gücün doğuşuna neden olur. Seferde ücret alan ve barışta çiftçilik, çobanlıkla uğraşan atlı “Sipahi gücü” kurulur. Bütçeye ve hazineye gereksinim vardır. Çandarlı Halil Hayrettin Paşa bir devlet maliyesi geliştirir. Bu gelişmeler kabile dönemin ve devletli toplum olmanın habercisidir. İ. H. Uzunçarşılı’ nın “Çandarlı Vezir Ailesi” adlı eserinde, özetle; ileride Yeniçeri ocağını kuracak Çandarlı Halil Paşa’ nın, Osmanlı beylerini çeşitli desiselerle yönlendirdiği görülür:

“ Cendurlu Kara Halil ve Karamani Türk Rüstem bu ikisi ol zamanlar ulurlar ve hem bilginlerdi. Hemen kim Osmanlı beyleri yanına geldiler, türlü türlü hilelerle alemi doldurdular; onlar ileri hesap ve defter bilmezlerdi; hemen akça yakup (yığıp) hazine etmel onlardan kaldı”.

“ Ol zamanlarda padişahlar, tama’ kar (açgözlü, pinti) değillerdi. Ellerine geçeni verirler, giru hazineyi vermezlerdi. Heman kim Hayrettih Paşa kapuya (hükümet başına) geldi, padişahlar, tama’ kar oldu. Padişah olana hazine gerekdür, dediler”.

Hazine kuran Osmanlılar, ganimetten beşte bir pay almaya yönelirler. Yeniçeri askeri düzenin kurulmasının önü açılır. Osmanlılar’ da bütün askerlere “guzat - ı İslam” denilerek, gazilik geleneği çeşitli şekillerde yüzyıllarca devam ettirilmiştir. Sipahiliğin babadan oğula geçmesi ve teşkilatını oluşturan birime “kılıç” denilmesi tesadüfi bir adlandırma değildir. Osmanlılarda tahta çıkan padişaha genellikle bir tasavvuf büyüğü ya da nakibüleşraf bazan da şeyhülislam tarafından “kılıç” kuşatılması, gazilik geleneğiyle açıklanır. Aynı şekilde zafer kazanan kumandana törenle gazi çelengi takılması da doğrudan bununla ilgili uygulamadır. Gazilik geleneğinin devamı yeniçeri teşkilatında daha açık görülür. Bektaşi tarikatıyla manevi ilgisinden dolayı yeniçerilere “gaziyan - ı Hacı Bektaş Veli” denirdi. Yeniçeri Ocağı adeta gazi adetlerinin sistemleştirilmesidir. Başlanğıçta, savaş esiri Hristiyan çocuklarının eğitilerek devlet hizmetlerine alınmaları ve başlarına ak börk giydirilmesi hep bu gelenekten kaynaklanmıştır.

Kanuni Sultan Süleyman onuncu padişah sıfatıyla, tarihte Türkleri yönetmiş kişiler arasında en uzun süreli, en tanınmış belkide en ünlü olanıdır 1520’ den 1566’ ya kadar süren hükümdarlığı hakkında Alan Palmer, Kanunu’ den şöyle bahseder:

“... Türkler, Süleyman’ ı en başta kanun yapıcı olarak hatırlar. Ayrıca şiir yazardı, çok okurdu ve sanatçıları da korurdu. Buna uygun olarak da bu padişahın ebedi anıtı, Osmanlıların en büyük mimarı olan Mimar Sinan’ ın yaptığı Süleymaniye Külliyesidir ve Haliç tepelerinden İstanbul’ a bakmaktadır. Hepsinden önemlisi de Süleyman’ ın gazi bir savaşçı olmasıdır”.

A. Palmer, gazilik kavramını Osmanlılarda, yönetimin icra alanındaki işlevlerinin üzerine çıkartmaya ya da gazilik müessesesinin ve gazi olgusunun değerini kalın çizgilerle belirlemeye çalışır ve devam eder:

“... Türk’ e saldıran, onun birleşik güçleriyle karşılaşmaya kendini hazırlamalıdır; çünkü hükümdara yakın kimseler hep kul oldukları, bağlı oldukları için, onları rüşvetle ve kandırmayla saptırmak daha da zor olacaktır... bu sözlerin bir imrenme ifadesi olarak ‘Hükümdar’ adlı eserde, Makyavelli tarafından kaleme alındığı bilinir. Kanuni Sultan Süleyman’ ın tahta çıkmasından kısa bir süre sonra yazılmıştın ve imparatorluk otokrasisinin temel güç kaynağına zekice parmak basmaktadır. Bu otorite, ‘padişaha yakın’ kimselerin sadakatine tümüyle güvenmeden işleyemezdi”.

Osmanoğullarının bir özelliği de; küçük bir boydan çıkıp, kişisel sadakata bağlı bir özel maiyetin başına gecen, dolayısıyla hem kendi kabilelerini ve onlara bağlı diğer kabileleri hem de gazileri iki ayrı ve birbirin tmtmlayıcı, kumanda merkezi aracılığıyla seferber edebilen yetenekli bir savaş şefliğidir. Kandaş kabilesellik ile gazilik ya da alplik arasında içiçe geçmişlik söz konusudur: Biri zemin ve taban, diğeri öncü ve motordur; gelişme, boylardan ayrılan cesur ve yiğit savaşçıların, beylerin yanında düzenli, bağlı ve ciddi bir askeri birlik içinde organize olmaları yönündedir. Eski ve yeni sistemin askeri alandaki içiçeliği, Osmanoğullarında gazi ünvanı ile han ünvanının burlukte kullanılmasını, ilke haline getirdi.

Osmanlı padişahları da bizzat katıldıkları savaşlar sebebiyle bazı yazarlarca, gazi ünvanıyla anılmışlardır. Nitekim, Peçuylu İbrahim ‘tarih’ adlı eserinde, Kanuni Sultan Süleyman’ ı bu ünvanla anar. Ancak, daha sonra bizzat sefere çıkmasalarda kazanılan zaferler dolayısıyla bu ünvanla anılanlar da vardır. Örneğin 1732’ de, Tebriz’ in alınması üzerine I. Mahmud’ a, 1769’ da, Rus ordularının Hotin’ den püskürtümlesi dolayısıyla, III. Mustafa’ ya gazi ünvanı verilmişti. Abdulhamit ise Osmanlının Avusturya - Rus savaşlarının ilk yıllarında, elde edilen bazı askeri başarılardan dolayı 1788’ de, bir fetva ile gazi ünvanını almış ve bu ünvanın hutbelerde okunması için her tarafa ferman gönderilmişti. 1829’ da, II. Mahmut adına çıkarılan Hayriye - Sandıklı altınları da o dönemde, padişahın aldığı gazi sanı nedeniyle uzun süre “gazi altını” biçiminde adlandırıldı. Bu anlayış daha sonra da devam etmiş, II. Abdülhamit, Doksanüç Harbi de denilen savaştan dolayı, Şeyhülislam Hayrullah Efendi’ nin fetvasıyla gazi ünvanını almış, tuğrasına ve devrinde basılan paralara “el gazi” sözcüğünü koydurmuş, hutbelerde okunması için ferman çıkarmıştı. Aynı savaşta gösterdikleri kahramanlıklar dolayısıyla, Plevne müdafii Osman Paşa ile Doğu Anadolu cephesi kumandanı Ahmet Muhtar Paşa’ ya, Sultan Abdülhamit tarafından gazi ünvanı verilmiştir.

Selçuklu ve Osmanlı dönemi gazilik ilişkilerinde, ‘alp’ kavramının din temelinde genişletilip ‘gazi’ sözcüğüne dönüşüm sergilediğini görmekteyiz. Yeni dinsel motife akınlar ve savunmalar, İslam dininin yayılmasını da amaçlayarak, Alp’ lık geçmişinin vahşi hayvanla mücadele, kabileyi koruma ve besin yaratma ağırlıklı biçimine, zenginlik katar. İslamın savaşçıları olan gazilerin ilk önderi Osman Gazi’ dir. Uzun yıllar, Müslüman dünyanın sınırlarını genişletmek düşüncesi, Osmanlı devletinin belki de varlık nedeni olmuştur. Ancak, Yeniçeri Ocağı’ nın temelinde gazi teşkilatı ve gazilik olgusu olmasaydı, Osmanlı İmparatorluğu, tarihin sayfalarını bu denli işgal edebilirmiydi? Yanıt üzerindeki tartışmalar, gazilik ekseninden uzaklaşıp, genelde Yeniçerilerin ayaklanmaları ve padişahı tahttan indirmeleri ya da çıkartmaları ya da aşırı bir romantik tarzda Yeniçerileri övmeleri şeklinde sergilenir. Oysa, gazilik olgusu üzerine konu derinleştirilirse bazı ömenli saptamalar gün ışığına çıkabirli. Fakat, detayları deşifre etmek hem zaman alır hem zaman alır hem de zor bir uğraştır.

Derleyen: Araştırma Servisi

Özlemin Sonu Kıbrıs Barış Harekatı


Dış politikada mihenk taşı olan Kıbrıs, AB konusuylada güncelliğini korumaya devam ediyor Bugün turizm cenneti olan Ada geçmişin karanlığından henüz kurtulmuş değil

Akdeniz ekonomisinde ve siyasal yapısında önemli bir üs konumundaki Kıbrıs 1878’ de (Berlin Kongresi) Osmanlı Hükümeti tarafından Birleşik Kırallık’ a “kiralandı”. Bundan güdülen amaç açıkça gelir sağlamaktı. Alınan “kirayı” Osmanlı Hükümetine vermek zorundaydı. Ne var ki, 1855 yılında Osmanlı Hükümeti Birleşik Kırallık’ tan borç almıştı. Daha sonra, 1914’ te Osmanlı Hükümeti’ nin Almanya yanında savaşa katılmasını bahane eden İngiltere Kıbrıs’ ı kendine katmaya karar verdi. Kıbrıs’ ın İngiltere’ ye katılması Sevr antlaşmasıyla Osmanlı Hükümeti tarafından resmen tanındı.

Kıbrıs Olgusuna Genel Bir Bakış

Bu arada Kıbrıs’ ın önemi göreli olarak azalır. İngiltere, Arabistan ve Mısır’ ı kendine bağlayarak Hindistan yolunu güven altına almıştı. Hindistan yolunun güvenliğini sağlayan yeni bir kuşak oluşmuştu: Cebelitarık, Malta ve Suveyş İngiltere’ nin Kıbrıs’ ı ithal ettiğini 11 yıl sonra açıklamasında bu yeni kuşağın oluşunun ve Kıbrıs’ a duyduğu ilgisizlikle izah edilebilir. 14 Ağustos 1931’ de Kıbrıs’ ın ağırlıkla Yunan kökenli halkı İngiliz egemenliğine karşı ayaklanır. Bu ayaklanma kanlı bir şekilde baştırılır.

Dikkat edilmesi gereken bir nokta; bu tarihlerde, -Türkiye’ nin Kıbrıs ile doğrudan bir ilişkisinin olmadığı dönemlerde- adada bilerleyici rolu başta İngiltere ve Yunanistan oynamaktaydı. 1931’ i izleyen on yıl boyunca Türkiye Kıbrıs’ la ilgilenmemekteydi. Kültürel, eğitsel ve idari etkinlikleri Kıbrıslı yurttaşlar elinde tutuyorlardı.

1941’ de” Çalışan halkın yeniden doğmuş partisi” (AKEL) kurulur. II. Dünya Savaşı boyunca Kıbrıs savaşın dışında kalır.Tek bir görevi vardır:İngiltere’ ye asker sağlamak. 30.000 Kıbrıslı gönüllü İngiliz ordusu saflarında savaşır.

1947’ de İngiltere Kıbrıs’ a daha büyük özerklik tanımak için bazı tekliflerde bulunur. İç savaş durumundaki Yunanistan’ da bu arada Kıbrıs ile ilgilenmeye başlar. Halka göre biricik çözüm yolu ENOSİS yani birleşme meselesi ortaya atılır. Ocak 1950’ de Kıbrıs Başpiskoposluğu’ nun düzenlediği halk oylamasında Yunanlı nüfusunun % 96’ sı Ada’ nın Yunanistan’ la birleşmesi yolunda ise Venizelos’ u izleyen Papagos ve Karamanlis hükümetleri milliyetçi yapıları nedeniyle daha etkin bir mücadele verirler. Kıbrıs meselesini BM’ (Birleşmiş Milletler) ye getirirler.

Kıbrıslı Türkler 1955’ de örgütlenme yoluna girerler. Kıbrıslı Yunanlılar da EOKA adlı örgüt tarafından yönetilir. Aynı anda da İngiltere Türk Hükümetine olaya karışması için çağrıda bulunur. Kıbrıs’ ın geleceğini belirleyecek Londra Konferansına (Ağustos 1955) Türkiye’ de çağrılır. Türkiye’ nin düşüncesi, Kıbrıs’ ın Yunanistan’ la birleşmesinin hiç bir zaman söz konusu olmayacağı doğrultusundadır. Eğer böyle bir durum olursa Ada’ nın bir bölümü Yunanistan’ la birleşirse, bir bölümü de Türkiye ile birleşmeliydi. İşin içinde ince politik manevralarla sıyrılan İngiltere böylece Ada’ da Türklerle Rumları karşı karşıya getirmeyi de becerir. Çünkü İngiltere’ nin stratejik ve ekonomik amaçları daha derinde yatıyordu.

Önemli Bir Olay: Londra Konferansı

Kıbrıs’ ta bağımsız bir Cumhuriyet rejiminin kurulması hakkında Türkiye, İngiltere, Yunanistan, Kıbrıs Türk ve Yunan temsilcileri 17 Şubat’ ta Londra Konferansı için biraraya gelirler. Görüşmeler üç gün sürer: Makarios antlaşmayı imzalama konusunda kararsızdır. Türklerin hükümete katılma oranı ve yönetim konularında, İngiliz, Yunan ve Türk askerleri güçlerinin Ada’ daki varlığı hususunda farklı düşündüğünü açıklar. Bundan hemen sonra da Ada’ daki Türkler Makarios’ a tepkisini ortaya koyar. Nihayet 19 Şubat günü antlaşma imzalanır. 23 Şubat 1959’ da Londra, Ankara, Atina ve Lefkoşa’ da aynı zamanda yayınlanır.

Antlaşmanın başlıca noktaları şunlardı: Kıbrıs Başbakanlık sistemiyle yönetilen bağımsız bir Cumhuriyet olacaktır; Devlet Başkanı Yunanlı, yardımcısıysa Türktür. Her ikisi de kendi toplumları tarafından seçilirler. Kıbrıs Cumhuriyeti’ ni tehdit eden her hangi bir tehlikeye karşı İngiltere, Yunanistan ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumayı garati eder. Bu ülkelerden her biri ortak ya da ayrı olarak müdahale hakkına sahiptirler. Kıbrıs’ ın tümünün ya da bir parçasının herhangi bir ülkeyle birleşmesi ve bu yoldaki her türlü hareket yasaklanır. Kıbrıs Devletinin iki resmi dili vardır: Türkçe ve Yunanca. Başkan ve Başkan yardımcısı, siyaset, güvenlik ve silahlı güçlerin kurulması konularında veto hakkına sahiptirler. Yunanlıların % 70, Türklerinse % 30 arasında temsil edeceği Birleşik Meclisten başka her iki toplumun da ayrı Meclis’ leri vardır.

Bu meclisler iki toplumun dinsel, eğitsel ve kültürel konularında söz sahibidir. Bakanlar Kurulu 7 Yunanlı, 3 Türkten oluşur. Kıbrıs % 60’ ı Yunanlı, % 40’ ı Türk olacak güvenlik güçlerinin sayısı ise 2000 kişi olacaktır. Güvenlik güçlerinin biri Türk öteki Yunanlı iki başkan olacaktır.

13 Aralık 1959’ da ilk seçimler yapılır. Yapılan seçimlerde EOKA tarafından desteklenen Ulusal Demokratik Yeniden Doğuş Cephesi adayı Makarios Cumhurbaşkanı seçilir. Dr. Fazıl Küçük ise Başkan yardımcısı seçilir. Böylece Ada’ daki İngiliz egemenliği resmen son bulur. Eylül ayında Kıbrıs Cumhuriyeti BM’ ye kabul edilir. Anayasa uygulamadaki yetersizliklere karşın hazırlanır, kabul edilir. Ancak gelecek yıllarda görülecektir ki, Londra - Zurih anlaşması bir kutuplaşmanın, çatışmanın zemini olacaktır.

Grivas’ ın koruduğu EOKA’ nın Amacı Ada’ yı İngiliz işgalinden kurtarmak değildi. Olay, Ada’ yı Yunanistan’ la birleştirmekti. Öte yandan, Kıbrıs Solu, Yunanlı Koministlerin ve Kıbrıs burjuvasının baskısıyla “Enosis ve yalnız Enosis” sloganını benimser. AKEL eski sekreteri P. Servas ise “ Bizim için başından beri amaç, işgalcileri atıp bağımsız bir devlet kurmak değil, ülkeyi Yunanistan’ a bağlamaktı” der.

Lodra-Zürih Anlaşmasından Sonra Kıbrıs

16 Ağustos 1960 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti’ nde ilk hükümetin göreve başlamasını izleyen sürede hükümete katılan iki toplumun temsilcileri arasında antlaşmazlıklar, çatışmalar birbirini izlir. Sunulan bir vergi tasarısını Türk millet vekilleri onaylamaz. Bakanlar Kurulu % 40’ ı Türk, % 60 Yunanlı tek bir ordu kurulmasını önerir. Türk tarafı iki ayrı ordu kurulmasında ısrar eder. Böylece vetosunu kullanır (20 Ekim 1961), öneriyi reddeder. 23 Ocak 1962 tarihli “Halkın Sesi” gazetesi şunu yazar: “ Yunanlılar artık bize yaklaşıp ısıramazlar; çünkü artık dişleri kesmiyor. Bundan başka, bizi ısırmayı isteyen kim olursa olsun, onun suratını parçalayacak gücümüz var artık. “ 10 Şubat 1962’ de Dışişleri Bakanı Georgadis tümüyle yersiz biçimde “EOKA’ nın uğruna savaştığı ideal gerçekleşecektir” der. Bu sözleri, Kıbrıslı Türklerin şiddetli tepkilerine neden olur. İki topluluk arasında süren bu tartışmalı durum 25 Mart 1962’ de iki camide patlama olması nedeniyle daha da gerginleşir. 24 Nisan 1962’ deki olaylar açık ve net biçimde gelen tehlikenin büyüklüğünü çizer. Kıbrıs Türk Halk Partisi önderleri ve Cumhuriyet gazetesi yayımcıları A. Hikmet ve A. Gürkan katledilirler. 17 Eylül 1962’ de ise R. Denktaş’ ın bürosuna bir bomba konur.

İki topluluk arasındaki uçurumun daha da derinlemesine başka olaylar da katkıda bulunurlar . 2 Nisan 1963’de Denktaş Halkın Sesi’yle yaptığı bu görüşmede şöyle der: “Makarios bu siyasetini sürdürürse , binlerce yeni mezar açılacağından emin olabilir.” 10 Nisan’da Türkiye yaptığı bir resmi açıklamayla Kıbrıs’a Garantör Devlet olarak askeri müdahalede bulunacağını açıklar. 6 Temmuz’da Denktaş, kendi kaderini tayin etme hakkının Kıbrıs’a tanınması halinde Türk ordusunun Ada’ya gelip Kıbrıslı Türkleri koruyacağını beyan eder.

Kanlı Yılbaşı - 1963

Makarios Anayasanın yapısı gereği işlerliğe kavuşmamasını öne sürerek 13 öneride bulunur. İngiltere’nin Kıbrıs Yüksek Komiseri Arthur Clark Makarios’u anlaşmaları yeniden gözden geçirme isteminde bulunmaya çağırır. 6 Aralık 1963’de Türkiye Dışişleri Bakanı Erkin önerileri reddettiğini açıklar. 16 Aralık tarihinde Türk Büyükelçisi Özkal, Makarios’u ziyaret ederek hükümetin notasını sunar; bu notada Türkiye, Anayasanın yeniden gözden geçirilmesi durumunda Kıbrıs’a askeri müdahalede bulunacağını bildirir. Makarios, bu öneriyi Kıbrıs’ın içişlerine müdahale gerekçesiyle geri çevirir.

Kıbrıs Rumları, “ Kıbrıs Anayasası’nı tadil” için yaptıkları müracatın Türkiye tarafından reddi üzerine meseleyi silahla halletmek ve Ada’daki Türk meselesini bitirmek için harekete geçtiler. Çok önceleri hazırlanmış olan imha planları uygulamaya konulactı.

Adı unutulmayacak imha planı Aktitas, ününü IX. yy’larda geçen bir Bizans destanından alıyordu. Planı uygulamaya koyan EOKA liderlerinden Polikarpos Yorgacis en büyük rolü oynamıştı. P. Yorgacis 1963 katliamlarının en önemli sorumlusudur. 21 Nisan 1966 tarihli Patris gazetesi Kıbrıs’ı kana bulayan bu korkunç planı ana hatlarıyla yayınladığı zaman Makarios’tan Yorgacis’e , Nikos Samson’dan Glafkos Kleridis’e kadar katliamların gerçek sorumlularını ve Türkler için besledikleri düşünceleri ortaya çıkarmıştır.

Türk’ü imha planı ya da namı değer “ Akritas Planı”, döküman halinde dağıtılıp alındığı günden itibaren on gün içinde Alt-Karargah başkanının sorumluluğu altında ve bütün kurmay üyelerinin huzurunda yakılmak üzere yok edilecekti. Bu çok gizli plan 20 Aralık 1963’te Kıbrıs’ı kana bulayacaktı.

20 Aralık gecesi Lefkoşa’nın Tahtakale semtinde evlerine gitmekte olan bir grup Türk’ün otomobillerine açılan ateş sonucu Zeki Halil ve Cemaliye Emirali adlı iki Türk şehit düştü, bir grup Türk’te açılan ateş sonucu yaralandı. 21 Aralık günü bu saldırıyı kınamak için Lefkoşa Türk Lisesi bahçesinde toplanan Türk öğrencileri EOKA örgütü mensupları tarafından kurşunlandı. Aynı gün Lefkoşa’daki Atatürk büstüne de saldırıldı. Birgün sonra Türk Büyükelçilik binası ve Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısının ikametkahına ateş açıldı. Akfitas Planı artık fiilen uygulamaya konulmuştu.

1963 saldırılarının hedefi Lefkoşa idi. Küçükkaymaklı kasabası 1960 nufus sayımına göre 5126 Türk 1133 Rum vatandaşı barındırıyordu. Kasaba önemli bir Türk yerleşim merkeziydi. Kasaba çevresinde 19 Aralık’tan itibaren Rum faaliyetleri gözleniyordu. Rum saldırısından şüphelenen Türk Mücahit Teşkilatı’na üye gençler halkı genç- ihtiyar bir saldırıya karşı hazırlamaya çalıştılar.Saldırı 22 Aralık günü başladı. Lefkoşa’ya bağlı Küçükkaymaklı’nın dış dünya ile irtibatı tamamen kesilmişti. 23 Aralık’tan itibaren yeni destek kuvvetleri alan Rum saldırganların başında EOKA’cı Nikos Sampson bulunuyordu.

22 Aralık günü Makarios Garanti andlaşmalarını tanımadığını ilan etmiş, bu konuda Rum saldırganları daha da cesaretlendirmişti. Türk Mücahitleri kontrolünde 5000 Türk daha güvenli bölgelere sevkedildi. Bu arada Rum çeteciler kadın-erkek, genç- ihtiyar demeden Türkler’e karşı en vahşice saldırılarda bulundular. 550 kadar Türk topluluğunu da esir muamelesine tabi tuttular.

Bu gelişmeler üzerine Türkiye, 23 Aralık 1963’te İngiltere veYunanistan hükümetleri nezdinde harekete geçti. Rum saldırılarının önlenmesi için birlikte harekete geçilmesini istedi. Çatışmaların durdurulması amacıyla 24 Aralık’ta Lefkoşa’da bir bidiri yayınlandı. Bu çağrıya rağmen çatışmalar durmadı. Rum çeteler 24 Aralık günü Lefkoşa ve diğer Türk bölgelerine saldırıya devam ettiler. Kumsal bölgesine saldıran Rumlar, Kıbrıs’taki Türk Alayı’nda doktor olarak görev yapmakta olan Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi ile üç çocuğunu vahşice katlettiler.

Türkiye gelişmeler üzerine Garantörlük hakkını kullanmak üzere harekete geçti. Bunun üzerine Makarios, Cumhurbaşkanı Dr. Küçük ile Rauf Denktaş’ı arayarak İngiliz Yüksek Komserliği’nde bir toplantı talep etti. Bu toplantıda “ Yeşil Hat” andlaşması imzalanarak Kıbrıs’ın taksimi fiilen gerçekleşti.Bütün dünyada “ Kanlı Noel” diye bilinen 21 Aralık1963 olaylarının başlamasıyla birlikte Kıbrıs Türkleri 103 köyü terketmek zorunda kalmışlardı. Bu Türkler’in sayısı 18.667’dir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

1974’lere gelindiğinde Milli Güvenlik Kurulu Hükümete Kıbrıs’la ilgili her türlü tedbiri almasını tavsiye ediyordu.Kıbrıs’ta ise Türk Mücahitleri alarm durumundaydılar. Makarios’a bir darbe düzenlenir. Ada’daki son durumu bir Yunan müdahalesi olarak görmek mümkündür.Darbeciler, Makarios’un yerine EOKA liderlerinden Nikos Samson’u Cumhurbaşkanlığına getirirler. 15 Temmuz akşamı bütün Kıbrıs’ta sıkıyönetim ilan eden darbeciler kısa zamanda Lefkoşa ve Girne’ye hakim olmuşlar ve Makarios taraftarlarını ezmişlerdi.

Diğer yandan Türkiye başta İngiltere olmak üzere ABD ve Rusya ile temasa geçerek darbe ile ilgili endişelerini iletmişti. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Anayasa’nın 83, maddesine dayanarak TBMM’ni birleşik toplantıya davet etmiş ( 17 Temmuz 1974), bir gün sonra da TBMM olağanüstü olarak toplanmıştı. Başbakan Ecevit İngiltere Başbakanı Harold Wilson ve Dışişleri Bakanı James Calloghan ile görüşme yaptıktan sonra basın mensuplarına yaptığı açıklamada Kıbrıs’taki darbenin Türkiye’ye saldırı niteliğinde gördüklerini vurgular.

Nikos Samson, Kıbrıs’ta bir Elen Cumhuriyeti kurulduğunu açıklayarak açıkça Enosis’e çanak tutar. Makarios ise New York’ta Birleşmiş Milletler Konseyi’nde 19 Temmuz 1974 tarihinde yaptığı konuşmada Yunanistan’ı işgalcilikle suçlar.

Türkiye bu defa kararlı bir şekilde olayların üzerine gitmeye odaklanmıştı. 20 Temmuz 1974 Cumartesi günü saat 05.05’te Türkiye resmen Kıbrıs’a müdahale kararı aynı gün sabah saat 06.10’da bizzat Başbakan Bülent Ecevit tarafından açıklanmıştı. Girne kıyılarında başlayan Türk çıkarması Lefkoşa - Girne yolu üzerine hava birliklerimizin indirme harekatıyla desteklenmiş ve Türk Silahlı Kuvvetleri Lefkoşa - Girne arasında dar bir şeridi ele geçirmeye muvaffak olmuştu. 20-22 Temmuz günleri harekatın başarılı bir şekilde devam ettiği ve Rum-Yunan kuvvetlerinin bozguna uğradığı gözleniyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri Ada’ya çıkan Türk kuvvetlerinin emniyeti için gerekli arazi parçasına hakim olamadan Türkiye’nin o günkü hükümeti Birleşmiş Milletler olmak üzere ABD ve diğer devletlerin istekleri doğrultusunda 22 Temmuz akşamı ateş-kes kararını uygulamaya koymuştur. Türk müdahalesi sonrasında Nikos Sampson hükümeti ile birlikte Yunanistan’daki askeri rejim de yıkılmıştır. Kıbrıs’ da Nikos Sampon’ un yerine Rum Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Klerides geçmiş, Yunanistan’ da da Konstantin Karamalis sivil bir idare kurmuştu.

Ateş - kes kararından sonra Dışişleri Bakanı Turan Güneş, İngiltere Dışişleri Bakanı J. Callaghan, Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Marros I. Cenevre Konferansı çalışmalarını başlatır. 30 Temmuz günü Türk tezi olarak kabul edilen metin üzerinde anlaşmaya varılıp varılıp bir açıklama yaparlar. Bu anlaşma sonucu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ nin tohumları ekilir.

Kıbrıs Rumları ve Yunanlılarla yapılacak görüşmelerde bir sonuç alınamayacağını gören Kuzey Kıbrıs Türk Federe Devleti, 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ ni resmen ilan etti. Rauf Denktaş tarafından okunan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ nin ilanıyla ilgili “Bağımsızlık bildirisi”, Kıbrıs tarihinde çok önemli bir sayfayı da başlatmıştır.

Derleyen: Hatice BAYRAKTAR

Sayfa Başına Dön

s