|
19.Yıl Tebliği Uzun
bir süreç... Her bilgi ve belge bir çok an’ ın izlerinde “ Gaziler Dergisi”
kazanında pişti. ehit ve Gazi Olgusuna, politik,ekonomik ve siyasal kaygılardan
uzak araştırmacı ve objektif bir gözlük takılarak eğinildi.
Türkiye’de ilk kez Mart 1992’de, gazilerin,yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntıları; resmi geçit töreni dışında ve hamasi edebiyattan uzakta, kamuoyu gündemene taşıyan... ehit ve Gaziler üzerinde dönen politik, ekonomik ve şahsi çıkar dolaplarını deşifre eden... Kan sıkıntısı çekilen sıcak savaş döneminde, ubat-1993’de ‘Kan Bağışı’ kampanyası ile yetkililerin, siyasetçilerin, ordunun, iş dünyasının ve halkın takdirine mazhar olan... Yabancı ülke gazilerine tanınan yasal hakları, sağlanan programları, gazi organizasyonlarını ve işlevlerini Türkiye gazilerinin bilgisine sunan... Çözüm için Ocak-1996’da ‘Gazi Bakanlığı’ kampanyasını başlatarak bu konuda ki kesmekeşliğin ve yetersizliğin giderilmesini öneren... Gaziler Dergisi ve Çalışanlarının iddiası şudur: “Biz, Türkiye’de ‘gazilik’ olgusu üzerine yayın yapan ilk ve tek dergiyiz. Yetkimizi, İstanbul Valiliği tarafından verilen Mart 1983 K-542-10406 sayılı belge ile aldık. Gücümüz de, dördüncü kuvvet basından kaynaklanır.Amacımız, gazilik olgusunun her bir harfinin detayları üzerine odaklanmak, kamuoyunu bu konularla ilgili bilgilendirmek, yetkilileri uyarıp harekete geçirmektir. Ancak, tüm bu faaliyetler gerçekleştirilirken zaman zaman bazı yetkililer tarafından araştırılmadan, değerlendirilmeden önyargılı tavırları ile karşılaşmaktayız. Elbette ak ile kara ortaya çıkmalı... ehitler ve gaziler üzerine politik ve ekonomik çıkar amaçlı manipulasyonlar deşifre edilmeli... Bu noktada herkes hemfikir. Ateş olmayan yerde duman tütmez... Ama duman hangi yönde? Bunun yanıtını düşünerek, tartışarak ve inceleyerek bulmaya çalışalım. Günah keçisi olmak kimsenin kabulleneceği bir durum değildir. Kore Savaşı’ndan bugünlere, 52 yıllık gazilik kavramını karıştırdığımızda; yeterli ilgi gösterilmeyen, bir kaç kurum dışında desteklenmeyen ve problemleriyle giderek büyüyen bir çerçeveyi karşımızda ki duvarda çivili görürüz. Bakmasanız ya da görmemezlikten gelseniz de o, duvarda anlaşılacağı günü bekler. Gazilik olgusunu yardım, bağış gibi konulara indirgemeden irdelemenin tam zamanıdır. Gazilerle ilgili birçok yasa ya meclis raflarında ya da henüz hazırlanmadı. Türkiye’ nin jeo-politik konumu, yaşadığı terör savaşı ve 11 Eylül saldırıları’ nı birbirine bağlıyabilen ortalama bir zeka gazilerimize sahip çıkmanın gereğini algılıyabilir.Genel seçim yaklaşırken, Gazi Temsilcilerine bir görev düşmekte; Gazilerin ayrıca oy veren birer vatandaş olduğu gerçeğini siyasi partilere ve programlarına hatırlatmak, zirve de bir üst düzey toplantı düzenlemek. Bu konularda adım atmak isteyen her kuruma, kişiye açık olduğumuzu beyan ediyoruz. Dergi sayfalarımızı, gazilik olgusu ile ilgili her türlü düşünceye, tartışmaya açıyoruz. Gün ışığına bügüne değin gereğince! çıkmayan “Gazilik” meselesini aydınlığa kavuşturmak için gelin birlikte olalım...” Yine dopdolu bir dergiyi hazırlamanın mutluluğunu Gaziler Dergisi görevlileri olarak hep birlikte paylaştık. İçerik ve kapsam bütünlüğünü bozmadan üretip sizlerin huzurunuza çıktık. Her zaman olduğu gibi, bu sayıda da dünya gazilerine ve gazilerimize yönelik bilgi ve belgeyi derleyip sunduk. Diğer bir anlamda, gazilik olgusuna katkı yapmayı ve bu olgunun geniş bir alanda ele alınmasını sağlayacak olan görevimizi sürdürdük. Türkiye'de bir ilki gerçekleştirmenin ayrıcalığını da bu sayı ile yaşadık. Amerika'nın Vietnam Gazileri tarafından organize edilen "Gaziden Gaziye" adlı uluslararası toplantıda Türk Gazilerini tanıtma fırsatını yakalamak, gazilik meselesinde önemli bir ilkti. Bir başka ilk ise, Amerikan Gazilerinin Gaziler Gününde icra edilen resmi geçit töreninde Gaziler Dergisi' nin yürüyüş kortejinde yer alması idi. Ve yine bir ilk, Türk kadınının, gazisine sahip çıktığını gelişmiş ülkelerin önünde sergilemesiyle gerçekleşti. Çünkü Türk Gazilerinin tebliğini sunan 19 yaşındaki Amerika muhabiri kızımız Deniz Palalardı. İngilizce hazırlanan metni dünya gazilerine okuyan Deniz Palalar, Türk kadınının bilinenin aksine çağdaş olduğunu, ülke meselelerine sahip çıktığını ve üstelik gazilik olgusu gibi, önemli ve ciddi bir konuyla ilgilendiğini uluslararası bir toplantıda dile getirmesiydi. Yazarlarımızdan Macit Kanalıcı'nın "Madalya Muamması" başlığı altında incelediği madalya konusunu bu sayıda yeniden gündeme taşıdık. Sebebi, çok sayıda telefon ve faks almamızdı. Bu konunun ilerleyen günlerde gündemi meşgul edeceği, en azından gazi nüfusu tarafından yakından izlenileceği bir gerçek gibi karşımıza çıkıyor. Diplomatlarımıza Gazilik Ünvanı Neden Verilmiyor ? Bir devletin bir başka devlete, temsil görevini ya da bir dış görevi yerine getirmek üzere sürekli ya da geçici olarak gönderdiği diplomatik kimlikli kişilere elçi diyoruz. Elçi , ülkesinin hak ve çıkarlarını korumakla sorumludur. Bu sebep onları ülke düşmanlarının hedefi teşkil eder. Tarih pek çok elçinin haince katline tanıklık etmiştir. Oysa onların tek amaçları görevlerini yerine getirmektir. Bu temel bilgiler ışığında, Türkiye' nin içsel ve dışsal meselelerini hesaba katarak baktıgımızda, bir yönü ile hazin diger yönü ile kahramanlık ve cesaret yüklü bir tablo ile karşılaşmaktayız. Terör örgütlerinin kurşunları, bombaları ile fırçalanan, desenleri ise, dışişleri şehitlerinin kanlarından renklenen bu tablo, yıllardır sessiz bir şekilde asılı durmaktadır. Her yıl Mayıs ayının sonunda Cebeci Asri Mezarlığı'ndaki Dışişleri ehitliği' ne gelen yetkililer düzenlen anma törenine iştirak ederler, konuşmalar yapılır, mesajlar yayınlanır. Medya ve basın konuya yeterli önemi göstermezken, sivil toplum kuruluşlarıda duyarsızlıklarını sergiler. Bu süreç hiç bir değişikliğe uğramadan devam eder. Gerçekten geçmişini unutan bir ülkemiyiz ? Geçmişine nutuk atarak sahip çıkan ve bunun dışında hiç bir şey üretmeyen bir toplum mu olduk? İşte bu nokta önem arzediyor. Geçmişin edebiyatını yapıp, ona gereğince sahip çıkamayan, dersler çıkaramayan her toplumun başının beladan kurtulamayacagı gerçeği ortadayken, bu gafleti anlamak mümkün degil. Bu paradoks mutlaka çözülmeli ASALA isimli ermeni terör örgütü ilk cinayeti 1973 yılında Amerika’daki iki diplomatımızı öldürerek işledi. Son cinayet 1994 yılında Yunanistan'da işlendi ve iş bitti. Bu 21 yıllık süreç içerisinde 34 şehit verdik.Yaralananlar ve yara almadan kurtulan yüzlerce gazi diplomatlarımız ise, bu terör örgütünün sergiledigi vahşetin canlı kanıtları olarak sessizce yaşamlarını sürdürmeye devam ediyor. ehitlerimizin ailelerinin tesellisi güç, fakat onurla taşıdıkları acılarını içtenlikle paylaşmaktayız. Ancak şu gerçeğide biliyoruz; acılarını ne kadar paylaşırsak paylaşalım, her gün kendini yenileyen, tazeleyen ve çok büyük olan bu acılar, elbette şehit yakınlarının hayatları boyu sürecektir. ehit aileleri, bir ailenin memleketi için yapabilecegi en büyük fedakarlığı ,verebilecegi en büyük katkıyı yapmış insan topluluğudur.Bunun bilincine varmak gibi bir sorumluluğumuz olduğunuda bu sayfadan hatırlatalım.Türkiye varoluşunu, dünya önünde kararlı, kişilikli duruşunu ve kendini ispat etmesini şehit ve ailelerinin vede gazilerinin fedakarlığına borçludur. Türkiye " Çağın Vebası" olan terör olgusunun nasıl bir tehlike içerdiğini, nasıl bir felaket olduğunu tüm dünyaya şehitleri ve gazileri ile net ve açık bir biçimde göstermiştir. Bugün terör bütün dünyada lanetlenmektedir. Bugün terörle mücadele bütün uluslararası anlaşmaların başlıca bir maddesine dönüşmüştür. Diplomatlarımız, onların hizmetlileri Ne için şehit oldular ? Neyi ıspatladılar? Ülkemizin hedef tutulduğu terör saldırısında vücutlarını siper ederken şehit oldular.İnsanlık dışı düşünülüp uygulanan "terör"ün çağın vebası olduğunu kanıtladılar. Bir başka pencereden bakıldığında, Dışişleri görevlileri vatanseverlik bilincinin en zor koşullarda bile yerine korkmadan getirileceğini, Türkiye'nin verdiği görevi yılmadan üslenileceğini verdikleri şehitler ve gazileri ile kanıtladılar. "Herkes vatan için canını, malını feda eder" kulağa hoş gelen , hisleri kabartan bir söylem. Ancak uygulamada kolay değildir.O karanlık dönemlerde yaşanılanlar dramatik sahnelerle doludur. Bugün de benzer şeyler elbette insanlarımız tarafından göğüsleniyor, yaşanıyor. 1973- 1994 yılları arası hatırlandığında, o günlerde Dışişleri mensupları elbette hangi tehditler, tehlikeler altında görev yaptıklarını bilmekteydiler. Onların aileleri de ağır koşullar altındaydılar. Bunun bilinciyle görev yaptılar ve bunu kanıtladılar. Yani tehdit ne olursa olsun, zorluk ne olursa olsun diplomatımız vatan vazifesini ailesi ile birlikte yerine getirdi. Dışişleri mensupları , Türkiye'nin terörle yıldırılamayacağını, korkutulamayacağını, kendi kararlığından , kendi yolundan saptırılamayacağını şehitleri ve gazileri ile kanıtladı. Gaziler Dergisi , Dışişleri mensuplarının 21 yıllık terör süreci içinde maruz kaldığı saldırılar neticesi yaralanan ya da yaralanmadan kurtulanlarını "gazi" sanı ile tanıyan ve kucaklayan tek basın kuruluşudur. Dışişleri mensuplarının gazilik olgusu çerçevesinde değerlendirilmesi gereğini Türkiye'nin tanıtımıyla ve ulusal güvenliğimizle içiçe olduğunu iddia eden Gaziler Dergisi zaman zaman Dışişleri mensupları ile görüşüp, bilgi alış verişinde bulunmaya devam ediyor. Washington Büyükelçisi O. Faruk Loğoğlu ile Gaziler Dergisi Sahibesi A. Gönül Palalar Amerika'da bir ropörtaj yaptı.Röportajda amaçlanan Dışişleri mensupları ve gazilik olgusu arasındaki bağın basın yolu ile kamuoyuna gösterilmesiydi. Amerika'da yaşayan vatandaşlarımıza verilen hizmeti yeterli buluyor musunuz? Eksiklikler ve yapmak istedikleriniz nelerdir? O.Faruk Loğoğlu - Bildiğiniz gibi ABD' de bir büyükelçiliğimiz var. Washington Büyükelçiliğimize bağlı konsolosluk şubesi ve Newyork, Chikago, Los angles, Houston kentlerinde başkonsolosluklarımız bulunuyor. Bunlara fahri konsolosluklarımızı da ekleyebiliriz. Bu birimlerle Türk vatandaşlarına ve Türk asıllı Amerikan vatandaşlarına hizmet veriyoruz. Ayrıca Türkiye' yi ziyaret etmek isteyen, Türkiye ile ilgilenen ABD vatandaşlarına gerekli hizmetleri sunuyoruz. Yutdışı temsilciliklerinin sayısının arttırılmasından yanayım. Getireceği faydalar iki ülke arasında ticari ilişkileri geliştirmek ve kültür köprülerini tesis etmek olarak özetlenebilir. Diplomatlık mesleği tehlikelimidir? Nasıl değerlendirirsiniz mesleğinizi? O.Faruk Loğoğlu - Öncelikle çok şerefli , onurlu ve heyecan verici bir meslek olarak görüyorum diplomatlığı... Tehlike konusu ise hiçbir Türk diplomatın ufkuna aldığı bir unsur değildir. Ancak şu anlaşılmasın; Türk diplomatları tehlike altında değildir... Türk diplomatları 30'dan fazla şehit vermiştir. O nedenle tehlike vardır. Devletimiz ve Dışişleri mensupları her türlü tehlikeye karşı gereken önemi almıştır. Tedbirli hareket ederler. Fakat mesleğin tehlikesi Türk diplomatlarını meşgul edecek bir sorun değildir. Herkes işini seve seve yapar. Hizmet verdiğiniz bina ya da konutunuz güvenlik açısından yeterli mi? O.Faruk Loğoğlu - Kesinlikle iyi korunuyoruz. Hizmet verdiğimiz bina ve buraya yakın ikametkahım her türlü güvenlik tedbiriyle donatılmıştır. Koruma görevlilerimizde bulunmakta ve teknolojik donanımları yeterlidir. Ayrıca ABD'nin sağladığı koruma tedbirleri var. Güvenlik açısından bir sorunumuzun olduğunu düşünmüyorum. 1982 Mayısında ASALA terör örgütünce şehit edilen Boston Fahri Başkonsolosumuz Orhan GÜNDÜZ'ün eşine 19 yıldır şehit maaşı bağlanmadı. Bu ihmal Dışişleri mensuplarını ne oranda etkiler? O.Faruk Loğoğlu - Bu varsayımlar bana göre doğru değil, evet dar anlamda rahmetli Orhan GÜNDÜZ'ün eşine şehit maaşı bağlanamadı ama onun sebebi maalesef herzaman olduğu gibi bir mevzuat meselesi... Kaldıki, sizde aynı şeyden bahsediyorsunuz, gazilerimiz de mevzuata takılıyor. Ayrıca devletimiz rahmetli Orhan GÜNDÜZ'ün eşine muntazam aralıklarla olmasada gereken ilgi ve yardımı göstermektedir. Ben göreve başlayalı 1 yıl olmasına rağmen kendisine el uzatmaya çalıştım. 20 yıldır içte ve dışta terörle mücadele etmekteyiz. Teröre maruz kalan askerin dışında diğer kamu görevlileri de var. Örneğin Dışişleri mensupları terör saldırılarına yıllardır hedef oldu. Katledilenleri "şehitlik" boyutuna taşıdık.Kurtulanlara,yaralananlara"gazi” diyebilir miyiz? O. Faruk Loğoğlu - Benim şahsen gazi anlayışım bu sorunun cevabını tereddütsüz evet kılıyor. Türkiye'de bildiğiniz gibi hukuk devleti var. Yasalarla çizilmiş toplumsal bir düzenimiz var. Ancak bazen toplum içinde geleneksel, kültürel anlamda kullandığımız bazı tabirler yasalar önünde aynı şeyi ifade etmiyor.Gazi dediğimiz ya da şehit dediğimiz insan, devletin yasaları karşısında gazi ve şehit olamıyor. Sizin çalışmalarınızdan anladığım kadarıyla bu boşluğu kapatmaya çalışıyorsunuz ve yasalarla toplumun değer yargılarını örtüştürmeye uğraşıyorsunuz. Gazilik bilincini vermeye çalışıyorsunuz. Bu geziniz sırasında ABD'de gazilik kavramının çok önemli bir kavram olduğunu ve çok iyi organize olduklarını göreceksiniz. ABD imkanları geniş olan bir ülke, bu noktaya kolay ulaşmadılar. Ancak şunu da unutmayalım; ABD'li gazilerin de pek çok sorunları var. Bunlar doğaldır ki, çalışmayla ve sabırla oluyor. Ben hiç kuşku duymuyorum ki, Türkiye'de devlet, bütçenin imkanları arttıkça bu konuda varolan eksiklikleri giderecektir. Gaziler Dergisi, Türk gazilerini bir çatı altında toplayacak ve ABD' de örneği olan Gazi Bakanlığı için bir imza kampanyası başlattı. Gazi Bakanlığı ve bu doğrultudaki etkinliğimiz olan imza kampanyamız hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz? O.Faruk Loğoğlu - Bu kampanyanızı medyadan duymuştum. u anda birebir sizden duyuyorum. Elbette bu takdire şayan bir çaba. Çünkü uğraş verdiğiniz kitle, gerçekten hem saygı duyulması hem de unutulmaması gereken bir kitle. Ayrıca ihtiyaçları karşılanması zaruri olan bir nüfus. O bakımdan size ancak başarılar diliyorum. ABD'de yaşayan vatandaşlarımıza Gaziler Dergisi aracılığı ile iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı? O.Faruk Loğoğlu - Elbette bir mesajım olacak. Burada da Türk asıllı Türk-Amerikan gazilerimiz var. Bunların bir kısmı ile tanıştım. Özellikle Kore gazilerimizden bazılarını iyi tanırım. ehitlik nasıl yüce bir olgu ise , gazilik de ona en yakın mertebedir.Bu bakımdan ABD'de yaşayan vatandaşlarımızı ve Amerikalı'ları belirli günler vesilesi ile Türk gazilerini hatırlamaya , onları anmaya davet ederim. Gazilerimiz hakkında düşünceleriniz nelerdir? O.Faruk Loğoğlu - Gazilerimizi en geniş anlamda yorumluyorum. Yabancı düşmana karşı savaş vermiş olanların dışında , yutdışında görev yaparken, yaralanan diplomatlarımız, diğer bakanlıklarımızın görevlileri, terörizmle mücadele veren asker ve asker olmayan kamu görevlileri hatta bazı insanlarımız bir gazi olarak görülmeli, toplum kendini ona göre ayarlamalı diyorum. Çünkü, bugün Türkiye bir yere gelmişse, pek çok sebepten destek almıştır. Çok şehit verdik, çok çaba gösterdik, ama gazilerimize de borçlu olduğumuzu buradan ifade etmek isterim.Bunu unutmamak lazım. ” şeklinde tanımlanır. O İlk Gazimizdi. O Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi olarak tanıdığı ilk gaziydi... 1921’de TBMM’nin 66 sayılı yasa ile Atatürk’ ü ve 23 arkadaşını resmen gazi olarak tanıdı. 10 Kasım 1938 Perşembe günü saat 9’u 5 geçe ilk gazimiz hayata veda etti. Hükümet bu acı haberi bir bildiri ile millete duyurdu. Gazeteler de bu ölüm haberini yayınladılar. Bu kara haberle yalnız Türk milleti değil bütün dünya yasa büründü. Büyük, küçük bütün devletle onun cenaze töreninde bulunmak üzere temsilciler gönderdiler. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna karşı duydukları derin saygıyı belirten mesajlar ilettiler. 16 Kasım günü Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün tabutu Dolmabahçe Sarayı’nın büyük tören salonunda katafalka konuldu. 19 Kasım günü cenaze namazı, Prof. erafettin Yaltkaya tarafından kıldırıldı. 12 Generalin omuzunda sarayın dış kapısına çıkarılan tabut, top arabasına konularak, İstanbul halkının göz yaşları arasında Gülhane Parkına götürüldü. Buradan bir torpito ile Yavuz zırhlısına nakledildi. Büyük Ada açıklarına kadar donanmamız ve törene katılmak için gelmiş olan yabancı gemilerin eşlik ettiği Yavuz gemisi, cenazeyi İzmit’e getirdi. İzmit’ e özel bir trene konularak Ankara’ ya götürülmek üzere hareket edildi. 21 Kasım 1938 günü sivil ve askeri yöneticiler ile yabancı temsilcilerinin hazır bulunduğu ve onbinlerce insanın katıldığı büyük bir tören yapıldı. Daha sonra ilk gazimizin tabutu katafalktan alınarak Etnografya Müzesi’ nde hazırlanan geçici kabre kondu. 10 Kasım 1953’te Etnografya Müzesinden alınan naaşı, Ankara Rasattepe’ de her ilden getirilmiş olan vatan toprakları ile hazırlanan ebedi istiratgahına yerleştirildi. Öldüğü andan itibaren adı ve anıları insanların kalplerinde, düşüncelerinde yerini aldı. O aynı zamanda dünya tarihindeki en üstün şahsiyetlerden birisi oldu. Bu yüce insanı anmak için 10 Kasımda Washington Büyüklelçiliğimizde düzenlenen törene Amerikalı Vietnam Gaziler Derneği (VVA)’ nın görevlendirdiği Barış İnsiyatifi sekreteri Jim Doyle ve Gaziler Dergisi yetkilileri katıldılar. Türkiye’ nin ilk gazisi Mustafa Kemal Atatürk’ ü Türk ve ABD’li dostlarımızla birlikte andık. Tören saat 9:05 te saygı duruşu ile başladı. Sayın Büyükelçi O. Faruk Loğoğlu’nın açış komuşmasının ardından Askeri Ateşeliğimizden bir yetkili ve Amerika’ nın Atatürk Derneği (The Atatürk Society of America) sözcüsü Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kişiliği, ilkeleri ve inkılaplarından derlenmiş uzunca bir konuşma yaptılar. Dünyanın çeşitli yerlerinde her 10 Kasım günü düzenlenen Atatürk’ü anma törenlerine Gaziler Dergisi olarak Amerikada bulunmamız da bir ilkti. İlk gazimiz Atatürk’ü uzak diyarlarda anmak bizlere değişik duygular yaşattı. Kurucu önder Atatürk’e olan bağlılığımızın yıllarca sürmesinin sözünü vererek tören alanından ayrıldık. Atam rahat uyuyabilirsin, senin izinde yol almaya devam ediyoruz. Bir
Vietnam Gazisi: Jim Doyle
Gaziler Dergisi Amerika'daki Uluslararası toplantıya katılarak Türk gazilerini dünya gazilerine tanıtma fırsatı yakaladı Savaş karşıtı bir gazi Jim Doyle. Savaşın acı yüzünü, trajedisini herkese heryerde anlatıyor. Çektiği sıkıntıları, kötü dönemleri aşmış ve şimdi gazileri kucaklıyor. Vietnam Gazileri Barış İnsiyatifi sekreterliği görevini yuklenen Jim Doyle, zamanını, emeğini gazilik yolunda kilometre taşı yapmış gerçek bir savaş kahramanı. Ancak o, meseleye kahramanlık gözlüğü ile bakmıyor. Dünya barışı için savaş karşıtlığı görevini üstlenen bir nefer gibi ikinci savaşı veriyor barış uğruna. Washington'da Holiday Inn'in konferans salonunda bu röportajı gerçekleştirdim. Çok dakik bir insandı. California'dan genel kurul toplantısına gelmişti. Sorularımı içtenlikle yanıtladı. Pek çok satır aralarına mesajlar yerleştirmişti. Dikkatle okumayı önereceğim. Kendinizden biraz bahseder misiniz? 53 yaşındayım. California'da doğdum ve orada yaşadım, yaşamayada devam ediyorum. 1968 yılında seçim sistemi ile Amerikan ordusuna katıldım. Yaklaşık 1 yıl askeri eğitim aldım. 1969'un Ocak ayında Vietnam'a 1. Piyade bölüğünde görev almak üzere sevk edildim. Vietnam'da 1 yıl kaldım. 15 Haziran 1969'da yaralandım. Tedavim bittikten sonra tekrar birliğime katildım. 1970 yılında görevimi tamamlayıp ülkeme geri döndüm. Yaşam ve ölüm üzerine savaş öncesi ve savaşta neler düşündünüz? Orduya katıldığımda 18 yaşındaydım. Yaşam ölüm gibi kavramlar üzerine pek düşünmemiştim. Ancak bu olgular Vietnam cehenneminde beni derinden etkiledi. Konuya daha derin ve ciddi yaklaşmaya başladım. Hayatımda ilk kez birinin ölümüne tanık olmuştum Ölümü tanımak, görmek ve ona karşı direnmek, hayatta kalmaya çalışmak diğer tarafta arkadaşlarınızın tek tek ölümlerine tanık olmak, bunların hepsi benim için çok zor olan bir hayat dersiydi. Aileniz savaşa gitmenizi nasıl karşıladı ? Babam 2. Dünya Savaşı gazisiydi. Orduya seçilmem onu gururlandırmıştı. Eğitim için orduya katılacağım gün çok onurlanmıştı. Annem daha farklı bakıyordu. Savaş olgusunu hiç bir zaman kabullenemedi. Vietnam'a gideceğim gün, hayatımda ilk kez babamı ağlarken görmüştüm. Aslında bu gidişim ailemi hiç mutlu etmedi. Vietnam'dan döndükten sonra kendimde çok çarpıcı değişiklikler oldu. Bu değişiklikleri ilk önce ailem farketti. Bu değişikliğin bir yönüde ailemle uzun yıllar düzgün bir ilişki kuramamış olmamdı. Annemle ortak bir paydada buluştuğumuz dönem, onun kanserden ölmeden önceki yıldı. Ancak bir yıl gibi kısa bir sürede birbirimizi sevgi ve saygı ile kucakladık. Gazi ünvanını nasıl aldınız ? Amerika'da, orduda görev alıp terhis olduktan sonra yasalar gereği gazi sayılırsınız. Ama ortada öyle bir sertifika ya da belge yoktur. Bir asker görevini bitirdikten sonra gazidir. Savaşla ilgili unutamadığınız bir anınız var mı? Vietnam'a gittiğim 1969 yılı, hayatımın dönüm noktasıydı ve en önemli dönemiydi. Önceleri savaş alanında aldığımız emirleri yerine getirmemizin doğru olduğunu düşünüyordum. 19 yaşında ve tecrübesiz biriydim. Görevimi en iyi şekilde yapmanın gururu içindeydim. 20 yaşıma yaklaşırken, yaşamımda resmen bir devrim oldu. Ve farkına vardım ki, yaptıklarımızın hepsi bir yanlıştan ibaretti. İnsanları öldürerek, topraklarından zorla çıkararak, ayrıca Vietnam halkı toprağı ile bütünleşmiş bir ulustur, insanlığa hizmet edilmediğini gördüm. İşte bu bir sınır çizgisiydi. Bu sınır çizgisini aştıktan sonra benim için gerçek hedef; sağ olarak geri dönmekti. Eminim her iki cephenin savaşçıları da bu kanıdaydı. Çünkü yaptığımız şey, hayatta kalmanın savaşıydı. Ne politika, ne komünizm ne de Vietnam'ın liberalleşmesi, bunlar kan ve barut altında önemsizdi. En önemli şey sağ kalmaktı. Savaş sonrası, eve döndükten itibaren kendinizde ne gibi değişiklikler gözlemlediniz ? unu net bir şekilde söyleyebilirim; "çok çarpıcı değişiklikler yaşadım". 1 yıllığına orduya gittim. Yaralandım, terhis oldum. 21 yaşında bile değildim. Oy kullanma hakkım bile yoktu. 18-21 arası yaşadım bunları.. Kısa bir süre sonra yalnızlığı hissetmeye, sevmeye başladım. Alkol ve uyuşturucu ile yaşamımı paylaşıyordum. Bir bağımlı olmuştum. Tek düşündüğüm şuydu; "Vietnam'da ölmedim, beni bunlar asla öldürmez". Ancak düşündüğüm gibi gelişmeler olmadı. Yaptıklarımın yanlış olduğunu gördüm. Kendi irademle alkol ve uyuşturucu bağımlılığından kurtuldum. Gazi kimdir, taşıdığı değerler nelerdir? Benim düşünceme göre, dünyadaki bütün gaziler aynı acıları, duyguları ve hatıraları yaşar ve anar. Ve gazilerin düşüncesi şudur; "Savaş, en kötü ve en son düşünülmesi gereken son seçenek olmalıdır." Tanıdığım pek çok genci savaş olgusu üzerine uyardım ve onlara yardımcı olmaya çalıştım. Birleşmiş Milletler gazilik olgusu ile yeterince ilgili mi? Bu konu hakkında fazla bir bilgi sahibi değilim. Bildiğim tek şey, Birleşmiş Milletler'in barışı korumak uğruna eylem ve savaşlar yapmaya devan ettiğidir. Ayrıca, ne kadar başarılı olduklarını da bilmiyorum. BM'de gazilere ayrılmış özel bir politikanın ya da gazilere yardım amaçlı bir siyasetin varlığı hakkında bir bilgi sahibi değilim. Birleşmiş Milletler, dünya gazilerini bir araya getirecek bir organizasyon yapmalı mı? Bence bu, dünya gazileri açısından çok iyi bir gelişme olur. Bazı ortak problemlerin çözümünede katkı sağlayabilir. Tüm dünya gazilerini kapsayan ve tek bir noktadan çıkacak bir sesi planlaştırabilirsek gazi sorunlarını daha kolay çözebileceğimize inanıyorum. Çünki dünyanın neresinde olursa olsun gazi aynıdır, acılar ortaktır. Barışın çıkış noktasını gaziler olarak düşünüyor musunuz ? Umuyorum ki, barışın çıkış noktası gaziler olur. Bütün dünya gazileri bir araya gelip savaşa hayır derlerse ortaya çözüm getirilebileceğine inanıyorum. "Biz savaşa gittik acıları yaşadık , çocuklarımızda bu acıları çekmesin, bu kötü olayları yaşamasın" derlerse bir çözüm ortaya koyulabilir. Politikacıların ve halkın gazilere sergiledikleri yaklaşımı açar mısınız ? Ciddi bazı politikacılar gazilik olgusu ile uğraşıyorlar. Gösterdikleri tavır gaziler adına sevindirici. Ancak genelleme yaparsak, pek çok politikacı gazileri seçim öncesi hatırlıyor. Halkın konuya olan yaklaşımını da pek olumlu bulmuyorum, gazilerle ilgili olduklarını söylemek mümkün değil. Akrabalarında gazi olanlar var, itina gösterenleri görmek çok zor. Gazilerin politik, sosyal ve ekonomik açıdan suistimal edildiklerini söyleyeblir miyiz ? Amerikanın bütün gazileri masraflarını halkın ödediği vergiden karşılar. Tüm devlet fonları halktan toplanan paralardan oluşur. Bu konuda yapılacak önemli görev hakların adil ve eşit dağıtılmasında gizlidir. Bence Gazi Bakanlığı'nın yapması gereken tek şey adil ve eşit davranıp görevini ifa etmesidir. Ne yazık ki, bazı hükümetlerde yönetmeyi üstlenenlerin, bu konuda gerektiği gibi davranmayıp gazileri hem sosyal, politik hem de ekonomik açıdan kullanıyorlar. Bunun kanıtı ise, pek çok aç, evsiz, işsiz gazinin dramatik olarak yaşamlarını sürdürmesidir. Bu noktada gazilerle ilgi dernek ve vakıflara önemli işler düşüyor. Halkı, politikacıları ya da devleti gazilik hakkında uyarmalı, bilgilendirmeli ve eğitmeliler. Halka verilebilecek en güzel yanıt "sen göreve gitmedin ama ben senin yerine seni korumak için savaşa gittim, görev aldım" olmalıdır. Bilgi yelpazesi genişletilmeli, ne politikacılar ne de halk gazileri suistimal etmemelidir. Kadın gaziler için ne düşünüyorsunuz, yeterli değer veriliyor mu ? Kanımca kadın gaziler hiç bir kurum ya da halk tarafından önem görmedi. Genelde bu durum bir kaç gelişme dışında hala sürüyor. Ciddi bir biçimde kadın gazilerin meselelerine eğilmiyoruz. Bir hemşireyi düşünün ölümle yüz yüze geliyor. Her taraf barut ve kan kokuyor. Ama o bunlara aldırmadan, korkmadan yaralıları tedavi ediyor, can kurtarıyor. Bu görevi yapan kişiye ne diyeceksiniz? Önem vermeyecek misiniz? Bu sorular yanıt bekliyor. Dünya gazileri ülkelerinde ve derneklerinden yeterli destek alıyor mu ? Kendilerine yakışan değeri görüyor mu ? Kısaca yanıtlarsam; herşey daha güzel ve iyi olabilir. Herşey daha iyiye gidebilir . Türk gazilerine mesajınızı alabilir miyiz ? Ortada hiç bir ayrım farklılık yok. Gazi herzaman heryerde gazidir. Hepimizin istekleri aynı; yemek, yatak, iş, sığınak, güvence ve çocuklarımıza daha iyi bir eğitim ve gelecek. Hep bir araya gelip, birlikte dileklerimizi sunmalıyız . "Gaziden
Gaziye" Uluslararası Bir Toplantı:
ABD'nin Vietnam Gazileri (VVA), 7-10 Kasım 2002'de "Gaziden Gaziye" adlı uluslararası gazi temsilcilerini de içeren bir toplantıyı organize etti. Her iki yılda bir düzenlenmesi planlanan bu programı ilk olarak ABD'nin başkenti Washington'da düzenlendi. " Vietnam Gazileri Barış İnsiyatifi " sekreteri Jim Doyle Türkiye'den Gaziler Dergisi'nin bu toplantıya iştirak edeceğini 15 Eylül 2002'de 'Davet Mektubu' ile dergi merkezine bildirdi. Gaziler Dergisi bu toplantıya iki yetkili ile katıldı. Ülkemizdeki bakır sanatından örneklenen " Anı Bakır Tabaklar" Amerikan ve Rus gazi temsilcilerine yetkilimiz tarafından iletildi. Hediyelerimiz ilgililer tarafından memnunlukla karşılandı. Amerikan gazileri de pek çok döküman, belge ve hediyeyi Gaziler Dergisi’ ne sundu. Toplantı VVA' nın başkanı Tom Corey'in açış konuşması ile başladı.VVA' nın 20. yıl kutlamasını içeren bir konuşma yapan Tom Corey sözü eyalet başkanlarına bıraktı. Bölge başkanları Amerikan gazilerinin talepleri, meseleleri ve çalışmaları hakkında bilgiler aktardılar. Rusya temsilcisi Vladimir S. Vshivtsev tercümanı aracılığı ile Amerikan gazilerinin tecrübelerinden yararlanacaklarını bildirdi. Gaziler Dergisi ise , 19 yıllık çalışma hayatını özetleyen konuşmanın ardından, Türk Gazilerinin taleplerini ve meselelerini ingilizce bir tebliğ halinde katılımcılara sundu.Tebliğimizi olduğu gibi aktarıyoruz: GAZİLERİN ORTAK PAYDASI KARDELİK VE SEVGİDİR Değerli kahraman gaziler ve gazilerin saygın temsilcileri. Sizlere Türk Gazilerinin sevgi ve saygılarını iletmekten onur duyarız. Gaziler Dergisi' ni Türkiye'den temsilci olarak bu toplantıya davet eden VVA'ya ve değerli yetkililerine de teşekkürlerimizi sunarız. Bizler , savaşın ıstıraplarını zorluklarını ve acılarını en iyi bilen, tanıyan ve yaşayan insanlarız, gazilerin sözcüsü ve temsilcisiyiz. Eğer savaş adına konuşulacak bir şey varsa biz konuşmalıyız.İlgili ve yetkililerin de bizlerin mesajlarını dikkatlice dinlemelerini öneririz. Türkiye'deki gazilik olgusuna ve gazilere yaklaşımı kısaca değerlendirmek istiyorum. Bağımsızlık Savaşı sürecinde Türkiye Büyük Millet Meclisi 19 Eylül 1921'de kurucu önder Atatürk'e gazi unvanını yasa ile verdi. Ayrıca Bağımsızlık Savaşı'ında yararlılık gösterenlere, cephede savaşanlara da gazilik madalyası verildi. Kore Savaşı ve Kıbrıs Harekatı gazileri de Meclis tarafından tanındı ve bazı faydalar sağlandı. Ancak gazilerin sorunları bitmiyordu. Gazi nufusu artıyordu. Terörle Mücadelenin etkisiyle adeta sorunları çözemez duruma geldik. Ekonomik yapının çökmesi ile de gaziler unutuldu. Gazi temsilcisi dernek ve vakıflar yasalar ve kanunuları gereği gazilerin sosyo-ekonomik bunalımlarını, çektikleri acıları, sorunlarını ve sıkıntılarını net ve açık bir biçimde yansıtıp kamu oyu oluşturamadılar. Gazi temsilcisi dernek ve vakıfların ilgi alanı ekonomik sıkıntı içinde olan gazi üyelerine maddi yardımda bulunmakla sınırlı kaldı. Gazilerin meselelerini ve taleplerini de yetkililere ulaştıracak misyona ve vizyona da uygun değillerdi. 19 Eylül 1921 de Atatürk'e gazi unvanı veren Meclis'in ilerleyen yıllarda gaziler konusunda yeterli çalışmayı ve çabayı gösterdiklerini söylemek de zordur. Örneğin 35-36 Bakanlık ve pekçok müdürlük , başkanlık gibi kurumların olduğu ülkemizde , gazileri kapsayan güçlü ve yetkili bir kurumun oluşturulamaması şaşkınlık verici bir mesele olarak ortaya konulmaktadır. Bir Gazi Bakanlığı ya da Gazi İşleri Başkanlığı henüz kurulamamıştır. Vatandaş gazilere saygılıdır. Çünkü halk şunu biliyordu; Çanakkale Savaşı ve Kurtuluş Savaşı' nda şehit düşen ve geri dönen gazi dedelerinin kanları ile bugünün Türkiyesinde özgürlüğü, huzuru ve güveni yakalamışlardı. Ancak, halk yıllardır gazilik kavramını yeterince sorgulamamıştı. Gazilerin sorunlarını, sıkıntılarını, çektikleri ıstırapları "yardım ve bağış" katkıları ile çözmek anlayışı, halkın gaziler konusunda bildiği tek olguydu. Vergi veren bir vatandaşın yoksullara, kimsesizlere, yaşlılara, sakatlara yardım ve bağışta bulunması olağan bir durumdu. Ancak gaziler farklı bir statüde idi. Halkın yardım ve bağışları ile değil, vatandaşın vergileri ile oluşturulan bütçeden alacakları pay ile sorunları çözülebilirdi. Genelde gazilerimizi , törenlerde uygun adım yürürken izledik. Törenlerin bir figüranı gibiydiler. Büyük basın ve medya kuruluşları da gazilik olgusuna pek sıcak bakmadı. Çünkü TV programlarında ya da gazete sayfalarında gazilerle ilgili bir habere önemli günler dışında rastlamak mümkün değildi. Gazilik olgusu hakkında bu özet değerlendirmeden sonra, Gaziler Dergisi'nin ve Gaziler Platformunun çalışmalarını aktarmaya devam edelim . Dergimiz 1983 yılında ,İstanbul'da yayın hayatına başladı. Yaklaşık 19 yıllık süreçte 129 sayı üreterek, Türkiye'de başarılması zor bir sınavdan geçti. Basın kulvarında küçük haberlerle geçiştirilen ya da resmi tatil günlerinde törenlerde yürürken fotoğraflanan, gazileri ve gazilik kavramını , gaziler gerçeğinin tozlu örtüsünü herhangi bir baskıdan korkmadan açıp , gözlemlerini yayınlamayı ilke edindi. Görev ve vurgulanmak istenen ; gazilerin resmi törenler ve hamasi edebiyatlar dışında, çektikleri ıstırapları, acıları ve sosyo ekonomik sıkıntıları ilgililere ve duyarlı vatandaşlara iletmek, yansıtmak doğrultusundaydı. ABD'deki temaslar neticesinde örneğini gözlemlediğimiz bir "Gazi Bakanlığı " ya da "Gazi İşleri Başkanlığı" nın oluşturulması için 1995 yılında ilk adımı attı. "Gazi Bakanlığı Kurulsun" adı altında Türkiye'de ve yurtdışında geniş çaplı bir organizasyonu uygulamaya geçirdi. Ve bugün , Meclise iletmek amacı ile binlerce imzaya ulaştı. Gazi sorunlarından en önemlisi olarak gördüğümüz PTSD ( Post Travma Stress Dısoder) hastalığını, Türkiye gündemine taşıyan da Gaziler Dergisi idi. Bugün büyük küçük tüm gazeteleri ya da dergileri incelediğinizde, PTSD konusunun gazilerle ilgisini gün ışığına çıkaran bir habere ya da bir makaleye, rastlamanız pek olanaklı değildir. PTSD konusunun ABD'li uzmanlarından Vietnam Gazisi peder Phill Salois kanalından aldığımız bilgileri sayfalarımız aracılığı ile gazilere, yetkililere ve kamu oyuna duyurduk ve bu konu üzerindeki çalışmalarımızı hala ısrarla sürdürmeye de devam etmekteyiz. Kadın gazilerin unutulduğu hatta yok sayıldığı Türkiye'de , "Kadın da Gazidir" başlıklı dosyayı açan, kadına ve kadın derneklerimize farklı bir bakış açısını sunan, tek yayın organı Gaziler Dergisi’ dir. Kadın Gaziler ile ilgili Anıtların yok denecek kadar az olduğu ülkemizde, belediyelerle ortak çalışma içine giren, yetkilileri bu alanda zorlamayı görev sayan anlayışımızı kararlılıkla uygulamaya çalışmaktayız. Türk vatandaşlarının Avrupa' daki dağılımı ve yoğunluğu, çalışmalarımızın sesini yurt dışında duyurmak konusunda itici oldu. Görev alanımız giderek genişliyordu. Örneğin Avrupa'ya ve orada yaşayan vatandaşlarımıza terörün Türkiye'ye verdiği zararı anlatmalıydık. Terör Savaşı' nın verdiği tahribatı, canlı kanıt saydığımız gazilerin bedenlerinde ve ruhlarında hayat bulduğunu aktarmalıydık. "Terör Gazileri"mizi tanıtarak , onların çektikleri sıkıntıları , acıları yansıtarak terörün bir bela olarak algılanılmasına ve lanetlenilmesine katkıda bulunmalıydık. Binlerce insanın öldüğü Terör Savaşı'nda binlerce de gazimiz varoldu. Bugün terörle Mücadelenin canlı kanıtları olan gazilerimiz ,ülkenin dört bir yanından vatanın bölünmez bütünlüğü adına bu savaşta yerini aldı. Bugün tekerlekli sandalyeye mahkum olan, kolu ayağı kopmuş, kör olmuş terör gazilerimiz onurlu bir şekilde devlet ve halk tarafından saygı görmektedir. Ancak bazı sorunlarını da yeterince duyuramamaktan şikayetçilerdir. Türkiye'nin Terör Gazileri, çağımızda terör belasını ilk deşifre eden ve saçacağı mikropla insanları tehdit edeceğini gösteren birer canlı kanıt ve en somut örnektir. TÜRK GAZİLERİNİN TALEPLERİ VE MESELELERİ - Gazilik unvanından ya da bazı haklardan mahrum edilmiş gazilerin haklarını savunacak ücretsiz avukatlık hizmetlerinin verilmesi, - Sadece gazilere ayrılacak Gazi Anıt Mezar'larının gerçekleştirilmesi, - 19 Eylül Gaziler Günü'nün ulusal tatil günü olarak kabul edilmesi, - "Gazi Evleri" çatısı altında mesleki kursların açılması, eğitilen gazilere iş olanakları sağlanması, - Gazi Hastaneleri'nin inşa edilip gazilere verilen sağlık hizmetlerinin genişletilmesi , - Uyuşturucu ve Alkol Bağımlısı Gazilerin Tedavisi , - Gazi Temsilcileri'nin daha çağdaş projeler üretmesi, gazilik konusunda sivil toplum örgütlerinin bilinçlendirilmesi ve gazi jenerasyonları arasındaki ayrımı kaldıracak dialoğun tesis edilmesi, - Gazilik kavramı ve gaziler üzerindeki olumsuzlukları, çelişkileri ve eksiklikleri üst düzeyde çözecek bir "Gazi İşleri Bakanlığı"nın kurulması , - Terörle Mücadele Gazileri' nin sorunlarının netlik kazanması, haklarının ivedilikle verilmesi ve devlet tarafından Terör Savaşı Madalyası' nın çıkartılıp ilgililere dağıtılması , - Kadın gazilerin gündeme taşınması, haklarında kamu oyu oluşturulması, kadın gazilerin yaşamlarını içeren eserlerin yayınlanması, Türk Gazilerinin çözümünü bekledikleri temel konular olarak sıralanabilir. Sonuç Gaziler hakkında bir sonuç bildirgesi niteliğinde söyleyeceklerimizi özetlersek şu değerlendirmeyi sunabiliriz. # Gaziler, bağış ve hibelerle sorunlarının çözülmesine karşılar. Vergi veren vatandaşların gazilere bağışta bulunmaları , üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konudur. Çünkü böyle bir bağış köprüsü gazilerin onurunu zedelemektedir. Vergi veren vatandaş ise , bütçeden pay verilerek bu sorunun devlet yetkilileri ve siyasi partiler tarafından giderilmesini arzulamaktadır. # Gazi temsilcileri ,dünyadaki tüm sivil toplum kuruluşlarından farklı bir değerler sistemine sahiptir. Örneğin bir Sivil Toplum Kuruluşunda görev alan, zamanını, parasını, tecrübesini ve bilgisini aktarır. Oysa gaziler, dünyanın, bireyin ve ülkelerin can-mal güvenliği , özgürlüğü ve huzuru için gençliğin baharında yaşamlarını sunarlar. Gazileri kapsayan değerler kopan kol, bacak, kör olan gözler, başkasının bakımına muhtaç olmak ve ruhsal açıdan yaralanmaktır Bu nedenle en üst seviyede değerlendirilmesi gereken özel insanlardır. # Gazisine sahip çıkmayan bir ülkenin geleceğinden kuşku duyulmalıdır. Savaştan dönenlere, kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlamayan ulusların güçlü olmalarına olanak yoktur. Çünkü geçmiş geleceğin aynasıdır. # Savaşın dehşet yüzünü kim görür? Elbette ki gaziler. Gazilerin belleklerinde taşıdıkları o korkunç anılar, yaşamları boyunca onları huzursuz eder. O görüntü bir insanın yaşamını alt üst eder. Dört yöne dağılmış,parçalanmış insan bedenleri ve uzuvları, yanık et kokusu, bağırışmalar ve acı feryatlar insanı şok eder. Hisler durma noktasına gelir. Çatışmaya girildiğinde ise, pek birşey hatırlanmaz. Kendinize geldiğinizde her tarafınızı bir ateş sarar. O an, bir cinnet durumundasınızdır ve yalnızsınızdır. Gördüğünüz ve algıladığınız , insanların birbirlerine sevgi yerine ölüm kusmasıdır.Artık, aynı insan değilsiniz , farklılaştınız. Ve savaş öncesi yaşamınıza nasıl döneceksiniz. # İşte bu sorunun yanıtı PTSD ile ilintilidir. PTSD rahatsızlığı , bugün yeterince algılanmayan, ancak gelecekte büyük sorunlara gebe olan ve üzerine gidilmesi gereken ciddi bir meseledir. Ne yazık ki , PTSD meselesinde yeterli olduğumuzu söylemek zordur, güçtür. Bu konuda varolan yöntemleri, çalışmaları ve sonuçları gazilerimize iletmek amacıyla bilgi alış verişini sağlamak durumundayız. # Gaziler yaşayan bir sayı değildir. Vatan uğruna , barış ve özgürlük adına yaşamlarını, uzuvlarını verenleri bir sayı olarak algılamak yanılgısı , gazilere yapılan en büyük yanlışlardan biridir. Her bir gazinin cephe yaşamı acı ve ıstırap yüklü detaylarla doludur. Ve gerçek bu detaylarda gizlidir. Bu nedenle gazilerin yaşadıkları, çektikleri sıkıntıları yansıtmak zorunluluğunu taşıyan bir bilince ulaşmalıyız. Gaziler Dergisi Amerikalı Gazilerle Birlikte Törende 11 Kasım "Amerikalı Gaziler Günü"ne resmi davetli olarak katılan Gaziler Dergisi, Türk gazilerinin sesini dünyaya duyurdu. Amerika' nın yeryüzünde en etkin ve güçlü bir ülke olmasını bazı nedenlere bağlıyabiliriz. Öncelikle ekonomilerinin trilyon dolar düzeyinde seyretmesini belirleye biliriz. Ardından demokrasinin ileri bir düzeyde yaşanılması, dünyanın dört bir yanından aldıkları beyin göçü ve birçok sebebi daha aktarabiliriz. Bu gücün arkasındaki bir başka önemli nokta ise, Amerika' nın gazilerine diğer devletlerden daha fazla sahip çıktığı gerçeğidir. Gazilik bilincinin ulaştığı en üst düzeyin Amerika' da yaşanıldığı bilinmektedir. Bunun en önemli kanıtı ise, Amerikan gazilerinin yaşam kalitesinin diğer dünya gazilerinin üstünde olmasıdır. Güçlü ve etkin bir devlet olmanın ön koşullarından birinin ülke gazilerine sahip çıkılması ve saygı duyulmasına bağlı olduğunu da bu ülkeden öğrenebiliriz. Halkın gazilerine gösterdikleri duyarlılığı da Amerika'da net ve açık bir biçimde görürsünüz. Gazilerine yaslanarak, güven duygularını pekiştiren bir halkın mutluluğunu da gözlerden rahatlıkla okuyabilirsiniz. Vietnam Savaşı Gazileri Barış İnsiyatifi ( VVPI) Sekreteri Jim Doyle tarafından Amerikan Gazileri Günü'ne resmi olarak davet edilen Gaziler Dergisi, Amerikalı gazilerin bu özel gününde onlarla birlikteydi. Türk gazilerinin Amerikan gazilerine duyduklarısevgiyi aktarabilmak amacıyla, Gaziler Dergisi yetkilileri 11 Kasım 2002 Amerikan Gaziler Günü' nde resmi geçit töreninde yerlerini aldılar. Gaziler Dergisi adına törene katılan A.Gönül Palalar 11 Kasım sabahını şöyle anlatıyor." Sabah saat 08.15 kaldığımız Marrıott oteli gazi kaynıyor hatta o bölgede bulunan otellerin pek çoğu adeta gazilerin işgaline uğramıştı. Hepsi kendine özgü giyinmişti. Bayramlık elbiselerini giyen çocuklar gibi şen ve mutluydular. Gaziler birbirlerine çeşitli hediyeler sunuyordu. Dernek amblemlerini içeren rozetlerden bizlerede hediye ettiler. Bizde heyecan içindeydik. İlk kez bir Gaziler Günü'nde bu kadar kalabalık ve heyecan içinde bir gazi kitlesi görüyordum. Ve o gözlerde ki gurur ifadesini görmek ne muhteşem bir durumdu. Sağda solda küçük gruplar şeklinde bir araya gelen gazilerin söyledikleri şarkıların sözlerini anlamasanızda o atmosfer ve uyum gerçekten insanın tüylerini yerinden oynatıyordu" Amerikalı Vietnam Gazileri ( VVA) yetkilileri görevlilerinin bilincinde sorumluluklarını yerine getirirken, sergiledikleri görülmeye değer bir tablo gibiydi. Pankartlar hazırlanıyor, yürüyüşün başlangıç ve bitiş noktaları tartışılıyor, bilgi içeren konuşmalar yapılıyor, telsizler kontrol ediliyor diğer bir anlamda hummalı bir çalışmanın tüm parçaları saat gibi çalışıyordu. Dışarıda sağnak halinde bir yağmur vardı. Washington şehrini yıkar gibi yağıyordu. Vietnam gazileri Din İşleri başkanı Peder Phill Salois yağışlı havanın yürüyüş için kötü olduğunu ifade ettiğinde , Gaziler Dergisi Sahibi A.Gönül Palalar "sayın peder bu yağmur şehitleriniz için bir rahmet" diyerek cevaplamasına, Peder Salois ve VVPI sekreteri Jim Doyle, gözlerinde bir kaç damla yaş ile duygulanarak sessizce karşılık veriyorlardı. Peder Salois'in , önlem açısından Rus ve Gaziler Dergisi yetkililerine aldığı yağmurluk, gaziler arasında kardeşlik duygularını örnekleyen küçük ama anlamlı bir tavırdı. Saat 08.30, çeşitli araçlar kullanılarak tören meydanına gelen gaziler, yürüyüş için son hazırlıklarını tamamlıyorlardı. Yaklaşık 4 bin kişi meydanı doldurmuştu. Yürüyüş VVA tarafından organize ediliyordu. Gaziler Dergisi yetkilileri A.Gönül Palalar ve Deniz Palalar da kortejde kendilerine gösterilen yeri alıyordu. Ve yürüyüş başladı. Yağmur çok sesli bir orkestra gibi eşlik ediyordu. 5 kilometrelik uzun yürüyüş yaklaşık iki saatte tamamlandı. Bitiş noktası olan Vietnam Gazileri Anıtına /The Wall) gelindiğinde, bu anlamlı görevi tamamlayan insanların gözlerinde, mutluluk yorgunlukla karışmış bir şekilde bitiriyordu. Gaziler Dergisi, gaziler arasında yer alan en önemli duygunun "kardeşlik" olduğunu temel alır. Bu çerçevede Amerikan gazilerinin Gaziler Günü'nde onlarla birlikte yürüdük, duygulandık ve ağladık. Gaziler Dergisi'de Türk Gazilerinin Günü'nde Amerikalı gazileri sevgiyle kucaklamak için 19 Eylül 2003'ü umutla ve heyecanla bekliyor. Tüm dünya gazilerinin barış içinde, gelecek nesillere daha güvenli bir dünya bırakmak arzusuyla hareket etmelerini umuyor, onları sevgiyle kucaklıyoruz . Gaziler
Vakfı ve Muharip Gaziler Derneği Madalya Üzerine Ne Yaptılar, Ne Dediler?
Gaziler Dergisi yazarlarından
Macit Kanalıcı'nın " Madalya Muamması" başlığı taşıyan, ' Bakış' köşesindeki
yazısı üzerine fırtınalar kopacak gibi . Bu tip onlarca soru üretebiliriz. Ancak, yanıtları medya ve basın organlarında bulamayız. Son zamanlarda kıpırdanan bazı gazeteler, köşe yazarları ve habercileri buradan tenzih ederiz. Halk bunu istiyor ! mantığından yola çıkan, halkın bilgilendirilmesi yerine onu uyutan, basın mesleğinden, etiğinden bir hayli uzaklaşmış gazeteci kadrolar, yeniden yapılanma ya da asli mesleğe dönüş adı altında bir reforma gitmedikleri sürece, bu ülkeye en büyük kötülüğü yapacaklardır. Bugün, ülkemizde basın kulvarında gazilik olgusunu ortaya koyan özerk kaç dergi var ? Gazilik olgusunu işleyen kaç televizyon programı var ? Bizim tesbitlerimize göre yok. Gaziler Dergisi bu alandaki boşluğu doldurmanın gayreti içerisinde yılları tüketiyor, tüketmeyede devam edecek. Gazi gazeteci Macit Kanalıcı, Gaziler Dergisi'nin 128. sayısında, " Madalya" gibi önemli bir konuda varolan bir kargaşayı büyüteç altına aldı. Çünkü yasalarla belirlenen , dağıtılan ve dökülen kanların bedeli olan " Madalya" ; ulusun tarihinde daima üst seviyede ele alındı. Fakat gelinen nokta , madalya üzerinde yıpratıcı bir etkinin oluştuğunu göstermektedir. Madalya denilince ilk akla gelen " İstiklal Madalyası" dır. Savaş yıllarında, insanüstü çaba ve fedakarlık gösterenlerin takdir edilmesi ve yüceltilmesi amacıyla madalya çıkarılmasını isteyen Mustafa Kemal Atatürk, bir talimatla Saruhan Mebusu Mustafa Necati Bey'i harekete geçirir.6 Mayıs 1920 günü 60. oturumda Mustafa Necati Bey "İstiklal Madalyası Kanunu" teklifini tartışmaya açar. Madalya verilmesine engel düşüncelere en iyi yanıtı Müdafaa-i Milliye Encümeni adına Hakkari Mebusu Mazhar Müfit Bey şöyle verir: "İstiklal Madalyası , istiklali kurtarmak için bilfiil uğraşan zevata ve yahut geride bunun için uğraşanlara verilecektir. şöyle farzedelim efendiler, bendeniz cephede olsam muharebenin en şiddetli zamanında hayatımı feda ediyorum... Herkes vatanı kurtarmakla memurdur. Amenna, kabul ediyoruz. Fakat cephede bu vezaifi, herkes aynı surette ifade edemez. Ben yanımdakinin kurşun atışını görürüm. Namus belası veya korkudan atarım. Fakat zatı alileri daha cesursunuz ve benden on adım ileri atılırsınız. Bizim iki saat sonra yapacağımız bir neticeyi iki saat evvel yaparsınız. u halde o adama , o fedakara bir madalya vermeyelimde de ne yapalım?" Kasım 1920' de 66 sayılı kanunla "İstiklal Madalyası" kabul edilir. Ödüllendirilme şekli TBMM tarafından onaylı bir takdirname ile üzerine isimleri yazılı bir hediye verilmesi ile gerçekleşir. Madalyaları ve takdirnameleri de TBMM Başkanı dağıtır. Bugünlerde gelindiğinde "Madalya" konusu farklı bir üslup ile ele alınınca, kıyamet kopar. Milliyet, Zaman ve Akşam gazeteleri Türkiye Muharip Gaziler Derneği'nin (TMGD) yaptırıp dağıttığı madalyaların, para ile satılmasının altını çizerler. Ayrıca madalya dağıtımında Kore ve Kıbrıs gazilerinin birbirleri ile sürtüştükleri gözden kaçmaz. Kıbrıs gazileri olaya tepki gösterir. Gaziler arasında 'ayrımcılık' tohumlarının ekildiği görülünce dikkatler bu konunun üzerine çekilir. Bu haberleri dayanak noktası olarak ele alan yazarımız Macit Kanalıcı, " Madalya Muamması" başlıklı yazıyı kaleme alır. Konu ile ilgili ve haber niteliği taşıyan bir tepki Türkiye Gaziler Yardımlaşma ve Kültür Vakfı’ndan (TGKYV) gelir. TGKYVakfı , 22 Ekim tarihinde Gaziler Dergisi'ne yaklaşık üç sayfalık, daha detaylı bilgiler içeren bir faks gönderir. TGKY Vakfı Başkanı Selim Esen imzalı değerlendirmeleri olduğu gibi aktarıyoruz: “ Sayı: 2002/348 Konu: Gaziler dergisindeki yazıya cevap. Sayın
A. Gönül Palalar Sayın Palalar Derginizin 128'inci sayısını henüz okuma olanağı bulduk. 21.inci sayfada Macit Kanalıcı imzası ile hazırlanan "Bakış" sayfasında "Madalya Muamması" başlığı altındaki yazı taraf olarak görüşlerimizin iletilmesi açısından ilgi odağımız oldu. TMGD Başkanı Gültekin Alpagun'un görüşlerinin yansıtıldığı ve başkaca herhangi bir kaynağa doğrulatma gereği duyulmadığı anlaşılan yazıyı doğal olarak yanlı ve yanıltıcı bulduk. Bilinen gerçek madalyalar konusunun TMGD Genel Merkezi ile şubelerinde kargaşaya yol açtığı, Kore ve Kıbrıs gazileri arasında sürtüşmelere neden olduğudur. Olayın bilinmeyen ve sayın Kanalıcı'nın yazısında yer almayan yanı ise, konunun gelişmeleridir. Bir grup Kıbrıs gazisinin katıldığı 18 Mart Çanakkale Zaferi'nin 87. inci yıldönümü törenlerinde TMGD'nin 25 milyon lira karşılığı kendilerine sattığı madalyaları taktıklarını duyurmaları üzerine Genelkurmay Basın ve Halkla İlişkiler Genel Sekreteri Alb. Tamer Büyükkantarcıoğlu bir açıklama yapma gereği duymuştur. Açıklama şöyledir: "1. Kore Savaşı'na katılan gaziler için Kore Cumhuriyeti tarafından bastırılıp Türkiye'ye gönderilen 16.502 adet madalya, askerlik şubeleri tarafından ilgililere dağıtılmıştır. Kore Cumhuriyeti'nce verilen bu madalyaların herhangi bir yasal mevzuatla ilgisi bulunmamaktadır. Kıbrıs Barış Harekatı'na iştirak eden gazilerden, emsallerine göre üstün hizmet gösteren 633 gaziye 926 sayılı TSK Personel Kanunu'nun 204'üncü maddesi uyarınca çıkarılan TSK Savaş Takdirnamesi Madalya ve Nişanlar Yönetmeliği gereğince, ilgili Kuvvet Komutanlıkları ile Jandarma Genel Komutanlığı'nın teklifi üzerine Genelkurmay Başkanlığı tarafından "Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası", "Başarı Madalyası" ve "Liyakat Madalyası" verilmesine karar alınmış ve madalyalar sahiplerine tevcih edilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri Muharip Gaziler Derneği tarafından; Kore savaşı' nı 50' inci Kıbrıs Barış Harekatı'nın 25' inci yılı anısına Darphane ve Damga Matbaası Müdürlüğü'ne yaptırılan ve ücreti karşılığı derneğe üye olan gazilere verilen "Anı nişanları" nın herhangi bir yasal dayanağı bulunmadığı gibi, yukarıda ifade edilen madalyalarla da hiçbir bağlantısı bulunmamaktadır." Genelkurmay Başkanlığı özetle, kimi gazilerimizin 25 milyon lira ödeyerek göğüslerine taktıklarının "Madalya" olarak değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir. Hal böyle iken TMGD Başkanı dağıtılanları yasal bir madalya gibi niteleme gayreti içerisine girmiş, gaziler arasındaki çatışmayı ise dernek içerisinde muhalefet olarak değerlendirmiştir. Gazi ve madalya üzerine siyaset yapılmasını doğru bulmuyoruz. Bizim de desteklediğimiz, Kore ve Kıbrıs gazilerinin beklentisi TBMM tarafından onanmış, devlet eliyle dagıtılacak bir " madalya" dır.Oysaki ,devletimiz yalnızca İstiklal Savaşına katılanlar için madalya yasası çıkarmış ve ilgililerine dağıtmıştır. Bugün ülkemizde "Madalya" adını verebilecegimiz tek takı budur.Bu madalya ücretsiz ve törensiz sahiplerini bulmuştur. Genelkurmay açıklamasında da belirtildigi gibi TMGD tarafından para karşılıgı dagıtılanların madalya olarak nitelendirilmesi mümkün degildir. Genelkurmayın açıklaması üzerine TMGD, " Bu madalyalar birer kahramanlık ve savaş madalyası olmayıp tamamen anı mahiyetindedir. Gazilerimizin birlikte oldukları toplantıda arzu edenlere verilmiştir." demiştir. TMGD nin bir başka yanlışı bu metal parçalarının gazilerimize yasal ve manevi değer taşıyormuşçasına para karşılığı satılmasıdır.Bir başka deyişle madalya olayı ticarete dönüştürülmüş olmaktadır. Bu anlamda TMGD Genel Başkanı Alpagun'un söz konusu yazıdaki görüşleri tek yanlı, yanıltıcı ve gerçek dışıdır. Alpagun' un 61 bin olarak ilan ettiği gazi sayısı da doğru değildir. 30 Haziran 2002 günü itibariyle Türkiyede'ki gazi toplumu varlığı şöyledir. Toplam 52.811 kişi Gazi maaşı almaktadır. Bunlardan 43.357 kişi kendisi, 9.454 kişi ise eşi nedeniyle dul maaşı almaktadır. Bu arada İç Güvenlik Harekatı (Güneydoğu) nedeniyle "vazife malülü aylığı" alanların toplam sayısı da 15.445' dir. Bunlardan 3.384' ü kendisi, 12.061' i ise dul ve yetimi olarak aylık almaktadır. İç Güvenlik Harekatına katılanlar TMGD'nce gazi olarak kabul edilmemekte ve derneğe üye kaydedilmemektedir. Gültekin Alpagun' un yazının sonunda yer alan , " TMGD'den başka gazilerin sesini yükselten hangi kurum var ? Kamuoyuna dolaylı da olsa meseleleri taşıyan, kaç adet gazi temsilcisine sahibiz? Kore ve Kıbrıs gazilerinin pek çoğunu bünyesinde barındıran, çeşitli zorluklar içinde gazilere olanak tanıyan, TMGD dışında kuruluş görebiliyor musunuz ? ifadesi de yanıltıcıdır. 1994 yılında kurulan Türkiye Gaziler Vakfı, geniş anlamda gazileri çatısı altında toplayan ve "kamu yararı statüsü"ne sahip bir sivil toplum kuruluşudur.43.357 gazi ve 9.454 gazi dulu ile bire bir ilişki içindedir.Gazinin sosyal haklarının sağlanmasında ve sosyal yardım dağıtılmasında yoğun çaba içerisindedir. Gazi'ye yiyecek, giyecek yardımında öncülük etmekte, gazi çocukları için eğitim bursu sağlamaktadır. Varlığını borçlu olduğu gazi adını , yeri ve sırası geldiğinde radyo -tv ve yazılı basında seslendirmektedir.Atatürk ilke ve devrimlerinin yılmaz bir savunucusu olan TGV, laik, demokratik,cumhuriyet ilkelerinden taviz vermeden şeriatçı, hortumcu, talancı, hırsız- arsız, bölücünün karşısında yıkılmaz bir kaledir. Bu anlamda görüş ve düşüncelerini "İLK HEDEF” adlı aylık dergisinde de toplumun çeşitli kesimlerine duyurmaktadır.” Sonuç TMG Derneği'ne bir cevap hakkı doğuyor. Bu sayfalarda onlarında değerlendirmelerini yayınlayacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın.Yorumu da gazi toplumuna bırakmak en doğru yol gözüküyor...
Madalya'nın Tarihçesi Madalya genel anlamda bir kişiyi başarısından dolayı onurlandırmak için verilen ya da bir yeri ve olayı anmak amacıyla çıkarılan metal plakaya verilen isimdir. Değişik ebatta ve biçimde olabilir. Özellikle altın, gümüş, tunç ya da kurşundan yapılır. Çeşitli tekniklerle preslenerek üretilir. Madalya sanatının , 1438'de Bizans İmparatoru VII. İoonnes Palaiolopos'un tunçtan madalyasıyla başladığı kabul görür. 1709'da Malplaguet çarpışması'nın anısına bir madalya yapmış olan İngiliz sanatçı John Croker ile İtalyan Benedetto Pistrucci 19 yüzyılın önemli madalyacıları arasındadır. Türkiye'de , önemli başarıların madalyayla ödüllendirilmesine Osmanlı döneminde 18. yüzyılda başlandı. Osmanlı madalyaları altın,gümüş ve tunç olarak üç türdü. Savaşlardaki yararlılıklar karşılığında verilen "iftihar", "imtiyaz", ve "muharebe" madalyaları göğüse takılır, ötekiler bir kurdele ile boyuna asılırdı. 1709'da, " Ferahi" ilk Osmanlı madalyası olarak çıkarıldı. 1754'teki Sikke-i Cedid Madalyası'ndan sonra 1801'de Mısır'ın Fransız işgalinden kurtarılmasının anısına Vaka-yı Mısriyye Madalyası basılıp ilgililere dağıtıldı. II. Mahmut döneminde 1824'te Hilal-i Osmani, 1831'de İşkodra, 1833'te Hünkar İskelesi ve Atik İçtihar madalyaları çıkarıldı.Tanzimat'ta madalya verme geleneği yaygınlaştı. 1850'deki para darlığı nedeniyle altın ve gümüş madalyalar sahiplerinden toplanarak darphaneye verildi. Sultan Abdülaziz (1861-1876) ve Sultan II. Abdülhamit (1876- 1909) dönemlerinde çıkarılan madalya ve nişanlar sayıca ve derece olarak çeşitlilik göstermeye başlamış hak eden, etmeyen hemen herkese madalya verilmiştir. Bunun sonucunda madalya ve nişanlar değerini yitirmiştir. Özellikle Sultan II: Abdulhamit döneminde farklı çevrelerin gönlünü hoş tutmak amacıyla çeşitli nişanlar çıkarılmış ve bunların dağıtımı da pek yerinde olmamıştır. Son Osmanlı Madalyası 1914'te I.Dünya Savaşı sırasında verilen Harp Madalyası oldu. Nizamnamelerle düzenlenen madalya çıkarma işlemleri, ilgililere madalyayla birlikte birer berat verilmesini de öngörüyordu. Osmanlı madalyaları, İstiklal Madalyası'nın çıkarılmasından sonra geçersiz sayıldı. 26 Kasım 1934'de TBMM tarafından kabul edilen 2590 sayılı kanunun 2. maddesiyle, Osmanlı İmparatorluğu döneminden kalma madalya ve nişanların kullanımı son buldu. Bağımsızlığın korunmasında, güvenliğin sağlanmasında savaşta ve barışta askeri görevlerin yerine getirilmesinde yararlık gösterenlere madalya verilmesi uygulaması Cumhuriyet döneminde de sürdü. Kore Savaşı ( 1950- 1953) ve Kıbrıs Savaşı (1974) nedeniyle verilen madalyalar buna örnektir. 24 Ekim 1983 tarihli ve 2933 sayılı Madalya ve Nişanlar Kanunu "Devlet eref Madalyası", "Devlet Övünç Madalyası" ve " Devlet Üstün Hizmet Madalyası" olmak üzere üç tür devlet madalyasını öngörür. Kıbrıs Barış Harekatına katılan gazilere 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Personel Kanunu'nun 204'üncü maddesi uyarınca çıkarılan TSK Savaş Takdirnamesi Madalya ve Nişanlar Yönetmeliği gereğince, Genelkurmay Başkanlığı tarafından, "Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası", " Başarı Madalyası" ve " Liyakat Madalyası" çıkartıp 633 gaziye dağıtmıştır. Bakış Gaziler Vakfı'nın "Madalya" Eleştirisi
Derken, kızılca kıyamet koptu. Zaman, Akşam, Milliyet gazeteleri konuyu değerlendirirken, çizdikleri profil madalyanın para ile satılması, gazilerin hepsine iletilmemesi ve çıkan karışıklıkta gaziler arasında huzursuzluk tohumların ekilmesi şeklindeydi. Zaman Gazetesi bu konu ile ilgili haberi 30 Ocak 2002’de yayınladı. “Kore gazilerine madalya verilip, Kıbrıs gazilerine verilmeyince Kıbrıs gazileri olaya tepki gösterdi” noktasında odaklanan haber bir kargaşanın altını çiziyordu. Bazı gaziler madalya alamayınca bu etkinliğe olan ilişkilerini dile getiriyorlardı. Akşam Gazetesi’nden Ersel Peker’de konunun üaerine giden gazetecilerdendi.” 21 milyona madalya satıldığını” vurgulayan Ersel Peker’de bu etkinliğe muhalefet şerhi koyuyordu. Türkiye Muharip Gaziler Derneği Başkanı Gültekin Alpagun ise, derneğin bu etkinliğini savunuyor ve şöyle diyordu : “ Derneğimizin maddi imkanları 61 bin gaziye parasız madalya vermeye müsait olmadığından isteğe bağlı olarak 2 bin adet anı nışanı madalya yaptırılmış ve anı beratında yazıldığı gibi, bu nişanın nesillere intikali arzu edilmiştir. Bu madalyalar birer kahramanlık ve savaş madalyası olmayıp tamamen anı mahiyetindedir.Gazilerimizin birlikte oldukları toplantıda arzu edenlere verilmiştir. Bu konuda eleştiri yöneltenler dernek tüzüğüne göre suç işlemekte olup, Bursa ubesi’nin yakında yapılacak kongresindeki seçimleri etkilemek için muhalefet yapmaktadır...” Meseleyi özetlersek; Türkiye Muharip Gaziler Derneği etkinlik ! adına kaş yaparken göz çıkarmıştı. İş bununla da kalmamıştı. Türkiye Gaziler Kültür ve Yardımlaşma Vakfı, Genel Başkan Selim Esen imzalı 22-10-2002 tarihli belgeyi Gaziler Dergisi'ne faksladı. Belgede, yazımı , yanıltıcı ve Türkiye Muharip Gaziler Derneği Başkanı Gültekin Alpagun'un görüşlerine yer vermemden dolayı yanlı bulduklarını belirtiyordu. Öncelikle şunu ifade etmem gerekir; Gaziler Dergisi ve yazar kadrosu hiç bir kurumun uzantısı değildir. Hiç bir kurumun yanında da değildir. Amaç, gazilik kavramını didiklemek, bilinmeyenleri açığa çıkarmaktır. TGKYV Başkanı Selim Esen o yazıma dikkat ederse bu etkinliği benim de bir başka bakış açısı ile eleştirdiğimi görebilir.Fakat bir kez daha bu noktayı aktarmak istiyorum. Eleştirim şöyleydi: “Sayın başkan Gültekin Alpagun şunu bilmeli, anı nişanı dahi olsa, göğüse takılan her işaret gaziler tarafından şerefle taşınır.Madalya alamayan 59 bin gaziyi bundan mahrum edecek bir etkinlik, kaş yaparken göz çıkartmaya benziyor” Dolayısıyla yazımı yanlı bulan Başkan Selim Esen’in bu eleştirisi de haksız bulduğumu ifade etmek isterim. Bu köşede , Gaziler Vakfı'nın konu ile ilgili görüşlerine gazetecilik etiği açısından, elbette yer vereceğim. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Ayrıca bir noktanın da altını çizmek gerekiyor; bilgi, röportaj ve haber istediğimiz gazi temsilcisi dernek ve vakıflar kendilerini öyle bir havaya sokuyorlarki, yetkilileri ile görüşmek deveye hendek atlatmaktan daha zor bir hale geliyor. Türkiye Gaziler Vakfı'nın görüşlerine dönelim. Gaziler Vakfı madalyalar konusunun Türkiye Muharip Gaziler Derneği Genel Merkezi ile şubelerinde kargaşaya yol açtığı, Kore ve Kıbrıs gazileri arasında sürtüşmelere neden olduğu gerçeğinin altını çiziyor. Olayın bilinmeyen ve benim yazımda yer almayan yanı ise, Gaziler Vakfı'nın ifadeleri ile şöyle özetlenebilir: Türkiye Muharip Gaziler Derneği'nin 25 milyon lira karşılığı gazilere sattığı madalyanın, Genel Kurmay Basın ve Halkla İlişkiler Genel Sekreteri Alb. Tamer Büyükkantarcıoğlu'nun açıklamasına dayanarak, " Madalya" olarak değerlendirilemeyeceği, hal böyle iken Türkiye Muharip Gaziler Derneği Başkanı'nın dağıtılanları yasal bir madalya gibi niteleme gayreti içine girdiği, gaziler arasındaki çatışmayı ise , dernek içerisinde muhalefet olarak değerlendirdiği belirtilmektedir. Türkiye Gaziler Vakfı, Gaziler Dergisi'ne yaptıkları beyanda , Türkiye Muharip Gaziler Derneği'nin Gazi ve Madalya üzerinde siyaset yaptıklarını ve bu anlayışı da doğru bulmadıklarını açık ve net bir şekilde ifade ediyor. Bir başka deyişle madalya olayının ticarete dönüştürüldüğünün altını çiziyor Türkiye Gaziler Vakfı. Evet Türkiye Gaziler Vakfı, Türkiye Muharip Gaziler Derneği'nin " Madalya" ile ilgili etkinliğini sert bir şekilde eleştiriyor. Bu köşede Türkiye Muharip Gaziler Derneği'ne de cevap hakkı doğuyor. Onlarda bilgi ve belge gönderirlerse bunun yayınlanacağımdan kuşku duymasınlar . 'Gazi Öğretmen ' Bir Ünvan Olarak Tanınmalı Bir devlet başkanı temel eğitim sürecinde bir öğretmen tarafından şekillendirilir. Bir iş adamı, bilim adamı da öğretmen ellerinde , bilgilerinde yaşam bulur. Temel eğitim binlerce yıllık bir geçmişe sahiptir. Sümerler bu sürecin hemen hemen başında durur. Bu bağlamda öğretmenlerin de geçmişi binlerce yıl öncesine dayanır. Bilgi neferlerinin bir başka yazgısıda , cehaletin kör pençeleri altında can vermek, derin acıları taşımak biçiminde özetlenebilir. Sokrates çağının en büyük öğretmeni idi.Ancak hakkında idam fermanı aldı ve baldıran zehiri içerek yaşamını noktaladı. Türkiye terör belasından çok çeken bir ülke. Dünyanın terörü yeni yeni algıladığı süreç ülkemizde yıllar öncesine dayanır. Sağ- Sol çatışmasının yarattığı terör havası 1985'ten sonra PKK terörü ile farklı bir boyuta sıçradı. Devletin tüm kurumlarında görev yapanlar terörün canlı hedefleri haline geldi. Diğer bir terör örgütü ASALA ise, Dışişleri mensuplarını sinsi ve vahşi eylem planları ile katlediyordu. Ve terör mücadelesi verilirken öğretmenlerde payını almakta gecikmediler; 147 öğretmen şehit edildi, yüzlercesi de fiziki ya da psikolojik yaralanıp gazi oldular. Her yıl 24 Kasım " Öğretmenler Günü" olarak kutlanır. Bizi karanlıktan aydınlığa çıkaran bilgi neferine yasa ile anacağımıza dair taahütte bulunduk. İlgililer gereğini silik törenlerle yerine getirmeye mevzuat derler. Bu durumu bir yana bırakalım. Topluma ne demeli... Kaç kişi o gün öğretmenini hatırladı ? Bir kart ya da telefon aracılığı ile öğretmenine ulaşma şansına sahip kaç kişi vardır? Genelde öğretmenlerin meselesine baktığımızda, öncelik maddesinin ekonomi olduğu kabul görür. Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer " Öğretmenler Günü" ile ilgili bir mesajında öğretmenin mali yapısının içaçıcı olmadığını vurgularken, eğitim kalitesini bu meseleye bağlıyordu. Elbette ekonomik güçten yoksun bir öğretmenin pahalı olan yeni bilgileri kucaklayamaması eğitim kalitesini düşürür. 55 yıl önce 12 cumhuriyet altınına denk düşen maaşları bugün 5 cumhuriyet altını düzeyine geriledi. Yapılan bir ankete göre , öğretmenlerin büyük bir bölümü bir daha öğretmen olmak istemiyor ve çocuklarına da tavsiye etmiyor. "Öğretmenler Günü" nde ifade edilmesi gereken bir diğer konu ise, öğretmenin gazi olduğu gerçeğidir. 15 yıllık PKK terörü neticesi 147 öğretmenimizi şehit verdik. Bir zamanlar terörün 'gelmeyin, gelirseniz öldürüleceksiniz' tehdidine kulak asmadan , korkmadan yükledikleri bilgiyi savaş tarlalarına taşıyan yüzlerce öğretmenimiz vardı. Kimileri korkup istifa ederken , kimileri de bir tür cepheye koşuyordu. Cepheye giden öğretmenlerden 147'si geriye dönmedi, dönemedi. Ya
dönenler... Peki ama neden, neden gazi öğretmen bir unvan olarak tanınmıyor ? Tabiki mevzuat... Öğretmenler Gününün Kısa Tarihçesi Türkler, ilk önceleri Göktürk ve Uygur alfabelerini kullanmışlardır. 8. Yüzyıldan itibaren, İslamiyetin kabul edilmesiyle birlikte Uygur alfabesi bırakılarak Arap alfabesine geçilmiştir. Kurtuluş Savaşı'nı kazandıktan sonra, 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'i kuran ulu önder Atatürk, askeri ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda birçok yeniligi başlatmıştır. Bu yeniliklerden biri de, 1 Kasim 1928 tarihinde çıkarılan 1353 sayılı kanunla, Arap alfabesi yerine Latin alfabesinin kabulü olmuştur. Bu tarihten itibaren yeni harflerin öğrenilmesi ve okur yazar sayısının arttırılması konusunda büyük bir seferberlik başlatılmıştır. 24 Kasım 1928 tarihinde açılan, Millet Mektepleri'nde, yaşlı, genç, çocuk, kadın... herkese yeni harflerle okuma yazma öğretilmiştir. Millet Mektepleri'nin açılışı ve Atatürk'ün Başöğretmenliği kabul tarihi olan 24 Kasım günü, 1981 yılından beri Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır. Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu’nun Öğretmenler Günü Mesajı Saygıdeğer Öğretmenlerimiz, Değerli Vatandaşlarım, Atatürk’'ün önderliğinde kurduğumuz Cumhuriyet hiç kuşkusuz Türk Milleti'nin çağdaşlaşma iddiasını ve kararlılığını ortaya koyan bir uygarlık projesidir. Ulu Önder Atatürk’'ün çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak ve onu aşmak olarak ortaya koyduğu ve ulusumuzun da coşkuyla benimsediği bu ideal, Cumhuriyet rejimiyle ifadesini bulmuştur. Bu doğrultuda ülkemizi çağdaş uygarlık standartlarına taşıyacak adımların atılması açık, acil ve öncelikli hedefimizdir. Öğretmenlerimiz, Cumhuriyetin kurulduğundan bugüne toplumumuzun gelişmiş dünyanın standartlarıyla ve uygarlık değerleriyle buluşmasında çağdaşlık davamızın taşıyıcıları ve önderlerimiz olarak ağır sorumluluklar taşıyagelmişlerdir. Ulu Önder Atatürk “ öğretmenler, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” cümlesiyle sadece öğretmenlerimizin değil eğitim sistemimizin de misyonunu son derece yalın ve çarpıcı bir biçimde tanımlamıştır. Çağdaş dünyanın bilgi toplumuna geçtiği günümüzde öğretmenlerimizin sorumlulukları daha da artmış bulunmaktadır. Çocuklarımızın ve gençlerimizin çağdaş bilgi ve teknolojileriyle tanışmalarında, evrensel değer ve kültürle buluşmalarında, verimli ve nitelikli bir yaşam oluşturabilmelerinde öğretmenlerimizin üstlendikleri sorumluluklar daha da artmıştır. Öğretmenlerimizin bu sorumluluklarını gereğince yerine getirmelerini kolaylaştırmak, olanaklarını artırmak ve teşvik etmek hiç şüphesiz siyasetin sorumluluğudur. Eğitim sistemimizin bilgi toplumunun gereklerine uygun ve evrensel standartlarda hizmet üreten bir yapı haline gelmesi ve öğretmenlerimizin maddi ve moral düzeylerinin yükseltilmesi yönünde gereken değişiklikler gerçekleştirilecektir. Eğitim Sistemi, her sektörden ve her alandan daha çok insan odaklıdır ve topluma aittir. Öğretmenlerin öğrencileriyle, veliyle ve toplumla ilişkileri eğitim sisteminin bir bütün olarak performansını etkileyen en önemli husustur. Eğitimde çağdaş yönetim ilkelerini hızla yaşama geçirmeli ve her alanda olduğu gibi Türk Milli Eğitim Sistemi’nde de toplumun ihtiyaçlarına, çağdaşlık ideallerimize ve uygarlık standartlarına uygun bir sistemi hep birlikte oluşturmalıyız. Yüce Atatürk “Milletleri kurtaranlar, yalnız ve ancak öğretmenlerdir” ifadesiyle, öğretmenlik mesleğinin toplumumuzun çağdaş, kaliteli ve yüksek yaşam standartlarına taşınmasındaki önderlik etme ve örnek olma rollerini vurgulamıştır. Bu bağlamda öğretmenliğin saygın ve kutsal bir görev olduğu her firsatta söylenmeli ve bunun gerekleri yerine getirilmelidir. Bilindigi gibi Büyük Atatürk’'ün, 24 Kasım 1928’de Millet Mektepleri Teşkilâtının Genel Başkanlığı ile Başöğretmenliği kabul ettiği tarihi, doğumunun 100. yıl dönümü olan 1981 yılından bu yana “ öğretmenler Günü” olarak kutluyoruz. Bu anlamlı günde aklın ve bilimin ışığında görev yapan bütün öğretmenlerimize ulusça şükranlarımızı sunuyoruz. Başta Başöğretmen Atatürk olmak üzere, aramızdan ayrılan bütün öğretmenlerimizi ve eğitimcileri rahmet ve minnetle anıyor, Öğretmenler Günü’nün bütün öğretmenlerimize ve ulusumuza kutlu olmasını diliyor, saygılar sunuyorum. Erkan MUMCU Millî Eğitim Bakanı 24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ İnsan, dünyaya geldiğinde, daha bebek iken gözlerini açar açmaz çevresindekilerini hissetmeye çalışır. Yemeyi, içmeyi, emeklemeyi, yürümeyi, koşmayı ve konuşmayı öğrenir. Kendisini ve çevreyi algılamaya çalışır. Tüm bunlara karşın yine de yardıma muhtaçtır. İnsanın yaşamdaki ilk yardımcıları anne, baba, abla, ağabey, nine ve dedesidir. Büyüyüp gelişen çocuk bilgilenme sürecine girer. Bu nedenle aile içi eğitim ve öğretim yetersiz kalır. Çocuğun bu döneminde ihtiyaç duyduğu bilgileri, ancak okulda öğretmen klavuzluğuda sistemli bir eğitimle olacağı ve yönlendirileceği somut olarak ortaya çıkmıştır.Okulun ve öğretmenin devreye girmesiyle ailenin de bu konuda sorunu çözülür. Bir ulusun çağdaş ülkeler düzeyine erişebilmesi; eğitim ve öğretimin kaliteli ve bilimsel yöntemlerle yürütülmesi ile ancak mümkün olabilir. Eğitim sorunlarını çözen uluslar; kültür, sanat, bilim, teknoloji, sosyo-ekonomik alanında da kalkınmış ve ilerlemiştir. Eğitime gereken önem ve ilgiyi göstermeyen uluslar, başka ulusların kölesi olmaya mahkumdurlar. Kalkınmanın temel şartı eğitim ve öğretimdir. Öğretmen; insanları eğitmeyi ve öğretmeyi meslek edinen, eğitim kurumlarında çocuk ve gençlerin egitim öğretimlerine rehberlik eden, yön veren ve yaşam hazırlayan kimsedir. Öğretmenler gününün amacı öğretmenin toplumdaki yeri ve rolü önemi ve değeri nedir, sorunlarını belirlemek ve öğretmeni olması gerekli yüce oruna oturtmaktır. Öğretmenlerin kendi aralarında bağı kuvvetlendirmek, öğrencileri ile aralarındaki sevgi, saygı ve dayanışmayı güçlendirmektir. Emekli olan öğretmenleri saygıyla anmak ve yeni atanmış öğretmenlere mesleklerinin kutsal bilincine varmalarını sağlamaktır. Iste, Öğretmenler Günü, bu fedakar öğretmenlerimizin kıymetini bir kez daha düşünüp anlamamızı sağlayan önemli bir gündür. Öğretmenlerimize duyduğumuz saygı, sevgi ve şükranlarımızı dile getirmek için bu günü fırsat bilmeli ve bu duygularla, onların ellerini öpmeliyiz. Okulu bitirip hayata atıldığımız zaman, bizi bu günlere hazırlayan öğretmenlerimizi hatırlamak, ziyaret etmek ya da bir telefon, kart veya mektupla hatırlarını sormak onlar için en büyük ve en değerli armağan olacaktır. Savaştan Dönenlerin Sorunları Bitmez Ekim ayı boyunca Amerika'nın Başkenti Washington, Maryland ve Virginia eyaletleri bir dizi 'sniper' (keskin nişancı) cinayetleri ile çalkalandı. Dehşet saçan bir sniper 10 kişiyi öldürdü, 3 kişiyi de ağır yaraladı. Günlerce Amerikan polisini peşinden koşturan sniper J.Allen, cinayetleri bitirmek için 10 milyon dolar talep ediyordu.Ancak 23 günlük bu cinayet macerası sonunda sniper J.Allen yakalandı.Bu kovalamaca sırasında ve sonrasında konu çeşitli yaklaşımlarla bir yelpaze gibi açıldı. Sniper ve Oğlu Amerikan basını cinayetlerin yüksek ihtimalle tek başına işlendiği üzerinde duruyordu ve yanıldı. Sniper J.Allen, 17 yaşındaki üvey oğlu John Lee Malva'nun yardımını alarak cinayetlerini sürdürüyordu. Federal Araştırma Bürosu ( FBI) sniper'ın 7 Ekim'de bir çocuğu vurduğu yere bıraktığı tarot kartında ve cinayetleri sonlandırmak için para istediği nottaki parmak izlerinin üvey oğul J.Lee Malvo'ya ait olduğunu tesbit etmişti. Bazı yetkililer J.Lee Malvo'nun da tetikçi olacağı görüşünde birleşmişlerdi. Sniper Bir Gazi idi 1991' de Körfez Savaşı'nda ülkesi adına savaşan J.Allen, Fort Lewis AskeriÜssü'nde görev yaptı. M-16 silahıyla yaptığı başarılı atışlar sonrasında keskin nişancı rozeti aldı.'Çöl Fırtınası' olarak geçen Körfez Savaşı'na katılan binlerce askerden biriydi.9 yıl Orduya hizmet verdi. Daha sonra ordudan atıldı. Yaptığı her işte başarısız oldu.2 kez evlenip ayrıldı. J.Allen'nin yakalanmasıyla ülkede başka bir tartışma daha başladı. En zor koşullarda hayatta kalmak için eğitim almış askerler, sivil hayatta uyum sağlamayıp, başarısız olduklarında acaba bunun acısını masum insanları öldürerek mi çıkarıyorlar? Çünkü J.Allen örneği Amerikan tarihinde ilk değildi. Amerika'da siyasilerin lideri Doktor Martin Luther King'in katili, 1945'te ordudan atılan James Earl Ray'di. Başkan John F. Kennedy cinayetinin faili de eski bir askerdi. Katil Lee Harvey Oswald 6 yılını verdiği orduda, bıçakla ve ellerle insan öldürmeyi, tüfeğiyle hedefini tam isabet vurmayı öğrendi. Kennedy cinayetinin faili olarak tarihe geçen L.Harvey Oswald'ı tedavi eden pisikiyatrist, mahkemeye verdiği ifadede "Ordu Oslwald'a sivil hayatta kontrol edemeyeceği beceriler kazandırdı" diyordu.Keskin nişancının asıl amacının ayrıldığı ikinci eşini öldürmek olduğu ortaya çıktı.John Allen Muhammed adlı seri katilin, eski eşi Mildred Green'den çocuklarının velayeti ona verildiği için nefret ettiği belirlendi. Bu ipucunu değerlendiren polisler, Allen'in eski karısını öldürürse kendisinin olağan şüpheli olarak hemen tutuklanacağını düşündüğü için seri cinayetlere başladığını tahmin ediyordu. Amerikan medyasına göre, Muhammed 10'uncu cinayetinden sonra Maryland'in Clinton kasabasında oturan Green' i öldürecekti. Herkes genç kadının seri cinayetlerin kurbanı olduğunu düşünüp Allen' dan şüphelenmeyecekti. Hedefteki eski Green " Evliliğimiz boyunca beni döverdi" diyerek iddiaları doğruladı. Amerika'da Olaylar Başlıyor Amerika' da, eski askerlerin estirdiği terör, asıl olarak Vietnam Savaşı'nda dönen gazilerle başladı.1982'de idam edilen, bir kişinin katili Vietnam gazisi Charlie Brooks, mahkemede verdiği ifadede, cinayeti işlemesine savaşın ve ordunun neden olduğunu söyledi. İntihar eden Varnado Simpson adlı başka bir katil gazi ise, "Evet öldürdüm. 25 kişinin kulaklarını, boğazlarını kestim ve doğradım. Ama ülkem içindi "diyordu. Oklahoma' da federal binayı uçurarak 169 kişiyi öldüren Timoty McVeigh ise, bir Körfez Savaşı gazisiydi. Timoty McVeigh 'in savaştaki iki silah arkadaşı da ona yardım etmekten tutuklandılar. Yeniden Uyum Sağlanması California Üniversitesi' nden Doktor Edmund Perry, "Ordu, sizin için düşünen, nefes alan ve sizin için hareket eden bir kurum. İnsanları alıyor ve öldürmek üzerine eğitiyor. Sonra da bu insanları, uyum sağlayıp sağlayamayacağını test etmeden toplum içine gönderiyor. Öldürme yeteneğine sahip bu eski askerler bağımsızlıklarını kazandıklarında bununla başedemiyorlar. Üniformaları içindeyken, onlara bir saygınlık kazandıran yetenek, sivil hayatta onları ölüm makinesine dönüştürebiliyor. Northeastern Üniversitesi iddet Merkezi Direktörü Jack Levin ise, " unu iyi anlamak gerekir ki, askeri eğitim , insanı katil yapmaz. Kişide psikolojik bozukluklar varsa, o zaman kişinin hayatta karşılaştığı zorluklarda öldürme yoluna başvurmalarına neden olabilir" diyor. Bu noktada rehabilitasyonun önemi açığa çıkıyor. Askerler Rahatsız Oldu Öte yandan yine internette bir araya gelerek faaliyet gösteren ve kendileri savaş ortamında yetişmiş gerçek sniperlar olarak tanıtan bir grup eski asker, olanlardan dolayı üzüntü duyduklarını ve seri katilin bir sniper olmadığını açıkladılar. Bir kısmı hala aktif görevde bulunan asker ve polislerin oluşturduğu bazı sniper siteleri, ölenler için yas tuttuklarını yazdılar ve sitelerini siyah kurdeleler ile süslediler. Pek çok sniper sitesinde bahsedilen askerlerden bir tanesi olan Maj Dick Meadows, 15 yaşında paraşütçü olup Kore'de çatışan ve Amerika'da efsaneleşen bir asker. Amerika başkanlarından pek çok onur madalyası alan deneyimli asker, bilinen en iyi keskin nişancılardan. Pek çok kurtarma ve rehine operasyonunda yer alan Meadows , sniperların örnek aldığı önemli isimlerden biri. Hollywood'un Gözde Konusu 'Er Ryan' ı Kurtarmak' filmindeki en önemli sahnelerden biri olarak karşımıza çıkan sniperlar, öteden beri Hollwood 'un işlediği konulardan biri oldu. Çoğu zaman yalnız ve çevresi ile kopuk yaşayan insanlar olarak bilinen keskin nişancılar, filimlerde rol da aldı. Leon filminde mafya üyelerini, Er Ryan' da ölüm kusan Alman makineli tüfek mevzilerini, James Bond' ta Rus gizli sevis üyelerini safdışı bırakan sniperlar, gerçek hayatta en çok Bosna Savaşı' nda öne çıktı. Dünya, Saraybosna sokaklarını yürünemez hale getiren Sırp sniperlar yüzünden masum insanlarında cepheden ne kadar uzak olursa olsun mermilerin soğukluğunu hissedebileceğini öğrendi. İsrailli keskin nişancılar ise, Filistin sokaklarında taş atan gençleri avlayınca eleştirilere hedef oldular. Tüfeğin icadından sonra söylenen, " tüfek icad oldu mertlik bozuldu" deyimi keskin nişancılar için geçerli. Dürbünlü tüfekler ile çatışma alanının kilometrelerce ötesinden savaşa dahil sniperlar adil olmayan savaşçılar olarak görüldü. Sniper, yakalandıktan sonra ilk kez görüntülendi Ekim ayı boyunca Amerika'nın Başkenti Washington, Maryland ve Virginia eyaletlerinde düzenlediği suikast saldırılarıyla 10 kişinin de yaralanmasına sebep olan John Allen Muhammed, Virginia eyaletinde mahkemeye çıkarılırken, ilk kez basın mensupları tarafından görüntülendi.Bitkin olan Muhammed' in sakallarının uzun, saçlarının dağılmış olduğu gözlendi. İdam istemiyle mahkemeye çıkarılan Muhammed, duruşmayı yöneten yargıç Herman Whisenant hakkındaki suçlamaları okurken 5 dakika boyunca başı öne eğik bir vaziyette sessizce bekledi.Yargıç, daha sonra Muhammed'e avukat isteyip istemediğini sordu. Muhammed "Zaten bir avukatım olduğunu düşünüyorum" dedi. Yargıç bunun üzerine kendisinin ilk kez Virginia eyaletinde yargı karşısına çıktığını belirterek, yeni bir avukatı olması gerektiğini vurgulayarak tekrar, " Federal devletin sana bir avukat tahsis etmesinin istiyormusun?" dedi. Muhammed, bunun üzerine sessiz bir şekilde " Siz bilirsiniz efendim" dedi. Yargıç da kendisine bir avukat verileceğini belirterek savunmasını dinlemek üzere mahkemenin tekrar toplanacağını açıkladı . Gönül
Penceresinden
Amerika ve Gazilik Friedrich Nietzsche, bilim, kültür ve tarih alanında bir ulusun bu kendine aşırı güvenmesinin ve kendi başarılarıyla yetinerek doyuma erişmiş görünmesinin o ulusun geleceği bakımından hiç de parlak sonuçlar yaratmayacağını vurgulamıştır. Kendini geliştirmeyen, çağa ayak uyduramayan ulusların dünya liginde alt sıralarda yer alması yadırganacak bir durum değil, aksine üzerinde kafa yormayı gerektirecek bir sorundur. "Gaziden Gaziye" adlı toplantıya ve 11 Kasım Amerikan Gazileri Günü'ndeki törenlere katılmak amacıyla Amerika' ya gittim. Resmi sponsorumuz Vietnam Gazileri Barış İnsiyatifi (VVPI) sekreteri Jim Doyle tarafından davet edildim. Gazilerarası kardeşlik duydularını geliştirecek, deneyimlerimizi, bilgilerimizi karşılıklı olarak aktaracağımız bir ortamı oluşturan VVPI ve sekreter Jim Doyle' ye öncelikle teşekkür etmeliyim. Türk gazilerini dünya gazilerine tanıtma görevinin bir Türk kadını olarak bana nasip olması ise, iki yönlü ifade edilebilir. Bir yönü ile 20 yıllık gazilik araştırmalarımızın haklı olarak meyvelerini toplamak beni onurlandırdı. Diğer yönü ise, bir Türk kadınının gazilerimizi dünya gazilerine tanıtma fırsatını ve olanağını yakalaması, Türkiye'nin imajı ile yakından ilgiliydi. Çünkü Batı' nın köhnemiş önyargıları bu vesile ile sarsılıyordu. Türk kadın hayatın her alanında olduğu gibi gazilik olgusuna da eğildiğini tüm dünyaya ıspatlıyordu. Ben bir anneyim. Annelikle duygularını tanımış , hissetmiş biriyim. Bizler adına savaş alanlarına korkusuzca ve neşe ile gidip dönenler, benim annelik duygularım içinde kucaklanması gereken çocuklarımızdır.Ve en değer verdiklerimizdir. Amerika seyehati pek çok bilgi edinmemi sağladı. Pek çok döküman, bilgi ve belge de Amerikalı Gaziler tarafından bize teslim edildi. Gelecek günlerde bu bilgilerin gazilerimize fayda getireceği bir gerçektir. imdi Amerika ve gazilik olgusuna dönelim. unu kabul etmeliyiz, Amerika büyük ve güçlü bir ülke. Bence şu soruyu sormaliyız; Nasıl Amerka Güçlü Oldu? Benim açacağım pencere gazilik olgusu. Tezim gazisine sahip çıkan ülke gücün kaynaklarından birini eline geçirmiştir. Çünkü savaşın canlı kanıtları ayakta iseler, kendilerine yaraşır bir seviyede yaşam savaşında güçlü iseler, hangi aptal onlara yan gözle bakabilir? Amerika'da gazilerin gözlerinde ve tavırlarında bunu gördüm. Amerikan devletinin ve halkının gazilerine gösterdikleri duyarlılıkta da bunu izledim ve not düştüm. Önemli bir not aktaracağım; Amerikan Gazi Bakanlığı ülkede gazilikle ilgili ne var ne yok yasalarla ele almış, büyük bir bütçe ile de çeşitli çalışmalar sergiliyor ve ilginçtir bu ülke 14-16 arası bakanlık ile idare ediliyor. Biz ise 35-36 bakanlık ile yönetilirken bir Gazi Bakanlığı' nı tesis edememişiz. Bu bir gaflet değil midir? Amerikan Gazi Dernekleri' nin çalışmalarına bir bakıyorsunuz bir de bizimkilere... Arada uçurum var. Çok çalışmamız lazım çoook... imdi şu söylenebilir, biz ekonomik olarak yetersisiz. Yıllardır ekonomik açıdan ne zaman yeterli olduk ? 11 Kasım günü Amerikalı gazilerle birlikte Gaziler Günü'nde resmi geçit töreninde yürüdüm. Sağnak bir yağış altında, 5 kilometre bir yolu yaklaşık 4 bin kişi 2 saatte aldık. Caddenin sağında ve solunda yaşlı-çocuk-erkek-kadın halk ayakta alkışlıyorlardı. O gün ulusal tatildi. Amerikan bayrakları her binada dalgalanıyordu. Bizim 19 Eylül Gaziler Günü'nü izlediniz mi ? Neden 19 Eylül Resmi tatil ilan edilmiyor ? Tatili sevmiyor muyuz? Koyuna sormuşlar; bu mutluluğun kaynağı nedir? Yanıtlamış; her şeyi unutuyorum. 19 Eylül Gaziler Günü'nü resmi tatil ilan etmenin, ekonomik yeterlilik, yetersizlik ile ilgisi olmadığını bilmiyor muyuz? Yoksa gazilerimizi unutuyor muyuz ? Körfez Gazileri ve ALS Washington'a bağlı Spokanle'de yaşayan Tony Willner, 36 yaşında olmasına rağmen kendisini doksan yaşında bir ihtiyar gibi hissediyor. Yedi yıldır çalışamıyor. Vücudu en küçük bir zorlamada hemen yoruluyor. "İki saat alışveriş yapmaya gitsem, günümün geri kalan kısmını dinlenerek geçirmek zorunda kalıyorum" diye açıklıyor durumunu. Doktor bazen Mononukleoz teşhisi koyarken, bazen de kronik yorgunluk sendromu ya da travma sonrası stres, o da olmazsa depresyon diyor. Willner kas zayıflığı, eklem ağrıları, sindirim zorlukları, sürekli baş ağrısı, hafıza kaybı ve yorgunluktan muzdarip. Öyle görünüyor ki Willner tek bir değil, bir düzine hastalığa sahip. Gaziler hastanesindeki doktorların Körfez Savaşı gazilerine söylediği şey hep aynı: " Vücudunda herhangi bir hastalık yok, adı geçen semptomlara stres neden oluyor". Willner gibi, yaklaşık 100 bin Körfez Savaşı gazisinin mütemadiyen hissettiği rahatsızlıklara, " Körfez Savaşı Semptomu" adı verilmiş. ABD hükümetinin ısrarla savunduğu görüş, " Körfez Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan arazların stresten kaynaklandığı" yolunda. Hükümet geçen Aralık ayında, savaş gazilerinin muzdarip olduğu hastalıkların Körfez Savaşı'yla bağlantılı olduğunu kabul etti.Özellikle, tedavisi mümkün olmayan bir hastalık olan Amiyotrofi Lateralskleroz (ALS)'dan bahsediliyor.Gaziler hastanesinde çalışan doktorlar, yalnızca bu hastalığa yakalanan gazilerle ilgilenerek- sinirli bir şekilde de olsa - tedaviye çalışıyorlar.Willner gibi ağır hastalara ise, aspirin ve anti- depresif ilaçlarla uyku ilaçları verilmekte. Kahverengi haplar Willner ise acılarının 11 yıl önce, ıran körfezi'nde demirleyen'' US Kisska" adli savaş gemisinde başladıgından emin. 'Grıbe benzer' bir rahatsızlıga yakalandıktan sonra, kendisine birkaç kez yapılmış ve !kahverengi haplar' içirilmiş. Bu ilaçların yan etkileriyse, komutanlarca sır gibi saklanmış. Kas agrıları ve ishal kısa bir süre sonra sona ermesine ragmen, görevde oldugu dokuz ay boyunca hasta olma duygusu yakasını bırakmamış. Eve dönmesinden 2 yıl sonra agır birsendrom geçirdigini hissetmiş. 1995 yılından beri de iş göremez durumda. ABD ve müttefiklerince sürdürülen ve yaklaşık 6 hafta süren saavaş, acısız bir zaferle sonuçlanmış gibi görünüyordu. ABD tarafından savaşa sokulan askerlerden 300 'ü ölürken 400 civarında asker yaralanmıştı. Körfez Savaşı Gazileri Dernegi basın sözcüüsü Joyce Riley, kurbanlar sonradan geldi'' diye çıklıyor. Özel bir yardım örgütü olan bu dernek,savaştan döndükten sonra savaş ölen savaş gazilerinin 40 bin civarında oldugunu tahmin ediyor Rakkamlar hakkında resmi bir açıklamayapılmıyor ,çünkü çürüge çıkarılan askerler istatiklerden de çıkarılıyor. hastalıkların ortaya çıkan nedeni ise şimdiye kadar bulunamadı.120 farlı araştırma projesine aktarılan yaklaşık 100 milyon dolar sonucunda araştırmacılarının vardıkları sonuç hep aynı: Bu hastalıkların oluşma nedenleriyle, Körfez Savaşı sırasında askerlere verilen ilaçların arasında bir ilişki var. İnstiture of Medicine'in (Tıp Enstitüsü) iki yıl önce yaptığı araştırma sonuçlarında , savaş sırasında askerlere verilen 33 farklı maddenin etkisiyle bu tür hastalıkların oluşma ihtimalinin oldukça yüksek olduğu kabul ediliyor. Askerlerin hangi hapları içtiği, neye karşı hangi aşıların yapıldığı, savaş sırasında hangi kimyasal ve zehirli maddelerin, ne dozla kullanıldığı ise bilinmiyor. Pentagon'da oturan üst düzey yetkililer,kimyasal ve biyolojik maddelerin ve bunların yol açtığı etkileri içeren dosyaların arşivlerde kaybolduğunu söylüyorlar. . Hükümet yalan söylüyor Oysa gerçek şu ki; kimyasal maddelerden oluşan bir karışım, askeri birliklerde hastalıkların ortaya çıkmasına neden oldu.Çölün üzerine koresin,mazot,ve benzin serpiştirilerek kum frtınasaının çıkması engellenmeye çalışıldı.Panzerlerin zırhları, bombalar ve diğer toplar radyoaktif uranyum maddesiyle sertleştirildi.Askerler,üniformalarına ve diğer eşyalarına, biyolojik ve kimyasal silahların zararlarından etkilenmemeleri için haşat ilacı sıktılar.Tetanoz,kolera,hepatit,tifüs ve vebaya karşı yapılan aşıların yanısıra biyolojik silahlkardan bulaşabilecek şarbon ve botulismus'a karşı da çeşitli aşılar yapıldı.Bütün bunların dışında sinir gazına karşı kullanılan ilaçlardan biri olan pyridostigmin tabletleri de askerlere içirildi. Pentagon, uzun bir suskunluktan sonra 1996 yılında, bazı Kongre üyelerinin ve gazi derneklerinin baskısı sonucu, onbinlerce askerin, düşük yorgunluklu kimyasal bileşimlerden oluşan gazlara maruz bırakıldığını itiraf etmek zorunda kaldı. Çok sayıdaki zehirli gazın yanı sıra,sinir gazı olarak da bilinen Sarin gazının da savaşın sonuna doğru bombalanan Irak tesislerinden çevreye yayıldığı açıklandı. Gerçeklerin bu şekilde yıllarca saklanması,gazilerin hükümete olan güvenini derin bir şekilde sarsti.Riley'in özellikle vurguladığı üzere, Amerikalı gazilerin hükümet tarafından kandırıldığını gösteren ilk olay bu değil.1950'li yıllarda yertüzünde yapılan atom denemelerinden sonra radyoaktif zehirlenmelere uğrayan askerlere,bu gerçek yıllar sonra söylenerek tazminat ödenmesi kabul edildi.Benzer bir olay, Güney Asya'daki ormanlarda ağaçların yapraklarının dökülmesini sağlayan dioksin içerikli zehirli maddeden zehirlenen Vietnam gazileri tarafından yaşandı. Yıllar boyunca zararların kısmen de olsa karşılanmasını boşuna beklediler. Washington, Körfez Savaşı'nda askerlerin zehirlenerek hastalığa yakalandığını ancak on yıllar geçtikten sonra kabul ediyor.Aralık ayında Pentagon, ALS hastalığı bulguları bulunan Körfez Savaşı gazilerinin iki katına çıkmasından sonra bu epidemiz üzerine yapılan bir araştırmanın sonuçlarını yayınladı. ALS'nin en ünlü kurbanı 30 yıldan beri bu hastalığı çeken İngiliz Fizikçi Stephen Hawking.Çok az sayıda istisnalar dışında bu ağır sinir hastalığına yakalanıp da kıs süre sonra yaşamını kaybetmeyen yok. Körfez Savaşı gazilerine bulaştıran bu kimyasal bileşimin, önce beyine saldırdığı, hayvanlar üzerinde yapılan deneylerle kanıtlandı.Tavuklar ve fareler, Körfez'de kullanılan bu kimyasal maddeleri aldıklarında, zehirlenmelere karşı vücutlarının oluşturduğu savunma mekanizması işlevsiz kalıyor. Aynı hayvanlara Pyridostigmin verildiğinde bu etki daha da yükseliyor. Pentagon' un, Körfez Savaşı sonunda başka hastalıkların ortaya çıkıp çıkmadığını kabul edip etmeyeceği bilinmiyor. Üzerinden zaman geçtikçe, gerekli olan epidemik araştırmaların sürdürülmesi de o kadar zor oluyor. Daha da acı olanı ise, Willner'in hastalığı gibi vakaların üzerinde araştırma yapılmaması ve buna bağlı olarak hastalğın resmi istatistiklere geçmemesi. Biyoetikçi David Mahoney gibi uzmanların belirttiği üzere, bu hastalık üzerine yapılan ek araştırlamardan vazgeçilmemesi, bunun yerine hastalığın belirtilerini yeniden tanımlamak gerekiyor. Körfez Savaşı gazileri, Washington'un kendileriyle ilgilenmesine ilişkin umutlarını kaybettiler.Sadece 3 bin hasta hükümetten yardım alıyor.Tony Wıllner ise yardım alamayanlar içinde.Onun aldığı yardım,kaza geçirenlere verilen düşük bir emekli maaşından ibaret,çünkü o artık iş göremez durumunda. Emekli maaşı dışında, annesinden aldığı yardımlarla yaşamını sürdürebiliyor. Durumu daha da kötüleşecek olursa diğerlerinin seçtiği yolu seçeceğini söyleyen Willner, "Tekerlikli sandalyede oturmak zorunda kalırsam ve kendi kendime bakamayacak duruma gelirsem yaşamıma son veririm" diyerek Körfez Savaşı gazilerinin umutsuzluklarını ifade ediyor .
Gazi Derneklerine Bilgi ve Uyarı Geçtiğimiz günlerde Karabük basınında ve Tv'sinde ele alınan; sadece Muharip Gaziler Derneği Karabük şubesi'nin duyurusuna dayandırılan ve tamamen bilgi eksikliği ve kurgudan ibaret olan, Gaziler Dergi'sinin ve onun reklam ajansı Kurtuluş Yayıncılık'ın onur ve haysiyetine yönelik yanlış, yanlı ve tutarsızlıklar içeren bazı haberler yayınlanmıştır.Kaynak gösterilen bu duyuruyu olduğu gibi aktarıyoruz: TÜRKİYE MUHARİP GAZİLER DERNEĞİ KARABÜK UBE BAKANLIĞINDAN DUYURUYOR Son günlerde " Gaziler Dergisi" adı altında İstanbul basımlı bir Dergiye, Gazilere Yardım Sloganıyla Kurtuluş Yayıncılık adına fatura edilmek suretiyle abone yapılmakta ve yöre halkımızdan büyük miktarda paralar toplanmaktadır. Gazilikle ilgi ve alakası olmayanlarca , duygu sömürüsü yapılmak suretiyle parasal menfaat elde edildiği uyanık vatandaşlarımız tarafından derneğimize müracatları neticesinde anlaşılmıştır. 2847 sayılı, Türkiye Emekli Subaylar, Emekli Astsubaylar, Harp Malülü Gaziler ehit Dul ve Yetimleri ile Muharip Gaziler Derneği hakkındaki özel kanunla kurulmuş olan derneğimiz yine bu kanunun 6. Maddesindeki Yasaklar Bölümünde aynen şu şekilde ifade edilmektedir. " Bu Kanunla kurulması öngörülen derneklerin dışında aynı amacı güden, bu derneklerin isimleriyle veya bunların baş ve sonuna ekler yaparak veya Asker, Gazi, Muharip, Askeri Okulları adları veya benzeri isimleri kullanarak dernek kurulamaz." Kendilerine Gaziler Derneği temsilcisi süsü verilmek suretiyle, yine Gaziler Dergisi adı altında , dergi çıkararak, satarak menfaat elde den bu kişi ve kuruluşlara kesinlikle itibar edilmemesi , Saygıdeğer Karabük halkı Güzide Tüccar ve Esnaflarımızı uyanık olmaya davet ediyoruz. Zira , 1984 yılında özel kanunla kurulmuş Derneğimizin Karabük ubesi 1999 yılında faaliyete geçmiştir. Milletin bütünlüğü ve devletin bölünmezliği ile cumhuriyetin kurulması yolunda vuku bulan mücadeleleri, dökülen kanları, bu mücadelede EHİT veya GAZİ olan kahramanların kurduğu Dernekler dışında kişi ve kuruluşlara kesinlikle itibar edilmemesi, aksi halde yukarıda ifade ettiğimiz, Özel kanunla kurulmuş derneğimize büyük yaralar vermekte ve onurları ile oynanmaktadır. Tüm Karabük İl ve İlçelerde vatandaşlarımıza duyurulur. Karabük Muharip Gaziler Derneği ube Başkanlığı .
"Gazilikle ilgisi olmayanların bu tip çalışmaları icra edemeyeceğini" ileri süren TMGD Karabük ubesi, korkunç bir yanılgının içine düşmüştür. Gazilik kavramı, yurtsever her bireyin, her kuruluşun ilgilenmesi gereken, irdenilmesi geç kalınan ve gündemde kendine yaraşır yeri bulması ile ülke savunması ve güvenliğine paralellik arz eden geniş ve ciddi bir konudur. TMGD Karabük ubesi'nin düştüğü yanılgının sebebi son 30 yıldır, Gazilik Kavramı'na uzak kalan medya ve basın kuruluşlarıdır. Çünkü medya ve basın organlarının gazilere ilgisizliği, TMGD Karabük ubesi'nin 'Gaziler Dergisi'nin , gazilik kavramını 19 yıldır ele alması ve mevcudiyeti karşısında şaşkınlığa , hataya düşmesine neden olmuştur. Gaziler Dergisi'nin , kendine , dernek süsü vererek satış yaptığını iddia eden TMGD Karabük ubesi'nin Duyurusu! abone, reklam karşılığında destek verenlere ve ekonomik kriz içindeki ülkemizde vergi veren dergimize hakaret doludur. Gaziler Dergisi'nin temelde savunduğu; gazilerin taleplerini ve meselelerini yardım ve bağışlarla çözülmeyeceği fikrine de saldırmaktır. Biz diyoruz ki, ister dernek ister dergi adına olsun kim gazileri kapı kapı dolaştırıyorsa, para topluyorsa gazilere en büyük kötülüğü , saygısızlığı ve hakareti yapıyordur. Gazilerin sorunlarını derneklere ihale eden mantık ise, gazilik olgusuna dar pencereden bakmanın bir ifadesidir. Gaziler Dergisi, gazilik kavramı üzerine araştırmalar irdelemeler, sorgulamalar, gözlemler yapıyor ve çözümler üretiyor. Ayakta kalmasının bedelini de abonelerinin desteğinden alıyor. Gazilere de ücretsiz dağıtılıyor. TMGD Karabük ubesi 1999 yılında kurulmuştur. Gaziler Dergisi ise , 1983'ten 1999'a kadar geçen 16 yıllık süreçte, Karabük'te , gazilik olgusunun boşluğunu doldurma görevini başarıyla yerine getirmiştir. " Gaziler Yardım" sloganı, " Asla Gazileri Kaderlerine Terketmeyeceğiz" sloganını ilk kez telafuz eden Gaziler Dergisi'nin kabul etmediği ve yanlış bulduğu bir mesajdır. Ancak gazi temsilcisi dernek ve vakıflar tarafından yıllardır kullanıldığı görülmektedir. Gazilerimizin sorunları, derinlerde yatmaktadır.Bu konuda çaba sarfedenler buz dağının görünen yüzü ile uğraşmaktalar. Oysa görünmeyen en büyük parçasına baktığınızda, 'Terörle Savaş'ta , haklarını alamamış hatta Kıbrıs Barış Harekatı'ndan sonra gazilik unvanına ulaşamamış on binlerce mağduru net bir şekilde bulabilirsiniz. ehit polis ve öğretmenin kanları ile sulanan bu topraklarda "Gazi Polis ve Öğretmen"in vücut bulduğunu, Türkiye'de ilk ifade eden Gaziler Dergisi, TMGD Karabük ubesi'nin bu alanda elinin kolunun bağlı olduğunu da bilmektedir. Elbette , gaziler siyasi ve ekonomik açıdan suistimal ediliyor. Ak ile kara karışmış. Mevcut kanunlar yetersiz. Gazilere sağlık, eğitim, iş, kredi, hastane,mezarlık ve dolgun maaş verilemiyor. Gazilik kartını alamayanlar hukuk desteğinden yoksun. Çünkü bu ilişkileri düzenleyecek Gazi İşleri Bakanlığı henüz kurulamadı. 1995
yılında "Gazi İşleri Bakanlığı Kurulsun" imza kampanyasını başlatan
Gaziler Dergisi, 19 yıllık yayın hayatında tek bir karşı dava açmadı.
Ancak bugün geldiğimiz nokta , gazilerin sorunlarını ,dertlerini ve
taleplerini yurtiçinde ve yurtdışında başarıyla taşımamızın, aktarmamızın
önünün kesilmek istendiği bir düzeydedir. Dolayısıyla bir düzeltme yapmamanın
ve cevap hakkımızın engellenmesinin karşısına Yüce Türk Adaleti'ni çıkaracağımızdan
hiç kimsenin kuşkusu olmasın. CUMHURİYET’ İN 79’ UNCU YILI COKUYLA KUTLANDI Cumhuriyet, halkın, doğrudan ya da seçtiği temsilciler aracılığıyla egemenliği elinde tuttuğu yönetim biçimidir Sözcük, arapçada toplu durumda bulunan kavim ya da ulus anlamına gelen “cumhur’a” dayanır. “Cumhuri” yani ulusa ilişkin demektir. Latincedeki respublica (res” olay, olgu” ve publica “halk, kamu”) sözcüğü de devletin kamu malı olmasını, en yüksek emir verme yetkisinin kamuya ait olmasını ifade eder. Dolayısıyla “cumhuri devlet” ya da yalnızca “cumhuriyet” egemenliğin halka ait olduğu hükümet biçimi demektir. Önce Başkent Seçildi Lozan Antlaşması’nın eklerinden olan, işgal altındaki topraklarımızın boşaltılması ile ilgili protokol uygulandıktan sonra, yabancı işgalinden tamamen kurtulan Türkiye’ nin fiili toprak bütünlüğü sağlanmıştır. Artık yeni Türkiye Devleti’nin başkentini kanunla kurmak icap ediyordu. Bütün düşünceler yeni Türkiye’nin başkentinin Anadolu da veya Ankara şehri olarak seçilmesi gerektiği merkezindeydi. Bu noktada coğrafi durum ve askeri strateji kesin önem taşıyordu. Devletin başkentini bir an önce tesbit memleket içinde ve dışındaki tereddütlere son varmek zarureti vardı. Başkentin İstanbul olarak kalacağı veya Ankara olacağı meselesi üzerinde öteden beri tartışmalar vardı. 9 Ekim 1923 tarihli bir maddelik kanun teklifi dönemin Hariciye Vekili İsmet Paşa tarafından meclise sunulur. Altında daha 14 kişinin imzası olan bu teklif uzun görüşmeler ve tartışmalar sonucu kabul edildi. Teklif şuydu: “Türkiye Devletinin Başkenti Ankara şehridir.” Bu olayı takipeden günlerde Atatürk ve arkadaşları bir başka kanun tasarısı hazırlamak için bir araya gelirler. Bu tasarı Cumhuriyetin ilanı ile ilgili idi. 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanununa göre bir hükümet kurmaya teşebbüs edildiğinde zorluklar, eksiklikler ve yanlışlar doğuyordu. Yüksek heyetin bu güçlüğü gidermesi gerekiyordu. Bu konu ile Mustafa Kemal görevlendirilmişti. Atatürk Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ nda bazı noktaların açılkığa kavuşturulmasını biliyordu. Düşüncelerini Mecliste görüşmek için bir teklif sundu. Abdullah Azmi Efendi’nin “Meselenin önemi meydandadır. Görüşme devam etsin” diye yükselen itirazına rağmen görüşmenin yeterliliği kabul olundu. Ondan sonra teklifin bütünü ve arkasından maddeleri birer birer okunarak görüşüldü ve kabul edildi. Yaşasın Cumhuriyet Nidaları Yükseldi Parti grubu toplantısına son verildi ve hemen Meclis toplantısı açıldı. Nihayet Başkanlık Kürsüsünde bulunan başkan vekili İsmet Bey Meclis’e şu bilgiyi verdi: “Kanuni Esasi Encümeni, Teşkili Esasiye Kanunun da değişiklikler yapılması hakkındaki tasarının öncelikle ve derhal görüşülmesini teklif ediyor”. Kabul sesleri üzerine tutanak okundu, teklif olunduğu üzere görüşüldü. Nihayet kanun bir çok konuşmacıların “Yaşasın Cumhuriyet” sesleriyle alkışlanan konuşmalarıyla kabul edildi. Ondan sonra, Cumhurbaşkanı seçimi için Mecliste oylamaya geçildi. Toplanan oyların neticesini İsmet Paşa şu şekilde bildirdi: “Türkiye Cumhurbaşkanlığı için yapılan oylamaya 158 kişi katılmış ve 158 üye oy birliği ile Ankara Mebusu Mustafa Kemal Paşa’yı Cumhurbaşkanı seçmişlerdir.” 10, 25, 50 değil 79 yıl oldu. Cumhuriyet dimdik ayakta ve insanımıza kazandırdıklarını nasıl çağdaşlığa yaklaştırdığını sıralamaya kalkışsak sayfalarımız yetmez. Cumhuriyetin ilk yıllarında 35 bin köyde, 75 bin mezrada insanlar gaz lambasını yakma telaşına girerlerdi. Kara saban kara öküz vardı tarlalarda. Aşar vardı %10’u götüren, kız çocukları okula gidemezdi. imdi elektrik var, köyler ve mezralar elektrikle aydınlandı. Ülkenin bütün köylerine su götürüldü, topraklarda traktör egemenliği söz konusu. Her köye giden sağlık ocağı insanımızı ölümlerden kurtardı. Resmi törenler ve kutlamalar 19 Nisan 1925’ te, 628 sayılı Cumhuriyet’ in İlanına Müsadif 29 Tesrinievvel Gününün Milli Bayram Addi Hakkında Kanun ile Cumhuriyet Bayramı, ulusal bayram olarak kabul edildi. Bu yasayla 29 Ekim günü Türkiye içinde ve yurt dışındaki temsilciliklerde ulusal bayram töreni yapılacağı hükmü getirildi. 21 Nisan 1925 tarihli ve 1805 sayılı talimatname ile de kutlamaların düzenlemesine ilişkin ilkeler belirlendi. Cumhuriyet Bayramı Türkiye içinde Milli Savunma, İçişleri, Dışişleri, Milli Eğitim, Gençlik ve Spor, Kültür ve Turizm bakanlıklarınca hazırlanan törenlerin yanı sıra , yurt dışındaki temsilciliklerde de resman kutlanan tek ulusal bayram oldu. Cumhuriyet’i Çok Seviyoruz Bugün Türkiye Cumhuriyeti’ nin kuruluşunun 79’ uncu yılı. Ulu Önder Atatürk’ün izinde, refah dolu ve daha demokratik bir Türkiye’de yaşayacağımız günlere inancımızı kaybetmeden “en büyük bayram’ı çoskuyla kutladık.Cumhuriyet’in 79’uncu yılı nedeniyle bir dolu etkinlik yapıldı. Türkiye’ nin tüm şehirleri bu kutlamalara katıldı, sadece resmi törenler yapılmadı, konferanslar, paneller, tanıtım gösterileri,konserler, festivaller, sergiler, kitap yayınları, yarışmalar, spor etkinlikleri ve daha bir çok etkinliklerle 79’ uncu yıl kucaklandı. Yurtdışında da çoşku dolu kutlamalar yapıldı. Devlet erkanı Cumhuriyetimizin 79’ uncu yılı nedeniyle mesajlar yayınladı. Cumhurbaskanı Sezer'in, Cumhuriyet' in 79. yılı dolayısıyla yayınladığı mesaj şöyle: Değerli Yurttaşlarım, Yüce Atatürk' ün önderliğinde kurulan Cumhuriyet'in 79. yıldönümünü, Ulusça büyük bir coşku içinde kutladığımız bu anlamlı günde, hepinize saygılarımı ve en iyi dileklerimi sunuyorum. Ulusumuz ve Devletimiz, Cumhuriyet 'in sunduğu olanakları en iyi biçimde kullanarak Yüce Atatürk'ün koyduğu gelişmis ülkeler düzeyine ulaşma ereğine kararlılıkla ilerlemektedir. Bugün, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş aşamasında konulan ilkeleri ve gerçekleştirilen devrimleri ulus olarak ne ölçüde başarıyla özümsediğimizi görmekteyiz. Ulusumuz, Cumhuriyet'i ve Atatürk devrimlerini içselleştirerek gelişimini sürdürmüştür. Bizler, uygarlığın tüm olanaklarından yararlanan özgür yurttaşlar olarak geleceğe güvenle bakabiliyorsak, bunu Yüce Atatürk'ün kurdugu Cumhuriyet'e ve onun kazanımlarına borçluyuz. Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk' ü, O'nun kahraman silah arkadaşlarını, şehitlerimizi ve gazilerimizi sonsuz gönül borcu, saygı ve rahmetle anıyorum. Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hilmi ÖZKÖK'ün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Mesajı: Türk Silahlı Kuvvetlerinin Değerli Mensupları; Bugün; Büyük Atatürk'ün önderliğinde, Türk milletinin büyük bir fedakarlık ve bu uğurda akıtılan şehit kanları ile, her türlü zorluk ve imkansızlıklara rağmen yoktan var edilen Türkiye Cumhuriyeti'nin 79 ncu kuruluş yıl dönümünü kutlamanın haklı gurur ve sevincini yaşıyoruz. Birçok ülke tarafından büyük bir hayranlıkla örnek alınan modern, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti; Büyük Atatürk'ün Türk milletine en büyük armağanı, Türk milletinin en değerli varlığıdır. Kurtuluş Savaşı milletimizin var oluş kararlılığının, Cumhuriyet ise Türk milletinin layık olduğu yeni ve ebedi bir yaşam biçiminin sembolüdür. Türkiye Cumhuriyeti, Türk milletinin karakterine en uygun bir yönetim şekli olarak egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğu demokratik ve laik bir temel üzerine kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti; Türk ulusunun zorluklar karşısındaki sağlam iradesinin, milli birlik ve beraberlik ruhunun ve başarma azminin en önemli dayanağıdır. Ebediyen sürecek Cumhuriyetimizin bu yılki yıl dönümünde de; Türk Silahlı Kuvvetleri; dün olduğu gibi, bugün de, Atatürk ilke ve inkilapları ışığında, kendisine tevdi edilecek her türlü vazifeyi, sarsılmaz bir irade ile ifaya devam edecek, Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı vaki olabilecek her türlü tehdidi bertaraf ederek, kutsal vatan topraklarının yılmaz bekçisi ve bölgesindeki barış ve huzurun teminati olmaya devam edecektir. Bu nedenledir ki; Türk Silahlı Kuvvetleri, büyük Atatürk'ün "yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesi ışığında, uluslar arası barış ve istikrarı tehdit eden; terörizm, ırkçılık ve dini fundamentalizm gibi her türlü tehdit ve tehlikeye karşı, ulusal çıkarları doğrultusunda bölge ve dünya barışına katkı sağlayacak her türlü girişimi destekleme ve dost ülkelerin silahlı kuvvetleri ile işbirliğini sürdürme kararlılığındadır. Cumhuriyetin erdemine ve ulu önder ATATÜRK'ün ideallerine bağlılığın kararlılığı içinde; bu en değerli armağanın mimarları, başta ulu önderimiz Atatürk olmak üzere, ebediyete intikal etmiş komutanlarımızın ve tüm şehitlerimizin aziz ruhları önünde saygı ile eğilir, kahraman gazilerimize ve emekli personelimize şükran ve minnetlerimi sunar, yurt içinde ve yurt dışında görev yapan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin değerli mensuplarının ve onların kıymetli ailelerinin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nı sağlık ve başarı dileklerimle kutlar, sevgiler sunarım. MENEMEN OLAYI VE KUBİLAY Bu gün,23 ARALIK 2002; MENEMEN olayının vede KUBILAY'IN ehit edilişinin 72. yıl dönümü. Halifeliğin kaldırılmasına ve Cumhuriyetin ilanına tepki gösteren ve de Türk Devrimine karşı sık sık güç denemesine yönelen gericiler, serbest fırkanın kuruluşunda iktidara karşı girişilen gösterilerden de cesaret alarak, partinin kapatılmasından kısa bir süre sonra, 23 Aralık 1930'da MENEMEN'DE bir ayaklanma girişiminde bulundular. Nakşibendi tarikatının Manisa ve Balıkesir sorumlusu Laz İsmail Hocanın kışkırtmasıyla, kendisini MEHDİ ilan eden ve Manisa'da gizli toplantılar düzenleyen Derviş Mehmet adında gözüdönmüş bir Nakşibendî yobazı; ortamı elverişli bulunca, Müritleri SütçüMehmet, Mehmet Emin, amdan Mehmet, Nalıncı Hasan, Ramazan ve küçük Hasanla birlikte Menemen köylerini dolaşmaya ve "Din elden gidiyor" yaygarasıyla köylerde halkı ayaklandırmaya başladı. Paşaköy'de silahlanan yobazlar, buradan bir göçmen köyü olan Bozalan'a geçtiler. Dağda bir kulübede on beş gün zikirle vakit geçirdikten sonra köyde tekbir getirerek gösteri yapmaya basladılar. Daha sonra Kese köyüne geçtiler. Derviş Mehmet burada; İstanbul'u sardıklarını ve sekiz yüz bin kişilik güçleri bulunduğunu söylüyordu. Tüm isyancılar bu köyde buluşarak Menemen'e yürüdüler. Menemen'de sabah namazı kılındıktan sonra; Derviş Mehmet camide toplanan kalabalıga; "Ankara Hükümeti'ni düşürüp, ikinci Abdülhamit'in oğlu Selim'i halifelige getirecegini, Menemen'in yetmiş iki bin Müslüman Arap tarafından kuşatıldığını" bildirdi ve halkın yeşil bayrak altında toplanmasını istedi. Halkın da katılmasıyla olay, kısa sürede ayaklanmaya dönüştü. Asiler yeşil bayrak altında hükümet konagına yürüdüler. Derviş Mehmet, Hükümet konagının önünde bir konusma yaparak; kendisinin Peygamber olarak geldigini,"eriati" uygulayacagını ve herkesin şapkasını çıkartıp kendisiyle birlikte "ZİKİR" etmesini istedi. Olayı öğrenen İlçe Jandarma komutanı Yüzbaşı Fahri, hemen olay yerine gitmiş,ancak gericileri yatıştıramayınca, Hükümet konagına giderek, telefonla 43.P.Alay ve garnizon komutanlığından yardım istemistir. Menemen Garnizon komutanlığı; karışıklık çıktıgını öğrenince, kalabalığı dagıtmak üzere, askerliğini yedek subay olarak yapmakta olan Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay komutasındaki birliği görevlendirmiştir. 1906 dogumlu Mustafa Fehmi Kubilay; terzi çıraklığı yaparken, Antalya öğretmen okulunun sınavlarını kazanmış Antalya ve İzmir'de okuduktan sonra Bursa öğretmen okulunu bitirmiş, Cumhuriyet ilkelerine bağlı askerliğini yedek subay olarak yapan bir öğretmendi. Mustafa Fehmi Kubilay, olayı bastırmak için birliği ile birlikte asilerin üzerine yürüdü. İkazla dağılmayan topluluğu korkutarak dağıtmak amacıyla; manevra fişegi taşıyan askerlerine ateş emrini verdi. Asiler dağılmadılar, manevra fişeklerinin etki etmediğini anlayınca da; "Kendilerine kafir mermilerinin zarar vermeyeceğini" söyleyerek askerlere saldırdılar. İsyancılar, Kubilay'ı önce yaraladılar, sonra da Kubilay'ın yaralı olarak sığındığı caminin musalla taşında başını kesip yeşil bayrağın tepesine takarak bir süre menemen sokaklarında dolaştırdılar. Bu durumun en acı yani; Bu gerici olayın başlangıç aşamasında; Manisa ve Menemen güvenlik güçlerinin durumu kavrayip,gerekli önlemleri almaması, Gelişmeleri dört jandarma eri ile birlikte Hükümet konağında izleyen Jandarma komutanının, seyirci kalışı, Kubilay'in Askerlerinin kaçışması ve çevreden toplanan halkın da bu korkunç olayı alkışla desteklemeleridir. Bu sırada kendilerine engel olmak isteyen evki ve Hasan adlı iki bekçiyi de öldürdüler. Olay yerine gelen yeni askeri birlikler; isyancıları dağıttı; bu arada kendisini mehdi ilan eden yobaz Derviş Mehmet ve iki adamı öldürüldü. Manisa, Balıkesir ve Menemen'de sıkı yönetim ilan edildi. Mustafa Kemal, daha devletin başındaydı. Bu ülkeyi kurtaran ve devleti bağımsızlaştıran kişiCumhurbaşkanı idi. Duruma bizzat el koydu ve ; Olayla ilişkişi olan herkesin şiddetle cezalandırılmasını... Verilecek idam cezalarının hemen uygulanmasını ... Olayın "siyasal kaynaklarının araştırılmasını... Olayın oluşmasına katkıda bulunan "basına karşı sert önlemlerin alınmasını"...Olaya destek veren Menemenlilerin, hatta seyirci kalanların bile başka yerlere göç ettirilmesini istedi (ancak son isteğinden daha sonra vazgeçti) Büyük Millet Meclisi'nin 1-Ocak-1931 de yaptığı toplantıda; başbakan İsmet Paşa, olayı; "yüzyıllardır dini politikaya alet eden tüm faaliyetlerin bir tekrarı" olarak niteliyor ve " bu zavalllar laikliğe karşı gelerek, şeriat istemektedirler. Gerçekte ise yitirdikleri çıkarlarını istiyorlar" diyordu. Soruşturmalar, Derviş Mehmet; ve onu yönlendiren Laz İsmail Hocanın, İstanbul'da bulunan Nakşibendi eyhleriyle bağlantısını ortaya çıkardı. Nakşibendi eyhi Hoca Esat, şeyh Halit, Hoca Saffet ve Hoca Esat'in oğlu Mehmet Ali'nin ayaklanmanın hazırlanmasında baş rolü oynadıkları anlaşıldı. General Mustafa Muğlalı başkanlığında kurulan; Sıkıyönetim Harp Divanı 2200 sanığı "sorguladı". 105 kişiyi de "YARGILADI". Bu sanıklardan kimileri beraat etti. Kimileri değişik cezalar aldı. 37 kişiye idam; (bunlardan beşi'ne yaşlılıktan ötürü 15-24 yıl hapis,birine TBMM kararı ile iki yıl hapis verildi, idamlıklardan ikişi de eceli ile öldü.), 13 kişiye üç yıl adi hapis, 10 kişiye bir yıl hapis, 7 kişiye 15 yıl ağır hapis,1 kişiye şeyhlikten üç yıl hapis, 10 kişiye eyhlikten üç yıl hapis, 27 kişiye beraat kararı verildi. Kutup-ul ak tap (Kutuplarn kutbu) olarak anılan Hoca Esat duruşmalar sırasında tutuk evinde öldü. Başlarında Hoca Saffet, eyh Halit, Mehmet Ali ve Laz İsmail'in bulunduğu yirmi dokuz kişi Kubilay'in şehit edildiği yerde idam edildi. Menemen olayı hazırlayıcılarının ölümle cezalandırılmaları Naksibendileri sindirmedi. Olaydan üç yıl sonra Kazanlı İbrahim ve yandaşları Bursa da Türkçe ezanı protesto ederek "ERİAT İSTERİZ" bağırtıları ile yürüyüş yaptılar. Yürüyüşe Bursa halkının önemli bir bölümü de katıldı. 1935'te Siirt'te eyh Halit ve Oğlu Abdulkuddüs şeriat adına bir ayaklanma girişiminde bulundular. 1936'da İskilip'te Ahmet KALAYCI, yeni bir din sistemi ortaya koyduğunu ileri sürerek olay çıkarttı. Tüm bu faaliyetler iktidarın sert ve kesin tutumuyla en şiddetli bir biçimde bastırıldı. Bundan sonra da irtica yılanı pusuya yattı. 1950 yılına degin şeriatçılar yuvalarından çıkamadılar. Nakşibendi tarikatı mensuplarının ATATÜRK'E karşı tavrını anlamak için Menemen olayı ve benzeri denemeleri unutmamak gerekir. Bir yazarımızın dediği gibi;"İrtica yatağımızın başucundaki suya karıştırılan bir zehirdir. Kubilay'in katili Derviş Mehmet'in Menemen kapılarına sokuluşu gibi uykumuzu bekler ve ayaklarının ucuna basa basa gelir." "Sinsi sinsi deliğine çekilen yılan, şöyle ıslık çalıyor: Bana tabii ömrün ne kadarsa burada geber diye delik gösterdin ben bu delikte duramıyorum";Beni taşla ezmedikçe, Gazla yakmadıkça, Külümü yele vermedikçe, Sana rahat haram olsun." Evet; aydınlık ülkenin aydınlık insanları; "durumu" bilelim ve görevimizi yapalım Özellikle de Atamızın laiklik ilkesine sahip çıkalım. Laikliğin bir yaşam biçimi, insanca bir yaşam biçimi olduğunu, Türklerin Müslüman olmadan önce de laik bir düzen içinde yaşadıklarını, başka ulusların ve Türklerin tarihinde; dini kavramların, dini kişilerin, dini anlayışların egemen olduğu dönemlerde; toplumların neler çektiği ne mücadelelerle karşı karşıya kaldığını, nice acılar yaşadğını anımsayalım. Çağdaşlaşmaya yönelmis, çağdaşlaşmayı amaç edinmiş Türk devriminin zorunlu ve gerekli ilkesi laikliktir. Cumhuriyetin hedefi; "Çağdaş uygarlığa ulaşmaktır" çağdas uygarlığın felsefesi de "bireyin özgürlügü" ve "kendi geleceğini belirleme hakkı" na dayanır. Bu temel felsefeyi özümseyen Büyük Atatürk, bireyin; üzerindeki dini baskılardan kurtarılarak, özgür olmasını ve yaratıcı gücünü ülke ve insanlık yararına kullanmasını sağlayacak yapısal dönüşümü gerçekleştirmiştir. Kimilerince öcü gibi algılanan laiklik, işte bu yapısal dönüşümün ruhudur. Dini baskılardan kurtarılma yalnız "bireysel özgürleşme" için değil, bütün bir dünya yaşamı için gereklidir. Hatta kadın-erkek eşitliği için de gereklidir. Ve artık bu yaşamda; dünya sorunları; akılla ve bilimle çözülecektir. Böylece; laiklik sıradan bir "din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması değil, yaşama,akılcı ve bilimsel bakışı egemen kılmaktır. Çağdas yurttaşlar yetiştirmenin yolu da budur. "Aklı önemsemek ve eleştirel düşünmek." Ve giderek dogmalara, kalıplaşmalara karşı çıkmak. Aydınlanma devriminin hedefi de budur. Devrim şehidi Kubilay'in ardından "O Devrim" için,O Devrimi ilerletmek için nice Kubilaylar şehit verdik, veriyoruz. Bir simge insanıdır Kubilay; inandığı devrim uğruna gerici yığınların üstüne yürümenin unutulmaz örneğidir. Kubilay bir anıt insan olarak kuşakların belleğinde kalacaktır. Açıkça bilinmektedir ki; eyh Sait isyanı da Menemen olayı da Naksibendî eyhlerinin eseridir. Bu eyhler; "Sade dindarlar" olmayıp, otorite sahibi, varlıklı ve eli silah tutan kimselerdir. Hedefleri; İslam devleti kurmak, araçları da önce propaganda, sonra da "CİHAT" tir. Bu hedefe ulaşmak için bas vurmayacakları yöntem, iş birliği yapmayacakları kimse yoktur. Propagandalarında işledikleri başlıca temalar; "DİN ELDEN GİDİYOR" Söylemi ve başta Abdulhamit olmak üzere Osmanlı hanedanlığına övgü ve kadının yeni statüsünü yerme, Cumhuriyet düsmanlığı,Mustafa Kemal Pasaya ve Cumhuriyetin Bekçilerine küfürdür. eyhlerin müritlerine genel tavsiyeleri de ; efkatte güneş gibi ol!, Tevazuda toprak gibi ol!, Teslimiyette mevta gibi ol!, Ayıpları örtmekte gece gibi ol!, eyhine kayıtsız teslim ol! Cihat aşamasında ise halkı birbirine kırdırmaktan, "gavur" dedikleri kişilerle isbirliği yapmaktan çekinmezler. Nakşibendi eyhlerinin bir başka özelliği de dünya nimetlerine düşkünlükleridir. İşlerini sağlam tutmuşlardır. Nüfuzlarını yalnızca "GELENEĞE" değil, aynı zamanda paraya da dayandırmışlardır. Paranın iktidar demek olduğunu iyi bilirler, mürit hediyesi, evlenme ve ticaret gibi zengin olmak yollarını çok iyi uygularlar. Ayrıca bu işe bir dünya makamı kapabilmek için girmişlerdir. eyhler Siyasi hedeflerini gerçekleştirmek faaliyetlerinde yalnız da değildirler. Siyasiler ve aydınlar arasında bilinçli ya da bilinçsiz kışkırtıcıları ve destekleyicileri hep olmuştur. eyh Sait isyani,Menemen olayı ve diger gerici ayaklanmaların benzer ve ortak nedenlerine de bakmak gerekmektedir. Gericilerin Ortak hedefi; Cumhuriyeti yıkarak "Dine dayalı" bir devlet kurmaktır. Cumhuriyetin "Egemenlik ulusundur, felsefesini yıkarak, "Egemenlik Allah'ındir" felsefesini yerleştirmeye çalışırlar. Allah; egemenlik hakkını bizzat kullanamayacağına göre "Tarikat ehli" olanlar; egemenliği de Allah adına, "SEÇİMSİZ VE DENETİMSİZ" olarak kullanacaklardır. Mustafa Kemal'in, Amasya genelgesi ile ortaya koyduğu; "Egemenlik ULUSUN" dur felsefesi, yönetimde; "Tanrı hakları" sistemi yerine, "İNSAN HAKLARI, sistemini geçerli kılmış ve "TANRISAL İRADE" yerine, "İNSAN iradesi" ne işlerlik kazandırmıştır. eyh Sait ayaklanması, Menemen olayı ve küçük benzerleri... Atatürk böyle bir Türkiye'de yola çıkmıştı. Arkasında; yarım yüzyılı aşkın süredeki tüm aymazlık, Sapma ve ihanetlere karşın, bugün hala ayakları üzerinde durabilen bir Cumhuriyet bıraktı. Ve bunu; Ödünsüz çağdas bir eğitimi genelleştirerek ve Çağdışı baskaldırılara karşı ödünsüz davranarak başardı. Uzun yıllar sonra yaşanan; Maraş ve Çorum Kıyımları , Sivas'ta devletin gözleri önünde; inançları, düşünceleri yüzünden çıra yapılan insanlar ve Sincan gösterileri unutulmamalı. "İnadina" inadına davranışlar doğru değerlendirilmelidir. Çözüm, yine eğitimi düzeltmekten ve yine çağdışı güçlerin cüretlerini kırmaktan geçiyor. Kubilaylar unutulmamalı. Eğer unutulmasaydı Maraş, Çorum, Sivas, Sincan olayları yaşanmazdı. Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Ugur Mumcu,Ahmet Taner Kışlalı ve Necip Hablemitoğlu gibi kişiler aramızda olurdu. Menemen olayı ve Kubilay'ı anma günü tüm kendini bilenler için bir fırsattır... KUBİLAYLARI unutturmamanın fırsatı. Karanlık Güçlerin Cüretlerini Kırmanın fırsatıdır. Kaynakça: Meydan Larousse, Genkur. Bşk. lığı Harp Dairesi Bşk. lığı resmi yayınları No: 8 A. Taner Kışlalı,Osman Türkoguz, Çağdaş Kırçak, Kemal Üstün *Eşi Fatma Vedide Hanım; Kubilay' in cenaze törenine katılmamıştır. Olay tarihinde Gönen Tozakçı köyünde Öğretmenlik yapmaktadır. ***Oğlu Vedat Kubilay babası öldüğünde 18 aylıktır. Vedat ilk okulu Bandırma'da tamamlar,Orta ikide iken annesi Hamdi Ersözle evlenir,kendisi de Ali amcasının yanına gider. Kaşıyaka ve Karataş ortaokuluna devam eder ve okuyamaz. Soma'da kömür tahlili işinde ve 1946'da Nazilli basma fabrikasında çalısır 18 yaşına kadar yetim maaşı alır. Askerden sonra evlenir,1964'de iççi olarak Almanya' ya gider, üç yıl kalır yurda dönerek üç yıl da Nazilli belediyesinde çalışır ve emekli olur.
Vedat Kubilay 2002 yılı başında da aramızdan ayrıldı. İğneli Fıçı Nihayet Düzeltildi Geçen yazımda (sayı 129) "kavram kargaşası"nın bu ülkede pek çok sıkıntılara yol açtığını,toplum ve birey üzerinde derin izler, yaralar bıraktığını gazilik ve şehitlik olgularında vurgulamaya çalıştım. Özetle, düşüncelerimi şöyle belirtmiştim: 57. hükümet gazilik adına önemli bir adım atmıştı. 15 Eylül 2000'de, Başbakanlıgın 24 sayılı genelgesi 19 Eylül gününü" Gaziler Günü" ve bu günün içinde bulundugu haftanın da" Gaziler Haftası olarak " kutlanacagını ifade ediyordu. Ancak, bir büyük hata ile birlikte... Çünkü, Gaziler Günü" ehitler Günü" ile birlikte protokole alınıp KUTLANACAKTI. Tarihine sahip çıktıgını her fırsatta ifade eden bir halkın, en özgün ve ciddi deger belledigi şehitlik ve gazilik kavramı üzerine yapılan bu hatanın yarattıgı şok yabana atılır cinsten degildi.ehit ailelerini ve yakınlarını derinden etkileyen bu meseleye ilk anlamlı tepki, Terör Mağdurları Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneginden geldi. Dernek Başkan yardımcısı Hamit Köse ve dört şehit babası Bekir Doğan , ükrü Elmas, Hasan Yıldız, Mehmet Buğtekin imzalı bir mektup Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e gönderildi. Bu mektup Gaziler Dergisi'nde de yayınlandı. Anlatılmak istenilen, hatta düzeltilmesi ifade edilen konu özetle şöyleydi: Başbakanlığın 24 sayılı genelgesi gereğince icra edilen törenlere katılmadıklarını belirten Terör Mağdurları Derneği, Türkiye'de her yıl 25 Nisan'da Kara ehitleri, 15 Mayıs'ta Hava ehitleri adına düzenlenen 'KUTLAMA' değil, 'ANMA' törenlerine iştirak ettiklerinin altını çiziyordu. Vatanın bölünmez bütünlüğü uğruna can verenlerin kendi çocukları olduğunu, neyin kutlanacağını anlamadıklarını sert bir üslupla dile getiren Terör Mağdurları Derneği ve ehit aileleri, can veren çocuklarının ölümünü kutlamanın kendilerine yakışmadığının da bilinmesini istiyordu. " Bu durum evlat acısını tanımayanlara yakışır" şeklinde duygu ve düşüncelerini betimleyen dernek ve üyeleri, yanlış uygulamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından düzeltilmesini de dile getiriyordu. 57. Hükümetin hakkını bu konuda vermek gerekiyor. Çünkü, hatalarını düzeltmekte gecikmediler. Milli Savunma Bakanlığı'nca hazırlanan ve Bakanlar Kurulunca 2 Mayıs 2002 tarihinde kararlaştırılan 18 Mart Gününün ehitler Günü ve 19 Eylül Gününün Gaziler Günü ilan edilmesi hakkında bir kanun tasarısını TBMM Başkanlığı' na gönderdiler. Tasarının genel gerekçesi özetle şöyleydi: Milletimizin vatan toprakları uğruna şehit verdiğimiz evlatları ile kahraman gazilerimizi özel bir günde tüm toplumun katılacağı törenlerle anmak,onlaraolan minnettarlığımızın ifadesi olacaktır. Halen Kara ehitlerini Anma Günü 25 Nisan, Deniz ehitlerini Anma Günü 4 Nisan ve Hava ehitlerini Anma Günü 15 Mayıs tarihlerinde ilgili kuvvet komutanlıklarının kendi bünyelerinde düzenlenen törenlerle anılmaktadır. Kara, deniz ve hava şehitlerini anma günleri dışında Polis ehitlerini Anma Günü 10 Nisan, Dışişleri ehitlerini Anma Günü 25 Mayıs tarihlerinde icra edilmekte olup , şehitlerimizi anmak amacıyla bazı kurum ve kuruluşlarca birbirinden bağımsız ve münferit olarak çeşitli törenler düzenlenmektedir. Kurum ve kuruluşlar tarafından birbirinden kopuk, münferit ve kamuoyunda yeterli tesiri bırakmadan ayrı ayrı tarihlerde icra edilen şehitleri anma günleri yerine, tek bir günde bütün kurum ve kuruluşlarda geniş halk kitlelerinin katılacağı bir törenle şehitlerimizin anılmasının uygun olacağı değerlendirilmektedir. İçişleri Komisyonu 19 Haziran 2002' de bir rapor hazırladı. Milli Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanan tasarının kabul edilmesi yönünde olan bu rapor, 23 Eylül 2002 de , 18 Mart Gününün ehitler Günü ve 19 Eylül Gününün Gaziler Günü ilan edilmesini sağladı. Evet nihayet hata düzeltildi. Elbette doğru kolay kazanımlarla elde edilmiyor. Bir çaba, emek harcamak gerekiyor. Terör Mağdurları Derneği'ni de bu çabadan dolayı kutlamak isterim. Bir sivil toplum kuruluşu'nun kendi meselesine ciddi bir biçimde nasıl sahip çıkılacağı ile ilgili güzel bir ders veriyor. Klişeleşmiş yöntemlerle, geleneksel söylemlerle bir yere varılamayacağını da net ve açık gösteriyor. ehit ve Gazi nüfusunun azımsanacak bir boyutta olmadığını kavradığımız zaman bu ülkeye büyük bir hizmette bulunacağız. İç ve dış güvenliğimizle içiçe geçmiş olan bu olguları geç kalmadan ele almalı ve üzerine gitmeliyiz . Hakim Dedeye Onur Madalyası Herşey değişir, kayalar,vadiler, insanlar,toplum diğer canlılar her an değişirler. Birde değişmez sabiteler vardır; sevgi, dostluk, kardeşlik gibi.İşte bu değişmezlerden kardeşlik duygusunun en rafine olmuş şeklini gazilerin ilişkilerinde gözlemleyebiliriz. Orada, cephede, kardeşinize sırtınızı dayarsınız, arkanızdan gelecek kahpe kurşuna o, yüzünü döner, sizi korumak için... Belki de arkanızda yere o düşer, o şehit olur. Unutulmaz, unutulamaz, bu yaşanılanlar... Bu genel doğrular yakın bir zamanda ülkemizde yaşamın içinde teyit edildi. Amerikalı gazi William Alli ile Türk gazisi Hekim Dede arasındaki ilişki, bu kardeşlik duygusunu bir kez daha anımsattı. Amerikanın Kore Gazileri Derneği Başkanı William Edward Alli, ABD’ li askerleri 1951-1952 Kore Savaşı’ nda ölümden kurtaran Bitlisli Kore Gazisi Hakim Gültekin’e ulaşmak için Anadolu Ajans’ ından Türkiyede’ ki tüm gazi derneklerine kadar birçok ilgili kurumu alarma geçirdi. Gazetelerde çıkan arama haberlerinin sonucunda nihayet Bitlisli Kore Gazisi Hakim Gültekin’e ulaşıldı. Amerika nere, Türkiye nere? Bu uzaklık bir anda kapandı, yok oldu iki gazinin kardeşlik elektriğinde... İki gazi en derin en saf bir biçimde tatmışlardı kardeşlik duygusunu... Gazi Hakim Gültekin, işte bu duygylar içerisinde yaşamını risk ederek Amerikalı askerleri kurtarmaya koştu. Amerikalı Gazi W. Alliy’ yi de yıllar sonra Türkiye’ de kendini kurtaran Gazi Hekim’ i bulmasına neden olan, bu kardeşlk duygusunu dışa yansımasıydı. Hakim Gültekin “Ben sevap için cephede savaştım. İnsanlık ve kardeşlik adına can kurtardım” diyor. İnsan ölümden elbette korkar, ama Gazi Hakim Gültekin yakın arkadaşlarını şehit verince, ölümden korkmaz hale gelmiş. Amerikalı Gazilerin anılarında Türk Gazilerinin yeri bambaşkaydı. ABD’ li William Alli ve arkadaşları Türk gazilerine minnet borçlu olduklarını şu sözlerle dile getiriyorlar; “Esir kampında Amerikalı askerler kendilerine bakmaktan acizken, Türk askerleri arkadaşlarına moral depoluyor, her konuda yardımlarını esirgemiyorlardı. Hatta hasta olduğumuz zamanlarda bile hastabakıcılık görevini üstleniyorlardı ve ağaç dallarını tığ olarak kullanarak ördükleri çorapları unutmak mümkün değil.” William Alli’ yi hayrete düşüren bir başka olay ise Türk askerlerinden tek bir ihbarcının çıkmaması idi. Her gün Mekke’ye dönerek namaz kılmaları, Koreli askerlerin bu duruma sinirlenerek yaptığı işkencelerin ve hakaretlerin onları etkilemediği idi. Ancak Türk askerlerinin Koreli askerlere karşı ayağa kalkıp,” vur beni, öldür beni doğrudan cennete gideceğim” dediklerini, bunun sonrasında Koreli askerlere arkalarını dönerek dizlerinin üzerinde dua ettiklerini, Çinli ve Kuzey Koreli askerlerin namaz kılarken korkudan onlara dokunamayışını ve Türk askerlerinin dinlerine bu kadar bağlı oluşları, William Alli’ yi çok etkilemiş.”Türk askerlerinin bizim dilimizden anlamamalarına rağmen bizimle kurdukları diyalog gerçekten görülmeye değerdi” şeklindeki duygularını ifade eden William Alli” işte biz bu Türk’e minnet borçluyuz “ dedi. Amerikalılara bir tür insanlık dersi veren Gazi Hakim Gültekin, Ankara’ da Türkiye Muharip Gaziler Derneği tarafından karşılandı. Yetkililerin kendisine Gazi kıyafeti armağan etmeleri onu çok mutlu etti. Yaptığı uzun yolculuktan ötürü yorgun düşen Gazi Hakim Gültekin hatırlandığı için çok mutlu olduğunu defalarca tekrarladı. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenlerine Amerikalı gazilerle katılacağı için heyecanlı olduğunu dile getirdi. Gazi Hakim Dede babasının 7.5 yıl Çanakkale’den Doğu Cephesine kadar her cephede savaştığını, amcasının I.Dünya Harbi’ne katılıp, Pasinler’ de Ruslar’a şehit düştüğünü, 1995’te askerden dönen 22 yaşındaki torununu PKK’ ya kurban verdiğini belirtirken, gözlerinde onur ve acı duygularının karmaşası okunuyordu. Askerliğinin bitmiş olmasına rağmen, teskeresini almaya gittiğinde, Kore Savaşına katılmaya karar verdiğini “ orada kardeşlerin savaşıyor dediler, durmadım sevaptır gitmek lazım dedim ve gittim”diyerek ifade ediyordu. Gazi Hakim yaşadıklarını anlatırken o günleri tekrar yaşıyormuş gibiydi.”İnsan tabiki ölümden korkar ama en yakın arkadaşların yanında şehit düşünce insan bir şey düşünemez olur, işte o zaman ölümün korkulacak yanı kalmaz” diyen Gazi Hakim adeta ölüme meydan okumuştu. Amerika’ nın hatırladığı ya da minnet duyduğu tek gazi Hakim Dede olmamalı .Gazi temsilcisi dernek ve vakıflar Amerikanın minnet ve şükran dolu teşekküründen bir nebze utanmış olmalı diye düşünüyorum.Pek çok savaş kahramanı gazimiz medya’nın, basın’ın ve gazi temsilcisi dernek ve vakıfların ilgisizliği karşısında unutulma illeti ile karşı karşıya bırakılıyor. Bu duyarsızlıkların bedelini ödemeden ivedilikle gazilik olgusunun üzerine gitmeliyiz. Gazilerin taleplerine cevap vermenin bir sorumluluk olduğunu yeni hükümete ve sivil toplum örgütlerine hatırlatırız
|