|
20.Yıl Tebliği Uzun bir süreç... Her veri, bilgi ve belge bir çok an’ ın izlerinde Gaziler dergisi postasında eridi. Şehit ve Gazi olgusuna, politik, ekonomik, sosyal ve popülist kaygılardan uzak, araştırmacı, sorguluyucu bir mantıkla ve objektif bir gözlük takarak yaklaşıldı. Türkiye’ de ilk kez Mart 1992’ de, gazilerin, yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntıları; resmi geçit töreni dışında ve hamasi edebiyat yapmadan kamuoyu gündemine taşıyan... Şehit ve Gaziler üzerinde dönen politik, ekonomik ve şahsi çıkar dolaplarını deşifre eden... Kan sıkıntısı çekilen sıcak savaş döneminde, Şubat-1993’ de ‘Kan Bağışı’ kampanyası ile siyasetçilerin, ordunun, yetkililerin, iş dünyasının ve halkın takdirine mazhar olan... Yabancı ülke gazilerine tanınan yasal hakları, uygulanan programları, tasarlanan projeleri, gazi organizasyonlarını ve işlevlerini Türkiye gazilerinin bilgisine sunan... Gaziler Dergisi ve çalışanlarının iddiası şudur: “Biz, Türkiye’ de ‘gazilik’ olgusu üzerine yayın yapan ilk ve tek dergiyiz. Yetkimizi, İstanbul Valiliği tarafından verilen Mart 1983 K-542-10406 sayılı belge ile aldık. Gücümüz ise; dördüncü kuvvet basından kaynaklanır. Amacımız; gazilik kavramının derinliğine inmek, tüm detayların ortaya çıkmasına aracı olmak, gazilerin bilinç düzeyini yükseltmek, kamuoyunu bilgilendirmek ve yetkilileri harekete geçirip, izlemektir. Ancak , tüm bu faaliyetler gerçekleştirilirken zaman zaman bazı yetkililer tarafından araştırılmadan, değerlendirilmeden önyargılı tavırları ile karşılaşmaktayız. Elbette ak ile kara ortaya çıkmalı... Şehitler ve gaziler üzerine politik ve ekonomik çıkar amaçlı manipulasyonlar deşifre edilmeli... Bu noktada herkes hemfikir. Ateş olmayan yerde duman tütmez... Ama duman hangi yönde? Bunun yanıtını düşünerek, tartışarak ve inceleyerek bulmaya çalışalım. Günah keçisi olmak kimsenin kabulleneceği bir durum değildir. Dezenformasyon tuzaklarından kurtulalım ki, kafalar karışmasın. Kore Savaşı’ ndan bugünlere, 50 yılı aşkın bir süreçte gazilik kavramını karıştırdığımızda; yeterli ilgi gösterilmeyen, bir kaç kurum dışında desteklenmeyen ve problemleriyle giderek büyüyen bir çerçeveyi karşımızdaki duvarda çivili görürüz. Bakmasanız ya da görmemezlikten gelseniz de o, duvarda anlaşılacağı günü bekler. Gazilik olgusunu yardım, bağış gibi konulara indirgemeden irdelemenin tam zamanıdır. Konuya yardım, bağış persfektifinden bakmak gazilere yapılan en büyük haksızlıktır. Onların cesur birer kahraman olduğunu unutmaktır. Anayasa’ nın 61. maddesi gazilere gereken önemin eşit şekilde verilmesini hükmeder. Ancak, onlarca hükümet gazilik kavramını ihmal etmiştir. Gazilerle ilgili birçok yasa ya meclis raflarında ya da henüz hazırlanmamıştır. Türkiye’ nin jeopotik konumu itibariyle güvenlik sorunu en temel, en güncel meselesi olduğu konusunda hemfikiriz. Yaşadığımız terör vebası belleklerimizde yerini korumaktadır. Gelecekle ilgili kaygılar dünya devletlerinin gündemini işgal etmektedir. Kargaşa içinde yüzen bir dünyada, güvenlik sorunu ile gazilerin el üstünde tutulmasını birarada gören uluslar güçlü olarak ayakta kalacaktır. Gazi temsilcisi dernek ve vakıflar silkelenmeli, gazilerin seslerini meclise taşımalıdır. Gazilerin; eşleri, ebeveyinleri, çocukları ve yakın çevresi ile geniş bir tabana sahip olduklarını hatırlatacak, yaklaşımları, siyasi iradeye sunmalıdır. Sivil toplum kuruluşlarının temel amaçları bu tip çalışmalarda önem kazanır. Bu konularda adım atmak isteyen her kuruma, kişiye açık olduğumuzu beyan ediyoruz. Dergi sayfalarımızı, gazilik olgusu ile ilgili her türlü düşünceye, tartışmaya açıyoruz. Gün ışığına bugüne değin gereğince(!) çıkmayan “Gazilik” meselesini aydınlığa kavuşturmak için gelin birlikte olalım...” II:
Körfez Savaşı ve 20. Yıldönümümüz
Bu sayının özelliği iki temel noktaya dayanıyor. Bunlardan biri ABD ile Irak arasında patlayan II. Körfez Savaşı, diğeri ise “Gaziler” dergisinin 20. yılını kucaklamış olması. II. Körfez Savaşı, bangır bangır bağırarak geldi. Hatta ilk hava saldırısının günü bile belliydi. Dünya ve Türkiye medyası, basını adeta bir savaş filmini aratmayacak şekilde orta - doğu da patlayan bu savaşı gözler önüne serdi. Savaş, farklı düşünceleri kesin hatlarla birbirinden izole etti. Sınırlarımızdaki bu karışıklık bazı gelişmeleri ve tesbitleri beraberinde getirdi. Birleşmiş Milletler yara alırken, global savaş karşıtları şaşılacak şekilde tepki gösterdi. Hatta savaşın tarafı olan ABD ve İngiltere’ nin merkezi şehirlerinde bile, savaş karşıtı gösteriler düzenlendi. Yine AB üyesi bazı ülkelerin, Türkiye’ yi Irak konusunda “Türkiye Kuzey Irak’ a giremez “şekilde tehditvari uyarıları NATO müttefiği olan ülkemizde, “NATO’ nun altı dinamitlendi” şeklinde algılandı. Başkumandan Atatürk “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” mesajı ile dünyaya barışın önemini vurgulayan nadir bir askeri liderdi. Dolayısıyla Atatürk’ ü izleyen Türk Ordusu, barıştan yana tavır koyan bir bilince doğal olarak sahiptir. II. Körfez Savaşı öncesi Türkiye’ nin tüm barış girişimlerini tetikleyen etkenlerden biride Türk Genelkurmayı idi. Ancak, bu çabalar bir netice vermedi ve koalisyon güçleri 20 Mart tarihinde Irak’ a müdahale etti. Bu savaşla karşılaşılması muhtemel durumlar için Türk Silahlı Kuvvetleri gerekli tesbitleri yapıp, çeşitli planlar üzerinde çalışmalara devam etti. Ve nihayet 26 Mart’ ta Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök bir basın açıklaması yaparak, bu savaşın koşullarını değerlendirdi. “Kuzey Irak’ a savaşmak ve işgal etmek için girmeyeceğiz” diyen Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök TSK’ nın Irak’ a asker gönderilmesini üç koşula bağladı: 1- Kuzey Irak’ ta bir süredir konuşlanan askerimize herhangi bir saldırı, 2- Oluşulabilecek mülteci akını, 3- Türk asıllı Türkmenlere yapılacak katliamlar, karşısında daha fazla birlik gönderebileceğimizin altını çizdi. Savaş, kabul edilebilecek bir olgu değildir. Bunu en iyi bilen askerdir. Ancak ülke menfaatleri söz konusu olduğunda, Türk askeri her koşulda gereğini yapacak konumdadır. 20. yıldönümünü yaşadığımız günlerdeyiz. 20 yıl çok uzun bir süreç,, “Gaziler” dergisi bu zaman diliminde pek çok başarılı çabaya imza attı. Ülkemizde, gazilik kavramını derinlemesine irdeleyen tek yayın organı olma ünvanına hak kazandı. “Gazi Bakanlığı” projesini, imza kampanyasıyla uygulamaya geçirerek, bu konuda, basın tarihimizde, “Gaziler” dergisi adını altın harflerle yazdı. Elbette dezenformasyon nitelikli engellerle karşılaştı. Ancak engellere takılıp kalmadı, yoluna azimle devam etti, 20. yılına ulaştı ve gazilerin “gerçek manada sesi” oldu. Bazı kafaları da rahatsız etti. Rahatsızlık taşıyan kafalar, ise; “Gaziler” dergisini mantık dışı mesnetsiz suçlamalar ve tuhaf yakıştırmalarla yıpratmaya çalıştı. Ben, Türk Silahlı Kuvvetleri’ nin onurlu bir üyesi olarak “Gaziler” dergisinin daha uzun yaşaması adına katkıda bulunmayı bir görev addettim. Askerlik mesleğini nasıl başarıyla yerine getirmişsem “Gaziler” dergisinde de değirli gazilerimizle birlikte olacağım. Katkılarınız ve gösterdiğiniz duyarlılıkla ayakta duran “Gaziler” dergisi, 20. yılını onurla ve sizlerle birlikte kutluyor. . Çanakkale Destanı ve 18 Mart Şehitler Günü Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Çanakkale Destanı” (1965) adlı yapıtında; Çanakkale; “Yeni Türkiye’ nin Önsözüdür” der. Çanakkale’ de bir milletin umutları yeniden yeşermeye başlamıştır. “Hasta Adam”, “Çanakkale Geçilmez” ilacıyla ayağa kalkmıştır. İstiklal Harbi’ nin mayası, rotası, ruhu ve cumhuriyetin temelleri Çanakkale’ de vücut bulmuştur. Yenilgilerin getirdiği, yılgınlık, bezginlik bu zaferle ortadan kalkmış, yerini bağımsızlık ateşine bırakmıştır. Ulusun önderi Atatürk,, Çanakkale Savaşları ile tarihin sahnesine çıkmıştır. Harp tarihçilerine şu mesajı iletmeyi de unutmamıştır: “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”. Vatan, bayrak ve özgürlük temasını ele alan Kuva-yi Milliye ruhu da bu alanda oluşmuştur. Geleneklerimiz üç şeye kına yakıldığını belirler: Gelin olan kızlarımızın eline kına yakarız; evine, eşine, çocuklarına kurban olsun diye... Kurbanlık koçlara kına yakarız; Allaha kurban olsun diye... Bir de askere gönderdiğimiz evlatlarımıza kına yakarız; vatanına kurban olsun diye... Çanakkale’ nin bereketli toprakları, 250 bine yakın kınalı kuzuya yani şehitlerimize ev sahipliği yapar. Çanakkale Deniz Zaferi’ yle bölünmez bütünlüğümüzün, bağımsızlığımızın ve özgürlüğümüzün yüce değerler manzumesi olduğunu bir kez daha kanıtladık tüm dünyaya. İşte bu nedenler, 18 Mart Şehitler Günü’ nün kabul edilmesinin gerekçeleridir. 18 Mart ve akabinde cereyan eden Çanakkale Savaşları son dönem Türk tarihinin en önemli hadiselerinden biridir. Ve Çanakkale’ de, yurdumuzun her yerinden şehit huzur içinde yatmaktadır. 18 Mart 1915 Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’ na katıldıktan sonra, yapılacak askeri bir girişimle Boğazların ele geçirilmesi tasarısı İngiliz Bahriye Bakanı Wiston Churchill aitti. Çünkü Çanakkale Boğazı geçilirse, İstanbul’ u ele geçirmek mümkün olacaktı. W. Churchill’ in bu tasarısının dayandığı temel nokta; “Boğazlar ele geçirildiği takdirde, Osmanlı’ nın barajı kabullenmekten başka bir çaresinin kalmayacağı, böylelikle Rusya ile ilişkinin direkt olarak kurulacağı” na dayanıyordu. Ayrıca bu harekat başarı ile sonuçlanırsa Balkan devletlerine de göz dağı verilecekti. 19 Şubat 1915’ ten itibaren ortak bir İngiliz-Fransız donanması denizden Çanakkale Boğazının iki tarafında yer alan Saddülbahir ve Kumkale’ deki Türk tabyalarını bombardımana başladılar. Bu saldırıları 18 Mart’ a kadar devam etti. Nihayet, 18 Mart 1915 günü havanın güneşli, rüzgarsız ve denizin sakin olduğu sırada, müttefik donanması Çanakkale Boğazına girerek boğazı geçme girişiminde bulundu. Ancak bu teşebbüs bir felaketle sonuçlandı. Saat 10.30’ da öncü harp gemisi Queen Elizabeth boğaza girdi. Çanakkale Boğazı’ nın her iki yanındaki tabyaları top ateşine tuttu. Ardından Agamennon, Lord Nelson ve Inflexible adlı güçlü harp gemileri Kilitbahir’ deki müskahkem mevkileri dövmeye başladı. Saat 11.50’ de, karadan, Türk havan bataryaları ve küçük çaptaki toplar harp gemilerin ateşle cevap verdi. Öğleye doğru harp gemileri hasar tesbiti yaptı. İnflexible’ in direkleri yandı ve sancak tarafından yara aldı. Agemennon ise on iki yerinden vuruldu. Donanmaya kumanda eden Amiral De Robeck, yedekteki gemileri öne sürdü. Bu sırada Bouvet isabet aldı ve yana yatıp battı. Kaptan Rageot ile mürettebattan 639 kişi boğuldu. İngilizlerin Akdeniz’ deki filo komutanı Amiral Carden’ in, 2 Mart 1915 tarihli telgrafı şu mesajı içeriyordu: “ Havalar müsait gittiği takdirde iki hafta sonra İstanbul’ da olabileceğimizi ümit ediyorum.” Ancak, itilaf Devletleri’ nin harp gemileri tüm zorlamalara karşın Boğaz’ ı geçemedi. Bu taaruzun olumsuz neticesini General İan Hamilton, 19 Mart günü İngiliz Harbiye Nazırı Lord Kıtchener’ e gönderdiği mesajda belirtir: “ Boğaz’ ın düşünüldüğü gibi, sadece donanmanın zorlanmasıyla geçilebileceğine inanmıyorum.” Saldırgan filodan altı gemi boğazın sularına gömüldü. Bu sayı İtilaf Devletleri’ nin Akdeniz filosunun üçte biri demekti. Ayrıca 2 binden fazla bahriyeli boğuldu ya da kayboldu. Hava kararmaya başladığında saldırgan filodan geri kalanlar Ege Denizi’ ne açıldı. Böylece Çanakkale deniz muharebelerinin sonu gelmişti. 19 Mart’ ta ne de onu takip eden günlerde Boğaz denizden zorlanmadı. Çanakkale Zaferi’ nin Şehitler Günü Kabul Edilmesi Tüm şehitlerimizi daha geniş bir katılımla anmak, mezarları önünde saygıyla eğilmek için 18 Mart gününün Şehitler Günü olarak kabul edilmesi, 4768 nolu 27.06.2002 tarihli yasayla belirlendi. Bu kanunun ilk iki maddesini aktaralım: Madde 1: 18 Mart Şehitler Günü, 19 Eylül Gaziler Günüdür. Anılan günlerde bütün kamu kurum ve kuruluşlarının öncülüğünde, halkımızın ve sivil kuruluşların iştiraki ile her yıl anma töreni düzenlenir. Madde 2: Şehitler ve Gaziler günlerinin anma törenleri ile ilgili yönetmelik, Kanunun yayımı tarihinden itibaren dört ay içinde spordan sorumlu Devlet Bakanlığı ile Milli Savunma, İçişleri, Dışişleri ve Milli Eğitim bakanlıklarınca müştereken düzenlenir. Ülkemizin bağımsızlığı, bütünlüğü ve cumhuriyet uğruna canlarını hiçe sayarak ölüme koşan, yurdumuzun ve dünyanın dört bir köşesinde, şehitliklerde, elbiseleri dahi çıkarılmadan bilinmeyen yerlerde, ‘kefensiz, bazıları da mezar taşı olmadan, ama görevini yapmış olmanın huzuru içerisinde yatan kahraman şehitlerimizi, ülkemizin esenliği yurttaşlarımızın can ve mal güvenliği için canlarını feda eden cesur yürek şehit polislerimizi, hak ve menfaatlerimizi koruma uğrunda görev yaparken çeşitli ülkelerde hain saldırılara maruz kalan Dışişleri Bakanlığı mensubu şehitlerimizi, yurdumuzun en ücra köşelerinde insanımızı aydınlatma yolunda cefakar ve fedakarca görev yaparken şehit edilen öğretmenlerimizi bu kanunla her yıl anacağız. Neden 18 Mart 1915 Deniz Zaferi diye sorabilirsiniz. 18 Mart Çanakkale’ nin geçilemeyeceğinin, Türk milletinin esir edilemeyeceğinin, Türk Vatanı’nın parçalana mayacağının tüm dünyaya haykırıldığı gündür. İşte bu sebepledir ki, 18 Mart, Yüce Meclisimiz tarafından 27 Haziran 2002 tarihinde 4768 sayılı yasa ile şehitler günü olarak kabul edilmiştir. Milli sembol kabul ettiğimiz bu günde, şehitlerimizi, toplu olarak, şanlarına yaraşır bir ortak tarihte anmak istememiz ve bu tarih olarak 18 Mart tarihini kabul etmemiz de takdire şayan bir vefa ve incelik örneğidir. Ölümsüzlerin Tanrıya Kavuştuğu Gün Kur-an-ı Kerim’ de pek çok ayet, şehitlerin yüce bir katta ödüllendirileceği hatta onlara ölü denmesinin yanlış olduğu betimlenir. Onlar ölümsüzlük şerbeti içerek Tanrıya kavuşurlar. Hayatının baharında üstün değerler adına göreverini ifa ederken bu dünyaya veda ederler. İşte Şehitler Günü, bedenin vatan ve bayrak uğruna destanlaştığı gündür. Vazifesini yerine getirenin son rütbesi; “Şehitlik” tir. Bununla birlikte Şehitler Günü; oğluna kına yakıp, alnını öpen şehit asker ana ve babalarıyla, oğlunu, kızını vatana hizmet için, yetiştiren şehit polis, öğretmen, diplomat ve diğer kamu görevlimizin ana babalarının onurlandığı, onurlandırıldığı bir gündür. Bu yıl şehitliklerde düzenlenen törenlerde, bağımsızlığımızı kanlarıyla, canlarıyla bize hediye edenleri andık. İlginç bir anekdot ise, törenlere ilk kez Kuvva-yi Milliye kadınlarının da katılmasıydı. Gazi torunları olan kadınların Çanakkale’de bulunmaktan gurur duyduklarını ve gerektiğinde Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi, her zaman ve her yerde görev üstlenebileceklerini belirtmesi, bu topraklarda oynanan çirkin oyunlara atılan bir tokattı. Uludağ Üniversitesi Rektörü Prof. Mustafa Yurtkan aydınlarımıza bir göndermede bulunuyor: “Çanakkale’ de aydınlarımızı da gömdük. Bugün aydınlara düşen görev, şehitlerimizin kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ ni sırtlamaktır”. Şehitler, gururla destanlaştılar, anıtlaştılar. Yakılan türkülerde, ezgilerde ağıtların odak noktasını oluşturdular. Türkiye’ nin bölünmez bütünlüğü uğruna verilen mücadelede erimizi, astsubayımızı, subayımızı, generali mizi, polisimizi, diplomatımızı, öğretmenimizi ve pek çok kamu görevlimizi şehit verdik. Onlar kahramandı... Onlar cesurdu... Onlar gerektiği için canlarını verdiler. Aziz şehitlerimiz sizleri unutmayacağız. Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’ in Mesajı “Birinci Dünya Savaşı’ nın önemli cephelerinden olan Çanakkale, büyük çarpışmalara sahne olmuş, burada kazanılan zafer, savaşın ve tarihin akışını değiştirmiştir. Çanakkale’ de, donanım ve olanak yönünden güçlü ordulara karşı, inanılmaz bir direniş gösterilmiş, üstün cesaret ve özveriyle, “Çanakkale geçilmez” dedirten, eşine az rastlanır, anlamlı bir kahramanlık destanı yazılmıştır. Yurt sevgisinin ve dayanışmanın üst düzeye çıktığı Çanakkale Deniz Zaferi’ yle, özgürlük ve bağımsızlığımızın, bölünmez bütünlüğümüzün korunması için kararlılıkla savaşım verileceği, birlik içinde yurdun her karış toprağının savunulacağı bir kez daha kanıtlanmıştır. Çanakkale Savaşları, Yüce Atatürk’ü tarih sahnesine çıkarmıştır. Yüce Atatürk, Arıburnu’ nda, Conkbayırı’ nda, Anafartalar’ da azmi, kararlılığı, ileri görüşlülüğü, üstün askeri dehası, çabuk ve doğru karar alma özellikleri ile büyük takdir toplamış, eşsiz bir lider olacağının işaretlerini vermiştir. Atatürk’ ün “Yurtta barış, dünyada barış” özdeyişiyle Türkiye Cumhuriyeti, dış politikasında barış ilkesini benimsemiş, bu ülkenin kararlılıkla uygulanması, ülkemize önemli kazanımlar sağlanmıştır. Bugün, Türkiye, bir yandan aydınlanma ve çağdaşlaşma çabalarını, öte yandan da Atatürk’ ün yönergesi doğrultusunda kalıcı bir dünya barışının sağlanması için üzerine düşeni yapmayı sürdürmektedir. Gerekçesi ne olursa olsun savaşın yıkımını gözler önüne seren Çanakkale Şehitliği, barışın ve dostluğun dünya için ne kadar gerekli ve önemli olduğunu tüm insanlığa duyurmaktadır. İnsanlık, geçmişin hatalarından gerekli dersleri çıkararak, dünyanın çeşitli bölgelerinde süren çatışmaları sonlandırmalı, insanların hiçbir ayırım gözetmeden ve gelecek kaygısı dünyanın temelleri atılmalıdır. Çanakkale Deniz Zaferi’ nin yıldönümünde, Yüce Atatürk ve silah arkadaşlarını, kahraman şehit ve gazilerimizi, saygı ve şükranla anıyor, tüm yurttaşlarımıza esenlikler diliyorum.” Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök Bugün; Türk harp tarihine altın harflerle yazılan Çanakkale Zaferi’ nin 88’ nci yıldönümünü kutlamanın büyük sevincini ve üzerinde huzur ve güvenle yaşadığımız kutsal vatanımız için canlarını feda eden şehitlerimizin şehitler günü’ nü idrak etmenin onurunu yaşamaktayız. Çanakkale Zaferi; Dünya tarihinde bir dönüm noktasının yaşandığı, güç dengelerinin değiştiği, olayların akışı üzerinde Türk ulusunun belirleyici bir rol oynadığı, Kurtuluş Savaşımızın ilk meşalesinin tutuşturulduğu, yüce Türk ulusunun kahramanlık ve fedakarlığının doruk noktasına ulaştığı bir prestij ve azmin mücadelesi olmuştur. Türk ordusu’ nun Çanakkale’ de vermiş olduğu bu büyük mücadele; sadece dünya tarihi üzerinde yarattığı büyük etkiyle değil, Türk Harp sanatının uygulanış tarzı, başta büyük önder Atatürk olmak üzere, kanlı mücadelede ön plana çıkardığı kahramanlar ve askeri dehalar, Türk askerinin doğasında bulunan insani değerlerin muharebe sahasında tezahürü bakımlarından da dünya harp tarihinde örneği olmayan bir olaydır. Çanakkale Zaferi, vatanın bütünlüğü ve ulusun bağımsızlığı söz konusu olduğunda, Türk ulusu’ nun neleri başarabileceğinin en güzel kanıtıdır. Türk ulusu bu zaferle, arka arkaya gelen acı olayların etkisiyle kaybettiği özgüvenini yeniden kazanmıştır. Diğer taraftan Çanakkale Zaferi ile birlikte, Şehitler Günü olarak da kutladığımız bu anlamlı zafer gününde, kutsal vatan topraklarını canları pahasına koruyarak şehitlik onuruna erişen aziz şehitlerimizi minnet ve şükranla hatırlıyoruz. Aziz şehitlerimiz yattıkları yerlerde şunu hissetmelidirler ki; Temiz kanlarıyla suladıkları kutsal vatan toprakları, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından en kutsal emanet olarak muhafaza edilecektir. Bu duygularla, bizlere bu büyük zaferin gururunu armağan eden, başta ebedi Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk ve onun silah arkadaşları olmak üzere; komutanından erine kadar bu mücadeleye iştirak eden Türk ordusunun kahraman mensuplarını, onu her şeyiyle destekleyen aziz Türk ulusunu ve vatanları uğruna hayatlarını feda eden bütün şehitlerimizi bir kez daha rahmet ve şükranla anar, kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu anlamlı gününü kutlarım. Kapımızdaki Savaş . I. Körfez Savaşı, Birleşmiş Milletler’ in etkin bir rol oynadığı savaş olarak tarihte yerini aldı. Oysa II. Körfez Savaşı Birleşmiş Milletler ile ABD’ yi karşı karşıya getirdi. ABD Dışişleri Bakanı C. Powell “Savaş sonrası Irak’ ta kontrolü Birleşmiş Milletlere bırakmayacağız” söylemi ile bu zıtlaşmayı adeta onayladı. Savaşan taraflar kendilerini haklı çıkaran beyanatlarla yoğun bir propaganda savaşını da medya zemininde yaptılar. ABD, 11 Eylül Terör saldırısını Irak’ a özgürlükle bağlayıp, bu savaşı başlattıklarını savunurken, karşıt görüşler ise bunun bir saldırı olarak tasavvur edileceğini, işgal kapsamına girdiğini ve petrol meselesiyle yakın ilgisi olduğunu iddia ettiler. ABD Başkanı G. Bush: “Buna Mecbur Kaldık” 20 Mart sabah 4.30’ da, ABD’ nin Irak’ a yönelik askeri harekatı başladı. Harekata F.117 “Hayalet uçaklar’ın katıldığı, ABD gemilerinden tomahawk füzelerinin fırlatıldığı, ajanslara neredeyse ışık hızıyla düştü. Harekatın sınırlı olduğu, daha yoğun taarruza geçileceği Pentogon yetkilileri tarafından dünya kamuoyuna bildirildi. Pentogan yaptığı açıklamada “kritik bir aşamada bulunulduğu” belirtilerek “muharebe hazırlığı içindeyiz” ifadesi kullanıldı. ABD Başkanı G. Bush, savaş başladıktan kısa bir süre sonra “ulusa sesleniş” konuşması yaptı. Saldırının uzun ve zorlu olabileceğini belirten Bush, bunun Irak lideri Saddam Hüseyin’ i silahsızlandırma ve Irak halkını özgürlüğüne kavuşturma operasyonu olduğunu vurguladı. “Sivil halkın zarar görmemesi için her şey yapılacak; biz yalnızca zafer istiyoruz” diyen Bush, konuşmasında “buna mecbur kaldık” dedi. ABD ordusuna “başarımız size bağlı; tüm halkımız size güveniyor” şeklinde seslenen ABD Başkanı G. Bush, “Irak ve insanlarına büyük saygımız var. Yalnızca o insanları özgürlüğe kavuşturmak istiyoruz. ABD ordusu işini bitirince mümkün olduğunca çabuk evine dönecektir” dedi. Konuşmasının son bölümünde ise, ABD’ nin tehdit altında yaşamayacağını, bu tehditlere karşılık verileceğini, ülkeye yönelik tehditlerin üstesinden geleceklerini, özgürlüklerini koruyacaklarını ve başkalarına özgürlük, demokrasi getireceklerini ifade etti. Saddam Hüseyin: “Zaferi Kazanacağız” Harekatın başladığı günün akşam saatlerinde Irak Lideri Saddam Hüseyin, Irak televizyonuna kurmaylarıyla birlikte çıkarak, açıklama yaptı. “ABD’ ye karşı zaferden eminiz” diyen Saddam Hüseyin, eski taktikler kullanılarak Irak halkının moralinin bozulmasına çalışıldığını belirtti. “Adaletin ve doğrunun savunulması uğruna” kendisine bağlı güçlere direnmeleri çağrısında bulunan Irak Lideri “Irak ordusunun saldırıyı şarkılarla, danslarla karşılamasının beklenmesi gerektiğini” bildirdi. Askeri üniformayla yaptığı açıklamada, dini motifleri sıkça kullanan Irak Lideri Saddam Hüseyin “Kılıçlarınızı kuşanın” dedi. Saddam Hüseyin, televizyon konuşmasını “Irak ve Cihat çok yaşa, Filistin çok yaşa, işgalcileri yeneceğiz” diyerek bitirdi. Dünya Savaşa Tepkili ABD’ nin Irak Savaşı’ na karşı BM Güvenlik Konseyi’ nde uzun süredir tepkilerini ortaya koyan Fransa, Almanya, Rusya ve Çin, gelişmelerden derin endişe duyduklarını belirterek savaşın durdurulması çağrısında bulundu. AB dönem başkanı Yunanistan, Irak sorununun barışçı yollarla çözülmemesinden kaygı duyduklarını bildirirken, Belçika’dan yapılan açıklamada, ABD’ nin hukuk düzeninden ayrıldığı ifade edildi. Fransa: Fransa Cumhurbaşkanı Chirac, Irak savaşının gelecek için ciddi sonuçlar doğuracağını söyledi ve insani bir felaket yaşanmadan sona ermesini diledi. Fransa Dışişleri Bakanlığı, bu savaştan “derin kaygı” duyulduğunu belirterek, savaşın mümkün olan en kısa zamanda bitirilmesi çağrısında bulundu. Bakanlığın açıklamasında, “Irak’ a ilk askeri harekat başlarken, Fransız yetkililer, derin kaygılarını bildirir” denildi. “Fransız yetkililerin savaşın mümkün olan en kısa sürede biteceğini ümit ettiği” kaydedilen açıklamada, bölgedeki ülkelere, durumu ağırlaştıracak girişimlerden kaçınmaları çağrısında da bulunuldu. Çin: Çin, ABD’ nin Irak’ a karşı başlattığı harekatın derhal durdurulmasını istedi ve ABD yönetimini uluslararası hukuku ihlal etmekle suçladı. Almanya: Almanya hükümetinin açıklamasında, “Irak’ a karşı savaşın başladığı haberi federal hükümette derin endişe ve dehşet uyandırmıştır. Şimdi Irak’ lı sivillerin insani bir felaket yaşamaması için her şey yapılmalıdır” denildi. Rusya: Rusya Devlet Başkanı Putin, ABD’ nin Irak operasyonunun büyük bir siyasi hata olduğunu ve derhal durması gerektiğini söyledi. Rusya hükümeti de, Bağdat’ a başlatılan bombardıman nedeniyle “üzgün” olduğunu belirtti. Yunanistan: AB dönem başkanı Yunanistan, Irak sorununun barışçı yollar ve birlik içinde çözülmemesinden üzüntü duyduklarını bildirdi. Filistin Yönetimi: Özerk Filistin yönetimi, ABD’ nin Irak’ ta başlattığı savaşı kınadı. AFP’ ye demeç veren Filistinli bakan Saib Erakat, “Biz Filistinliler savaşa karşıyız ve Ortadoğu’ daki bu savaşı kınıyoruz. Diplomatik yollardan çözüm bulunmalı” dedi. Erakat, “İsrail’ i de bu savaşı kullanarak, Filistin halkına saldırılarını arttırmaması için uyarıyoruz” diye konuştu. Türkiye’ de Savaşın Yansımaları Kapımızdaki savaşın etkili rüzgarları entellektüel camiadan ordu, siyaset, iş ve halk yelpazesine kadar hemen hemen her yerde esmeye başladı. Araştırma merkezleri, savunma danışmanları, ekonomistler, politikacılar çeşitli analizleri kamuoyunun önünde yoğun bir şekilde ortaya koydular. Gündem, savaş gündemine kısa sürede, bilgi bombardımanı başladı ve somut tesbitler yapıldı. Bazı görüşler; hükümetin geç ve muğlak adımlar attığı üzerine birleşip, yeni hükümetin krize neden olduğunu savundular, beceriksizlikle suçladılar. 50 yıllık Türk-Amerikan ilişkisini zedelediklerini vurguladılar. Türkiye’ nin bölgede etkin bir rol oynayıp - özellikle Kuzey Irak’ ta masaya oturmasını özellikle betimlediler. Diğerleri ise; ABD’ nin bu savaşta çıkarları olduğunu, buna alet olmamız gerektiğini, Birleşmiş Milletler kararına ters düşen bu harekatta yer almanın hata olacağını ısrarla belirttiler. Bir başka kesimde; Huntington - Steinbach’ ın ortak tezi olan Hıristiyan ve Müslüman savaşının başladığı üzerinde birleştiler. Genelkurmay Başkanı’ ndan Tarihi Konuşma Tüm bu gelişmeler, tartışmalar, açıklamalar sürerken, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, diplomatik bir uslup kullanarak, 26 Mart’ ta dünya basınına tarihe kayıt olacak bir açıklama yaptı. Barış için Türkiye’ nin üst düzeyde girişimlerde bulunduğu, ancak netice alınamadığını ifade eden Özkök, Türk Silahlı Kuvvetleri’ nin başta güvenlik boyutu ve diğer meseleler üzerinde gerekli çalışmaları yaptığını belirtti. Türkiye’ nin savaşla ilgili yoğun tartışmalara sebep olan tezkere konusunu değerlendiren Özkök, TBMM’ nin verdiği yetkiyi ulusal güvenliğimizin temini yönünde ve bölgesel istikrarın muhafazasının bilinci içersinde en uygun şekilde kullanılacağını sözlerine ekledi. Tezkerenin “TSK’ nın, yabancı ülkelere asker gönderilmesi” ile ilgili bölümüne de değinilen açıklamada; Kuzey Irak’ ta bir süredir bazı TSK unsurlarının konuşlandığı ifade edilirken, “Türk askeri Irak’ a giremez” diyenlere de diplomatik bir yanıt veriliyordu. Metnin bu bölümünü iyi okunması için olduğu gibi aktarıyoruz: Bu kuvvetlerimize vaki olabilecek bir saldırı, savaşın beklenmedik gelişmelerine bağlı olarak oluşabilecek büyük bir mülteci akını olasılığının başgöstermesi bölge silahlı güçlerinden birinin diğer birine veya sivil halka saldırıda bulunulması suretiyle oluşabilecek istikrarsızlık en önemli güvenlik mülahazalarımızdandır. Bu ve benzeri tehdit ve tehlikelerin ortaya çıkması ve halen orada olan kuvvetlerimizin buna mani olamayacağının anlaşılması durumunda TSK’ nın Kuzey Irak’ a ilave kuvvet göndermesine karar verilebileceğini değerlendiriyorum. Ancak bu bölgede stratejik müttefikimiz ABD, halen savaşmakta olduğundan, eylemimiz ABD ile koordine edilecek ve yanlış anlamalara imkan verilmemesi için gerekli diğer girişimlerde bulunulacaktır. Şayet gelişmeler böyle bir noktaya gelirse, Kuzey Irak’ a savaşmak veya işgal etmek için girmeyeceğiz. Sürekli bir tampon bölge oluşturmak gibi bir niyetimiz yoktur. Savaşın bilinmezlikleri dikkate alındığında Kuzey Irak’ ta olası istikrarsızlıkların önlenmesinde, oradaki gruplara en büyük dost desteğini, eskiden olduğu yine biz sağlayacağız. Kendimizi savunma hakkımız dışında sıcak bir çatışmaya girmeyeceğiz. Hiçbir gizli emelimiz yoktur. Hiç kimseye düşmanca bir duygu beslemiyoruz ve beslemeyeceğiz.. Irak
Savaşı ve Gazilik Olgusu
Savaş koşullarını yaşadığımız günlerde her kesimden her yönden bir söz, yazı, söylem sağanağını da beraberinde getirdi. Dünya devletleri savaş karşısında tavırlarını belirtiyor, ülke içinde çeşitli saptamalar, teoriler tartışılıyor. Medya ve basın savaşa kitlenmiş bir duruş sergiliyor. Kimi savaşın “kısa süreceğini” ileri sürerken,, kimi de “uzun ve zorlu” gerçeği üzerinde birleşiyor. Kimi, hükümetin meseleyi ağırdan aldığını, beceriksizliğin net örneğini sergilediğini vurguluyor, kimi de demokratik bir ülkede, savaşın karşıtı olarak gereğini yaptığını özenle belirtiyor. Genel kanı; Türkiye’ de halkın yüzde 95’ i “savaşa hayır” savı üzerine yoğunlaşıyor. Bazıları da “savaşa evet” diyen yüzde 5’ in kim olduğunu merak ediyor. Fakat Genelkurmay Başkanı bu konuda son noktayı koyuyor: “Türkiye’ nin yüzde 100’ ü savaşa karşıdır. Dış koşular, savaşın sıcak rüzgarını hissetmemize neden oldu. Bölgede bazı değişikliklerin olacağı yönünde, hızlı bir biçimde büyüyen görüşler ağırlık kazanıyor. Türkiye için ortak payda, devletin ve milletin yüksek çıkarlarını korumaktır. Devletlerarası ne kin vardır, ne de dostluk. Her devlet kendi çıkarlarını, “karşılıklı bağımlılık” içinde savunur. Karşılıklı bağımlılık, bağımlılık değil, ülke çıkarları ön planda tutulan bir bağımsızlık kavramıdır. Çıkarınız olduğuna - en ince detaylar hesaplanarak karar verdiğinizde koalisyon oluşturmak, müttefik olmak, stratejik ortaklıklara girmek, geçmişe ters düşmez. ABD ve Irak’ a ne düşmanız ne de dost, ülke menfaatlerimiz neyi gerektiriyorsa, öyle hareket etmek zorundayız. Bağımsızlığı mızın özet tanımı budur. “Türkiye Kuzey Irak’ a girmemeli” söyleminde bulunan. AB üyesi ülkelere bir göz atmak istiyorum. AB üyesi ülkelerin büyük bir bölümü Türkiye’nin ve Türk askerinin bölgedeki gücünden sanırım kaygılılar. Bu psikolojik durum onları komik duruma düşürüyor. Öncelikle şunu bilmeleri gerek;Türk askeri ne yapacağını bilir ve yetkiyi TBMM’den alır. Her demokratik ülkede bu mekanizma böyle çalışır. Gözden neden kaçtığı anlaşılmayan bir konuda TSK’nın bazı unsurlarının 1991, I.Körfez Savaşı’ndan bugüne orada konuşlanmasıdır. Neden TSK’nın Kuzey Irak’ta bulunduğunu AB üyesi ülkeler iyi bilir. O yıllarda büyük göç dalgasının yarattığı sorunlarla başbaşa kaldığımız ve göç edenlerin aralarına sızan teröristlerin döktüğü kanların hesabını da biz biliriz. “Kuzey Irak’ a girmeyin” diyenler, İngiltere’ nin, İspanya’ nın AB üyesi olduğunu, bu savaşın tarafı olarak Irak’ a savaş açtığını, Polonya’ nın asker gönderdiğini bilmiyorlar mı? Elbette, biliyorlar. Peki sorun nerede? Neden AB üyesi bazı ülkeler “Irak’ a girerseniz AB üyeliğiniz tehlikeye düşer” şeklinde küstahlık yapıyor. Bu bölümden özel bir cümle ile çıkmak istiyorum: “Demokrasiyi yaşamak, insan haklarına saygılı olmalı, devleti tüm kurumlarıyla vatandaşın hizmetine sunmak, refah düzeyini arttırmak için AB üyesi olmak gerekmez.” Müslüman ülkelere baktığımızda bir dağınıklığın olduğunu izliyoruz. Birbirlerine iyi gözle bakmadıklarını gözlemliyoruz. Müslüman bir ülke olarak Türkiye’ nin Irak’ a karşı ABD’ nin yanında yeralmamızın yanlış olduğunu söyleyenlere, üstelik 23 Kasım 1914’ de Cihad-ı Mukaddes ilan eden Osmanlı padişahının tavrı ortadayken, Irak’ da Türk askerinin Müslüman Arabın kurşunu ile çölde şehit düştüğünü hatırlatmak isterim. Ayrıca, İran-Irak savaşının 8 yıl sürdüğünü, binlerce müslüman kanının döküldüğünü, Irak Kuvvetlerinin müslüman bir ülke olan Kuveyt’ e askeri harekat düzenlediğini belleklerinden dışa vurmalarını beklerim. ABD’ ye gelince; Türkiye’ nin bölgedeki konumu ve müslüman ülkeler arasındaki duruşu ortadayken, ABD’ li savunma danışmanlarının Türkiye’ yi bir kez daha iyice düşünmeleri gerektiğini iddia ediyorum. Büyüklük içinde olmanın bazı dezavantajları vardır. detaylar pek önemsenmez, ancak bazı gerçeklerin detaylarda yattığı da göz önünde bulundurulmakdır. Para konusunda ise; telaffuz edilmesinin bile, ayıp olduğu kanısındayım. Türkiye “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesini benimsemiş bir ülkedir. Bilmem kaç milyar dolarla, değerlendirilemeyecek olduğunu Kurtuluş Savaşı’ nda tüm dünyaya anlatmıştır. Şimdi en önemli meseleye gelelim; Gazilerimiz bugüne değin ciddi bir biçimde masaya yatırılıp tartışılmadı. Hamasi edebiyatlar, sırt sıvazlamalar ve maaş altında çok komik ücretler “gazilerin sorunlarının çözümü” biçiminde gündeme taşındı. Bu gidişata son vermenin zamanı geldi ve bu savaş koşullarında bir kat daha önem kazandı. Dünü bırakıp, beyaz bir sayfa açmak zorunluluğu, gazilerimizin sorunlarının çözümü ile örtüşmektedir. Gazilik kavramı üzerinde üretilen 50 yıllık politikacıyı değiştirmek, halkın dayatmasıyla siyasi iradenin adım atması sonucu gerçekleşir. Gaziler şunu iyi bilmelidir; Gazi nüfusu geniş bir oy potansiyelidir. Bu potansiyel harekete geçmedikçe, gaziler üzerinde dönen politik, ekonomik ve sosyal suistimallerle birlikte yaşamaya devam edeceğiz. 20 yıldır, gazilik bilincini yükseltmek için tüm engellere karşın, mücadele vermekteyiz. Gaziler, sizler, bu ülkenin yüce menfaatleri uğruna bedenlerinizi Türkiye’ nin canlı kalkanı gibi kullandınız. Devletin ve milletin size sadece şükran değil, daha farklı borçları var. Bu borçlar bir gün mutlaka ödenecektir. Mehmetçiğin savaşa girip, girmemesi bir tartışma konusu olarak ele alınıyor. Bu meseleyi saklı tutarak, son sözünü söylemek istiyorum: “Savaşa gidenleri uğurladığımız havayı, döndüklerinde kaybetmeliyim.” . Amerikan
Vietnam Gazileri Başkanı: Thomas H. Corey
Thomas H. Corey, belki de tüm gaziler için bir umut. Köşesine çekilen, içine kapanan, yalnızlığını kimseyle paylaşmayan ve fiziksel eksikliğinin altında ezilen gazilere olumlu bir örnek. Elbette, o da acılar çekti, tekerlekli sandalyesi yaşamının en önemli aracıydı, bir başkasının bakımına muhtaç olmayı hazmedemedi. Fakat yılmadı, kendi değerinin yani gazilik değerinin anlamını çözdükten sonra, sokağa çıktı ve gaziler adına uzun soluklu bir sürecin içine girdi. Zaman zaman yalnış anlaşıldı, horlandı ama hiç bir zaman utanmadı, utanamazdı o bir gaziydi. Gaziliğin yüksek değerlerini gazi arkadaşlarına ve yetkililere aktarmalıydı. Öyle de yaptı, bugün VVA’ nın başkanı oldu. Thomas H. Corey ile Amerika muhabirimiz Deniz Palalar görüştü. Thomas H. Corey’ in Gaziler Dergi si’ne vermiş olduğu demeçlerin satır araları doğru okunduğunda, önemli dersler alabiliriz. Kendinizden Biraz Bahseder misiniz? Thomas H. Corey - VVA’ nın (Amerikan Vietnam Gazileri Derneği) başkanıyım. 1981 yılından bugüne, VVA’ nın çeşitli kademelerinde görev aldım. 10 yıl genel sekreterlik ve 4 yıl başkan yardımcılığı yaptıktan sonra, başkanlık onuruna ulaştım. VVA’ nın idari yapısı gereğince, 2 yıl başkanlık yapıp görevi bir başka arkadaşa devredeceğim. Umarım 1 yıl daha başkanlık görevini başarıyla devam ettireceğim. 1981 yılında gazi arkadaşlarımla birlikte Florida, West Palm Beach’ te, bölge başkanlığını kurduk. Yaşamım, çeşitli toplantılar nedeniyle genelde seyahatlerle geçiyor. Adeta Washington ve Florida arası mekik dokuyorum, ayrıca diğer bölgelere de yolculuklar yapıyorum. Bununla birlikte, Vietnam’ a 1994’ ten bu yana 13 kez yolculuk ettim. Vietnam seyahatlerimin amacı; “Prisoners of War” (Savaş Esirleri) projesini yaşama geçirmekti. Bu ülkede bulunduğum zaman diliminde “Savaş Esirleri” projesi ile birlikte diğer çalışma programları üzerine yoğun emek harcadım. Savaşta kaybolan, esir düşen, akibetleri belli olmayan pek çok askeri bulmaya çalıştık. Çok başarılı olduk, ve bu nedenle projeyi sürdürmeye devam ediyoruz. Agent Orange (Kimyasal Bir Madde) konusu üzerinde hassasiyetle durmaktayız. Vietnam Savaşı’ nda, savaşın gereği DU (Eksiltilmiş Uranyum) maddesi kullanıldı. DU’ nun zararlarından o dönem hiç bahsedilmedi. Agent Orange ile pek çok ormana, tarım alanlarına zarar verildi. Kullanılan bu kimyasal madde Amerikan gazilerinin ve Amerika’ lı çocukların çeşitli kanser vakalarına maruz kalmasına neden oldu. Bizim görevimiz hükümetlerle işbirliği halinde çalışmalar yaparak bu konuya daha çok duyarlı olmamızı sağlamaktır. Vietnam Savaşı’ na kura ile seçilip katıldım. Piyade Birliği’ nde görev aldım. 31 Ocak 1968’ de Vietnam’ da, 10 aylık askerdim. Yangın çıkan bir kasabaya güvenlik için gönderildik. Kasabaya henüz vardık ki, bir kurşun boynuma saplandı. Omuriliğimi zedeleyen kurşun, hayat boyu felce mahkum olmamın nedeni oldu. Yaşam ve ölüm üzerine savaş öncesi ve savaşta neler düşündünüz? Thomas H. Corey - Savaş öncesi, savaşa seçilerek gitmenin etkisiylede, yaşam ve ölüm üzerine tutarlı bir düşüncem yoktu. Daha doğrusu bu konular üzerine kafamı yormuyordum. Askere gitmeden önce evlenmiştim. Politik bir söylemim olmadığı için bu savaşın doğruluğunu ya da yanlışlığını pek düşünmedim. Ayrıca düşünecek durumda da değildim, çünkü 20 yaşındaydım. Aileniz savaşa gitmenizi nasıl karşıladı? Thomas H. Corey - Ben ve ailem savaş sanrası savaşın neden olduğu bazı değişiklikleri yaşadık. Savaş’ a gideceğimi öğrendikleri zaman ailemin içine düştüğü telaş, kaygı ve üzüntü unutulacak gibi değildi. Ama işin en zor yanı savaştan tekerlekli sandalyeye mahkum olarak dönmemle başladı. Babam bu duruma içerliyor ve kızıyordu. Annem ise üzüntüsünü her fırsatta dışarı vuruyordu. Gazi ünvanınızı nasıl aldınız? Thomas H. Corey - Savaş gazisi olarak gazilik ünvanını devletten aldım. Savaş sonrası, eve döndükten itibaren kendinizde ne gibi değişiklikler gözlemlediniz? Thomas H. Corey - Önceleri çok sıkıntılıydı. Hiç birşeyi yalnız yapamıyordum, kollarımı, bacaklarımı kıpırdatamıyordum, hayatım tamamen bitmiş gibiydi, bir ölüden farkım yoktu. Bütün bedensel özgürlüğüm elimden alınmıştı. Savaştan çok tekerlekli sandalyeye mahkum edilişim beni kızdırıyordu. Beni vuran askere önceleri kızsamda, sonraları kızamadım. Çünkü o da, benim gibi hayatta kalmanın savaşını veriyordu. O sadece benden daha önce davranıp silahını ateşlemişti. Şimdilerde çok azda olsa ellerimi kullanabiliyorum. Gazi Kimdir, taşıdığı değerler nelerdir? Thomas H. Corey - Gazi, ülkesi uğruna verilen her görevi başarı ile yerine getirmeye çalışan kişidir, Gazilik olgusu da yüce bir duygudur. Gaziler, ülkesi adına iyiye doğru değişiklik yapmak isteyen duyarlı kişilerdir. Ülkemizin bağımsızlığını sağlayan, yüksek değerler manzumesini taşıyan insanlar gazilerimizdir. Birleşmiş Milletler, dünya gazilerini bir araya getirecek bir organizasyon yapmalı mı? Thomas H. Corey - Bu konu üzerinde fazla düşünmedim. Ama gözümde biraz canlandırıyorum; tüm dünya gazilerinin temsilci gönderdiği bir konsey, eminim ki, dünya ve gaziler adına olumlu bir değişim ve ilerleme sağlayabilir. Önemli bir nokta ise; temsilciler mutlaka gazi olmalı. Çünkü savaşı en iyi onlar bilir ve anlar. Barışın çıkış noktasını gaziler olarak düşünüyor musunuz? Thomas H. Corey - Eğer bağımsız bir ülkede yaşıyorsanız; bunu gazilerin verdiği savaşlara borçlusunuz. Gazilik ana hatları ile barışı çağrıştırır. Bilindiği gibi savaş barış adına icra edilir. Bugün pek çok ülke, barışı, gazileri ile sağlamlaştırır. Gaziler ülkeleri adına yaşamlarını risk ederler, savaşın görünmeyen, fotoğraflanamayan yüzünü iyi bilirler, doğaldır ki, barışın güzelliğinide en iyi onlar görür. Politikacıların ve halkın gazilere sergiledikleri yaklaşımı açar mısınız? Thomas H. Corey - Politikacılar adına söyleyeceğim en önemli cümle; gazilik olgusuna fazla duyarlı olmayışları. Siyasilerin, gazilerin önemini kavradıklarına inanıyorum, ama bu konuda fazla bir değişiklik ve ilerleme kaydettiklerini ifade edemem. Bu nedenle VVA’ nın varlığı öne çıkıyor; Politikacıları, ihtiyaçlarımız üzerine çaba göstermeleri için uyarıyoruz ve onları izliyoruz. Her zaman tartıştığımız konu; bütçeden gazilere ayrılan pay üzerine oluyor. Örneğin gazilerin sağlık giderleri yeterli seviyede karşılanamıyor, VVA’ nın bütçesi de bu konuda güçlü değil, dolayısıyla politikacıların dikkatlerini bu nokta üzerine odaklamaya çaba gösteriyoruz. Israrlı bir biçimde bu konuya önem veriyoruz. Sivil halka gelince, eğer bir komşunuz, bir arkadışınız ya da bir aile dostunuz ise; evet bizlere gereken değeri göstermekte eksik etmiyorlar. Ancak bir noktanın da altını çizmek isterim; genelde halk gazilerin tüm ihtiyaçlarının karşılandığı, bizim hiç bir gereksinimimizin olmadığı doğrultusunda büyük bir yanılgı içindeler. Bir gün, Klise çıkışında bir adamla tanıştım. Adam nasılsınız dediğinde, tüm sıkıntılarımızı bir çırpıda anlattım. Adam şaşırdı ve “bütün ihtiyaçlarınız karşılanıyor diye düşünmüştüm” diyerek yanımdan sessizce ayrıldı. Gazilerin politik, sosyal ve ekonomik açıdan suistimal edildiklerini söyleyebilir miyiz? Thomas H. Corey - Kesinlikle, gaziler politik, ekonomik ve sosyal açıdan suistimal ediliyor. Bir gazi, politikacı için bir oydur, bir seçilme unsurudur. Halk için, bir alışveriş indirimiyiz. Biliyorsunuz, ABD’ de Memorial Day (Anma Günü) gaziler açısından önemli bir gündür. İşte o gün, bütün dükkanlarda indirim yapılır. Ne yazık ki, son dönemde gördüğüm şu, insanlar Gaziler Günü’ nün gazileri anmak değil, alışverişde indirim günü olarak algılıyor, böyle bakıyorlar meseleye. Kadın gaziler için ne düşünüyorsunuz, yeterli değer veriliyor mu? Thomas H. Corey - Kadın Gazileri, gazilik olgusundan ayrı düşünemeyiz. Onlar, gerçekten önemli ve değerli insanlardır. Gereken önem verilmemiştir. Kadın gaziler yıllarca kaderleriyle tek başına kalmışlardır. Son dönemde kadın gazilerimize gösterilen ilgi bir nebze yüreklere su serpiyor. Kadın gaziler cesur, ülkeleri adına ölümü göze alan, duyarlı ve gururlu kişiliklerdir. Türk Gazilerine mesajınızı alabilir miyiz? Thomas H Corey - Eski bir asker ve gazi olarak bütün dünya gazilerine ve Türk gazilerine ne kadar gururlu, onurlu ve saygıya değer birer insan olduklarını bir kez daha hatırlatmak isterim. Biz gaziler, verilen görevi yerine getirmekle doğruyu yapmışızdır. Yanlışı sonradan farketsek bile, ülkemiz adına, dünyada birşeyleri değiştirme uğruna verilen görevi yerine getirdik. Bu konuda kesinlikle yanlış yaptığımızı düşünmüyorum. Politikacıların iç hesaplaşmaları bir gaziyi ilgilendirmez ve gazi gaziliğinle gurur duymalı, kendi değerini anlamalıdır. Bütün dünya gazileri biraraya gelmeli tüm dünyaya kendilerini anlatmalı; birlik içersinde çeşitli çaba göstermeli ve çalışmalar sergilemelidir. Bu dünyada ancak bu şekilde değişiklikler yaratabiliriz. Birlikten kuvvet doğar ve gelecekte bu birlik sağlanabilirse birçok değişiklik yapabiliriz. Gazi
Polislere Kulak Verelim: Ne yazık ki, gazilik kavramı üzerine ciddi eğilmiyoruz. Dezenformasyonun etkisiyle gazilerimize yeterli önemi veremiyoruz. Kavramı bir bütün olarak ele almaktan kaçınıyoruz. Düşüncemiz genelde, gazilerin problemleri olmadığı üzerine yoğunlaşıyor ya da devletin ayırdığı ödeneği ve halkın bağışlarını kabul eden gazi temsilcisi dernek ve vakıflar aracılığıyla gazilere katkı sağlandığı, meselelerinin çözüldüğü yanılgısıyla karşı karşıyız. Ve gazileri, yardıma muhtaç insanlar gibi, görmenin yanlışı içindeyiz. Teröre binlerce kurban vermiş bir ülkeyiz. Terör hangi yönden gelirse gelsin dimdik ayakta durmuş, rejimi korumuş, yiğitçe savunmuş devlet görevlilerine sahip bir ülkeyiz. Fakat, bu şanlı mücadeleyi ne dışta ne içte yeterince anlatamadık. Oysa ABD, “11 Eylül Saldırıları” nın cevabını, üstelik bir dünya savaşı tehlikesini önemsemeden verdiğini de en iyi bilenlerdeniz. İşte şimdi bir fırsat kapımızda; Terörün canlı kanıtları gazilerin fotoğraflarını dünyaya gösterebilme olanağı... Hangi yolu izleyeceğiz? Şüphesiz gazileri öne çıkaran yolu, yani onları kucaklama, bilinç düzeylerini yükseltme, sorunlarını dinleme ve çözme doğrultusundaki yolu... Bu yolda bir adım atalım. Gazi polislerin sorunlarını ve taleplerini aktaralım. Emniyet Teşkilatı Vazife Malülleri ve Şehit Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (EMŞAD), Vatanın ve Milletin bölünmez bütünlüğü uğruna şehit olan, aziz şehitlerin yakınları ve Vazife Malülü “Gazi Polisler” için hazırlanan mevcut yasaların yeniden düzenlenmesi hususunda istek ve temennide bulunan bir dosya hazırladı. Gaziler dergisi ne gönderilen bu rapor ayrıca hükümette, başbakanlara ve bakanlıklara da iletildi. Aysbergin altını gösteren bir titizlikle hazırlanan rapor, satır araları doğru okunduğu takdirde, pek çok kimseyi yerinden kıpırdatacak, harekete geçirecek kapsamda hazırlanmış. Şimdi rapora dönelim ve sizleri başbaşa bırakalım: Şehitlik ve Malül Gazilik Hakkındaki Kanunların Birleştirilmesi Hususundaki İstek ve temenniler Şehitlik Kanununun tek kanunda toplanarak mirasçılarına sağlanan haklarının eşitlenmesi gerekmektedir. Vazife Malülü Gazilerimizin kanunlarının ayrı bir kanunda birleştirerek haklarının ve tazminatlarının yeniden düzenlenerek kanunlaşması gerekmektedir. Asker, Polis, Sivil iştirakçi ayrımı yapılmadan Şehitlik ve Vazife Malülü ünvanı almış bütün hak sahiplerinin hakları eşit ve ortak olmalıdır. Kanunların birleştirilmediği müddetçe sağlanan haklar yönünden, eşitsizlikler yumağı daha da büyümeye devam edecektir. Şehitlerimizin yakınlarına ve Vazife Malülü Kahraman Gazilerimize verilmiş olan haklarda büyük ayrılıklar ve eşitsizlikler mevcut olduğundan hak sahipleri arasında ayrılıklar ve eşitsizlikler vardır. Eşitsizliklerin ortadan kaldırılması için aşağıda olduğu şekilde düzenleme yapılmasını talep ediyoruz. Şehitlerimizin Mirasçıları İçin Düzenlenmesini İstediğimiz Hususlar 1- Şehitlik ünvanı almış kişilerin mirasçılarına aynı eşit hakların sağlanması gerekmektedir. (Hiçbir hususla Terör, Asayişi müessir, kaçakçılık vs. gibi ayrım yapılmaksızın haklarını ve maaşların aynı düzeye çekilmesi gerekmektedir.) 2- Şehitlik ünvanı almış kişilerin tamamına ayrım yapılmadan çalışan emsallerinin en az iki katı maaş bağlanması, ayrıca rütbe ve makam esasına göre maaş bağlanması gerekmektedir. 3- Şehitlik tazminatlarının günün şartlarına göre müsteşar maaşları ile orantılı olarak hesaplanması ve Şehitlerimizin mirasçıları mahkeme yolu ile hak arar durumdan kurtarılması gerekmektedir. (Mahkemeler yolu ile alınan haklar Şehit ailelerinin devlete olan güvenini sarsmaktadır. Bu durumdan Şehitlerimizin mirasçılarını kurtarmak Devletimizin esas asli görevlerindendir.) 4- Şehitlerimizin çocuklarının devlet destekli bursluluk imkanlarından şartsız yararlandırılması, bütün Devlet yatılı okullarından faydalandırılması hususunun imkanları sağlanmalıdır. 5- Şehitlerimizin mirasçılarından bazı vergilerin alınması, kamu hizmetlerinden ücretsiz veya %50 oranında indirim imkanlarından faydalanması gerekmektedir. 6- Şehit olan kişilerin definleri yine ayrım yapılmaksızın Devlet veya kuruluşların Şehitlik için tahsis edilen mekanlara defin yapılması gerekmektedir. Bu durum ailenin görüşüne bırakılmamalıdır. 7- Şehitlerimizin yakınlarının iş imkanlarının korunması ayrım yapılmaksızın bütün şehit yakınlarına tanınması, Şehitlerimizin yakınları arasındaki bu husustaki farklılıkların kaldırılması gerekmektedir. 8- Şehitlik ünvanı almış kişilerin yakınları ayrım yapılmaksızın Devlet Övünç Madalyası ile ödüllendirilmelidir. 9- Şehitlerimize definleri sırasında devlet töreni yapılmalıdır. Şehit mezarlarına Türk bayrağı asılmasıdır. Bu görev kamu hizmeti gören bir kuruluşa verilmelidir. 10- Şehit yakınlarına ve mirasçılarına yapılacak olan yardımlara özen gösterilerek rencide edici durumdan kaçınılması gerekmektedir. 11- Şehitlerimizin durumları ile ilgili Valiliklerde büro oluşturarak tek elden kontrolün sağlanması gerekmektedir. Aksi durumda kurumlar arasında yapılan etkinlikler yönünden eşitsizlikler meydana gelmektedir. Bu konu ile ilgili durumdan da Şehit yakınları rahatsızlık duymaktadır. Vazife Malülü Gazilerimizin Haklarında Düzeltilmesi İstenen Hususlar 1- Vazife Malüllüğü ünvanı almış kişillerin bütün hakları eşit olmalıdır. Maaşları sakatlık derecesine göre bağlanmalıdır. Çalışan emsallerinin sakatlık derecelerine göre katı maaş bağlanması gerekmektedir. Vazife Malülü Gaziler arasında eşitlik sağlanmadığı müddetçe Vazife Malülü Gazilerimizin gönülleri rahat olmayacaktır. (Terör, Trafik, Asayiş vs. gibi ayrımlar yapılmadan eşitlik sağlanmalıdır.) Vazife Mulüllerinin yaşamları için refakatçilere sürekli ihtiyacı olan kişilerdir. Vazife Malülü refakatçilerine bakıcı ücreti ödenmesi gerekmektedir. 2- Vazife Malülü Gazilerimiz için istenilen maaş miktarı aşağıda olduğu şekilde çalışan emsallerinin katı olarak bağlanmalıdır. 1. derece sakat ve bakıma muhtaç ise 6 kat maaş+asgari ücret 2. derece sakat Malül Gaziye 6 kat maaş 3. derece sakat Malül Gaziye 5 kat maaş 4. derece sakat Malül Gaziye 4 kat maaş 5. derece sakat Malül Gaziye 3 kat maaş 6. derece sakat Malül Gaziye 2 kat maaş bağlanması gerektiğine inanıyoruz. Genç yaşta almış oldukları özür ile yaşamlarını idame ettirebilmek için gerekli olan durum, Malül Gazilerimiz tarafından böyle değerlendiril mektedir. (Gerekçe emsallerinin katları olan bu maaş gazilerimizi hem onure eder, hem mağduriyetlerini giderir. Ayrıca Devlete olan güveni artar, çalışan meslektaşları için güven temin eder.) 3- Vazife Malülü Gazilerimizin teminatları ayrım yapılmaksızın günün şartlarına göre ayarlanarak, idare veya diğer mahkemelerde hak arar durumdan kurtarılması gerekmektedir. (Gerekçe Emekli olan Gazilerimizin tamamı mahkeme kapılarında hak aramaktadırlar. Bu Gazilerimizi üzmektedir. Sosyal devlet anlayışına ters bir durum doğmaktadır. Aksi durumda Gazilerimiz sürekli Devletle hasım duruma düşmektedir. 4- Vazife Malülü Gazilerimizin bir kısmına İçişleri Bakanlığı tarafından tanınan İş verme kanununun Gazilerimizden kaldırılarak yakınlarına ayrım yapılmaksızın verilmesi gerekmektedir. Gerekçe Gazilerimize verilen ikinci bir iş (emekli maaşına bağlandıktan sonraki iş) bazı iş kolları Gazilerimizi rencide etmektedir. Bu durumda Gaziliğe verilen önemi değersiz kılmaktadır. Gaziye olan iş yakınına verilmelidir temennisindeyiz. 5- Vazife Malülü Gazilerimizin kendilerinden bazı vergilerin alınmaması Kamu hizmetlerinden %50 oranında indirim imkanlarından refakatçisi ile birlikte faydalandırılması gerekmektedir. 6- Vazife Malülü Gazilerimizin çocuklarının Eğitim görenleri bursluluk imkanlarından şartsız faydalanması, Devlet yatılı okullarından şartları uygun faydalandırılması gerekmektedir. 7- Vazife Malülü Gazilerimizin kullandıkları cihazlar, aletler, yaşamları için gerekli olan her türlü araç ve gereçler doktor raporu ile devlet tarafından karşılanmalıdır. 8- Sakatlık derecesi gözetilmeden bütün Vazife Malülü Gazilerimiz 1. derece sağlık hizmetlerinden faydalandırılmalıdır. Gerekirse yurt dışında tedavisi yapılmalıdır. Bunlar yapılırken refakatli olarak yapılmalıdır. 9- Vazife Malülü Gazilerimizin sakatlık dereceleri gözetilerek refakatçilerine, Sosyal Devlet gereği anlayışı içerisinde Sosyal Hizmetler Müdürlüğünün belirleyeceği bakıcı ücreti ödenmesi gerekmektedir. (Gerekçe Vazife Malülü Gazilerimizin Refakatçileri “Eşleri Vs.” Gazilerimizin özürlülüklerinden dolayı onlarda sıkıntı yaşamaktadır. Bu sıkıntılarına karşı bir ücret bağlanması uygun olacağı kanısındayız.) 10- Vazife Malüllerinin yaşamlarını idame ettirirken yaşamlarını kolaylaştıracak mekanlar sağlanması ve özel rehabilite merkezlerinin oluşturulması gerekmektedir. 11- Vazife Malülü Gazilerimizin ölümlerinde Devlet töreni yapılmalıdır. 12- Vazife Malülü Gazilerimizin ölümlerinden sonra mirasçılarına sağlanan haklar normale döndürülmelidir. 13- Şehitlerimizin ve Malül Gazilerimizin mirasçılarını ilgilendiren yasa (Kanun) değişikliklerinde mutlaka tarafların görüşlerine başvurulmalıdır. (ilgili vakıf ve derneklerin ortak görüşleri alınabilir.) Uygulanmasını İstediğimiz Ortak Hükümler 1- Şehitlerimizin mirasçılarına ve Malül Gazilerimizin bölünmez mirasları için yeniden düzenlenme yapılmalıdır. 2- Şehitlerimizden yakınlarına intikal eden beylik tabancalarından vergi, harç vs. gibi gider alınmadan verilmelidir. Ayrıca Malül Gazilerimizin ölümlerinden sonra mirasçılarına intikal eden beylik silahlarından da vergi ve harç alınmamalıdır. Bahsedilen emtialar mirasçılarına anı ve hatıra olarak kaldığı düşünülürse bundan aziz Şehitlerimizin ve Kahraman Gazilerimizin mirasçıları da onure olurlar. Bu ailelerin istekleri de bu doğrultudadır. Yapılacak olan bu değişikliklerin doğru olduğu kanısındayız . Utanıyorum
Şehidini her fırsatta yeniden öldüren bir ülkede yaşadığım için utanıyorum... Düşman kurşununun öldüremediği gazilerimizi her gün öldürmeye çalıştığımız için utanıyorum... Siyasi partilere, bayrak, flama yapsınlar, altlarına lüks otomobiller çeksinler diye trilyonlar aktarılırken gazilere reva görülen 6 milyonluk maaş zammından utanıyorum... Yunanlı gazinin Türk gaziden 18 kat daha fazla maaş almasından utanıyorum... Askeri, devlet ve üniversite hastanelerinde tedavi olma imkanlarının ellerinden alınıp SSK’ ya mahkum eden zihniyetten utanıyorum... Açlık sınırı ayda 500 milyon iken gazilere son zamla birlikte ayda 137 milyon 200 bin lira sadakanın laik görülmesinden utanıyorum... Utancım, dün gelen telefonla biraz daha arttı, dayanılmaz noktaya ulaştı... Telefon daki duygu yüklü ses şehit eşi Hürgül Yılmazsoy’ a aitti... İlk Şehit Eşi Cemal Yılmazsoy, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ nın henüz ikinci gününde şehit olanlardan... Yunan savaş gemisi sanıldığı için bizim uçaklarımız tarafından talihsizce batırılan Kocatepe Muhribi’ nde şehit olan 54 bahriyeliden biri... Kocatepe’ de telsizci er olarak görev yapan Cemal Yılmazsoy, geride gözüyaşlı eşi Hürgül Yılmazsoy ve iki çocuğunu bırakarak şehit oldu... Hürgül Hanım, ‘Vatan sağolsun’ dedi ve acısını yansıtmadan çocuklarını büyüttü. Binbir yokluk içinde babasız kalan iki çocuğunu üniversite tahsili yapmalarını sağladı... Çocuklarını büyüttükten sonra, Kıbrıs için, Rum mezalimi altında inleyen, katledilen Kıbrıslı Türk için şehit olan kocasının hiç unutmadığı hatırasından dolayı yıllar sonra Lefkoşa’ ya yerleşti. Girne’ deki Şehitler Anıtı’ nda diğerleri gibi eşinin de adı yazıyor... 29 yıl önce kaybettiği can dostuyla konuşmak istediği zaman ziyaret ediyor sık sık... O günler, çektiği sıkıntılar aklına geldikçe gözleri doluyor, ağlıyor... Çok şükür, diyor, ‘Hiç değilse ayda 377 milyon alıyoruz. Kıbrıs’ da bize ev de tahsis ettiler. Çocuklar büyüdü. Onları iyi yetiştirdiğim için mutluyum. Yaşayıp gidiyoruz...’ İsyan ettiği, benim de kanımın donduğunu hissettiğim konu başka... Taa Mustafa Kemal Atatürk zamanında çıkarılan bir kanunla, şehitler ile malul gazilere ‘tütün ikramiyesi’ adı altında senede bir defaya mahsus olmak üzere toplu para veriliyor. Sigara ve alkollü içeceklerden kesilen vergilerden karşılanıp dağıtılıyor bu ikramiye. Utanmazlar Şehit eşi Hürgül Yılmazsoy’ dan aktarıyorum: ‘Eşim şehit olduktan sonra yıllardır her yıl bu parayı Şubat başında aldık. Bazen Mart veya Nisan’ a da sarktığı oldu ama hep aldık. Her yıl da düzenli şekilde arttı bu para. Bazen yüzde 50, yüzde 100 arttığı bile oldu. 2001 yılında 470 milyon vermişlerdi. Geçen sene 600 milyona çıktı. Krize rağmen bir artış yaptı hükümet. Ama bu yıl bankayı arayınca şoke olduk. Tütün ikramiyemiz ilk kez indirilmiş, 480 milyona düşürülmüş. Bel fıtığı çıktı, ameliyat olmak için İstanbul’ a gelmiştim Kıbrıs’ tan. Dinden imandan bahsediyorlar ama şehit ailesinin parasını kesiyorlar. Buna tenezzül ediyorlar. Etsinler, ülkem için feda olsun ama artık bizi kullanmaktan, bizim sırtımızdan siyaset yapmaktan vazgeçsinler...’ Hürgül Hanım anlattıkça ben küçüldüm, utandım... Bize ‘ak’ deyin diyen AKP Hükümeti’ nin yaptığı kepazeliğe bakın... Bırakın zam yapmayı şehit parasında kesintiye gidiyorlar. Hortumcuya milyar doların akıtıldığı ülke için kanını akıtanların üç kuruşuna tenezzül ediyorlar. Yazıklar Olsun AKP’ nin ‘ak’ başkanı... AKP’ nin ‘ak’ başbakanı... AKP’ nin ‘ak’ maliye bakanı... AKP’ nin ‘ak’ milli savunma bakanı... Gazilerden sonra sıra şehit yakınlarına mı geldi? Yürekleriniz, uygulamalarınız, tercihleriniz bu kadar karayken size nasıl ‘ak’ diyebiliriz? Elinizi şehit maaşlarına atmaktan hiç mi utanmıyorsunuz? Bu ülke için kanını döken, sakat kalan vatan evlatlarına 6 milyon 600 bin lira zam yaparken utanmadığınız gibi şimdi de utanmıyorsunuzdur, biliyorum... Amerika Irak’ a saldıracak ya; işi kan pazarlığına döktünüz. ‘Şu kadar para verirseniz Irak’ a girerim, şu kadar verirseniz girmem’ diyorsunuz... İnsan hayatı kaç para, kendilerine münasip gördükleri isim ‘ak’ olan, yürekleri kara beyefendiler; insan hayatı kaç para? Kaç para olduğu, gazisine verdiği değerden, lokmasına göz diktiği şehit yakınlarından belli... Sizi önce Allah’ a sonra millete havale ediyorum... Yazıklar olsun. Ulusal
Basında "Gaziler" Dergisi Savaş sürecindeki ülkemize ve dünyaya, Medya ve basına şöyle bir baktığımızda; gazilerle ilgili tek bir söz, tek bir kare fotoğraf henüz okunmadı, görülmedi. Savaşın tarafı olan ülkeler, “zaferi ordularından beklediklerini” ısrarla kamuoyuna deklere ederken, gazilerle ilgili konularda “pas” geçilmesi, yaşanılan parodoksun ilginçliğine işaret etti. Bu çelişkiyi kavramakta zorluk çektiğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz. Oysa, devletlerin kuruluş aşamasında şehit ve gazilerin yaşamları pahasına oynadıkları etkin rolü da tarihin sayfalarından öğreniyoruz. Bu bilgiler ışığında bile, sessiz kalmamız anlaşılır gibi değil. Herkes şu soruyu bir kez kendine sormalı; Bu duyarsızlığın sebebi ne? Son 50 yıl incelendiğinde; gazilik olgusu üzerine söylenenlerin, yapılan araştırmaların, uygulanan projelerin hacmine baktığımızda hazin bir tablo ile karşılaşırız. “Kurtuluş Destanı” yazanların torunları, 50 yıldır, çocuklarına bırakmakla yükümlü oldukları, “şehit ve gazi” kavramlarından uzaklaştıklarına tarih tanıklık eder. Çeşitli ideolojiye sahip hükümetler bu kavramlarla ne düzeyde ilgilendiler? Gazileri temsil ettiklerini söyleyen dernek ve vakıflar, amaçlarını çağın gerekleri doğrultusunda revize ettiler mi? Yardım, bağış toplamanın dışında hükümetleri, gazilerin savunucuları olarak zorladılar mı? Bu sorulara en iyi yanıt, 2003’ lü yılların Türkiye’ sinde yaşayan gazilerden geliyor. İçinde bulundukları açmazlar yetmezmiş gibi, bir de “yardıma muhtaç insanlar, sakat kalmış bedenler” şeklindeki yakıştırmalar onları, zıvanadan çıkarıyor.Gazi ünvanı alamamış binlerce mağdur, 137 milyon maaş gibi komik ve alaysı bir pay, haklarının ne olduğunu, nasıl alınacağını bilmeyen bir gaziler ordusu... Daha pek çok mesele ardarda sıralanabilir. Elbette, Türkiye’ de, bu açık ülkenin gelişmişlik evriminin düzeyi ile kapatılacak. Geliştikçe, zenginleştikçe onlara gereken önem daha fazla verilecek. Ancak, bu konu, retorik düzeyde kalmamak şartıyla yapıldığında işlerlik kazanacak. İşte 20 yıldır; hamasetin dışındayız, gazi temsilcisi dernek ve vakıflardan uzaktayız, gazileri kapı kapı dolaştırıp dilendiren yardım, bağış mantığından utanıyoruz, duyarsız hükümetleri unutturmayacağız şeklindeki, söylemleri ısrarla savunmamız; Türkiye’ de gazilik kulvarını doldurmuştur. Bu konuda yanlış adım atanların, gazileri politik, ekonomik ve popülist açıdan kullanan şer odaklarının karşısındayız. dergisi bu onurlu ve şerefli mücadelesini sürdürürken, karşılaşacağı engelleri teker teker altettiğini herkese göstermekten de kaçınmamıştır. 20 yıldır ayakta kalması, kimseye taviz vermemesi bu durumun en önemli kanıtlarıdır. Gaziler ve Gazi Bakanlığı Dergisi, yıllardır, gazilik olgusunu içeren her bilgiyi, belgeyi bir havuzda topladı, tasnif etti, mukayeseler yaptı ve bazı sentezlere ulaştı. Bazı tesbitleri üst başlıklar altında topladı: - Gaziler hakları konusunda bilinçlendirilmeli, - Gazi ünvanı alamayan gaziler hukuk alanında desteklenmeli, - Gazi Temsilcisi dernek ve vakıflar güven bunalımı yaratmamak için gelirlerini açıklamalı, gazilere ayırdıkları payı göstermeli, - Terörle Mücadele’ de yer alan polis, öğretmen gazi olarak tanınmalı, - Dışişleri Bakanlığı Mensupları da gazi kabul edilmeli, haklardan yararlanmalı. Tüm bu meseleler bir bakanlık çatısı altında toplanırsa, gazilere eşit mesafede yaklaşım sergilenirse Türkiye’ nin gazisine sahip çıktığını ifade edebiliriz. Oysa bugün bir “Gazi işleri Bakanlığı” maalesef kurulamamıştır, hatta düşünülmemiştir. Her hükümetten Gazi Bakanlığı’ nı isteyen Gaziler Dergisi “Gazi Bakanlığı Kurulsun” adlı imza kampanyasını başarıyla sürdürmektedir. 30’ dan fazla bakanlığın bulunduğu hükümetler bir Gazi Bakanı’ nı da aralarına almayı akıllarına getirememişlerdir. 58. Hükümet’ in “tütün beyiye” ikramiyesinin her yıl yapılan zam oranını indirmesi, Gazi İşleri Bakanlığı’ nı bekleyen gazileri umutsuzluğa düşürmüştür. Fakat hükümetin süresi göz önünde tutulduğunda, ilerleyen günlerde aklını başına getirip, gazilik meselesine duyarlı olacağını düşünmek, talep etmek Gaziler dergisinin beklentileri arasındadır. 20 Yıldır Gazi Haklarını Savunuyoruz Savaş kapımızı çalıyor. Bölgemizdeki karışıklık ister istemez bizi savaşın içine çekebilir. Gerektiğinde müdahalede bulunacağımızı, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ ün basın açıklamasından anlayabiliriz. Böylesine kaos sürecinde gazilik meselesine duyarlı olmak zorundayız, daha doğrusu savaşın rüzgarı bizlere bunu dayatıyor. Güvenlik sorunumuzu teminat altına alıp, çözecek olanın ordumuz olduğu bilincinden hareketle, gazilere sahip çıkacak yasaların suratle TBMM’ den geçirilmesi gerekiyor. Şimdi kulaklarımızın duyması, gözlerimizin açılması zamanıdır. 20 yıldır, bu konuda bir pencere açtık. Bu pencereyi genişletmek, pratiğinde somutlaştırmak siyasilerin imzalarındadır. Gazilerin haklarını 20 yıldır savunuyoruz. Gazilerimize 20 yıldır sayfalarımızı açtık, onları dinledik, sorunlarını yansıttık, çözümlerin hangi noktalarda yattığını belirledik. Aysbergin görünmeyen yüzünü fotoğrafladık. Bugün bir savaşın eşiğindeyiz. 20 yıldır yazdıklarımız, söylemlerimiz bu sancılı dönemde ele alınmalı, gereği yapılmalıdır. Siz değerli okurlar ve gaziler, verdiğiniz destekle bu mücadeleyi sürdürüyoruz, bir 20 yıl daha sürdüreceğimizden emin olun..
EMŞAD İstanbul Başkanı Gazi Polis Süleyman Şengül: Emniyet Mensuplarının kamu oyunda yer almayan - her nedense neden gelmediği bilinmeyen - çok önemli bir meseleleri var. Genellikle Polisi jopla birlikte fotoğraflamaktan öteye gidemeyen TV kanalları, elma ile armutu karıştırıp çağı yakalamak yerine batının taklidini yapmayı benimsemiş basın camiası; Şehit ve Gazi Polisin ve yakınlarının trajik konumunu fırsat bulup gündemlerine (!) alamıyorlar. Ne yazık ki, durum gerçek ve böyle işliyor. Oysa bu ülkede, Terör Savaşı’ na girmiş şehit ya da gazi olmuş binlerce polisin, dile getiremediği onlarca sorunu, talebi ve temennileri bulunuyor. Öncelikle, Gazi Polislerin değer verdiği gazilik olgusunun zedelendiğini, anayasanın eşitlik ilkesinin işlerliğinin uygulamada tökezlendiğini ilgililere ve hükümete hatırlatmak isteriz. Şehit ve Gazi Polis nüfusunun sesinin hiç bir yerde kısılamayacağını bilmeliyiz. Gazi Polis ve EMŞAD İstanbul İl Başkanı Süleyman Şengül “Olması gereken değer verilmediğinden, vatan sevgisi azaltılıyor, milli ve manevi duygular köreltiliyor” şeklinde konuya parmak basması, bu sesin anlamını da ortaya koyuyor. Kendisiyle yaptığımız röportaj içerik açısından pek çok yere mesaj yolluyor. Kendinizden biraz bahseder misiniz? Süleyman Şengül: 1945 Trabzon doğumluyum. İlk ve orta öğrenimimi Trabzonda yaptım.Beşikdüzü İlçesi Öğretmen Okulu (Lise 2) ndan sonra okuyamadım, daha sonra askere gittim, 1969 yılında, Kocaelinde 6 aylık kurstan sonra, aynı yerde karakolda mesleğe başladım. 1973 yılında İstanbul Em. Müdürlüğü kadrosunda Motorlu vasıtalarda kısa bir zaman sonrada Asayiş Şubede görev yaptım. Terörün en azılı olduğu zamanda hergün insanların öldürüldüğü, göreve çıkarken helalleşerek evimizden ayrıldığımızı, her zamanımızın tehlikeleler dolu olduğu herkesin belleğindedir. 1 Mayıs Taksim olaylarına 7 gün kala 23.04.1977 yılı gecesi saat 23 de Şişli, Gültepe Ortabayır mevkiinde, Şişli Boğaz Ekibi olarak görev yaparken kalabalık bir gurupla yapılan çatışmada, birkaç yerden gelen mermilerle 7 adet isabet aldım. Öldürmeyen Allah öldürmüyor işte. Arkadaşlar beni Taksim İlkyardım Hastanesine kaldırdılar, ilk gün 3 daha sonra, bir yıl içinde 4 ameliyat daha geçirdim. Dalağım, sol böbreğim, midemin dörtte üçü alındı. Sol alt kaburgamın ön kısımları ve iman tahtamın tamamı alındı. Sol akciğerimin bir kısmı alındı. 1979 yılında 2 nci derece malülen emekliye sevkedildim. İkamet ettiğim yerde uzun müddet mahalle muhtarlığı yaptım. B.Paşa Kızılay Şube Tıp Merkezi yönetim kurulu üyeliğini 23 yıl gibi bir zaman aktif olarak yaptım. Değişik sosyal faaliyetlerde bulundum, şu an Emniyet Teşkilatı Vazife Malülleri ve Şehit Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (EMŞAD) İstanbul Şube Başkanıyım. Bu mesleği seçerken ölçüleriniz, değerleriniz nelerdi? Süleyman Şengül: Çok meslektaşımın başından geçtiği gibi, askerden geldikten hemen sonra fazla düşünmeden hemen emniyete müracat ettim. Burada Astsubay abimin etkisi olmuştur. Babam zaten memurdu, o zamanlar ölçü ve değer bilmiyorduk, desem daha iyi olur. Ama mesleğe girince vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünde bana düşen görevi en güzel şekilde yerine getirmek, arzu ve isteğim olmuştur. Polislik mesleğini yakın aileniz nasıl karşıladı? Süleyman Şengül: İdealim olmamakla birlikte, daha sonra mesleğe girince, o elbise ve kanun koruyucu durum bana meslek sevgisi kazandırdı. Olgunlaştırdı, bu meslekte çok şey öğrendim, çok acılarda çektim. Annem ve rahmetli babamında bu meslek sevgisi, daha sonra eşimin ve çocuklarımın, mesleği sevmeme etkileri olmuştur. Her ne kadar mesleki tehlike onları tedirgin etsede zaman su gibi geçti, zaten bütün hayat tehlike değilmi? Polislik mesleği tehlikeli bir meslek, çocuklarınızın böylesine risk yüklü bir mesleği taşımanıza karşı gösterdikleri düşünce ve tavırları açarmısınız? Süleyman Şengül: Ben vurulduğumda büyük oğlum 4 küçük oğlum 2 yaşında ve 5 yıllık evli idim. Daha sonra 4 yıllık Emekli Gazi iken kızım dünyaya geldi. Uğraştım ama çocuklarıma mesleği sevdiremedim. Ailede asıl çileyi çeken annelerinin tesirinde kaldılar, ailede bir kişinin acısı yeter bana dediler ve biz bu mesleği artık dışarıdan sevelim dediler. Gazi ünvanını nasıl aldınız? Bu ünvanı elde ederken zorlandınız mı? Süleyman Şengül: Milletimin bir ferdi, çalışan insanı olarak, görev esnasında, terör eylemlerinde vurularak, kanunların bana verdiği hak olarak, Gazi ünvanını aldım. Madalya ve Beratı, devlet verdi haklarımı da devlet verdi. Fakat bir çok arkadaşım gibi, çok ama çok uğraştım, ikibuçuk yıl mahkemelerde ve Allahın izni ile hakkımı aldım. Gazi ünvanını aldıktan sonra kendinizde ne gibi değişiklikler gözlemlediniz? Toplumsal yaşama uyum sağlamak için çektiğiniz zorlukları aktarabilirmisiniz? Süleyman Şengül: Toplum içinde çok bulunduğumdan, sosyal faaliyetlerde bilhassa aktif görev yaptığımdan, toplumsal yaşamda zorluk çekmedim. Ayrıca sakat olmama rağmen çalışıyordum, çünkü aldığım maaş düşüktü aile geçimime yetmiyordu. Vurulmuş bir insansınız acı nedir, bu duyguyu anlatırmısınız? Süleyman Şengül: Bu duygu anlatılmaz yaşanır, diye düşünüyorum. Bu duygu bana Hz. Mevlana’ yı hatırlattı. Hazrete “Ya mevlana bize aşkı anlatırmısın” demişler oda “Olun mevlana aşkı anlarsınız” demiş, fazla söze ne hacet. Şunu da diyebilirim. Vurulunca insan acı duymuyor kanın aktığından tansiyonun düşüyor seni bir sıcaklık kaplıyor, daha sonra her türlü acı peşi sıra geliyor. Yaşam ve ölüm üzerine polis olmadan önce ve sonra neler düşündünüz? Süleyman Şengül: Yaşam için hayat kolay değil, hele yaradılışın asıl gayesini bilmezsen, insan olarak yaşamının ne olduğunu anlayıncada, hayatın tatlısı ve acısı ile ister aç ister tok, çok güzel olduğunu anlıyorsun. Şu an 58 yaşında ve vatanımın insanlarının mutlu olması arzum ve isteğimdir. Hayat defterini yeniden yazmak imkanı olsa, ölüm yaradana kavuşmak için daha güzel diye düşünüyorum. Sizce gazi kimdir, taşıdığı değerler nelerdir? Süleyman Şengül: Bence Gazi, vatanın bir ferdi olarak dışarıda ve içeride, görev yaparken, vatanın bölünmez bütünlüğüne karşı gelenlerle, mücadele yaparken yaralananlara Gazi, ölenlere de Şehit denilir. Taşıdığı değerler, şu an Türkiye Cumhuriyetinde lafta ve yazılarda kalıyor. Onun içindir ki, bir kısım insanlarda ve gençlikte, sıradan bir işmiş, durummuş gibi görünüyor. Olması gereken değer verilmediğinden, vatan sevgisi azaltılıyor, milli ve manevi duygular köreltiliyor. Siyasilerin ve halkın gazi polislere yaklaşımını yeterli buluyormusunuz ve sizlere nasıl yaklaşım sergilemeliler, ne gibi bir tavır içinde olmalılar? Süleyman Şengül: Yaklaşımları yeterli bulmuyorum bu böyle olmamalı. Bakın, bu konuyla ilgili size belgeler sunacağım. Bu belgeler dış ülkelerin gazi konusuna bakış açısını içeriyor. Çok canlı dikkate şayan örnekler yaşanılıyor. Okullarda gazilik olgusu işleniyor, televizyon kanalları gaziye dikkatle yaklaşıyor, programlar üretiyor. İnsani değerlere gösterilen saygı pek çok anlam ifade ediyor. Emniyet teşkilatının gazi polis kavramına yönelik bakış açısını bize anlatır mısınız? Süleyman Şengül: Eksikleri olsa bile, güzel ve iyi davrananlar çoğunlukta, çok şükür. Meslektaşlarınızın gazi polise göstermiş oldukları tutum yeterli midir? Onlardan istediğiniz tavır ne olmalıdır? Süleyman Şengül: Çoğunluk iyi diyebilirim. Ancak onlarda, alması gereken haklarını alamıyorlarki. Bir asker, bir polis, ayırımı çok yüksek. Onun için, dertli olanın fazla dermanı olamaz diye düşünüyorum. Bizler onların birer parçasıyız. Polis gazilerin politik, sosyal ve ekonomik açıdan suistimal edildiklerini söyleyebilir miyiz? Süleyman Şengül: Evet, ne yazıkki, durum böyle seyrediyor Polis gazileri kapsayan bir “gazi polis derneği” varmıdır, olması gereklimidir? Süleyman Şengül: Genel Merkezi Ankara olan ve 9 ilde şubesi olan kısa zamanda 2 ilde şube açacak olan Emniyet Teşkilatı Vazife Malülleri ve Şehit Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği belirttiğiniz Gazi konumunu da içine alıyor zannederim. Ancak asker, polis ayrıcalığı olmaması lazım derim. Ancak bu noktada yöneticiler bir araya gelip bu duruma bir şekil vermeli diye düşünüyorum. Gazilerimiz dağınık bir halde ülkemizin her ilinde mevcudiyetlerini zor koşullar altında muhafaza ettiklerini görmekteyiz. Gazilerle ilgili dernek ve vakıfların bu zor koşulları giderecek tedbirler aldığını söyleyebilir misiniz? Süleyman Şengül: Mevcut Derneklerin çoğunun şahsi emelleri için kurulduklarından, kuran şahısların oralarda vakit geçirmeleri dışında başka bir işlem yapamazlar. MANEVİ HAKLAR İLE KANUNEN VERİLMESİ GEREKEN HAKLARIN UĞRAŞMADAN KENDİSİNE TAKDİM EDİLMESİ demek istiyorsunuz değilmi? Doğrudur, çünkü, bir derneğin asıl amacı bu hakları almak için kanun teklifleri yaptırmak ve dile getirmek aciz kalanlara bu durumda yardımcı olmak zorunluluğunu taşımalıdır. . Gazi temsilcisi dernek ve vakıflar gazilerimizin sosyal, ekonomik ve topluma yeniden uyum sağlama konularında neler yapıyor, neler yapmalıdır? Süleyman Şengül: Bu dernekler, gerekeni yaptılar diyemem. Zaten yeterli olsalar bu denli dertli insanımız (Gazimiz) olmaz. Siz Gazi dergisi olarak da dertlenmezsiniz herhalde. Ama genel merkezimiz bu güne kadar bazı yaptırımlarda bulundular, diyebilirim, bu durum hiç olmazsa devam etmeli, bütün dernekler birleşip üyeler tek vücut olmalı diye düşünüyor ve bizim camiamızın başka camia olmadığı ve en yüce anlayış ve konumda olduğu unutulmamalı diye düşünüyorum. Gaziler Dergisi tüm gazileri bir çatı altında toplayacak, çıkaracağı kanunlarla hakları, faydaları, olanakları eşit bir şekilde paylaştıracak, ünvan alamamış gazilerin hukuksal engellerini giderecek bir gazi bakanlığının kurulabilmesi için bir imza kampanyası başlattı. Bu konu hakkındaki görüşlerinizi açar mısınız? Süleyman Şengül: Bu düşünce bütün bakanlıkların konusu olmalı, onun içindir ki, hiçbir bakanlık bu konu beni ilgilendirmez diyemez. Bu durum her bakanlıkta çalışan insanımızın ayrıca da başına gelebilir. Bu yönden bir kanunla yanlışlıkları ve ya birkaç kanunla düzeltilebilinir. Derginizin bu düşüncesine ayrıca saygı duyarım. Bazı gazilerin içe kapanık bir ruhsal durumu yaşadıkları öne sürülür ya da gözlemlenir. Büyük bir bölümün alkolle içiçe geçtiği ifade edilir. Bazılarınında dine sarıldığı görülmektedir. Bunun dışında bazı pisikolojik tepkiler verdiği uzmanlar tarafından belirtilir. Sizin özelinizde bu sayılanlardan yaşadıklarınız varmı? Süleyman Şengül: İnsanın yaşamı, sağlam olsun sakat olsun, zengin olsun fakir olsun, yaradılıştaki gayesini bilmiyorsun, yaşamı boştur, hele hele gazi olduktan sonra seni akli selimin doğruyu bulmana yardımcı olmuyorsa, bazı kötü durumlara düşmek insanımız için vazgeçilmez bir gelecektir. Ancak bu duruma düşmeden, yaşarken sorduğunuz sualler, her insan için geçerli değilmi. Benim ise böyle bir takıntım yok, gençken nasılsam şimdide aynı konumdayım, ancak hayat tecrübelerinin duygu ve düşünceleri daha olgun daranışlar icap ettiriyor; bu da bu sermayeyi iyi kullanmaya bağlı değil mi diye düşünüyorum. Polis gazilerine mesajınızı alabilir miyiz? Süleyman Şengül: Her arkadaşımı yaşamları boyunca sağlıklı bir yaşam dilerken, haklarını bir çatı altında, aramalarını ve bu hakları, alırken kanunların, bizden sonraki nesillere de faydası olacağını göz ardı etmemelerini tavsiye eder, yanlız kendi hakkını düşünen devamlı sukutu hayale uğrayacağını unutmamalı der, sağlık ve mutluluklar dilerim. Gazilerden Gaziler Dergisine Terör Mağduru Ali KAPLAN: Gazi Kime Denir? 2847 sayılı Kanuna eklenen 4417 sayılı, 23.07.1999 tarihli kanunda: Muharip Gazi: Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarından harbe fiilen katılanları, Malul Gazi: Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarından; Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırlarını korumak ve güvenliğini sağlamak görevi ile harpte veya devletin bekasını hedef alan terör örgütlerine karşı yurt içi ve yurt dışı mücadelede her çeşit düşman veya terörist silahlarının tesiriyle veya harp bölgesindeki harekat ve hizmetleri sırasında, bu harekat ve hizmetlerin sebep ve tesiriyle yaralanarak tedavileri sonucunda sakatlığı rapor ile kesinleşenleri, ifade eder. Kıbrıs Gazisi Nurettin YAMAN - Tütün ikramiyesi konusunda bilgilendirir misiniz? Harp ve vazife malüllerine tütün ve alkol ürünlerinin satış bedellerinden pay verilir. Verilecek miktar, T.C. Emekli Sandığınca sakatlık derecesine göre hesaplanarak yılda bir defa ödenir. Harp ve vazife malüllerine hayatta bulundukları sürece ödeme yapılır. Malulün ölümü halinde ise ölen malulün en son yılda aldığı pay tutarının 5 katı bir defaya mahsus olmak şartıyla dul ve yetim aylığı bağlanacaklara eşit miktarda paylaştırılmak suretiyle yardım olarak ödenir ve kesilir. 2001 yılında 470 milyon, 2002’ de 600 milyon hak sahiplerine Şubat-Mart ayları arasında ödenmiştir. Terör Gazisi Yunus KAYA - Konut Kredisi alma hakkımız var mı? 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 21 nci maddesi gereği, terör eylemlerine muhatap olarak yaralanarak sakat kalan TSK mensuplarına, öncelik sıralamasına göre; - Maaş bağlanan malulün kendisi, - Malulün kendisi hayatta değilse, maaşa bağlanan dul eşi, - Eşi hayatta değil veya evlenmişse, maaşa bağlanan çocukları müştereken konut kredisinden faydalanır. Toplu konut kredisi miktarın her yıl DIE tarafından Türkiye geneli için ilan edilen yıllık tüketici fiyat artış oranı dikkate alınarak arttırılacaktır. İstek halinde bu miktarın altında da kredi açılabilir. Krediye faiz uygulanmaz. Bu krediyi alabilmek için öncelikle T.C. Emekli Sandığına başvurarak hak sahipliği belgesinin alınmasına müteakip T.C. Ziraat Bankasına müracat edilmesi gerekmektedir. Kredinin geri ödenmesi hak sahibinin her türlü tazminatlar dahil olarak almakta olduğu maaşının 1/4’ ü tutarındaki miktarın T.C. Emekli Sandığınca kesilmesi suretiyle yapılır. Kredinin vadesi borcun tamamen ödendiği zamandır. Terör Gazisi Hasan AKAR - Cep telefonlarından yararlanıldığını duydum, doğru mu? Turkcell, “Emekli Sandığı Serbest Kartı” almaya hak kazanmış gaziler ve vazife mamüllerine, telefon abonelik ücretlerinde “Destek Tarifesi” uygulamaktadır. diğer indirimli tarifelere göre daha uygun olan Destek Tarifesi hakkında bilgi almak için Turkcell Yetkili Satıcılarına müracaat edilebilir. Telsim, gazi, şehit yakını, vazife malüllerine “Abonelik Paketi” adı altında yüksek oranda indirim yapıyor. Özel iletişim vergisinden muaf tutuyor. Ancak “Abonelik Paketi” devredilmiyor. Emekli Polis Kızı Halime ÇAKMAK Emekli güçleri terörün ve asayişi bozanların, kanunu hiçe sayanların hedefidir. Pek çok polis bu şer odaklarıyla mücadelede yara aldılar. Gazi polis sayımız nekadardır? Gazi Polis sayımızın ne kadar olduklarına dahil şu an kayıt mevçut değil. Gazi Kızı Emine YÜCE Ülkemizde gazi sayısı nekadardır? Kaynaklar gazi sayısı hakkında çelişkili bilgiler vermektedir. Örneğin Türkiye Muharip Gaziler Derneği 61 bin gazinin varlığından bahsederken, Türkiye Gaziler vakfı 52.811 kişinin gazi maaşı aldığını belirtir. 30 Haziran 2002 günü itibariyle İç Güvenlik Harekatı (Güneydoğu) nedeniyle “Vazife Malülü Aylığı” alanların toplamı 3384 kişidir). Gazi Halil DAĞDEVİREN Oturduğum ev kendime ait. Bundan başka evim yok emlak vergisi verecek durumum yok ne yapmalıyım? 2003 yılı itibariyle emlak verginiz sıfıra indirilmiştir. 28 Aralık 2002 tarihli 24977 sayılı resmi gazetede bir karar yürürlüğe konulmuştur. Maliye Bakanlığı’ nın 16.12.2002 tarihli ve 054804 sayılı yazısı üzerine, 1319 sayılı emlak vergisi kanununun değişikliği 8’ nci maddesine göre, bakanlar kurulunca 19.12.2002 tarihinde 2003 yılı için gazilere ait tek meskenin bina vergisi sıfıra indirildiği kararlaştırılmıştır. . "Şeref Aylığı" Güme Gitti “Gazilik olgusunun en temel meselesi, gazilerin bilinç düzeylerinin yükseltilmesinde gözlemleniyor. Bu noktada; gazilere iletilecek her türlü bilgi ve belge gazilik olgusunun özündeki engelleri kaldırırken, gazilerimizin de haklarını daha üst bir bilinçde savunmalarına zemin oluşturuyor. Gazilerimizin karşılaştıkları en büyük zorluk; hakların alınması, fırsatlardan ve olanaklardan yararlanılması yönünde verilen hukuk mücadelesi alanında karşımıza çıkıyor. Bir Kıbrıs Gazimiz toplum önünde hak ettiği “Şeref Aylığı” nı bir kanun maddesine takılıp, alamadı. Sebep, gazimizin bir işi olmasaydı. 28.08.1991 gün, 3761 sayılı yasanın son fıkrasına takıldı, Kıbrıs gazisinin “Şeref Aylığı”... İlginç bir yasa maddesi ile karşı karşıya kaldı, binlerce Kore ve Kıbrıs gazileri... Ne diyor 3761 sayılı yasa? 1. maddesi Kıbrıs Barış Harekatı’ nda fiilen görev almış Türk vatandaşlarına da şeref aylığı bağlanmasını öngörmüş, ancak son fıkra bunu geri alıyor; Harekata katılanlardan kamu veya özel sektörde çalışanlar ile çeşitli sosyal güvenlik kurumlarından aylık alanlara bu aylık ödenmez. Kıbrıs Gazimizin açtığı davayı yani hukuk mücadelesini sayfalarımıza taşıdık. Hükümet farkına varsın ve düzeltsin diye. Esas
Sayısı: 1991/50 İTİRAZIN KONUSU: 28.08.1991 günlü, 3761 sayılı “1005 Sayılı İstiklal Madalyası Verilmiş Bulunanlara Vatani Hizmet Tertibinden Şeref Aylığı Bağlanması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” un 1. maddesinin son fıkrasının Anayasa’ nın 10., 11., 48., 49., 55., 61., ve 70. maddelerine aykırılığı savıyla iptal istemidir. I- Olay 3761 sayılı Yasa’ nın 07.09.1991 günlü, 20984 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanarak yürülüğe girmesi üzerine Asliye Hukuk Mahkemesi’ nde açtığı davada; 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatı’ na katılıp 01.11.1974 yılında terhis edildikten sonra Sorgun Belediyesi’ nde kadrolu olarak çalışan müvekkiline bağlanacak şeref aylığının tesbiti ve tahsilini isteyen davacı vekilinin ileri sürdüğü Anayasa’ ya aykırılık savının ciddi olduğu kanısına varan yerel mahkeme, sözü edilen Yasa’ nın 1. maddesinin son fıkrasının iptali istemiyle 06.12.1991 gününde Anayasa Mahkemesi’ ne başvurmuştur. II- İtiraz Gerekçesi: İtiraz yoluna başvuran mahkemenin iptal istemi, Esas: 1991/655 sayılı kararının gerekçe bölümü aynen şöyledir: Yasanın başlığı“GAZİLERİN DÜŞKÜNLERİNE MAAŞ BAĞLANMASI” şeklinde olmayıp “ŞEREF AYLIĞI” ibaresini taşımaktadır. Bu iptali istenilen madde öncelikle yasanın bu başlığı ile çelişmektedir. Davacı Kıbrıs Barış Harekatında fiilen çarpışmış, bu şerefli görevi üstlenmiş, başarı ile tamamlanmıştır. Belediye memuru olduğundan “ŞEREF AYLIĞI” almamaktadır. Günün ekonomik koşulları değerlendirildiğinde davacının aldığı ücret bir ev kirasını bile karşılayamayacak düzeydedir. Bu ülke için canını ortaya koymuş, küçük bir maaşla kendini ve ailesini geçindirmeye çalışan davacının başvurusu mahkememizce dikkate alınmış, artı görev hususu irdelenmemiştir. Zatan mağdur durumda olan bir gazinin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için başka şansı yoktur. Küçük bir maaş ile hayatını devam ettirmeye çalışan davacının “ŞEREF AYLIĞI” ndan yoksun tutulmasının Anayasa ilkeleri ile bağdaşamayacağı kanısındayız. Anayasamız tüm bireyler arasında her alanda eşitlik öngören bir Anayasadır. 1005 sayılı Kanunu değiştiren 3761 sayılı Kanun ise gazilere “ŞEREF AYLIGI” bağlanmasını hükme bağlanmıştır. Ancak iptali istenilen maddenin son fıkrası, gaziler arasında eşitsizlik meydana getirilmiştir ki bu da Anayasamızın ruhuna aykırıdır. Üstelik bu durum süistimale açıktır. Kıbrıs ya da Kore harekatına katılmış bir gazinin kanunun tabiri ile “Kamu ve Özel sektörde çalışmadığı ve hiç bir sosyal güvenlik kuruluşundan maaş almadığı” halde mal varlığı burada kavram olarak verilen ücretin çok daha üzerinde bir gelir getiriyor olması muhtemeldir. Bu durum iş koşullarının bilindiği ülkemizde belki zorlukla iş bulabilmiş, küçük ücretler karşılığı çalışan memur ve işçinin adeta bir cezalandırılmasıdır. SONUÇ: Bu sebeplerden dolayı Anayasanın 10, 11, 48, 49, 55, 61 ve 70. maddelerine aykırı olduğundan 3761 sayılı Kanunun 1. maddesinin son fıkrasının İPTALİNE karar verilmesi saygı ile arz olunur.” III- Yasa Metinleri A. İptali İstenilen Yasa Kuralı: 08.08.1991 günlü, 3761 sayılı Yasa’ nın iptali istenilen son fıkrayı da içeren 1. maddesi şöyledir: “ Madde 1.: 1005 Sayılı Kanunun, 09.11.1983 Tarih ve 2943 sayılı ve 26.09.1990 Tarih ve 3660 Sayılı Kanunlarla değişik I inci maddesinin I inci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve bu fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki yeni fıkra eklenmiştir. “Milli Mücadeleye iştirak eden ve bu sebeple kendilerine İstiklal Madalyası verilmiş bulunan Türk vatandaşları ile 1950 yılında Türk Tugayının Kore’ ye ayak bastığı Ekim ayında başlamak ve 1953 yılı Pan-Munjon Ateşkes Anlaşmasına kadar Kore’ de fiilen savaşa katılmış olan Türk Vatandaşlarına ve 1974 yılında Temmuz I nci ve Ağustos 2 nci Barış Harekatına Kıbrıs’ ta fiilen görev alarak katılmış olan Türk Vatandaşlarına, hayatta bulundukları sürece, vatanı hizmet tertibinden 1500 gösterge rakamının her yıl Bütçe Kanunu ile tespit edilen memur maaş katsayısı ile çarpılmasından bulunacak miktarda aylık bağlanır. Bu aylık, Kore savaşına ve Kıbrıs Barış Harekatına katılanlardan kamu veya özel sektörde çalışanlar ile çeşitli sosyal güvenlik kurumlarından aylık alanlara ödenmez. Ancak, aldıkları aylık bu Kanuna göre bağlanacak aylıktan az ise aradaki fark ödenir.” B. Dayanılan Anayasa Kuralları: 1- “Madde 10.: Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” 2- “Madde11.: Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” 3- “Madde 48.: Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir. Devlet, özel teşebbüslerin milli ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır.” 4. “Madde 49.: Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları korumak, çalışmayı desteklemek ve işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli tedbirleri alır.” 5- “Madde 55.: Ücret emeğin karşılığıdır. Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır. Asgari ücretin tesbitinde ülkenin ekonomik ve sosyal durumu gözönünde bulundurulur.” 6- “Madde 61.: Devlet, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malül ve gazileri korur ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlar. Devlet, sakatların korunmalarını ve toplum hayatına intibaklarını sağlayıcı tedbirleri alır. Yaşlılar, Devletçe korunur. Yaşlılara Devlet yardımı ve sağlanacak diğer haklar ve kolaylıklar kanunla düzenlenir. Devlet, korunmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü tedbiri alır. Bu amaçlarla gerekli teşkilat ve tesisleri kurar veya kurdurur.” 7- “Madde 70.: Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayrım gözetilemez.” IV- İlk İnceleme: Anayasa Mahkemesi içtüzüğünü 8. maddesi gereğince yapılan ilk inceleme toplantısında; itiraz yoluna başvuran mahkemenin iptalini istediği kural yönünden bakmakta olduğu bir davanın bulunup bulunmadığı sorunu öncelik taşıdığından, ilk inceleme raporu, itiraz başvurusu, ilgili dava dosyasının önemli belge örnekleri, iptali istenen Yasa ve dayanılan Anayasa kuralları ile bunların gerçekleri ve öbür yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: Anayasa’ nın 152. maddesi gereğince, bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir yasa ya da kanun hükmünde kararname hükümlerini Anayasa’ ya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık savının ciddi olduğu kanısına varırsa, o hükmün iptali için Anayasa Mahkemesi’ ne başvurmaya yetkilidir. Anayasa Mahkemesi, itiraz yoluyla gelen bir işte Anayasa’ ya uygunluk denetimi yapmak için, ele aldığı konuyu inceleme görevinde olup olmadığını saptarken, iptal istemiyle baş vuran mahkemenin, kuralın uygulanacağı davaya bakıp bakmayacağını, daha açık bir anlatımla, mahkemenin o konuda görevli olup olmadığını belirlemek zorundadır. İtiraz yoluna vuran Mahkemenin elindeki davanın konusu özetle, Sorgun Belediyesi’ nde kadrolu olarak çalışan davacının, 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatı’ na katıldığını öne sürerek 1005 sayılı Yasa’ yı değiştiren 3761 sayılı Yasa’ dan yararlanarak kendisine şeref aylığı bağlanacağının tesbiti ve aylığın tahsili istemiyle açtığı davadır. 1005 sayılı İstiklal Madalyası Verilmiş Bulunanlara Vatani Hizmet Tertibinden Şeref Aylığı Bağlanması Hakkındaki Kanun’ da değişiklik yapan 3761 sayılı Yasa’ nın 1. maddesi, Kıbrıs Barış Harekatı’ nda fiilen görev almış Türk vatandaşlarına da şeref aylığı bağlanmasını öngörmüş, son fıkrasında ise, Harekata katılanlardan kamu ve özel sektörde çalışanlar ile çeşitli sosyal güvenlik kurumlarından aylık alanlara bu aylığın ödenmeyeceği, ancak aldıkları aylığın bu Yasa’ ya göre bağlanacak aylıktan az ise aradaki farkın ödeneceğini hükme bağlanmıştır. Yasa kurallarının incelenmesinden açıkça görülmektedir ki, ilgililere şeref aylığı bağlanıp bağlanmaması kamu hukuku kurallarının uygulanması niteliğinde olup, bu Yasa’ nın uygulanması bir idari işlemi gerektirmektedir, idari işlemler konusundaki uyuşmazlıklar ise, yasada aksine hüküm olmadıkça idari yargı yerlerinde çözülür, işlemin belirgin niteliği bakımından bu davaya bakmak adli yargı yerlerinin değil, idari yargı yerlerinin görev alanına girmektedir. Anayasa’ nın 152. ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında 2949 sayılı Yasa’ nın 28. maddelerinde geçen “Bir davaya bakmakta olan mahkeme” her durumda o davaya bakmaya, uyuşmazlık konusu sorunu çözmeye, suç sayılan eylemi işleyeni yargılamaya görevli mahkeme olarak anlaşılmak gerekir. Bu yetkiyi taşımayan, bu görev kendisine verilmeyen mahkeme, davaya bakacak mahkeme olarak nitelendirilemez. Mahkemelerin görevleri, Anayasa’ nın 142. maddesi gereğince ancak yasayla düzenlendiğinden, görev sorunu kamu düzeniyle ilgilidir. Böyle olunca, Anayasa Mahkemesi, uygunluk denetimi için kendisine itiraz yoluyla getirilen bir işte, itiraz eden mahkemenin yasa kurallarına uygun biçimde o davaya bakmakla görevli olup olmadığını sağlamak zorundadır. Anayasa’ nın 152. maddesi yönünden mahkemenin elindeki işin “dava” sayılabilmesi için yöntemince açılmış, mahkemenin görevine giren bir dava olması gerekir ve bu durum Anayasa’ ya uygunluk denetimi için öngörülen koşullardan biridir. Bu koşulun gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda doğrudan inceleme yaparak karar vermek yetkisi de ancak Anayasa Mahkemesi’ nindir. Anayasa Mahkemesi, salt kendine özgü Anayasa’ ya uygunluk denetimi yapabilmek için itiraz yoluna başvuran yerel mahkemenin görevini saptamak ve ondan sonra kendi görevini yerine getirmek zorundadır. Bu durumda, itiraz yoluna Sorgun Asliye Hukuk Mahkemesi 1005 sayılı Yasa’ dan doğan uyuşmazlığı görüp çözümlemeye görevli mahkeme olmadığından 1005 sayılı Yasa’ yı değiştiren 3761 sayılı Yasa’ nın 1. maddesinin son fıkrasının iptali istemiyle itiraz başvurusunda bulunma yetkisi yoktur, itirazın yetkisizlik nedeniyle reddi gerekir. V- Sonuç: Anayasa’ nın 152. maddesinin birinci fıkrası ile 2949 sayılı Yasa’ nın maddeleri karşısında uygun bulunmayan itirazın, başvuran mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE, 24.12.1991 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi. Başkan Yekta Güngör ÖZDEN Başkan vekili Güven DİNÇER üye Servet TÜZÜN üye Mustafa SAHİN üye İhsan PEKEL üye Selçuk TÜZÜN üye Ahmet N. SEZER üye Erol CANSEL üye Yavuz NAZAROĞLU üye Haşim KILIÇ üye Yalçın ACARGÜN Şeref Aylığı" Düşkünlere Ödenen Maaş mı? "Şeref Aylığı Güme Gitti” başlığı ile Gaziler Dergisi yine bir yaraya parmak bastı. Bu yara, izi kolayca silinecek bir yara değil, içten içe kanayan, buruk bir acı veren ve tedavisi siyasi iradenin elinde olan bir gizli hastalık. Gizli yakıştırması yapmamın sebebi; gözlerin körlüğüne, kulakların sağırlığına bir göndermedir. Çünkü, üst seviyede duyarlılık sergilenmesi gereken gazilik kavramına retorik yaklaşıyoruz. Bu durum can sıkıcı, utandırıcı ve bir o kadar paradoks taşıyan bir havaya sahip. Nedir bu çelişki? Hani geçmişimize sahip çıkan bir ulus olacaktık? Hani bu ülkenin inşasında canlarını ortaya koyanlara saygı gösterecektik? Hani “terör” denilen ve vebadan bizi kurtaranlara ve bizleri savunurken yaşamından olanlara ya da ünvanlarını kaybedenlere ünvanlarına yaraşır bir hayat seviyesi sağlayacaktık? Hani geride bıraktıklarını eğitecek, yedirecek, giydirecektik? Hiç bir şey yapılmıyor mu? Elbette dişin koğuna uygun birtakım haklar, olanaklar gazilere veriliyor. Ancak 59. Hükümetin bütçesine bir bakın “şehit ve gazilere ayrılan ödenek” başlığı altında bir madde görebilecek misiniz? Gazilik kavramının bir başka boyutu “Şeref Aylığı Güme Gitti” haberinde yer alıyor. Bu boyut, gazilerin haklarını almak için verdikleri hukuk mücadelesidir. Nedendir bilinmez; ulusal basın ve TV bu sahada çok başarısız kalmıştır. Aysbergin görünmeyen yüzü; bu hukuk sahasında gazilerin vermiş olduğu ikinci savaştır. Çok karmaşık, derin ve geniş bir sahadır; “Hukuk Mücadelesi” Gaziler birer sayı değildir. Her bir gazinin taşıdığı kaygılı, buruk izler yüzlerinden ve içselliklerinden kolayca anlaşılabilir. Fakat şunu eklemek zorundayım: Bir gazi eşi, ebeveyinleri ve çocukları ile yüzbinleri ya da milyonları kapsayan gazi nüfusunu oluşturur. O nedenle yasa koyucular, bu alanda ekonomik kriz, iç borç-dış borç, bütçe gibi laf salatalığını bırakıp gazilerin yanında tavır almak zorundadırlar. Türkiye’ nin güvenlik meselesi ile çok yakın ilişkilendirilmesi gereken bir meseledir: “Gazilik Hakları” Bir Kıbrıs gazisi Sorgun Asliye Hukuk Mahkemesi’ nde bir dava açar, antı-gazi bir maddenin iptal talebiyle. Ancak reddedilir. Hukukun üstünlüğüne inancımız yerindedir. Ayrıca mahkeme kararlarını hemde Anayasa Mahkemesi’ nin kararlarına diyecek bir şeyimiz yok. Fakat toplum sorguluyor, bizde yazıyoruz. Yasa koyucular; sürec içersinde, gelişen iç-dış koşullar üzerine bina edilen meselelerde, uyanık davranıp değişikliğe gider. Toplumun beklentileri de bu eskimiş, hatalı kanun maddelerinin düzeltilmesi yönündedir. Yasa koruyucuları arkadan iterler. Şimdi Kıbrıs gazimizin trajedik öyküsüne bir göz atalım. Gazimiz 01.11.1974 yılında terhis edildikten sonra Yozgat Sorgun Belediyesi’ nde kadrolu olarak hayata başlar. Fakat bir hakkı vardır. Gazilik ona “Şeref Aylığı” bağlanmasını sunar. Belki bir bedel ödenmek istenir. Kıbrıs Gazimiz harekete geçer. 17 kriz atlatmış, 30 yıldır enflasyon altında ezilmiş bir ülkede, birikimlerini, gazilere verilen bir hakkın alınabilmesi için “Hukuk Savaşı’ nın maliyeti diye, harcar Kıbrıs Gazimiz. Bir hukuk maddesi, gazimizin önünde aşılması gereken ve alınması stratejik öneme sahip bir tepe gibi heybetiyle dikilmiş durmaktadır. Pek çok çalışmada zafer elde etmiş gazimiz, bu Hukuk Savaşı’ nda galip çıkacağına emindir. Fakat Kıbrıs Gazimiz önündeki duvarın “Mevzuat” olduğunu bilmiyor. ABD Washinton Büyükelçimiz O. Faruk LOĞOĞLU, Gaziler Dergisi’ ne verdiği beyanda “Yasalarla çizilmiş toplumsal bir düzenimiz var. Ancak bazen toplum içinde geleneksel, kültürel anlamda kullandığımız bazı tabirler yasalar önünde aynı şeyi ifade etmiyor. Gazi dedigimiz ya da şehit dediğimiz insan, devletin yasaları karşısında gazi ve şehit olamıyor.” diyor. O.F.Loğoğlu’ nun yapmış olduğu tesbite katılmamak mümkün değil. Nereden bilsin Kıbrıs gazimiz, bu ülkede şehit ve gazi kabul edilmenin savaşta kolay, ancak döndükten sonra zor olduğunu... Gazi kabul edilenlerin bile fırsatlardan, haklardan eşit bir şekilde yararlanamadığını... Devam edelim... Kıbrıs gazimiz 1005 sayılı 24.02.1968 tarihli yasayı değiştiren 28.08.1991 tarihli 3761 sayılı kanuna itiraz ediyor. 1005 sayılı kanun “Vatani Hizmet Tertibinden Şeref Aylığı Bağlanması” hususunu kapsıyor. Değişiklik yapan 3761 sayılı Yasa’ nın 1. maddesi, Kıbrıs Barış Harekatı’ nda fiilen görev almış Türk vatandaşlarına da “Şeref Aylığı” bağlanmasını öngörmüş, son fıkrasında ise, harekata katılanlardan kamu ve özel sektörde çalışanlar ile çeşitli sosyal güvenlik kurumlarından aylık alanlara bu aylığın ödenmeyeceğini hükme bağlamış. İşte parmakla bal verip, şırıngayla kanı çekmek cinsinden bir mantık karşısında, Kıbrıs gazimiz haklı olarak itiraz ediyor, yasa’ nın ikinci fıkrasının iptalini istiyor. Anayasa Mahkemesi de anayasa’ nın 152. maddesinin birinci fıkrası ile 2949 sayılı Yasa’ nın 28. maddeleri karşısında uygun bulunmayan itirazın, başvuran mahkemenin yetkisizliği nedeniyle “Reddine” karar veriyor. Yani Sorgun Asliye Hukuk Mahkemesinin, 1005 sayılı Yasa’ dan doğan uyuşmazlığı görüp çözümlemeye görevli mahkeme olmadığı için, 3761 sayılı Yasa’ nın 1. maddesindeki son fıkranın, “Şeref Aylığı” ödenmez kısmının iptalini isteme yetkisine de haiz olamıyor. Peki şimdi ne olacak? Binlerce Kore, Kıbrıs gazimiz Şeref Aylığı’ nı işsizliğin büyük boyutlarda olduğu ülkede, sadece iş buldukları için alamıyor. Peki “Şeref Aylığı” kime ödenecek? İşi olmayan, sosyal güvenlik kurumlarından pay almayan yani düşkün olanlaramı “Şeref Aylığı” verilecek? O halde Şeref Aylığı’ nın önemi, ciddiyeti nerede kaldı? Gazeteciliği Kullanan Bir Gazeteci Türkiye’ de pek çok kurum ve meslek erbabı yoldan çıktı. Pek çoğumuz işini genel prensipleri çiğneyerek ve etik açıdan yoksun bir biçimde ifa ediyor. Karışık kafasını başka mecralara sürükleyerek, zaman kaybediyor, işinde kendini geliştiremiyor ve ön yargının kalın duvarlarına bir sinek gibi yapışıp kalıyor. Maddi ve manevi çıkar bloğunun altında da eziliyor. Böyleleri’ mesleğini bırakıp “tetikçiliğe” soyunuyor. Anlaşılan “Ekonomik” kriz bazılarını iki iş yapmak zorunda bırakıyor. Oysa toplumu yapan, insanın tek başına, kendi kendine yetmemesi, başkalarına gereksemesidir. Toplumun kurulmasında başka sebep var mıdır? Bir insan bir eksiği için, bir başkasına baş vurur, başka bir eksiği için de bir başkasına. Böylelikle bir çok eksiklikler birçok insanların bir araya toplanmasına yol açar. Hulasa “tetikçi” çıkar karşılığı azmettirenin uşağıdır, “gazeteci” ise gerçekleri objektiv gözlük takarak ortaya çıkarandır. Biz gazeteciler, kendimizi, sorgulamak zorunda olduğumuz bir süreçten geçiyoruz. Kurşun adres sormayabilir, ama kalem adresi bulmalıdır. Eğer kalem adresi bulamıyor ise, o kalem kırılmalıdır. Antalya’ da “Gündem” adı altında yerel ve günlük bir gazete bulunuyor. Bu gazetede. “Buldukça” adlı köşede “Ali Buldu” adını kullanan ve gazetecilik mesleğinden bihaber bir zat-ı muhterem var. Bu Ali Buldu adlı zat 31 Ocak 2003’ te “Gazi Adıyla Yapılan Büyük Ayıp” başlıklı bir yazıyı kaleme almış. Öylesine subjektiv davranmış ki, konuyu bir uzmana sormamış yani Gaziler Dergisi’ ne... Asparagas metodu ile bir makale hazırlamış. Başlamış bağırmaya avaz avaz, biz de soruyoruz Ali Buldu’ ya neyi buldun a yaramaz? Bir haber, bir makale derinliğine inilmeden, konuya vakıf olunmadan, taraflarla görüşülmeden kaleme alınamayacağını bilmiyorsan hiç bir şeyi bulamazsın Sayın Ali Buldu o, “Buldukça” köşesinde... Biz yinede bulduklarına bir bakalım Ali Buldu’ nun... Gaziler Dergisi’ nin duyarlı, aklı selim, hamaset değil, gerçeği arayanların evlerine girmesinden ve tartışılmasından rahatsız olmuş. TSK’ nın onurlu bir üyesi olan Genel Yayın Müdürümüz Emekli Yarbay Metin Yalabık’ ı ise gazilere duyarlı insanları istismar edip zorla abone! yapmaya çalıştığını ifade ederek, suçlamış ve ona karşı basın yoluyla saldırıda bulunmuştur. Kaynak olarak, Muharip Gaziler Derneği’ nin (MGD) yöneticisi Abidin Sezer ile Muratpaşa Belediye Başkan yardımcısı Emekli Albay Behzat Bilgiç arasında, Belediye binasında geçen bir görüşmeyi göstermiş. Bizimle ilgili bölümü olduğu gibi aktarıyorum: Muratpaşa Belediye Başkan Yardımcısı Behzat Bilgiç’ e ziyarete gelen ve kendini emekli kıdemli Albay olarak tanıtan bir kişi “Muharip Gaziler Derneği” nin yöneticisi olduğunu söyler. Bildiğiniz gibi Başkan Yardımcısı Bilgiç de emekli bir albaydır. Meslektaşı olması dolayısıyla söz konusu derginin yöneticisine, “Derginizi biliyorum. Ama insanları zorla abone yapmaya yönelik faaliyetlerinizi tasvip etmiyorum. Yapılanlar ayıptır” der. Bilgiç’ in konuşması karşısında önce şaşıran sonra olayı anlayan dergi yöneticisi Abidin Sezer hemen söze başlayarak, “Tepkinizi anlıyorum ama sizin bahsettiğiniz dergi, bizim dergimizle farklı. Piyasada çok fazla tepki oluştuğu için araştırdık, inceledik ve o kişilerin böyle bir yetkiye sahip olmadığını belirledik. Gerekli girişimlerde bulunduk” diyerek valiliğe yazdıkları uyarı yazısını uzatır. Behzat Bilgiç, Antalya Valiliği kanalıyla Emniyet Müdürlüğü’ ne gönderilen yazıyı bir çırpıda okuduğunda durumu anlar. Evet, birileri “Gazi” ve “Şehit” cümleleriyle insanların iyi niyetlerini ve duygularını istismar etmektedir. Abidin Sezer’ in Emniyet Müdürlüğü’ ne gönderdiği “Piyasada birileri gazilere yardım maksadıyla dergi çıkardığı ve para topladığı öğrenilmiştir. Oysa Türkiye’ de bu yönde bir dergi vardır ve onun yöneticisi de bizleriz” yazısı hemen işleme konunca duruma Genelkurmay el koldu. Bilgiç, bu ilginç ve mide bulandırıcı durumu bana anlattığı zaman inanın bir yaşıma daha girdim. Her kurum ve kuruluşu bir kenara bırakın ama askeriyenin bile içinde böylesi olayları duymak inanın beni çok şaşırttı. Başkan Yardımcısı Bilgiç’ in kısa bir istihbaratında ise Genelkurmay Başkanlığı’ nın harekete geçmesiyle Metin Yalabık’ ın yakalandığı ve cezaevine konduğunu öğrendik. Bu mesnetsiz suçlamalara cevap verelim. MGD Yöneticisi Abidin SEZER “... Bahsettiğiniz dergi bizim dergimizden farklı.” diyor. Elbette Gaziler Dergisi farklı içerikte bir dergidir, gaziler konusunda yayınlanan hiç bir dergiye benzemez. Gaziler Dergisi’nin yetkilileri gazilik olgusunda hodri meydan! diyecek şekilde uzmandır. Bizlerin Gazi kavramı üzerine yetki sahibi olmamızıda imtiyaz denilen belge belirler, MGD ve yetkilileri değil. Eğer gazi sözcüğü insanların iyi niyetlerini istismar ediyorsa, bunun altında yatan sebep Gaziler Dergisi değil, gazileri yardıma muhtaç, düşkün, sakat insanlar boyutunda gören bir mantığın ürünüdür. MGD’ nin çıkardığı derginin Türkiye’ deki tek dergi olduğunun belirtilmesi de bu konuoaki gafletin ve bilgisizliğin şekillenmesidir. Çünkü bir derneğin yayınladığı herhangi bir dergi sınırlı ve subjektif olmak zorundadır. Asparagas habere gelelim; Genel Yayın Müdürümüz Metin Yalabık’ ın yakalanıp cezaevine konması meselesi. Emekli Yarbay Yalabık ne yakalanmış nede cezaevine konmuştur, görevinin başında başarılı çalışmalara imza atmaya devam etmektedir. Şimdi dönelim tetikçi Ali Buldu’ nun kaş yaparken göz çıkarttığı noktaya... Ali Buldu yazısında “Bilgiç, bu ilginç ve mide bulandırıcı durumu bana anlattığı zaman inanın bir yaşıma daha girdim. Her kurum ve kuruluşu bir kenara bırakın ama askeriyenin bile içinde böylesi olayları duymak inanın beni çok şaşırttı” diyor. Sayın Ali Buldu TSK’ nın içinde bugüne kadar mide bulandırıcı olay vuku bulmamıştır. Ya cahilsin ya hokkabazsın ya da TSK’ nın bir emekli üyesini, üstelik emekli olduktan sonra bile, kendi kulvarında yani gazilik olgusunda bir şeyler yapmak için görev alan, bir emekli yarbayı tahkir edecek kadar aşırısın. Şimdi sana son bir şey söyleyeceğim; o kalemi bırak, iki ellerinin arasına kafanı al ve bağımsız Türk adaleti önünde nasıl hesap vereceğini düşün... Laiklik Laik; “Din işleri ile uğraşmayan kişi, dinsel olmayan şey, düşünce ve kurum.” Giderek bu sözcük, devletin temel yapısını belirtmeye başlamıştır. Laiklik; Devletin dinin etkisinden, dinin de devletin etkisinden kurtarılması; bireylerin tanrılarıyla baş başa bırakılmasıdır. Toplumsal düzenin ve hukuk kurallarının dine değil de akla ve bilime dayandırılmasıdır. Halkın; Mutluluğuna, refahına, insanca günlük yaşamasına yönelik her yeniliğin yasaklanması anlayışına da son vermektir. İlk, orta ve yeni çağda kurulan ve yaşayan devletlerin hepsi, din temeline oturmuştu. Kişisel egemenliği destekleyebilmek için Hükümdarların, yetkilerini “DİN” den alması gerekiyordu. Tek bu yolla ulusları yönetme imkanı doğuyordu. Egemenlik, dine dayandırılınca, din adamları da devlet yönetimine karışıyorlardı. Böylece dini kurallar, yönetimde belli başlı ilkeleri oluşturuyordu. Aydın ve ileri eski YUNAN ve ROMA devletlerinde bile, din, yönetim işlerine egemendi. Özü bakımından, devlet işlerine karışmama ilkesini benimseyen HIRİSTİYANLIK da giderek “Ortaçağ” toplumların yönetilmesinde en önemli rolü oynamaya başladı. Din ve devlet işlerinin içiçe geçmesi, pek çok bakımdan sakıncalıdır. Egemenlik hakkı belli bir dine dayandırılınca, devlet işleri yalnızca o dinin esaslarına göre yürütülmek zorundadır. Dini kurallar ise aslında “RUHANİ” dir. Esas olan; “Bu dünyada mümkün olduğu kadar günahsız yaşamak ve öbür dünya için hazırlanmaktır. “Özellikle tek tanrılı, ileri dinlerin baş ilkesi budur. Durum böyle olunca, dini kurallar ile düşünce özgürlüğü bağdaşamaz. Bu da her türlü ilerlemeyi engeller. Gerçekten yüzyıllarca süren “Ortaçağda” insanlık son derece yavaş ilerlemiştir. Buna bir tepki olarak doğan RÖNESANS hareketi, ilk adımda düşünce özgürlüğünü gerçekleştirmiştir. Bunun ardından Hıristiyanlıkta REFORMLAR yapılmış, Rönesansın etkisi ile din, bazı ülkelerde devlet işlerinden yavaş yavaş çekilmeye başlamıştır. Ancak bu sanıldığı kadar kolay olmamıştır. Laiklik ilkesinin devlet temellerine girmesi 1789 Fransız ihtilalinden sonra gerçekleşmiştir. Bu olaydan sonra ilerleme yoluna girmiş, Batı ülkelerinin çoğunda laiklik ilkesi belirli ölçüler içinde uygulanmıştır. İslam dünyası bu gelişmenin dışında kalmıştır. Çünkü; İSLAM DİNİNİN Laik devlet sistemine sokulması çok zordu. Bu din, yalnız öbür dünya işleri ile uğraşmıyor, toplum faaliyetlerinin tümünü düzenliyordu. Devletler dini esaslara göre yapılandırılmıştı, hukuk kuralları da dine dayanmak zorunda idi. Bu nedenle, din dünya işlerinin içerisine öylesine girmişti ki, tüm aydınlar, düşünce yeteneklerini hep “DİN KURALLARI” içinde geliştiriyorlardı. Böylece RÖNESANS’ LA başlayan “AYDINLANMA” İSLAM DÜNYASINA girememişti. Osmanlı bir din Devleti idi ve çok ileri bir islam topluluğuna sahipti. Ancak bu toplumun üyeleri de yalnız dini kurallar içinde düşünebiliyorlardı. İSLAM ESASLARINI, Devlet yönetimi dışında tutmak son derece zordu. Çünkü; DEVLET DİNE EŞİTTİ. Daha başka bir deyimle DEVLET DEMEK DİN DEMEKTİ”. Tanzimat döneminde, bazı FAALİYETLER din dışında düzenlemek istendi. Ancak, bunlar; devletin temel yapısı ile ilgisi olmayan, önemsiz etkinliklerdi. Osmanlı devleti çökünceye değin, tümüyle dinsel bir yapıya sahipti. Bunu değiştirmek düşünülmezdi. Laiklik ilkesi dar anlamı ile; Devletin yönetim kurallarının din dışında oluşturulmasıdır. Vatandaşın istediği dine girebilmek, bu seçimin gereğini mutlak biçimde yerine getirmek imkanları vardır. Devlet dinlere karşı saygılıdır, ama toplumun çoğunluğunun üyesi olduğu dine karşı tutumu değişiktir. Bu dine daha fazla özen gösterir, din adamlarını korur, din işleri ile uğraşan cemaatlere yardım eder, dini ayinleri yayım araçları ile yayar. Günümüzde özellikle Batı Avrupa devletleri laikliği bu anlamda uygulamaktadırlar. Kültür düzeyi yüksek ülkelerde devletin dinin dışında kalması yoluyla onu desteklemesi sakıncalı değildir. Çünkü devletin temeli laikleşmiştir. DÜŞÜNCE VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ TÜM ÖĞELERİYLE SAĞLANMIŞTIR. Laikliğin geniş anlamı ise; devletin en mutlak biçimde din işlerinden çekilmesidir. Bu durumda devlet; vatandaşın din işleriyle olumlu biçimde bile uğraşmamaktadır. Dini kurumlara yardım etme, destek olma yoktur. Genel olarak; “laiklik”; Din ve vicdan özgürlüğünün sağlanması, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, olarak tanımlanır. Oysa kavram çok daha geniş kapsamlı olup, bir birini tamamlayan ve bir bütün oluşturan şu beş öğeden oluşmaktadır: 1- Din ve vicdan hürriyetinin sağlanması: Yurttaşlar ibadetlerini serbestçe yapabilirler. Ancak bu törenlerin serbestliği teokratik bir devlet kurmak amacıyla kullanılmaz. Dini törenler ve ibadet, genel asayişi, milli güvenliği, ulus egemenliğini, devlet bütünlüğünü ve diğer yurttaşların hak ve özgürlüklerini sınırlamaya yönelik olamaz. 2- Devletin resmi dininin olmaması: Devlet hiçbir dini benimsemez, hiçbir dini yasaklamaz, hiç bir dini korumaz. Devlet hiçbir dini özendirmez, din aleyhtarlığı yapmaz. Bütün din ve mezheplere karşı tarafsızdır. 3- Devletin; din ve mezhepler arasında ayırım yapmaması: İnançlarına göre yurttaşlara aracılık tanımaması: 4- Devletin “din kurallarına” göre değil;; akla, bilime, çağa, tekniğe ve toplumun ihtiyaçlarına göre yönetilmesi: 5- Eğitimin; akılcı çağdaş olması: Dini esaslara bağlı olmaması işte Atatürk, bu öğelerin oluşabilmesi için, dört ana grupta gerçekleştirdiği reformlarla, laiklik ilkesini yerli yerine oturtmuştur. Bunlar sırasıyla; devletin, hukukun, eğitimin ve kültürün laikleştirilmesidir, bir diğer anlatımla dinden soyutlanmasıdır. DEVLETİN LAİKLEŞTİRİLMESİ;Amasya karaları, Ezurum ve Sivas kongreleri, TBMM’ nin oluşturulması, 1921 ve 1924 anayasaları ve 1927 değişiklikleri, saltanatın ve hilafetin kaldırılması, 1937’ de laiklik ilkesinin anayasaya girmesi ile ulus egemenliği, “Egemenlik ulusundur” ilkesi gerçek yaşama geçirilmiş, çağdaş ve laik devletin temelleri atılmıştır. HUKUKUN LAİKLEŞTİRİLMESİ; Şeriye ve Evkaf vekaletinin, Mücellenin ve Şeriye mahkemelerinin kaldırılması, başta Türk medeni kanunu olmak üzere, borçlar, ticaret, icra iflas, Türk ceza kanunlarının ve benzerlerinin kabulü ile dine dayanan hukuk sistemi yerine çağdaş ve laik hukuk sistemi benimsenmiştir. EĞİTİMİN LAİKLEŞTİRİLMESİ; Medreselerin ve mahalle mekteplerinin kaldırılması, Tevhidi tedrisat kanunu ile eğitim birliğinin sağlanması, Üniversiteler kurulması ile çağın gerektirdiği laik eğitim sistemi gerçekleştirilmiştir. KÜLTÜRÜN LAİKLEŞTİRİL MESİ; Türbe, tekke, ocak, zaviye ve benzerlerinin kapatılması, şeyh, mürit, dede, ve benzer unvanların kaldırılması ve yasaklanması, yazı dil ve kıyafet reformları, soyadı kanunu, takvim, ölçüler, resmi tatil ve bayram günleri ile ilgili düzenlemeler, sanat ve dış ilişkilerin çağdaş bir anlayışla düzenlenmesi ile ulusal birliği ve ulusal bilinci oluşturmaya, kişilikli uygar, çağdaş insana yönelik kültür anlayışı benimsenmiştir. Atatürkçülükte; Laiklik ilkesi, devletle dinin ayrılması ve devletin dini kurallara dayanmaması ile açıklanamaz. Laiklik ilkesi aynı zamanda kişiye din konusunda özgürlük tanıması ve bu özgürlüğün korunmasıdır. Dini inancından ötürü kişinin farklı davranışlarla karşılaşmamasıdır. Yasalar önünde kişilerin dini farklılıklar güdülmeksizin eşit olmasıdır. Bu açıdan laiklik; din konusunda kişinin özgürlüğünün; öbür kişiler, toplum ve devlet tarafından tanınması, saygı gösterilmesi ve yaptırımlarla korunmasıdır. Çağdaş olma; toplum ve devlet yaşamını akla bilime dayama; ancak laiklik ilkesinin; eğitimde, kültürde, siyasette devlet ve toplum yönetiminde, hukuk sisteminde eksiksiz uygulanmasıyla gerçekleşir. Laiklik doğrultusunda atılan adımlardan en önemli ve en anlamlı olanı da kuşkusuz “Türk kadınının erkeği ile her bakımdan eşit hale gelmesidir. “ Bu devrim atılımı ile, demokrasinin temeli olan eşitlik ilkesi bir islam ülkesinde ilk-ve son-kez gerçekleştirilmiştir. Kadın-erkek eşitliği, yüzlerce yıllık dar kalıplı hukuk ve devlet biçiminin tam olarak tasfiye edilmesidir.; Gerçek laikliğin en önemli aşamasıdır. Bundan dolayıdır ki bu çok büyük olay bugün bile kimi çevrelerce hazmedilememekte, Türk kadınını tekrar karanlık içine sokmak bir kutsal idealmış gibi gösterilmektedir. Bu çevrelerin içinde; Atatürk’ ün çağdaşlık ışığı altında yetişmiş olmaları gereken güya aydın bazı kadınlarımızın bulunması da çağdaşlığın yerleşmesi gereken süreyi henüz tam olarak doldurmamış olmamızdan kaynaklanmış sayıyoruz. Laiklik; yönetimi, siyaseti, eğitimi, hukuku, devlet ve toplum yaşamının gerekli kıldığı görevleri; dinin, dini kuralların etkisinden tekelinden kurtarmak; aklı ve bilimi devlet yaşamında egemen kılmaktır. Laik düzende; toplum, ulus ve devlet; akılla ve bilimle yönetilecektir. Çağdaşlaşmaya yönelen, çağdaşlaşmayı amaç edilen Türk devriminin zorunlu ve gerekli ilkesi laikliktir. Cumhuriyetimizin hedefi; “ÇAĞDAŞ UYGARLIĞA ULAŞMAK” çağdaş uygarlığın “FELSEFESİ” DE; “BİREYİN ÖZGÜRLÜĞÜ VE KENDİ GELECEĞİNİ BELİRLEME HAKKI” NA dayanır. Bu temel felsefeyi özümseyen Atatürk; “BİREYİN, ÜZERİNDE Kİ DİNİ BASKILARDAN KURTARILARAK, ÖZGÜR OLMASINI VE YARATICI GÜCÜNÜ; ÜLKE VE İNSANLIK YARARINA KULLANMASINI SAĞLAYACAK YAPISAL DÖNÜŞÜMÜ” GERÇEKLEŞTİR MİŞTİR.” Laiklik; işte bu yapısal dönüşümün ruhudur. Dini baskılardan kurtarılma yalnız “BİREYSEL ÖZGÜRLEŞME” için değil, tüm Dünya yaşamı için gereklidir. Dünya sorunlarının çözümü de; laik düzende akla ve bilime bırakılacaktır. Böylece laiklik; sıradan bir” din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” OLGUSU değil, Yaşama; akılcı ve bilimsel bakışı egemen kılmaktır. Çağdaş yurttaşlar yetiştirmenin yolu da budur. “AKLI ÖNEMSEMEK VE ELEŞTİREL DÜŞÜNMEK” ve giderek “doğmalara karşı çıkmak”. AYDINLANMA DEVRİMİNİN HEDEFİ DE BUDUR. LAİKLİK BİZE ÇAĞ DEĞİŞİMİNİ DE GETİRMİŞTİR. Tüm eğitim aşamalarında öğretilen çağ ayırımlarının Yakın doğu Orta doğu ve Afrika tarihi ile ilişkisi yoktur. Okullarda 476 yılında başlayıp 1453’ de sona erdiği öğretilen ORTA ÇAĞ bizde ancak 1923’ te kapanmıştır. Çağları birbirinden ayıran açık nitelikler vardır. Ortaçağda göze çarpan özellikler şunlardır. A- İnsan yaşamında beşikten mezara kadar DİN egemendi. B- Toplumsal yaşama FEODALİTE egemendi. C- Ekonomik yaşama TARIM EKONOMİSİ egemendi. Avrupa’ da RÖNESANS VE REFORM Çağ değişimi sonucunu doğurmuştur. Kilise egemenliği son bulmuş, Feodalite yıkılmış, tarım ekonomisinin yerini PARA ekonomisi almıştır. Avrupa’ da görülen bu değişikliklerin hiç biri bizim de içinde bulunduğumuz Orta doğu, yakın doğuda, uzak doğuda ve Afrika’ da olmamıştır. İstanbul’ un fethini ele alalım, eğer onu kabul ediyorsak, orta çağın sonu olarak; 1453’ ten önce Osmanlıdaki YAŞAM, TOPLUMSAL durum, ekonomik durum ile 1453’ den sonraki yaşam, toplumsal ve ekonomik durum arasında ne fark vardır? Hiç bir fark yoktur. Ya Afrika’ da, ya en eski uygarlıklara sahip olan Çin’ de, Hindistan’ da? EVET HİÇBİR FARK YOKTUR. İŞTE; ATATÜRK KURTULUŞ SAVAŞINI KAZANIP, Devrimi başlatıncaya değin Ortaçağın içinde yaşıyorduk. ATATÜRK; GERÇEKLEŞTİRDİĞİ Devrim ile Saltanatı kaldırıp, Cumhuriyeti kurarak Feodaliteyi yıkmış, laiklik ile de “DİN” i tüm yaşama egemen olmaktan çıkartarak aklı egemen kılmış, ekonomik düzenlemelerle da tarım ekonomisinin yerine para ekonomisi konulmuştur. Böylece de Türkiye’ de çağ değişimi başlamıştır. Laiklik, kesinlikle din düşmanlığı değildir. Atatürk, yalnızca “DİNİ KENDİ ÇIKARLARI İÇİN KULLANMAK İSTEYENLERE” KARŞI İDİ. ATATÜRK’ ÜN OLUŞTURDUĞU “Türkiye modelinin” temel direği; laikliktir. Atatürk, Türkiye modelini kurarken üç yanında üç karabasan yükseliyordu. Bir yanda İngiliz ve Fransızların biçimlendirdiği “ARAP ŞERİATÇILIĞI”, bir yanda, Batı Avrupa faşizmi, öte yanda Sovyet komunizmi. Avrupa, Asya ve Ortadoğu’ yu kapsayan coğrafyada demokratik denebilecek ülkeler parmakla sayılacak kadar azdı. Üstelik onlar da faşizmin ve komunizmin gölgesi altında baskı yasalarını birer birer yürürlüğe koyuyorlardı. Atatürk’ ün bu üç karabasandan birine kapılıp gitmesi işten bile değildi. Ama o yüzyıllarca geri ve cahil bırakılmış, hemen tamamı Müslüman olan bir halkı çağdaş uygarlığa yönelten “TÜRKİYE CUMHURUYETİ MODELİ” Nİ yarattı. HEM DE kimsenin dinine imanına dokunmadan. O sırada Faşizmin ve Komünizmin pençeleri altında çırpınan BATI REJİMLERİNİ değil, EVRENSEL DEĞERLERİNİ BENİMSEYEREK, BUNU BAŞARDI. Gericilerin ortak hedefi; CUMHURİYET’ i yıkarak, “Egemenlik Allah’ ındır” felsefesini yerleştirmeye çalışırlar. Allah egemenlik hakkını bizzat kullanmayacağına göre; “Tarikat ehli” olanlar egemenliği de allah adına “SEÇİMSİZ VE DENETİMSİZ” OLARAK KULLANACAKLARDIR. MUSTAFA KEMAL’ İN AMASYA GENELGESİ İLE ORTAYA KOYDUĞU, “EGEMENLİK ULUSUNDUR” FELSEFESİ YÖNETİMDE; “Tanrı hakları sistemi yerine, “İNSAN HAKLARI” SİSTEMİNİ GEÇERLİ KILMIŞ, VE “TANRISAL İRADE” yerine “İNSAN İRADESİ” konulmuştur. 20. yüzyılın tüm büyük devrimcilerinden kimisinin heykelleri yerlerde sürüklendi kimisinin isimleri yollardan, meydanlardan, kentlerden silindi. Atatürk hala halkının büyük çoğunluğunun sevgisine ve saygısına sahiptir. Sovyetler Birliği; Demokrasiyi önemsemediği ve ertelediği için yılıldı. Şah rejimi (İRAN), Laik ve demokratik bir devrim yapamadığı için yıkıldı. Tito’ nun Yugoslavya’ sı; Etnik farklılıkları kurumlaştırmanın ve birliğin devamını farklılıklarda aramanın bedelini ödedi ve yıkıldı. Yakın tarih, Atatürk’ ün haklılığını kanıtladı. Laik ve demokratik bir çağdaşlaşma hareketi, bin yıllık kültür ortaklığına ve yurttaşlık bağlarına dayalı bir ulus yaratmayı hedeflediği için hala güncel ve ayakta. Hem de son yarım yüzyıldaki tüm sapmalara, yanılgılara, aymazlıklara hatta ihanetlere rağmen. Dünyanın son yıllarda yaşadığı değişimler, onu haklı çıkardı. Sovyetler birliği yıkılırken, Yugoslavya kan gölüne dönerken; Evrensel ve kalıcı değerleri yakalanmış olan devrimcinin Atatürk olduğu görüldü. Batıda yüzyıllar boyu süren mücadelelerde; kan ve göz yaşı ile elde edilmiş, hakları ve özgürlükleri; Atatürk’ ün devrimi bu topluma zahmetsizce kazandırmıştı. Çabasız elde edilenlerin değeri; ancak onları yitirme tehlikesi ortaya çıkınca anlaşılacaktır. Batı gizli belgelerine göre; 1920’ ler de Batının tercihi Mustafa Kemal değil Vahdettin’ di Mustafa Kemal; batının desteği ile değil, batıya karşın çağdaşlaşma yolunu açtı, va batı; sonunda bükemediği eli öpmek zorunda kaldı. Türk Ulusu; birinci dünya savaşının sona ermesi ile; Bağımsızlığını, Ülkesini ve Ülkülerini yitirmiş, korkunç bir gelecekle baş başa kalmıştı. Bu umutsuz durumdan kurtulmak için öncelikle bağımsızlığını yeniden kazanmalıydı. bu da vatanı parçalayan düşmana karşı bir savaş açıp kazanmakla mümkündü. Vatan kurtarıldı ve Türk devrimi de gerçekleştirildi. Türk devriminin amacı; Türkiye’ nin özgürlükçü bir ortamda ve tam bağımsız olarak; kendi kimliği ile çağdaş dünyada yerini almasıdır. Hem köklerinden kopmamış, hem de evrenselle bütünleşmiş bir TÜRKİYE. Atatürk’ ün çağdaşlaşma modelini üstün ve kalıcı kılan iki özelliği vardır; Atatürk; A-) Çağdaşlaşma ile Demokrasiyi ayrı düşünmemiştir. B-) Ulusal birliği; Farklılıkların değil benzerliklerin kurumsallaştırılmasında ve kalıcı kılınmasında aramıştır. Atatürk devrimi; sırasıyla, SİYASAL SİSTEMİ, HUKUK SİSTEMİ, EĞİTİM SİSTEMİNİ VE KÜLTÜRÜ LAİKLEŞTİRDİ. Bir islam ülkesinde; ilk laik devlet böylece doğdu. Çok sayıdaki Müslüman ülke arasında TEK; ÇAĞDAŞ, DEMOKRATİK BİR HUKUK DEVLETİNE SAHİP ÜLKE TÜRKİYE İSE BUNUN LAİKLİKLE İLGİSİNİN OLMADIĞINI İLERİ SÜRMEK OLANAKSIZDIR. Petrol gibi büyük ve kolay gelir kaynaklarına sahip olmadığı halde, Türkiye’ nin Müslüman ülkeler içinde; Sanayileşmiş, ileri teknolojiye ve çağdaş ekonomiye sahip tek ülke oluşu da ayrıca düşünmeye değer... Laikliği anlamaya ve anlatmaya çalışırken “KURAN KURSLARINDA” pırıl pırıl çocuklarımıza içirilen ürkütücü andı belirtmeyi gerekli ve Laikliği de daha iyi anlamak bakımından yaralı buluyorum. “Kuran kursu andı: Ben Muhammet Mustafa Ümmetindeyim... Türkiye; dinsiz, laik bir memleket haline gelmiştir. Hayatımı Mustafa Kemal dinsizliğiyle ile savaşa adayacağıma, Türkiye’ yi bir din ve şeriat devleti haline getirmek için mücadele edeceğime, Kemal paşa zamanında ümmet esasına dayanan şeriat devletinin kurulması için devlet idaresinde söz sahibi olacak mevkilere gelmek için çalışacağıma, dinim, Allah’ ım ve bütün mukaddesatım üzerine yemin kasem ederim.” Evet; Aydınlık ülkenin aydınlık insanları, “DURUMU” bilelim ve görevimizi yapalım, özellikle de Atamızın laiklik ilkesine sahip çıkalım. Laikliğin bir yaşam biçimi, insanca bir yaşam biçimi olduğunu, Türklerin Müslüman olmadan önce de laik bir düzen içinde yaşadıklarını, başka ulusların ve Türklerin tarihirde; Dini kavramların, dini kişilerin ve dini anlayışların egemen olduğu dönemlerde; Toplumların neler çektikleri, ne mücadelelerle karşı karşıya kaldıkları ve nice acılar yaşadıklarını UNUTMAYALIM... KAYNAKÇA 1. Türkiye Cumhuriyeti tarihi Prof. Dr. Ergün AYBARS 2. TÜRK DEVRİM TARİHİ Prof. Dr. Suna KİLİ 3.
TÜRK DEVRİMİNİN TEMELLERİ VE GELİŞİMİ Prof. Dr. Ahmet MUMCU Cephelerin Kahramanı Sessizce Aramızdan Ayrıldı Aydın’ ın Yenipazar ilçesinde yaşayan, Kurtuluş Savaşı’ na katılan, savaş boyunca Ege, Marmara ve Akdeniz bölgesinin değişik caddelerinde düşman işgaline karşı savaşan “İstiklal Madalyası” sahibi Gazi Sadık Ertan, 28 Mart 2003 Cuma günü öğle saatlerinde 103 yaşında vefat etti. Biri kız, beş çocuk ve 15 torun sahibi Gazi Sadık Ertan’ ın ölümü, yakınlarını, yaşamını geçirdiği Yenipazar ilçe halkını ve Aydın ilini yasa boğdu. Yenipazar halkı gazinin kaybını büyük bir üzüntüyle karşılayıp ölümünü; “İki asırlık çınar devrildi” diye yorumlarken, edinilen bilgiye göre Gazi Sadık Ertan, Aydın ilinin en yaşlı kişisiydi. Kurtuluş savaşı yıllarının canlı tanıklarından olan, Yörük Ali Efe ve Adnan Menderes ile birlikte düşmana karşı omuz omuza çarpışan Gazi Sadık Ertan’ ın resmi kayıtlara göre 103 yıllık ömrüne hep iyi şeyler sığdırdığını söyleyen yakınları “Babamızı, uzun süren bir rahatsızlığı olmamasına karşın, bir Cuma Namazı vakti kaybettik. Yenipazarlı’ lar tarafından çok sevilen ve sevgi duyulan babamız, Kurtuluş Savaşı’ nda yurdun savunması için silah arkadaşlarıyla birlikte bir çok kahramanlıklara imza atarken, ömrünün geri kalan bölümlerini de, çocuklarını ve torunlarını en iyi şekilde yetiştirmek için harcadı. Ani vefatı ile aramızdan ayrılışı, hepimizi derinden üzdü, Aydın’ ımızın ve ülkemizin başı sağ olsun” dediler. Gazi son günlerinde, hayatının sonlarına geldiğinden emin bir şekilde “Ben bu dünyada yeterince yaşadım. Şimdi ahiretim geldi. Allah herkese sağlıklı ve hayırlı bir ölüm versin” dileğinde bulunmuştu. Oğlu Kazım Ertan’ ı yıllar önce, eşi Dudu Ertan’ ı 1982 yılında ve kızı Behice Ertan’ ı geçen sene kaybeden ve yaklaşık 21 yıldır çocuklarının yanında yaşayan Gazi Sadık Ertan’ ın cenazesi kalabalık bir katılımla, Yenipazar İlçe Mezarlığı’ nda toprağa verildi. GAZİ’ NİN BİR ANISI Günlerce haftalarca yaya yürüyerek cephelere koşan ve savaşan Gazi Sadık Ertan bir anısını anlatırken, “Kurtuluş Savaşı’ nda, dört yanımız Yunan Ordusu tarafından işgal edildi. Ben bir arkadaşım ile birlikte üç gün boyunca bir çukurda gizlendik. Üçüncü günün sonunda Fetih Suresi’ ni okuyup, sakatlandığımız çukurdan mavzerlerimizle düşmana ateş açarak çıktık. Arkadaşım düşman ateşiyle vurulup şehit olurken, ben kurtulmayı başardım. Daha sonra diğer arkadaşlarla topraklarımızı savunmayı sürdürdük” demişti.
Nihayet Ses Geldi Askerlik, bir sanattır bir meslektir. Sinema dünyası, askerliğin çeşitli boyutlarını derinliğine ele almış, sinema izleyicisinin huzuruna getirmiştir. Kimi dönem kahramanlık ya da acılar ön plana çıkarılmış kimi dönem de savaşın canlı tanığı olan gazilerin meselelerine ve taleplerine eğinilmiştir. Yaşanılan; en gerçekçi ve somut bir biçimde kitlelere ileten 7. sanat sinemanın; ülkemizde, askerlik ve gazilik olguları üzerine geniş çaplı çalışmalar, ürünler sergilemediği gün gibi aşikardır. Örneğin nitelikli bir gazi filmi seyredebildik mi? Hayır... O Şimdi Asker Ünlü yönetmen Mustafa ALTIOKLAR bir söyleşide “Genelkurmay, sinema dünyasının asker, içerikli filmler üretmesine önem veriyor” diyor ve, “Genelkurmay bu filmi çekerken bize çok yardımcı oldu” diye ekliyor. Bu cümleler doğru okunduğunda şu sonuç çıkar: Eski adıyla Yeşilçam yeni adıyla Yerli Sinema, askerliğin bir sanat ya da meslek olduğunu unutmuş ve önyargıların etkisi ile bu konuya uzak durmuş yıllarca... 2001 yılında, Gaziler Dergisi’ nin 123. sayısının 35. sayfasında “Hollywood Gazi Kavramını İşliyor” başlığı ile bir haber yayınlandı. Bu haber, sinema devinin yani Hollywood’ un gazilik olgusuna odaklandığını, Yeşilçam’ ın ise, sessizliğini sürdürdüğünü içeriyordu. İşte bu sessizliği bozan ilk adım “O Şimdi Asker” filmi ile atıldı. Tiyatrocu Levent Kazak, bedelli askerlik yaptığı dönemde kaleme aldığı anıları, yapımcı Abdullah Oğuz ve yönetmen Mustafa Altıoklar okuyup beğenince “O Şimdi Asker” ortaya çıkmış oldu. Tiyatro, sinema sanatçısı ve yorumcuların yer aldığı geniş bir sanatçı yelpazeside bu filimle bir araya geldi. Genelkurmay, filme, sınırları içersinde yer alan tüm olanakları sunarak katılımda bulundu. Tuzla Piyade Okulu, Tuzla Deniz Harp Okulu ve Çanakkale I. Zırhlı Tugayı sanatçılara altyapıyı oluşturdu. Duygusal-komedi tarzında olan film kadrosuylada dikkatleri çekti. Yurtdışından gelen vatandaşlarımızın, bedelli askerlik anılarına odaklanan filmin kadrosunda, Özcan Deniz, Ali Poyrazoğlu, Yavuz Bingöl, Athena’ nın Solisti Gökhan, Seray Sever, Pelin Batu ve Levent Kazak var. Film aynı zamanda, Almanya, Hollanda, İsviçre, İsveç, Avusturya gibi ülkelerde de gösterime girdi. Savaşa Odaklı Sinema II. Dünya Savaşı sırasında ABD’ li sinemacılar savaşın değişik cephelerini yansıtan filmler yaptılar. İngiliz sinemacıları etkili gerçekçilikleriyle dikkati çeken savaş dönemi belgeselleri ile adını duyurdular. Siyah-beyaz sinema sürecinde Hollywood, Amerikalı askerlerin kahramanlıklarına odaklanan yüzlerce film üretti. Türk sineması yüzlerce olmasa bile, o ilkel koşullarda kahramanlık temalı siyah-beyaz pek çok filme imza attı. Kurtuluş Savaşı ile ilgili senaryolar, hem sinema salonlarında hen de ilk öğretim okullarında- özellikle genç nüfusa-filmleştirilip aktarılıyordu. “Cumhuriyet” ve “Kuruluş” filmleri ise; Türk sinemasının en iddalı ve en pahalı bütçeye sahip filmleri olarak, Türk sinema tarihinde yerini aldılar. “Cumhuriyet” filmi kuruluş yıllarındaki Türkiye’ ye bir ayna tutuyordu. Turgut Özakman’ ın senaryosu birincil kaynaklara dayanılarak hazırlanmıştı. Film belgesel içeriğiylede kültürel bir zenginlik taşıyordu. Ziya Öztan’ ın yönettiği film, TRT tarafından Cumhuriyetin 75. yıldönümüne ithaf edildi. Çekimler yaklaşık 100 ayrı mekanda gerçekleştirildi. Filmin temel oyuncu sayısı 100, figuran ise 25 binin üzerindeydi. Dönemin özellikleri titzlikle araştırılıp, kostümler mekanlar ve çizgiler yeniden üretilmişti. 1998 yılında, bir trilyon liralık bütçeyi aşan “Cumhuriyet” filmi, çeşitli kurum ve kuruluşların sponsorluğunu yakalamakta da hiç zorlanmadı. Gazi Kavramı Sinemada Yaklaşık son 15 yıldır, Hollwood, ‘yeni dalganın’ ya da ‘gerçekçilik’ akımının etkisi ile savaşın canlı kanıtları üzerine odaklandı. Bu sürecin başlangıç noktasında, Vietnam’ dan dönen Amerikan gazilerinin çektiği sıkıntıları görmekteyiz. Savaştan dönen gazilerin gerek topluma uyum sağlamada yaşadıkları zorlukları gerekse sosyo-ekonomik konumları sinema sanatının ilgisini çekmekte fazla gecikmedi. Senaryolar mantar gibi patladı. Birinci ağızdan savaşın ürkütücü, her midenin kaldıramayacağı ve acı yüzünü teknolojininde katkısıyla izleyiciye sunuyordu. Bu fimlerden biri TRT ekranlarında yayınlandı. Çok geç saatlerde yayınlandığı için de reytingi haliyle düşüktü. Filmin adı, “Artıcle 99” yani “99. Madde”. Yönetmen Howard Deutch, Amerikan gazilerinin sorununa neşter vurup, sağlık alanında sorgulama yapıyordu. Ray Liotto ve Kiefer Sutherland oyunculukların zirvesindeydi. Film,
Kansas City’ de bir “Gazi Hastanesi” nde geçiyordu. Hasta gaziler ve
genç doktorlar, hastane yönetimine ve bürokrasiye karşı mücadele veriyordu.
Hasta gazilerin sağlık problemlerini giderecek yerde 99. Madde’ ye arkasına
alan yönetim, hastaları hastaneden atmaya bakıyordu. Karşıt güçlerin
mücadelesinden gaziler zaferle çıkıyordu.
|