Gaziler Dergisi

SAYI 132

20.Yıl Tebliği

Uzun bir süreç... Her veri, bilgi ve belge bir çok an’ ın izlerinde Gaziler dergisi postasında eridi. Şehit ve Gazi olgusuna, politik, ekonomik, sosyal ve popülist kaygılardan uzak, araştırmacı, sorguluyucu bir mantıkla ve objektif bir gözlük takarak yaklaşıldı.

Türkiye’ de ilk kez Mart 1992’ de, gazilerin, yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntıları; resmi geçit töreni dışında ve hamasi edebiyat yapmadan kamuoyu gündemine taşıyan...

Şehit ve Gaziler üzerinde dönen politik, ekonomik ve şahsi çıkar dolaplarını deşifre eden...

Kan sıkıntısı çekilen sıcak savaş döneminde, Şubat-1993’ de ‘Kan Bağışı’ kampanyası ile siyasetçilerin, ordunun, yetkililerin, iş dünyasının ve halkın takdirine mazhar olan...

Yabancı ülke gazilerine tanınan yasal hakları, uygulanan programları, tasarlanan projeleri, gazi organizasyonlarını ve işlevlerini Türkiye gazilerinin bilgisine sunan...

Gaziler Dergisi ve çalışanlarının iddiası şudur:

“Biz, Türkiye’ de ‘gazilik’ olgusu üzerine yayın yapan ilk ve tek dergiyiz. Yetkimizi, İstanbul Valiliği tarafından verilen Mart 1983 K-542-10406 sayılı belge ile aldık. Gücümüz ise; dördüncü kuvvet basından kaynaklanır.

Amacımız; gazilik kavramının derinliğine inmek, tüm detayların ortaya çıkmasına aracı olmak, gazilerin bilinç düzeyini yükseltmek, kamuoyunu bilgilendirmek ve yetkilileri harekete geçirip, izlemektir.

Ancak , tüm bu faaliyetler gerçekleştirilirken zaman zaman bazı yetkililer tarafından araştırılmadan, değerlendirilmeden önyargılı tavırları ile karşılaşmaktayız. Elbette ak ile kara ortaya çıkmalı... Şehitler ve gaziler üzerine politik ve ekonomik çıkar amaçlı manipulasyonlar deşifre edilmeli... Bu noktada herkes hemfikir. Ateş olmayan yerde duman tütmez... Ama duman hangi yönde? Bunun yanıtını düşünerek, tartışarak ve inceleyerek bulmaya çalışalım. Günah keçisi olmak kimsenin kabulleneceği bir durum değildir. Dezenformasyon tuzaklarından kurtulalım ki, kafalar karışmasın.

Kore Savaşı’ ndan bugünlere, 50 yılı aşkın bir süreçte gazilik kavramını karıştırdığımızda; yeterli ilgi gösterilmeyen, bir kaç kurum dışında desteklenmeyen ve problemleriyle giderek büyüyen bir çerçeveyi karşımızdaki duvarda çivili görürüz. Bakmasanız ya da görmemezlikten gelseniz de o, duvarda anlaşılacağı günü bekler.

Gazilik olgusunu yardım, bağış gibi konulara indirgemeden irdelemenin tam zamanıdır. Konuya yardım, bağış persPektifinden bakmak gazilere yapılan en büyük haksızlıktır. Onların cesur birer kahraman olduğunu unutmaktır. Anayasa’ nın 61. maddesi gazilere gereken önemin eşit şekilde verilmesini hükmeder. Ancak, onlarca hükümet gazilik kavramını ihmal etmiştir. Gazilerle ilgili birçok yasa ya meclis raflarında ya da henüz hazırlanmamıştır. Türkiye’ nin jeopotik konumu itibariyle güvenlik sorunu en temel, en güncel meselesi olduğu konusunda hemfikiriz. Yaşadığımız terör vebası belleklerimizde yerini korumaktadır. Gelecekle ilgili kaygılar dünya devletlerinin gündemini işgal etmektedir. Kargaşa içinde yüzen bir dünyada, güvenlik sorunu ile gazilerin el üstünde tutulmasını birarada gören uluslar güçlü olarak ayakta kalacaktır.

Gazi temsilcisi dernek ve vakıflar silkelenmeli, gazilerin seslerini meclise taşımalıdır. Gazilerin; eşleri, ebeveyinleri, çocukları ve yakın çevresi ile geniş bir tabana sahip olduklarını hatırlatacak, yaklaşımları, siyasi iradeye sunmalıdır. Sivil toplum kuruluşlarının temel amaçları bu tip çalışmalarda önem kazanır.

Bu konularda adım atmak isteyen her kuruma, kişiye açık olduğumuzu beyan ediyoruz. Dergi sayfalarımızı, gazilik olgusu ile ilgili her türlü düşünceye, tartışmaya açıyoruz.

Gün ışığına bugüne değin gereğince(!) çıkmayan “Gazilik” meselesini aydınlığa kavuşturmak için gelin birlikte olalım...”


Gazi Polis’ i Telaffuz Eden Polis Bayramını Bekliyoruz...

Ali Fuad Paşa’ nın (Cebesoy) deyimiyle; “Mukaddes İttifak” adını alan Amasya Tamimi (Genelgesi), daha sonraki tarihi gelişmelerle Türkiye’ nin temel dayanağı olmuştur. Birlikte ve müştereken hareket edileceğini öneren genelgede yer alan en önemli hüküm de, “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” parolasıdır.

Amasya tamimi (21/22 Haziran 1919), ilk defa iktidarın millette olduğunu belirtmiş ve ilan etmiştir. Amasya Tamiminden sonra millet söz sahibi olmuştur.

Bu genelge, unuttuğumuz belki de bazı şer odaklarınca unutturulmaya çalışılan önemli ilkeler içerir. Birlik ve beraberliğin, azim ve kararlı olmanın ne anlam taşıdığını içi boş laflarda değil, yaşayarak öğreneceğimizi belirler.

Şehit ve Gazi temsilcilerinin dağınık, birbirinden kopuk, denetimden yoksun, bilgi alış-verişinden uzak bir tablo çizdikleri gerçeğinden kaçmamız artık imkansızlaştı. Esefle görüyoruz ki, açılan boşluklar suistimal ederek beslenenler ve bu husus üzerine politika yapanlar tarafından doldurulmaktadır.

Meşhur(!) medyamızın, bu konuda gösterdiği ilgisizlik ve duyarsızlık ise, insanı çileden çıkaracak bir boyuta ulaştı. Deprem, ekonomik kriz, savaş gibi toplumu yakından ilgilendiren konularda; uzmanlar ordusunu gözümüzün içine sokanlar, şehitlik ve gazilik olgularında sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Bu tavrı anlamak mümkün değil.

Son çarenin, gazileri bir çatı altında ya da bir platform etrafında organize edilmesinden geçtiğini görmek zorundayız. Şehitlik ve gazilik kavramına sahip çıkacak olanlar şehit yakınları ve gazilerdir. Onlar sessiz kaldıkça, birbaşkasının bu konuda adım atacağını düşlemek gafletten öte bir şey değildir.

Değişik ve ilgi çekeceğini düşündüğümüz bir sayı ile huzurlarınızdayız.

“Unutulan Savaş” diye de adlandırılan Kore Savaşı’ nın, başlangıç tarihinin 53. yıldönümünde, savaşı mercek altına aldık. Nedenleri, sonuçları ve gelişmeleri hakkında bilgiler aktardık.

Ve bir başka önemli konunun gündemde tutulması amacını güden çalışmayı sizlere sunuyoruz: Gazi Polis

Sıkça rastlayamayacağınız türden olan “Gazi Polis” kavramı, belki de en çok Gaziler dergisinin sayfalarında yer buluyor. Şöyle bir araştırma yapılsa; Gazi Polis’ i dile getiren yayın organının, Türkiye’ de sadece Gaziler dergisi olduğunu iddialı bir şekilde ifade edebiliriz. Dikkat edin, polislerin sorunları, temennileri ve istekleri konusunda değil, onlarında “Gazi” ünvanını onurla taşıyabilecekleri anlamında dile getireni, Gaziler dergisi olarak belirlemeye çalışıyorum.

Bir polis bayramı daha kutlandı. Polis dernekleri ve vakıfları adeta yarışırlarcasına balolar tertiplediler. Yediler, içtiler ve dans ettiler. Baloları gazeteler boy boy fotoğrafladı ve televizyonlar kameraları aracılığıyla görüntüledi. Elde edilen gelirler, şehit polis yakınlarına aktarıldı.

Evet, buraya kadar herşey normal ve geleneksel bir tarzın uygulanışı olarak ele alınabilir.

Ancak, büyük bir teşkilatın Gazi Polis’i görmezden gelmesini, yeterince bu kavramı ele alıp incelememesini hatta bu olgu üzerine birşey söylememesini ne gazi olmuş polis anlar nede Gaziler dergisi...

Şehit polisleri rahmetle anıyor, yakınlarına sabır diliyor ve bir sonraki polis bayramında gazi polis’ in telaffuz edilmesini umuyorum.


Kadir PALALAR

Polis Teşkilatı’nın 158.Yıldönümünde Gazi Polisi Saygıyla Selamlıyoruz

Ben Polisim,

Ben Polisim, milletimin hizmetinde

Ben Polisim, vatanımın toprağında

Ben Polisim, kışın soğukta, yazın sıcakta

En hüzünlü sonbaharda, en kara kışta

Ben Polisim tipilerde fırtınalarda

En soğuk ayazlarda,yağmurlu sokaklarda

Ben Polisim, asayiş, trafik, çevik kuvvet

Ben gazi, bazen şehit bir mehmet...

Diyarbakır A.Gaffar Okkan Polis Meslek Yüksek Okul Müdürü Oğuz İnci başkanlığında, Polis Teşkilatı’nın 157, yıldönümü münasebetiyle “Polis Mesleği” konulu şiir yarışmasında birinci gelen ve Tuna Türkoğlu’nun kaleminden çıkmış bu dizeler Polis’i açık ve net bir biçimde tasvir ediyor.

10 Nisan Polis Teşkilatı’nın kuruluş günü olarak anıldığı pek bilinmez, gözlerden uzak kalır, katılım geniş bir yelpazede gerçekleşmez, kutlamalar polislerle sınırlı kalır.

Gerçekten Polis Teşkilatı’nın kuruluş günü, anlam ve önemine uygun bir biçimde kutlanıyor mu? Kaçımız böyle bir günün kutlandığını biliyoruz? Kaçımız haberdarız?

Yeni kuşaklar, basın organları ve medya çoğu kez habersizdir, günün önemi ve anlamı küçük, sınırlı duyurulur ya da aktarılır. Kutlamanın ne öncesi, nede sonrası geniş bir yer işgal eder. 10 Nisan günü, polisler, törenler düzenler ve gelecek yılki kutlamaya havale edilir herşey sessizce...

Polis Teşkilatı 10 Nisan 1845’te Kuruldu

Yeniçeri Ocağı’nın 1826’da kaldırılmasından sonra İstanbul’da Asakiri Muntazamai Hassa isimli polisiye hizmetleri de yapmak üzere yeni bir askeri teşkilat kurulmuş. Serasker denilen bu teşkilatın komutanı, dış güvenliğin sağlanmasına ait Yeniçarı Ağası’nın yetkilerine sahip olmuştur. Daha sonraki yıllarda, polis hizmetleri birbirinden farklı yapılanmalar tarafından yürütülmüş, kuvvetlerin emir ve komutasında birlik ve bütünlük sağlanamamıştır. Bu kargaşa 1845 yılına kadar sürmüştür.

İç güvenlik hizmetlerinin etkisiyle kıyaslanmayacak ölçüde gelişmesine rağmen güvenlik hizmetlerinin birçok makam ve kişilere bağlı olarak yürütülmesi,uygulamada karışıklıklara neden olmuştur.

Yapıdaki bu başıbozukluğu ve uygulamadaki bu kesmekeşliği ortadan kaldırmak amacıyla, 10 Nisan 1845’de “Polis” adıyla bir teşkilat kurulmuş, teşkilatın görevleri yine aynı tarihte yayınlanan Polis Nizamnamesi’nde belirtilmiş ve bu durum yabancı elçiliklere de bir yazıyla duyurulmuştur.

İstanbul’un güvenliğini de Yeniçeri Ağası yerine Serasker sağlamaya başlamıştı.Bir yıl sonra, polis hizmetinin serasker tarafından yürütülmesinin askerlerin asıl görevini aksattığı belirtilip, seraskerlikten bağımsız olarak ve yalnızca polis hizmetlerini yürütmek üzere “Zaptiye Müdürlüğü” kuruldu. Önce başkent İstanbul’da kurulan polis teşkilatı birkaç yıl içinde 15 vilayete yayıldı ve her vilayetin başına bir serkomiser getirildi.

Bu gelişme polisin demokrasiye katkısını da beraberinde getirmiştir. Polis Akademisi Öğretim Üyesi Hamdi Aydın bu konuya bir açıklık getirir: “Polis Teşkilatı, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk toplumuna, askeri bir güvenlik sistemi yerine, sivil ve daha demokratik bir güvenlik sistemi kazandırdı. Hatta genelde rejimin demokratikleşmesine de yardım etti...”

Kurtuluş Savaşında Polis

Kurtuluş Savaşı bir “topyekün savaştı”, yani genç-yaşlı, kadın-erkek ve her meslek grubundan vatanseverlerin maddi manevi varlıklarını ortaya koyduğu bir savaştı. Bu varolma savaşında polisde saflarda yerini aldı.

Milli Polis Teşkilatı’ nın kurulduğu 24 Haziran 1920 tarihinden, İstanbul Polis Müdüriyeti Umumiyesi’ nin kaldırıldığı 24 Şubat 1923 tarihine kadar geçen sürede, polis teşkilatı iki ayrı örgütlenme biçiminde görev yapmıştır. Biri merkezi İstanbul’ da ve Osmanlı Devleti’ ne tabi olarak Kurtuluş Savaşı boyunca dar bir alanda, diğeri ise merkezi Ankara’ da ve hızla genişlemiş olan bir bölgede çizilen, sınırlar içinde faaliyet göstermiştir.

İstanbul’ da Osmanlı Polis Teşkilatı, padişah ve onun hükümetinin emrinde, işgalci düşman kuvvetlerinin baskı ve istekleri doğrultusunda çalıştırılmaya zorlanmıştır. Milli Polis Teşkilatı ise, bir yandan anayurdu işgal eden düşman devletlere, diğer yandan düşmanlarla işbirliği yapan padişah ve hükümetine, bundan başka ayaklanarak, yurdun iç güvenliğini bozan yerli işbirlikçilere ve bağımsız devlet kurma hayali peşinde koşan Ermeni ve Rum azınlıklara karşı mücadele etmiştir.

İşgal altında bulunan bölgelerde düşman kuvvetleri kendi askeri polis teşkilatını görevlendirmişler, mevcut Osmanlı Polis Teşkilatı, azınlıkları egemen kılmışlardır. Maddi ve manevi baskı altında kalan bir kısım polisler azledilmiş, hatta tehlikeli görülenleride Malta’ ya sürgüne göndermişlerdir, bunların yerine kendi amaçları doğrultusunda hizmet edecek olanlara görev vermişlerdir. Ancak yerinde kalan bazı polislerin, Kurtuluş Savaşı’ nın kazanılmasında büyük katkılar sağladığıda bilinmektedir. Anadolu’ dan verilen direktifler çerçevesinde istenilen işleri başarmak amacıyla milli ve gizli grupları oluşturmuşlar, bazı kişilerin ve mütarekeyi takiben esaretten dönen Türk Subaylarının Anadolu’ ya kaçırılmasını, işgal altındaki depo ve ambarlardan silah ve cephanelerin gizlice Anadolu’ ya gönderilmesini sağlamışlardır.

Bazı illerde polisler, Damat Ferit Paşa Hükümetini tanımadıklarını ve Kuvayi Milliye emrine girdiklerini açıkça ilan etmişlerdir. Bu konudaki en önemli belge, Büyük Millet Meclisinin 02.06.1920 tarih ve ikinci celsede, Kastamonu Valisi Cemal Bey’in, Zonguldak Polislerinin Kuveyi Milliye emrine girerek Damat Ferit Paşa hükümetini tanımadıklarına dair okuduğu telgraftır.

Kurtuluş Savaşı’ na sağladıkları katkı gerekcesiyle 66 polis’ e İstiklal Madalyası verilmesi ise, polisin gerektiğinde, her koşul altında ülkenin bağımsızlığına giden yolda yaşamlarını çekinmeden risk ettiklerinin göstergesi olarak, tarihin belleğinde yattığına işaret eder.

Em. Gen. Müdürü Aydemir: “Vatandaşın Desteği Önemlidir”

Emniyet Teşkilatı’ nın 158. yıldönümü münasebetiyle Genel Müdür Gökhan Aydemir, suçu önleme ve suç işleyenlerin yakalanmasındaki başarının altında, vatandaşın desteğinin yattığını belirttiği mesajında, “Eğitim, Teşkilatımızın öncelikli konusudur” yorumu ile 21. yüzyıl Türk Polisi’ nin profilini çizdi. Genel Müdür Gökhan Aydemir’ in 158. yıldönümü mesajını aktarıyoruz:

“Değerli Meslektaşlarım, Milletimizin sevgi ve güvenini kazanmış, demokratik hukuk devletinin, Atatürk ilke ve inkilapları ile Laik Cumhuriyetin teminatı olan Türk Polis Teşkilatının 158. Kuruluş Yıldönümünü, sizlerle birlikte kutlamaktan büyük onur ve gurur duyuyorum.

Emniyet Teşkilatı, 158 yıldır yapmış olduğu hizmetlerle, kamuoyundaki etkisini yıllara göre artan oranda hissettirmiştir. Çünkü yasalarda belirtilen görevini, demokratik hukuk kuralları içerisinde, insan haklarına saygılı, vatandaşlarına sevgi ve saygı ile yaklaşarak yerine getirmektedir.

Bugün Teşkilatımız, eğitim seviyesi, nitelikli insan kaynakları ve ulaştığı teknolojik imkanlarıyla örnek gösterilecek bir kamu kuruluşu haline gelmiştir. Bu başarı, dünyada meydana gelen sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmelere paralel olarak, her alanda sürekli yenilenerek yakalanmıştır.

Çünkü, Teşkilatımız, değişime ayak uyduran dinamik bir Emniyet Teşkilatının demokratik düzenin vazgeçilmez unsuru olduğunu kabul etmektedir. Değişim ve gelişimin temel dinamikleri ise, sürekli eğitim ve halkın istemlerinin dikkate alınmasıdır.

Eğitim, Teşkilatımızın öncelikli konusudur. Çünkü, polisin sayı olarak fazla olmasından çok, nitelik olarak en iyi seviyede olması ve hizmet alanlarını doldurması önemlidir. Bunu sağlayacak olan da, eğitimdir.

Teşkilatımız açısından ikinci öncelikli konu da, halkımızın beklentilerini yerine getirerek, desteğinin alınmasıdır. Suçu önleme ve suç işleyenlerin yakalanmasındaki başarının en önemli unsuru, vatandaş desteğinin alınmasıdır. Bu destek, hizmetin gereklerini yerine getirmek ve vatandaşımızı hizmetlerimiz konusunda bilgilendirmekle sağlanacaktır. Ancak, bilgilendirmenin etkili olabilmesi, bilgi verenin bilgilenmesi ile mümkündür. Bu da yine eğitimi ön plana çıkartmaktadır.

Vatandaşın desteğinin alınmasında bir diğer araç da, Teşkilatımızın esası olan disiplinidir. Disiplin şekilde başlar, öze iner. Şekil, disiplin ile görünür haldedir. Görev yaparken hizmet amacımız olan vatandaş memnuniyeti, hizmet disiplini ile sağlanacaktır. Bu nedenle, giyimimizle, hal ve hareketlerimizle vatandaşımıza güven vermemiz gerekmektedir.

Değerli meslektaşlarım, vatandaşımızın desteği ve sizlerin üstün hizmet anlayışınız ile Teşkilatımızın daha nice başarılara imza atacağı ve topluma güven vermeyi sürdüreceğine yürekten inanıyorum. Bu vesile ile, daha nice kuruluş yıllarını gururla, şanla, şerefle kutlayacak, her geçen sene daha da güçlenecek ve milletiyle bütünleşecek olan Emniyet Teşkilatının, 158. kuruluş yıldönümünü kutluyor, görevi uğruna canlarını hiç çekinmeden veren aziz şehitlerimizin bizlere emaneti olan ailelerine en içten sevgi ve saygılarımı sunuyorum.”

Şehitleri Rahmetle Anıyor, Gazi Polisi Selamlıyoruz

Çeşitli nedenlerden dolayı pek çok polisimizi şehit verdik. Pek çoğu da gazi oldu. Göreve çıkarken aileleri ile helalleşerek gittiler, ancak bazıları bir uzvunu kaybetmiş bir durumda evine kavuşabildi. Geri dönmeyenlerin eşleri çocuklarının yedirilmesi, içirilmesi, yetiştirilmesi ve eğitimi ile mücadelede yalnız kaldı. Asıl çileyi şehit polis eşleri çekti. Kimi ailede bir kayıp yeter derken, kimileri şehit babasının bıraktığı yerden bayrağı almak için polislik mesleğini seçti.

Şehit Polis anaları, eşleri ve çocukları ne hisseder, düşünür 10 Nisan Polis Günü’ nde hiç kendinize sordunuz mu?

Geride kalanlar yani Gazi Polisler ne hisseder, düşünür 10 Nisan Polis Günün’ de hiç merak ettiniz mi? Gazi Polis’ in derdi, problemi, yaşadıkları hiç aklınızdan geçti mi? bu konuda sizler hiç kafa yordunuz mu?

158 yıldır,Polis Günü’ nde yetkililer Gazi Polis ile ilgili kaç satır konuştular hiç dikkat ettiniz mi? Polis Günü’ nde Gazi Polis’ e şükran içeren bir kartpostal yolladınız mı?

Bakın ne diyor Emniyet Teşkilatı Vazife Malülü ve Şehit Aileleri Yardımlaşma Derneği (EMŞAD): “Asker, Polis, Sivil iştirakçi ayrımı yapılmadan Şehitlik ve Vazife Malülü ünvanı almış bütün hak sahiplerinin hakları eşit ve ortak olmalıdır.Kanunların birleştirilmediği müddetçe sağlanan haklar yönünden, eşitsizlikler yumağı daha da büyümeye devam edecektir. Şehitlerimizin yakınlarına ve Vazife Malülü Kahraman Gazilerimize verilmiş olan haklarda büyük ayrılıklar ve eşitsizlikler mevcut olduğundan hak sahipleri arasında ayrılıklar ve eşitsizlikler vardır.”

Vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü için Şehid olan, aziz Şehitlerimizin yakınları ve Vazife Malülü Gazi Polislerimiz’ in uğradığı bu haksızlığı düzeltmek, onların lehinde sorunu gidermek, hangi Polis Günü’ nde, hangi hükümete nasib olacak? Bunu hiç sormamışızdır.

EMSAD İstanbul Başkanı Gazi Polis Süleyman Şengül’ e kulak verelim:

“ Kanunun verdiği hak olarak gazi ünvanını aldım. Fakat bir çok arkadaşım gibi çok ama çok uğraştım, ikibuçuk yıl mahkemelerde koşturdum, hakkımı aldım. Gaziye kanunen verilmesi gereken haklar uğraşmadan kendisine takdim edilmelidir.”

Bu satırlar doğru okunduğunda şu soruyu sormak gerek:

“Hangi Polis Derneği, Vakfı kanunlarla verilen hakkı almak için Gazi Polisin yanında? Konuyla ilgili bu meseleler daha çooook yazılacak, çizilecek “Gaziler” dergisinde...

Şehit Polislerimizi rahmetle anıyor, şehit yakınlarına sabır diliyor ve Gazi Polisimizi sevgi, saygıyla kucaklıyoruz .



Şehit Aileleri ve Vazife Malulü İfadesi Çok İyi Anlatılmıyor .

Bir dernek başkanının niteliğini belki en iyi vurgulayan başkanlardan biri, Emniyet Teşkilatı Vazife Malülleri ve Şehit Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (EMŞAD) İstanbul Şube Başkanı Süleyman Şengül.

Terörün en azgınlaştığı dönemde, 1977’ de, kalabalık bir grupla girdiği çatışmada, çeşitli noktalardan gelen mermilerden 7 tanesini vücudunun farklı yerlerinde kucaklayan bir Gazi Polis, Süleyman Şengül.

Vurulduğu gün 3, daha sonra, bir yıl içinde 4 ameliyat geçirmiş. Dalağı, sol böbreği ve midesinin dörtte üçü alınmış. Sol alt kaburgasının ön kısımları ve iman tahtasının tamamı, sol akciğerinin bir kısmı alınmış.

“Öldürmeyen Allah öldürmüyor” diyecek cesareti onurla taşıyan Başkan Şengül, pek çok emekli gibi köşesine çekilmemiş, şehit ve gazi polis arkadaşlarının hak alma yolunda önemli bir kilometre taşı olmuş. EMŞAD’ ın önemli ve ciddi bir neferi olarak saflarda yerini almış.

Polislik mesleği tehlike içeren bir iş kolu. Yaşam her an tehlikelerle dolu, teröristin hedefi, kapkaççının, gaspçının, hırsızın, uğursuzun rakibi, eli sopalı göstericilerin karşısında bir kalkan. Yürek isteyen, cesaret gerektiren bir alan, yani herkesin yapabileceği bir iş değil.

Bir Polisin eşi, çocukları, böylesine risk dolu görevi yüklenen bir babayı nasıl karşılar?

Başkan Şengül vurulduktan sonra ailesinin konuya yaklaşımını şöyle ifade ediyor:

“ Ben vurulduğumda büyük oğlum 4. küçük oğlum 2 yaşında ve ben 5 yıllık evliydim. Daha sonra 4, yıllık Gazı polis iken kızım dünyaya geldi. Uğraştım ama çocuklarıma mesleği sevdiremedim. Ailede asıl çileyi çeken annelerinin tesirinde kaldılar, ailede bir kişinin acısı yeter dediler ve bu mesleği dışarıdan sevelim dediler.

Pek çok gazi ünvanlarını alırken zorlandığı müşahade ediyoruz. Bu ünvana ulaşmak uzun bir yolculuk ve hukuk mücadelesini gerektiriyor. Başkan Şengül’ de gazilik ünvanını almak için zorlanıyor. Bakın ne diyor Başkan Şengül:

“ Milletimin bir ferdi, çalışan insanı olarak, görev esnasında, terör eyleminde vuruldum. Kanunların bana tanıdığı hak olan Gazi ünvanının, madalya ve beratı’ nı aldım. Fakat bir çok arkadaşım gibi, çok ama çok uğraştım, ikibuçuk yıl mahkemelerde koşturdum ve Allahın izniyle hakkımı aldım.”

Hak almak ne zor bu güzelim Türkiye’ de. Mahkemeler ve dosyalar arasında boğulmak, bir sonraki mahkemeyi beklemek gerçekten insanı çileden çıkarır.

“ Olması gereken değer verilmediğinden, vatan sevgisi azaltılıyor, milli ve manevi duygular köreltiliyor” ifadesinde bulunan Başkan Şengül, çok önemli bir noktaya da parmak basıyor.

Şehitlik ve Gazilik olgularında çaba gösteren yüzlerce dernek, vakıf bulunuyor. Ancak gazilerin ve şehit ailelerinin ülke genelinde zor koşullarda yaşamlarını idame ettirdiklerini yakından biliyor, takip ediyor ve izliyoruz. Bu mevcut yapıların, koşulları, şehit yakınları ve gaziler lehine iyileştirdiklerini söylemek pek mümkün değil. EMŞAD Başkanı Şengül’ de bu noktaya dikkat çekiyor:

“Mevcut derneklerin çoğunun şahsi emeller için kurulduklarından, kuran şahısların oralarda vakit geçirmeleri dışında başka bir iş yapmadıklarını biliyoruz. Bir derneğin asıl amacı; Kanunla verilmiş hakların hak sahiplerine iade edilmesi hususunda katkı sağlamak olmalıdır. Kanun teklifleri yaptırmak, dile getirmek, aciz kalanların yanında yeralmak zorunluluğunu taşımalıdır.

Gazi temsilcisi derneklerin gerekeni yaptıklarını söylemek güç. Zaten yeterli düzeyde olsalar bu kadar çok dertli, sorunlu gazilerle karşılaşmazdık.”

Gazi Polislere kulak vermeliyiz. Yasaların yeniden düzenlenmesi için yoğun bir çaba içinde olmalıyız. Gazilik olgusu ülke güvenliği ile iç içe geçmiş bir meseledir. Bu konuda genel bir yanılgı içinde olduğumuzu bilerek, olumlu ve ciddi adımlar atmalıyız.

Gazilerin ne problemleri olabilir? Bu sorunun yanıtını ivedilikle bulmak ilgili ve yetkili durumda olanların boyun borcu.

Hepimiz terörü yeterince dünyaya anlatamadığımızı, aktaramadığımızı bilmekteyiz. Bu konuda başarılı olduğumuzu söylemek zor. Avrupa devletlerini Türiye’ ye bela olan terörü destekledikleri bir gerçek.

Bu nedenle terör mağdurlarına onların temsilcilerine kulak kabartma gibi bir sorumluluğumuz bulunuyor. Terörün canlı kanıtları olan gazilerin gerçek fotoğraflarını yansıtmayı önemli bir görev olarak kabullenmeliyiz. Gazi temsilcileri ise, bu farkındalığı iyi tespit edip, amaçlarını ve hedeflerini günün koşullarına uygun bir biçimde güncelleştirmeliler.

EMŞAD, bunun bilincinde olan nadir derneklerimizden biri ve üzerine düşeni başarıyla yerine getiriyor. Diğer polis derneklerinden farklı bir işlevi var. Gazi polisler için hazırlanan mevcut yasaların yeniden düzenlenmesi hususunda istek ve temennileri kapsayan bir rapor hazırlamışlar.

Rapor doğru okunduğunda EMŞAD’ ın altını çizmek istediği meseleyi rahatlıkla kavrayabiliyorsunuz.

Şehitlik kanununu tek bir kanunda toplanarak hak sahiplerine eşitliğin getirilmesine ileri sürüyorlar. Asker, Polis, sivil iştirakçi ayrımı yapılmadan hak sahiplerinin haklarını eşit ve ortak olması temennilerinde bulunuyorlar. Kanunların birleştirilmediği müddetçe sağlanan haklar yönünden, eşitsizlikler yumağı daha da büyümeye devam edeceğini ifade ediyorlar.

Gazi Polislere verilen haklarda eşitsizlik olduğunu iddia ediyorlar. Vazife Malülü Gaziler arasında eşitlik sağlanmadığı müddetçe Vazife Malülü Gazilerimizin gönüllerinin rahat olamayacağını belirtiliyorlar.

Onları dinlemek, sorunlarına çözüm getirmek hepimizin ödevi olmalı. Topyekün bir çaba içinde birlikte çalışma sergilemeliyiz.

Bu anlayışla hareket edip Gaziler dergisini ziyarete gelen EMŞAD İstanbul Şube Başkanı Süleyman Şengül, sorularımızı yanıtlarken de o soğukkanlı, vakur tavrını sergiledi. Ne yazık ki böyle başkanların sayısı ülkemizde çok az.

Kaç yılında kuruldunuz, kuruluş öyküsünde ana tema ne oldu, kurucular hakkında özet bilgi verir misiniz?

Süleyman Şengül: 2000 yılında Ankara genel merkeze bağlı 6. şube olarak emniyet teşkilatı vazife malülleri şehit aileleri ve dayanışma derneği İstanbul şubesi olarak 330 üyemizle, zamanın Emniyet Müdürü Sayın Hasan Özdemir’ in bulunduğu yemekli bir toplantıda, yine zamanın Genel Başkanı Şirin Aksoy’ un yaptığı konuşmada, İstanbul şubesinin kurulacağını söylemişti. Yemekli toplantıya gelenlerin içinde arzu edenlerin kuruluş üyesi olarak isimlerini yazdırmalarını rica etmişti. 7-8 kişilik bir gruba bizimde katılmamız istendi. Sayın müdürümüz aynı gün kurucular kurulunun tanzim edilerek saat 16:00’ da Vatan caddesinde emniyet müdürlüğünde makamında kendilerini beklediğini söyledi. Ve toplantıdan ayrıldı. Kurucular kurulu olarak belirtilen saatte baş müdürün makamında hazır bulunduk. Bizlere nasihatlarda bulunup, teşkilata yararlı hizmetler yapmamızı önererek kuruluşumu zun ana amacı olan gazi ve şehit ailelerinin devletten alması gereken haklarının kanunlar dahilinde, müracat edilirken yapılacak yazışmalara yardımcı olunmasını söyledi. İstanbul’ daki üyelerin zaman zaman bir araya gelip, genel merkezle irtibat kurulup üyelerimizin arzu ve isteklerini yerine getirmek, çeşitli konulardaki ihtiyaçlarına cevap vermek için sosyal çalışmaya ve dayanışmaya dikkat edilmesi gerektiğini vurgulamıştı. Kendilerine düşecek olan yardımlar da ellerinden geleni yapacaklarını belirtmişti. Kurucular hakkında fazla bir bilgimiz olmamakla beraber, çok güzel aşamalar olduğu kanısındayım. Ayrıca dernek yönetmekte çok kolay değil.

Kuruluş dönemiyle ilgili önemli gördüğünüz bir anınız var mı? Kuruluşun en ciddi gerekçesi sizce nedir?

Süleyman Şengül: Yukarıda bahsettiğim konulardır.

Derneğinizin amaçlarını öncelikler listesine göre açar mısınız?

Süleyman Şengül: Şubeleri mizin ve genel merkezimizin amaçları çok geniş olabilir. Şube yöneticisi olarak şahsımın fikri, üyelerimizin haklarının takipçisi olmak, konularını yazışmalarla genel merkeze bildirmek, hatta bizzat Ankara’ ya giderek yerinde işi takip etmek ana temayülümüzdü. Bu da çok kolay olmamakla beraber bunun için genel merkezde iyi bir çalışma grubunun olması gerektiği düşüncesindeyim.

Amaçladığınız hedeflerin başarı oranı yüzde kaçtır ?

Süleyman Şengül: Amaçladığımız hedeflerin hiç birini yapamadık.

Ulaşamadığınız hedeflerde sizi etkileyen faktörler nelerdir?

Süleyman Şengül: Ulaşama dığımız hedefler genel merkezli bir dernek çalışmasındandır. Türkiye genelinde gazi ve şehit ailelerine verilecek haklardan hepsi aynı şekilde faydalanması gerekmez mi? Bu çalışmalarda:

a) İyi bir kadro

b) Masrafları karşılayacak gelir

c) Gazi ve şehit ailelerine ve okuyan çocuklarına burs için iyi bir gelir lazım. Bunlar beni etkileyen faktörlerdir. Ancak bunu genel merkezin yapması düşüncesindeyim. Bizler orayı desteklemeliyiz. Bu hedefe ulaşamadık.

Şehitlik kanunu yeterli midir? Bu kanunda eksik gördüğünüz kısımları ve arzuladığınız kanunun nasıl olması gerekliliği üzerine neler söyleyebilirsiniz?

Süleyman Şengül:Şehitlik kanunu yetersizdir. Konu oturtulmadığı için neticeleri de yetersiz durumdadır. Huzursuzluk vardır. Ayrıca T.C. devletinin ŞEHİDE BAKIŞ AÇISI çok güzel olabilir. Vatan kahramanı diye geçen dış ülkelerdeki anlayış, böyle değil. Bu duyguları oradaki derneklerden ve yaptığımız çalışmalardan anlıyoruz. Polis emeklileri dernekleri bile oralarda farklı ve güzel çalışmalar içinde. Şehit aileleri ve vazife malülü ifadesi çok iyi anlatılamıyor.Bazı vefat eden rahmetli arkadaşlar,normal görev yaparken trafik kazasından olay yerine giderken öldürülme, olay anında öldürülme, olay dönüşü öldürülme... Bu ve buna benzer şekilde ölme konuları iyi incelenmeyerek emekli sandığının tahsisler daire başkanlığı yönetim kurulunun kararına bırakılıyor. Hukukta hakimler karar verirken, kararın sağlığı açısından şahit dinliyerek zor karar verdiği bir aşikardır. Hele şehit için vereceği kararda, kararı verenin Türk milletinin tarihini iyi bilmesi gerektiğini, bu konularda Türk insanını iyi tanıması gerektiğini ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ ü iyi tanıması gerektiğini, inancımız olan İslam dininde de şehitliği iyi bilmesi gerekir ki, doğru karar versin ve kişinin hakkını çok az eksiksiz olarak yerine getirebilsin.(Hiç eksiksiz olacağını da düşünemem) Askeriyede ise bu biraz ayrıcalıklı yapılıyor. Havada keşif görevi yaparken düşene şehit deniliyor. Nöbette ölene öyle, olay yerine giderken, denizde görev yaparken vefat eden aynı katagoriye sokuluyor ve öylede olması gerekir. Ama diğer görevlerdeki ayrımcılık çok manasız. BİZLER KADIN ERKEK, ÇOLUK ÇOCUK, DO¦UMDAN ÖLENE KADAR ASKERİZ -ASKER ! Bu konu çok ince ele alınmalı, alim, profesör ve bilenlerle istişare edilerek komisyonlarla nihai karara varılmalı. Bu kanayan yara azaltılmalı. Ölen şehitlerimiz şahadetleri, vatanımızın insanı için, milli duygularımız için manevi bir kazançtır.

Vazife malülü gazilerin kanunları Gazi Polise cevap verebiliyor mu?

Süleyman Şengül: Bu sualinize de yukarıdaki sualinize yakın olarak istişare edilerek ve çok araştırılarak netice bekleyen kanayan bir yara, konulara cevap vermeyen bir dert olduğu kanısındayım.

Ünvanı elde edememiş gazi polise, dernek olarak neleri tavsiye edebilirsiniz, onlara bu konuda ne gibi katkılar sağlıyorsunuz?

Süleyman Şengül: Yazışmalarla veya bizzat emekli sandığına gitmelerini tavsiye eder, konularının yerinde takip edilebileceğini ve yapılabileceğini söyleyebilirim.

Şehit ve Gazi Polis maaşları, hak sahiplerine, günümüz şartlarında, kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlayacak ölçüde midir?

Süleyman Şengül: Hayat şartlarına göre olmamakla beraber emeklilerimize göre farklıdır ve iyidir, şükürler olsun.

Şehit ve Gazi ünvanı almış kişilere ve mirasçılarına aynı eşit haklar sağlanıyor mu?

Süleyman Şengül: Yukarıda belirtilen eksiklikler aynı şekilde mirasçılara da yansıyor.

Hakların eşit şekilde tanzim edilmemesinin Anayasa’ nın eşitlik ilkesi ile çeliştiğini ifade edebilir miyiz?

Süleyman Şengül: Net anlayamadım ama anayasada eşitlik tam telaffuz edilmemişse, yanlış anlaşıp uygulamada da bu yanlışlığa düşülüyor diye düşünüyorum. Çünkü Allah kanunları ve emirleri yanlış anlaşılıp, yanlış uygulanmıyor mu?

Şehitlerin defin işlemlerinde karşılaşılan zorlukları aktarır mısınız? Şehitliklerinizde eksik gördüğünüz ve yapılmasını istediğiniz işlemler neler olabilir?

Süleyman Şengül:Bu konuda fikir yürütmek haddimizi aşmak olduğu düşüncesindeyim.

Gazi Polis Mezarlığı var mıdır? Bu konuda her hangi bir talepte ya da girişimde bulundumuz mu? Neler yapmayı planlıyorsunuz?

Süleyman Şengül: Yoktur. Böyle bir girişim şu an gereksiz Haklar, önce yaşayan insanımız gerekli değil mi?

Şehit yakınlarına ve mirasçılarına yapılacak olan yardımlara özen gösteriliyor mu? Hak sahiplerini rencide edecek durumla karşılaşılıyor mu?

Süleyman Şengül: Yardım yapılırken önce veriş şekli önemlidir. Bu yardım verilen kişiye bakışa bağlı olmakla, manevi düşünceden yoksun idareci ve yardım yapan kişinin bu yanlışa düşmesi normal diye düşünüyorum.

Gazi Polislerin en temel üç sorunu nedir? Bunların giderilmesi için öngörülen çözümler neler olmalıdır?

Süleyman Şengül: Bu sorun değil. Bu milletime değerlerini unutturulma temayülüdür. Kanun çıkarıcılar ve her, ama her televizyon ve her medya kuruluşu insanı sevme, manevi duygunun güzelliğini bilse, bu vatan bu huzursuz halde olmaz. Bu vatan kolay kazanılmadı. Şehitler ve gaziler tek isimlerle yad edilemez ve geride kalanlar da onlara laik olmalı diye düşünüyorum.

Gazi Polislere, İç İşleri Bakanlığı tarafından tanınan iş verme kanunu var. Bazı iş kolları gazi polisi rencide ettiği ifade ediliyor. Bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyiz?

Süleyman Şengül: Bazı aksaklıklar olması normaldır. Çünkü konu ele alınırken incelikleri ve hassasiyeti unutuluyor. Bu da normaldır. Bu vatanı bize emanet edenler ne kadar ele alınıyor ki diye düşünüyorum.

Gazi Polislerin çocuklarına verilen eğitim bursları hususunda ne söyleyebilirsiniz?

Süleyman Şengül: Bu dert haline getirilmemeli ve yetişebilen, yolunu bilen alsın durumuna getirilmemeli.

Özel rehabilitasyon merkezleri, yaşamı kolaylaştıracak mekanlar, tesisler Gazi Polis için yeterli midir? Bu konuda önerileriniz nedir?

Süleyman Şengül: Bu tesisler alınan maaşlara göre çok pahalı ve yetersiz, İstanbul Baltalimanı moral eğitim ve Beylerbeyi polis evi kaç şehit ailesini ve gaziyi ağırlıyor? Buralar para kazanma yeri değil, hizmet yerleri olmalı, askeri orduevlerinden ibret alınmalı. Oradaki maliyetlerin nasıl dengelendiğini bakmak lazım. En azından o yapı örnek alınmalı.

Gazi Polisin ölümü halinde bir devlet töreninin yapılması gerekmez mi?

Süleyman Şengül: O anlayışa bağlı tabi ve söylediğiniz gibi olmalı.

Çalışma saatlerinin ağırlığı ve mesailerin düzensizliği pek çok polisin dert yandığı meseledir. Bu konuda ne gibi düzenlemelerin olması gerekir?

Süleyman Şengül: Bu zaten insanlık ayıbıdır. Nasıl ki bazı devlet vakıflarında nufus, Cumhuriyet savcılığı, hastanelerden zorla nasıl bağış alınıyorsa, zoraki mesai yaptırma da çok ayıp ve günahtır.

AB ülkelerinin standartı haftalık 40 saat çalışmadır. Bizdeki uygulama ise bunun üstündedir. Bu sistem hizmet kalitesini nasıl etkiler?

Süleyman Şengül: Hem bedenen etkiler, hemde ruhen insanı çökertir. Almadan vermek yaradana aittir. Bu bir hak yenmedir.

Polis Teşkilatında uzmanlığa ne kadar önem verilir? Amirin her şeyi en iyi bileceği, yapacağı anlayışı bir yanılgı mıdır?

Süleyman Şengül: İyi bir yere temas ettiniz. Bu askeriyede de böyledir. Çok yanlıştır. Gazetelerde çok güzel bir halde değiştirileceğini okudum. Uzmanlık, tecrübe en ileri teknolojiyi iyi bilen, pratik ve neticeye en iyi şekilde giden kişilerden faydalanılmalı ve onların önleri açılmalı ki, ideal çalışan kadrolar meydana gelsin.


Sabır Taşları 2000

İlgili Kanunlardan Dolayı Konuşamayan Bir Polisin Kaleminden.

21. Yüzyılın içinde bulunduğumuz şu günlerde devletin en önemli kollarından biri olan Polisler ve Emniyet Teşkilatından konuşmak çok güzel bir olay. Cumhuriyetimizin son 10 yılında en çok eleştirilen ve adeta her fırsatta yerden yere vurulan, Polislerimiz ve yapısı itibari ile Emniyet Teşkilatı... Bizlerinde zamanla içinde bulunduğumuz meslektaşlarımızın haksız ve nesnelsiz eleştirilmesi yönünde kaygılarımızın büyük olması kaçınılmaz olmalıdır ve tarafsız bakmamız beklenilmemelidir.

Gün geldi yetkilerini kullanıp yalnız görevlerini yerine getiren meslektaşlarımızın, açığa alınmalarına adeta çanak tutan basının acımasızca saldırılarına, sözde insan haklarını savunduklarını iddia eden, ancak gerçekte hiç bir zaman mağdurun, gerçek insanların yanında olmayan, sürekli suçlu ve vatan hainlerinin haklarını savunmaya kalkan Toplumsal Kitle Örgütlerine, politika malzemesi yapan veya yapmaya çalışan Politikacılara bir çift sözümüzün olması gerekir. Polis konuşmaz, çünkü o devlet memurudur. Polis yaşamaz o bir robottur. Yalnızca verilen emri yerine getirmelidir. Onların ailesi, çocuğu, anne ve babası yoktur, onların hissi yoktur, çünkü onlar insan değillerdir.

Bazen bir üniversite önünde, bazen bir spor müsabakasında, bazense mezarlıkta beklerken o büyük sabrın içinde iken onları görürüz. Kalkandır elbisesi, bakışları çelikleşmiştir. 657 Sayılı Devlet Memuru, 3201 Sayılı Emniyet Teşkilatı, 2559 Sayılı Polis Vazife ve Salahiyetları Kanunundan ibaret değillerdir elbette. Onlarda insandırlar, onlarında duyguları, düşünceleri vardır. Onların da anne babası, sevgilisi, eşi, çocukları ardından merak edenleri vardır. Ama onları hep görmezden geliriz. Sanki hiç yoklarmış gibi yapanlara sözüm. Gurur, haysiyet, şeref, onur, hepsi onlarda mevcuttur. Ne yapmışlarsa devlet için yapmışlardır. İyi ve güzel yapmışlardır. Çünkü onlar bizim Polislerimiz...

Bazen birileri ölür içinden... Ateş düştüğü yeri yakar muhakkak. Ama yine sabır derler. Bizlerde hep böyle yapmadık mı? Memur yürür, işçi yürür, halk yürür, art niyetli, dışı insana benzer olan varlıklar yürür. F Tipçiler yürür, yollar aşınmaz. Çünkü karşılarında sürgün tayinleri iki dudak arasında olan Polisler vardır hep, Ya Rabbim yine sabır. Ve günlerden bir gün Polis yürür, işte kıyamet o zaman kopar. “Polisin yürüyüşü” yasa dışıdır. Yürüyemez. Asayişi temin edenler asayişsizliği getirirlerse o zaman “halk polislere olan güvenini kaybeder” denir. Asla neden, niçin, soruları sorulmaz. Bunların hiç mi derdi yok. Varsa dertleri nedir? Değil mi? Gerçek Türk Halkı (Türkiye Menfaatçileri) Polisin yanındadır. Yürüyüşten önce bu böyleydi. Yürüyüşte de böyle oldu ve devam etmektedir. Derde çare araması gerekenleri sindirmeye iyice pasifize etmeye çalışıyorlar. Yaz, kış, yağmur, çamur, en zor şartlarda saatlerce bir insandan beklenilenden kat kat fazlası ile çalışan onlara güzel bir hayat, insanca bir yaşam, iyi bir gelecek sunmak bizim amacımız olmalıyken ve bütün bunları hak ediyorlarken, bu insanları kırmak, yıkmak her gün kahretmek, iyi yaptıklarına bile katlanamayanlara, asıl sizlere yazıklar olsun...

Polis şehidine gereken önemi gösterir. Günümüz Türkiye’ sinde Şehitlik bir çok kişi için ayaklara düştü ise de, polis için daha dip diri ve ayakta olan önemli bir konudur. Devlet sahip çıkmadan şehidin ailesine sahip çıkar. Karınca kararınca kendi aralarında biriktirdiklerini onların ailelerine teselli olarak verirler, yetişirler. Çünkü memleketi için canını veren insan onların belki de ecel arkadaşıdır. Silah arkadaşıdır.Canıdır,cananıdır. Herkesin bunu anlaması mümkün değildir. Eğer geleneklerimize bağlı olarak yaşayacak isek. Kapitalist sistemin iyiden iyiye acımasızca yerleştiği ülkemizde bu konular çok önemli olmalıdır.

Polis için verilen görev midir, yerine getirilmesi gereken ödev midir, yoksa beklenilen bir hizmet midir? İşte bu bağlamda Batı toplumlarında Polisin hizmet anlayışı içerisinde olduğunu bizde ise Ya İstiklal, Ya Ölümdür olduğunu yasalardan görüyor ve anlıyoruz. Çünkü yasal mevzuat bu. Polis Amirlerinin verdiği emre mutlak itaat eder. Hemen yerine getirir. Kapı gibi maddeler... Nerede mi? 2559 Sayılı Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanununda, 3201 Sayılı Emniyet Teşkilatı Kanununda... Bu yasalarda böyle belirtilir ve görev verilirse polislerimizde mecburen ya bu görevi yapacak yada vatan elden gidecek anlayışı ile bakar, bakacaktır da... Hatta memleket meselesi yapacaktır. Onlara tepkilerini gösterdikleri zaman bağırıp, çağırmaya ve her zaman olduğu gibi acımasızca eleştirmeye bunları gördükten sonra acaba ne kadar hakkımız var?

Bir toplum düşünün, herkesin, her kesimin rahatsız olduğu, patlama noktasında olan bir toplum... Polisin bu insanların içinde, toplumun bir parçası olarak ayrılması ve bir tepki göstermemesini istemek ne kadar doğru olur? Dedik ya onlar da insan... İnsan olduklarının farkına varmamızı istediklerinden dolayı bütün bu tepkiler... Onların da hisleri var. Ve artık istenilmeyen, ancak beklenen oldu... Zamanı geri getiremeyeceğimize göre yapacak hiç bir şey yok. Çünkü artık sabır taşları çatladı...

Biz emekliler olarak bir zamanlar içinde mensubu olarak bulunduğumuz Polislerimizin sorunlarını kısaca sıralamak istiyoruz.

SORUNLARIMIZ :

1. İnsanca yaşamak... Batılılaşmaya çalıştığımız şu günlerde her alanda olan değişiklik ihtiyaçları elbette ki Polis Teşkilatı için de geçerlidir. Polisin görev, hizmet, çalışma şartları ile ilgili olarak 3201 Sayılı Kanun, 2559 Sayılı Kanunlarda yapılacak Batı Ülkelerine uyum için gerekli düzenlemeler, hatta tamamen yapılacak köklü değişiklikler... Gerek çalışma saatlerinin, gerekse saate göre ücret düzenlemesi, hakça dağılım. Polisin değişik Şube ve kollarında çalışan birimlerine uygulanan farklı ücret belirlemelerinin kaldırılması veya herkesimin aynı ücreti almasının sağlanması...

2. Sosyal şartların sağlanması. Lojmanların, spor salonlarının, eğlence ve kültür faaliyetlerinin yapılacağı kapalı veya açık alanların sağlanması ve bürokrat, müdür, vs. kişilerin özel yeri gibi kullanımlarının engellenmesi, bütün teşkilat mensuplarına kimseyi ve rütbe ayrımı yapmadan eşit yararlandırılması...

3. Teşkilat mensuplarımızın aileleri için gereli vakit ayırabilecek kadar sosyal hayatlarının, çalışma mesailerinin düzenlenmesi. Doğum ve ölüm zamanında zoraki verilen senelik izinlerin ihtiyaçlar esnasında verilmesi.

4. Eğer ki, Batılaşacak isek gelişmiş ülkelerde olduğu gibi Teşkilat Mensuplarımızın çalışma güvenliği ve sigorta ile sosyal güvenlik şemsiyesi içerisine alınmalıdır. İstediği hastanede, istediği doktoru seçme hakkının verilmesi ve sağlık ile ilgili problemlerin giderilmesi.

5. Ulusal ve dini Bayramlarda, yılbaşlarında senelik vs. izinlerin kapatılmaması, diğer Devlet Memurlarının bu gibi günlerde kullandığı ve devletin vermiş olduğu harici 10 ar günlük izinlerden yararlandırılması.

6. Polisin sadece üniformadan ibaret olmadığının ve üniforma içinde duyguları, ailesi, sevdikleri bulunan bir insan olduğunun göz önünde tutularak 24-48 veya ikinci bir emre kadar keyfi tutum ve davranışlarla çalıştırılması...

7. Polis ve Emniyet Teşkilatına sahip çıkılmalı, kendini bilmez, ne dediğini bilmeyen kişi veya kuruluşlara gereken cevapları, doğruları halkın duyacağı şekilde verilmesi...

8. Polisin, Avrupa ve gelişmiş ülkelerde olduğu gibi kanunlarının incelenmesi sureti ile görev ve yetkilerinin yeniden belirlenmesi. Kullanılmayan veya kullandırılmayan gerekli yetkilerin kısıtlanmaması, yetkilerin kanunlarda belirtildiği gibi herkese eşit uygulanması...

9. Teşkilatımızın Şehitlerine devlet yapısına yakışacak şekilde maddi ve manevi sahip çıkılmalı, verilen sözler tutulmalıdır.

10. “Hukuk İşleri Müdürlüğüne idari soruşturma için giden boş dönmez” klişeleşmiş bu sözün soruşturmalarda adaletli bir şekilde değerlendirilmesinin sağlanması.

11. Hiç kimsenin ve makamın kullanmadığı veya kullanmaya çalışmadığı, tertemiz bir Polis Teşkilatı... Her şeye rağmen mutlu güzel yarınlara... .


Kore Savaşı Unutulmamalı

* Türkiye Kore Savaşı’ nda gereğini yaptı. Irak Savaşında ise üzerine düşeni....

Batı dillerinde Phoenix olarak geçen Anka Kuşu bilindiği gibi, küllerinden yeniden doğan efsanevi bir kuştur. Bu mit Türkiye gerçeğiylede benzerlik taşır, yeniden dirilişi simgeler. İstiklal Harbi ile bu ülke, küllerinden kendini yeniden yaratmıştır. Diğer bir anlamda Osmanlı İmparatorluğu’ nun küllerinden doğmuştur Türkiye Cumhuriyeti...

Elbette, uçmalıydı, uçtuğunu tüm dünyaya göstermeliydi. Politika’ da, siyaset’ te, sanat’ ta, spor’ da ve askeri alanda kendini milletler ailesine tanıtmalıydı.

Kore Savaşı, Türkiye’ nin bu doğrultuda yakaladığı önemli bir fırsattı. Hem NATO’ ya girilecek hemde Sovyet tehditine karşı durulacaktı. Belki, çok kan dökülecekti bu uğurda. Kore’ de, kahramanlık olgusunu tekrar edenler ödeyecekti bu bedeli. Ve öyle oldu.

25 Temmuz 1950’ de, iktidar olan Demokrat Parti, Kore’ ye asker gönderme kararı aldı. Bu uzakdoğu serüveninden geriye 720 şehit, 2147 yaralı, 234 tutsak, 175 kayıp ile birlikte ordunun manevra gücünün yetkinleşmesi, mehmetçiğin kahramanlık destanı ve NATO’ nun şemsiyesi altındaki “medeni dünya” ya merhaba demek kaldı. Birde A. Menderes, F.R. Zorlu ve H. Polatkan’ ın iç burkan idamları...

Savaşın Nedenleri

İkinci Dünya Savaşı’ ndan sonra Kore’ nin bağımsız bir devlet olarak kurulmasını kabul eden Müttefik Devletler, Japonları Kore’ den çıkarmak için 8 Eylül 1945’ de Kore’ ye asker çıkardılar. 1945 Mayısında Amerika ve Sovyet Rusya arasında yapılan bir anlaşmaya göre, savaş bittikten sonra Kore, ABD, Sovyet Rusya İngiltere ve Çin’ in ortak vesayeti altına konacaktı.

1945 Temmuzunda Postdam Konferansı’ nda Sovyet Rusya, Uzak Doğu Savaşı’ na katılmaya karar verince, askeri harekat bakımından Kore toprakları 38. enlem çizgisi ile ikiye ayrıldı ve bu çizginin kuzeyi Sovyet Rusya güneyi de ABD askeri harekat sahası olarak kabul edildi. Ancak, Sovyetler hemen savaşa girmediler, ne zaman ABD, Hıroshima ve Nagasaki’ ye atom bombaları attı, o zaman Sovyetler hemen Japonya’ ya savaş ilan edip, askerlerini Kuzey Kore’ ye soktular ve 38. enlem çizgisine kadar ilerlediler. Dolayısıyla Kore toprakları, Kuzey ve Güney olmak üzere fiilen ikiye bölünmüş oldu. Birleşmiş Milletler’ in çabaları, diğer yandan ABD - Sovyet Rusya müzakereleri bu iki Kore’ nin birleşmesini sağlayamadı. ABD, 10 Mayıs 1948’ de Güney Kore’ de seçimler düzenledi, Syngman Rhee başkanlığa getirildi ve Güney Kore Cumhuriyeti Kuruldu. Sovyet Rusya ise, Kuzey Kore’ de, 1948 Ağustosunda seçim düzenlediler, 9 Eylül 1948’ de Kore Halk Cumhuriyetini kurdular.

Kore, Asya’ nın pek çok alanda stratejik bir bölgesiydi. Ayrıca ABD, bölgede etkin bir stratejik güce sahipti. Sovyetler ise, Çin’ de kendi anlayışlarına uygun bir yönetim oluncaya kadar, bu duruma tahammül ettiler. 1949’ da Çin’ de istedikleri yönetim işbaşına geçince, Sovyetler askeri bakımdan güç kazandılar ve ABD’ yi Asya’ dan atmak için harekete hazırlandılar. Sonunda Sovyet desteği ile hareket eden Kuzey Kore, 25 Haziran 1950’ de, Güney Kore’ ye karşı saldırıya geçti.

Birleşmiş Milletler, işgali güvenliğin bozulması olarak yorumladı. Üye devletleri bu saldırıyı püskürtmek için yardıma çağırdı. 53 ülke Kore’ ye yardıma koştu ve Birleşmiş Milletler’ in komutası altında çarpışmak üzere asker gönderdiler. Esas yükü Amerika’ nın sırtladığı bir Birleşmiş Milletler gücü oluşturuldu. Bu kuvvetlerin komutanlığına da Amerikalı General Douglas MacArthur getirildi.

Aradan birkaç ay geçmeden Çin askeri birliklerinin Birleşmiş Milletler Kuvvetlerine karşı savaşa girdiği görüldü.

1950 Haziranda başlayan Kore Savaşı, üç yıl sürdü, 1953 Temmuzunda Panmunjom muterakesinin imzalanmasıyla silahlı çarpışma sona erdi.

Türkiye Savaşa Katılıyor

Türk askeri İstiklal Harbi’ nden beri savaş alanlarında değildi. Buna rağmen, Kore Savaşı’ nda sayısız kahramanlık örnekleri gösterdi. Kore Savaşı üzerine yazdıklarıyla tanınan Amerikalı yazar Pat Frank “Korkunç Kore Geceleri” adlı eserinin önsözünde mehmekçiğin savaştaki genel yapısını şu cümlelerle özetliyor:

“Kore Savaşı’ ndan bahsediyorduk. Otuzunu henüz geçmiş bir albay olan muhatabımın bu hususta derin bir bilgisi vardı. Ve:

- Düşman tarafından büyük bir hücuma maruz kaldığınız takdirde cenahınızın (kanat) takviyesi için hangi birliği seçerdiniz? diye sordum. Bir askerin hakiki fikrini öğrenmek için bundan daha uygun bir sual olamaz. Bir an düşündükten sonra: - Ya Rok Denizci’ lerini ya da Türkleri, dedi.

- Türkleri neden seçiyorsunuz? dedim.

- Türklere güvenilir de ondan...

” Elbette Kore’ deki Türk birliğine hayran olan yalnız Amerikalı denizciler değildi. Kore Savaşı’ nda görev alan mehmetçiğin hikayeleri, yararlılıkları bugün, Güney Kore’ lilerin bile hala belleklerinde yatmaktadır.

Türkiye savaş karşıtlarının (!) tepkilerine karşın, tek tugaylık bir kuvvetle savaşa katıldı. Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasındaki 4500 kişilik 141. Alaydan teşekkül ordu, dünya barışına katkı için gemilerle Kore’ ye sevkedildi.

Türk Tugayı, Eylül ayı sonlarında İskenderun limanından yola çıktı, 18 Ekim 1950’ de, Kore yarımadası nın Güney ucundaki Pusan limanına vardı. Pusan’ dan harekete geçen birliklerimiz, 20 Ekim günü, Kuzeydeki Taegu şehrine vararak, Birleşmiş Milletler Kuvvetlerine katılmıştı. 10 Kasım 1950’ den itibaren Amerikalılarla birlikte Kuzeye doğru yürüyüşe başlamıştı.

Unutulmayan Savaş; Kunuri Savaşı

Kuzeye doğru ilerleyen birliklerimiz, halkın arasına katılmış Kuzey Kore askerlerine ve çetelere karşı mücadelelerini sürdürüyordu. Savaş tüm şiddetiyle geleceğini bu tip çatışmalarla duyuruyordu. 22 kasım günü, Kunuri’ deki Amerikan 25. bölüğü ile buluşan birliklerimiz, Amerikan 9. Kolordusunun sağ yanını koruma görevini üstlenmişti.

Son 40 yılın en soğuk günleri yaşanıyordu. Askerin hareketini güçlendiren hava koşulları vardı. Sular, ilaçlar hatta bazı askerler donuyor ya da donma tehlikesi ile karşı karşıya kalıyorlardı.

Tugayımız, bir Çin birliğinin varlığını istihbarat etmişti. Amerikalılardan bilgi isteniliyor, ancak bilgi gelmiyordu. Ciddi bir durumla karşılaşılacağı belliydi. 26 Kasım günü, Çin birlikleri büyük bir taarruza geçtiler, Güney Kore birliklerini bozguna uğrattılar. Çinliler genelde gece ilerliyor, gündüz ise keşif birliklerini dolaştırıyor, askerleri dağlık arazide saklıyorlardı.

1. Türk Taburu, Kunuri’ nin 24 km. doğusundaki Wawon’ a, Amerikan kamyonları ile nakledilecekti. Ancak, durumun acil olması, askerlerimizin bir kısmının yaya olarak yola çıkmasına neden oldu. Askerimize verilen görev, karayolunu emniyetle almaktı. Bu noktada risk taşıyan bir durum vardı: Tugayımızın mevzi alamadan bir saldırıyla karşılaşması kuvvetli bir ihtimaldi. Üstelik, sağ kanadını savunmaya çalıştığımız, merkezdeki Amerikan birlikleri geri çekilmekteydi. Arazi koşulları ise, birliklerimizin savunma yapmasına olanak taşımıyordu. Ayrıca, Amerikan birlikleriyle temas kurmak giderek zorlaşıyordu.

Türk Tugayı, Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasında, adeta kaderleriyle başbaşa bırakılmıştı. Bu arada Çin birlikleri, tugayımızı yakın takibe almışlardı. Çinlilerle ilk temas eden keşif birliklerimizden kurtulan olmadı.Tüm olumsuzluklara karşın, tugayımız düşman kuvvetlerinin ilerleyişini durdurmayı başarmıştı. Tugayımızla uğraşamayan Çin güçleri, toplu bir imha operasyonu için düğmeye basıp, askerimizin etrafını çevirmeye başlamışlardı.

Amerikan yetkilileri, Birleşmiş Milletler Kuvvetlerini bozguna uğratan, Kore Savaşı’ nın en zorlu anlarından biri olarak tarihe geçen Kunuri Savaşı konusunda, savaşın bir bozgun olduğunu, öncelikle Türk askerleri için trajedik ve kanlı bir biçimde sonuçlandığını ifade etmişlerdi.

Kunuri savaşı, en çok şehit ve gazi verdiğimiz bir muharebe olarak belleklerde saklı tutulmaktadır. Bazı yabancı kaynaklar, Türk Tugayından özetle şöyle söz ediyor: “Asla geri çekilmek istemiyorlar, en zor koşullarda bile, kendilerini cesur ve asil bir şekilde gösterdiler. Cesaretleri ve kahramanlıkları hakkında söylenecek hiç bir sözümüz yoktur.”

Kore Savaşı’ nın Yankıları Sürecek

Milli Savunma Bakanlığı 22 776 askerimizi Kore’ ye gönderdiğimizi bildiriyor. 720 şehit ve 22. 056 gazimizle, Türkiye’ nin medeniyetin savunuculuğunu, kalıcı bir dünya barışının tesisini, özgürlüğe duyulan en içten saygıyı ilke olarak benimsediğini milletler ailesine duyurduk, belleklerine kazıdık.

Ancak, şunu unutmamak gerekir; ne yazık ki, insanlar ve toplumlar zayıflayan hafızaların etkisiyle, söylediklerini hiç tartmıyor. Örneğin ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz “Hata yaptığınızı kabul edin” uyarısında bulunuyor. Tezkere konusunda sergilenen bu tavrın Türkiye’ yi rencide edip etmeyeceğini hiç düşünmüyor, geçmişi unutuyor.

ABD Başkanı Clinton Ekim 1995’ te “ABD ve Türkiye arasındak güven bağı Kore Savaşı’ nda serpildi ve bu dostluk 40 yılı aşkın sürede NATO’ da omuz omuza çalışmada güçlendi” şeklinde bir beyanda bulunurken, dünü unutmadığını da belirlemiş oluyor.

ABD’ nin Türkiye’ nin stratejik konumunu göz önünden uzak tutmasını düşünmek, ciddi bir yanılgıdır. Bazı çatlak sesler bu gerçeği değiştiremez. Türkiye’ nin müslüman dünyasında en gerçekçi ve arzulanan model olduğunu bilmeyen bir sağır sultan kaldı. Ayrıca, 1952’ de NATO’ ya bal mumu ile davet edilmedik. Kore Savaşı’ nda gösterdiğimiz cesaretin ve fedakarlığın karşılığını aldık. NATO’ ya girmemizde en ısrarcı devletin, ABD olması da bu kabulün, bir hak olduğunun onayı olsa gerek.

Kore Savaşı’nın Kronolojisi

25 Haziran 1950 Sovyetler’ in desteğini alan Kuzey Kore Güney kore’ ye saldırdı.

25 Haziran 1950 Kore Savaşı başladı.

21 Eylül 1950 Kore Savaşı için NATO’ nun 5. maddesi (üye ülkelerden birine saldırıldığında diğer ülkelerin yardım etmesi) kapsamında Türkiye’ nin Kore’ ye asker göndermesi.

26 Eylül 1950 ABD birlikleri Kore’ nin başkenti Seul’ u işgal ettiler

28 Eylül 1950 Birleşmiş Milletler’ in emrine verilen Kore Birliği 28 Eylül 1950’ de yolculuğuna başladı. Birlik, önce özel trenlerle İskenderun’ a nakledildi, buradanda gemilerle Kore’ ye doğru hareket etti.

27 Kasım 1950 Kore’ de Kunuri Savaşı başladı.

Aralık 1950 Kore Savaşı’ nda, Kunuri’ de, 8. Amerikan Ordusu’ nun imhasını önleyen Türk Birliği, “Kunuri Zaferi” ni kazandı.

3 aralık 1950 BM güçleri Kore’ den çekilmeye başladı.

14 Ağustos 1951 Kore Savaşı’ na katılan Türk Birliği’ nden yurda dönen ilk kafile, Amerikan bandıralı General Lang Filt gemisiyle İstanbul’ a geldi. Gemi, donanmaya bağlı iki savaş gemisi ve yüzlerce motor, taka ve sandalye tarafından karşılandı. Halk, 1800 Kore gazisi için büyük gösteriler düzenledi

28 Temmuz 1951 Kore Savaşı sona erdi.

Ender DENİZ

Milli Mücadele Sonrası 66 Polis’ e İstiklal Madalyası Verildi

Bir gazetici devlet görevlisi gibi davranamaz. Ben karşıma oturanlarla Türkiye adına tartışmaya girmem. Önemli kıldığım, karşımdakinin ne demek istediğini öğrenmek ve kamuoyuna yansıtmaktır. Gazetecinin görevi devlet memurluğu değildir.

Yıllardır gaziler “Gaziler” dergisine açıklamalarda bulundu. İlgi çeken röportajlar ses getirdi ve üzerinde sıkça konuşuldu. Çeşitli kesimlerden çok övgü aldım. Hepsine teşekkür borcum var.

Bununla birlikte bazı eleştirilerde geldi. Ne acıdır ki, eleştiriler yıkıcı nitelik taşıyordu. Ancak, yapıcı eleştirilerin sayısı, dozajı ve niteliği umutlanmamız için yeterli düzeydeydi.

Yıkıcı eleştirileri getirenlere sadece şu sözüm ve bazı sorularım var:

Neden sizler Gazilik olgusunu ve gazilerin nabzını tutmayı akıl edemediniz? Neden onların ayağına gitmediniz? Sizlerde akıl etseydiniz daha olumlu ve övgü dolu sözleri duyardınız. Gazileri gerçekten dinleseydiniz ve çanak sorularla, tavırlarla yaklaşmasaydı nız onlar adına çok şeyler üretebilirdik.

Ayrıca 21 yıllık meslek hayatımda kimsenin kalemi, borozancısı olmamışımdır. Yıllardır tüm haksız eleştirilere rağmen, uluslararası gazetecilik kurallarına uygun hareket ediyorum. Uluslararası sahada geçerli olan doğruları yapıyorum. Yine de aynı yolda devam edeceğim. Gazilik konusunda basınımızda çıtayı en yukarıda tutmayı sürdüreceğim.

Gazilik ünvanı, askerin yanı sıra teröre karşı kahramanlık duruşu sergileyen polisin, öğretmenin, diplomatın ve diğer kamu görevlilerin en doğal ve kanunla tanınmış hakkıdır. Anayasa’ nın 61. maddesi bu hakkı açık ve net bir biçimde belirlemektedir. Kanunun 1. paragrafı aynen şöyledir:

“ Devlet, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malul ve gazileri korur ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlar.”

Fakat 61. maddenin gerek siyasiler gerekse toplum tarafından sağlıklı bir şekilde algılandığından kuşku duymaktayım. Terörün en azgın döneminde öğretmenlere yönelik tehdit şuydu:

“ Bölgeye gelmeyin, istifa edin yoksa öldürüleceksiniz.”

Tehditlere kulak asmayan, korkmayan ve görev aşkıyla Güneydoğu’ ya koşan öğretmenlerden 147’ sini şehit verdik. Peki, neden geri dönen öğretmene ünvan verip Gazi Öğretmen diye hitap etmeye dilimiz varmadı? Bunu anlamak mümkün mü? Ya da “Gazi öğretmen nerede” diye soran bizlerin zeka seviyesi düşük mü?

Kaçımız Gazi Polis’ in varlığından haberdar? Gazi polis’ in yaşadıklarını, çektiği ıstırapları, sıkıntıları toplumun kaçta kaçı biliyor? Bu oran yüksek mi, düşük mü?

Gazi Polis’ i hatırlayan, şükran duyan, saygısını her fırsatta gösteren bir adım öne gelsin.

Osmanlı döneminde polis, askeri teşkilat içinde yer alıyordu, askeri amirler aynı zamanda polis amiri olarak da görev yapıyordu. Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra 10 Nisan 1845’ te ilk defa polis teşkilatı kuruldu. İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra polis teşkilatı, yeniden yapılandırıldı. Emniyet-i Umumiye Müdürlüğü kuruldu. Emniyet-i Umumiye Müdürlüğü’ nün görevi “Memleketin güvenliği ile ilgili her türlü işlemleri takip etmekti.”

Daha sonraki yıllarda polis de Milli Mücadele de yerini aldı. Ankara hükümeti, Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla 66 polise İstiklal Madalyası verdi. 24 Haziran 1920’ de kurulan Milli Polis Teşkilatı, bir yandan ana yurdu işgal eden düşman devletlere, diğer yandan düşmanlarla işbirliği yapan padişah ve hükümetine, bundan başka ayaklanarak yurdun iç güvenliğini bozan yerli işbirlikçilere ve bağımsız bir devlet kurma hayali peşinde koşan Ermeni ve Rum çetelere karşı mücadele etmiştir. Düşman kuvvetleri kendi askeri polis teşkilatlarını devreye sokup, maddi ve manevi baskı uyguladıkları Türk Polislerinin azletmişler, memleket içinde kalmalarını sakıncalı gördükleri bazı polisleride Malta’ ya sürgüne yollamışlardı.

İşgal yıllarında Türk polisinin Kurtuluş Savaşı’ nın kazanılması için, fedakarca çalışmaları tarihin sayfalarını altın harflerle süsler. Esaretten dönen Türk Subaylarının Anadolu’ ya kaçırılmasını, işgal altındaki depo ve ambarlardan silah ve cephanelerin Ankara hükümetine gönderilmesini sağlayanların kahraman Türk polisi olduğunu ne zaman hatırlayacağız? Ülkeyi düşmana teslim eden Damat Ferit Paşa hükümetini tanımayıp, açıkça Kuvayi Milliye emrine giren Türk Polisini unutmanın vebalini kim üstlenecek?

Gaziler resmi törenlerin figüranı değildir. Bu mantık bitmeli, gazilerin bir sayı değil, “zor bir yaşam” olduğu bilincine ulaşmalıyız.

Savaş olgusu karmaşık, değişken bir nitelik taşır. Devletin otoritesine karşı, silahlı örgütlerin verdiği çatışmalar da bir savaştır. Yönetenlerin savaş durumunu ortaya koymamaları, diğer bir anlamda savaş ilan etmemeleri savaşın gerçeğini değiştirmez.

Teröre karşı verdiğimiz savaşı ABD’ye ve Avrupa’ya kesin bir dille ifade etmenin diğer bir yolu Gazi Polis’e verdiğimiz önemden, gösterdiğimiz duyarlılıktan ve ilgiden geçtiğini aklımızda tutmalıyız .

A. Gönül PALALAR

“Gaziler” Dergisi Yabancı ve Yerli Basında Ses Getiriyor

İşini yapmaya çalışan “Gaziler” dergisini gördüğünüzde, onun oraya merakından gitmediğini, gaziler adına orada olduğunu düşünmelisiniz.

“Gaziler” dergisinin objektifinden meseleleri izlerseniz, kalemşörlerinden ne olup bittiğini misyonumuzun gazilerin sesi, kulağı, gözü tavrını sergilemek ve onların dileklerini, taleplerini, temennilerini yansıtmak olduğunu aklınıza getirebilirsiniz.

Ülke gazilerinin ve yabancı devlet gazilerinin yaşadıkları olumlu ya da olumsuzluklar “Gaziler” dergisinin haberlerinden, makalelerinden ve röportajlarından dile getirildi.

Ne suçlar gizli kaldı, ne günahlar...

Yanlış - saçma - tehlikeli - sakıncalı ama tartışılması gereken tüm görüşleri “Gaziler” dergisi, sayfaları aracılığıyla sizlere sunmaya çalıştı.

İçimizde kıyametler koptu...

Kanımız dondu...

Kimsenin görmediği köşelerde dizlerimize vurduk...

Ancak, tüm suçları, tüm günahları, tüm adaletsizlikleri, tüm iyileri, tüm çözüm yollarını, tüm seçenekleri evlerinize kadar taşıyarak önünüze koydu “Gaziler” dergisi...

Kimimiz didişerek...

Kimimiz olanlara yanarak...

Kimimiz trafik teröründe göçerek...

Kimimiz karakolda, jandarmada alıkonularak...

Kimimiz adliye koridorlarında sürünerek...

Peki ne oldu? Güneş Balçıkla Sıvanamadı

Karalama Kampanyaları Bizi Yıldıramaz

“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların” yoğun olduğu bir ülkede yaşamak, emeğe saygı gösterenlerin, emek verenlerin belkide bir çilesi. “Ağzı olanın konuştuğu” bir toplumda emek harcıyarak oluşturduğunuz söylemlerinizin heba olması ise, varolmanın dayanılmaz hafifliği olsa gerek.

Ancak maymun taklit eder, insan değil. Herşeyden önemlisi birşey olmak değil, birşey yapmak için yaşamı harcamaktır. İnsanoğlunun temel gereksinimi burda odaklanır.

Entellektüel seviyenin düştüğü dönemlerde, kavramlar üzerine pek çok suistimal, dezenformasyon yapılır. “Kavram kargaşalığı egemen kılınır. Konunun özünden uzaklaşılır, yanlış yönlendirmeler zaman çalar ve her şey güme gider. Böylelikle gerçeğin sesi cılızlaşır.

Bu karanlık dönemde, her kavram nasibini er ya da geç alır.

İşte “gazilik” kavramı 2000’ li yılların Türkiye’ sinde, kendine düşen payı yükselen bir trent ile alıyor.

Son iki yıldır, bir “Karalama Kampanyası” belliki bilinçli bir şekilde aleyhimizde sürdürülüyor. Birileri düğmeye basmış, emir telakki edenlerde uygulamaya koymuş ve yanlış yönlendirmelerle polis, jandarma ve yargı sistemimiz meşgul edilmiştir. Kimsenin de gıkı çıkmıyor, ne oluyor ? diyen yok.

Gaziler konusunda Türkiye’ nin en objektif en tarafsız en araştırmacı en sorguluyucu ve en uzmanı olan “Gaziler” dergisi, mesnetsiz suçlamalar ve tahkirle karşı karşıya bırakılmıştır.

Çirkin, temelsiz yakıştırmalar karşısında sağduyumuzu kaybetmemeye çalışıyoruz. Demokrasinin çarklarını çalıştırmaya başladığımız Türkiye’ de cevap hakkını elimizden geldiğince kullanmaya çaba gösteriyoruz.

“Gaziler” dergisini gazilere yardım sloganıyla sattığımızı söyleyen ve bundan dolayı bizi suçlayan bazı Muharip Gaziler Derneği yöneticileri ile abone ve reklam çalışmamızdan rahatsızlık duyan, çok satmayan gazetelerin, gazetici müsveddesi kişilikler bileşik kaplar gibi aynı cephede bize saldırıyor.

Dernek yöneticisi görevini üstlenmek, üstelik gazilerle ilgili bir sivil toplum kuruluşunun icra kurulunda yer almak bilgi, fikir ve ciddiyet ister.

Yerel gazeteler ya da ulusal basının Gazilikle ilgili tek bir gerçeğin altını çizmediğini, gaziler tarafından bilinmediğini mi düşünüyorsunuz? Yahu... Siz Türkiye’nin her alanda değiştiğinin, eski kafaların bittiğinin farkında değil misiniz?

Halkın gerçekleri duymasının zamanının geldiğini göremiyor musunuz?

Ve gazi gerçeklerini dile getiren, kamu oyunu ve gazileri konu ile ilgili bilinçlendiren, “Asla Gazileri Kaderleriyle Baş Başa Bırakmayacağız” sloganıyla hareket eden “Gaziler” dergisine dişlerinizi sıkarak, gıcırtadarak saldırmakla ne elde edeceğinizi sanıyorsunuz?

Koca bir hiç...

İşinizi yapın, işinizi...

Şimdi Düşünme, Sorgulama Zamanı

Çelişkiler yumağı içinde kaybolmuş bir yaşam sürdürüyoruz. Nereyeelinizi atsanız, elinizde kalıyor. Değişimin hızı ise giderek artıyor.

Ve tarih ve insan belliği herşeyi kayda geçiren, unutmayan iki temel unsur.

Neden sorusunu sorup, nasıl sorusunu sormayı ihmal ediyoruz belki de utanıyoruz. Atadan, dededen gelen bilgilerle idare ediyoruz. Gelenek, töre bize yetiyor. Uğraş vermek pek işimize gelmiyor.

Toplumun büyük bir bölümü devamlı şunu soruyor:

Devlet ne yaptı?

Bir yanıt alamıyor. Çünkü sorulması gerekeni sormuyor:

Sen devlet için ne yaptın?

“Gaziler” dergisi yıllardır bazı araştırmalar, analizler ve tesbitler belirledi. “Gaziler” dergisine yönelik suçlamalarda bulunanlar, öncelikle altını özenle çizdiğimiz bazı saptamalar üzerine düşünmelerini tavsiye ediyoruz.

Bazı Muharip Gaziler Derneği yöneticileri, gazilerimizin şeffaf bir yönetim isteyebileceklerini hiç düşünüyorlar mı?

20.754 gaziden alınan üyelik gelirleri yıllık yaklaşık 300 milyar civarında. Genel ve katma bütçeli dairelerle, mahalli idarilerden, kamu iktisadi teşebbüsleri ile bunlara bağlı müesseselerden ve sermayesinin yarıdan falası devlete ait olan kuruluşlardan yardım alma imkanına sahip bir Muharip Gaziler Derneği’ nin bütçesi, hangi basın organında ya da kendi dergilerinin hangi sayısında kamuoyuna duyuruldu.

Hele hele derneğinizin 1983 yılından beri faaliyet gösterdiği dikkate alınırsa ortada büyük paralar dönüyor. İyisi mi siz bu konular çerçevesinde bu topladığınız paraları nereye sarfettiğinizi bir cetvel halinda bize gönderin, yayınlayalım.Hem gazilerin hem de kamuoyunun bilgisine sunalım.

Düşünülmesi gereken bir başka önemli konu ise, Muharip Gaziler Derneği Tüzüğü’ nün 7. ve 8. maddelerinde yer alıyor. Bu iki madde, üç grup altında topladığınız üyelerinizin zeminini, Türk Silahlı Kuvvetleri’ nde görevli iken savaşa katılmış askerler oluşturuyor. Diğer bir anlamda sadece askerin gazisi sizin kapsama alanınızda.

Peki Terörle Mücadele’ de savaşmış gazi polis, öğretmen, köy korucusu ve diğer devlet görevlilerine kim sahip çıkacak. Terörle Mücadele’ nin kahramanlarını siz kucaklıyama dığınıza göre onları kaderleri ile başbaşa bırakıcağız?

Bazı Muharip Gaziler Derneği Yöneticileri(!) haksız, çirkin ve saçma yakıştırmalar yapmaktan vazgeçin. Polisi, Jandarmayı meşgul etmeyin, ağır şartlarda çalışan adalet sistemimizi yormayın. “Gaziler” dergisinin “dernek” olmadığının ayrımına varın. Yayınlarından çekinmeyin, gerçekleri izleyin, fikir sahibi olun. Muharip Gaziler Derneği, siyasi bir statüde değildir. Dolayısıyla siyasi platformda çözüm bekleyen ciddi ve önemli gazi sorunlarına yaklaşım göstermesi beklenemez, beklenmemelidir.

2847 sayılı yasa size çok önemli bir görev verdi. Çünkü “gazi” adını sizden başka bir grup kullanamaz, örgütlenip dernek kuramaz.

20 yıllık süreçte gazilik konusunda tek dernektiniz. Ancak yeterli seviyede kalıp, kalmadığınız hiç sorgulanmadı. Rakipsiz bir sahada arzu edilen kaliteye ulaştınız mı?

Amaçlarınızı çağın koşullarına göre yenileyebildiniz mi?

Gelişmiş ülke gazi organizasyonları ile aynı seviyeye geldiniz mi?

-Gazileri haber yapmayan, köşesine konuk etmeyenler, ne kaygısı taşıyorsunuz ? Reyting mi, ya da başka bir şey mi ?

Bir haberin, gazetecilik etiği açısından düzgün yapılabilmesinin ön koşulu; tarafları iyi dinlemek, verilerin doğruluğunu düzgün saptamaktır. Yoksa “ağzı olanın konuştuğu” ülkemizde eline kalemi alanın da sayfaları kirlettiğini söylemek zorunda kalırız.

Sizler gibi en azından gazetecilik yaptığımızın ayrımına varın. Dernek ile dergiyi karıştırmayın. Otomotiv, emlak gibi dergilerden sadece konusu bakımından farklı olan “Gaziler” dergisi gerçeğini kabul edin. Çünkü, unutmayın ki bizi sizlerden okuyanlar, sizi de bizim sayfalarımızdan izliyorlar.

Şimdi “Gaziler” dergisine karşı olumsuz haber yazan köşesinde atıp tutan Nizamettin İZGİ’ ye somut bir soru soralım:

Bugüne kadar gazilerimizi ve gazilik olgusunu içeren kaç haber, makale ve ropörtaj ürettiniz? Sayısını bildirirseniz gazilik ve gazilerimizle ilgili duyarlılığınızı ortaya koyabiliriz. Yoksa Gaziler dergisi aleyhinde, bu karalama kampanyasının içinde kalarak gazilerimize yeterli ilgi gösterdiğinizi söylemek mümkün olamayacaktır.

Bu “Karalama Kampanyası” ile boşa kürek çekiyorsunuz. Önümüzden çekilin işimizi yapalım, gerçeğin tozlu örtülerini kaldıralım.Gazilik olgusunun ülke güvenliği ile paralel olduğunu kabul eden “Gaziler” dergisini yıldıramazsınız. Siz en iyisi gölge etmeyin, bizde ihsan istemeyelim.

Yabancı Basında Gaziler Dergisi

ABD Vietnam Savaşı Gazilerinin “Between The Lines” adlı dergisinin Aralık 2002 baskısının 26. sayfasında “When is a veteran not a veteran?” başlığı ile ve Fred Elliott imzalı bir makale “Gaziler” dergisiyle ilgiliydi.

Bu yazı kaleme alındığında, “Gaziler” dergisi ABD’ de uluslararası bir gazi toplantısına davetliydi. Yetkililerimizle görüşen Fred Elliot, köşesinde bizlere yer vererek “Gaziler” dergisini onure etmiştir. ABD gazilerinin Türk gazilerini tanıma fırsatıda bu vesile ile gerçekleşmiştir.

Makalenin tercümesini olduğu gibi aktarıyoruz:

“Bir Gazi ne zaman Gazi değildir?

Askerlik görevinin tek başına size Gazi ünvanından yararlanmanızı sağlamak için yeterli olmadığı bir yer hayal edin. Hayal etmesi güç, diyeceksiniz, bu tür bir durum Türkiye Cumhuriyetinde şu anda mevcuttur.

Kasım 2002 tarihinde, Ulusal Yönetim Kurulu Toplantısında, Father Phil bizi Deniz Palalar ve onun annesi olan Gönül Palalar ile tanıştırdı. Deniz, Florida’ da Palm Beach Cemaat Kolejinde bir öğrencidir. Kendisi orada okula devam etmek için bir öğrenci vizesi ile kalmaktadır ve tatil aylarında Türkiye’ deki evine geri dönmektedir. Annesi olan Gönül, Türkiye’ de Gaziler Dergisi isimli tek gazi dergisinin editörüdür.

(Annesi İngilizce bilmediği için, Deniz çevirmen olarak hareket etmiştir)

Babası bir Kore Savaşı Gazisi olan Gönül, 19 yılda 129 sayı dergi çıkarmıştır. Reklamlar, Gazilere ücretsiz olan dergiyi desteklemektedir. Kendi ulusal parlementoları tarafından bu statünün Gazilere verilmesi gereken bir ulusta, Gönül Gazilerin hakları için bir forum sağlamaktadır. Türkiye’ de hiçbir anma günü veya Gaziler Günü yoktur. Gazi işleri ile ilgili bir bölüm de yoktur. Amerikan Lejyonu, Dış Savaşlar Gazileri veya Gaziler için Amerikanın Vietnam Gazileri yoktur. Ne de Gaziler için hastahane veya Gaziler için mezarlıklar mevcuttur. Bazı küçük, gayri resmi “Gazi Organizasyonları”, sıradan Türk vatandaşlarından alınan bağışlarla varlığını sürdürmektedir. Bununla birlikte, ancak çoğu insanlar, bu grupların, Gazilerin Askerlik Hizmetleri konusunda kayıtsız kaldığını ve bağışların, ihtiyacı olan Gaziler için Sağlık Bakımı sağlamada kullanılmasının daha doğru olduğunu düşünmektedir.

Belki de hiçbir madalyanın ülkenize hizmet etmenizden dolayı verilmemesinin nedeni, Türkiye’ de yirmi yaşın üzerindeki tüm erkekler için askerlik hizmetinin zorunlu olmasındandır. Bir kişiye Gazi ünvanının verilmesi için Yasamanın kanun yapması gerekir. Bu tür bir kanun, Kore ve Kıbrıs Gazilerinin devletlerinden mütevazı aylık maaş almasını sağlar.

Gönül ve aynı görüşteki arkadaşları, 19 Eylülün tüm Türk Gazilerinin şerefine özel bir anma günü olarak atanması için Türk Hükümetinden talepte bulunmaktadırlar. 19 Eylülü seçtiler çünkü, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı olan Atatürk ve diğer 51 kişi 1921 yılının bu gününde Gazi ünvanını almışlardır. Ek olarak, Türk Yasama gücünden bir Gazi İşleri Bakanlığı kurulmasıyla ilgili bir kanun geçirilmesi için dilekçelere imza toplamaktadırlar. Maalesef, Gönül gibi insanlar, Türkiye’ de genel kural olmaktan ziyade istisnadırlar. Hükümet gibi bir çok insan Türk Gazisinin işlerini ihmal etmektedir.

Yerli Basında: “Gazilere Büyük Onur”

Ulusal ve yerel basında “Gaziler” dergisinin çalışmaları hakkında pek çok olumlu haberlere rastlamak mümkün. Kurtuluş Savaşı’ na katkıda bulunan basınımızın ölmeyen ruhunu taşıyan gazetelerin ve gazetecilerin ,gaziler konusunda gösterdiği duyarlılık, bu uğurda mücadele verenlerin azmini ateşliyor. Umudumuz, bu tip yayınların artması ve genişlemesi doğrultusunda yaşamaya devam ediyor.

Denizli, Kulvar Gazetesi’ nin 7 Kasım 2002 tarihli baskısında “Gaziler” dergisi ile ilgili haberi yorumsuz aktarıyoruz:

Vietnam Gazisi ve Ulusal Ordu Vaizi Phill G. Salois, Kurtuluş Savaşı Mücahit Gaziler Dergisi’ ni 11 Kasım’ da Vietnam Gazilerinin anısına atfedilen ve The Wall olarak adlandırılan günün 20’ nci yıl dönümü törenlerine davet etti.

Amerikalı Gaziler, 19 Eylül Gaziler Günü nedeniyle Gaziler dergisi’ ne bir mesaj göndererek, 11 Kasım 1982’ den bu yana Vietnam Gazileri anısına atfedilen günün, 20’ nci yıldönümüne davet etti. Kurtuluş Savaşı Mücahit Gaziler Dergisi Genel Yayın Müdürü Emekli Hava Yarbay Metin Yalabık ve davetten duyduğu memnuniyeti dile getirerek “Bu bizim için büyük onur. İlk defa Türkiye’ den bir Gazi Dergisi uluslararası bir organizasyona davet ediliyor. Bu Amerikalı Gazilerle Türk Gazilerin dayanışması açısından büyük bir olaydır” diye konuştu.

Yaptıklarımız,Yapacaklarımızın Taahhütüdür

20 yıldır, Gazilik olgusu geniş bir yelpazede ele alındı, oya gibi işlendi önünüze getirildi. “Gaziler” dergisi olmasaydı; gazi polisin, öğretmenin, ünvan almamış ya da hak alma mücadelesi için mahkemelerde zaman tüketen mağdur gazilerin, ekonomik sıkıntı içindeki bir gazinin, sosyal statüde giderek ivme kaybeden gazilik kavramının adından kim söz edecekti? Kim tetikleyecek, dürtecek, kim araştıracak, sorgulayacaktı?

Bu uzun, dolambaçlı, inişli-çıkışlı süreçte pek çok olumlu aktivitenin, haberin zemini Gaziler dergisi idi. Bu sağlam zeminde çeşitli meseleler masaya yatırıldı. “Gazi Bakanlığı” projesi bu temel üzerine bina edildi. Gazilik kavramı ile ilgili değerli kişilerle yapılan ropörtajlar, doğru okunduğunda işimizi iyi yaptığımızı ifade edebiliriz. Aynı içerikli fakat mantık dışı engelleri bir bir aştığımızı görmek, çalışanların azmini tetikledi, gücümüze güç kattı.

Şunu herkes bilir; “Doğru eğilir ama kırılmaz” Sıkıntılı çok zaman geçirdik, dergiyi ulaştırma adına maddi manevi zorluklar çektik. Dağıtım elemanlarımız, ajanslarımız “Sars” lı gibi çalışma sahalarından, kolluk kuvvetleri nezaretiyle otobüse bindirilip il dışına çıkarıldı. Bu insanlık dışı, çalışma özgürlüğünü kısıtlayıcı, bir nevi basına sansür niteliğindeki engellemeler nüfuz kullananlar tarafından uygulandı. Fakat kurumları yıpratmamak, nüfuz kullananları önce Allaha sonra amirlerine havale edip, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurmadık. Nasil şikayet edebilirdik devletimizi?

İyi ve kötü vardır. “Gaziler” dergisi iyi taraftır. Ancak iyi, kötü gibi kısa vadede başarı elde edemez. İyi’ nin yolu uzundur, sabır ister, çalışma azmi ister. Şimdilik bunu yapmak arzusundayız. Şairin “bir gün daha inat yaşamak” dediği gibi bir sayı daha yayınlamak inattır, gereklidir Gaziler ve ülke yararına...

Mehtap KENAR

BU VATAN KİMİN?

Zaferleri ve mazisi insanlık tarihiyle başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk Ordusunu teşkil eden Anadolunun bağrından kopup gelen isimsiz kahramanlarını, şehitlerini rahmetle Dul ve yetimlerini, gazilerinide şükranla anıyorum.

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor
Bir hilal uğruna yarab ne güneşler batıyor

Diyerek şehit ve gazilerimizin Çanakkale destanını anlatıyordu şair.

“Belki şimdi sana son Sözlerimi yazmadan Gözlerim kapanacak
Belki var daha Beş, on dakikalık bir zaman
....................................
....................................
Bu günde bir yarında
Bırakın uyuyayım
İzmir kapılarında”

Diye yazıyordu annesine son mektubunda Mehmedim.

Unutmayalım bu vatan bize Çanakkaledeki, Kurtuluş savaşındaki şehit ve gazilerimizden mirastır. Bu mirası korumak vatan borcudur, namus borcudur, can borcudur. Bize bu mirası bırakan şehit ve gazilerimize ve bu vatanı korumak için Korede, Kıbrısta, PKK’ ya karış Güneydoğu Anadoluda savaşan şehit ve gazilerimize acaba yeterli ilgi ve alakayı gösterip onlara sahip çıkabiliyor muyuz? Gerek GATA da gerekse diğer hastanelerde tedavileri yapıldıktan, uzuvlarını kaybedenlerde protezleri takıldıktan ve rehabilite edildikten sonra onları topluma kazandıra bilmek, en azından kendi kendilerine yeterli olmalarını sağlamak için ne yapıyoruz? Sağlıklarını kazanan vatan evlatlarımıza yaşamlarını huzur içinde devam ettirebilmeleri için iş imkanları tanıyıp, onların bu yeni yaşamlarından zevk alabilmeleri için manevi desteği sağlıyabiliyor muyuz? Bu yazımın onların işlerinden ve yaşamlarından zevk alabilmelerine ışık tuması açısından faydalı olacağını umuyorum.

Dale Carnegie’ ye göre; işten ve yaşamdan zevk almak için barış ve mutluluğun yedi yolu vardır.

1. Kendinizi bulun ve kendiniz olun.

Angela Patri şöyle diyor. “Hiç kimse, bedeni ve zekası içinde olduğu kişiden başka biri yada bir şey olmayı özleyen kadar zavallı olamaz” der. Kendimiz olmayı istememe sorunu bir çok nevroz, psikoz ve kompleksin altında yatan nedendir. Bu da insanlarda kapatılması güç yaralara sebep olmaktadır. Hepimizin kullanmakta başarısız kaldığımız güç kaynaklarımız vardır. Öyleyse başkaları gibi olmadığımıza boş yere üzülmeyelim. Zamanın başlangıcından beri tümüyle size benzeyen hiz bir kimse, hiçbir zaman olmadı. Ve yine hiçbir zaman gelmeyecek bütün çağlar boyunca size tamamıyla benzer herhangi biri hiç olmayacak.

2. Üzüntü ve yorgunluğu önlemeye yardımcı dört iyi çalışma alışkanlığı

a) Masanızı elinizdeki ivedi sorunlar dışında temizleyin.

Tanrının ilk kuralı düzendir. Düzen çalışmanında yasası olmalıdır. İnsanlar aşırı çalışmaktan ölmezler. Savurganlık ve üzüntüden ölürler.

b) İşleri önem sırasına göre yapın. Bu bir bireyde düşünme yeteneği ve işleri önem sırasına göre yapma yeteniğinin olduğunu ortaya koyar.

c) Bir sorunla karşılaştığınız zaman, karar vermek için gereken gerçekleri biliyorsanız, onu hemen oracıkta çözün.

d) Örgütlenmeyi, yardımcı belirlemeyi ve denetlemeyi öğrenin.

3. İşinizde gevşemeyi öğrenin.

Yorgunluğun en büyük nedenlerin den üçü üzüntü, gerginlik, coşkusal karmaşadır. Sinirsel yorgunluğun çaresi gevşemektir. İşinizi yaparken gevşemeyi öğrenin. Yorgunluğunuz, çoğu kez çalışmaktan değil üzüntü, gerilim ve bıkkınlıktan kaynaklanır.

4. Yorgunluk, üzüntü ve küskünlük yaratan can sıkıntısı giderilmelidir.

Yaşamımız gerçekleştirdiğimiz düşüncelerimizdir. Günün her saatinde kendinizle konuşmakla, kendinizi yüreklilik ve mutluluk düşünmeye, güç ve barış düşünmeye yöneltebilirsiniz. İşinizde sizin için neyin ilginç olacağını düşünün. Kendinize uyanık olduğunuz saatlerin yarısının işinizde geçtiğini, yaşamdan elde ettiğiniz mutluluğun iki kat olabileceğini ve işinizde mutluluk bulamazsınız hiçbir yerde. Mutluluk bulamayacağınızı anımsatın.

5. Mutluluklarınızı hesaplayın üzüntülerinizi değil.

Yaşantımızda olup bitenlerin yaklaşık yüzde doksanı doğru, yüzde on kadarıda yanlıştır. Mutlu olmak istiyorsak doğru olan yüzde doksana doğru yoğunlaşmalı ve yanlış olan yüzde onu görmemez likten gelmeliyiz. Bütün sahip olduklarımı için gönül borcu duymayı düşünelim ve Tanrının bize verdiklerine şükredelim. Schopen Haner’ in dediği gibi “Biz sahip olduklarımızı çok seyrek, ama olamadıklarımızı her zaman düşünürüz”. Nelere sahip olmadıklarımıza üzülecegimiz yerde, sahip olduklarımızla mutlu olmayı öğrenmeliyiz. Sahip olduklarımızı göremeyecek kadar kör, keyfine varamayacak kadar tokuz.

6. Unutmayın haksız eleştiriler biçim değiştirmiş övgüdür.

Eleştirdiğimiz, yerden yere vurduğumuz zaman bunun eleştirilene önem verme duygusu içinde yapıldığını anımsayın. Bu, genellikle birşeyler başardığımız ve dikkate değer olduğumuz anlamına gelir. Çok kişi kendilerinden daha iyi eğitim görmüş, ya da başarılı olmuş kişileri aşağılamaktan haz ve doyum duygusu alır. Meyve veren ağacın her zaman ve her ortamda taşlandığı gözardı edilmemelidir.

7. Yapabileceğinizin en iyisini yapın.

Alaya alınmış, ihanete uğramış, arkadan bıçaklanmış ve en samimi arkadaşlarımızdan biri tarafından alçakça satılmış olsak bile, kendi kendimize acıma cümbüşüne yüz vermeyelim. Kalbimizdekinin doğru olduğunu bildiğimiz sürece insanların ne dediğine hiç aldırmamalıyız. Nasıl olsa ne yaparsanız yapın eleştirileceksiniz. İnsanların haksız eleştirilerinden sakınamasak bile çok daha önemli bir şey yapabiliriz. Haksız eleştirilerin bize zarar vermesine izin vermemeliyiz.

Sonuç:

Gaziler, dünyanın, bireyin ve ülkelerin can ve mal güvenliği, özgürlüğü ve huzuru için gençliklerinin baharında yaşamlarını sunarlar. Gazileri kapsayan değerler kopan kol, bacak, kör olan gözler, başkasının bakımına muhtaç olmak ve ruhsal açıdan yaralanmaktır. Bu nedenle sorunlarının bağış ve hibelerle çözülmesine karşıdır. En üst seviyede değerlendirilmesi gereken özel insanlardır. Savaşın dehşetli yüzünü gaziler görür. Gazilerin belleklerinde taşıdıkları o korkunç anılar, yaşamları boyunca onları huzursuz eder. O görüntüler insanın yaşamını alt üst eder. Dört yana dağılmış, parçalanmış insan bedenleri ve uzuvları, yanık et kokusu, bağırışmalar ve acı feryatlar insanı şok eder. Hisler durma noktasına gelir. Çatışmaya girildiğinde ise zaman durur, dünya durur, ve hiç bir şey hatırlanmaz. Kendinize geldiğinizden her tarafınızı ateş ve kan sarar. O an bir cinnet durumu yaşamaktasınızdır ve hayatta yalnız olduğunuzu görürsünüz, hissedersiniz yaşarsınız. Gördüğünüz ve algıladığınız insanların birbirlerine sevgi yerine ölüm kusmasıdır. Artık aynı insan değilsinizdir. Yaşamdan, tüm sevgi filizlerinden uzaklaşmış sadece verilen görevi yerine getirmeyi düşünen bir robottan farkınız kalmamıştır. Ve savaş öncesi yaşamınıza ve sahip olduğunuz değerlerinize nasıl döneceksiniz?

Gazileri; vatan uğruna, barış ve özgürlük adına yaşamlarını ve uzuvlarını verenleri, bir sayı olarak algılamak ve görmek onlara yapılan en büyük haksızlık ve yanılgıdır. Her gazinin cephe yaşamı acı ve ızdırap yüklü detaylarla doludur. Gerçeklerde bu detaylarda gizlidir. Gazisine sahip çıkmayan bir ülkenin geleceğinden kuşku duyulmalıdır. Savaştan dönenlere kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlayamayan ulusların güçlü olmalarına olanak yoktur. Çünkü geçmiş geleceğin aynasıdır.

Kaynakça: İşten ve yaşamdan zevk almak (Date Carnagie)



ABD’li Gaziler Körfez Savaşı’ ndan Kaynaklanan Hastalıklarla Mücadele Ediyor

17 Ocak 1991 yılında başlayan 1. Körfez Savaşı olumsuz etkilerini ABD’li gazilere yansıtmaya başladı

Gazilerin ortak kaderi, savaştan döndükten sonra “ikinci savaş” diye nitelendirilen bir zeminde kendini hissettiriyor:”Geç Anlaşılmak”

Klasik savaşlar “delikli çubuk çıktı mertlik bozuldu” söylemine paralel olarak değişime uğradı. Şimdilerde savaş sonrası ortaya çıkan gizemli sağlık sorunları tartışılıyor. Yalnızlık duygusunun tetiklediği gaziler neden şehit olamadım sorusunu sıkça sormaktalar.

Ölmediğine içerlemek bir psikolojik araz olarak görülebilir mi? Ya da ölmediğine pişman olan birinin sırrını başka bir nedende mi aramalıyız?

Gaziler dergisi’ nin 1996’ da (103. sayı) yayınladığı “Amerika Körfez Gazilerini Başından Atıyor” başlıklı haber, Amerikan gazilerinin gündemini bugünlerde sıkça işgal etmeye başladı. Haberimiz özetle şöyleydi:

LIFE dergisi muhabiri Jimmie Briggs, Körfez Savaşı Gazilerinin çocukları arasında baş gösteren doğuştan noksanlıkların sebebini araştırıyordu. Başlangıçta bazı gazi çocuklarının kötü kaderleri Körfez Savaşı ile ilişkilendirilmedi. Pentagon, ne gazilerde ne de çocuklarında herhangi bir hastalığın Körfez Savaşı nedeniyle görülmediğini bildiriyordu. Fakat LIFE ve Jimmie Briggs meselenin üstüne gidiyordu LIFE ilgi çekici bir yorum yapıyordu:

“ Bu memleketin gönüllü ordu gücünün geleceği bu soruların cevabında yatmaktadır. Elbette bir asker görev hattında sağlığını ve hayatını kaybedeceğinin bilincindedir, ancak hiçkimse bunu bir askerin çocuğundan bekleyemezdi.” Alabama, Gaziler Sağlık Merkezi doktoru Charles Jackson savaş alanını şöyle değerlendiriyordu:

“Orası zehirle dolu bir çevreydi.”

Hükümet yetkilileri ise bu görüşlere katılmamakta ısrarlıydı. ABD, Hastalık Kontrol Merkezi (CDC) Haziran 1995’ de “Körfez gazileri bu alametlerden nadiren etkilendiler” diyordu. Batı Virginia Senatörü Jay Rackfeller’ in konuya yaklaşımı dikkat çekiciydi:

“Bir gaziyi tehlikeli işler yapmak için uzaklara yolladığımız zaman, onun haklı olduğu hususlarda şikayetlerini düşünürüm. Burada pervasız bir ihmal görüyorum. Bu Savunma Bakanlığı’ nın pervasızlığıdır”

Uranyum Gazileri Tehdit Ediyor

2001 yılında (123. sayı) “Gaziler Uranyum Tehditi Altında” başlığı ile konuyu kapağımıza taşıyıp, dosyanın tozlanmasına izin vermedik. Haberimizi özetliyerek aktaralım:

Zayıflatılmış uranyum (DU) içeren mermilerin Balkan Savaşı’ nda kullanılması neticesinde bazı askerlerde kanser tehlikesi baş göstermişti. Uzmanlar, uranyum’ un buharlaştığını ve solunum yoluyla vücuda geçtiğini bildiriyorlardı. 100 binden fazla savaş gazisi, evlerine döndükten sonra, nedeni anlaşılmayan sağlık sorunlarından şikayet ediyorlardı. AB üyesi ülkelerin Savunma Bakanları “Balkan Savaşı Sendromu” adını verdikleri bu sıkıntının araştırılması için harekete geçmişlerdi. İtalya’ da Savunma Bakanlığı, halkı bilgilendirmek için özel telefon hatları tasis etmişti. Gün boyunca bu hatları arayan asker ve yakınları telefonların kitlenmesine neden olmuştu.

Almanya’ da yayınlanan Nordwest Zeitung adlı gazete donanmada görevli çok sayıda radar teknisyeninin kanserden öldüğünü açıklıyordu. Savunma Bakanı Rudolf Scharping, uranyumun ne ölçüde zarar verdiğini araştıracağını bildiriyordu.

NATO bünyesinde büyük endişe yaratan bu gizem, politik tartışmaları da beraberinde getiriyordu. NATO araştırmalara öncelik tanıyacağını bildiriyordu. Ancak durum uygulamada hafif kalıyordu. NATO sözcüsü Mark Laity:

“DU’ nun bugünlerdeki sağlık sorunuyla alakasının çok az olduğu görülmüştür ve radyasyon tehlikesi kısmi olarak sınırlıdır. Son yıpalan çalışmalar göstermiştir ki, bilinen hiç bir kanser türünün DU ya da doğal uranyumla alakası yoktur. Bu konunun üstünde durulurken dikkatli olmalıyız.” beyanı ile NATO’ nun konudan uzak duracağının işaretini veriyordu.

Dönemin NATO genel sekreteri Solana’ da “Bir sağlık problemi olduğuna dair kanıt yok” demekle ciddi bir zayıflık örneği sergiliyordu.

Körfez Savaşının 11. Yıldönümünde Hatırlandılar

Tarih, gerçeklerin örtüsünü kaldıran bilim dalı olduğunu bir kez daha ıspatladı. Çünkü Körfez Savaşı’ ndan etkilenen askerlerin, savaş dönüşü yaşadıkları acıların, politik sebeplere kurban gittiği dönem artık geride kalıyor.

Gaziler dergisi 2002 Kasımında ABD’ li gazilerin öncülüğünde tertiplenen “Gaziden Gaziye” adlı bir seminere davetliydi. Toplantı öncesi Ulusal Körfez Savaşı Kaynak Merkezi (NGWRC) müdürü gazi Steve Robinson, Gaziler dergisinde yayınlamasını arzu ettiği bir makaleyi iletti.

Dave Parks imzalı makale, Steve Robinson’ un görüşlerine yer vermekteydi. Robinson, ABD Gazi İşleri Bakanlığı’ nın, Körfez gazilerinin sağlık problemlerindeki sırrı çözmek için bir araştırma başlattığını ve buna şaşırdığını bildiriyordu.

Haklıydı afallamakta, gazi temsilcisi Steve Robinson.Çünkü gaziler adına gelişmiş ya da gelişmemiş ülkelerde olumlu adımlara sıkça rastlamak mümkün değildi.

NGWRC icra direktörü Steve Robinson’a bu makaleyi tercüme ettirip yayınlayacağımıza söz verdik. Ve sözümüzü yerine getirip, tercümesini aktarıyoruz:

AMERİKA, Körfez Savaşı Gazilerindeki Beyin Hasarlarını Araştırmaya Başladı

Eski Stres Teorisine inanılıyor

Dave Parks

(Newhouse Haber Servisi)

Gazi Bakanlığı (VA), 1991 Körfez Savaşından dolayı çok sayıdaki hasta gazinin zehirli maddelerden kaynaklanan beyin hasarlarından dolayı acı çektiklerinden yola çıkarak şaşırtıcı bir araştırmanın başlatıldığını duyurdu.

Bu, önemli bildiri, Körfez Savaşı Gazilerinin şikayetleri olan gizemli sağlık problemlerinde, stresin en önemli sebeplerden biri olduğuna inandıklarını açıklayan bir İngiliz Araştırmasının ve tavsiye komitesinin, bilimsel bulguların nörolojik hasarı işaret ettiğini açıklamasından sonra geldi.

VA, 2004 mali yılında Körfez Savaşı’ ndan kaynaklanan hastalıkların araştırılması için 20 milyon dolar ayırmayı planlıyor. VA, bu miktarın, herhangi bir başka birimin önceki yıllarda harcadığı tutarın iki katı hatta daha fazlası olduğunu ifade etmektedir. VA, bazı hasta gazilerce rapor edilen ve beyin tarama teknolojisi kullanılarak hastalıkların nörolojik tabanlı olduklarını ispat etmeye çalışan araştırmaları örnek göstermektedir. Bu alandaki ilk araştırmalar, Alabama’ da konuşlanmış Denizaraıları’ nda hizmet etmiş bir grup hasta gazi üzerinde yapılmıştır.

Araştırma için kaynakların artması, VA’ ya göre, Körfez Savaşı Hastalıklarının ve diğer koşulların daha iyi anlaşılmasına adanan, teknolojik bir görüntüleme merkezinin kurulmasını doğuracağını ifade etmektedir.

VA Sekreter Vekili Dr. Leo S. Mackay Jr.: “Bilim nihayet Körfez Savaşı Hastalıklarının gizemini çözmeye başlıyor” dedi ve ilave etti: “Ve nihayetinde umut etmek için bir sebep var.”

Mackay, Körfez Savaşı Gazileri Hastalığıyla ilgili ilk adımın atıldığını “Araştırma Tavsiye Komitesinin” toplantısında duyurdu. VA Sekreteri Anthony Principi komiteyi Ocak’ ta atadı. Üyeleri arasında yıllardır hükümetin Körfez Savaşında strese karşı ortaya çıkan sağlık problemlerini eleştiren aktivistler ve bilim adamları yeralmaktadır.

Komite üyesi ve Teksas Üniversitesi’ nin Dallas’ taki Güneybatı Tıp Merkezi’ nde, Epidemoloji Kürsüsü başkanı Dr. Robert Haley, bildirisiyle stres teorisiyle ilgili kapıları kapattı. “Kapı çivisi gibi öldü” dedi.

Haley, İngiliz Tıp Dergisinin, Kasım 14. sayısında yer alan bir çalışmanın VA memurlarını ikna ettiğini söylüyor. İngiltere’ deki Çöl Fırtınası Harekatı Sakatlarından 111’ i üzerindeki yaptıkları araştırmada, Körfez Savaşı hastalığının strese bağlı pisikiyatrik bir bozukluk olmadığını ortaya koymaktadır. Araştırmaları Amerikan Savunma Bakanlığının finanse ettiğini ve şüpheleri ortadan kaldırdığını ifade ediyor.

Bu arada, Tavsiye Komitesi Haziranda sunduğu bir ara raporda, Körfez Savaşına katılmış 700.000 Amerikan gazisinin yüzde 25 ila 30’ unun hasta olduklarını ve çoğunun yorgunluk, eklem ağrıları ve hafıza kayıpları gibi çok sayıda belirtiden ıstırap çektiklerini belgelemektedir.

Komite raporunda: “Yeni bulgular doğrultusunda artık Körfez Savaşı Gazileri’ ndeki hastalıklardan önemli bir kategorisinin nörolojik karakterli olduğu gün geçtikçe belirginleşmektedir. Manyetik Rezonans spectroskopisi (tahlili) hasta gazilerin incelenen beyin bölgelerinde özellikle de temel lenf bezlerinde ve beyin kökünde nöronların yok olduklarını ortaya koymaktadır” denilmiktidir.

Haley, ilk çalışmaları Alabama’ daki Denizarıları üssünde yaptı. Araştırmalar Teksaslı milyarder H. Ross Perot’ ın desteğiyle başladı. Haley, VA ve diğer araştırmacıların, bazı gazilerin nörolojik hasardan dolayı, acı çektiklerini doğruladıklarını belirtiyor.

Haley, kanıtların sağlam olduğunu söylüyor.

Haley bazı gazilerin, böcek ilacı ile Irak’ ın yıkımı sırasındaki açığa cıkan bazı kimyasalların az miktarlarda karışımıyla ortaya çıkan toksinlere karşı genetik zaafiyetlerinin olduğunu inanıyor.

Komite üyesi ve gazileri savunan kuruluşlar arasında önde gelen “Ulusal Körfez Savaşı Kaynak Merkezi” icra direktörü Steve Robinson, VA’ nın bildirisiyle “afalladıklarını” söyledi. Bunun gaziler için uzun bir bekleyiş olduğunu ifade etti. Robinson: “Maalesef bir sürü insan acı çekmekte, evlerini kaybetmekte, beklemekten ötürü intihar etmektedirler.” dedi.

Hükümetin, savaşın temel yapısının değiştiğini ve askerlerin kurşun veya konvansiyonel bombalar dışındaki metodlarla da yaralanabildiklerini öğrenmeye başladıklarını belirten Steve Robinson, “Yeni paradigmaya geçmeli ve kimyasal ve biyolojik silahların kullanılacağını anlamalıyız” dedi.

Robinson: “VA’ nın araştırması sadece gazilere değil, aynı zamanda terörizmin tehdidindeki kamuya da faydalar getirecektir” dedi.



ABD Muhabiri Deniz PALALAR

Dönemin Dengeleri NATO’ nun Yolunu Açtı

II. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı, insanlık tarihinin 1939 -53 arası dönemi, milyonlarca insanın ayrı ayrı öykülerinde, büyük bir kan deryasında vuku bulan, bugüne değin görülmemiş hazin bir tabloyu yansıtır.

I. Dünya Savaşı’ nın çözümsüz bıraktığı anlaşmazlıklarla belirlenen 20 yıllık gergin bir dönemin ardından patlak veren savaşın sonunda, dünya güç dengesi yeniden biçimlendi.

Barış ve güvenliği korumak, hak eşitliği ve kendi kendini belirleme ilkeleri temelinde ülkeler arasında dostluk ilişkilerini geliştirmek, ekonomik, toplumsal kültürel ve beşeri sorunları çözmede uluslararası işbirliğini sağlamak amacıyla 24 Ekim 1945’ te Birleşmiş Milletler (BM) kuruldu. BM adı ilk kez 1 Ocak 1942’ de Washington’ da Dört Büyükler (İngiltere. ABD, SSCB ve Çin) olarak nitelendirilen devletlerin temsilcilerinin imzaladığı bildiride kullanıldı. Fakat ünlü “veto sorunu” nedeniyle Güvenlik Konseyi’ nde anlaşmazlık doğdu. Türkiye, BM Anlaşmasını, 1945’ te imzalayan 51 ülke arasında yerini aldı.

BM Anlaşması’ na göre birincil amaç, dünyada barış ve güvenliği korumaktı. Bu sorumluluğu ise Güvenlik Konseyi üstleniyordu. Ancak, Genel Kurul’ da Siyasal etkinliğin giderek artması, Güvenlik Konseyi’ nin daimi üyeleri (ABD, Çin, SSCB, İngiltere ve Fransa) arasında özellikle ilk 10 yıl içinde sık sık ortaya çıkan uyuşmazlıklar, Kore Savaşı’ nın alt yapısını oluşturmuştu.

Ve NATO (North Atlantic Treaty Organization), Avrupa’ daki Sovyet askeri varlığını dengelemek amacıyla, 4 Nisan 1949’ da kuruldu, 24 Ağustos 1949’ da yürürlüğe girdi.

NATO’ nun içeriği, Kuzey Atlantik Antlaşması’ nın özü 5. maddede yer alır. Buna göre üye devletler “Avrupa ya da Kuzey Amerika’ da aralarından bir yada birkaçına karşı girişilecek silahlı bir saldırıyı bütün üye devletlere karşı bir saldırı sayacak ve BM Antlaşması’ nın 51. maddesiyle tanınan savunma hakkı uyarınca saldırıya uğrayan devlete yardım edecektir.” Antlaşmanın 3. maddesinde üye devletlerin “Silahlı saldırıya karşı koyabilmek için sürekli ve karşılıklı yardımlaşma yoluyla savunma güçlerini korumaları ve geliştirmeleri” öngörülmüştür.

II. Dünya Savaşı’ ndan sonra Türk dış politikasının temel anlayışlarından biri, Batı Bloku’ nun bütün örgütlenmelerinde yer almak biçiminde belirlendi. İlk başvuruyu Nisan 1949’ da yapan Türkiye’ nin bu istemi, 11 Mayıs 1950’ de toplanan ABD, İngiltere ve Fransa dışişleri bakanları tarafından bir karara bağlanamadı. Türkiye’ nin üyeliği İtalya tarafından desteklenirken, Danimarka, Norveç ve Belçika başta olmak üzere, öteki üyeler Batı uygarlığının parçası olmadığımızı öne sürerek üyelik istemimize karşı çıktılar.

Türkiye’ nin Eylül 1950’ deki ikinci başvurusu da NATO Konseyi’ nce geri çevrildi. Daha sonra Konseyin 21 Eylül 1951 tarihli bildirisiyle Türkiye NATO’ ya katılmaya davet edildi. 17 Ekim 1951’ de Londra’ da imzalanan bir protokolle Türkiye’ nin NATO’ ya üyeliği kabul edildi. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 19 Şubat 1952’ de Türkiye’ nin NATO’ ya katılmasına karar verdi.

Günümüzde, Türkiye NATO’ nun askeri yapısındaki personelin yüzde 25’ ini, tank toplamının yüzde 12’ sini, topların yüzde 19’ unu, uçakların yüzde 11’ ini sağlamaktadır.

Tarihi incelerken zaman ve mekan kavramların yanı sıra koşullarda göz önüne alınır. Bu bağlamda Kore Savaşı’ na katılmamız gerekliydi. İki kutuplu bir dünyada ne ölçüde tarafsızlık sergilenebilirdi? Ya Batı Bloku’ na ya da Sovyet idaresine yol almak üzere olan bir Türkiye’ yi ve koşullarını iyi değerlendirmeliyiz.

20 Şubat 1951’ de İsmet İnönü mecliste yaptığı bir konuşmada “ülkenin bir saldırı karşısında tek başına kalacağını” söyler. 6 Nisan 1949’ da Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, NATO dışında bırakılmaktan Ankara’ nın duyduğu hoşnutsuzluğu dile getirir:

“Türk halkı Batı Kollektif sistemine katılmadığından ötürü hoşnutsuzluk içindedir”

14 Mayıs 1950 seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) düşer, Demokrat Parti (DP) iktidara gelir. 20 Temmuz 1969 tarihli Hürriyet gazetesinde Celal Bayar’ ın yazdığına göre, yeni hükümetin ilk işi NATO’ ya girme sorununu ele almak olur. Bayar, İnönü’ ye yaptığı nezaket ziyaretinde, konuyu açtığını belirtir:

“İnönü, dikkatli ve nazik bir biçimde beni karşıladı. Başbaşa idik... dedik ki:

- NATO’ ya niçin girmediniz?

Bu durumdan alınmış göründü:

- Onlar istediler de biz mi girmedik, Celal bey?

Fikir birliği içinde bulunuşumuzdan huzur duydum...”

DP iktidarın 1 Ağustos 1950 tarihli NATO’ ya alınma müracatı Eylül’ de reddedilir. Oysa Kore’ ye bu amaçla 5 bin kişi civarında önemli bir Türk birliği gönderildi.

ABD Silahlı Kuvvetler üyesi Senatör Cain, 26 Temmuz 1950’ de bir basın toplantısı yapar, bazı Türk gazetecileri, Türkiye’ nin coğrafi durumunu hatırlatır. Cain’ in cevabı hazırdır:

“Asıl bu bakımdan Türkiye’ nin Kore’ ye yardımı büyük bir siyasal anlam taşıyacak... Bu sorunu daha ileriye götüreyim. Türkiye’ nin Kuzeyindeki devlete karşı daha cesur davranışı, geciken diğer milletleri utandıracaktır.”

Dönemin Başbakanı Adnan Menderes Kore’ ye Meclis’ ten geçirmeden asker gönderme işini eleştirenleri şöyle yanıtlar:

“ Kore’ ye asker gönderilmesine karşı yapılacak propaganda, hiç bir bakımdan iyi niyetli sayılmaz”

Türkiye, o dönemin koşulları içinde ulusal menfaatini gerektiren NATO’ ya katılma gerekçesiyle Kore’ ye askerini gönderdi. Önceleri NATO’ ya alınmamıza karşı çıkan ABD’ ye, Türk birikleri Kore Savaşı vesilesi ile düzgün bir cevap verdi. Bu hususta, dönemin Kore 8. Ordu Komutanı General Walker’ in sözleri ile yazımızı noktalayalım:

“Türk Tugayı yiğitlik simgesidir. Düşman üstün bir kuvvetle karşımızda belirdiği ve onun önünden çekilmek zorunda kaldığımızda, Türkleri savaşa soktum. Eğer Türk birliği olmasaydı, bütün Amerikan birlikleri yol edilecekti” .

Em. Gazi Yarbay Zeki AÇIKBAŞ

İtilaf Devletleri’ nin Çanakkale’ den Kaçışı

Dünyanın dört bucağından derlenmiş askerler, Çanakkale’ ye görkemli bir şekilde geldiler. Fakat gidişleri, gelişleri kadar gürültülü ve canlı olmadı

Gün doğuyordu, Gelibolu yarımadasında. 1916 yılının Ocak ayında, Türk siperlerinde askerlerimiz Seddülbahir’ deki korkunç patlamaların eşlik ettiği düşman siperlerini gözetliyordu. Kıyıdan yükselen alevlerin aydınlatma gücü, günün bir an evvel gereğini yapmasına yani doğmasına katkı sağlıyordu. Türk askerleri süngüsünü takıp ileriye doğru, düşman siperlerine yönelik rutin karşı taaruzlarını yerine getiriyordu. Düşman siperlerine gelindiğinde, siperlerin boşaltılmış olduklarını şaşkınlıkla gördüler. Düşman, siperleri terk etmiş, ufukta kaybolmak üzere olan düşman filosundan ara sıra atılan toplar, bayram şenliğindeki fişekler gibi Çanakkale Zaferi’ ni müjdeliyordu.

Ve deniz sakinliğine kavuştu. Üzerinde İtilaf Devletlerine ait herhangi bir yükü, artık kaldırmıyordu, taşımıyordu ölüm kusan topları taşıyan gemilerin ağırlığını. Bu manzara, istila kuvvetlerinden tek bir canlının Gelibolu’ da ve civarında kalmadığını vurguluyordu.

Sessiz sedasız çekilen İtilaf Devletleri, yüzbinlerce insanın yaşamını yitirdiği Çanakkale Savaşları’ nı kaybettiğini, zaferin Türklerden yana estiğini resmen bu kaçışla itiraf ediyordu.

Çanakkale’ nin Kaderi Belirleniyor

Londra hükümeti Çanakkale harekatına siyasi ve askeri açıdan büyük önem veriyordu. Ağustos 1915’ te hükümet General Hamilton’ un emrine 5 Tümen daha veriyordu. İngilizler bu kuvvetlerle Anafartalar’ da ve Sarıbayır’ da taaruzlara kalktılar. Ancak bu taaruzlar boşa çıkınca, Paris’ de Çanakkale harekatına gösterilen ilgi azalmaya başladı. Fransa, Alman cephesine taaruz etmekten söz ediyor, İngilizler’ de buna uyuyordu. General Hamilton’ un ek takviye istekleri de Londra tarafından kabul görmüyordu. Bununla birlikte Bulgaristan ve Sırbistan’ da bazı gelişmeler yaşanmaya başladı. Sırbistan, İtilaf Devletleri’ nden yardım istiyordu. Fransa bu yardımda bulunmayı kabul ediyor, birliklerini Selanik’ e kaydırıyordu. Fransa bu harekata katılması için İngiltere’ yi zorluyordu. İngiltere’ de bu ısrara karşı koyamıyordu.

Çanakkale’ nin kaderi yavaş yavaş şekilleniyordu. Çanakkale harekatı eskisi gibi kuvvet bulamıyordu. Böylece konu yalnız işgal sahasının kurulması ya da boşaltılması şıklarından birinin seçilmesine kalıyordu. İgal edilen dar kıyı şeridini savunmak o zamana kadar büyük zararlara sebep olmuştu. Türk cephesine modern topların gelmeye başlaması da, buralarda tutunabilmeyi güçleştiriyordu. Bu sebeple iki yoldan birini seçmek gerekiyordu; Ya yok olmak, ya denize dökülmek, ya da kayıplara boyun eğip, buraları terketmek.

Ancak Londra, “çekiliş” sözünü söylemekten kaçınıyordu. Savaşın başlamasından önce küçümsenen Türk Birlikleri karşısında bu kadar zayiat verdikten sonra kayıtsız ve şartsız çekilmek, İngilizler için onur kırıcıydı. Bu kaos kararın verilmesini geciktiriyordu. Bir başka meselede; İngilizlerin aldığı bu yenilgi domine ettikleri uluslar üzerinde olumsuz hava yaratacağı konusu ile ilintiliydi.

Bununla birlikte 22 Kasım 1915’ te Lord Kıtchener, Anafarta ve Arıburnu’ nun boşaltılmasına karar veriyordu. İngiltere’ de, verilen bu karardan çok kimsenin haberi yoktu. Fakat etrafta bir “tahliye” sözü dolaşıyordu. Stratejik durum ve kullanılan taktik Çanakkale’ nin boşaltılması ihtimalini gösteriyordu.

Zor Bir Tahliye

Gelibolu ve civarında yerleşen İtilaf Devletleri açısından bu geri çekilme gerçekten oldukça zor bir sorundu. İşgal ettikleri yerler ve kıyı şeridi Türk mevzilerinden rahatlıkla görülebiliyordu. Hakim mevkilere yerleştirilmiş Türk topları vardı ve sürekli kıyı şeridini dövüyordu. Hava şartları ise; zira mevsim kıştı, bu durum düşman kuvvetlerini zorluyordu. Güney ve batı rüzgarları denizi sürekli çalkalıyordu. Bütün bu güçlüklere, olumsuz koşullara rağmen İtilaf Devletleri’ nin kaçışları takdire şayandır, büyük başarı konusudur.

İtilaf Devletleri’ nin Kaçış Hazırlıkları

Tahliye hazırlıklarının nasıl yapıldığını, bu kaçışı organize edenlerden General C. F. Aspinall Oglander’ in “Military Operation; Galipolu” adlı eserinden aktaralım: “... Mevzileri kayıpsız terketmemiz konusunda göstermiş olduğumuz başarı, bütün dünya ulusları tarafında, askeri bir taktik şaheseri olarak kabul görmüştür. Çıkarma harekatı başarısız ve taaruzlar verimsiz sonuçları yaratmış olsa bile çekilişimiz dahice olmuştur...”

Kaçış planının önemli hazırlıyıcılarından General Olgander “... Övünmek istemiyorum ama o günkü Berlin gazetelerinden Vossiche Zeitung’ un askeri konular yazarı bu taktik şahaseri şu cümlelerle belirtir; ‘İngiliz ve Müttefik güçlerin Suvla ve Anzak mevzilerinden çekilmeleri Dünya Harp Tarihi’ nde emsali görülmemiş bir başarıdır.’ demiştir.”

Çanakkale Zaferi biz Türk’ ler için gurur vesilesi olduğu gibi, İtilaf Devletleri’ nin kaçışıda onlar için bayram sevinci olmuştur. Kaçış gerçekten başarılıydı. 135 bin asker, 15 bin havan ve 400 kadar topun tahliyesi hemde sessiz sedasız götürülmesi o kadar kolay bir planın ürünü olamazdı. Çünkü bazı yerlerde siperler o kadar yakındı ki, siperlerin içlerindeki askerlerin konuşmaları bile karşı taraftan duyuluyordu. Türk’ lerin haberi olmadan bu kaçışı gerçekleştirmek gerçekten bir başarıydı.

Kaçış Taktiği

İngiliz ve müttefiklerinin kaçma planlarını hazırlıyanlar arasında ünlü General Birdwood’ da bulunuyordu. Birdwood’ a göre temel nokta Türk’ leri yanıltmak ve mümkün olduğu kadar az kayıp vermekti.

Kıyı şeridinde ve ön siperlerde faaliyet rutin bir biçimde devam edecekti. Sadece siperlerden tüfek ve topçu ateşi azaltılacaktı. Böylece kurşun ve top atışlarında düşme başladı. Türkler bu sessizliğe kanarak hucum denemeleri yapmış fakat pek olumlu sonuçlara ulaşamamıştı. Ayrıca bu sessizliğin bir tahliyenin başladığı anlamına geldiğini düşünememişlerdi. Kaçış planının işlerliğine bu nokta da olumlu katkı sağlamıştı.

Plan uygulanmaya konduktan sonra her gece cepheden vasıtalarla belirli sayıda asker belirli zamanda çekilmeye başladı. Tahliyenin sonuna kadar gündüz mevzilerde yaşam normal işlemiş, gece ise; siperdeki askerler gemilere aktarılmış ve Türklerin şüphelenmesini gerektirecek en küçük hataya yer verilmemişti. 10 Aralık 1915 günü Anzak’ lar, İngiliz’ ler ve müttefikleri yaklaşık 80 bin askere sahipti. Bu sayı tedricen azaltılmış, on siperler ise son ana kadar boşaltılmamıştı. Arka siperlerde bulunanlar azar azar gürültü çıkarmadan çekiliyordu. Hatta kumsalda ve çakıllar üzerinde ses çıkmasın diye askerler ayaklarına çuha sarmışlardı.

Havaların uygun olması bu kaçışı başarılı kılıyordu. Her gece kıyıda tahliye işleri tıkır tıkır işliyordu. Nakliye gemileri sahile yaklaşıyor askerleri ve malzemeyi yükleyip sessizce uzaklaşıyordu. Sabah olunca sahil yine bir gün önceki kadar çadırı, siperlerdeki aynı koşuşturmayı gören Türk kuvvetleri olup bitenin farkında değillerdi.

Öte yandan çadırlar boştu ve yalnızca ileri siperlerde asker vardı. 8-9 Ocak gecesi de aynı plan son uygulamasını yapıyor ve düşman kuvvetleri Çanakkale’ yi son askerini ve malzemesini alarak terkediyordu.

Kaçmaları Gerekiyordu

Çanakkale, böyle kolay yutulur bir lokma değildi. İtilaf Devletleri’ ni bir çıkmaza sokmuştu. Ellerinde tuttukları dar kıyı şeridinde kalmak büyük fedakarlık istiyor ve büyük zaiyatlara yol açıyordu. Gerek insan gerekse malzeme bakımından pahalıya mal oluyordu. İtilaf Devletleri açısından bir yol ayrımı vardı. Ya yok olup gidecekler ya da geri çekileceklerdi. Londra’ daki hükümet bu insan ve malzeme kaybı karşısında geri çekilmeyi arzuluyordu.

Bu kadar zayiat verdikten sonra çekilmeyi düşünmek gerçekten zor bir durum. Ancak yapılacak bir şey yoktu. Ekim 1915’ te, İngiltere Harbiye Nazırı Lord Kıtchener, General Hamiltan’ a bu geri çekilmenin maliyetini soruyordu. General Hamilton’ a bu gazi çekilmenin maliyetinin ezikliği altında “Geri çekilme düşünülmez. Bu durumda yarı yarıya kayıp veririz. “demiş, ve bu söylemi onun İngiltere‘ ye çağrılmasının nedeni olmuştu. Yerine tahliye kararını savunan General Monro getirilmişti. General Monro’ ya ilk olarak Suvla ve Arıburnu’ nun boşaltılması için gereken tedbirlerin alınması emredilmişti.

Çanakkale Boşaltılıyor

İngilizlerin Seddülbahir’ i de boşaltma fikrinde oldukları tahmin ediliyordu. Fakat bazı kaygılar vardı. Çünkü Seddülbahir, İngilizler’ e geçerse Karadeniz’ den çıkacak ve girecek bütün gemiler İngiliz kontrolü altına girecekti. Fakat Gelibolu’ nun güney kısmının kontrol altında tutulması için Acıtepe’ nin alınması önemliydi. Bu koşulların oluşmadığını gören Liman Von Sonders düşmanın buradan çekileceğini düşünüyordu. Devemlı keşif ve gözetleme yaptırıyordu. Türk kuvvetleri düşman siperlerini denemek amacı ile 7 Ocak 1916’ da yoğun bir topçu ateşi ile hucuma kalktılar ama ısrarlı bir savunma ile karşılaştılar. Ancak savunma giderek cılızlaştı.

8-9 Ocak gecesi Seddulbakir’ in boşaltılmasıyla Çanakkale harekatı bitiyor ve trajedi kapanıyordu. Gelibolu’ nun boşaltılmasıyla bütün dünya şaşkınlığa düşüyordu. İstanbul’ da coşkun şenlik alayları düzenleniyordu. Camiler tıklım tıklım doluyor, dualar okunuyordu.

Cephanesi yetersiz, topları eskimiş, giyeceği ve yiyeceği yok derecede olan Türk Kuvvetlerinin, modern düşman ordularına karşı verdiği bu savaş, iki sözcükle özetlenebilir: Çanakkale Geçilmez. .

Sayfa Başına Dön
Serdar ALTINSIR