SAYI 133

19 Eylül Gaziler Günü Tatil ilan Edilsin


19 Eylül Gaziler Günü Tatil ilan Edilsin

Gaziler Günü gerektiği gibi kutlanmıyor. Hazır cevapçılar ya da şakşakçılar, gerektiği gibi kutlanmıyor mu? Çeşitli çapta etkinlikler yurdun her tarafında icra ediliyor, yeter değil mi?

Diyebilirler... Gazilere gereken önem veriliyor, maaşları, sağlık hizmetleri, bedava belediye otobüsleri devlet tarafından veriliyor, diyebilirler.. Madalyalar da cabası... Elektrik tüketiminde ve bazı belediyelerde su bedellerinde indirim 2177 sayılı yasa gereği gazi çocuklarına devlet yurtlarından ücretsiz istifade etmeleri, iş bulmada öncelik, ücretsiz mezarlık, özel telefon hatlarından yararlandırılma gibi faydaları sıralayabilirler..

Doğrudur.. Ancak uygulamada gerçekleşme payı nedir? Kars’taki, Diyarbakır’daki, Van’daki gazi bu haklardan haberdar mıdır? Terör gazileri bu hakları elde ettiler mi? işte bu nokta belirsizdir. Soruların yanıtları kimin tarafından cevaplandırılacaktır; hangi bakanlık, hangi kurum yetki sahibidir? Bilen var mı?

Sen örnek Maliye Bakanı; AKP Samsun Milletvekili Mehmet Kurt, bir önerge veriyor; gazilere konut inşa edilmez mi? Yanıt, bakan Kemal Unakıtan’dan geliyor; “Bakanlığımızın ilgi alanında değil”.

Öncelikle şunu belirtmeliyim; yukarıda saydığım haklar, Anayasa’nın 61. maddesi’nin getirdiği, verilmesi zorunlu haklardır. Devlet, bu madde ile gazilere yaraşır bir hayat seviyesini tesis edeceğini taahhüt altına almıştır. Çıkartılan yasalarla gereği yapılmıştır.

Ancak soruyorum; uygulamada ne oranda yaşam bulmuş? Pek çok haber, gazilerin sıkıntılarını, sorunlarını açık ve net kamuoyuna duyuruyor. Gazilerle ilgili dernekler ise, bu konuda yeterli değil. Eğer yeterli gelselerdi, gazilerin yürekleri parçalayan görüntülerine rastlamak olanaksızlaşırdı.

izmir, Buca Terör Gazileri Rehabilitasyon Merkezi, ilgisizlik ve bakımsızlık nedeniyle kapatılıp, farklı kurumların elinde oyuncak olmuş. izmir’deki gazi temsilcisi dernekler güçlü olsalardı, gazilere çok fayda sağlayacak böylesine güzelim bir bina kapatılırmıydı?

Örnekler öylesine çoğaltılır ki, kimse altından kalkamaz. Gazilere gereken önemi gösterdiğimizi söylemek, koca bir boş söz. Gerçekler acıtır, ama yanlışların giderilmesi önündeki engelleri de yırtar, atar.

19 Eylül Gaziler Günü’nü neden gerektiği şekilde kutlamalıyız?

Çünkü, Türkiye’nin jeopolitik önemi ve duruşu, dünyadakı yeni gelişmeler, enerji kaynaklarını kontrol girişimleri, şiddeti gittikçe artan terör ortamı gazilerle ilgili günü ve haftayı ciddi, coşkulu ve ülke sathına yayarak kutlamayı işaret ediyor.

ABD, Irak konusunda Türkiye’den asker istiyor. Söylentilere bakılırsa, 10 bine yakın askerimizi savaş ortamına, yani terör alanına göndereceğiz. “Asker göndermeyiz”, ABD’nin bekçisi değiliz” şeklindeki yaklaşımlar, dünya gerçeğinden uzak, yeni gelişmeleri dar çerçevede değerlendiren, sınırlarımızın öte yanında dönen dolapları görmeyen, sığ eğilimlerin ürünüdür. Barışın boş sözlerle, süslü kelimelerle gerçekleşmediğini tarihbize göstermiştir.

Genelkurmay Başkanı, 30 Ağustos Zafer Bayramı ve Türk Silahlı Kuvvetler Günü dolayısıyla yayınlandığı mesajda şunu ifade etti, “ABD orada başarısızlığa uğrar da büyük bir istikrarsızlık olursa Türkiye’yi çok yakından ilgilendirecektir. Bölgeye asker göndermenin riski kadar, göndermemenin riskleride vardır”.

Bir yol haritası çiziliyor. Türkiye bu yol haritasında nerede duracaktır? Bunu iyi değerlendirmek gerekiyor. Filistin de Türk askerini bekliyor. Filistin devlet başkanı Yaser Arafat’ın birinci adamı ve Filistin baş müzakerecesi Sait Erakat, Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’e ilettiği mesajda şunu ifade ediyor, “israil ve Filistin şu ana kadar en kötüyü görmedi. Türkiye, Filistin’e asker göndersin. Türkiye’ye geldiğimde bu konuyu hükümet yetkililerine açacağım.”

Bu gerçekler iredantizm kokmuyor. Osmanlı imparatorluğu’nun kaybettiği toprakları, gidip geri alalım şeklinde irredantis bir tavır içinde değilim. Hatta, Irak sorunundan bu yana Türkiye’nin adının geçtiği çok yerde irredantizm sözcüğünün kullanıldığını da biliyorum. Yurttaşlık bilinci, Türkiye için soydaşlıktan önce gelir, kuruluş gerekçelerimizden biri de budur.

Ancak, sınırlarımızın ötesindeki gelişmelere seyirci kalamayız, yeni dünya düzenindeki duruşumuzu belirlemeliyiz. Seyirci olup trübünde oturmamalıyız, sahaya çıkıp maçı oynamalıyız. istesek de, istemesek de olaylar mıknatız gibi bizi kendine çekiyor, çekecek de...

Görünen köy klavuz istemiyor. Güçlü olan ayakta kalıyor, güçsüzler ise, bir başkasının dediğini harfiyen yerine getiriyor. Hoşumuza gitmese de güçlü olanın güçsüzleri yönettiği bir dünyada yaşıyoruz. Yaşam acımasızdır. Oyunu kuralına göre oynamaktan başka çıkış yok.

Bu gelişmeler, hazırlıkları her alanda yapmamızı da zorunlu kılıyor. Gaziler Günü gerektiği gibi kutlanmalı, gazilere uygulamada önem verilmeli. 137 milyon gibi komik maaşlar ortadan kaldırılmalı, sorunları ve çektikleri sıkıntıları gidermenin yollarını aramalıyız.

Ve son söz olarak bir önerimi dile getirmek istiyorum. Yılın neredeyse büyük bir kısmı tatilden geçilmiyor. Çeşitli vesilelerle tatil ilan etmek alışkanlık haline geldi. Herkes memnun, kimse karşı çıkmıyor.

Hadi hep birlikte yılda bir gün de gaziler için tatil yapalım 19 Eylül Gaziler Günü, tüm yurtta tatil ilan edilsin. O gün, hepimiz gazileri saygıyla anmak için sokağa çıkıp tatil yapalım.

Metin Yalabık

 

Maaşı Yaralıyor

Açlık sınırının 500 milyon ve asgari ücretin 225 milyon olduğu bilinirken, gazilere verilen 137 milyon maaş
büyük tepki doğuruyor.

Yönetenler, iktidar sahipleri, hangi makamda olursa olsun, makam sahasının içine girdikten sonra içinden çıktığı toplumdan uzaklaşır. O kişi, devlet menfaatının koruyucusu, yüksek otoritenin temsilcisidir. Düne kadar aralarında bulunduğu topluma yukarıdan bakmaya başlar. Süreç içerisinde bu tutum daha da katılaşır. Çünkü otorite zamanla sahibini bozar, tahrip eder. Sonuç itibariyle yönetenlerin yönetilenlerden uzaklaşması, arada bir uçurumun doğması olayı başlar.

Bu karakteristik yapı, Türkiye’de sıkça görülür ve bu durumun sosyal barışı da tehlikeye attığı tehdit ettiği bilinmektedir.

Ancak şu unutulmamalıdır, “Devlet idaresinde en önemli husus güven duygusudur”. Vatandaşın yönetene güvenmesi, kendi statü ve geleceğinden emin olması, her şeyin başında gelir. Hükümetlerine ve yarınına güvenemiyen toplum ve bireylerde huzur olmaz, istikrar olmaz. Toplumda bazı grupların özel bir şekilde korunmaya, desteklenmeye ihtiyacı vardır. Gaziler bunların başında gelir. Bu insanların, serbest ekonomi yarışına girmeleri, eşit şekilde rekabet edebilmeleri güçtür. Çünkü yarışın şartları eşit değildir. Gazilerin bu yarış desteksiz sokulmaları doğru değildir. Bu, maalesef Türkiye’de yapılmaktadır. Ekonomik ve iş bulma adaletsizliği, en acı ve devamlı adaletsizliktir. Bu devletin kendi gazilerine karşı bu adaletsizliği işlemeye hakkı yoktur.

50 Yıldır Çook Geçtik Çook...

Türkiye’nin son 50 yıldır çok acı olan iki özelliği var. Bunlardan biri, bu memlekette, en basit işte dahi mutlaka ilave bir sıfat aranması bir diğeri ise, sorumluluğun doğduğu yerde müeyyidenin işlememesidir. Bu iki acı ve belirgin özelliklere devleti soyanları, hortumlayanları da ekleyebiliriz.

Maliyeti milyar dolarları bulan yanlış kararların, devleti soyup soğana çevirenlerin hesabı sorulmuyor. Kara delikler de halka binen vergilerle yıllarca kapatılmaya çalışılıyor. Hem de akıntıya kürek çekerek.

Yıllardır hükümetler halka ve gazilere güven vermemiştir. Bu çok acı ve bir o kadar da düşündürücü bir gerçektir. Yönetimler gazileri yeterince kucaklamamıştır, güler yüz göstermemiştir. Törenlerde gözlenen ise, sadece protokol gereçlerinin yerine getirilmesinden başka bir şey değildir.

Buna ilave olarak, itici olmuş ve gazilerin hak isteme, ünvan alma gibi talepleri kabul edememiştir. Sırada binlerce mağdur gazi, ünvan için ya mahkeme kapılarında süründürülmüş ya da parasızlıktan dava bile açamamışlardır. Gazilere karşı adil, eşit ve saygılı davranılmamıştır. Türkiye’de bu güvensizlik, yalnız bürokrasiye karşı değil, devletin bütün - silahlı kuvvetler hariç - kurum ve kuruluşlarına karşıdır. Kök salmış yerleşmiş bir güvensizliktir. işin garibi bu güvensizliği gidermek yolunda fazla bir çaba gösterilmiyor. Gaziler, hakkının kendisinden esirgendiği kanısını taşıyor. Bu ciddi güven bunalımını hafifletmek üzere idarenin gazilere yaklaşması gerekirken aksine süratli bir uzaklaşma görülmektedir. Devletin yüksek kuruluşları gazilerden koparak içine kapanmakta ve devleti zayıflatmaktadır. Üstelik yeni gelişmelerin getirdiği Jeopolitik düzen bilinirken, bu tavrın sergilenmesi yaraya tuz biber ekiyor.

Lüks hizmet binaları, ithal resmi otolar, lojmanlar, yazlık dinlenme tesisleri ekonomik kriz içinde kavrulan gaziler tarafından hiç hoş karşılanmıyor. Evsiz gaziler, sayısı bir milyonu aşan devlet lojmanlarını, tatil yapmanın lüks sayıldığı bir ortamda, ikiyüz altmış bin yatak kapasitesine sahip resmi dinlenme tesislerini nasıl memnuniyetlikle karşılayabilirler? Bu yapıların değerleri değil hesap makinalarına, hafızaya dahi sığması zor bir yekün tutmaktadır. Bu rakkamla neler yapılabileceğinin takdirini okuyucuya bırakıyoruz. işte can alıcı bir iki soru: “Türkiye’de bir milyonun üzerinde lojman bulunuyor, kaç “Gazi Evi” var? 260 bin yatak kapasitesine sahip resmi dinlenme tesislerinin karşısında kaç adet “Gazi Rehabilitasyon Merkezi” mevcut? Umarız bir bilen bu soruların yanıtlarını arar, bulur ve sorgular.

Unutulmuşluk ve ilgisizlik Kahrediyor.

Gaziler için en büyük düşman, “unutulmuşluk ve ilgisizliktir”. Kurtuluş Savaşı gazileri, hakkın rahmetine kavuştukları günün gecesi, tek kanallı dönemde, TRT haberlerin sonunda onları fotoğrafları ile birlikte anar ve ölüm haberini kamuoyuna duyururdu. Ne gibi bir değişiklik oldu da, ki bilmiyoruz, bu tavır rafa kaldırıldı. Diyelim ki, TRT’ye ne oldu sana, ne oldu böyle..Peki, yüzlerce kanala sahip medya ordusuna ne oldu? Saygıdeğer yöneticilerinin, programcılarının akılları nereye kaçtı?

Kurtuluş Savaşı gazilerinin sayısını devlet bilmiyor. Maliye 28 kişiye gazi maaşı ödüyor ama listede sadece isimler ve eski adresler var. Bunların çoğu da vefat etmiş. Kaç Kurtuluş Gazisi kaldı, bilen yok.

Zafer Bayramı’nın ve Türk Silahlı Kuvvetleri Günü’nün 81. Yıldönümü’nde bir Kurtuluş Savaşı gazimizi daha kaybettik. Samsunlu Arif Zengin, 108 yaşında hayata gözlerini yumdu. Kurtuluş Savaşı’na katıldı 4-5 yıl savaştı. Acı bir tesadüf sonucu hayatını Zafer Bayramı sabahı kaybetti, kimin haberi oldu? Ya da 70 milyonluk Türkiye’de kaç kişinin dikkatini çekti?

Büyük ve kutsal sayabileceğimiz çınarlarımızı birer birer yitiriyoruz. Yunus Emre’nin dizelerindeki gibi, “Bir garip ölmüş deyular”. Sessizce uğurlanıyorlar. Böylemi gösterecektik kadirşinaz duruşumuzu? Geçmişe ve şanlı tarihimize, duyarlığımızı böylesine soğuk yansıtmanın vebalini ödeyecek olan bir adım öne çıksın.

şairin dediği gibi:

“Ne malum dersen dövüştü pir aşkına, yaralandı birkaç kere ve kavga bittiği zaman

Ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman

Kavgadan önce Kartal’da bahçıvan’dı.

Kavgadan sonrada Kartal’da bahçıvan”
Maliye Bakanının Büyük Gafı

Savaş bitiminde sağ kalmanın mutluluğu ile şehit düşen arkadaşlarının acısı karışır, geri dönen gazilerin yüreğinde, aklında ve belleğinde.. Göğüslerinde gururla taşıdıkları madalyaları yansır, savaşa gitmemişlerin, acıyı tatmamışların belki de korkakların gözbebeklerinde...

Kimbilir, kaç kuşağa onurla, gururla göstekdikleri madalyaları vardı. Süreç içinde tütün beyiye ikramiye hakkın verdik. Daha sonraları,belediye otobüslerine metal bir levha ile gazilere ayrılmış koltukları işaretledik. Ve nihayetinde zor koşullardaki Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlı olanaklarıyla küçük bir maaşa bağladık. Askeri hastanelerde sağlık hizmeti vermeyi de ihmal etmedik.

Anayasa’da yer verip, unutmayacağımızı onlara yaraşır bir hayat seviyesini sağlıyacağımızı taahhüt ettik. şöyle dedik 61. madde’de:

“Devlet, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malul ve gazileri korur ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlar”.

Fakat sözümüzde durduğumuzu söylemek pek güç. Hatta imkansız. Çünkü gerçek ortada. Kaçacak ne bir delik var, ne de bir set duvar. Yapabildiğimiz sadece ötelemek, geçiştirmek hepsi bu...

Gazilik ünvanı almamış binlerce mağdur gazinin yanı sıra, 52 bin 894 gaziye sahibiyiz. Çoğunluğu rehabilite edilmeden, tek başlarına sosyal alana terkedilmiş. Bazıları da kolunu, bacağını ve gözünü kaybetmiş. Bir çok gazi de eski işini, hayatını ve canlılığını yitirmiş.

Yaşamlarının baharında işgal kuvvetleri karşısında dimdik duran, ülke menfaatleri için savaş tarlasına giden ve geriye dönen gazilere 137 milyon 200 bin lira sefalet maaşı ödeyerek, karşılarına geçip oturmuşuz. şiirlerle, hamasetle yıllarca meseleyi sürdürme becerikliliğini göstermekte kusur etmemişiz.

Hakikatten alkışlanacak bir yanımız var; Gazileri uyutmayı başarmışız.

Fakat düşmanlarımızı uyutamamışız. Bizi 80 yıldır parçalara ayırmaya çalışanlar, uyumuyorlar.

Açlık sınırı 500 milyon, asgari ücret 225 milyon, Gazilerin maaşı ise, 137 milyon 200 bin lira. iktidar partisi AKP Samsun Milletvekili Mehmet Kurt, bu çelişkiyi görüp vicdanı sızlayanlardan. Düşünüyor, taşınıyor, boşa koyuyor, doluya koyuyor, bir önerge veriyor. Esas numarası 7/839 Başkanlığa geliş tarihi 18.96.2003 olan önerge ile Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’a soruyor: “Gazi maaşları 225 milyon liralık asgari ücret seviyesine yükseltilemez mi?

Maliye bakanında cevap hazır:

“Hazine’ye 82 trilyon yük biner” Milletvekili Mehmet Kurt, “3 maaş ikramiye için söz verebilirmi siniz” diye soruyor. Hazır cevap Maliye Bakanı Unakıtan, “20 trilyon masraf olur” diye, Milletvekilini susturuyor.

Mehmet Kurt, Maliye Bakanı Unakıtan’ın yakasını bırakmıyor, “Hiç olmazsa toplu konut yapın” teklifinde bulunuyor. Unakıtan yine kıvrak bir zeka ile “ilgi alanımda değil” diyor. Milletvekili Kurt yılmıyor, “Araç tahsis edin” önerisini getiriyor. Bakan Unakıtan papuç bırakırmı? Ulaştırma Bakanı da değil, “Böyle bir çalışma yok” ifadesiyle, milletvekili Mehmet Kurt’u kuzuya çeviriyor.

Maliye Bakanı da haklı, IMF ne der? Hele bir bankanın battığı dönemde..

Gazi Bakanlığı şart

Her bakanlık, hükümetin kararları doğrultusunda bütçeden paylarını alıp, işlevlerini yürütürler. Ama az, ama çok. Kendi yetkilerine giren meselelerin üzerine oluşturdukları bütçe ile gidip, sorunların çözümünde aktif rol oynarlar.

Türkiye’nin bakanlık cenneti olduğunu ya da bakanlık enflasyonu yaşadığını sağır sultan bilir. Gelişmiş ülkeler 15-16 bakanlık ile idare edilirken, Türkiye 30-35 bakanlıkla yönetilir.

Ancak, Karadeniz, Ege ve Akdeniz gibi önemli sularla çevrili Türkiye’de bir Denizcilik Bakanlığı yoktur. Durum böyleyken, bir Gazi Bakanlığı’nın düşünülmesi bile garipsenebilinir. Oysa, unutulmamalıdır ki, Türkiye’nin yeni dünya düzeninde, yeni yeni yol haritaları çizilirke, Jeopolitik açıdan çeşitli çevrelerin iştahını kabartmaktadır. Irak için asker isteniyor, Ortadoğu giderek kötüleşiyor. Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat’ın birinci adamı ve baş müzakerecisi Sait Erakat, “Türkiye Filistin’e asker göndersin. Türkiye’ye geldiğimde bu konuyu hükümet yetkililerine açacağım” diyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkük “Asker gönderme gibi göndermemenin de riski hesaplanmalı” beyanatında bulunuyor.

Koşullar askerimizin bir şekilde aktifleşeceğini gündeme taşıyor. Dünyada yaşanan son gelişmeler karşısında bir şekilde tavır belirlemek zorundayız.

Akıl ve bilim bize yol gösteriyor. Ufku görmek, yarınları değerlendirmek, iktidar partisinin sorumluluğundadır. Çok geç olmadan ve tarihe kayıt geçebilmek doğrultusunda Gazi Bakanlığı’nın kurulmas ıartık şart olmuştur.

A.Gönül PALALAR

 

Gaziler Gelmedi Diye Rehabilitasyon Merkezi Kapatılır mı?

izmir, Yeni Asır Gazetesi, 4 Eylül’de “Bile Bile Çürüttüler” başlığı altında manşetten gazilerle ilgili bir haber geçti. Haber özetle “Terör Gazileri”ni rehabilite etmek amacıyla kurulan bir merkezin, ilgisizlik ve bakımsızlık nedeniyle çürümeye yüz tutmasıydı.

iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda inşa edilen Gaziler Rehabilite Merkezleri’nden biri kaderine terkedilmişti. izmir büyükşehir eski belediye başkanı Burhan Özfatura döneminde, bugünkü rakkamla 3 trilyona mal olan merkez, talep olmayınca hastane yapılmak şartıyla esnafa verildi. Esnaf yöneticileri de 4 yıldır herhangi bir girişimde bulunmadılar. Binanın kullanılmaz hale gelmesini önlemek isteyen Büyükşehir Belediyesi, Sosyal Hizmetler il Müdürlüğü’ne devretmek isteyince kızılca kıyamet koptu.

Konu başına intikal edince, binanın talipleri de çoğalmaya başladı. izmir Valisi Ziya Göksü, Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifler Birliği Başkanı Selahattin Hünü’yü ikna edip, davadan vazgeçireceğini belirterek, “Bugün izmir’deki tüm sosyal hizmet kurumların hali ortadayken, o merkezi çürütmem” ifadesinde bulundu. Diğer taraftan il Emniyet Müdürü Halil Tataş, “Kurulduğu günden beri Gürçeşme Polis Karakolu’nun izbe durumdaki üst katında hizmet vermeye çalışan Çocuk Polisi’ne bina arıyoruz. Bu birimle her gece ortalama 30 çocuğa hizmet veriyoruz. Hatta bazılarını geceleri misafir etmek zorunda kalıyoruz. Ancak onları fiziki olarak ağırlama imkanına sahip değiliz. Araç gereç bakımından imkan sağladığımız Çocuk Polisi Müdürlüğü’ne uygun bir bina arayışımızı sürdürüyoruz. Hal böyleyken, Buca’da dev bir binanın boş kalması çok üzücü... Muhteşem binanın derhal uygun bir kamu kurumuna tahsis edilmesi gerekiyor” beyanı ile üstü kapalı merkeze talip olduğunu bildirdi.

1998 yılında binayı Terör Gazilerine kazandıran eski belediye Başkanı Burhan Özfatura’da şaşkınlığını gizlemiyor ve ekliyor, “Bundan 5 yıl önce benim dönemimde bina gazilerce kullanılıyordu. Terör Gazileri’nin sağlık problemleri de bu merkez tarafından hallediliyordu. izmir’deki tüm gaziler yararlanıyordu. Ancak benden sonra sebebini bilmediğim bir şekilde kullanılmamaya başlandı. Bunun sebebini çözmek mümkün değil.”

4 yıldır boş duran, çürümeye terkedilen Buca Terör Gazileri Rehabilitasyon Merkezi, 1 sorumlu müdür, 1 sosyolog, 1 psikilog, 1 öğretmen, 1 sekreter, 1 hizmetli ve 3 güvenlik görevlisini istihdam ediyor. 4 katlı 2 bloklu binanın 4’er yataklı 24 odası bulunuyor. El sanatları atölyeleri, kondisyon odaları, 30 kişilik yemekhanesi, mutfak ve çamaşırhanesi ile tam kapsamlı bina hizmete hazır halde bekliyor.

izmir’deki Terör Gazileri’ne hem ruhsal, hem fiziksel tedavi vermesi amacıyla inşa edilen merkeze, yeterli tıbbi donanım ve personel yerleştirilemedi. Bu nedenle gaziler tedavilerini Gülhane Tıp Akademisi ve gazi kimlik kartları ile herhangi bir hastanede yaptırdılar. Ve bina yatılı olarak kullanılamadı.

şu bir gerçek ki, sorumluluğun doğduğu yerde herhangi bir yaptırım işlemiyor. 1970’li yıllarda, Bandırma’da, bir hidrojen peroksit tesisinin kurulması için - teknolojiye sahip olup, olmadığına bakılmadan - Ruslara ihale verilir. Tesis tamamlanır, ancak bir türlü açılamaz. Maliyeti zamanın parasıyla 90 milyar lira. Demokratik ülkelerde böyle bir konuda soruşturma açılır, sorumlulardan hesap sorulur. Ancak bizde konu kapanır. Oysa kapanmaması, araştırılması gerekir. Bunlar gibi, maliyeti trilyonları bulan yanlış, eksik kararların hesabı sorulmuyor. Herkes suçu birbirinin üzerine atıyor. “Kendi evini süpürüp, çöpü dışarıya atmak” mantığı ne yazık ki bu ülkede egemen.

Bir başka yanlış ise, gazilerin bu merkeze gelmemesi, başvurmaması nedeniyle böylesine önemli bir yapının elden ele dolaşmasında odaklanıyor. Ruhsal yaralanmaların tedavisi, ülkemizde sıkça yanlış algılanır. Gaziler gelmedi diye, merkezi kapatıp, bir başka kuruma peşkeş çekmek de neyin nesi?

Gelişmiş ülkelerde gazilere rehabilitasyon inşa etmek, gazilere verilen önemle aynı paralellik taşır. Dünyanın en büyük askeri gücüne sahip ABD’de, rehabilitasyon sayısı yüzlerle ifade edilir. Rehabilitasyon Merkezleri, savaş dönüşü, ruhsal yaralanmalara maruz kalmış gazileri, yeniden topluma kazandırmak amacıyla uğraş verirler. Gazileri kaderlerine terketmeyen ülkelerin borozanlarının öttüğü dünyada, gazilere katkı sağlamak doğrultusunda verilen emeğin ve harcanan trilyonların netice vermesi bir zaman sorunudur. Boşa harcanmış, çarçur edilmiş bir değer değildir, bu tip yapılar... Aksine bu yapıların tabelasına baktığımızda, içeride tedavi olanların Türkiye’de rahat koltuklarımızda yazılarımızı yazabilmek, derin uykularımıza dalabilmek, sevgilinin yanağından öpebilmek, canımızı ve malımızı güvende hissedebilmek uğruna, yaşamlarını harcadıklarını gösteren en büyük kanıttır.

Evet üzerinde “Gazi” yazısı yazan bu tip resmi binalara iyi bakın. Çünkü o çatının altındakiler sizler için uzuvlarını kaybettiler, ruhlarını yaraladılar.

Bakı aklıevveller, “ver kurtul” savına sarılanlar “gazilerin talebi yok” diyerek, Gaziler için çok ama çok önemli bir rehabilitasyon merkezini kapatıyorlar. Rehabilite merkezinin ruhsal yaraların tedavi olduğu hastaneler olduğunu unutuyorlar.

Böylesine bir mantık fukaralığı ile nereye varacağız?

Em. Gazi Yarbay Zeki AÇIKBAŞ

 

Unutulan Kadın Gazilerimiz

Toplumsal hafıza kaybına uğramış olduğumuzun bir ölçüsü de Kadın gazilerimize karşı göstermiş olduğumuz ilgisizlik ve duyarsızlıktır

Ülkemizde, gelişmiş devletlerin aksine, gazilik olgusunun erkek eksenli biçimlendirildiği gerçeği hüküm sürmektedir. Bu önyargı, şüphesiz kadın-erkek eşitsizliği üzerine bina edilen ve kadını ikinci sınıf gören sığ bir düşünceden beslenir.

Erkek egemen toplum tiplerinde, kadının pek çok alanda bilerek ya da bilmeyerek geri plana itildiği, alt roller yüklendiği gerçeği ile çoğu zaman yüz yüze kalırız.

islam ve Kadın Gaziler

islamiyetin ilk yıllarında kadınların askerlikten vaizliğe, öğretmenlikten kılıç ustalığına ve yöneticiliğe kadar uzanan geniş bir alanda sorumluluklar yüklendiğini bilmekteyiz. Askeri platformda kadının etkinliğini saptayan örnekleri, ortaya koymak zor değildir. Abbasi Halifesi Mansur’un amcasının iki kızı savaşa katılır. Harun Reşit zamanında kadınların, birlikleri kumanda etmeleri yadırganmaz. Endonezya’da, Sumatra adasında yaşayan Açe’li kadınların bağımsızlık mücadelesinde yer aldıkları bilinir. Hindistan ve Pakistan topraklarında 13.yüzyılda reşit çağda erkek kardeşleri bulunmasına rağmen, babası tarafından veliahd tayin edilen şemsettin iltutmuş’un kızı Raziyye Sultan, sırtında ok çantası olduğu halde, bir savaş meydanından ötekine koşar ve aynı zamanda da ülkeyi yönetir. Bağdat halifesi Müktedir (895-932) Sümeyl adında bir kadını yargılama işleri ile ilgili Divan-ı Meralim başkanlığına atar. Sümeyl her cuma dilekçeleri toplar ve davalara bakar.

Eski Türklerde kadının ailede ve toplumda konumu ve fonksiyonu hakkında bilgilerimiz mevcuttur. Bilindiği gibi kadının önemi inkar edilemez. islamiyetten sonra, Türkmen kadınları mücadeleci karakterlerini devam ettirirler. Anadoluya geldiklerinde, yerleşik hayata geçiş problemi ile karşılaşırlar. Uyum sorunlarını teşkilatlanarak çözümleme yoluna girerler. Anadolu kadınının ilk teşkilatı Bacıyan-ı Rum’dur ve dünyada kurulan ilk kadın teşkilatıdır. Ahi birliklerinin kadınlar kolu olarak görev yaparlar. Ahi Evren’in eşi Fatma Hatun, Bacıyan-ı Rum Teşkilatının kurucusudur. şimdilik bacıların örgücülük ve dokumacılık dışındaki sanat kollarından hangileri ile uğraştıkları hakkında açık bilgimiz yoktur. Ahiler gibi bacılarda, Kayseri’deki işyerlerinde toplu olarak çalıştıklarına göre kadınlar arasında da çeşitli sanat kollarının bulunması ihtimal dahilindedir. Bacı işyerlerinde halı ve kilimden başka giyim sanayinin de varlığını söylemek mümkündür. Bacıların diğer bir hizmet ve faaliyet sahaları askeridir. islam öncesi çağlarda Türk kadınlarının binicilik ve avcılıkta usta oldukları, savaşlara katıldıkları iyi bilinen bir husustur. islam’dan sonra bu geleneğin devam ettiği görülür. ibn-i Battuta, birçok ülkede, özellikle Özbekler arasında “Havatin” (Hatunlar) diye tanıttığı Türk kadınlarının faaliyetlerine şahit olmuştur. Moğolların 1243 yılında Kayseri’yi muhasara sırasında bacı örgütüne mensup kadınların şehrin savunmasında fiilen ve teşkilat olarak savaştıklarını görüyoruz. Bacıları en iyi bilinen faaliyet alanlarından biride Ahi tekke ve zaviyelerinde misafir edilen ve barındırılanların ağırlanması ile ilgili hizmetleridir. ibn-i Battuta Türkmen kadınlarının hizmet, izzet ve ikramlarından övgü ve hayranlıkla bahsetmiştir. Osman Gazi’nin eşi, Edebali’nin kızı Malhatun da Bacıyan-ı Rum teşkilatındandır.

Buna rağmen islam topluluğunun kabullendiği iki gelenek vardır ki, uygar dünyaya göre tamamen Müslümanlara, Müslümanlara göre ise kısmen Müslümanlığın gerilemesine neden olmuştur. Bu da kadınların inzivası ve erkeklerin birden fazla kadınla evlenme geleneğidir. Selçuklu kadını, çeşitli yasal sistemlerin, farklı dış faktörlerin etkisinde olmasına karşın, eski Türk geleneklerini korumaya çaba gösterir. Osmanlı Devleti güçlü bir imparatorluk haline gelirken, kadının sosyal rolü geriler. M. Fuat Köprülü’nün, Osmanlı Devleti üzerinde bir iran ve Bizans etkisinden bahsettiğini “Bizans müesselerinin Osmanlı müesseselerine tesiri hakkında bazı mülahazalarından” eski Türk geleneklerinin gittikçe unutulduğunu anlamaktayız. Örneğin “harem yaşamı” iran ve Bizans bünyesinden gelen bir konudur. Kadının yaşamı bir kafes içinde soluklaşır.

Ancak saray kadınlarından bazıları, genellikle zengin kadınlar siyasal baskının kötülüğüne karşı halkın geçimi ve eğitimi için çaba harcarlar. Ülkedeki ünlü mimari eserleri, kendi adlarına ithaf etmekte yarışırlar. Camilerin, hanların, çeşmelerin, köprü ve başka eserlerin kurucularıdır. Ayrıca imaret ve aş ocakları kadınlar tarafından yönlendirilir. Hastanelerin hepsi değilse bile, çoğu kadınların eseridir. Yüksek bir uygarlığın belirtisi olan delilik tedavisini de Avrupalı çağdaşlarından önce ortaya atarlar. 17. Yüzyılda Türkiye’de, Manisa’daki hastanede ruh sağlığı bozuk olanları müzik ve şevkatle tedavi ederler.

Osmanlı Devleti’nin gerileme devri, sürekli toprak kaybı ve isyanlar içte ve dışta iştah kabartıyordu. Askeri alanda yapılan düzenlemelerin başarısız sonuçlar vermesi de düşman kuvvetlerinin pervasızca ve katliama ulaşan cinayetleri karşısında, halkı acz içine itmişti. Savaş etiği zayıf imparatorluğa uygulanmıyordu. Din ve millet kisvesi altında başlayan Osmanlı - Rus savaşları, inzivaya çekilmiş, bayındırlık ve sosyal yardım işlerine yönelmiş kadını harekete geçirdi. Osmanlı Devleti’ne uygulanan politikanın savaşla sürdürüldüğünü kavramakta gecikmediler. Osmanlı Kadını Asker kıyafetine bürünüp, eline silah aldı ve erkeği harekete geçirmek üzere ön saflara geçti.

1850’li yıllar, Anadolu kadınında başlangıcı görülen ve mazlum ülkelerin kadınlarına öncülük eden, yoğun duygularla dolu kadın gazilerimizin davranışlarına ve kahramanlık öykülerine tanıklık eder. 1853-56 Kırım Savaşı’nı anlatan Rızai’nin “Manzume-i Sivastopol” adlı eserinde Murarabe-i Kara Fatma başlıklı bölümü bir kadın gaziyi tasvir eder. Kara Fatma, bir çok savaşa katılmış, kardeşinin şehit düştüğü savaşta yaralanmış bir kadın gazidir. Rızai, beyitlerinde kadın gazilerle ilgili bilgiler verir:

“Beş-altı gün sonra geldi (sonunda) Fatma Gazi

Nisalar kahramı, ser-firazı

Onların (Oların) namı var Türkmen ilin’de

Kılıç belinde, karkı kollarında

Onlar (Olar) çok kırdı düşman, döktü kanın

şehit oldu karındaşı nisanın O hatun kendi dahi yaralandı”.

Kara Fatma adı daha sonra Türk kadın gazileri tarafından bir ünvan olarak da kullanılır. Erzurum’lu Fatma Seher’in, “Anadolu’daki Kara Fatmalar’ın en kuvvetlisi benim!” demesi, bunun bir ünvan olduğu fikrini kuvvetlendirir. Dolayısıyla Kara Fatma ünvanı “Mehmetçik” ünvanı ile de eş anlamlı algılanabilir.

Kadın gazilere verilen bir sembol örnek de Nene Hatun’dur. Çünkü, bu gerçek öykü, toprağını ve sevdiklerini düşman çizmesinden arındırmak isteyen tüm kadınlarımıza ithaf edilir. 1877-78 Türk-Rus Savaşı ya da diğer bilinen adıyla “93 Harbi” sırasında Erzurum’un Aziziye Tabyası’nda gösterdiği kahramanlıkla tarihe mal olan “Nene Hatun”, gerek eski Türk geleneklerine gerekse Atatürk’ün demeçlerine uygun, tipik bir alp kadınıdır. Onun kahramanlık öyküsü özetle şöyledir: 1877 yılı Kasım ayının 7’sini 8’ine bağlayan gece, civarda bulunan iki Ermeni köyünden gizlice harekete geçen kalabalık bir çete, sinsi sinsi yaklaşıp, Erzurum’un meşhur Aziziye Tabyasına girmeyi başarmıştı. Türk askeri derin uykuda idi. Yataklarında uykuda yakalanıp, katledildiler. Ardından gelen Rus kuvvetleri de hiçbir mukavemet görmeksizin Aziziye Tabyası’na yerleştiler.

Bu baskından sağ kurtulan bir asker, koşa koşa Erzuruma varıp kara haberi yetiştirdi. Minareleredn sabah ezanı yerine “Moskof Aziziye’ye girdi!” sesleri yükselmeye başladı. şehrin kenar bir mahallesindeki mütevazi bir evde oturan taze bir gelin vardı. Bir gün evvel, ağabeyi Hasan cepheden ağır yaralı olarak eve getirilmiş ve birkaç saat önce, bu taze gelinin kolları arasında can vermişti. Kocası cephede idi.

Minarelerden yükselen “Moskof Aziziye’ye girdi” seslerine, seferber olup, koşanların uğultuları karışıyordu. Taze gelin, bu kara haberi duymuş gibi ağlamaya başlayan üç aylık bebeğini emzirip, uyuttu. Usulsa onu beşiğine bıraktı ve heyecan dolu bir sesle: “Seni bana Allah verdi, ben de seni Allah’a emanet ediyorum yavrum” diye mırıldandı. Sonra şehit kardeşinin döşeğine seğirtti. Ölüyü alnından öptü: “seni öldüreni öldüreceğim ben de” dedi, kin dolu bir sesle. Ve masanın üzerinden satırı kapmasıyla, kapıdan dışarı fırlaması bir oldu. O da çılgınca Aziziye’ye doğru koşmakta olan kadınlı-erkekli, taşlı-sopalı kalabalığın arasına karıştı. Aziziye’ye yerleşmiş bulunan Rus kuvvetleri, tabyaya yaklaşmakta olanlara karşı yaylım ateşine geçince, bir hayli Erzurumlu kırıldı. Onların kırılışını görmek, ayakta kalabileni büsbütün şahlandırmış ve tabyanın demir kapılarına gülle gibi yüklenen kalabalık, bir anda içeri doluvermişti. Demir kapılar bile dayanamamıştı bu olağanüstü manevi güç karşısında.

Yaralılar arasında taze gelin de vardı. Elinde satırı ile dövüşürken, aldığı bir yaranın tesiriyle o da kanlar içinde yere yıkılmıştı. Fakat yaralı olarak, baygın halde bulunduğu zaman dahi, elinde kanlı satırı sıkı sıkıya kavramış, bırakmıyordu hırs dolu ellerinin arasından.

Adı Nen idi taze gelinin. O günden sonra bütün Erzurum’un tanıyıp saydığı kişilerin arasına katıldı. Doksansekiz yıllık ömrü boyunca, bütün Erzurumlulara Rus işgal kuvvetlerinin, Aziziye’de nasıl tepelenişini anlattı. Fakat kendinden birkaç kelime ile bahsetti. Ölümünden bir yıl önce, kendisini ziyaret eden NATO Başkumandanı’na “Ben o zman icap eden şeyi yapmıştım. Bugünde icap ederse aynı şeyi yaparım” demiş ve Amerikalı generali kendine hayran bırakmıştı.. Tutulduğu zatüre yüzünden, 22 Mayıs 1955’te Erzurum Numune Hastanesi’nde hayata veda etti.

Mithat Cemil, Nene Hatun üzerine yazdığı şiirde, gazi Türk kadınını tasvir eder:

“Bazan ne kadar benzemiyor kendine insan

Erkek acaba kimdir, Eğer sen de kadınsan.

Ruhun adı olmaz: ne kadınsın, ne de kızsın;

Bir dane değilsin Nene Hatun, sayısızsın.

Evladı ölüm dersi alırken anasından,

Hep anneler akmış Meriç’inden, Tuna’sından.

Yurdunda şehit ülkesi vardır analardan,

Kaç bin kişisin, git, onu sor Dumlupınar’dan.

Tarihi yapanlar, bağıran fırtınalardır;

Bazan da fazla sesleri çıkmaz analardır”.

ismail Habib, 1877 Türk-Rus Savaşı’na katılan kadın gazilerle görüşmelerde bulunur. Röportaj ve anılarında, Anadolu’daki kadın gazilerle ilgili bilgiler aktarır:

“Kadınlrdan da yararlılık gösterenler var mıydı?

Olmaz mı? der gibi başını salladıktan sonra, yanıma rastladığı için gözümle gördüm. Gülizar Kadın, bulgur sahanlığı gibi iri bir taşı sakallı Moskof Paşa’sının başına öyle bir indiriş indirdi ki, adamcağız soluğunu bile çıkaramadan cansız devrildi!

Kendisine geçinip - geçinemediğini sordum: ‘Allah’a şükür, henüz elimiz ayağımız tutuyor’ dedi. O yaşta ve o işteki adamın ağzından çıkan bu henüz kelimesi...

Bir başka anısınıda şöyle aktarır:

“Bu kadının şimdi kocası yüz on yaşındadır ve kızı inmelidir. Kendisine biraz para verecek olduk: Parayı ne’deyin a efendi bana bir iş bulun da evdekilere bakayın! dedi. Bunlara iş bulmak değil bunlara iş yaptırmak ayıp; bunlar ki en yapılmayacak işi yaptılar. Onların yaptıklarıyla övünelim ve onlara yaptığımızla utanarak.. Kahramanlığı kanıksadığımız için mi kahraman kıymetini bilmeyiz? Fakat bunlar yalnız kahraman değil, altmış yıl önceki o eşsiz harikuladeliğin hayatta kalmış hatıralarıdır. Bu üç-beş hatıraya üç-beş maaş bağlamak: Bu onlara iyilik olmaktan daha çok, bizi nankör olmaktan kurtaracaktır.”

Milli Mücadele’de Kadın Gaziler

Kurtuluş Savaşı, Osmanlı döneminde, sarayda iktidar için politika yapan ve ağırlıkla eğitim, imar, yoksulluk ve sağlık konuları üzerinde yoğunlaşan kadını bir göreve çağırır; bir yurt, bir vatan ve bir ulus bina etmek amacıyla erkeğinin yanında silah altında bulunmak için... Erkeğin yaralarını tedavi etmek için... Savaşa cephane yetiştirmek için.. Miting meydanlarında halkı uyarmak için..Üzerine düşen görevi de başarılı bir biçimde yerine getirir. Gerek onurlu yaşama, gerek edebiyatımıza önemli bir örnek teşkil eder.

Eserlerinde, Türk toplumunda egemen olan kadın-erkek eşitsizliğine çeşitli açılardan yaklaşan ve eleştiren Namık Kemal, “Vatan Yahut Silistire”de, kadın kahraman Zekiye’nin, özünde taşıdığı vatanseverlik duygularına, güçlü kişilik ve iyi bir eğitim eklemesi ile onun doğal cesaretini kuvvetlendirir. Bir erkek elbise giyerek, sevdiği islam bey’in peşinden cepheye gider. Namık Kemal, Zekiye’nin yaralı askerlere gösterdiği şevkat ve özeni, Türk kadınının yaradılışında aramaya çalışır. Zekiye, ayrıca, Namık Kemal’in “cenazesini çocukluk gözümle gördüğüm” dediği, 1853-56’daki Türk-Rus Savaşı’nda şehit düşen bir kadın gazinin esinlemesidir.

Savaşın hazırlık aşamasından, zaferin kazanılmasına değin, geçen süreçte erkeklerle birlikte kadın her alanda görev üstlenir.

Mitingler ve Cemiyetlerde Kadın

Özgürlüğün ve bu savaşın haklılığını, zorunluluğunu halka duyurma görevinde kadınları görmekteyiz. Nadir Nadi bu kadınlardan Halide Edip Adıvar’ı överek anlatır:

“Sultan Ahmet meydanında büyük kitlelere kurtuluş ümidi aşılayanlar arasında en başta geliyordu. Burada kalsa ve sesleriyle olsun, yazılarıyla olsun sadece bu davranışlarıyla tarihe maledilirdi. Oysa Halide Edip, bununla yetinmedi. Mebus seçildikleri halde çok erkeklerin gitmeye korktukları, Ankara’ya, bir çok tehlikeleri göze larak gitti. Rahmetli eşi Adnan Bey’in yanı sıra bir çok vazifelerde bulundu. Cepheye gitti, sırasına göre bir kandil ışığında, kardeşi Mehmetçiğin yarasını sardı”. izmir’in işgalinin ardından istanbul’da düzenlenen mitinglerde konuşma yapanlar arasında bulunan H.Edip Adıvar, Nakiye Elgün ve Müfide Ferit Tek ve onları destekleyen binlerce kadın, bu savaşta erkeklerin yanında mücadeleye hazır olduklarını tüm dünyaya duyururlar. 19 mayıs istanbul Sultanahmet mitinginde konuşma yapan H. Edip Adıvar şöyle der:

“Hanımlar! bugün elimizde top, tüfek denilen alet yok; fakat ondan büyük, ondan kuvvetli bir silahımız var: Hak ve Allah. Tüfek ve top düşer, hak ve Allah bakidir. Topun yüzüne tükürecek kadar evlatlar, analar, kalbimizde aşk ve iman, milliyet duygusu var. Biz dünyada millet sınıfına laik bir millet olduğumuzu erkek, kadın hatta çocuklarımıza kadar ispat ettik”.

Bu mitingin ardından, 30 Mayıs mitinginde, Nakiye Elgün “Efendiler! Fatih’in, Selim’in, Süleyman’ın mezarını, ecdadının ebedi abideleri olan camileri, türbeleri bırakıp çıkacak içinizde bir erkek varmıdır? Ben tasavvur etmiyorum, çıkmayacaksınız, bırakmayacaksınız. Biz de daima sizinle beraber olacağız.. Önümüzde açık iki yol var: Biri, tarihimize şanımızla devam etmek, diğeri gözlerimizle beraber tarihimizi de kapayıp ebediyete götürmektir”. belirlemesini yapar. Gazi kadın önderlerin cesaretlerini ortaya koymaları, Osmanlı’nın çöküş döneminde görülen, askerlik ruhundaki pasivizme canlılık kazandırır.

Kurdukları derneklerle, mücadeleye maddi ve manevi destek veren kadınlarımızdan Sivas valisi Reşit Paşa’nın eşi Melek hanım ve arkadaşlarının 5 Mayıs 1919’da kurulan ve Sivas Valiliği’nin 9 Aralık 1919 tarihli yazısıyla resmen tanınan “Anadolu Kadınlar Müdafai Vatan Cemiyeti”, işgallere karşı çeşitli devlet yetkililerine telgraflar gönderdiler. Telgraflar, haksız işgalleri protesto niteliğini taşır. Dernek, izmir’deki mücahitlere para yardımı yapmak amacıyla kampanyalar düzenler. TBMM’nin ve Atatürk’ün desteğini alan derneğe, yurtsever hislerinden dolayı teşekkür edilir. Amasya, Kayseri, Niğde, Erzincan, Burdur, Pınarhisar, Konya, Denizli, Kastamonu, Kangal’da cemiyetin şubeleri açılır.

Kastamonu’da başta gelen memurların eşleri, Müdafaa-i Hukuk Hanımlar Cemiyeti’ni kurmuş, Darü- l- Muallimat bahçesinde tertipledikleri mitingde, bine yakın kadın bulunmuş, izmir’in işgali, Urfa, Antep, Maraş’ın Fransızlar eline geçmesi yüzünden ingiltere, italya Kraliçeleri’ne, Madame Uilson ve Pioncarı’ye protesto telgrafları çekmişlerdir; istanbul’un işgalinden beş gün önce, 15 Ocak 1920’de, aynı yerde böyle bir protesto mitingi tertiplemişlerdir. Savaş günlerinde Açık Söz gazetesini yayımlamakta olan Hüsnü Bey, Kurtuluş Savaşı’nda, hele Sakarya Harbi sıralarında Kastamonu şehri ve vilayeti hanımlarının, Türk kadınlarına yakışır suretti çok çalıştıklarını, çok fedakarlıklar gösterdiklerini yazar yayınlar. Bunun pek çok örneğinden bir oluşum ise, bazı kadınların Hilal-ı Ahmer (Kızılay) şubesini kurup, Lise’de tertipledikleri müsamerede altın saatlerini, küpelerini Hilal-ı Ahmer’e bağışlamalarıdır.

Kadın Gaziler Cephede

Askeri uzmanların deyimi ile bir “topyekün savaş” kabul edilen Kurtuluş Savaşı dünya üzerinde kadın, erkek, çocuk, yaşlı ve genci ile tüm insan gücünün topluca organize edildiği ilk modern savaştır. Topyekün savaş, kadın ile erkeği aynı düzeyde görür ve kullanır. 1923’de, izmir konuşmasında Atatürk şöyle der:

“şuna inanmak lazımdır ki, dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir. Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi; kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer bir organı işlemezse o sosyal toplum felçlidir.”

Milli Savunma Bakanlığı araştırmasına göre, milli mücadeleye katılıp, düşmanla savaşıp şehit düşen kadınlarımızın sayısı 62’dir. Bu kadınlarımızın bir kısmı top mermesiyle, bir kısmı evinde kurşunlanarak şehit edilmiş ya da yaralı olarak hastaneye getirilmiş ve orada vefat etmiştir. Gaziantep ve Kahramanmaraş savunmasında 164 kadın gazi tespit edilmiştir.

Üzerinde durulması gereken bir nokta da; milli mücadeleye katılmaya yönelten bir yasanın olmamasıdır. Kadınlar, savaşa sadece “gönüllü” olarak katılırlar. Olayın büyüklüğü ve değeri buradadır. Kadın askeri hizmetlerde, elindeki silahlarla savaşarak gerektiğinde şehit düşmüş ya da kan dökmüştür. Savaş sürecinde, kadın gazilerin küçümsenmeyecek ölçüde etkin bulunmaları ve madalya alan kadınların listesi, “Kahraman Kadınlar” başlıklı Hakimiyyet-i Milliye gazetesinde belirtilir:

“Orduda birçok kadınımız var ki babaları ve kardeşleriyle beraber, harbin bütün mezahimini (zahmetler) çekerek cephelerde didiniyorlar. Ordu, bilaperva (çekinmeden) tehlikelere atılan bu kahramanların hizmetlerini takdir ederek kendilerini Harp Madalyaları ile taltif (ödüllendirmiştir) eylemiştir. Bu suretle Türk kadını bu istiklal ve istihlas (loşturma) harbinde büyük bir hisse almış ve tarihe ismini pek şerefli bir surette geçirmiştir. Garp Cephesi Kumandanlığı, Eskişehir Harbi’nin bidayetinden (başlangıç) beri orduda kendi vasıtalarıyla çalışan ve ordu ile muzafferen avdet (geri dönüş) eden oniki kadına Harp Madalyası verdiği gibi, Erzak Kolu Kumandanlığı vazifesi ifa eden Fatma Onbaşı’nın da rütbesini Çavuşluk’a terfi eylemiştir. Bu kahramanların esamisini büyük bir şeref hissederek bervechi ati (aşağıda olduğu gibi) neşreylemekteyiz:

1- inönü’ne merbut Kurgun künyesi’nden Ali kerimesi Alime

2- inönü’den Besim kerimesi şükrüye

3- inönü’den Hacı Osman Kerimesi Fatma

4 - inönü’den Musa kerimesi Ayşe

5 - inönü’den Mehmet Ali kerimesi Hafıza
6- inönü’den Kara Bektaş kerimesi Fatma

7- inönü’den Mehmet kerimesi Ümmühan

8- inönü’den Veli Onbaşı kerimesi Ayşe

9- inönü’den Molla ibrahim kerimesi Ayşe

10- inönü’den Ali kerimesi Ayşe

11- inönü’den Molla Hasan kerimesi Fatma”.

Cephe gerisindeki bütün yaralıların ve ikmal maddelerinin taşınması, Türk kadınının sırtına ve kağnısına yüklenmiştir. Basit silah endüstrimizi onlar çalıştırmışlardır. Ankara, Ulus meydanındaki kadın heykel işte bu kahraman Türk kadınının simgesidir. Bunun dışında, elinde silahla, cephede milis görevini yerine getiren pek çok kadınımız olmuştur. 1919’da, Yunanlılar Aydın’a girerken, bir anne silahını kapar ileri atılır. Bunu pek çok erkek ve kadın takip eder. Ayşe, Emine ve Seher adlı kadınlar tarihe geçmiş, gerçek savaşçılardır.

Cephelerde ve Kurtuluş Savaşı’nda görev alan bazı kadın gazilerimiz şunlardır:

Kara Fatma (Fatma Seher Erden): 1888’te Yusuf ağanın kızı olarak, Erzurum’da doğmuştur. Binbaşı Derviş Erden ile evlenmiş onunla birlikte Balkan Savaşına katılmış. I. Dünya Savaşında ailesinden 9-10 kadınla birlikte Kafkas Cephesine gitmiş, Mondros Ateşkesinden sonra, eşi Ermeniler tarafından şehit edilince, etrafında topladığı kadınlarla birlikte Ermenilere karşı çarpışmışlar. Erzurum’da, Mustafa Kemal ile yaptığı görüşme sonucunda görev istemiş ve silah arkadaşlarıyla Bursa ve izmit’in işgalden kurtulması için çalışmıştır. Fatma Seher için Mustafa Kemal ile görüşebilmek, bir suikastı önlemek için sıkı tedbirler alındığından pek kolay olmamıştır. Onunla görüşmeyi nasıl başardığını, nasıl vazifelendirildiğini yine kendisinden izleyelim:

“Mustafa Kemal’in huzuruna çıkabilmek için muhtelif kıyafete girerek, üç günlük mücadeleden sonra, devamlı bir takibim neticesi olarak, Sivas’ta öğle yemeğine davetli bulunduğu bir yere giderken yolda yakaladım. Üzerimde çarşaf ve yüzümde peçe kapalı idi. Kendisiyle bir mes’ele hakkında görüşmek istediğimi söyleyince, ilk defa sert bir lisan kullanarak, ‘Ne görüşeceksin!’ mukabelesinde bulundular. Kalbimdeki vatan aşkı bu sert muameleye galip gelerek derhal peçemi kaldırdım ve istanbul’dan buraya kadar sizinle görüşmek için geldiğimi, ma’ruzatımın bir dakika için denlenmesini ısrarla rica ettikten sonra, pek yakınımızda bulunan küçük bir lokantaya beni kabul ettiler. Mustafa Kemal bana adımı, silah kullanmayı, ata binmeyi bilip-bilmediğimi, savaştan, ateşten korkup korkmadığımı sordu. Verdiğim cevaplar Mustafa Kemal’i memnun etti. Bütün kadınlar Kara Fatma gibi olsaydı! dedi. Adı onun bu hitabından sonra Kara Fatma olarak kaldı.

Oğlu, kızı ve kardeşinin de yer aldığı müfrezesine az zamanda 480 kişi katıldı. Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Muharebesinde büyük yararlılıklar gösterir. Büyük Taarruz için hazırlıkların sürdüğü sırada Trabzon’da bulunan Kara Fatma için istikbal gazetesi şöyle yazar: “Üç seneden beri Yunanlılar’la harp eden Kara Fatma’nın namını herkes işitmiş ve bu kahraman kadını herkes dinlemiştir. Kara Fatma, tıpkı bir erkek gibi omuzunda silahıyla en çetin harplere iştirak etmiş, çetecilik yapmış, yaralanmış ve hatta faaliyetine devam etmekte ısrarcı olmuştur”.

Afyon civarında Yunanlılara esir düşer ve kendi çabalarıyla kurtulur. Bu olayı kendi ifadeleriyle aktaralım;

“Altımdaki Ceylan ismindeki, güzel talim ettirilmiş çok akıllı bir hayvandı; adeta bir piyade neferi gibi düşman mevzisine sokulmakta fevakalade mahirdi. Afyon civarındaki Sürmeli Köyü’nde bulunan düşmana müfrezemle taarruz esnasında hayvanımla düşmanın mevzisine sokulmak icap etti. Bu esnada düşman tarafından bir kement atılarak yakalanmıştım ve hayvan da şahlanarak bizim tarafa firar etmeyi başardı; ben de bu şekilde düşmana esir olmuştum.

Beni yakaladıkları zaman gözlerim bağlanarak, kendi mevzilerinin iki saat gerisinde bir yere götürülmüştüm ve burada gözlerimdeki mendil çözüldü ve Sürmeli Köyü’nde kurmuş oldukları karargahlarında yarım saat sorgulandım; benden bilgi almak için sürekli sıkıştırıyorlardı; ben de verdiğim cevaplarda kaçamak cevaplar veriyordum. Bunlar arzu ettikleri maksadı temin edemediler. Bunun üzerine, Başkumandanları olan Tirikopis’in yanına götürdüler ve beni görünce son derece hayretle bana bakıyordu ve “Sen Kara Fatma?” diye üç defa hayretle ismimi tekrarladı ve biraz sonra, hayret ettiğinin sebebini son sualinden anladım. Meğer bunlar, Kara Fatma’yı devasa bir şey tehayyül ediyorlarmış ve ben bunlara cevaben, ‘Anadolu’daki Kara Fatmalar’ın en kuvvetlisi benim’ demiştim ve sonra beni bir yere kapattılar.

‘Evvela başıma dört tane süngülü nöbetçi diktiler; bir kaç gün geçtikten sonra bir kişiye indirilmişti. Birgün nöbetçinin yanına misafir arkadaşı geldi. Sürekli şarap içiyorlardı. Misafir olan arkadaşı kalktı gitti. Bu nöbetçi şarap içmeye devam ediyordu. Her halde çok içmiş olmalı ki sabaha karşı sızdığını gördüm; fakat bir türlü inanamıyordum. Bir - iki yoklamdan sonra, hakikatten sarhoş olduğuna kanaat getirmiştim’; Elindeki silahı alarak, kaçtım. Sürmeli Köyü’ndeki ovada kıtamın başına geçtim. Bu başarımdan dolayı Üstteğmenliğe terfi ettirildim.” Üstteğmenlik maaşını Kızılay’a bağışlamış. 1954 yılında TBMM tarafından yeniden maaş bağlanmıştır. Erzurum’da 1955 yılında vefat etmiştir.

Ayşe Hanım: Yunanlıların izmir’i işgali ile milli mücadeleye katılmış, Aydın civarında ve inönü Savaşları’nda yer almıştır. Sakarya Savaşı’nda yaralanmış ve tedavisinin ardından müfrezesine geri dönmüştür. Başarılarından dolayı binbaşılığa yükseltilmiştir. Mücadelenin kazanılmasından sonra, Ankara’ya gelmiş ancak burada bavulunu çaldırdığı için evrakları kaybolmuştur. Ancak okuması olmadığından Merkez Bankası’nda hademe olarak çalışmıştır.

Tayyar Rahmiye: Osmaniye’nin Raziyeler köyünden olan Rahmiye, Fransızlara karşı 9.Tümenin yaptığı mücadeleye müfrezesiyle katılmıştır. 1 Temmuz 1920’de Fransızlara karşı harekete geçildiği sırada, askerlerde bir duraksama olunca “Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da, siz erkek olarak yerlerde sürünmekten utanmıyor musunuz?” der, ateş hattında kalan iki arkadaşını korumak için ani bir hareketle ileri atalır ve şehit düşer.

Esma Nene: Mollakasım köyünde zulmü görenlerdendir. Mollakasım Köyü imha edildikten sonra Zeve’ye gitmiş, Zeve çayından geçememiş. Müslümanlar gelip kendisini atla çaydan geçirmişler. Yaşadığı büyük faciadan hafızasında kalan hatıra kalıntılarını şöyle ifade edebildi:

“Zeve’deki kadınların tamamını bir dama doldurup altımıza su bıraktılar. Yarı belimize kadar su içinde kaldık. Sonrada gelip erkeklerimizi seçip götürdüler. Onları başka bir damda yakmışlar. Bunu sonradan öğrendik. 15 yaşından küçük çocukları da süngülediler. Kadınları da guruplar halinde Van’a sevkettiler.

Hatice Bayraktar

Türkiye’ nin Jeopolitik, Jeostratejik Konumu

Türkiye; jeopolitik ve jeostratejik özellikleri, coğrafi, iktisadi, siyasi, askeri nitelikleri, nüfusunun yapısı, miktarı ve hasletleri, kültürel ve tarih birikimi, milli ve milletler arası düzeyde eşsiz deneyimleri bakımından dünya ölçüsünde değerleri olan milli gücü hiç bir zaman küçümsemeyecek bir ülkedir.

Türkiye;

a-) Topraklarının bir bölümünün Avrupa da olması, yüzelli yıla yakın bir süredir yaptığı tercihler, siyasi, iktisadi ve teşkilatlarla ilişkileri bakımından bir Avrupa ülkesidir.

b-) Ülkesinin büyük bölümünün Asya’da olması aynı köke, dile, kültür ve tarihi mirasa sahip, aynı dili paylaşan, büyük Türk topluluklarını içinde barındırması bakımından bir Asya ülkesidir.

c-) Bir Ortadoğu ülkesidir.

d-) Bir Balkan ülkesidir.

e-) Kendisini çevreleyen, tarihi, kültürel, siyasi ve iktisadi ilgi ve menfaatleri bulunan denizler sebebiyle bir Akdeniz bir Ege denizi bir Karadeniz ülkesidir.

f-) Jeopolitik yönden “Atatürk Körfezi” şeklinde tanımlanan Akdenizdeki durumu, bu deniz ve çevresiyle ilgi ve menfaatleri ve anlaşması olması, üyesi olması bakımından, bir Atlantik ülkesidir.

Türklüğün bütün değerlerini, ümitlerini ve bekleyişlerini temsil etmesi bakımından bir dünya devletidir.

Türkiye tarım, hayvancılık yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle kendi kendine yeterli dünyadaki 7 devletten biridri. iştu bu özelliğinden dolayı her türlü politik ve siyasi oyunlar oynanmakta ve senaryolar tezgahlanmaktadır. Türkiye; dünya hakimiyeti iddiasında bulunan devletlerin iştahlarını kabattığı ve her fırsatta sahip olmayı heves ve arzuladıkları kalpgahta yeralmaktadır.

Dünya hakimiyetinin kara kuvvetleri ile elde edilebileceği savunanların başında ingiliz jeopolitikçisi Sir Halford Mc Kinder gelir. Mc Kinder; Dünyanın dörtte üçünün su ve yanlız birinin kara olduğunu kabul etmişti. Teorisine göre; Avrupa, Asya ve Afrika kıtaları bir dünya adası oluşturur. Bu dünya adasının eksen (Mihver) alanı yani kalpgahı (en önemli kesimi) Kuzey Rusya ve Sibirya ortasından uzanır. Avrupa ve Batı Asya arasında kalan yani bugün Rusyanın bulunduğu bölgeyide dünyaya hakim olmaya yetecek potansiyel kuvvetlere malik bir bölge kabul eder. Bu bölgenin coğrafi unsurlarını kıymetlendirdikten sonra şu formülü öne sürer.

1. Doğu Avrupaya hakim olan kalpgaha hakim olur.

2.Kalpgaha hakim olan dünya adasını kontrol eder.

3. Dünya adasına hakim olan dünyayı kontrol eder.

Rusyanın dünya hakimiyetini kolaylıkla ele geçirmesi için sıcak denizlere inmesi gerekeceğinden Rusyanın bu amacına engel olan aynı zamanda kenar kuşak ülkesi olan ülke Türkiyedir. Spykman’a göre, kenar kuşak memleketleri olarak kalpgahı kuşatan devlet Rusların sıcak denizlere inmesine engel olmaktadır. Spykman’a göre;

1. Kenar kuşak memleketlerine hakim olan dünya adasını kontrol eder.

2. Dünya adasına hakim olan dünyayı kontrol eder.

Türkiye Rusyanın yumuşak karnına giden ve Kafkas ile Hazar petrollerini kontrol altında tutabilecek bir coğrafi konumdadır.

Bir ortadoğu ülkesi olarak Türkiyenin konumu incelenecek olursa;

a-) Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının düğümlendiği, ve mafsal teşkil ettiği bir bölgede olan Türkiye; coğrafi mevki ile tarihi göçlere yön, muhtevası ile bünyesinde medeniyetlere imkan vermiştir.

b-) Ortadoğu dünya adasının kalpgahını teşkil eder. Bunu elinde bulunduran bir büyük devlet, büyük güçleri kolaylıkla geliştirebilir ve Dünya adasını kolaylıkla kontrol altına alabilir.

c-) Ortadoğu jeopolitik ve stratejik kara, hava ve deniz mihverlerini üzerinde; Karadeniz ve Akdeniz’e Atlas Okyanusu ve Pasifik’e çıkış kapılarını elinde bulundurur ve Atlantik’i Pasifik’e bağlar.

d-) Bakir yeraltı imkanları ve zengin petrol rezervleri ile önemli bir güç merkezi durumunda olan Ortadoğu, gerektiğinde dünyayı ekonomik ve politik yönden etkiliyebilecek durumdadır.

e-) Üç büyük dinin bu bölgede doğması, tarih boyu altı büyük imparatorluğun kurulmasına imkan sağlaması, tarihi, coğrafi, ekonomik, politik ve stratejik faktörlerin oluşturduğu cazibeli bir güç ve odak merkezi olduğunu ortaya koymaktadır.

Buradan dünya adasına, kontrol ve bilahare hakimiyet daha mümkün görülmektedir.

Kürt ve Ermeni meseleleri büyük devletlerce desteklendiği taktirde, gelecekte Ortadoğu için önemli ihtilaflar yaratabilir.

Ortadoğuda kaynayan kazan kaynadıkça ve kaynatıldıkça, bölgede istikrarsız ortamı devam ettirmek istenildiği müddetçe, süper güçlerin bölgeye müdahalelerini gerektireceğinden Türkiye, siyasi, ekonomik, coğrafi ve sosyal yönlerden kuşatılarak bu durumdan müteessir olacaktır.

Kıbrısın doğu Akdenizin kapısı olması, Süveyş kanalının kontrol altında tutulmasından dolayı Yunanlı Megalo iddiasını yaşattığı müddetçe, Türkiye uzun vadeli olarak bunun etkisinden kurtulamayacaktır ve bu Türkiye için bir tehdittir.

Rusyanın dünya hakimiyeti idealini yaşatması, gelecekte ortadoğu krizinin beklenmedik inkişafı ile güç kullanılmasını gerektirebilir; buda Türkiye için hayati önem yaratabilir.

Netice itibariyle Ortadoğu’da çıkabilecek büyük ve küçük her türlü olaydan Türkiyemiz direkt veya endirekt etkileneceğinden gerekli ön tedbirlerin zamanında alınmasının, milli menfaatler için kaçınılmaz olduğunu ortaya koymaktadır.

Em. P. Yzb. M. Nurşems Harsa

Kıbrıs’ ta Hezeyan Görenler Tarihten Ders Almalı

Bir Miras gibi, yıllardır paylaşılmaya çalışılan Kıbrıs, şimdilerde AB hezeyanıyla geçmişin acılarını unutuyor.

Uluslararası ilişkilerde ne dostluk, nede düşmanlık vardır. Bu nedenle tarih bilincine sahip olmak her ulusun gereksinim duyduğu bir meseledir. Geçmişte yapılanları, olan biteni tarafsız bir gözle değerlendirmek, bilmek gelecek için önkoşuldur.

Bir zamanlar “Türk dostu” sayılan ingiltere, 19. yüzyılın sonlarından itibaren. Türkiye aleyhine ısrarlı bir politika izlemiştir. Abdülhamit’in uzunca süre dostu görünen majestelerinin hükümetleri, sonraları II. Abdülhamit’e düşman kesilmiş ve onu “Kızıl Sultan” ilan etmiştir. ingiltere’ye alkış tutan ittihat ve terakki yöneticileri de çok geçmeden kara listeye alınmış ve onları savaş suçluları olarak cezalandıracağını tüm dünyaya duyuran da ingiltere olmuştur.

ingiltere’nin, Çarlık Rusya ile Akdeniz ve Asya’da çetin bir çıkar mücadelesi verdiği bilinir. Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti’ni desteklemesi çıkarları gereğidir. Osmanlıları Rusya’ya karşı bir tampon güç olarak kullanmıştır, ürettiği politikaları bu doğrultuda yönlentirmiştir. Mısır ve Kıbrıs’ı ele geçirmesi, Kuveyt’i himayesine alması, Basra Körfezi’ne yerleşmesi hep bu politikanın getirdikleridir.

Aslında, koruyuculuk kisvesi altında yatan gerçek “Kurdun kuzuyu korumasıdır”. Bu korumayı, Salih Münir Paşa 24 Temmuz 1903’de Abdülhamit’e gönderdiği bir raporla açıklar”. Bizi korumakla kendi esenlik ve güvenliklerini sağlamış oluyorlar. Pek çok kez görüldüğü gibi, kendi amaçlarına ulaşıp bizim aracılığımızla çözülecek işleri kalmayınca, bizi korumaktan vazgeçiyorlar”.

Kıbrıs adası 4 Haziran 1878’de (Berlin Kongresi) Osmanlı hükümeti tarafından ingiltere’ye “kiralandı”. Bundan güdülen amaç açıkça gelir sağlamaktı. Kira bedeli 92.000 lira tutarındaydı. Ne var ki, 1855 yılında Osmanlı Hükümeti ingiltere’den borç almıştı. ingiltere’nin ödeyeceği kira bedeli, detaylı yoldan Kıbrıs halkı tarafından karşılanıyordu.

1914’de Osmanlı Hükümeti’nin Almanya yanında savaşa katılmasını bahane eden ingiltere, Kıbrıs’ı koloni statüsüyle topraklarına kattı. Devamında, ingiltere Kıbrıs halkından vergi toplamayı sürdürdü.

Kıbrıs’ın ilhakı için Yunan Çabaları

ingiltere, Arabistan ve Mısır’ı kendisine bağlayıp, Hindistan yolunu güven altına alınca, Kıbrıs’ın önemi ikinci plana düşer. Hatta, ingiltere Kıbrıs’ı ilhak ettiğini 11 yıl sonra, 1925’te açıklar.

ingiltere’nin Kıbrıs’ı ilhak etmesi adanın Yunan kökenli halkı tarafından memnuniyet verici bir olay olarak karşılanır. ingiliz yüksek komiseri adaya ayak bastığında, kendisini karşılayan Başpiskopos başkanlığındaki Rumlar, yönetim değişikliğinden duydukları mutluluğu açıkca gösterirler. ingiltere’nin diğer adaları Yunanistan’a verdiği gibi, Kıbrıs’da aynı statü ile karşılayacaklarını umarlar.

Beklentiler Rumların Türk halkına yönelik yoğun tahrikleri, saldırıları da beraberinde getirir. Yunanistan’a ilhak umutları sonucu Türkler üzerinde yoğunlaşan baskıyı, bizzat ingiliz yetkililer de tesbit eder. istanbul ingiliz Büyükelçisi H.Loyard, 1 Ağustos 1878 tarihinde Dış işleri Bakanı Lord Salisbury’e yazdığı raporda görüşlerini açıklar:

“Rumlar Türkleri herşeyden yoksun kılmak ve adadan kovmak amacıyla büyük çaba harcayacaklardır. Bütün Kıbrıs topraklarını elde etmek amacıyla her türlü sahtekarlığı yapacaklar ve böylece Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak isteyeceklerdir.”

ilhak faaliyetleri artınca, Türkler, Yunanistan’dan gelen tahrikçilere ilk tepkilerini 1881’de ortaya koyuyor. Müftü Hacı Ali Rıfkı Fuad, ingiliz Yüksek Komiserine, Türk halkının ENOSiS (Birleşme) karşısındaki tavrını belirtirken, etkin önlemler alınmasını istiyordu.

Türkler haklıydı. Çünkü, 1879’da ingiliz Yüksek Komiserine 54 imzalı bir muhtıra veren Başpiskopos Sofranis, Rumların çoğunlukta olduğu bir Meclis talep ediyor, 1880’de adaya gelen Yunan subaylarına, 250 katırla birlikte 150 gönüllü ve para veriyordu. Katırlar, para ve gönüllüler Yunanistan’ın Türklerle girdiği savaşta kullanılıyordu. Ve ENOSiS arzularını içeren bir mektubu da Yunan Kralına ulaştırıyordu.

7-8 Nisan 1881’de, “Teselya-Epir-Kıbrıs” ve “Yaşasın Enosis” sloganları ile ilhak gösterileri yapan Rumlar, hiç birşeye de aldırmıyordu. Türk halkı 26 Mart 1882’de, Sömürgeler Bakanı Kimberley’e gönderdiği bir muhtırada, “Enosise karşı bir güvence olarak, Danışma Meclisi’nde “Eşit Temsiliyet” talep etmekteydi.

1907 yılında Kıbrıs’ı ziyaret eden dönemin Sömürgeler Bakanı Müsteşarlarından W. Churchill şöyle diyordu:

“Fakat bu toplumun Yunanistanın bir parçası olduğu neye dayanıyor. Adanın tarihi devrelerde Mısır, iran, Asur, Roma, Venedik, Ceneviz ve Osmanlı Devletlerine bağlı olduğunu biliyoruz. Hiç bir zaman Yunanistana bağlı olduğunu tarih kaydetmiyor. Kıbrıs en geniş bir hayal ile bile corafi bakımdan Yunanistanın bir parçasını teşkil edemez. Kıbrıs’ta şimdi yaşayan insanlar Yunanlı değildir. Bunlar buraya göç eden Mısırlılarla Yunanlıların karışımından meydana gelmiş melez bir ırktır. Yalnız Yunan dili bunların Yunan geleneklerine bağlı kalmalarını sağlamıştır. Bunlar, filozof, kahraman ve heykeltraş Yunanlıların torunları değildir.”

Fakat Mondros Mütarekesi imzalanırken Lloyd George, Yunan elçisine şöyleder:

“Gladstone, ismini lyan adalarına bağladı. Ben de adımı Kıbrıs’a bağlamak istiyorum.”

ingiltere’nin politik çelişkisi de ilhak tezine bir şekilde katkı sağlamaktaydı.

10 şubat 1947’de Paris Barış Konferansında, Rodos ve 12 adayı Yunanistan’ın ilhak etmesi, Kıbrıs’ın Rum kesiminde yeni umut kapılarının açılmasına vesile olmuştu.

Kıbrıs’ı Miras Gibi Paylaşıyorlar

ilhak edilir, edilmez gibi politik oyunlar neyin nesiydi? Acaba Türkiye’nin tepkisimi ölçülüyordu? Ya da Kıbrıs babalarından kalan bir mirasmıydı?

1950 yılında ingiliz liberal Partisi başkanı Hopkins Moris, Yunanlılara, “Yunan hükümeti Büyük Britanya’ya Kıbrıs konusunda hiçbir müracatta bulunmadı. şayet Elen hükümeti ingiltere’ye resmen müracat etmiş olsa idi, bugünkü durum bambaşka olurdu” diyerek, ilk adımı atıyordu.

Bu beyanat, Yunanistanı harekete geçirdi. Yunan Başkanvekili Sofokles Venizelos, 16 şubat 1951’de ingiltere’ye başvurarak, Kıbrıs’ın ilhakını istedi.

ikinci Dünya Savaşı’nın başından beri, adanın ilhakı yolunda, Yunanlılar tarafından ilk defa ve resmen bir talepte bulunuluyordu. Yunan Hükümeti Başbakan Yardımcısı Sofokles Venizelos bu talebini, Yunan Parlamentosu önünde ortaya attı:

“inkar edilemez bir hakikattır ki, ta 1912’den beri bütün Elen hükümetleri Kıbrıs meselesini ele aldılar. Eğer bugüne kadar yeni bir talepte bulunulmamışsa, bu meselenin doğrudan doğruya ingiliz menfaatlerini ilgilendirmesi ve diğer yandan da Yunan devletinin olgun politikası icabı meselenin tatlılıkla hallonulabileceği anı beklemesindendir. Bugün hiç bir şüpheye mahal bırakmamak üzere şu resmi kürsüden Kıbrıs’ın anavatana ilhakının, Yunan milletinin en aziz dileği olduğunu ilan etmek fırsatını ele geçirmiş bulunduğundan bahtiyarım”.

Bu ilk resmi talep, haklı olarak Türkiye’de büyük bir infial uyandırdı. Türk kamuoyu ve basını şiddetli tepkiler verdi.

1953’de Mareşal papagos, parlamento önünde Kıbrıs meselesiyle ilgilenmeyeceğini söylemesine rağmen, şubat 1953’de, aradan bir ay geçtikten sonra, meseleyi programına aldığını belirterek Fransız Le Monde gazetesine verdiği beyanatta “Kıbrıs meselesi moralman ortaya atılmış durumdadır. Eğer sonunda iki taraflı bir anlaşmaya varamazsak, hakkımızı aramak için her türlü meşru yola müracattan çekinmeyeceğiz” diyerek, gerekirse meşru olmayan yollara da başvuracaklarının altını gizlice çizip, yarayı kaşıyıp, büyümesine yol açıyordu.

Ve Tokat Gibi Bir Cevap

Hezeyanlar, insanı aklın ve bilimin ışığından alıp, karanlıklara götürür. Dönemin Yunanlı yetkilileri ve Kıbrıs’lı Rumların temsilcileri çılgınca bir ölçüsüzlük içinde kitleleri yanlış yönlendirme yarışı içine düşmüşlerdi. Dönemin Rum Liderlerinden Makarios, Eylül 1954’de şöyle konuşur:

“Bizans imparatorluğu zamanında din düşmanı barbar akıncılar, Küçük Asya’dan kalkıp buralara akın ettikleri zaman biz panayiamıza sığınmıştık. Konstantinopolis’teki Ayasofya kilisesinde ayini yarıda bırakıp çanlarımızı susturdukları zaman da yine panayiamıza sığınmıştık. Yunan milleti Türk esareti altında geçirdiği yıllar boyunca da panayiadan imdat bekledi. Bu dualar boşa gitmedi. Bir gün elbette panayiamızın yardımıyla, Ayasofya’da çanlarımız yine çalacaktır.

Bugün esaret altında bulunan Yunan Kıbrısımızın hürriyetine kavuşması için işte yine panayiamıza sığınıyoruz. Tarih ispat etmiştir ki, Kıbrıs ezelden beri Yunanlıdır. Yunan hükümeti bizim namımıza Birleşmiş Milletler’e başvurmuştur. Davamız bütün dünya davalarının en doğrusudur, en haklısıdır. Emelimize kavuşacağımıza zerre kadar şüphemiz yoktur. Bayrağımızı elimizde taşıyacağız ve bu haklı dava uğrunda sonuna kadar mücadele edeceğiz.”

Yıllardır sürdürülen haksız ve yanlış politikalara cevap vermenin zamanı gelmiştir. inönü Savaşını, Sakarya Savaşını unutup ders almayan Büyük Hellen savına susması için bir tokat indirilmeliydi ve indirildi.

Türkiye bu defa kararlı bir şekilde olayların üzerine gitmeye odaklanmıştı. 20 Temmuz 1974 Cumartesi günü saat 05.05’te Türkiye resmen Kıbrıs’a müdahale kararı aynı gün sabah saat 06.10’da bizzat Başbakan Bülent Ecevit tarafından açıklanmıştı. Girne kıyılarında başlayan Türk çıkarması Lefkoşe-Girne yolu üzerine hava birliklerimizin indirme harekatıyla desteklenmiş ve Türk Silahlı Kuvvetleri Lefkoşa - Girne arasında dar bir şeridi ele geçirmeye muvaffak olmuştu. 20-22 Temmuz günleri harekatın başarılı bir şekilde devam ettiği ve Rum Yunan kuvvetlerinin bozguna uğradığı gözleniyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri Ada’ya çıkan Türk Kuvvetlerinin emniyeti için gerekli arazı parçasına hakim olamadan Türkiye’nin o günkü hükümeti Birleşmiş Millet olmak üzere ABD ve diğer devletlerin istekleri doğrultusunda 22 Temmuz akşamı ateşkes kararını uygulamaya koymuştur. Türk müdahalesi sonrasında Nikos Sampson hükümeti ile birlikte Yunanistan’daki askeri rejim de yıkılmıştır. Kıbrıs’da Nikos Sampson’un yerine Rum Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Klerides geçmiş, Yunanistan’da da Konstantin Karamalis sivil bir idare kurmuştu.

Ateşkeş kararından sonra Dışişleri Bakanı Turan Güneş ingiltere Dışişleri Bakanı J.Callaghan, Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Marros I. Cenevre Konferansı çalışmalarını başlatır. 30 Temmuz günü Türk tezi olarak kabul edilen metin üzerinde anlaşmaya varılıp bir açıklama yaparlar. Bu anlaşma sonucu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tohumları ekilir.

Kıbrıs Rumları ve Yunanlılarla yapılacak görüşmelerde bir sonuç alınamayacağını gören Kuzey Kıbrıs Türk Federe Devleti, 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni resmen ilan etti. Rauf Denktaş tarafından okunan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanıyla ilgili “Bağımsızlık bildirisi”, Kıbrıs tarihinde çok önemli bir sayfayı da başlatmıştır.

Em. Hv. Yarbay Metin YALABIK

Okullar Açılırken şehit ve Gazi Öğretmeni Unutturmayacak Etkinlikler Yapılmalı

Okullar açılırken, eğitim üzerine eğilmek, kemikleşmiş sorunlara değinmek gelenek haline gelmiştir. Pek çok köşe yazarı, bildik sorunları kağıtlara dökerler. Okul, öğrenci, öğretmen, Milli Eğitim Bakanlığı ve bütçesi masaya yatırılıp, didiklenir.

Ne yazık ki, ülkede iyi okulların sayısı çok düşüktür. Oysa her ilçede cazibe merkezi haline gelen en az 8-10 okul olmalı. Başka türlü eğitimin sorunları çözülmez. Belki 50 yıl sonra bunu görebiliriz. Velilerle okul yönetimi arasında “Kayıt parası” kavgası da umarız bu uzun süreçte ortadan kalkar. Beklemeyi sevmeyenlere de bir tavsiyem var. Her ilçede, o kentin ileri gelenlerinin katılımı ile oluşturulacak eğitim konseyi, okulları iyi okul yapabilmek için yarışabilirler. Böylelikle gençleri, kendi içlerinden başka bölgelere kaçmalarına engel olabilirler. Hükümetin, iktidara gelmeden önce eğitimde yerinde yönetimden önce eğitimde yerinde yönetimden sıkça bahsettiğini de hatırlayalım, ya da iktidara hatırlatalım.

Türkiye’nin genç ve artan nüfusu, yakın bir gelecekte Avrupa’nın önemli bir ihtiyacını karşılayacak. Birleşmiş Milletler Nüfus Dairesi’nin istatistiklerine göre, önümüzdeki 50 yılda Avrupa’nın nüfusu 90 milyon kişi azalacak. Son beş yıldır nüfus düzenli bir şekilde azalıyor. Değişen yaşam ve aile anlayışı, eğitimli kadınların kariyer endişeleri gibi sebepler, bir çok Avrupa ülkesinde doğurganlığı aşağıya çekiyor. Doğurganlığı ile tanınan italya’da bile nüfus, 1977 yılından beri azalıyor. 2050 yılında italya’nın bugünkü nüfusunun dörtte birini kaybedeceği hesaplanıyor.

işgücünün azalması, nüfusun düşmesi beraberinde Avrupa Sosyal Güvenlik sisteminin çöküşünü de getirecek. Avrupalılar vergi verecek, sigorta primi ödeyecek ve işgücü yaratacak çocuklara sahip olmadıkları takdirde; emekli maaşlarını ödeyemeyecek, emekli yaşını yükseltecek, vergileri arttıracak acı reçeteleri hayata geçirmek zorunda kalacaklar.

Meseleye bu açıdan bakıldığında durum Türkiye’nin lehine sonuçlar doğuracak şekilde gelişiyor. Fakat öncelikle genç nüfusu eğitebilmek birincil koşul olarak önümüze geliyor.

Dolayısıyla kaliteli insan yetiştirmek için tartışmayı temel alıp, kısır döngülerden sakınmamız ufkumuzun sınırlarını çizecek.

Bu noktadan hareketle, eğitim ordusuna gereken önemi verip, vermeyeceğimizi de sorgulamak ile karşı karşıyayız. Eğitim ordusunun genelde bilinen sorunları, maaşlarının düşüklüğü, lojmanların yetersizliği ve kendilerini geliştirememeleri şeklinde sıralanabilir. “24 Kasım Öğretmenler Günü” mesajlarına baktığımızda bildik meselelerin altı kalın hatlarla çizilir. Yetkililerde bütçeden aldıkları cücük payı ileri sürüp, kurtulmanın yolun ubulur ve kabahatleri olmadığını beyan edip, gelecek yılı beklerler.

Med-cezir şekline bürünen sistem, önemli bir konuyu öğütür, unutturur. Sığınılacak liman ise, toplumsal hafızanın zayıflığıdır. En kolay iştir unutmak. Ben, sen, o hepimiz unuturuz. Özür ise, bir kaç parlatılmış cümlelerdir.

Bu derginin dikkatli okurları nereye varmak istediği anlamıştır. Her eğitim döneminde gözden kaçan konu “şehit ve Gazi Öğretmen” kavramıdır. şehit ve Gazi, genel tanımı itibariyle, savaşa katılıp ölen ve yaralanan ya da yaralanmadan geri dönendir. Kavramları derinliğine inceleyip fikir sahibi olamayanlar, öğretmenden gazi olur mu? diyebilirler. Terörün 21. yüzyılın getirdiği bir savaş biçim iolduğunu yeterince anlamayanlar, gazilik kavramının sadece askere özgü bir nitelik olduğunu ileri sürerler.

Oysa durum hiç de öyle değildir. Aysbergin görünen yüzü ile meşgul sığ bir düşünce, elbette bir analize gidemez. Fakat Terörle Mücadele’nin Kurtuluş Savaşı gibi, bir topyekün savaş olduğunun bilincinde olanlar, şehit ve gazi ünvanının öğretmene de yakıştığının farkındadırlar.

Eğitim ordusu, Terörle Mücadele denilen savaşta 147 şehit verdi. Üzülerek söylemeliyim ki, gazi öğretmen sayısını devlet bile bilmiyor.

Hatırlamaya çalışalım, Terör şöyle diyordu: “Ey! Öğretmenler, bu bölgeye gelmeyin. Gelirseniz, öldürüleceksiniz”. Tehdide aldırmayıp giden öğretmenlerden, 147’sini şehit verdik. Eğitimli bir kuşak yetiştirmek; askeri ve ekonomik gücün taçlandırılması olduğunu bilen, eğitim tümenleri, tugayları savaş tarlasına, cepheye koşar adımlarla gittiler. Elbette kaçanlar, korkanlar ve istifa edenler de vardı. Ya korkmayanlar, cesaretle askerin, devlet erkanının, polisin yanında saflara geçtiler. işte bu kahramanlardan sağ kalanlar da vardı yani Gazi Öğretmenler.

Onları unutmayalım. Bir gazi için en büyük düşman unutulmuşluk ve ilgisizliktir. Okul yönetimlerine bir önerim var: şehit öğretmenler için okulların açıldığı hafta, ay bir program yapsınlar Gündemlerine şehit ve gazi öğretmenleri alıp, öğrencilere bu kahramanları unutturmamaya çaba göstersinler.

Yani eğitim döneminde, şehit öğretmenlerin önünde saygıyla eğilir, gazi öğretmenlere de şükranlarımı sunarım. Ve öğrencilerimize de başarılı bir yıl temenni ederim.

T. Murat işiler

Ülke Güvenliğinin izdüşümü Gazilerdir

T.S.K.’nde görevin yerine getirilmesi esastır. Görevin yerine getirilmesi bakımından; bir taraftan, o birliğin komutanının sorumlu olacağı öngörülmüştür. Diğer taraftan ast’ların durumdan görev çıkarmak zorunda oldukları öngörülmüştür. Görev çok net olarak belirlenmemişse, ast’ın durumdan görev çıkarması ve her şeyin önüne gelmesin beklemesi gerektiği kabul edilmiştir.

Bu yaklaşım biçimi hasebiyle, gaziler kulvarında var olan durumdan görev çıkarttım. “Gaziler” dergisinin 20 yıllık çalışmalarını ve çabalarını inceledikten sonra, yapının içinde görev almayı kabul ettim. Hem kalemimle, hem de vatandaşa giderek yaşanılan çelişkileri, sorunları ifade etmeyi hedefledim.

Gaziler dergisi bünyesinde tesbit edilen hedef; birlik ve bütünlüğümüz uğruna iç ve dış tehditlere boyun eymemek adına verilen savaşta, gazilik mertebesine yükselmiş kahramanların sosyal ve siyasal haklarını alabilmeleri doğrultusunda mücadele vermek olarak özetlenebilir.

Almış olduğum eğitim gereği, şehit ve gaziler konusunda çaba göstermem, durumdan görev çıkarmanın izdüşümüdür.

Silahlı Kuvvetler’in Özellikleri

T.S.K’nın vatan sevgisi kendine özgüdür. Öğrenim ve meslek yaşamı boyunca elde edilen değerler manzumesi, profesyonel askerde vatanı için canını vermeyi esas ve tek amaç olarak belirler. T.S.K’nın, cumhuriyetin gerçek koruyucusu olarak kendini nitelemesinin altında yatan etmenlerden biri de budur. Türkiye’nin özel bir coğrafi konumu vardır. Asya’yı ve Avrupa’yı birbirine bağlayan stratejik öneme sahip Çanakkale ve istanbul Boğazlarına sahip olması, Orta Doğu’ya egemen bir konumda yer alması ve diğer bir takım etmenler nedeniyle, dünyanın geleceği üzerine söz sahibi olduğu kabul edilmektedir. T.S.k’nın yapısı ve işlevi gereği, bu coğrafi duruma ağırlık vermesi söz konusudur.

Anayasamızın 72. maddesi, “Vatan hizmeti her Türk’ün hakkı ve ödevidir” hükmüyle koşulların bize dayattığı duruma da parmak bakmaktadır. Dikkatli ve tedbirli olmamız gerektiğininde altını çizmektedir. Askerlik ödevi, bulunduğumuz coğrafyada bir zorunluluktur.

işte yaşadığımız coğrafya bize, “nefsi koruma duygusu” ile “topluluk duygusu” arasında yaşanan çatışmadan sıyrılarak gerektiğinde ölüme koşmamızın sebebini de izah eder.

Bir nokatayı daha ilave etmek isterim; Silah arkadaşlarımıza sarsılmaz bir bağla bağlıyız ve silah arkadaşlarımıza her yerde yardım etmeyi şiar edinmişizdir. Vatan ve ulusun çıkarlarını her şeyin üstünde tutarız.

Silahlı Kuvvetlerin, şehit ve gazilere vermiş olduğu önemin nedeni, işte bu noktada vücut bulur.

Ülke Sorunlarına Bakış

Harp okulları ile astsubay hazırlama okullarında 1983 ve 1985 yıllarında yapılan araştırmalarda, TSK’nın ülke sorunlarına gösterdiği duyarlılığın temelleri görülebilir. Anılan araştırmalarda öğrencilerin ülke sorunlarını değerlendirişlerine de bakılmıştır. Öğrencilerin verdikleri cevaplardan; ülke yönetiminde ortaya çıkan aksaklığın en önemli nedenleri; “yönetimin dürüst, çalışkan bir kadronun rehberliğinde olmaması” ile “mevcut yasaların öngördüğü biçimde bir yönetim uygulamasının yapılmayışı” olduğu anlaşılmıştır.

20 yıl sonra, askeri öğrencilerin yaptıkları tesbitlerde, haklı olduklarını gösteren pek çok olaya tanık olduk. Toplumun her kesiminden bunu teyit edecek örnekleri bulmak çok basit bir iş.

Gazilik kavramı kapsamında bir örnek vermek gerekirse, Anayasa’nın 61.maddesidir. 61.madde, “gazilere yaraşır bir hayat seviyesinin, devlet tarafından karşılanacağını” hükmetmiştir. Oysa Maliye bakanı, “bütçeye trilyonlarca lira yük getirir” bahanesiyle, devletin yardımına muhtaç gazileri elinin tersiyle itmiştir. Elbette amacım hükümetin bir bakanını itham altına almak değil, sadece bir örnek vermektir. Daha önceki maliye bakanlarını ya da diğer bakanları unutmuş değiliz. Çünkü 30 yıldır yüksek enflasyonla yaşarken, gazilere verilen maaşın 138 milyon sınırında olmasını açıklamakta zorluk çekeriz.

Sivil yöneticilerin beceriksizliği neticesi, gazilerin yaşadığı olumsuzlukların, ülkenin güvenliğini ve bütünlüğünü tehlikeye düşürdüğünü kabul etmekteyim. Gelişmiş ülkelerde, şehit ve gazilere yaklaşım biçimi en üst düzeyde tutulur. Üretilen politikalar, bu konunun ciddiyeti ile yanı paralelde seyreder. Gelişmemiş ülkelerde ise, kahramanlık boyutu ön plana çıkarılır. Yazılanlar, çizilenler tek yanlı, sığ bir düzeyde kalır. Belirli günlerde hatırlanan şehit ve gaziler yılın büyük bir bölümünde unutulur.

Özetle, bu farklılıklar bizlere yeni hedefler tayin etmektedir. şehit ailelerine ve gazilere sahip çıkmanın önemini kalın hatlarla çizip, gerekli mercilere ulaştırmak zorunluluğumuzu görmek durumundayız.

Em. Ast. Cihan Savran

Sayfa Başına Dön