Gaziler dergisi

SAYI 134

20.Yıl Tebliği

Uzun bir süreç... Her veri, bilgi ve belge bir çok an’ ın izlerinde Gaziler dergisi postasında eridi. Şehit ve Gazi olgusuna, politik, ekonomik, sosyal ve popülist kaygılardan uzak, araştırmacı, sorguluyucu bir mantıkla ve objektif bir gözlük takarak yaklaşıldı.

Türkiye’ de ilk kez Mart 1992’ de, gazilerin, yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntıları; resmi geçit töreni dışında ve hamasi edebiyat yapmadan kamuoyu gündemine taşıyan...

Şehit ve Gaziler üzerinde dönen politik, ekonomik ve şahsi çıkar dolaplarını deşifre eden...

Kan sıkıntısı çekilen sıcak savaş döneminde, Şubat-1993’ de ‘Kan Bağışı’ kampanyası ile siyasetçilerin, ordunun, yetkililerin, iş dünyasının ve halkın takdirine mazhar olan...

Yabancı ülke gazilerine tanınan yasal hakları, uygulanan programları, tasarlanan projeleri, gazi organizasyonlarını ve işlevlerini Türkiye gazilerinin bilgisine sunan...

Gaziler Dergisi ve çalışanlarının iddiası şudur:

“Biz, Türkiye’ de ‘gazilik’ olgusu üzerine yayın yapan ilk ve tek dergiyiz. Yetkimizi, İstanbul Valiliği tarafından verilen Mart 1983 K-542-10406 sayılı belge ile aldık. Gücümüz ise; dördüncü kuvvet basından kaynaklanır.

Amacımız; gazilik kavramının derinliğine inmek, tüm detayların ortaya çıkmasına aracı olmak, gazilerin bilinç düzeyini yükseltmek, kamuoyunu bilgilendirmek ve yetkilileri harekete geçirip, izlemektir.

Ancak , tüm bu faaliyetler gerçekleştirilirken zaman zaman bazı yetkililer tarafından araştırılmadan, değerlendirilmeden önyargılı tavırları ile karşılaşmaktayız. Elbette ak ile kara ortaya çıkmalı... Şehitler ve gaziler üzerine politik ve ekonomik çıkar amaçlı manipulasyonlar deşifre edilmeli... Bu noktada herkes hemfikir. Ateş olmayan yerde duman tütmez... Ama duman hangi yönde? Bunun yanıtını düşünerek, tartışarak ve inceleyerek bulmaya çalışalım. Günah keçisi olmak kimsenin kabulleneceği bir durum değildir. Dezenformasyon tuzaklarından kurtulalım ki, kafalar karışmasın.

Kore Savaşı’ ndan bugünlere, 50 yılı aşkın bir süreçte gazilik kavramını karıştırdığımızda; yeterli ilgi gösterilmeyen, bir kaç kurum dışında desteklenmeyen ve problemleriyle giderek büyüyen bir çerçeveyi karşımızdaki duvarda çivili görürüz. Bakmasanız ya da görmemezlikten gelseniz de o, duvarda anlaşılacağı günü bekler.

Gazilik olgusunu yardım, bağış gibi konulara indirgemeden irdelemenin tam zamanıdır. Konuya yardım, bağış persfektifinden bakmak gazilere yapılan en büyük haksızlıktır. Onların cesur birer kahraman olduğunu unutmaktır. Anayasa’ nın 61. maddesi gazilere gereken önemin eşit şekilde verilmesini hükmeder. Ancak, onlarca hükümet gazilik kavramını ihmal etmiştir. Gazilerle ilgili birçok yasa ya meclis raflarında ya da henüz hazırlanmamıştır. Türkiye’ nin jeopotik konumu itibariyle güvenlik sorunu en temel, en güncel meselesi olduğu konusunda hemfikiriz. Yaşadığımız terör vebası belleklerimizde yerini korumaktadır. Gelecekle ilgili kaygılar dünya devletlerinin gündemini işgal etmektedir. Kargaşa içinde yüzen bir dünyada, güvenlik sorunu ile gazilerin el üstünde tutulmasını birarada gören uluslar güçlü olarak ayakta kalacaktır.

Gazi temsilcisi dernek ve vakıflar silkelenmeli, gazilerin seslerini meclise taşımalıdır. Gazilerin; eşleri, ebeveyinleri, çocukları ve yakın çevresi ile geniş bir tabana sahip olduklarını hatırlatacak, yaklaşımları, siyasi iradeye sunmalıdır. Sivil toplum kuruluşlarının temel amaçları bu tip çalışmalarda önem kazanır.

Bu konularda adım atmak isteyen her kuruma, kişiye açık olduğumuzu beyan ediyoruz. Dergi sayfalarımızı, gazilik olgusu ile ilgili her türlü düşünceye, tartışmaya açıyoruz.

Gün ışığına bugüne değin gereğince(!) çıkmayan “Gazilik” meselesini aydınlığa kavuşturmak için gelin birlikte olalım...”

 


Gazilik ile Güvenlik Kavramı ve Gaziler Dergisi

GDile kolay... Yaklaşık çeyrek asır... Gazilik kavramına, gazilere yönelik dolu dolu 134 adet dergi...

Büyük bir bilgi birikimi...

Sayısız belge, kaynak...

11 bin ziyaretçinin gezdiği zengin bir internet sitesi. Gazilikle ilgili kaynak arayanları rahatlatan geniş kapsamlı bilgi havuzu. Gaziler, gazilik, gazilerimiz vb. yazın, bir tuşa basın, karşınızda Gaziler Dergisi.

Aydın, entellektüel geçinenlerin hemen hemen hiç değinmediği, reytingi olmadığı için program yapmaya gerek duyulmayan gazilik üzerinde emek sarfetmek hayli güç. Konuya ilişkin böylesine geniş bir bilgi birikimini algılamak hem onur verici hem de bu çatı altında çorbada tuz olmak bir vatandaşlık görevi.

Uzun süreç içersinde doğruyu meydana getiren bir nokta olup ya da öncesi ve sonrası arasında yer alıp kesintisiz bir biçimde ilerlemeyi sağladığımı düşünmek beni mutlu kılıyor. Üstlendiği bir vazifeyi her koşulda yerine getirmenin huzuru içimi kaplıyor.

Çoğu kez doğrulandığına hepimizin tanık olduğu bir gerçek var: baştan sona özenle yönelmese de okuyucu, zihninde, elattığı her dergi hakkında birtakım sorular oluşturur. Dergiyi yazan kim? Neden yazmış? Derginin konusu ne? Nasıl işleniyor konu? Bir katkısı var mı derginin? Hangi yönleri eleştirilebilir? En çok rastlanan sorulardır bunlar.

Sık sık, derginin kapağında yer alan adı ile geçiştirilir bu sorular; oysa, en iyi yanıt derginin tüm yayınları incelenerek elde edilir. Gene de bazı dergilerin yapısı, daha başta, sözü edilen soruları belli bir aydınlığa kavuşturmaya uygun olabilir.Bununsa: bazı okuyucuların, beklediklerini bulamayacakları yere başvurmuşlarsa, dergiye belli açılardan yaklaşmasını kolaylaştırmakla, önemli yararlar sağlayacağı apaçık ortadadır.

Onun için şimdi burda, durumun elverişli olduğu inancıyla, sorulardan birkaç tanesini belirli bir orandan öteye geçmeden yanıtlamaya çalışacağım.

Öncelikle, “derginin yazarları kim?” sorusunu kısaca yanıtlayalım. Gaziler dergisi, gaziler ve gazilere ilgi duyan gazeteciler tarafından yazılır. Yazarların ana ilkesi ise, kendi adlarından çok, haberlerin ve makalelerin öne çıkmasıdır.

Şimdi de, “Bu dergi neden yazılıyor?” sorusuna eğilelim. Sorudaki neden sözcüğü iki yöne işaret ettiğine göre - bir yanda dürtü öte yandan da amaç yönünden - iki ayrı yanıt gerekiyor. Bu dergiyi yazdıran dürtü nedir? ile bu derginin güttüğü amaç nedir? diye dile getirilebilecek iki soruyu izlemek zorundayız.

Biyografik bazı öğeleri işe karıştırmadan, ancak subjektiv bir davranışla ve diğer yazarların özünü bilmem bağlamında ben diye konuşarak dürtüye ilişkin soruyu ele alabiliriz: Beni bu dergide yazmaya iteleyen dürtü, “gazilik ile güvenlik arasındaki ilişkiler” başlığı altında toplanabilecek birçok soru, kaygı, merak, tedirginlik, çekicilik ve şaşmanın gittikçe artan bir basınçla yaşayıp düşünme gündemimde iyiden iyiye ağır basması oldu. Sonra sonra anlamaya başladım, kendimi bildim bileli beni doğrudan ya da dolaylı uğraştırmış olan önemli soruların bir tutamıymış meğer gazilik ve güvenlik bağlamı. Bunun yalnız benim için değil, başkaları için de böyle olduğu kanısındayım. Herkes hem kendisinin hem başkalarının ne dediğini, ne düşündüğünü, ne istediğini, ne yaptığını bilince ulaştırırken, eninde sonunda gazilik ve güvenlik’ le hesaplaşmak zorundadır. Bu zorunluluk, yanılmıyorsam, insan teklerini aşan bir yaygınlıkla, toplum yaşamının yüzeyinden derinine dalbudak salmaktadır. Nitekim ben de sürdürdüğüm çalışmaların, zaman zaman örtük de kalsa, gazilik kavramı ve güvenlik ile nesnel bir bağı olduğu sonucuna vardım. Öyle ki artık pekçok gazilerle ilgili sorunun, ancak ‘gazilik ile güvenlik’ ışığında gereği gibi işlenebileceği görüşündeyim.

Yaşadığımız coğrafya, dünyadaki yeni gelişmeler gazilik ve güvenlik kavramları üzerinde sağlıklı, ciddi düşünmemizi gerektiriyor.

Gaziler Dergisi’ nin amacı ne? Kestirmeden ifade ile kavramsal bir araştırma bu dergi. Bir kavram olarak ‘gazilik’ ile bir kavram olarak ‘güvenlik’ arasındaki kavramsal ilişkileri incelemekte. Buna göre, gazilik ve güvenlik kavramlarının, aralarındaki bağ bakımından, anlamını günışığına çıkarmayı amaçlıyor Gaziler Dergisi.

Demek ki ödev: çeşit çeşit konuşma ortamlarında, gazilik ve güvenlik deyimlerinin gerek ayrı ayrı gerekse özellikle birarada kullanılırken birbirlerine ne yönden, nasıl, ne oranda anlamca bağladıklarını aydınlatmak.

Bu belirlemeler ışığında “Gaziler Dergisi’ nin yöntemi nedir?” sorusunun karşılığı, en kısa deyimle çözümleme (analiz) yöntemidir. Azıcık açarsak: gazilik-güvenlik kavram bağında yansıyan anlam yapısını, belli başlı özellikleri, katları, kıvrımları, boyutlarıyla sergilemektir çözümleme. Gazilik ile güvenlik’ in neyi, neleri anlattığını, anlatabileceğini bulup ortaya çıkaran bir işlemdir çözümleme.

Son olarak, tam karşılığı Gaziler Dergisi’ nin ancak bütününden derlenebilecek olan bir soru “Bir katkısı var mı Gaziler Dergisi’ nin?”

Gaziler Dergisi’ ni sürekli takip edenler ya da internet’ teki siteden izleyenler için sorunun yanıtı bugüne değin alınmıştır. Ancak tek bir dergi ile hüküm vermeye çalışanların ve gazilik konusunda dar kalıplar içinde kalanların işi epeyce zordur. Onlara söylenecek özet bir şeyimiz var: Bilinen kalıplardan bir an önce kurtulmak, önyargının gölgelerini izlemekten vazgeçmek olacaktır.

Bir kaç örnekle Gaziler Dergisi’ nin gazilikle ilgili katkısını izah etmeye çalışayım. Gaziler Dergisi, gazilerimizin yaşam mücadelesinde karşılaştıkları sosyal, ekonomik sorunları, birebir röportajlar aracılığı ile komuoyunun gündemine taşıyan ilk ve tek dergidir. Gazi ünvanı alabilmenin siyasal bir mücadele gerektiğini, meclisi zorlamadan konuya ilişkin yeni bir kanunun çıkarılamayacağını ifade eden dergidir. Gazi Bakanlığı’ nın çok önemli bir kurum olduğunu yurtdışı araştırmaları neticesinde ortaya çıkaran önemli bir yayın organıdır. Gazi temsilcisi dernek ve vakıfların gazilerle ilgili sorunların ancak bir parçasını çözeceğini, oysa bütünün ele alınması gerekliliğini sürekli ileri süren ve bu alanda basınımızın önemli bir mevkutesidir.

Gazilik ve güvenlik ilişkisi yeterince dile getirilmemiş bir konudur. Bu alanda çalışma yok denecek kadar azdır. Dolayısıyla bu alanın bayraktarlığını yerine getiren Gaziler Dergisi’ ne “iyiki varsın” demek iade-i itibarla eşdeğerdir. .

Metin YALABIK

Gaziler Dergisini Hedef Alan Saldırıları Kınıyoruz

Muharip Gaziler Derneği ve Harp Malülü Gaziler Derneği’ nin sistemli bir şekilde, dergimizi hedef alan ithamlarını anlamakta, algılamakta güçlük çekiyoruz

Son dönemlerde giderek artan, gerekçeklerine bakıldığında gerçeği yansıtmayan ve anlaşılması mümkün görülmeyen tavır ve tezgahlanan senaryoların muhatabı olmaktayız. Araştırma, sorma zahmetine girmeden “ben bilirim” edasıyla önümüze konulan yargısız infazları göğüslemek zorunda bırakılıyoruz. Bir çeşit “inatlaşma duruşu” sergileyenleri karşılamakta zorlanıyoruz. Açık ve net olarak görevlerini suistimal edip, kötüye kullananları hayret içersinde izliyoruz.

Gaziler dergisine karşı girişilen bu sistematik saldırıların arkasındaki sebep nedir?

İleri sürülen suçlamalara şöyle bir baktığımızda, derginin satışında odaklandığı görülüyor. Gaziler Dergisi’ nin satışı bağımsız ajanslar tarafından gerçekleştiriliyor. Dergi satışı yapan ajansların, duygu sömürüsü yaptıkları, dernek süsü vererek abone ve reklam elde ettikleri öne sürülüyor. Ajanslarda çalışan emekli subayların bir baskı unsuru olduğu, satışın bunun neticesinde gerçekleştiği de suçlamalarda gizli bir şekilde yansıtılıyor.

Öyle bir toplum olduk ki, her çalının ardında bir düşman, her an bir tehlike durumu var gibi duygularla yaşıyoruz. Paranoya, aklın önüne geçmiş.

Adını ve içeriğini gazilere kılavuzlaşmış bir yayın organı olan Gaziler dergisi, duygu sömürüsü, dernek süsü ambalajıyla satılıyor tezini savunmak, aslında gazilere gösterilen duyarsızlıkla eş anlamlıdır... Ayrıca halkı ikiye, üçe bölen dergiler rahatlıkla satılırken, neden gazilerle ilgili bir dergi çeşitli desiselerle satılıyor diye iddia edilir? Basında, televizyonda emekli askerlere danışılır, fikirleri kamuoyuna beyan edilir. Ancak konu Gaziler dergisine gelince, emekli askerler “dergi satışında baskı unsurudur” tezini nasıl açıklayabiliriz?

Deniliyor ki, Gaziler dergisine sözümüz yok. Satışını icra edenlerle işimiz. Satışçıları durduruyoruz. Bu ne anlam taşır? “Aba altında sopa göstermek” mantığı ile örtüşmez mi? Sen satışçıların abone ve reklam almasını zora koşmakla ne yapıyorsun? Gaziler dergisinin can damarı olan abone gelirini keserek, derginin yayınlanmasını engelliyorsun. Ne kazanıyorsunuz?

Suskun kalmanın kabullenmek gibi algılanılmaması için açıklama yapma gereğini duyuyoruz. Türkiye’ de gazi adını kullanan iki dernek var. Bu iki derneğin bazı şubeleri Gaziler dergisinin karşısında.

Neden Gaziler dergisine karşısınız? Gazilerimize kılavuz lanmış bir dergi sizleri rahatsız mı ediyor? Gazilerimizi bilinçlendiren bir dergi ile ne alıp veremediğiniz var ? Açıkça söyleyin, bizde yayınlayalım. Halkımızın ve gazilerimizin görüşüne, değer yargılarına havale edelim. En iyi hakem onlardır.

Kapalı kapılar ardında, bazı kolluk kuvvetlerini, savcıları etkileyerek nereye varacaksınız?

Gaziler dergisinin 20 yıllık süreçte 133 sayı üretmesini alkışlayaca ğınız, öveceğiniz yerde küfür edip, basın hayatından yok etmeye çalışmak size ne yarar sağlayacak?

Biz gücümüzü hukuk devleti olan Türkiye’ nin sağduyu sahibi vatandaşından ve gazilerimizden alıyoruz. “Arı kovanına çomak sokmaktan” korkmuyoruz. Bazı kendini bilmez ve görevini kötüye kullananlardan ise hiç çekinmiyoruz. Gaziler dergisinin ne yapmaya çalıştığını bilen ve değer veren yüzlerce emniyet mensubu, emekli asker arkamızda... Terörle Mücadele’ de gazi ünvanı alamayan binlerce kahraman yanımızda... Onlar bizi destekle dikçe, kusura bakmayın! bu saldırılar bizi amacımızdan, hedefimizden saptıramaz.

Elbette Gaziler dergisinin eleştirilmesi, yerilmesi, övülmesi doğaldır. Bizim de bunu sürekli açıklayacak halimiz yok. Ama gerçekten saçma yergilerin, kendilerine gazilik kavramı üzerine tek yetkili ya da nüfuzlu sayan kişilerden gelmesi, en küçük bir mantık süzgecinden geçirilmeden, paranoyak bir ruh durumuyla saldırılması tahammül sınırlarımızı zorluyor. Kimseye bizi sevmiyorlar diye kızma densizliği göstermiyoruz. Ancak algılama niyetinde olmayanlar için bu konuda yazmayı istemediğimiz halde devam etmeye mecbur olduğumuz anlaşılıyor.

Saldırılara Birkaç Örnek

Abone ve reklam satışımız engelleniyor. Elbette genel durum içinde yüzdesi düşük. Ve bu engelleme, usulüne uygun bir şekilde cereyan ediyor. Bazı illerde, özellikle ilçelerde! emniyet ve jandarma tahsilat ve dergi dağıtımı ile görevli personelimizi “Şikayet var” yaklaşımıyla alıp, karakola götürüyor. Şikayeti, telefonda “abone olurum” diyen kişi yapıyor. Yüzlerce kilometre kateden arkadaşımızı çağırıyor ve suçluyor! “Abone olmuyorum” demiyor, “ayağıma kadar gelsin, ödeme yapacağım” diyor.

Emniyet ve Jandarma da tek şikayetle yetinmiyor. Abone olanları telefonla merkeze çağırıyor. Personelimizden ve dergiden şikayetçi olması söyleniyor. 5-6 aboneyi bir araya getiriyor, başlıyorlar suçlamaya. Sonra savcılığa gönderiyorlar. Savcı bakıyor, 5-6 şikayetçi ve derginin görevlisi. Gaziler dergisiyle ilgili hiç bir belge, bilgi savcıya iletilmiyor. Savcı da ya arkadaşımızı bırakıyor ya da bilgi toplamak için gerekli yazışmalara başlıyor. Bu arada görevli elemanımızı tutuklayıp cezaevine gönderiyor. Ayrıca kilitlenmiş ruh durumu ile hareket eden bazı emniyet ve jandarma mensubu, o yörenin basınını da harekete geçiriyor. Basında haklı olarak aldıkları taraflı bilgileri gazetelerine yansıtıyor; “Dolandı rıcılar tutuklandı ya da yakalandı”

Sonra ne oluyor? Adalet çalışıyor belgeler, bilgiler bir araya getiriliyor. Davalar takipsizlik ya da beraat kararıyla kapanıyor.

Bir dergiye abone olursunuz, dergi yayınlanmazsa, size ulaşmazsa davanızda haklı olursunuz. Çünkü para ödediniz, karşılığını almak zorundasınız.

Gaziler dergisi 20 yıldır yayınlandığına göre, onu nasıl suçlarsınız? Gaziler dergisine verilecek olan en büyük ceza, ona abone olmamaktır. Yoksa adaleti oyalamakla sadece vicdanınızı rahatsız edersiniz.

İste size örnek; Zonguldak’ ın Karadeniz Ereğli ve Artvin’ in Arhavi ilçesinde yaşanıldı. Karadeniz Ereğli İlçe Emniyet Müdürü Ünal Şahen ve Arhavi İlçe Emniyet Müdürü Mehmet Kılıç, yaptıkları operasyonla! görevlimiz Vedat Yılmaz ve Mustafa Kaplan’ ı yakaladılar. Savcılara yetersiz bilgi verdiler. Basını ayaklandırdılar. Sonuç; iki arkadaşımızda cezaevinin yolunu tuttu. Vedat Yılmaz bir ay tutuklu kaldı ve bırakıldı. Mustafa Kaplan’ da cezaevinden çıkacağı günü bekliyor.

Sayın emniyet müdürlerine şunu sormak istiyoruz; gönül rahatlığıyla görevinizi ifa ettiniz mi? Suçsuz yere bir ay ceza evinde kalan Vedat Yılmaz ve bayramı tutuklu geçiren Mustafa Kaplan size göre dolandırıcı mı? Bu davaları takip edin sonucu hep birlikte göreceğiz.

Ayrıca Gaziler dergisini internet üzerinden inceleyin. Polisi gazi olarak kabul eden tek dergi olduğunu görün ve vicdanınızla hesaplaşın.

2847 Sayılı Yasa Gazi Derneklerini Kapattı

Gerçeğin üstü örtülemez. Yaşanılanlar bir dönem sonra değerlendirildiğinde, doğrular bizi şaşırtırcasına karşımıza dikilir.

1983 yılı, gazilik olgusu açısından bir dönüm noktası oldu, öncesi ve sonrası yeterince değerlen dirilmedi. Bir başka anlamda birbirinden farklı bu iki evre derinlemesine irdelenmedi, sorgulanmadı. Bu iki dönemi masaya yatırıp yazan, çizen de olmadı. Her konuda ahkam kesen aydınlarımız, gazilik kulvarında sessiz kaldı.

Savaş olgusu pek sevilmez. Ama barışıda beyaz güvercinler getirmez.

Anayasamızın 72. maddesi, “Vatan hizmeti, her Türkün hakkı ve ödevidir” hükmünü yazar. Erkeklerin askere gitmesi yasa gereği zorunludur. Ancak bu yasaya sığınıp “bizde askerlik yaptık, ne olacak” tavrını sergileyenlere bir iki çift sözümüz var. Evet herkes askerlik yapıyor. Kim savaşın dehşet verici yüzünü görüyor, kim savaş tarlalarında gencecik arkadaşlarını bir tohum gibi ekiyor? GAZİLER... Gaziler birer sayı değildir. Gazi, sadece vatan için değil, arkadaşını kurtarmak adına, stratejik bir mevziyi ele geçirmek uğruna ölüme koşarak gidenlerdir.

Projöktörleri bu kulvara yeterince çevirmedik. Aydınlatamadık gazilik olgusunu. Terörler mücadelenin en kızgın, en yoğun olduğu ortamda savaştan kaçanları gördük, içimize atarak izledik.

Gazilik süreci, TBMM’ nin Atatürk’ e 19 Eylül 1921’ de gazilik ünvanı verilmesiyle start aldı. Gaziler 62 yıl, kendi kurdukları yüzlerce dernekte, sivillerle birlikte başarılı pek çok etkinliğe imza attılar. Mevcut gazi dernekleri, sosyal, kültürel hizmet yarışında kıyasıya bir rekabet geliştirdiler. Hizmet kalitesi de rekabetin getirdiği anlayışla çıtayı yükseklere çıkardı. Bir gazi, bağlı bulunduğu dernekte hoşnut değilse, bir başka derneğe gidip üye olabiliyordu. Her gazi derneğinin kendine ait özel bir sancağı, bir mühürü vardı. Törenlerde askeri kıyafetler içinde onları seyretmek bir başka keyifti. Hemen hemen her ilçede gazileri simgeleyen bir dernek vardı. Otobüslerde gazilere yer ayıran tabela pırıl pırıl parlıyordu. Askeri kıyafet içinde bir gaziyi gördüğü nüzde, durup selam vermek adeta bir gönül borcuydu. En yoksul semtin okulundan, en zengin bölgenin okuluna kadar, gazileri görüp, anılarını dinlemek olağandı.

Bu süreç 1983 yılında kesintiye uğradı. Gaziler, Ankara’ dan yönetilecekti. Bir anlamda ademi merkeziyetçilik yerini merkezi yetçiliğe terkediyordu. Bundan böyle Ankara ne derse o olacaktı. Merkezi otorite, gazilerin sorunlarını çözmekle mükelefti. Anlaşılması bugün bile güç olan dönüşüm, 2847 sayılı, 16 Haziran 1983 tarihli bir yasa sayesinde gerçekleşti.

2847 sayılı yasa ne getiriyordu?

Öncelikle 6. maddesine bir bakalım, “Bu kanunla kurulması öngörülen derneklerin dışında; aynı amacı güden, bu derneklerin isimleriyle veya bunların isimlerinin baş ve sonlarına ekler yaparak veya asker, gazi, muharip, askeri okul adlarını veya benzeri isimleri kullanarak dernek kurulamaz.”

Ve devam edelim. Yasanın 9. maddesine eklenen geçici 2. madde şöyle diyor: “Mevcut dernekler, geçici 1. maddeye göre yeni derneklerin kurulma işlemle rinin tamamlanmasını izleyen üç ay içinde genel kurullarını toplayıp üyelerinin tabi olduğu statülerini dikkate alarak, yeni kurulan derneklerden birine intibak ve mal varlıklarının bu kanuna göre kurulacak derneklerden bir veya birkaçına intikal hususunda gerekli kararı almak zorundadır.”

Özetle yüzlerce yerel gazi dernekleri kapatıldı. Tüm gaziler Ankara’ da kurulan iki derneğe bağlandı; Muharip Gaziler Derneği (MGD) ve Harp Malülü Gaziler, Şehit Dul ve Yetimleri Derneği (HMGŞDYD).

Kötü kanun olmaz, kanunun uygulamada yarattığı olumsuz sonuçlar olur. 2847’ nin uygulama sına baktığımızda Anayasa ile çeliştiği rahatlıkla görülmektedir. Anayasa’ nın 11 nci maddesi, “Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz” ifadesine yer verir. 10. maddede “hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz” hükmü bulunur. 33. madde ise, “herkes, önceden izin almaksızın dernek kurmak hakkına sahiptir” der.

Kore Savaşı’ na katılan, Gaziantep Kore Kahramanları Derneği Başkanı Halil Dağlıoğlu’ nun beyanına dayanarak bir durum tesbiti yapalım. 1953 yılında Kore’ ye giden, 13 ay savaş bölgesinde askerlik görevini yerine getiren H. Dağlıoğlu, 2847 sayılı yasa nedeniyle Kore Gazileri Derneği ismini taşıyan derneklerin adını Kore Kahramanları Derneği olarak değiştirmek zorunda kaldıklarını belirterek, önemli bir noktaya işaret ediyor. “Türkiye 1950-66 arası Kore’ ye 50 bin asker gönderdi. 1953 yılından sonra benim gibi Kore’ ye gidenler gazilik ünvanını alamadı.”

Kıbrıs gazileri de bir netice alamıyor. Halen Kıbrıs’ ta askerimiz bulunuyor. Ancak gazi olarak kabul edilmiyor. Savaş yok. Fakat savaş durumu ortadan kalkmadı.

Bu durumdaki binlerce mağdur gazinin sorununu Ankara’ daki bu iki dernek çözebilir mi? Ya da teröre karşı savaş vermiş gazilerin sorununu...

Yaşadığımız problemlerin, çelişkilerin çözümünü Ankara’ dan beklemenin yarattığı sıkıntıyı ulusça biliyoruz. Ekonomik, idari ve siyasi reformların yapılması gerekliliği üzerinde bir konsensüsün oluştuğunu da görüyoruz. Hükümetin kamu yönetiminde, ekonomide, siyasi alanda reform içerikli yasa tasarıları üzerinde çalıştığı sürekli gündeme geliyor. Olumlu adımların beklentisini hissettiğimiz dönemde gazileri çok yakından ilgilendiren 2847 sayılı yasa üzerinde çalışmalar yapılmasını da ümit etmekteyiz. Bu konuda her türlü kesimden görüş beklemekteyiz.

Gaziler Dergisi Doğuyor

Gaziler dergisinin 1983 yılında yayın hayatına başlamasına ister rastlantı ister kader deyin, bu sizin seçiminiz. Bir avuç gazi ve sivilin bir araya gelmesiyle, İstanbul’ da Mart 1983’ te Gaziler dergisi, gazilik kulvarında Türk basınına adını yazdırdı. Gazilik olgusu yeni gelişmeler karşısında nasıl şekillenecekti? Elbette televole basını ya da Kartel Medya bu konuyla ilgilenmeyecek ve gündemlerine taşımayacakları belliydi. Çünkü meselenin reytingi yoktu.

Oysa terör, azgın dişlerinin arasından salyalarını Türkiye’ nin bölünmez bütünlüğü üzerine akıtıyordu. ASALA terör örgütü Ermeni diasparasını duyurabilmek, ses getirmek adına bir dizi eyleme girişmiş, elçilerimizin kanını döküyordu. Dışişleri Şehitliği, ASALA’ nın katlettiği diplomatla rımızı acı içinde kucaklıyordu. Şehitlerimiz vardı, Gazi diplomatlarımız neredeydi? Kim onlarla ilgilene cekti? Washington Büyükelçimiz O. Faruk Loğoğlu ile Amerika’ da yaptığımız röportajda sayın elçimiz şu beyanatı veriyordu: “Gazi dediğimiz insan, devletin karşısında gazi olamıyor. Sizin çalışmalarınızdan anladığım kadarıyla bu boşluğu kapatmaya çalışıyorsunuz. Gazilik bilinci vermeye çalışıyorsunuz.”

ASALA terör örgütü ile nasıl başa çıkabilirizin hesabını yaparken, Avrupa destekli PKK karşımıza bir tehdit olarak çıkıyordu. Bu kez PKK Terör Örgütü kan dökmeye, can almaya başladı. Şehit cenazelerinin ardı kesilmiyor, uzuvlarını kaybeden gazilere malül yakıştırması yapılıyor, hak ve ünvan alamayanlar ise kaderleriyle başbaşa kalıyordu.

Hükümetler, her duyanın hoşuna gidecek kitabi sözler söylüyordu. Bu söylemlerin aksini iddia eden olabilirmiydi? Ancak, bu basit, kolay gerçeğinin dile getirilmesi Terörle Mücadele Gazileri’ nin sorunlarına yanıt vermiyordu. Terör devlete savaş açmış; polisi, öğretmeni, diplomatı ve diğer kamu görevlilerini vuruyordu. Üstü örtülü bir savaş veriyorduk. Bugün çektiğimiz ekonomik sıkıntının büyük bir bölümü bu savaştan mirastı.

Gazilik olgusu, elde tutulması zor bir coğrafyada yer alan Türkiye Cumhuriyeti’ nin en önemli meselesiydi, ancak gözden kaçırılıyordu. Ülke güvenliği ve bölünmez bütünlüğü Kore, Kıbrıs ve Terörle Mücadele Gazileri’ ne dayanıyordu, ama nafile, bu denli kaba hatları olan ciddi bir mesele karşısında duyarsızdık.

İste Gaziler dergisi bu çelişkili ortamda, gazilerimizin Türk basınında ele alındığını göstermeye ve gündem oluşturma çabası içersinde olduğunu ifade etmeye çalışıyordu. Gazilik kavramı, derinlemesine sorgulanmalı, irdelenmeli, bilinmeyenler kamuoyuna ve yetkililere sunulmalıydı. Öncelikle gaziler gereken ilgiyi görüyormuydu? Konu Gaziler dergisinin sayfalarına taşınmalıydı ve taşındı. Ne yazık ki, çıkan sonuç hazin vericiydi. Tuvalet temizleyen, simit satan, evsiz barksız, sandalda yaşayan, çöp toplayan, devletin ilgisizliği karşısında bile “savaş olsa yine giderim” diyen, sefalet gazi maaşı ile geçinen gaziler fotoğraflandı, hayat hikayeleri yazıldı. Devlet ile gaziler arasında köprü görevi yerine getirildi.

Gelişmiş ülkelerin gazi organizasyonları ile temasa geçildi. Gaziler dergisi topladığı bilgi ve belgeleri ilgili ve yetkili olanlara bir ayna gibi tuttu. 2002 yılının Kasımında, Amerika’ ya davet edildi. “Gaziden Gaziye” adlı uluslararası bir toplantıda Türk gazilerini tanıttı. Karşılıklı bilgi alış-verişinde bulunulup, elde ettiklerini kamuoyuna ve gazilere yansıttı.

Ülkede 30-35 bakanlık vardı. Ancak bakanlar kurulunda, gazileri temsil edecek bir “Gazi Bakanı” yoktu. Terörle Mücadele Gazileri, Milli Savunma bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında gelip gidiyor, ne olacaklarını soruyor, ancak yeterli yanıt alamıyorlardı. Hatta gazilere maddi bir fayda sağlayacak bir önerge, Maliye Bakanı’ nın “bütçeye yük bindirir” gerekçesiyle geçersiz kılınıyordu. Enflasyon, develasyon neticesi 1 doların 2 milyon liraya yaklaştığı dönemde, gaziler 137.200.000 liraya mahkum edilmesi bile büyük bir çoğunluğu ilgilendirmiyordu.

Çözüm bir Gazi Bakanlığı’ na odaklanıyordu. Gaziler dergisi, 1995 yılında “Gazi Bakanlığı İçin Bir İmza” kampanyasını başlattı. Binlerce imza topladı. 2004 yılında bu imzaların TBMM’ ne sevki için de karar alındı.

Dergimize Yönelik Saldırıları Durdurun

“Meyve veren ağaç taşlanır” özdeyişi, Gaziler dergisi için çok uygun düşüyor. Gerçekten ülkemizde yararlı bir iş yapmaya kalktığınızda bir kulp takıyorlar. Mevcut yapının bir yerine dokunursanız, nüfuz sahibi kişilerin bir parmak oynatmasıyla başınıza gelmedik işler kalmıyor. Gaziler dergisinin de başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi. Polis ve Jandarmanın görevli elemanlarımızı kaç kez karakola aldıklarını saymayı unuttuk. Çünkü sayılamayacak kadardı. Ancak bağımsız Türk mahkemelerine sözleri geçmedi. Gaziler dergisini hiç bir mahkeme mahkum etmedi.

Saldırıların, küfürlerin, aşağılanma ların nereden kaynaklandığı açık ve seçik ortada; Muharip Gaziler Derneği ve Harp Malülü Gaziler Şehit Dul ve Yetimleri Derneği... Yani 2847 sayılı yasayla kurulan, gazi ismine ipotek koyan bu iki dernek, yıllardır, Gaziler dergisini dolandırıcılık yapmakla itham ediyor. Gaziler adını almamızdan, gazilik kulvarında basın adına bulunmamızdan rahatsızlar. Abone ve reklam çalışmalarımıza, emniyet güçlerine ve jandarmaya yanlış bilgiler vererek, konuyu çarptırarak engel olmaya çalışan bu iki derneğin şube yöneticilerini biliyoruz.

Bu iki dernek ortadayken “Gaziler dergisine ne halt yemek düşüyor” şeklinde bir yaklaşım sergileniyor. Binlerce Kore, Kıbrıs ve Terörle Mücadele Gazisine hitap edebilecek bir organizasyon içinde olduklarını yansıtacak kadar gaflet içindeler. Gazilik olgusunun sosyal bir yara olmadığını, siyasal bir hak mücadelesi gerektiğinin ayırımında değiller.

Şimdi bu iki Gazi derneğine sormak isteriz. Gazilik konusunda 133 sayı üretip (Her sayının maaliyeti 7 milyar) 1 trilyona yakın ödenmiş sermayesi olan bir gazete, dergi tanıyormusunuz? 20 yıldır, gazilerin sözcüsü olarak 81 ilde örgütlenebildiniz mi? 1983 öncesi mevcut olan yüzlerce gazi derneğinin size teslim ettikleri sancakları sakladınız mı? Bu konuda bir müze oluşturdunuz mu? Size teslim edilen derneklerin mal varlıklarını kaç katına yükselttiniz?

Terörle Mücadele Gazilerinin gazilik ünvanı almaları doğrultusunda ne yaptınız? Onları kaderlerine terkettiniz mi? 137 milyon sefalet maaşını arttırmak için siyasal bir baskı oluşturabildiniz mi? Gazi bakanlığı projemizi şimdiye kadar neden destekleme diniz?

Gaziler dergisine saldıracağınıza bu soruları yanıtlayın, bizde yayınlayalım. Size cevap hakkı veriyoruz. Bizleri aşağılamakla, suçlamakla ülke güvenliğine ve dayanak noktamız gazilerimize zarar veriyorsunuz. Gaziler dergisinin yayınladığı haberler, yorumlar üzerine konuşun, eleştiri yöneltin. Bu duruşa ve anlayışa saygı duyarız. Derginin satışı ile ilgili bizi karalamak size ne kazandırıyor? Netice itibariyle satılan bir dergidir. Ülkenin kültür hizmetine bir katkıdır.

Varsayalım Gaziler dergisi hiç yayınlanmadı. Kim polise, öğretmene gazi ünvanı verilmeli diyecekti ya da Gazi Bakanlığı’ nı kim telaffuz edecekti? İkinci savaşlarında yalnız kalan, ihtiyaç sahibi gazileri deşifre etmek suç mu? Neden gazilerin onuruna dokansın? Devlet Anayasanın 61 maddesinde, onlara sahip çıkacağını taahhüt etmedi mi?

Satışımızla ilgili meseleyi bu kadar abartmayın,büyütmeyin, devletin kolluk güçlerini,zor şartlardaki adalet mekanizmamızı uğraştırmayın. Elele vererek gaziler adına çok büyük başarılara imza atacağımızı birkere olsun düşünün .

T. Murat İŞİLER

Cumhuriyet Kutlamaları Sokağa İndi

* Son 50 yıldır, sönük, silik, halktan kopuk bir biçimde cereyan
eden kutlamalar, yerini halkın geniş katılıma bıraktı

Cumhuriyet rejiminin, Fransız İhtilali ile başlayıp geniş bir coğrafyada kendini hissettirmesi hiç de kolay gerçekleşmedi. Pek çok kan döküldü. Gözyaşı selleri ile topraklar sulandı. Çok sayıda jenerasyon , yaşamı hissedemeden göçüp gitti.

Türkiye Cumhuriyeti’ de böylesine sancılı bir süreci yaşadı. Çağın yönetim biçimine ulaşmak adına nice canlar verildi. Yok edilmek istenen bir ulus, kendi küllerinden doğup, medeni dünyada yerini çeşitli zorluklara göğüs gererek aldı. Kurtuluş Savaşı ile gelen zafer; laik, demokratik ve çağdaş Türk Devleti’ nin kurulmasının yolunu açtı; uygar dünyanın kavram ve değerleriyle Anadolu insanını buluşturdu. Ümmet anlayışından kurtulan ulus, bireyi vatandaş boyutuna cumhuriyet rejimi ile yükseltti. Milletin egemenliğini temel alan devlet; yöneticisini halkın özgür iradesiyle seçtiği kişilerden oluşturdu. İlişkilerin tümü aklın ve bilimin ışığında yeniden düzenlendi.

Hayal kabul edilen değişim ve dönüşümler devrimler aracılığı sayesinde birer birer gerçekleşti. Değişim öyle bir hız aldı ki, dünya buna parmak ısırdı. Kısa sürede olması mümkün görülmeyen dev adımlar, sanattan endüstriye, spordan politikaya kadar her alanda ivedilikler atıldı.

Fakat 1950’ lerden sonra, bir fetret dönemi başladı. İktidar olanların yarattıkları “gaziler aristokrasisi” meyvelerini vermeye başladı. “Ben sizin babanızım” anlayışı, ülkeye her sahada patinaj yaptırdı. Kimin eli kimin cebinde olduğu anlaşılmadı. Cumhuriyetin içte ve dışta sinsice bekleyen düşmanları, çarklarını çalıştırdı, rejimi ve halkı öğütmeye başladı. Atatürk’ ün “Yaptığımız devrimin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tümüyle çağdaş ve tam anlamı ve biçimiyle uygar bir toplum durumuna ulaştırmaktadır” sözü adeta rafa kaldırıldı. Sağda ve solda kemalistler mantar gibi çoğaldı. Hepsi Kemalizm adına hareket ettiklerini söyleyerek, Atatürk’ ü buharlaştırdılar. Atatürk düşmanları da bu durum karşısında ellerini oğuşturdular.

Ve doğal olarak Cumhuriyet’ de halktan uzaklaştırıldı. İlk dönemdeki coşku, neşe yerini silik, atıl bir konuma terketti.
Nihayet 80. Yıldönümünü, bu gidişe “dur” dedi. Son 50 yıldır görülmemiş bir halk kitlesi, sokağa döküldü. Gerçek cumhuriyetçilerin tüylerini diken diken ettiği, ağlamamak için dudaklarını ısırdığı bir görüntüyü gözler önüne serdi. Bu tablo “yoktan var etmenin ne demek olduğunu” betimlemesi açısından da tarihe bir not düşürdü.

İtirazlara Rağmen Cumhuriyet Kabul Edildi

Cumhuriyetin ilanına karar vermek için, herhangi bir öngörüşme ve tartışmaya gereksinim duyulmaz. Atatürk, arkadaşlarının onunla aynı fikirde olduklarından şüphe etmemektedir. Ancak, bazı arkadaşları, haber verilmeden böyle bir çalışma içerisinde olan Atatürk’ e, bunu öne sürerek ayrılmak isterler. Buna rağmen, devletin şeklini ve mahiyetini tesbit eden 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa, Türkiye Devletinin hükümet şekli cumhuriyettir ibaresini kayıt altına aldı.

Cumhuriyet kararı 29/30 Ekim 1923 gecesi, saat8.30’ da verildi. 15 dakika sonra, Cumhurbaşkanı seçildi. Durum aynı gece bütün memlekete duyuruldu. 101 top atılarak ilan olundu. İlk kabine İsmet Paşa tarafından kurulur, meclis başkanlığına Fethi Bey seçilir. Bir yıl sonra 1924’ te, Halife görevinden uzaklaştırılır, hilafet makamı kaldırılır.

Eski sistemden beslenen, cumhuriyet rejimini tasvip etmeyen çevreler, yeni gelişmeler karşısında bir cephe altında birleşirler. Devrimlere karşı isyanlar örgütlerler, halkı kışkırtırlar. Ordu devrim karşıtlarının hareketlerini takip eder. İstiklal Mahkemeleri kurulur. Asiler yok edilir.
Ancak tarihin, cumhuriyet karşıtlarını, nefret tohumları ekenleri utandıracak duruma düşürdüğüne 80. yıldönümünde bir kez daha tanık olduk. Hatta, laik gelenek içinden gelenlerin, zamanında gerçekleştiremediği siyasi açılımları, cumhuriyet devrimine sert muhalefet etmiş bir siyasi akımın içinden gelen yeni bir siyasi sınıf tarafından hem de radikal adımlarla gerçekleştirdiğini görüyoruz.
Cumhuriyet Bayramı Halkın Bayramı

Devletin zirvesinde yaşanılan krizler, ekonomik, siyasi ve sosyal alanda gölge etmeye devam ediyor. Bir de şu var; hiç bir olayı doğal akışında yaşamıyoruz. Temel konu, tali konuya kısa bir
sürede dönüşebiliyor.

80. Yıldönümü, Cumhurbaş kanının “davetiye” meselesiyle hep hatırlanacak.

Kimilerine göre Cumhurbaşkanı doğru yaptı; laiklikten ödün vermedi...

Kimilerine göre Cumhurbaşkanı yanlış yaptı; tarihin en büyük ayrımcılığını yaptı... Toplumu başı örtülüler, başı açıklar diye ikiye ayırdı...

Doğru ve yanlışı bir kenara bırakalım. Görülen o ki, her gurup kendisini doğru, karşı tarafı yanlış görmeye devam edecek. Konsensüslü günleri de halk umutla bekleyecek.

Zirvedeki krizin, cumhuriyet kutlamalarına olumlu bir etkide bulunduğuna işaret etmemiz gerekiyor. Tabandan gelen dalgalanma, cumhuriyet tarihinin en çoşkulu kutlamasına neden oldu. Yıllardır bayramı tribünde seyreden halk, bayramı büyük bir katılımla kutlamaya başladı. Yani tribünden sahaya indi.

Cumhuriyet yukarıdan aşağıya kuruldu, inşaa edildi. O yıllarda halkın böyle bir beklentisi yoktu. Cumhuriyetin ne olduğunu bile bilmiyordu. Cumhuriyetin ilan edildiğini duyuran top sesleri, herkesi sokağa dökmüştü, “bayram değil, ramazan değil, bu toplar niçin atılıyor?” diyerek millet birbirini soru yağmuruna tutuyordu. Cumhuriyet ilan edildi diyenlere, cumhuriyet ne? karşılığı sıkça dile getiriliyordu.

Kolay alışamadık cumhuriyete... Yıllar geçti... Bugün halk “cumhuriyeti ben kurmadım, ama benimsedim” mesajını veriyor. Artık coşku içinde, yüzbinlerin katılımıyla sokaklarda kutluyor kendi bayramını...

80. Yıldönümünde Kısa Bir Durum Değerlendirilmesi

Bayramların coşku ve neşesi, başarıların dile getirilmesi ile anlam bulur. Sıkça başarının mimarları ve onların söylemleri, yaşadıkları, anıları basın ve medya aracılığıyla, yazılı eserlerle, meydanlarda atılan nutuklarla kitlelere aktarılır. Böyle bir günde genelde başarılardan bahsedilmesi doğaldır. Fakat unutulmaması gereken bir başka nokta ise, bir durum değerlendirilmesi yapılma sının zaruri olduğudur. Yapılacak muhasebe cumhuriyetin coşkusuna gölge düşürmez, olumsuzlukları ve yapılması gerekenleri deşifre ederek olgunun güçlendirilmesine hizmet eder.

Mustafa Kemal’ in, Türkiye ve ulus için yaptıkları toplumsal bellekte özet olarak korunduğu bilinmektedir. İstiklal Savaşı ile bağımsız ve özgür yaşamak, cumhuriyet rejimi ile kendi kendimizi yönetmek, çağdaşlığa uzanacak bilincin alt yapısı olan eğitime önem vermek, yolların fabrikaların yapılamasını sağlamak... Hepsi kurucu önderin, yakın arkadaşlarının büyük eseri olarak karşımızda dimdik durmaktadır.

Buraya kadar güzel, güzel de... Kurucu önderin ölümünden bu yana 65 yıl geçti. Ne değişti? Bu noktaya projektörleri çevirip bakmak, görmek, anlamak gerekiyor.

İyi olmak, iyi yaşamak önemlidir, fakat hedef daha iyi olmak, daha iyi yaşamaktır.
Kişi başı 3 bin dolarlık milli gelir, başımızı doğuya doğru çevirdiğimizde iyidir. Fakat batıya döndüğünüzde yüzünüz kızarır. 3 bin dolarlık gelirle, fazla değer üretemezsiniz, katma değer yaratamazsınız, eğitim ve sağlık düzeyiniz düşük kalır. Hukuk, kültür, sanat düzeyiniz düşer.

Kimse, Türkiye Cumhuriyeti’ nin iç ve dış borç batağından ne zaman kurtulacağını, eğitime, sağlığa ve adalete ne zaman harcama yapacağını bilemiyor, sorgulamıyor, kafa yormuyor, durum değerlendirmesi yapamıyor.
Afyon yutmuş gibi uyuyoruz. Gücümüz tükenmiş, yerimizden kımıldayamıyoruz. Düzeni koruyanlar, değiştirmek isteyenler den kat kat kuvvetli ve yağız. Namuslular namusuzlardan korkuyor. Ahlaki yapı dejenere olmuş. Yoz olmak yaşamı idame ettirmenin ilk ilkesi haline dönüşmüş. Nüfuz kullanmak olağan hale gelmiş. “Dayısı” olmayanlar “dayısı” olanların korku gölgesinde, kesik kesik nefes alıyor.

Ses çıkaramıyoruz, sesler kısık... Müdahale edemiyoruz, yazamı yoruz parmaklar, kalemler satılık... Özgürlüğü seçenlerin başında “vatani haini”, “dolandırıcı” kılıcı duruyor. Fransız giyotinlerini aratmayan kelle alıcı çerçeve, boğazlıyor Türkiye’ nin geleceğini...

Cumhuriyet Bayramı Mesajları

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer:

Yüce Atatürk’ ün önderliğinde kurulan Cumhuriyet’ in 80. yıldönümünü coşkuyla kutladığımız bu anlamlı günde, hepinize saygılarımı ve en iyi dileklerimi sunuyorum.

Cumhuriyet’ le, çağdaş yönetim biçimine kavuşan Ulusumuz ve Devletimiz, dünyada takdirle karşılanan bir yeniden yapılanma ve dönüşüm sürecine girmiş, kısa sürede gerçekleştirdiği atılımlarla gelişen dünyada saygın bir konuma yükselmiştir.
Ulusumuza büyük kıvanç ve mutluluk yaşatan Cumhuriyet’ in 80. yıldönümü, kazanımlarımızın ve bulunduğumuz düzeyin değerlendirilmesine, yeni ereklerin saptanmasına olanak tanımaktadır.

80. gurur yılına ulaşan Cumhuriyet’ in başarıları, savaştan çıkmış, yanmış yıkılmış, yokluklar içindeki birr ülkenin demokratik bir rejimle nereden nereye
gelebileceğini, en güzel biçimde gözler önüne sermektedir.

Ulusumuz, kendisini çağdaş dünyayla buluşturan ve özgürlük ortamı yaratan Cumhuriyet’ i korumaya ve sonsuza değin yaşatmaya kararlıdır.
Bu anlamlı günde, yurttaşlarımızı Cumhuriyet’ in değerlerini ve erdemlerini yeniden düşünmeye, gelecek kuşaklara da en iyi biçimde anlatıp özümsetmeye çağırıyorum.

Cumhuriyetimizin kurucusu Yüce Atatürk’ ü, kahraman silah arkadaşlarını, bu toprakları yurt yapan şehitlerimizi ve gazilerimizi sonsuz gönül borcu, saygı ve rahmetle anıyorum.

Türkiye Cumhuriyeti, yok edilmek istenen bir ulusun yeni bir devlet oluşturmak ve bağımsızlığına kavuşmak amacıyla giriştiği savaşımın sonucunda kurulmuştur.

Ulusal Kurtuluş Savaşı’ nın zaferle sonuçlanması, laik, demokratik ve çağdaş yeni Türk Devleti’ nin kurulmasının, devletin ve toplumun yeniden yapılan masının yolunu açmıştır.

Cumhuriyet, bağımsızlık ve özgürlük savaşı sırasında temelleri atılan, Türk insanının çağdaş dünyanın kavram ve değerleriyle buluşmasını, uygarlığın olanakla rından en iyi biçimde yararlanma sını amaçlayan bir yönetim biçimidir.

Yüce Atatürk’ ün, “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tümüyle çağdaş ve tam anlamı ve biçimiyle uygar bir toplum durumuna ulaştırmaktır. Devrimimi zin temel ilkesi budur” sözü, Cumhuriyet’ in felsefesini ortaya koymaktadır.

Cumhuriyet’ in en büyük erdemi, Türk toplumunu ümmet anlayışından kurtararak, ulus olma bilincine kavuşturması, bireyi yurttaş konumuna yükseltmesidir.

Böylece, aklın ve bilimin üstünlüğünü benimseyen, özgürce düşünebilen, kararlarını bağımsız ve sorumluluk bilinci içinde verebilen yetkin bireylerden oluşan bir toplum yaratılmıştır.

Cumhuriyet’ in getirdiği özgürlükçü ortamda, kendini anlatma ve geliştirme olanağı bulan yurttaşlarımız, Türkiye’ nin çağdaş dünyayla bütünleşme sürecine hız kazandırmıştır.
Usulal egemenlik ilkesini Devlet’ in temeline yerleştiren Cumhuriyet, yurttaşların yönetime katılmasını, özgür istenciyle kendisini yönetecekleri seçmesini olanaklı kılmıştır.

Cumhuriyet, insan yaşamına ve toplumsal düzene aklın ve bilimin öncülüğüyle yön verilmesini kabul eden özelliğiyle bir aydınlanma tasarımıdır.

Cumhuriyet’ in kurulması ile çağdaşlaşmanın temeli olan laiklik ilkesi benimsenmiş, din bireyin vicdanındaki kutsal yerinde korunmuştur.

Laiklik ilkesiyle, Türkiye’ nin çağdaş uygarlık yarışına katılabil mesi için gerekli dönüşümler gerçekleştirilmiş, siyaset, hukuk, eğitim, kültür, sanat, ekonomi ve toplumsal alanlarda köklü devrimler yaşama geçirilmiştir.

Atatürk’ ün önderliğinde başlatılan bu dönüşümler, yalnızca Türkiye için değil, bağımsız olmak ve bağımsız kalmak için çağdaş uygarlığı benimsemenin önkoşul olduğunun bilincine varmış tüm uluslar için yolgösterici olmuştur.

Cumhuriyet’ in bir başka erdemi, belirli kişi ya da bir topluluğun değil, tüm halkın çıkarını, kamu yararını gözönünde tutan, Yüce Önder’ in deyişiyle “demokrasinin en çağdaş mantıksal uygulamasını sağlayan” bir devlet biçimi olmasından kaynaklanmaktadır.

Bu duygu ve düşüncelerle, yurt içinde ve dışındaki yurttaşlarımızın Cumhuriyet Bayramı’ nı kutluyor, tüm yurttaşlarımıza esenlik diliyorum.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan:

“Cumhuriyetle kazandığı çağdaş değerleri toplumsal hayatın vazgeçilmez unsuru olarak benimseyen aziz milletimiz, Cumhuriyet’ e olan güveni ve bağlılığı sayesinde birlik ve beraberliği muhafaza etmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk’ ün bizlere gösterdiği hedef, çağdaş uygarlık değil, onun üzerine çıkma hedefidir. Bu hedefe ulaşabilme mizin en başta gelen şartı bilgide, teknolojide ve araştırmacılıkla sürekli ilerlemektir.

Devletimiz, milletiyle el ele verip büyük fedakarlıklara göğüs gererek kurduğu Cumhuriyet Türkiyesi’ ni, önder ve örnek bir ülke olarak geleceğe taşıyacaktır.

Atatürk’ ün bizlere emaneti olan Cumhuriyetimiz, aydınlık yolunda ilerleyecek ve bu kutsal emanet, yarının daha güçlü Türkiyesi’ nin teminatı gençlerimizle sonsuza kadar yaşatılacaktır.

Bu inançla, Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ ü, silah arkadaş larını ve aziz şehitlerimizi saygı, şükran ve rahmetle yad ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti’ nin kuruluşu nun 80. yıldönümünü en içten duygularla kutluyorum.”
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök:

Normalde yıllar alabilecek bu toplumsal değişimi, akıllara durgunluk verecek kadar kısa sürede son derece devingen ve derin bir vizyonla gerçekleştiren Türkiye Cumhuriyeti, tüm dünyanın hayranlığını kazanmış ve Yüce Atatürk’ ün asrın en önemli devlet kurucusu olduğunu herkese göstermiştir. Türk bağımsızlık mücadelesi ve toplumsal alanda
yaşanan hızlı değişim, 20. Yüzyıl’a damgasını vuran olaylardan biri olarak kabul görmüş, bağımsızlık mücadelesi veren diğer dünya ulusları tarafından örnek alınmıştır.

Gücünü büyük bir dinamizme sahip yüce Türk milletimizden alan Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu günden beri tehdit, risk ve belirsizlik lerle dolu çok zor bir coğrafyada yer almasına rağmen, sahip olduğu istikrar ve sağlam yapısıyla çağdaşlaşma ereğimizde, Atatürk ilke ve devrimlerinin aydınlattığı güvenli yolda kararlı adımlarla ilelemektedir.
Bölgesindeki barış ve huzurun teminatı olan TSK’ nın, nitelikli ve çağdaş personeliyle, Türkiye Cumhuriyeti’ nin gelişmiş toplumlar arasındaki yerini almasından ve bu yerin muhafazasında kendisine düşen görev ve sorumlulukları en iyi şekilde yerine getirerek, gelişmişlik anlamında toplumda oynadığı öncü rolü devam ettireceğini tekrar vurgulamak istiyorum.

Cumhuriyetin erdemine, değerlerine ve niteliklerine yürekten inanmanın ve Ulu Önder Atatürk’ ün derin vizyonunun anlamını kavramış olmanın övüncüyle, bu en değerli varlığımızın yaratıcıları olan, başta Ulu Önder Atatürk olmak üzere, ebediyete intikal etmiş komutanlarımızın ve tüm şehitlerimizin aziz ruhları önünde saygıyla eğilir, kendilerine tanrıdan rahmet diler, kahraman gazilerimize ve emekli personelimize şükran ve minnetlerimi sunarım. Yurtiçinde ve yurtdışında görev yapan TSK’ nın değerli mensuplarının ve onların kıymetli ailelerinin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’ nı kutlarım.

Çiğdem BAYRAK

 

Fotoğraflarla Atatürk Anıtı

“19 Mayıs 1919’ dan 09 Eylül 1922’ ye Milli Mücadele”, Prof. Dr. Ethem Faruk Mumcu’ nun hobi olarak ele aldığı fotoğrafçılık sanatı üzerine ve belgesel nitelikli bir çalışma. Süleyman Demirel Üniversitesi Yönetim Kurulu’ nun 27.11.2002 tarih ve 235/14 sayılı kararı ile 1000 adet basılan eser, Milli Mücadele’ de özgürlük için savaşan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, komutanlar, gaziler, şehitler ve cephede çarpışan erkeğine destek veren Türk kadınının anısına ithaf edilmiş.

Gaziler Dergisi, “Fotoğraflarda Atatürk Anıtı” adlı albüme destek vermiş ve üstüne düşen görevi yerine getirmiştir. Albümün 132. sayfasında, “Gazilerimiz” başlığı altındaki bölümde, Gaziler Dergisi’ nin 128. sayısının kapağına yer verilmesi, Gazilerr Dergisi’ ni onure etmiştir. Prof. Dr. Ethem Faruk Mumcu’ nun kaleme aldığı önsözde, albümün hazırlanmasına destek olan Gaziler Dergisi’ ne teşekkür etmesini saygıyla karşıladığımızı burada ifade ederken, bu tip çalışma yapan herkese ve her kesime açık olacağımızı, uğraşlarına katkı vereceğimizi de bu vesileyle belirtmek isterim. Ayrıca kültürümüze böylesine önemli bir hizmeti verdiği için Prof. Dr. Ethem Faruk Mumcu’ ya teşekkürü bir borç bilirim.

Esere dönelim, öncelikle baskı ve kağıt kalitesi en üst seviyede tutulmuş. Fotoğraflar adeta kartpostal kalitesinde. 144 sayfalık albümün kapağı, sadelik ön planda tutularak hazırlanmış. Çeşitli illerden Atatürk Anıt’ ları, tam bir ustalıkla ve sanatçı ruhuyla fotoğraflanmış. Albümün sergilenmesinin fotoğraf sanatına gönül verenleri mutlu edeceğini düşünmekteyim. Böyle bir saygıyı hak ettikleri kanaatin deyim. Umarım sayın Prof. Dr. E. Faruk Mumcu, bizden bunu esirgemez. Bir noktaya yeri gelmişken değinmek istiyorum. Hobi adına verilen emeğin gösterdiği bir dönüşüm, pek çok kimseye örnek teşkil edeceği düşüncesindeyim. İnsanların kendi kendine yapmış olduğu çalışmalar ne yazık ki, gün ışığına sıkça çıkarılmaz. Yoğun sabır gerektiren yığınla eser, ya sessizce tozlu raflarda muhafaza edilir ya da değerbil mezler tarafından çöpe gönderilir. Prof. Dr. E. Faruk Mumcu’ nun “Bu albüm başlangıçta sadece bir hobi olarak başlayan fotoğrafçılık birikimlerinin kendime saklı kalmasına gönlüm razı olmadığı ve Milli Mücadeledeki kahramanlarımızın yarattığı olağanüstü başarıların, simgelerin Türk Ulusuna sunulması için hazırlanmıştır.” İfadesi ile belki pek çok eserin su yüzüne çıkmasına öncülük edecek.

Eser, 3 cilt halinde tasarlanmış. “ 19 Mayıs 1919’ dan 9 Eylül 1922’ ye Milli Mücadele” adını taşıyan 1. cilt, Samsun’ a çıkıştan Yunan Ordusunun İzmir’ de denize dökülüşüne kadar ki süreci kapsıyor. Fotoğraflar 600 kare arasından özenle seçilmiş. Çalışmanın hedefini, bugün şiddetle ihtiyacını duyduğumuz birlik ve beraberlik ruhunun tekrar sağlanmasına çok küçük bir katkıda bulunması olarak değerlendirilen Prof. Dr. F. Ethem Mumcu, albümün önsözünde özetle şöyle diyor:

“Aslında işgal, 30 Ekim 1918 Mondros Mütakeresi ile başlamış; 13 Kasım 1918’ de büyük filonun 55 gemi ile İstanbul’ a gelmesi ile de fiili bir hal almıştır. Çanakkale’ de, Mustafa Kemal’ i ve 250 bin şehit veren Türk askerini geçemeyen işgalciler bu sefer hiç direnç görmeden İstanbul’ a geldiler. Mustafa Kemal ‘Geldikleri Gibi Giderler’ diyerek Türk Ulusunun şahlanış, yeniden doğuş mücadelesi olan Milli Mücadelenin müjdesini o tarihte vermiştir... Yunan Ordusuna karşı duran kahraman gazeteci Hasan Tahsin’ in tabancısından çıkan mermiler ile Milli Mücadelenin ilk kıvılcımı parlamıştır.

Ege’ de çete savaşları ile orduya destek olan Mehmet Efe, Yörük Ali Efe, Sarı Efe ve Danişmenti İsmail Efe’ nin kahramanlıkları, vatanseverlikleri, özgürlük aşkları ile Milli Mücadelenin bir parçası oldukları gerçeği unutulmamıştır.”

Milli Mücadele içerikli eserlerin sayısı azımsanmayacak boyuttadır. Ancak bu eserlerin genelde ya askeri ya da siyasi yanı ağırlıklıdır. Oysa Milli Mücadele topyekün bir savaştır; kadını, erkeği, genci, yaşlısı ve çocuğu ile tek vücut, tek yürek, tek yumruk olarak verilmiş, bir tarafı ile savunma, diğer tarafı ile bağımsızlık, özgürlük ve yeniden doğuş içerir. Bu albümde, sivillerin, mücahitlerin, efelerin, kadınların yer alması Milli Mücadelenin farklı içeriğini ve zenginliğini ortaya koymaktadır. Eserin Önsöz’ üne dönersek, Prof. Dr. E. Faruk Mumcu’ nun satır aralarında kadın gazileri işaret ettiğini görürüz:

“... Bu arada canını hiçe sayarak cepheye silah ve cephane taşıyan Ayşe Bacı’ yı, Kuva-yi Milliyeci Kara Fatma’ yı ve adını bilmediği miz binlerce Türk kadınını anmamak haksızlık olacaktır. Böyle bir eseri, ulusa armağan ettiğin için emeğine, ellerine ve gönlüne sağlık olsun sayın Prof. Dr. E. Faruk Mumcu...

Prof.Dr.Ethem Faruk Mumcu 31 Ocak 1945 tarihinde Ankara’ da doğdu. 1963’ de TED Ankara Koleji’ nden mezun oldu. 24 Haziran 1976’ da Ortopedi ve Travmatoloji uzmanı oldu. 07 Ekim 1991’ de doçent oldu. 21 Ekim 1997’ de Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı’na Profesör olarak atandı. 15 Kasım 1997 ve 15 Kasım 1999 tarihleri arasında SDÜ Tıp Fakültesi Araştırma Uygulama Hastanesi Başhekimi olarak, 24 Kasım 1997-06 Ekim 2000 tarihleri arasında SDÜ Tıp Fakültesi Dekan yardımcısı olarak görev yaptı. Hobileri arasında; fotoğrafçılık, seramik, halı ve yakma tekniği ile Osmanlı gravürleri çalışmaları vardır. Prof. Dr. Mumcu, fotoğraf larını “Yurttan ve dünyadan manzaralar” adı altında toparlamış ve Eylül 2001’ de SDÜ Kültür Merkezinde sunduğu bir dia gösterisi ile çalışmalarını sanatsever lerle paylaşmıştır. Prof Dr. Mumcu’ nun yakma tekniği ile yaptığı çalışmaları; bir tanesi Almanya’ da (Hannover) olmak üzere 5 kişisel sergi ile tanıtmıştır.

(E) Hv. Yrb. Metin YALABIK

Şehit Öğretmen Anıtı’ nı Her Okula Dikelim

Terör’ e yüzlerce öğretmen şehit verdik. Onlara karşı borcumuzu ödemenin zamanı geldi.

Atatürk’ ün eğitim - öğretim alanında betimlediği önemli mesajlardan biri şöyledir:

“Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin yaşayacak neticeler vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir.”

Öğretmenler insan topluluğunun en özverili üyeleridir. Geleceği biçimleyen temeller onların ellerinde atılır. Ulusun bağımsızlığı, bütünlüğü, şanlı ve yüksek bir toplum olarak yaşaması öğretmenlere bağlıdır. En yüksek yöneticiden en alt kademeye kadar, hemen herkes bir öğretmen eseridir.

Ve terörün baş hedeflerinden biridir öğretmenler...

Toplumu karanlıktan aydınlığa çıkaracak olan bu köprüyü, yani öğretmenleri dinamitlemek isterler.

Türkiye’ de yaşanılanlar bunun en açık ve seçik örneğidir.

24 Kasım Öğretmenler Günü

İnsanın en önemli özelliği öğrenmeye olan ilgisidir. Fiziksel açlık, gelişen bireyde bilgi açlığı ile taçlanır. Önceleri aile içi eğitim ve öğretimden faydalanan insan oğlu, ilerleyen dönemde bir öğretmene gereksinim duyar. Bilgili, öğretmeyi meslek edinmiş bir klavuz, sistemli bir şekilde bireyi yaşama hazırlar, onun yönünü tayin eder.

Çağdaş seviyeye ulaşabilmek, eğitimin ve öğretimin kalitesinden geçmektedir. Atatürk, kamu önünde Prof. Dr. Ali Uçan’ ın, bildirdiğine göre “yaklaşık 40 kez olmak üzere en çok milli eğitim ve öğretmen konularını işlemiştir.” 1928 yılında Başöğretmenliğe kabul edilişinin altında yatan gerçek, öğretmenlik mesleğini teşvikle paralellik taşır. Atatürk’ ün bu adımı, bir başka ifadeyle öğretmenliğe duyduğu değer, onur ve saygınlıkla örtüşmektedir.

Neden, Atatürk öğretmenliği yüceltmiştir?

Çünkü Atatürk’ e göre öğretmen “yetiştirici, eğitici, öğretici, geliştirici, yol gösterici” olmasının yanında ayrıca “öncü, kurtarıcı, kılavuzlayıcı, yenileştirici, savaşıcımcı, değişimci, yükseltici” dir.

Öğretmenler gününün amacı, öğretmenin toplumdaki yeri ve rolünü belirlemek ve öğretmeni olması gereken yüce oruna oturtmaktır. Öğretmenlerin kendi aralarındaki bağı kuvvetlendirmek, öğrencileri ile aralarındaki sevgi, saygı ve dayanışmayı güçlendirmek tedir. Emekli Öğretmenleri saygıyla anmak ve yeni atanmış öğretmen lere mesleklerinin kutsal bilincine varmalarını sağlamaktır. Dolayısıyla, “Öğretmenler Günü”, bu fedakar öğretmenlerimizin kıymetini bir kez daha düşünüp anlamamızı sağlayan önemli bir gündür.

Kurtuluş Savaşı’ nı kazandıktan sonra 29 Ekim 1923’ te Cumhuriyet’ i kuran ulu önder Atatürk, askeri, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda birçok yeniliği başlatmıştır. Bu yeniliklerden biri de, 1 Kasım 1928 tarihinde çıkarılan 1353 sayılı kanunla, Arap alfabesi yerine latin alfabesinin kabulü olmuştur. Bu tarihten itibaren yeni harflerin öğrenilmesi ve okur yazar sayısının arttırılması konusunda büyük bir seferberlik başlatılmıştır.

24 Kasım 1928 tarihinde açılan, Millet Mektepleri’ nde, yaşlı, genç, çocuk, kadın... herkese yeni harflerle okuma yazma öğretilmiştir.

Millet Mektepleri’ nin açılışı ve Atatürk’ ün Başöğretmenliği kabul tarihi olan 24 Kasım günü, 1981 yılından beri Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır.

Öğretmenlerimize duyduğumuz saygı, sevgi ve şükranlarımızı dile getirmek için bu günü fırsat bilmeli ve bu duygularla, onların ellerini öpmeliyiz. Okulu bitirip hayata atıldığımız zaman, bizi bu günlere hazırlayan öğretmenlerimizi hatırlamak, ziyaret etmek ya da telefon, kart veya mektupla hatırlarını sormak onlar için en büyük ve en değerli armağan olacaktır.

Eğitim Ordusu Çok Şehit Verdi

20 yıl öncesi “Okul yaptır” kampanyaları vardır. Genç nüfusun giderek artması okul eksikliğini de beraberinde getirdi. Mevcut okullar talebi karşılamıyordu. Milli Eğitim Bakanlığı’ nın dar bütçesi ise, arzulanan düzeyde okul inşaatına yeterli gelmiyordu. Yardımsever ordusu ile nisbi çözümler üretiliyordu. Genç öğretmenler cahilliğin kurak tarlalarında iyi mahsul almak için birirleriyle yarışıyorlardı.

Fakat ilginç gelişmeler yaşanmaya başlandı. 1997 yılında olağanüstü hal valisi olan Aydın Arslan’ ın ifadesiyle “Güneydoğu’ daki 11 ilde, 2 bin okul kapalı, 130 bin öğrenci öğrenim görmüyor” du. Bölgeye tayini çıkan istifa ediyor, gitmiyordu. Nedeni ise; TERÖR’ dü.

Okul vardı, öğretmen yoktu. Büyük bir değişim, dönüşüm şaşkınlıkla izleniyordu.

Terör, Öğretmene “Gelmeyin, gelirseniz vururuz” diyerek eğitim ordusuna tehditler savuruyordu. Tehditle de kalmadılar. 147 öğretmeni şehit ettiler.

Onlar, Kaçmadılar
Onlar, İstifa etmediler
Onlar, Ülkeleri için
Şerefle, yaşamlarını Risk ettiler...

Peki geriye dönenlere ne oldu? Unutuldular mı?

Haliç Üniversitesi Fen - Edebiyat Fakültesi’ nden Doç. Dr. Tuncer Ulutürk, 2001 yılında,” Şehit olan öğretmenler bayrağa sarılı tabutlarda uğurlandı, resmi törenler yapıldı. Sağ kalanlara ne ad vermeliyiz, devlet ne gibi olanaklar sunmalı, vatandaş nasıl yaklaşmalı? “Sorusunu soran Gaziler dergisine şu beyanatta bulunmuştur;” maalesef Türkiye’ de ruhani yaralar almış öğretmen lerimiz çok fazla. Bir çoğu mesleklerinden vazgeçmek zorunda kalıyor. Bu gibi öğretmenlere ‘gazilik’ ünvanı verilmeli, çünkü onlar mağdur duruma düşüyorlar, ellerinde olanlarıda kaybediyorlar. Belirli bir maaş bağlanmasını düşünüyorum. Çevresindeki kişilerin onlara psikolojisi bozuk insan olarak değil, vatanın her köşesindeki insanlara faydalı olabilmek adına kendini feda etmiş bir kahraman olarak yaklaşmaları gerekiyor.”

Milli Eğitim Vakfı Gazi Öğretmene Hizmet Etmedi

17.02.1981 tarihinde kurulan Milli Eğitim Vakfı, “Gazi Öğretmen” in yanında ne derece tavır alıyor? sorusu pek açık değil. Vakıf senedinde “Gazi Öğretmen” le ilgili bir madde var. Ancak uygulama sahasında etkin olduklarını söylemek kolay değil. “Şehit öğretmen ve Bakanlık mensuplarının ailelerine, malül duruma düşen öğretmenlere maddi ve ayni yardımda bulunulma” sını taahhüt eden Milli Eğitim Vakfı, terör bölgesinden sağ dönen Gazi Öğretmen’ e gerekeni yapmış mıdır? Şayet yapılmış birşey varsa severek yayınlamayı arzu ederiz. Güneydoğu’ da 1985-2003 yılları arasında görev yapan öğretmenle rimizden bazılarının psikolojik yardıma ihtiyacı olduğu gerçeği ortada. Bakınız bu konuda Doç. Dr. Ulutürk ne diyor, “Burada görev alan öğretmenler tabiki malüldür. Daha başka bir tanımda olamaz zaten. Burada her türlü baskı altında, her türlü imkansız lıklar içinde görev azmiyle tutuşan ve görevlerini her türlü koşulda yürütmeye çalışanlar malüldür. Mahakkatır ki, bölgede görev alan öğretmenlerimize maddi ve manevi desteğimizi kesinlikle göstermeliyiz.”

Terörün yoğun olduğu bölgelere cesaretle, korkmadan giden öğretmerleri unutmak, onlara yapılan en büyük haksızlıktır. Ayrıca bu mesele bir utanç tablosu olarak hep karşımıza çıkacaktır.

Diyarbakır, Hantepe katliamını hatırlatalım. Bir gece vakti, adı lojman olan ve barınağı andıran yapıdan 7 öğretmen derin, tatlı uykularından uyandırıldılar. Gelen “sütçü” değildi. Teröristler “En kısa zamanda istifa edin” dediler ve dördünü şehit ettiler. Ölen öğretmenlere törenler yaptık, nutuklar attık. Diğer üç Gazi Öğretmeni hatırladık mı? Yoksa unuttuk mu?

Kim sağ kalan üç Gazi Öğretmene sahip çıktı? Milli Eğitim Vakfı, üç Gazi Öğretmen için neler yaptınız? Yaptıklarınızı öğretmen nüfusu bilmek ister. Yok, bir şey yapmadıysanız, hiç olmazsa özeleştirinizi yapın. Unutmayın ki, özeleştiri bir erdemdir.

Şehit Öğretmenlere Vefa Anıtı

2002 yılında, Şanlıurfa Anadolu Meslek Lisesi’ nin müdürü Abdulkadir Açar öncülüğünde 147 şehit öğretmenlerin adının yazıldığı üç kaideli eser, yurt çapında bir okul bahçesinde yer alan belki de tek “şehit Öğretmenler Anıtı” ydı.

“Derdini anlatmayan derman bulamaz” diye bir halk deyimi vardır. Yaşanılan acıların gün ışığına çıkarılması tarihsel bir zorunluluktur. Türkiye’ nin uluslara rası arenada ne dostu vardır, ne de düşmanı. Ancak gözden kaçırılmaması gereken şudur; bölgede güçlü bir Türkiye kimsenin işine gelmemektedir. Açıkça meydan okuyamayanlar, terör denilen belayla içten içe bizi vurmaya çalıştıklarını bilmekteyiz.

Türkiye üzerine yazılan senaryoları iyi analiz etmek, sahnelenen oyunları doğru tesbit edebilmek, her türlü hain, gizli emelleri açığa çıkarmak gibi bir durumla karşı karşıyayız.

Şanlıurfa Anadolu Meslek Lisesi Müdürü Abdülkadir Açar, “Sözde Ermeni meselesinde olduğu gibi, gelecekte de haklı iken, haksız duruma düşmemek ve gelecek nesillere ibret abidesi olarak aktarmak için bu anıtı diktik” diyerek, uyumadığını, uyumadığı mızı belirleyip, içte ve dışta sürekli bizi tehdit eden düşmanlarımıza bir gönderme yapıyor.

Darısı Diğer Okulların Başına

Milyonlarca öğrenciye, binlerce okula sahip bir ülkeyiz. Genç nüfusumuza şehitlik ve gazilik kavramlarını yeterince aktarıp aktarmadığımızı sorgulamanın zamanı geldi geçiyor. Yıllar önce gaziler okullara gelir, öğrencilere toplum açısından önem arzeden bu kavramları aktarır, bilgilendirir lerdi. Bu günlerde bu güzel, gerekli geleneği sürdürdüğümüzü söylemek zor. Milli Güvenlik derslerinde şehitlik ve gazilik olguları maalesef işlenmiyor, konuyla ilgili herhangi bir bölüm yok.

Okullarda bir köşe vardır. O köşede başarı plaketleri sergilenir. Sporda, edebiyatta, sanatta elde edilen kupalar, pırıl pırıl parlar. Her öğrenci, o vitrine en az bir kaç kez bakar, gururlanır ve okulu ile övünür.

Bir başka köşe daha yapamaz mıyız?

147 şehit öğretmenin adlarını içeren bir köşe...

Bahçesi olmayan okul yok gibidir. Hatta büyük şehirlerde yaz tatillerinde otopark olarak kullandırılıp gelir getiren okul bahçelerine, Şehit Öğretmenler Anıtı’ nı dikemez miyiz?

Terörü ve terörden çektiklerimizi anlatmanın bir yolu değil midir? Dikilecek bu tip anıtlar...

Değerli okul müdürleri, okul aile birlikleri sizleri bu anıtların dikilmesi için göreve çağırıyoruz. Bu görevi hakkıyla yerine getirmek, aziz şehit öğretmenlerimize karşı borcumuzu ödemekle eşdeğerdir. Terörü lanetlemenin de somut bir ifadesidir .

Belgin AKKAYA

Güncel Gerçek Gazetecilerin Eseridir

Kavram kargaşası zihinleri bulandırıyor. Dikkat ederseniz, son zamanlarda sıkça bu söyleniyor.

Gündem işgal eden hemen hemen her konu sulandırılıyor. Uzmanların haline bir bakın, uzlaşmaz çelişkinin ürünleri gibi önümüze getiriliyor. Farklı fikirlerin ileri sürülmesi doğal, ancak gözden kaçan “benim doğrum” anlayışının yaygın hale getirilmesi. Bir tartışma olmaya görsün; birden fazla “bu doğrudur” kör gözüne parmağım gibi öne sürülüyor. Oysa doğru gururun ve popilitenin üstündedir.

Biz gazeteciler, olay üzerine yorum yapar, ihtimalleri değerlen diririz. Yeterli bilgi ve bulgulara ulaşınca da bunu haber yapıp, “gerçek budur” diyebiliriz.

Gazetecilerin sunduğu gerçek de genellikle “Güncel Gerçek” tir.

Evrensel ve kalıcı gerçek ise, tarih içinde ortaya çıkar.

Bizler daima arayış içersindeyiz. Gazi sorunlarının peşinden durmadan, yılmadan gidiyoruz. Bu koşuşturma, süreç içinde bizleri bir yerlere taşıyor, belirli noktalara ulaştırıyor. Bazen 12’ den vuruyoruz, bazen ıskalıyoruz.

Ancak şu gerçeği dile getirmeliyim; bizler ne iyimser ne de kötümseriz. Sadece gerçeği arayanlardanız. İşimiz gerçeğin dile getirilmesi, gün ışığına çıkarılmasıdır.

Hataların, eksikliklerin ve yanlışlıkların üstüne gitmek, onlarla boğuşmak görevimizin bir gereğidir. Görevimizi yerine getirirken, kötümser bir açıdan konuya yaklaştığımız söylense de bizim için yapılacak bir şey yoktur.

Bir olayın kötümser olması, onu açığa çıkaranda ya da dışa vuranda değil, bizzat kendisindendir. Yani fonomenin içinde yatan, fonomeni belirleyen nedenler kötüdür. Dolayısıyla iyimserlik, bu noktada kendini aldatmakla eşdeğerdir.

Kötü olanın deşifre edilmesi, iyi olanın geleceğini müjdeler.

Bu nedenle gerçekçi olmak zorundayız, bu nedenle gerçekçiliği seçiyoruz.

İşimizi yaparken, gazilerin meselelerine çözüm getirebilmek için didişip dururken, “gerçekçiliği” elden bırakmamaya özen gösteri yoruz. Sorunları dile getirirken; çözüm önerilerini, konunun artılarını ve eksilerini, bunun sonucunda nerelere varılacağını da anlatmaya çalışıyoruz.

Sonuçta ise mutlaka bir yerlere varıyoruz. Şüphesiz hedefe ulaşmak yoğun bir çaba ve emek gerektiriyor. Yılgınlık, endişe, korku cinsinden duyguları törpülüyoruz. Sağlam, yüksek duvarlı engellerle karşılaşıyoruz.

Gaziler dergisi hangi önemli konuda adım atmak istese, Ankara’ nın “Statüko Kaleleri” nden hemen atışlar başlıyor. Gazilik meselesini tekeline almış, Ankara merkezli dernek ve vakıflar, zaman yitirmeden harekete geçiyorlar. Gaziler dergisinin satışını üstü örtülü biçimde engellemeye çalışıyorlar.

Akıl dışı yönlendirmelerle derginin satış kolları kırılma ve devre dışı bırakılma ile yüz yüze kalıyor. Satış temsilcileri en ağır hakaretleri göğüslüyor. Bunlarla da yetinilmiyor, hortumcuların, dolandırıcıların cirit attığı ülkede, derginin satış temsilcileri cezaevine postalanıyor.

Evet Gaziler dergisini satmak risk taşıyor. Abone kaydetmek ya da reklam almak neredeyse suç teşkil ediyor. 20 yıllık Gaziler dergisini incelemeden, gazilerle ilgili yaptığı haberleri, yayınladığı makaleleri değerlendirmeden, hatta internetteki sitesine şöyle bir göz atmadan, satış temsilcilerine yüklenmenin ve onları zorlamanın mantığını anlamakta güçlük çekmekteyim. 20 yıllık tarih aralığında böylesine aşağılayıcı tutum ve davranışlara neredeyse alıştık. Bir anlamda bağışıklık kazandık. Çünkü saldırılar aynı çapta, tek bir odakta birleşiyor:

“Gazilerin adını kullanmak, duygusal sömürü yapmak, dernek kisvesi altında satışı gerçekleş tirmek.”

21. yüzyıla girdiğimiz bir dünyada, bu tip yaklaşımları anlamak mümkün mü?

Bu yanlı saldırıların karşısında sergilediğimiz duruş şudur;

“Gaziler dergisi, gazilerin sorunlarını dile getirmeyecek, gazilik kavramının iyi algılanmasını sağlamayacak da ne yazacak, ne çizecek?

Gazeteci olarak işimizi yapmaya cağız da yapılanı - hatta bir şey yapıldığını söylemek de zor - yalaka gibi şakşaklıyacağız mı?

Her yiğidin bir yoğurt yiğişi vardır. Bizler gazilik konusunda yapılmayanı, yapılması gerekeni yazmaya, çizmeye devam edeceğiz.

Yaptığımız diğer haberlerde olduğu gibi, yılladır gazilere yaraşır hayat seviyesinin sağlanması, ünvan alamamış binlerce terörle mücadele gazisinin daha fazla mağdur edilmemesi için verdiğimiz mücadelede aynı felsefeyi kullanacağız.

Gazilere verilen maaşın az olduğunu üzerine basa basa yazacağız.

Terörü dünyaya anlatmanın bir yolunun da Terörle Mücadele Gazileri’ nin tanınmasından geçtiğini vurgulamayı sürdüreceğiz.

Gazilerin sorunlarının bağış ve yardım ile cözülmeyeceğini, gazilerle ilgili dernek ve vakıfların sorunları ifade etmede yetersiz kaldığını kamuoyuna bildirmekten usanmayacağız.

Gazilere verilen değer, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, belirli bir düzeye çıkarıldığında Türkiye’ nin bölgedeki gücü bir kez daha artacaktır.

Güvenliğin ön koşul olduğu yeni dünya düzeninde yaşıyoruz. Türkiye coğrafi açıdan jeopolitik önemi yüksek bir ülkedir. Yeni yol haritalarının hazırlandığı bir dönemde, gazisine duyarlı Türkiye, bölgede etkin bir güç olmaya devam edecektir.

A. Gönül PALALAR

Cumhuriyetin 80. Yıldönümünde Gazilerin Geldiği Nokta

Halk idaresi, halkın kendi kendini yönetmesi şeklinde nitelenen cumhuriyet; ilk yıllarda, toplumun genelinde yeterli düzeyde bilinmiyordu. Batı’ da uzun bir geçmişe sahip sistem, doğu’ da Türkiye Cumhuriyeti ile adını yeni yeni duyuruyordu. Devrimlerin oya gibi işlenmesiyle, ancak 2000’ li yıllarda halk tarafından benimsendi. 75’ inci ve 80’ inci kutlamaların geniş bir katılım ile icra edilmesi cumhuriyetin bir olay değil bir süreç olduğunu belirledi.

Böyle önemli günlerde, başarılardan bahsedilmesi genelde bir gelenektir. Fakat durum tesbiti yapmak, ulaştığımız noktayı görmek, değerlendirmek de ciddi ve önemli bir konudur.

Hepimiz şu gerçeği iyi biliriz; bağımsızlık ve cumhuriyet Atatürk önderliğinde, şehit ve gazilerimizin yarattığı büyük bir eserdir. Büyük Zafer sonucu kazandığımız kavram ve değerler, şehitlerin canları ve gazilerin uzuvları ile ödedikleri bedelin mirasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti; tehdit, risk dolu ve çok zor bir coğrafyada yer alıyor. Bölgedeki istikrar ve güçlü yapısıyla hem göz kamaştırıyor, hem de yok edilmek isteniyor.

Dolayısıyla cumhuriyeti kutladığımız bu aylarda, rejimin ve bağımsızlığımızın koruyucusu gazilerimizin bir muhasebesini yapmak durumuyla karşı karşıyayız. Gazilik olgusuna pencere açarak, 80 yılda geldiğimiz noktayı irdelemek zorunda olduğumuzu belirlemek isterim. Çünkü geleceğin inşasına giden yolda gaziler üzerine yapılacak değerlendirme çok önemlidir.

Kaseti geriye sardığımızda, göreceğimiz kareler Atatürk’ e 19 Eylül 1921’ de, 153 sayılı kanunla verilen gazilik ünvanı ve onun “neferlere” başlığını taşıyan mesajıdır. Bu metni doğru okuduğumuzda şu tesbiti yapabiliriz; Atatürk, gazi ünvanını en yüksek noktaya çıkarmış, askerlik hayatı boyunca en büyük sermayei iftiharı olarak taşıyacağını belirtmiş ve aldığı onuru zaferin kazanılmasında kahramanlık gösterenlere ithaf etmiştir.

Gazilik onuru ve değeri 1950’ lerde Kore Savaşı ile güçlendirilmiş, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı neticesinde pekiştirilmiştir.

Anayasada ifade bulan gazilik kavramı, ön planda tutulmuş, halkla içiçe geçmiş ve emsalsiz bir dayanışma, örgütlenme örneği sergilemiştir. Yaklaşık 60 yıllık dönemin fotoğrafını çektiğimizde, gazilerin bildik kıyafetler içerisinde sokaklarda, caddelerde vakur adımlarla yürüdüklerini, genç nesli arkasına aldıklarını görebiliriz. Yüzlerce gazi derneklerinin çatısı altına giren gaziler, ikinci savaş dedikleri yaşam mücadelesinde cephede olduğu gibi yardımlaştık larına bu fotoğrafların kareleri tanıklık etmektedir.

Yaşı 40-50 arasındakiler, İlkokul çağında, okullarda, gaziler tarafından aktarılan gerçek öyküleri hatırlarlar. Vatan, bağımsızlık, bölünmez bütünlük kavramları uğruna ölüme koşarak gidildiğini, belleklere kazınan gazi anılarından bilirler.

Ancak son 20 yıllık süreci ele aldığımız da bazı temel değişiklik lerin ortaya çıktığını ifade edebilirim.

1983 yılında, 2847 sayılı bir yasa çıkarıldı. Bu yasa, mevcut gazi derneklerini kapattı. Gazi derneklerinin sancaklarına, mal varlıklarına tabiri caizse “el konuldu”. Dernekler arası tatlı rekabet kalktı. Tekelci anlayış gazilik olgusu üzerinde adeta “demoklasin kılıcı” oldu. Koşullar, kıyafetler değişti, eski fotoğraflar soldu, o gurur ve güven verici tablo rafa kaldırıldı. Törenlerin figuranları konumuna getirilen gaziler tam anlamıyla bir sessizliğe büründü.

2847 sayılı yasa umdukları gibi çıkmadı. Çünkü gazileri tek çatı altında toplamayı vaad eden yasa, gaziler adına yeni kanunlar üretecek, meclisten geçirecek güç ve etkide değildi. Üstelik bir sonraki gazi jenerasyonunuda içine alamadı, gazilik ünvanını alamayanların haklarını savuna madı. 1953 sonrası Kore’ ye gidenler ve Terör Gazileri kelimenin tam anlamıyla “açıkta ve sahipsiz” kaldı.

Bakınız, adını Kore Kahramanları Derneği olarak değiştirmek durumunda bırakılan eski Kore Gazileri Derneği Başkanı Halil Dağlıoğlu şu beyanda bulunuyor; “1950 yılından 1966 yılına kadar Kore’ de 50 bin asker görev yaptı. Ancak 1953’ den sonra Kore’ ye gidenler gazilik ünvanı alamadı. Dönemin Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren Paşa, Başbakan Bülent Ulusu ve bir diğer başbakan Mesut Yılmaz ile görüştüm, hepsinden tamam sözünü aldım. Ama hala netice değişmedi.”

Ya, Terör Gazilerine ne demeli? Onlar malul olmaktan çıkarılıp, gazi ünvanıyla ne zaman anılacak? Gazi olamayanlar nasıl ve ne gün tanınacak?

Eskiden gaziler maddi sorunları ile değil, kahramanlıklarıyla gündeme gelirdi. Şimdi gelinen noktaya bakın, dilenen, hammallık yapan, madalyasını satan, geçim zorluğu karşısında teslim olan gazileri ulusal, yerel basın ve medyada sıkça görüyoruz.

Çektğimiz fotoğraf iç burkuyor, hatta insanı çileden çıkarıyor. Hiç utanmıyoruz, ar damarımız çatlamış.

Onlar, isyan etmedi, kaçmadı, korkmadı. Ama bizim ve hükümet edenlerin yerine utanmaya devam ediyorlar.

Cumhuriyet bayramınızı kutlar, nice bayramlara sağlık ve birlik içinde çıkmamızı temenni ederken, gazilerimize “dayanın, cephedeki gibi” demekten başka bir şey yazamamanın aczini belirtirim.

Ender DENİZ

Terörü ve Çanak Tutanları Lanetliyoruz

5 gün içinde 4 saldırı. 57 vatandaşımızı katleden 700’ ünü yaralayan terör saldırılarını şiddetle kınıyoruz.

“Terör çağın vebası” dır. Bu tanımlamayı Gaziler dergisinde ilk kez 7 yıl önce kullandık. Gözlerin kör, kulakların sağır olduğu dünya düzeninde, Türkiye’ nin terörle mücadelesine ilgisiz kalanlar, bugünde sessizliklerini protokol uslubunda değerlendir melerle geçiştiriyorlar.

Terör, bireysel, ulusal, uluslararası boyutlarda insanlık tarihi boyunca çeşitli kez tezahür etmiş ve etmeye de bütün şiddetiyle devam edecektir.

Bugüne kadar, terörün genel ve ortak bir tanımı yapılmamıştır. Kiminin terör olayı dediğine, kimi terör tesbitinde bulunmamış hatta kucak açmıştır. Sıkça “benim teröristim”, “senin teröristin” ikileminde kalınılmıştır.

Bir bataklığı andıran terör, patlayan bombalar, vahşet görüntüler, sayısız yitirilen canlar ve uzuvlarını kaybedenlerle gündeme gelmiştir. Ana sebepler sürekli ya gözden kaçırılmış ya da muğlak bırakılmıştır. Terör saldırıların nedenleri üzerinde ise devamlı komplo teorileri üretilerek kafalar karıştırılmıştır.

Terör bataklığı hususunda hemen hemen ortak görüş üç ana başlıkta özetlenebilir;

1) Eğitim tıkanıklığı, eksikliği, yetersizliği

2) Ekonomik dengesizlik

3) Ruhsal platformda açılan derin boşlukların “sevgi” ile doldurulmaması.

Üst başlıklarını sıraladığımız bataklık, yeni bir yapılanmaya gidilmedikçe, uluslararası işbirliği tesis edilmedikçe kuruması olanaksız bir duruma gidiyor.

Terörün Oluşturduğu Psikolojik Ortam

Terör saldırılarını düzenleyenlerin, saldırı sonrası yaşatmaya çalıştıkları ortamı iyi değerlendirmek gerekir. Aldıkları canlardan çok, teör eylemi sonucu yaratılan gergin psikolojik hava, terör örgütünün önemsediği bir meseledir. Örgüt bu vesileyle hem gücünü kanıtlayacak hem teröristlerine güven verecek hem de halk arasında panik, korku, endişe psikolojisini egemen kılmak isteyecektir.

“Acabalara düşürmek”, yılgınlık yaratmak, endişeye sevketmek, korkuyu teşviketmek terörist örgütlerin belli başlı hedefleridir. Terör insanlığı içe-kapatmak ister. Bireyin kendine yabancılaştığı dünya düzeninde daha çok yabancılaşmayı ve sonucunda yalnızlığa sürüklenmesini hedefler. Oluşturulacak kaos ortamı, yılgınlığa, bezginliğe ve yönetimin, yorumcuların yanlış karar almasına, hatalı ve eksik değerlendirmelerin egemen olmasına zemin hazırlar.

Nasıl tavır almalıyız?

Yılgınlık ile öfke teröre yanıt olabilir mi?

Ya da normal yaşantımızı sürdürerek, acımızı ve öfkemizi içimize iterek terörün karşısında durabilmek olanaklı mıdır?

Terörün karşısında ortak bir platform oluşturabilir miyiz?

Her kesimden aklı selim bireyleri tek noktaya odaklayabilir miyiz? Vatandaşları teröre karşı nasıl ögütleyebiliriz?

Bu soruların yanıtları üzerinde sağlıklı düşünüp, ivedilikle uygulama sahasına geçirmek durumu ile karşı karşıyayız.

Ortak bir paydamız var. Askeri ve polisiye önlemlerin dışında, teröre vurulacak en ağır darbe soğukkanlılığımızı yitirmeden güncel yaşama bir an evvel dönebilmektir.

Teröristi alkışlama hatasına düşmemeliyiz. Gün terörist eylemlere kaynak bulmak zamanı değildir. Terörist faaliyetleri olumlama anlayışını terketmeliyiz.

Teröre Çanak Tutanlar

Avrupa artık terör konusunda kendine gelmeli, “Timsah gözyaşlarını” bırakmalı. Taziyelerden öte geçmeli, uluslararası işbirliğine girmeli. Terör örgütlerinin beyin kadrolarını konuşlandırma mantığını değiştirmeli.

Bakınız, bir dönem Fransa devlet başkanının eşi olan bayan Mitterrand, PKK örgütünün hamiliğini üstlenmişti. 30 bin insanımızın hayatının yitirilmesine, yüz milyar doların üstünde maddi kayba yol açan PKK terör örgütüne destek vermişti. Terör örgütünün Türkiye’ deki faaliyetlerine arka çıktığını her fırsatta göstermişti. Yine bir başka örnek Almanya idi. Dinci “Kaplan” örgütüne yıllarca yataklık etmişti.

Ne değişti ?

Avrupa hatalı tutumlarından vazgeçtiler mi?

Hayır...

Şaşkınlıkla, izliyoruz. Teröre çanak tuttuklarını ibretle görüyoruz. İstanbul’ daki dört terör saldırısı karşısında güttükleri politikaya öfke duymamak olanaklı mı?

Spor’ a siyaset karıştıran anlayışın en çıplak örneğini sergileyen UEFA, Galatasaray ve Beşiktaş’ ın Türkiye’ de oynayacakları futbol maçlarına terör saldırılarını gerekçe gösterip, başka bir ülkede oynatmak istiyor. İngiltere’ de, İRA adlı terör örgütü bombalar atarken UEFA neredeydi?

Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği Komisyonu, Türkiye’ deki faaliyetlerini değerlendirmeye alıp, yapacakları resmi ziyaretleri asgariye indiriyor ya da erteliyor.

Avrupa Üroloji Kongresi, İstanbul’ da yapacağı etkiliği Viyana’ ya taşıyor.

Danimarka Dışişleri Bakanı havalimanlarına “Türkiye’ de bombalı saldırılar oluyor” diye ilanlar asıyor.

İngiltere, vatandaşlarımıza vize konusunda zorluk çıkartıyor.

Terör karşısında Avrupa’ nın almış olduğu “ikiyüzlü kararlar”, Türkiye’ yi terörün gölgesinde yalnızlığa itmekten öteye gitmiyor.

Ancak şunu bilmelidirler; bu tutumları terörün uygar dünyaya diz çöktürmesi ile aynı parelleldedir.

Terörün Hedefi Türkiye

Terörden manevi ve maddi açıdan çok çektik. Kim ne söylerse söylesin, uluslararası terörün hedefi haline geldik. Ekonomisini düzeltmeye çalışan, demokrasisini geliştirmeye uğraşan Türkiye, rahat bırakılmıyor.

Neden Türkiye hedef seçiliyor ?

Osmanlı İmparatorluğu tarihe mal olduktan sonra, ortaya çıkan 20’ nin üzerindeki devletlere baktığımızda, sosyal, siyasal ve nisbi ekonomik aşama kaydeden ülke Türkiye. Elbette bölgede güçlü bir Türkiye, bazı çevrelerin işine gelmiyor. Bugünün dünyasında açık savaş ile bir yere varılamayacağını anlayanlar, terör denilen “kuralsız şiddet” vasıtasıyla, Türkiye’ yi devamlı zayıf bir durumda tutmak istiyorlar.

Fakat unutulmaması gereken nokta şudur; Türkiye 70 yıllık laik, 50 yıllık demokrasi geleneğine sahip ve 600 yıllık devlet birikimi olan bir ülkedir. Bu artı değerler, terör saldırıların üstesinden geleceğimize işaret etmektedir .

E. Gazi Yrb. Zeki AÇIKBAŞ

Bir Gazi’ nin Portresi: Gazi Osman Paşa

Atatürk söylev ve demeçlerinde, “Bir ordunun değeri, subay ve komuta heyetinin değeriyle ölçülür...” demektedir.

Gazi Osman Paşa, askerlik yaşamı boyunca daima kendisine saygı ve güveni sağlamış; en çetin savaşlarda, adını ülke sınırları dışına taşımış, komutanlık hünerini savaş sanatına örneklemiş bir şahsiyettir. Kazandığı rütbe ve makamların önemini, kutsallığını sürekli gözönünde tutmuş, verdiği emirlerin eksiksiz uygulanabilmesi için takip yeteneğini kullanmış, sorumluluk yükünün ağırlığı altında ezilmemiştir.

Sorumluluğu altında bulunan askerleri, silahları, araç ve gereçleri düşmana yöneltirken temel aldığı görüş; milletin kendisinden beklediği görevi, süngüyle, gerekirse ölüm pahasına başarmak olmuştur.

Salt Türk ulusuna değil, dünya uluslarına da, komutan ve insan nitelikleriyle örnek olmasının yegane sebebi, her ne pahasına olursa olsun, askerliğin dışına çıkmamış olmasıdır. En zor zamanlarda, mağdur bırakıldığı dönemlerde hiç bir zaman isyan etmemiş, politikanın çarkında hiç dişli olmamıştır. Siyasete karışan bir ordunun birlikte hareket etme ve savaşma niteliğini kaybedeceği gerçeğini iyi bilen, iyi kavrayan Gazi Osman Paşa, bu tutumuyla da komutanlık kariyerine olumlu bir halka eklemiştir.

F. William Herbert, “Plevne Müdaafası” (Bir İngiliz Subayının Anıları) adlı eserinde, Gazi Osman Paşa’ nın biyografisini aktarırken, onun hakkında şu görüşleri betimler:

“Eğer şeref, meziyetler, şöhret ve servet bir adamı mutlu edebilirse, Osman Paşa, yaşayanlar arasında en bahtiyarı sayılabilir. Kendisi ülkesinde ve yabancı memleketlerde anılmış, ders alınmış ve kutlanmıştır, bunu da haketmiştir. Çünkü yakın tarihin kahramanlarındandır. Başarılarının yankıları bütün dünya ufuklarında çınlamıştır...”

Yabancılar onun, özellikle Plevne Savunması nedeniyle yazdıkları eserleri kendi genç subaylarına daima örnek göstermişlerdir.

Gazi Osman Paşa’ nın Biyografisi

Albay Talat’ ın, “Plevne Müdaafası” adlı eseri Gazi Paşa’ nın hayatı hakkında bize oldukça yüklü bilgi aktarır. Bu esere göre, Gazi Paşa, kendisini şöyle anlatmaktadır: “Nüfus kaydımda 1249 (1833) tarihinde doğduğum meydana çıkmaktadır. Babamın İstanbul’ da bulunması nedeniyle çocuk yaştayken tüm ailemiz Tokat’ tan İstanbul’ a göç etmiş, ben de orada ilkokula başlamıştım. Lise, dört sene Harp Okulu ve Harp Akademisi’ ne girişim... Yıl 1853, Kırım Harbi başladı. Akademiye devam edemedim. Rumeliye atanmam çıktı. Harbin sonunda komutanlarımın takdirini kazanarak, yüzbaşılığa yükseldim.

1857 tarihinde, Kırım Savaşı bitince, İstanbul’ a döndüm, Harp Akademisine devam ettim. 1858’ de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldum. 1861’ de, Rumeli Yenişehir’ de toplanmış olan olan ordunun kurmaylık hizmetinde vazifelendir dim. Aynı rütbemle 1864’ de, Hassa ordusuna bağlı 4’ üncü Alay’ ın 2’ nci Taburu’ nda görevlendirildim. Bir yıl sonra binbaşı oldum. O sırada Suriye’ de Yusuf Kerem’ in eşkiyalığa başlaması üzerine, yakalanması için, taburumla görevlendirildim. Henüz asilerin tepelenmesi bitmiş ki, Girit ayaklanması oldu. Girit’ e asker sevkine karar verilince Suriye’ nin Girit’ e yakın olduğu gerekçesiyle, biz de oraya sevkedildik.

Asker miktarı bir ordu denilecek düzeye erişince, Rum eşkiyalarının soygunları ve saldırıları da gittikçe genişleyince, Girit’ teki Türk Kuvvetlerinin başına Serdarı Ekrem Ömer Lütfü Paşa getirildi. Askeri harekat ve muharebelerde gösterdiğim başarı, Serdarı Ekrem Ömer Lütfü Paşa tarafından ziyadesiyle takdir edildikçe rütbem ilerledi, muharebe sonunda albaylığa yükseldim, mecit Nişanı’ yla da taltif edildim.

Yemen Ayaklanması’ na (1868) sevk edilen tümenin 1. Alayı’ na komutan olarak atandım. Yemen’ de başarılı olmam Tuğgeneralliğe yükselmenin nedeni oldu. Yemen’ de hastalandım. Hava değişimi verdiler. Sağlık durumum gereği Yemen’ den İstanbul’ a döndüm. Hava değişimim bittikten sonra, Manastır’ da bulunan 3. Ordu’ ya atandım. 1873’ de, tuğgenerallik rütbem geldi, İstanbul merkez Komutanlığı’ na gönderildim.

Vidin Tümen Komutanlığı Yaver Paşa’ nın doğuya atanmasıyla boş kalan Vidin’ deki tümene gönderildim. Askerin noksanlarını ikmal, eğitim, öğretim ve disiplini geliştirmekle ilgilenirken, Rusya ile harp edileceği söylentileri yayılıyordu. Bunun üzerine önce Vidin Kalesi’ nin yeniden inşasına yöneldim. Çok miktarda asker, onarım çalışmalarında yer aldı, şimdi muharebelere hazırdık”.

93 Harbi ve Plevne Savunması’ nın Stratejik Önemi

1877-78 Osmanlı-Rus harbi rastladığı rumi 1293 yılı dolayısıyla tarihimize “Doskan Üç Harbi” adıyla mal olmuş, doğurduğu acı sonuçlar ise, Türk halkının vicdan ve şuurunda derin, silinmez bir iz bırakmıştır. Bununla birlikte, dünya politik dengesine sarsıcı bir ağırlık getirmiştir.

93 Harbi, bir imparatorluğu yönetenlerin hatalarının, bu arada komutanlar arasındaki anlaşmaz lıkların koca bir devleti nasıl bir geleceğe sürüklediğinin ibret alınacak örneğini de vermektedir.

Tarih, geçmiş zamanlarda olan biten şeyleri bilmek ve onlardan ibret dersini almaktır.

Bu harp sonunda katlandığımız maddi ve manevi acıları, hiçbirr vatandaşımızın unutmaması gerekir.

Osmanlı-Rus Savaşı’ nı iyi kavramak açısından 1853-56 arası gerçekleşen Kırım Harbi’ ne kısaca bir göz atalım. Büyük devletlerin Ortadoğu üzerindeki çıkar çatışmalarının bir sonucu olan savaşın, doğrudan nedeni Rusya’ nın Ortodoks Osmanlı tebasının koruyuculuğunu üstlenmek istemesiydi. Diğer önemli etken de Ortodoks ve Katolik kiliselerinin ayrıcalıkları konusunda Rus ve Fransız çelişkisiydi.

9 Şubat 1853’ de, Osmanlı Devleti’ ne, Ortodoks teba üzerinde Rus korumasının kabul edilmesi yönünde bir nota veren Rusya, bunun reddedilmesi üzerine Eflak ve Boğdan’ ı işgale başladı. Osmanlı Devleti, 4 Ekim 1853’ te Rusya’ ya karşı savaş ilan etti. Ardından İngiltere ve Fransa 28 Mart 1854’ te, Osmanlı Devleti’ nin yanında Rusya’ ya savaş ilan etti. Eylül’ de Kırım’ a Asker çıkaran müttefikler, Sivastopol Kalesi’ ni kuşatma altına aldılar.

1 Şubat 1856’ da Rusya, barış için öne sürülen koşulları kabul etti. İmzalanan Paris Antlaşması’ yla savaş sona erdi. Savaş Osmanlı Devleti’ nin, Rusya karşısında askeri ve diplomatik bir zaferle sonuçlanmasına neden oldu.

Paris Antlaşması’ na ve yenilgiye rağmen Rusya, Ortadoğu’ daki emellerini gerçekleştirmek istiyordu. Stratejisini din ve ırkçılık merkezli bir rotaya çevirdi. Panislavizm ideali’ ni ortaya koydu. 1867’ de Moskova’ da Panislavizm Kongresi’ nde, Balkanlarda geniş bir faaliyete geçilmesi, Slav ırkında ve Hristiyanlık dininde olanların örgüt lendirerek isyana teşvik edilmesi kararlaştırıldı. Bu amaçla, Romanya’ da, Sırbistan’ da ve Karadağ’ da şubeler açıldı. Okul kitaplarına ihtilal propagandası içeren bölümler konuldu.

Bir diğer gelişme ise, Fransızların 1870’ te Almanya’ ya yenilmesiydi. Kırım Savaşı’ nın etkin ülkesi Fransa’ nın Paris Antlaşması’ nda (1856) Karadeniz’ le ilgili hükmü tanımamasına yol açtı. Ruslar tekrar Karadeniz’ de istedikleri gibi at oynatır hale geldiler. Panislavizm politikası ilk meyvesini Bosna-Hersek ihtilaliyle verdi. Ardından, 1866’ da Girit İhtilali patladı. Bu hareketlerdeki amaç, Türkleri bir misilleme içine sokmak böylelikle Avrupa’ yı ayaklandırmaktı. Sonuçta Rusya 24 Nisan 1877’ de Osmanlı Devleti’ ne savaş açtı.

Plevne Siperleri

Tevfik Paşa adında değerli bir mühendis, dünya siper savaşların da büyük bir yeniliği başlatmıştı. Onun dönemine kadar, siperler toprağın üzerine yerleştirilen malzemelerle yapılırdı. Tevfik Paşa, siperleri toprağın içine kazdırdı. İlk bakışta nal şeklinde ve tekmiş gibi görünüyordu. Aslında bütün siperler, yer altında birbirleriyle bağlantılıydı. Bu tahkimat sistemi, bugünün sahra tahkimatına öncülük etmiştir. İlk Plevne çarpışmasıyla Plevne Kasabası etrafında bağlanmış olan tahkimat, kuşatma süresince biraz dana pekiştirilmiş, gerçek bir müstahkem mevkii haline getirilmişti.

Siperlerin direniş üstünlüğü koşulların bir araya getirilmesinden doğuyordu. Türk mevzilerinin uzunluğu 36 kilometre, derinliği 5 kilometreydi. Kasabanın etrafında birleştiriyorlardı. Merkezden gerekli ihtiyaçların karşılanmasını da bu sistem mümkün kılıyordu. Tahki matın planı, ileri hatların geride bulunan mevzilerin koruyuculuğunu kapsayacak şekildeydi. Mevzilerin şekli gelişi güzel değildi. İlerideki araziyi gerideki silahlarla ateş altında tutmak mümkündü. Mevziler ve Avcı çukurları, birbirlerine örtülü yollarla bağlanmıştı. Düşman tehdidine maruz kalan bölümlere araç, gereç ve destek gizlice ulaştırılıyordu.

Arazi çok iyi değerlendirilmişti. İnşa edilen kapalı tabyalar içerisinde ara siperler ve korumalı yerler vardı. Düşmanın en şiddetli ateşlerine maruz kalındığında güvenilir ve korunacak bu alanlar devreye giriyordu. Bu alanlar sıkça işlenmişti. Topçu birlikleri, düşman piyadesine azami zayiat verecek şekilde mevzilendirilmişti. Toplar çok kolay yer değiştirecek şekilde tertiplendirilmişti. Muharebe irtibatı da güvenlik içindeydi. Tabyaların gerek birbirleriyle, gerekse genel karargahla telgraf hattıyla bağlanmış. Emir ve komuta iletişimi çok güzel akıyordu. Muhtelif mıntıkalar, ikinci derece mıntıkalara taksim edilmiş, genel ve özel mıntıkaların her birine bir komutan atanmıştı. Tabyaların da ayrıca bir komutanı vardı. Her tabya muhafızları muharebelerden edindikleri tecrübelere göre tabyalarını kademeli genişletiyor, geliştiriyordu. Ana irtibat hendekleri inşa edebiliyor, gerekli malzemeleri dikkatli bir şekilde kullanıyor, toprak işlerinde halktan da faydalanılıyordu.

Plevne Savunması

19 Temmuz 1877 günü, Plevne muharebesi başladı. Ruslar, baskın taarruzuna geçtiler. General Krüdener’ in komutasındaki Ruslar, dört bir yandan hücum etmişlerdi. Türk kuvvetleri birkaç dakika içinde toplanıp mukavemet ettiler. Bir süre sonra her taraftan, yeri göğü sarsacak genel bir çatışmaya girişildi. Komutanlar savunmayı çok iyi organize ediyorlardı. Kuvvet kaydırmaları ve manevralar mahirane bir şekilde yapılıyor, sıkıştırılan kuvvetlere ivedilikle yardım gidiyordu. Tüm bunlar bir savaş sanatı çerçevesinde cereyan ediyordu. Kuvvetlerimiz, duruma iyice hakim oldular. “Ruslar kaçıyor!” naraları savaş meyda nında çınlıyordu. Askerin heyecan ve coşkusu en üst seviyedeydi. Rus subaylar kaçmakta olan askerlerini durdurmakta acz içindeydi. Baskınla düşmanın eline geçmiş yerler tekrar Türklerin olmuştu. Ertesi sabah, tüm topçularıyla taarruzlarını yeniledilerse de sonuç alamadılar. Çok kolay bir zafer alacaklarını düşünen Ruslar, bu ilk taarruzlarında 10 bine yakın kayıp verdiler. Türklerin zayiatı, yaralılarla birlikte 2 bindi. Türkler, akıllılık edip, sperlerinden dışarıya çıkmamaları az kayıp vermelerine neden olmuştu.

Bu ilk tehlikeyi savuşturan Gazi Osman Paşa, mevcut tepelerde yeni siperler kazdırıyor, askerin eğitimine, eksikliklerin giderilmesine ve cephane teminine odaklanıyordu. Kısa zamanda kolordunun mevcudu tekrar 20 bine yükseldi. Bu arada, savunmayı güçlendirmek, geri hatlarla bağlantı kurabilmek amacıyla, Lofça üzerine bir kuvvet gönderip burayı tekrar geri aldı.

Düşman kendine gelmiş, 30 Temmuz’ da yeni bir saldırıya geçmişti. Hava yoğun bir sisle kaplıydı. Düşman tüm güçleriyle Plevne’ ye yükleniyordu. Sis, saat 11.00’ den itibaren kalktı. Artık yeterli bir görüş sahası vardı. Düşman muharebenin ileri karakollarına kadar yaklaşmıştı.

Düşman topçuları, bütün şiddetiyle Türk siperlerini dövüyordu. Yıkılan siperler yeniden onarılıyor, düşmana yanıt veriliyordu. Taarruz neticesi düşman, birinci ve ikinci siperleri ele geçirse de fazla tutunamadı, terketmek zorunda kaldı. Bu öyle bir püskürtme harekatıydı ki, düşman yine bozguna uğradı.

Frederich Herbert, “Plevne Müdafası” adlı eserinde, Türklerden şöyle bahsediyor: ...

Türk askerleri, yaralı Rus esirlerine tıpkı Türk kardeşlerine olduğu gibi muamele ediyordu...” Çarpışmalar dört buçuk aydan beri devam etmekteydi. Bir tek adam, Gazi Osman Paşa, Rusya’ nın tükenmez kaynaklarından gelen kuvvetlere karşı askeri dehası, askerleri ve inancıyla meydan okuyordu. Bu durum Rus kurmay heyetini endişeye sürüklüyor, askerler arasında huzursuzluk görülüyordu. Dört bir yandan saldıran Rusların Başkomutanı Nikola, Romanya Prensi Karol’ a bir telgraf çekiyor, bu telgraf tarihe kaydediliyordu;

“Yardımımıza geliniz, nereden isterseniz, nasıl isterseniz, nasıl isterseniz, ne şekilde isterseniz Tuna’ yı geçiniz. Fakat bir an önce bizim yardımımıza koşunuz, Türkler bizi mahvediyorlar. Hristiyanlık davası kayboluyor...”

Mertlik meydanında Türklerle başa çıkamayan düşman kuvvetleri çareyi zamanda aradılar. Türk kuvvetlerini açlığa, kıtlığa mahkum ettiler. Yani savaşmadan beklemeyi tercih ettiler. Çünkü zaman Türklerin aleyhine işliyordu.

7 Eylül 1877 Cuma sabahı saat 06.00’ da bütün cephelerde Plevne üzerine taarruza geçildi. Rus kuvvetleri 107 tabur piyade, 91 süvari bölüğü, 444 top olmak üzere 100 bin kişiye ulaşmıştı. Batıdaki kuvvetlere 3 Romanya tümeni de katılmıştı.

Topçu ateşi gece-gündüz sürdü. 300 bin mermi 7-10 Eylül günleri arasında düşman tarafından atıldı. 11 Eylül günü Plevne’ de, büyük bir yangın çıktı. Yangın çok büyüktü, alevler kasabayı adeta aydınlatıyordu. Yanmış toprak üzerinde yatan parçalanmış uzuvlar, ölüler net olarak görülüyordu. Erzakların bulunduğu depo bu yangınla ortadan kalkmıştı. Plevne’ den çıkmak zaruriydi.

Artık yapacak tek şey kalmıştı; Son neferin ölümüne kadar düşmananın taarruz etmek. 12 Eylül günü, Gazi Osman Paşa, 9 bin asker ve 10 topla, düşman 13 bin askerine ve 90 topuna karşı taarruza geçti. Her taraf ölü ve yaralılarla kaynıyordu. Gazi Osman Paşa yaralanarak esir düştü.

Rus ordusunun Başkomutanı Grandük Nikola Gazi Osman Paşa’ ya şöyle bir konuşma yapar:

“Osman Paşa esir düştüğünden dolayı üzülmeyiniz. Muharebe olağan şeydir. Siz askerlik görevinizi yaptınız. Asla kusurunuz yoktur. Ne çare ki, devletiniz sizi desteklemedi. Binaenaleyhin siz benim esirim olmayıp misafirimsiniz. Kılıcınızı size veriyorum. Sizin gibi cesur, çalışkan ve dirayetli bir komutanla muharebe ettiğimden dolayı bahtiyarım...”

1878 Martı başında İstanbul’ a dönen Gazi Osman Paşa’ yı, halk coşkuyla karşılar. Daha sonra saraya gider. Padişah, ona bir nişan verir. Ayrıca Gazilik onuru ile ödüllendirilir.

Son olarak hep birlikte “Plevne Marşı” nı bir kez daha hatırlayalım.

PLEVNE MARŞI

Tuna nehri akmam diyor
Etrafımı yakmam diyor
Şanı büyük Osman Paşa
Plevneden çıkmam diyor

Olur mu böyle olur mu
Evlat babayı vurur mu
Sizi millet hainleri
Bu dünya size kalır mı

Düşman Tuna’ yı atladı
Karakolları yokladı
Osman Paşa’ nın kolunda
Beşbin top birden patladı

Kılıcımı vurdum taşa
Taş yarıldı baştan başa
Askerinle binler yaşa
Namı büyük Osman Paşa .

Sultan II. Abdülhamid’ in Osman Paşa’ yı Tebrik Etmesi ve Gazilik Ünvanı Verilmesi

Osman Paşa’ nın Plevne’ de kazanmış olduğu üçüncü muzafferiyet üzerine Sultan II. Abdülhamit bir telgraf ve beraberinde bazı hediyeler göndererek tebrik etmişti. Gönderilen bu telgrafın sureti şöyleydi:

Müsir-i Sadakat- Semirim Osman Paşa,

“Hidemat-i salife-i besalet-siarına munzaman olay gaza-ı cedidinle Osmanlık şanını ila eyledin hak teala ve mefhar-i enbiya dareynde destigrin olsun! Kaffe-i ümera ve öz evladıma mukaddem ve kure-i basira-i iftiharım selam ederim. Merdane ve kahramane gazalarıyla beni memnun ediyorlar. Cenabı-ı hak dahi kendilerini feyiz ve saadet-i ebediyeye nail ve livay-i islamın muhafazası uğruna hemise bu gibi gazavada muvaffakiyyete suri ve manevi mükafaat-i aliyyeye vasıl eylesin. İş bu hizmetimize mükafeaten zatınıza bir kıta nışan-ı Osmani verdim ve ümera ve zabitan hakkında arzettiğin rüteb ve talifatın teveccüh ve icrasını irade eyledim. İnşallah süccan-ı efradın hakları olan iftihar nişanlarının dahi avdetlerine kendi elimle ita ve talik eylerim. Badema asar-i fedakarene-i fevkalade ile mümtaz olan ümera ve zabitan ve efradin müstehak olacakları mükafaati hemen kendilerine vaad ü tebsirle Dersaadete arz ve inha etmeye mezunsunuz. Tarafı hamiyetinize yaveri mahsus izaniyle o vasıta ile dahi cümlenize menuyet ve teşekkürümün beyanı mukarrer dir.”

Osman Paşa’ nın Ruslara karşı kazanmış olduğu bu başarı devlet erkanınca da derin takdir ve gururla karşılanmış ve Paşa’ nın taltifi düşünülmüştü. Vükela heyeti tarafından, namı ilelebed tarihte şan ve şerefle anılmak üzere, kendisine “Gazilik” ünvanı verilmesi kararlaştırılmış ve buna ait beraat da yazılıp gönderilmiştir.

Osman Paşa’ nın Gazilik Beraati’ ni, o sırada Babıali Divan-ı Humayun’ unda amedeci olan, Mahmud Celaleddin Paşa yazmış, sedaret ise kendisine aşağıdaki telgrafı 21 Eylül 1877’ de çekmişti.

Plevne de Osman Paşa Hazretlerine: “Cenab-ı Hakk’ ın nusret-i rabbaniyesi ve padişahımız efendimiz hazretlerinin teveccühat-ı mukaddesi ile plevne muharebatında adanın tenkil ve tedmiri devlet ve millet ve velinimeti seniyye-i ebediyesi olmak üzere zati devletlerine ünvanıve murassa nışanı ali ile bir şeyf ve iki esb ihsan buyurulmuş olmakla iş bu eltafi celilenin bizzat ve vukela hazarati tarafından bilvekale tebrik ve tesidine ve hemen beynel-asakir ilan ve ihrarına müsaraat eylerim.

Bu müjde haber birtakım manilerden dolayı Plevne’ ye ulaştırılamamış ancak 26 Eylül Pazar günü, Şevket Paşa’ nın beraberinde getirdiği 21 Eylül tarihli telgrafname ile öğrenmişti.

Zira Şevket Paşa’ nın, getirdiği erzakın yanında diğer bir vazifesi olan 26-31 Ağustos tarihleri arasında cerreyan eden üçüncü Plevne zaferinden dolayı padişahın gönderdiği gazilik ünvanını Osman Paşa’ ya arzetmekti.

8 Ekim Plevne’ ye varan Şevket Paşa, orduya ait zahire ve mühimmatı icap edenlere teslim ettikten sonra, Osman Paşa’ ya, İhsan buyurulan gazilik fermanı ile diğer bir kılınç ve iki adet atı takdim etmişti.

Osman Paşa otobiyografisinde bu duruma işaretle şöyle demektedir:

“Padişah savaşlardaki gayretimi, sadakatimiş mükafatlandırdı, hususi yaveri ile bir altın kılınç ile bir çift tabanca ve bir birinci rütbeden Osmanlı nışanı verdi.”

Osman Paşa daha sonra askere bir konuşma yaparak, bu madalyanın kendi şahsına verilmiş olmasına rağmen zaferin onlara ait olduğunu, birliklerin tekrar boy ölçüşmek için sabırsızlandığını söyleyerek yapmış oldukları çarpışmanın savaşın sonu olmadığını; yuvaları, aileleri ve çocukları için şavaştıklarını unutmamalarını, kendilerini bekleyen mücedelenin çok daha şiddetli olacağını, yüreklerinin cesaret ve vatan aşkıyla dolu olduğundan emin bulunduğunu sözlerine eklemişti.”

Mehtap KENAR

Musatafa Kemal Atatürk, Atatürkçülük

“ Gerçek sevgi bilgiden doğar, Atatürk’ ü sevmek
bilgiden doğmuyorsa değeri yoktur.”

Kişiliğimizi, bireysel ve toplumsal onurumuzu, uygar yurttaşlardan oluşan çağdaş bir devlet oluşumuzu ve tüm evrensel değerlerimizi borçlu olduğumuz Mustafa Kemal Atatürk’ ü, anlatmak hem çok kolay hem de çok zor.

Her ölümlünün sürecini o da yaşadı. Ama 57 yıl süren bu kısa ömür içerisinde yaptıklarının büyüklüğü tartışılamaz. Selanik’ te yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Mustafa, Askeri okulda Kemal, Sakarya Meydan Muharebesinde Gazi, Cumhuriyetle Atatürk oldu.

Devrimci savaşlarla yücelerek, çağdaş bir devletin kuruculuğuna yükselen Mustafa Kemal’ in yaşamında destansı bir öz vardır. İşte bu destansı gerçek, Atatürk’ ün yaşamından söz ederken duygularımızın ağır basmasına yol açar. Ne var ki, duygular; toplumsal devinim sürdükçe ve yeni kuşaklar yetiştikçe yıpranır durulur. Kocatepe’ de Mustafa Kemalle birlikte savaşmış, ya da Cumhuriyet Devrimlerini Atatürk’ le algılamış bir yurttaşın coşkusunu; bu olayları yaşamamış, kuşakların duymasına olanak var mı? İzmir’ in işgali ya da Mütarekenin kara günleri bizlere tarihin derinliklerinde kalmış bir dizi öykü gibi gelmekte. Kurtuluşun kıvancını; o günleri yaşamış ama birer birer tükenerek toprak olmuş, insanların artık atmayan yürekleri ile algılamak mümkün mü?

İşte bu gerçeğin ışığında Atatürk’ ten söz edeceğim:

Bugün, her Türk’ ün bilincinde; Atatürk unu, yağı, şekeri mevcut, ancak ne yazık ki bu bilinçlerde Atatürk helvasını oluşturabilmiş değiliz.

Düşünelim; Bir genç olarak, bir yurttaş olarak, bir aydın olarak Atatürk’ ü ne kadar tanıyoruz? Ne kadar biliyoruz? Atatürk kimdir? Neler yaptığı için Atatürk olmuştur? Devrimi nedir? İlkeleri nelerdir? Atatürkçülük nedir?
Eğitim, kültür ve ekonomik yaşamlarımızda emirlerine uymaya çalıştık mı?, çağdaşlaşma ilkesine uyduk mu?, uyduk mu çağın gidişine?, olayları Atatürkçü görüşle yorumladık mı?, Atatürk’ ün söylevini en azından bir kez okuyabildik mi? Aleyhinde ve lehinde olanlar, bu soruların yanıtlarını verebilselerdi, bugünkü trajik-komik durumlar sergilenmez, siyasada, bilimde, ekonomik ve sosyal yaşamlarımızdaki olumsuz luklar sürüp gitmezdi.

Dini bilmeyenlerin kendilerine göre nasıl bir dini varsa, Atatürk’ü, çağdaş dünyanın ortak değerlerini kavrayamayanların da kendilerine göre bir Atatürk’ ü vardır. Atatürkçülüğün bir yaşam biçimi, onurlu bir yaşam biçimi olduğunu bilmedikleri gibi, Hükümetin de Devletin de kendisini mutlu etmek için var olduğunu bilmezler.

Atatürkçülükte; Amaç ve eksen insandır. Cariyelikten hanımefendi yurttaşlığa onun sayesinde geldiğini bilmeyen kadın, kölelik tacirlerinin gösterilerinde boy verir. Kulluktan, kölelik ve tebaalıktan; özgür, onurlu, eşit haklara sahip yurttaşlar oluşunun onun eseri olduğunu bilmeyen cahil de sokakları çınlatır. Cihat çığlıkları atar.

1938 yılında toprağa gömdüğü müz; Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, Türkiye Cumhuriyetinin ilk yurttaşı, Türk Ulusu’ nu iç ve dış tutsaklıktan kurtaran Mustafa Kemal; Atatürk olarak bilinçlerde ve gönüllerde yaşamaktadır.

Kişiler, yaptıkları ve yarattıkları yapıtları ile yaşarlar. Mimar Sinan camilerinde, köprülerinde; Michelangelo; ünlü Musa heykelinde ölümsüzleşmiştir.

Yapıtlarını dinledikten sonra; Karacaoğlan, Yunus Emre, Mevlana ölmüştür diyebilir miyiz?

Bunlar yapıtlarında, donmuşça sına, taş gibi değil de dinamik bir biçimde yaşamaktadırlar. Bu yapıtlar, bireyleri ve toplumları atılımcı ve yapıcı heyecanlarla yüceltmektedirler.

Atatürk Kimdir? (MUSTAFA KEMAL PAŞA)

Türk ulusunun kurtarıcısı, Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurucusu ve ilk yurttaşı “Mustafa Kemal Atatürk”, 1881 yılında Selanik’ te orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Kereste Tüccarı Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanımın oğludur.

Askerliğe büyük sevgi ve ilgi duyan Mustafa, günü gelince annesine haber vermeden Askeri Rüştiye (o.o.) sınavına girdi ve kazandı. İleride kendisine, ülkesine hizmet etmekte büyük olanaklar veren, mesleği kendi iradesi ile seçmiş oldu. Doğduğu şehir Selanik ve yetiştiği şehir Manastır, Osmanlı’ nın Makedonya topraklarında idi. Makedonya; Türklerden başka, Yunan Sırp, Bulgar, Yahudi, Arnavut ve bir çok topluluğun ve değişik dinlerin iç içe yaşadığı bir yöre idi.

1885’ ten sonra, Bulgar, Sırp ve Yunanlılar, Makedonya’ yı ele geçirmek için, çeteler kurarak terör hareketlerine başlamışlardı. Büyük devletler de sık sık Makedonya olaylarına karışıyor ve Hıristiyan azınlıklar lehine Osmanlı devletine baskı yapıyorlardı. Bu nedenle Abdülhamit’ in baskı rejiminin en az etkili olduğu yer Makedonya idi.Türkler de bu durumdan etkileniyorlardı.

Hıristiyan azınlıkların Milliyetçilik fikirleri ile bağımsızlık kazanma çabaları Türk milliyetçiliğinin, ülkenin diğer yörelerine kıyasla, özellikle Makedonya’ da daha erken ortaya çıkmasına yol açtı.
Ayrıca Avrupa’ da yayımlanan her çeşit kitap, dergi ve gazete Makedonya’ ya kolayca giriyordu. Hıristiyanların kolayca okudukları bu yayınları Türkler de gizli gizli okuyabiliyorlardı. Batılı düşüncelerin bu yöreye kolayca girmesi, burada yaşayan Türklerin de üzerinde çok etkili olmakta idi.

Ayrıca, Makedonya’ da çetelerin neden olduğu terör olayları üzerine buraya gelen büyük devletlerin (İngiltere, Fransa, Avusturya ve diğerleri) jandarma kuvvetleri subaylarının Türk subayları ile görüşmeleri, Türk Subaylarının milliyetçilik duygu ve düşüncelerini etkiliyor, yabancı subayların varlığı ise genç Türk subaylarının milliyetçilik duygu ve düşüncelerini kamçılıyor ve kuvvetlendiriliyordu. Öyle ki, gizli bir cemiyet olan İttihat ve Terakki cemiyetine Makedonya’ da katılmayan genç Türk subayı yok gibiydi.

M. Kemal’ in çocukluk ve gençlik yılları Makedonya’ nın bu ortamı içinde geçti. Selanik’ te Askeri Rüştiyeye devam eden küçük Mustafa’ ya burada matematik dersinde ki başarısını gören öğretmeni ve adaşı tarafından Kemal adı verildi. Rüştiyeyi bitiren M. Kemal, Manastır Askeri İdadi’ sine girdi. Burada şiir ve hitabete (güzel konuşma) ilgi duydu. Yaz aylarında Fransızca’ sını ilerletmek için, Selanik’ teki Fransız okuluna devam etti.

Manastır Askeri İdadisini başarı ile bitiren Mustafa Kemal, İstanbul’ da Kara Harp okuluna gitti. 1902’ de Harp okulunu başarı ile bitirdiği için Harp akademisine girdi ve 1905 yılında Kurmay yüzbaşı olarak, oradan mezun oldu.

Okulda iken, Abdülhamit rejimi aleyhine faaliyetlerde bulunduğu için mezun olur olmaz, arkadaşları ile birlikte tutuklandı. Soruşturmalar dan sonra Merkezden uzak tutulmak amacı ile Şam’ a sürgün edildi.

Şam’ da iken, Ülkenin kurtuluşu için mutlaka “Devrim” yapılması gereğini görerek, bu amaçla da arkadaşları ile birlikte “VATAN VE HÜRRİYET CEMİYETİ” ni kurdu. Cemiyet adı için seçtiği vatan ve hürriyet sözcükleri amacının ne olduğunu da göstermektedir. “Ancak, hür fikirli insanlardır ki vatanlarına faydalı olabilirler. Onlardır ki, vatanlarını kurtarıp, muhafaza etmek kudretine malik olurlar.” sözleri bu anlamı açıklamaktadır.

Şam’ da etkili bir çalışma yapamayacağını gören, M. Kemal, gizli olarak Selanik’ e giderek çalışmalarda bulundu ancak bu tür çalışmanın da sonuç getiremeyeceğini anladığından temelli gelmek için uğraştı ve tayinini Selanik’ e yaptırdı. 1907 yılında genç bir subay olarak, yine doğduğu kentte idi. Bu sırada arkadaşları ile yaptığı konuşmalar da devrimci düşüncelerini ortaya koyuyordu.

Mustafa Kemal’ e göre; Osmanlı İmparatorluğunun ömrü sona ermişti. İmparatorluğu yaşatmak için çaba harcamak boşuna idi. İmparatorluk nasıl olsa çökecekti. Öyle ise; Ulus’ a dayanan doğal ve ulusal sınırları içinde DİNAMİK, BA¦IMSIZ BİR TÜRK DEVLETİ kurmak gereklidir.

Bir süre sonra, “Vatan ve hürriyet cemiyetini” kapatarak, ittihat ve terakki cemiyetine katılan Mustafa Kemal, 1908’ de II. Meşrutiyeti yeterli bulmuyordu. Daha köklü bir devrim yapmadıkça başarıya ulaşılamayacağını ileri sürdüğü için “CUMHURİYETÇİ” olmakla suçlandı ve Ordunun politikaya karışmasını istemediği için de fikirleri beğenilmedi.

31 Mart gerici ayaklanmasına karşı İstanbul’ a gelen Harekat Ordusunda görev alan Mustafa Kemal, fikirlerinin dikkate alınmaması yüzünden politikadan uzaklaştı ve kendisini askerlik mesleğine verdi. Verilen her görevi üstün başarı ile yaparak, zekasını ve üstün yeteneklerini gösterdi.

1911 yılında İtalya’ nın saldırısı ile başlayan Trablusgarp (Libya) savaşına gönüllü olarak katıldı. Tobruk savaşlarında büyük başarısı görülen M. Kemal binbaşılığa terfi etti. Derne savunmasını da başarı ile yönetti. Bir avuç Türk’ le yerli halkı örgütleyip, İtalyanların kıyıdan içeri girmesini engelledi. Ancak balkan savaşının çıkması üzerine İstanbul’ a çağrıldı.

II. Balkan Savaşında Edirne’ nin geri alınmasında görev aldı. Yarbaylığa terfi eden M. Kemal, 27 Ekim 1913’ te Sofya’ ya Askeri Ateşe olarak, atandı ve I. Dünya savaşına kadar orada kaldı. İnsan, vatan ve ulus sevgisi Mustafa Kemal’ de bir coşku halindedir. Bu değerlere kendi varlığından daha büyük önem vermiş, tüm yaşamı bu değerleri yüceltmek için geçmiştir.

İnsanlık sevgisi ve devrimcilik fikirlerine; Tevfik Fikret, Vatan sevgisinde; Namık Kemal, ulus sevgisinde; Ziya Gökalp gibi yazarların etkisi görülmektedir. Batı klasiklerini okuyan Mustafa Kemal’ in, insan hakları ve demokrasi, Ulusal-laik devlet düşüncesinin erken yaşta oluştuğu görülmektedir.

Descartes, Rousseau, Voltaire, Montesqieu, Durkheime gibi vb. birçok batı yazarını çok iyi anlamış olduğu da bilinmektedir. Çanakkale Savaşlarının kan ve barut kokuları arasında kitap okuyan, Mustafa Kemal, Türk-İslam Tarihini de çok iyi biliyordu. Başka bir deyişle, askerlik mesleğinin dışında tarih, felsefe, sosyoloji, hukuk ve ekonomi ile de ilgili ve bu konularda sürekli okuyan ve araştırma yapan birisi idi.

Dünya savaşını Almanya’ nın kazanmasının mümkün olmadığını ileri süren Mustafa kemal, savaşa girilmemesini ya da hiç değilse ordunun sefer ve eğitim eksikliklerinin, giderilmesi için bir yıl beklenmesini ilgililere bildirdi. O’ nun bu görüşü etkili olmadı ve Osmanlı hazırlıksız olarak Almanya’ nın yanında savaşa girdi. Savaşa katılmayı önleyemeyen M. Kemal, Sofya’ da görevli olduğu halde; Vatanın savunmasına katılabilmek için ordu da aktif görev istedi ve bundada ısrar etti. Sonunda 15 Şubat 1915’ te Tekirdağ’ da 19. Tümen Komutanlığına atandı. Oysa ortada gerçek bir Tümen yoktu. Ancak O, emrine verilmiş olan kuruluş halindeki bu tümeni kısa sürede eğiterek, savaşacak duruma getirdi ve Gelibolu Yarımadası’ na çıkarma yapan İtilaf Devletlerinin ordularına karşı savaşa katıldı.

Çanakkale Savaşları O’ nun üstün askeri zeka, yetenek ve cesareti sayesinde Türk Ordusunun zaferi ile sonuçlandı. Anafartalar ve Conk Bayırı muharebeleri, yalnız O’ nun ve Türk Askerinin bu güçlü iradenin emrinde korkmadan ölüme gitmesi ile kazanıldı.

Haziran 1915’ te Albaylığa, 1916’ da Mirlivalığa (Tuğgenerallik) terfi eden M. Kemal, Doğu cephesine 16. Kolordu komutanı
olarak atandı. Rusların Diyarbakır’ a ilerlemesini durdurdu. 1917’ de yine Doğu cephesinde bulunan ikinci Ordu komutan vekilliğine, sonra da 7. Ordu komutanlığına atanarak, Şam’ a gelen M. Kemal Paşa; durumu inceledikten sonra; HİCAZ’ IN boşaltılmasını, ve tüm kuvvetlerin Suriye cephesine çekilmesini Enver Paşa’ ya önerdi. Ancak önerisi reddedildi. İleride bu cephede uğranılan felaket, “Mustafa Kemal’ in ne kadar gerçekçi olduğunu” gösterecektir.

7. Ordu; Yıldırım ordu komutanlı ğına bağlı ve komutanı General Falkenhayn idi. Adı çok iddialı olmakla birlikte, ortada savaşabilecek olanakları bulunan bir ordu yoktu. Falkenhayn’ ın; “Irak’ a sefer yapılması fikrine katılmayan ve Alman komutanının yönetimini beğenmeyen M. Kemal Paşa, durumu Başkomutanlığa bildirdi. Görüşleri dikkate alınmadığı için de istifa etti.

İstanbulda bulunduğu sırada, Veliaht Vahdettin’ in Almanya seyahatine katıldı. Almanya’ da Alman İmparatoru ve Komutanları ile yaptığı görüşmelerde, Almanların büyük çıkmaz içinde olduklarını gördü. İstanbul’ a döndükten sonra, Padişah olan Vahdettin’ in ısrarı üzerine Filistin cephesinde bulunan 7. Ordu komutanlığını kabul etti. Hastalık ve yoksulluktan perişan halde, kendisinden sayıca ve malzemece kat kat üstün düşmanla dövüşen orduyu Halep’ e çekmeyi ve düşmanı burada durdurmayı başardı. Başko mutanlığa yolladığı yazı ile ülkenin içinde bulunduğu kötü durumu belirttikten sonra, “Bu savaşın anahtarının Almanların elinde olmadığını” ileri sürerek bir an önce barış yapılmasını önerdi. Enver Paşa bu öneriyi de reddetti.

31 Ekim 1918 günü yani Mondros mütarekesinin imzalandığının ertesi günü, Yıldırım Orduları grup komutanlığına atandı. Mütareke Şartlarını beğenmeyen M. Kemal, bu hükümlere uymayı reddedip, birliklerini savaş durumunda tutmakta ısrar edince Yıldırım Orduları Grubu dağıtıldı ve kendisi de Harbiye nezareti emrine alındı.

Mustafa Kemal Paşa; İtilaf Devletleri donanımlarının İstanbul’a geldiği gün yani 13 Kasım 1918’ de, Osmanlının Başkentine ulaştı. Boğazda demirli düşman gemilerini görünce yanındakilere: “Geldikleri gibi giderler” dedi.

Mustafa Kemal, İstanbul’ da “İşsiz bir paşa” idi. Ülkenin bu kötü durumdan nasıl kurtarılabileceği üzerinde yoğunlaşmıştı. Mustafa Kemal’ in ilk hedefi; Ülkeyi, siyasi yoldan ve siyasi tedbirlerle kurtarmaktı. Macera adamı olmayan bir hesap adamı için, denemeler, umutlar, hayaller ve hayal kırıklıkları, O’ nu aradığına ulaştıran yolun durakları ve dönemeçleridir.
Mustafa Kemal de; Padişahtan bir şey ummak, Harbiye nazırı olmaktan bir şey beklemek, Sadrazamlara bir şeyler anlatabileceğini sanmak, devlet ve siyaset adamlarıyla ve diğer devletlerin; görevlileri ile görüşmeler yapmak, Siyasi Parti kurmak ve Siyasi Gazete çıkarmak gibi, bir takım arayışlar da bulunmuştu. Ve bunlardan bir şey çıkmayaca ğını anlayınca; Zafere ve Hürriyet yöneldi.

Artık yollar göründü. Artık yollar dumanlı değil. Artık ona hiç kimse elini uzatmasa bile “TEK BAŞINA ANADOLU’ YA DALABİLİR.” YA İSTİKLAL YA ÖLÜM

16 Mayıs 1919 günü İstanbul’ dan Samsuna gitmek üzere bandırma vapuru ile yola çıkan M. Kemal Paşa, İtilaf askerlerinin yolda gemiyi durdurup silah ve cephane arayıp, bulamadıkları için Boğaz’ dan çıkış izni vermeleri üzerine; “Biz Anadolu’ ya silah ve cephane götürmüyoruz. İnanç götürüyoruz. “Diyerek, UMUT; İNANÇ; ve ZAFER azmini ifade ediyordu.

“Zafer, zafer benimdir diyenlerindir” Diyen bu genç subayın kişiliği, Devrimci düşünceleri, Dünya görüşü, vatan ve ulus hakkındaki planları, dünya ulusları ile ilgili düşünceleri; Devrime başladığı 40 yaşına kadar, Tüm yaşamını geçirdiği askerlik mesleği içinde olmuştur. Aslında, Mustafa Kemal batı kültürünün adamıdır. Batıyı batı yapan değerleri Mustafa Kemal görmüş ve batıyı bir kültür ekseni olarak algılamıştır.

Atatürk bizim için Ulusal bir kahraman, Dünya için de tarihi bir kişidir.

Ulusların ve devletlerin yaşamlarında; bir çok kahraman ve devlet adamı yetiştirdiği bilinmektedir. Ancak bunlardan tarihe mal olmuş ve unutulmamış olanları azdır. Evrensel değer üretenler tüm dünyaca bilinmekte wilson gibi. Kendi ülkeleri için başarı sağlayanlar da kendi ülkesinde unutulmamakta Bolivar gibi. (Güney Amerika)

UNESCO; Doğumunun 100. yılı olan 1981 yılını “ATATÜRK YILI” ilan ederken gerekçesini de karara eklemişti. Kararı 156 ülke oy birliği ile almıştı.

Karara Atatürk şöyle tanımlanmıştır; “Uluslar arası anlayış ve barış yolunda çaba harcamış, üstün bir kişi, olağanüstü devrimci, sömürgecilik ve emperyalizmle savaşan bir önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, insanlar arasında renk, ırk, din ayrımı gözetmeyen eşsiz devlet adamı, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu.”

Yunanistan Başbakanı Elefterios K. Venizelos: 12 Ocak 1934 tarihli başvurusu ile; Atatürk’ ü “Nobel Barış Ödülüne” aday gösterirken; şöyle demektedir:

“Yaklaşık 700 yıl boyunca, Ortadoğu Avrupa kanlı savaşlara sahne olmuş, fakat Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuyla, bölgedeki istikrarsız durum sona ermiştir. Barış davasına bu değerli katkı, Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa sayesinde yapılabilmiştir. Bu nedenle Yunanistan Hükümeti Başbakanı sıfatıyla, Mustafa Kemal Paşa’ nın Nobel Barış Ödülüne adaylığını sunmaktan onur duyarım.”

20 Yüzyılın tüm büyük devrimcilerinden kimisinin heykelleri yerlerde sürüklendi, kimisinin isimleri yollardan, meydanlardan silindi. Atatürk hala halkının büyük çoğunluğunun sevgisine ve saygısına sahiptir.

Sovyetler Birliği İmparatorluğu, 75 inci yaş gününü görmeden yıkıldı. İtalya’ nın Faşizmi; Mussolini’ nin Milano’ daki bir elektrik direğine bacağından asıldığında yaşı 22 idi. Almanya’ da; Nazizm, iktidarının 12 nci yaşında öldü. İspanya’ da Farako Faşizmi, ancak 40 yıl ayakta kalabildi. İran’ da ki Sahlık rejimi; 56 yıl yaşayabilmiştir.

Bunların hepsi, 20’ nci yüzyılda doğan ve 21’ inci yüzyılı görmeyen rejimlerdir. Bir tek istisnası vardır.
Türkiye Cumhuriyeti.

Sovyetler Birliği, Demokrasiyi önemsemediği ve ertelediği için yıkıldı. İran’ da Şah rejimi, laik ve demokratik bir devrim yapmadığı için yıkıldı. Tito’ nun Yugoslavya’ sı, etnik farklılıkları kurumlaştırmanın ve birliğin devamını farklılıklarda aramanın bedelini ödedi ve yıkıldı.

Yakın tarih Atatürk’ ün haklılığını kanıtladı. Mustafa Kemal Atatürk’ ün; Laik ve demokratik bir çağdaşlama hareketi; bin yıllık kültür ortaklığına ve yurttaşlık bağlarına dayalı bir ulus yaratmayı hedeflediği için, hala güncel ve ayakta. Hem de son yarım yüzyıldaki tüm sapmalara, yanılgılara, aymazlıklara ve hatta hıyanetlere karşın. Batı gizli belgelerine göre; 1920’ lerde Batının tercihi Mustafa Kemal değil, Vahdettin’ di. Mustafa kemal, Batının istediği ile değil, batıya karşın çağdaşlaşma yolunu açtı. Ve batı sonunda bükemediği eli öpmek zorunda kaldı.

ATATÜRK’ ÜN OLUŞTURDU ¦U “Türkiye modelinin” temel direği; LAİKLİKTİR. Atatürk, Türkiye modelini kurarken üç yanında üç karabasan yükseliyordu. Bir yanda İngiliz ve Fransızların biçimlendirdiği “ARAP ŞERİATÇILI¦I”, bir yanda, Batı Avrupa faşizmi, öte yanda Sovyet komünizmi. Avrupa, Asya ve Ortadoğu’ yu kapsayan coğrafyada demokratik denebilecek ülkeler parmakla sayılacak kadar azdı. Üstelik onlar da faşizmin ve komünizmin gölgesi altında baskı yasalarını birer birer yürürlüğe koyuyorlardı.

Atatürk’ ün bu üç karabasandan birine kapılıp gitmesi işten bile değildi. Ama o yüzyıllarca geri ve cahil bırakılmış, hemen tamamı Müslüman olan bir halkı çağdaş uygarlığa yönelten “TÜRKİYE CUMHURİYETİ MODELİN” Nİ yarattı. HEM DE Kimsenin dinine imanına dokunmadan. O sırada Faşizmin pençeleri altında çırpınan BATI REJİMLERİNİ değil EVREN SEL DE¦ERLERİNİ BENİMSEYE REK, BUNU BAŞARDI.

O’ na ordu yok dediler, “Kurulur” dedi. “Para yok” dediler. “Bulunur” dedi. “Düşman çok” dediler, “Yenilir” dedi. Ve tüm dedikleri oldu.

Türk ulusu Birinci Dünya Savaşının sona ermesi ile; Bağımsızlığını, Refahını, Ülkesini, Ülkülerini yitirmiş, korkunç bir gelecekle baş başa kalmıştı. Milyonlarca insanın, vatanlarca toprağını yitirmiş, Türkler öz vatanlarında vatansız kalmıştı.

Türk ulusu bu durumdan kurtulmak için, Mustafa Kemal Paşa’ nın öncülüğünde kurtuluş mücadelesine koyulmuştur.

Tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurma fikri ve eylemi Mustafa Kemal’ in Samsun’ a çıkması ile başlamıştır. Amasya genelgesi bu düşüncenin ortaya konuşu, yeni bir Türk Devletinin Siyasi, İdari, ve Askeri teşkilatlanmasının da başlangıcıdır.

Amasya genelgesi ile ortaya konulan, Erzurum ve Sivas kongreleri ile işlenen fikirler ve hareket, yeni bir devletin kuruluşundan başka bir şey değildir.

Milli Mücadelenin önderi Mustafa Kemal’ e göre; Türkiye’ nin kurtuluşu ve yeni Türk Devletinin kuruluşu için gerçekleştirilmesi gereken üç ana hedef vardır.

1. Osmanlı Devletini “Hasta Adam” olarak gören ve yurdumuzu işgal eden, İtilaf Devletlerini (İngiltere, Fransa, İtalya) ve yandaşlarını (Yunanistan ve Ermeniler) yenerek Ülkeyi işgalden kurtarmak.

2. Ömrünü tamamlamış ve Çöküntünün asıl nedeni olan yozlaşmış Osmanlı Kurumlarını ortadan kaldırmak. (Saltanat, Hilafet vb.)

3. Ortadan kaldırılan kurumların yerine, Çağdaş Dünyadaki benzerlerini koymak. (Yeni Türk Devletini kurmak)

İşte bu, Türk Devrimidir, Atatürrk Devrimidir.

Atatürk Neler Yapmıştır? Ya Da Neler Yaptığı İçin Atatürk Olmuştur?

1. Beynimizi ve vicdanımızı; Arap’ ın, Ülkemizi; Emperyalistlerin işgalinden kurtararak, yarı sömürge durumundaki ve etrafı düşmanlarla çevrili bir devleti bağımsızlaştırmış ve çevresi dost ülkelerle çevrili bir Cumhuriyet devleti kurmuştur. Böylece sömürgecilikten yeni kurtulmuş ya da kurtulmakta olan ülkelerle birlikte tüm dünyaya örnek olmuştur.

2. Ulus birliği sağlamıştır.

Bir devletin sınırları içinde yaşayanları Ulus haline getirmeye çalışmıştır. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu içinde bir değil bir çok ulus yaşamaktaydı. 1789 Fransız Devriminden sonra ortaya çıkmış olan ve tüm Avrupa’ ya oradan da Afrika’ ya, Asya ve Amerika’ ya, tüm dünyaya yayılmış olan Ulusalcılık akımı, Osmanlı İmparatorluğunda en son görülmüştür.

Çünkü yönetimde bulunan ve egemen öğe olan Türkler, İmparatorluk içinde Ulusalcılık güdemezlerdi. Güderlerse, bir çok ırklardan, halklardan, dinlerden ve dillerden oluşmuş bulunan Osmanlı İmparatorluğu hemen parçalanırdı.
İmparatorlukta Ümmetçilik egemendi. Devlet; Halife-Padişah temeline dayanmakta idi. Ulusalcılık akımı tüm İmparatorluğu sardıktan sonra, hatta Araplardan ve Arnavutlardan sonra, Türklere yine de ulaşmamıştır. 1911’ de Kara Harp Okulunda Türk olduğunun farkında olan yoktu. Türkler yönetimde de söz sahibi olmamışlardı.

Osmanlı Ortaçağı, Türk Toplumunun üzerine yıkmış; tüm uluslara ışıklı yarınların kapılarını ararken, kendisini karanlık dehlizlere hapsetmiştir.

Osmanlı, Türk’ ün kemikleri üzerine kurulmuş, Türkün kemiği ve kanıyla yaşamsal savaşlar vermiş ama; kendisi hiç bir zaman Türk olmamıştır. Yalnızca, 1876 Anayasasına; “Resmi dili Türkçe” dir hükmünü koymuştur. Hangi Türkçe? Farsça ve Arapça’ nın boyunduruğunda, halkın hiç de anlamadığı bir kelime salatası.

Arap; Kavmi necip Arap.

Türk; Kanı, Canı ve de kadını helal olan kimse.

“Türk’ ten Vezir Olamaz.” Osmanlı hükmü.

Osmanlı İmparatorluğunun egemenliği altında bulunan uluslar, 1789’ dan sonra, Uluslaşma süreçlerine girmişler, Yunanlılar ve Bulgarlar ve Araplar, Ulusal eğitime geçmişler, Osmanlı; Arap’ı,
Bulgar’ ı Arnavut’ u bağrına basmış; Yeniçeriliğin bozulma nedenini; içine Türk alınmasına bağlamış.

“Türk Ocağı alınmaya” diye de ferman çıkartmıştır. Enişte ve damat Zağanos’ un entrikaları ile Sadrazam yapılan ender Türklerden Çandarlı Halil Paşanın boynu vurulmuş Türkler perişan edilmiştir.

Osmanlı, bir Fransa’ ya yanaşmıştır bir, Prusya’ ya onların sisteminde kurtuluşu aramış. Osmanlı ne Rönesans’ ı ne Reformları ne de on sekizinci yüz yılı ışıklar yüz yılını yaşayabilmiştir.

Osmanlı Devleti çok ulusluydu ve artık (1918’ den itibaren) yoktu. Misakı milli sınırlar içindeki nüfus ise eskiye oranla daha türdeştir. Bunu sağlayan yalnız Arap topraklarının ülke dışı kalması değildir. Savaş sırasında ve sonrasında yaşanan bir takım trajik olaylar da türdeşleşmeye hizmet etti: Ermeni tenciri (1915), Rum nüfustan gidenler ya da kaçanlar (1914-1922), nüfus mübadelesi (1923 sonrası, zorunlu iskan kanunu gibi.

Ümmetçi Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşayan ve egemen öğe olması gereken Türklere duygusunu veren ve Türklerin oturdukları yerlerde, Osmanlı kalıntıları içinde yeni bir bağımsız devlet kurmayı başaran Atatürk’ tür.

Yani Türk ulusuna ilk Türklüğünü bildiren ve onunla övünülmesini öğreten o olmuştur.

“Ne Mutlu Türküm diyene” sözü ile bunu dünyaya ve halkına duyurmuştur.

3. Yakın ve Ortadoğu Çağ değiştirmiştir. Orta çağı kapatmıştır. Tüm eğitim aşamalarında öğretilen klasik çağ ayrımlarının Yakın Doğu, Orta Doğu ve Afrika tarihi ile bir ilişkisi yoktur. Okullarda; 476 yılında başlayıp 1453 yılında sona erdiği öğretilen Orta çağ bizde ancak 1923 yılında kapanmıştır.

Çağları biri birinden açık nitelikler vardır. Orta çağda göze çarpan özellikler şunlardır.

a) İnsan yaşamında beşikten mezara kadar din egemendi.

b) Toplumsal yaşamda feodalite egemendi.

c) Ekonomik yaşamda tarım ekonomisi egemendi.

Avrupa’ da; 1440’ ta icat edilen Matbaanın, toplum yaşamına yaptığı katkı, İstanbul’ un işgali üzerine; İstanbul’ dan ayrılarak, Avrupa’ ya gelen, Bizans Sanat ve Bilim adamlarının, Avrupa’ nın Bilim ve Sanat yaşamına getirdiği yenilikler ile Rönesans ve Reform; çağ değişimi sonucu doğurmuştur.

Kilise egemenliği son bulmuş, Feodalite yıkılmış, tarım ekonomisi nin yerini para ekonomisi almıştır. Ancak Avrupa’ da görülen bu değişikliklerin hiç biri, bizim de içinde bulunduğumuz Orta doğu’ da, Yakın Doğu’ da ve Afrika’ da olmamıştır.

İstanbul’ un Fethini ele alalım, eğer onu kabul ediyorsak, Orta çağın sonu olarak; 1453’ ten önce Osmanlı Devletindeki; yaşam, Osmanlı Devleti toplumsal durumu ve ekonomik durumu ile 1453’ ten sonraki Osmanlı Devleti arasında ne fark vardır? Hiçbir fark yoktur. Ya Afrika’ da, ya en eski uygarlıklara sahip olan Çin’de, Hindistan’ da? Evet hiçbir fark yoktur.

Osmanlı, “Reform” ve “Rönesans” ı, algılamadığı gibi; ne 17’ nci yüzyıldaki “AKIL ÇA¦INI” ne de 18’ inci yüzyıldaki “AYDINLANMA” çağını yaşayabilmiştir. “Fransız Devrimi” ni de anlayabildiğinde şiddetle reddetmiştir.

İşte; Atatürk Ulusal Kurtuluş Savaşını kazanıp, Devrimi başlatıncaya değin Ortaçağın içinde yaşıyorduk. Atatürk, Devrimi ile dini bütün yaşama egemen olmaktan çıkartıp aklı egemen kalmıştır. Böylece Türkiye’ de de çağ değişimi başlamıştır. Ortaçağ son bulmuştur.

Dinin insan yaşamı ve devlet yaşamı üzerindeki etkisi kaldırılmış tır.

Toplumsal yaşamda Feodalite yıkılmıştır. Para ekonomisi getirilerek, sanayi kurulmaya başlanmış ve tarım ekonomisinin yerini para ekonomisi almıştır.

4. Devlet yönetiminde Tanrısal irade yerine halk iradesinin, Ulusal egemenlik ilkesini koymuştur.

“Dinin her yönde egemen olması sonucu ilk çağlardan bu yana ülkelerdeki iktidar, tanrısal kaynaktan gelmekteydi. Yani hükümdarlar iktidarlarını tanrıdan aldıklarını iddia ediyorlar. Osmanlı Devletinde de; Özellikle, Halifeliğin kabul edilmesinden sonra (1517), İktidar Tanrısal iradeye dayatılmıştı.

Devletin başı olan ve devletin kendisi sayılan Padişah; doğrudan doğruya tanrısal iradeyle iktidara sahip bulunuyor ve devleti yönetiyordu.

İşte; Atatürk bu tanrısal irade yerine Ulus İradesini, Ulusal Egemenlik ilkesini koymuştur. “Egemenlik Ulusundur” diyerek, Tanrısal irade yerine halk ve ulus egemenliğini koymuştur. Bu irade beyanı Göksel İradenin yanı sıra; ağalık, beylik, şeyhlik, dedelik ve dahi Padişahlık iradesini silip atmaktadır.

Tanrı hakları sistemi yıkılıp yerine insan hakları sistemine dayanan yeni devlet ve toplum düzeni getirilmiştir. Padişahın mülkü olan toprak ve tebaası olan halk kavramları da değişti.
Toprak; Vatan oldu. Tebaa-Halk; Millet kavramı ile bütünleşti.

5. Atatürk Hukuk Birliğini Sağlamıştır.

Basra Körfezinden, zaman-zaman Atlas Okyanus’ una ve Balkan Yarımadasının kuzeyinden, Avrupa’ nın ortalarından, Kara Denizin Kuzeyinden, Arabistan Yarımadası nın güneyine Habeş sınırlarına, Tüm kuzey Afrika’ ya yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğunda; en geniş döneminden Birinci Dünya Savaşı öncesindeki en dar dönemine değin, hiçbir zaman “HUKUK BİRLݦݔ sağlanmamıştır.

Cumhuriyet öncesi düzende; Çok hukuklu sistem geçerli idi. Ayrıca yargı yeri çokluğu da vardı: Şeri’ iye, nizamiye, ticaret, konsolosluk ve cemaat mahkemeleri vb.

Çok hukuklu sistem; Ülke insanlarını hukuken kümeleştiren ve bölen, din ve mezhep farklıkılarını pekiştiren bir sistemdi.

Şeriatta her mezhebin içtihadı farklı idi. Hukuk Birliği sağlanama dığı içindir ki, Osmanlı Devletinin hem bölgeleri, hem yurttaşları devlete bağlı değildiler. Ülkede yaşayan insanlar, kendi dinlerine göre, özel kanunlara bağlı idiler.

Osmanlı uyruğundaki bir ermeni; kilise kayıtlarına göre doğar, kilisede vaftiz edilir. kilise kayıtlarına göre evlenir, kilise kayıtlarına göre boşanır, ölür, mirası kilisece bölüştürülür ve tüm bu işlemler kilise hukukuna göre yürütülürdü. Rumlara ve diğer haklara da benzer işlem uygulanırdı.

Osmanlının bunlarla hiçbir ilişkisi yoktur. Devletin bunlarla ilişkisi; onların vergi yükümlüsü olması bakımındandır. Onlar ancak vergi defteri aynı zamanda “Nüfus Kütüğü” görevini de görürdü. Böylece, Devleti oluşturan halkalar, ayrı ayrı hukuk sistemlerine uymuş oldukları için, birbirlerine kaynaşmıyorlardı. Eşitlik ilkesini de sağlamak olanaksızdı.

Hukuk sistemlerinin ayrılıkları nedeni ile ortaya çıkan hukuksal eşitsizlikler, yüzünden; özellikle imparatorluğunun çöküş döneminde, büyük devletlerce müdahaleler olmuştur. Devletin içişlerinde; Rusya, Ortodoksları korumak için, Fransa ve Avusturya Katolikleri korumak için karışmamışlardır.
Hukuk birliğinin sağlanması için yapılan ilk atılım: İslam hukuk sisteminden kopma kararı idi. Bu doğrultudaki atılım, o günkü İslam Dünyası için ilkti; bugün ise hala tektir.

İkinci atılım da Hukuk çoğunluğundan ya da çok hukuklu sistemden “Hukuk birliğine” geçiş kararıdır. Böylece, Ülke insanlarını hukuken kümeleştiren ve bölen, din ve mezhep farklılıklarına dayalı çok hukukluluk son bulmaktadır. Bunun yerine vatandaşlık bağı ve tek hukuk sistemine bağlılık gelmektedir.

Hukuk ve yargı birliği; Uluslaşmanın da bir boyutu idi. Din ve mezheplere göre değil, vatandaşlık temeline dayalı tek hukuk kendini dayatıyordu. Hukuk ve yargı birliği, “kanunların kişiselliği” nden, “kanunların ülkeselliği” ne geçişi ifade edecekti. Bu bağlamda hukuk birliği ve Türk medeni kanunu; hem “hukuk devrimi” hem de “bağımsızlık” için bir anlam taşıyordu. Hukukun; birbiriyle çatışan din, mezhep, felsefe ve etnik farklılıklara göre değil, birleştirici vatandaşlık ve ülke esasına dayanması “ulus olmanın” da temellerindendir.

Mustafa Kemal; bunlara da 1926 yılında yeni yasaları kabul ettirerek hukuk karmaşasına son vermiş, hukuk devrimini gerçekleştir miş ve Türkiye’ de hukuk birliğini sağlamıştır.

“Herkese aynı kanunlar uygulanır. Türkiye’ de suç işleyen kimse, Türk kanunlarına göre yargılanır. Bugün ülkemizde yaşayan Ermeni, Rum ve Yahudi yurttaşlarımız, Müslüman Türk’ ün sahip olduğu hukuka sahiptir. Aralarında hiç bir fark yoktur. Ülkemizde böylece kadın erkek eşitliği de sağlanmıştır. Cumhurbaşkanı ile sıradan bir yurttaş hukuk bakımından eşittir. Eşitlik; Anayasal bir haktır.

6. Eğitim ve öğretim birliğini sağlamıştır.

Osmanlı da Devlet; eğitim ve öğretimi düzenlemediği gibi denetimini de yapmamıştır. Osmanlıda eğitim nerede ise tümüyle dinsel esaslara dayanmaktaydı ve eğitim dini kurumlarca yürütülmekteydi. En yaygın eğitim kurum olan, Medreselerin eğitim dili de Arapça idi. Tanzimat’ tan sonra Osmanlı çağdaş okullar açmaya çalıştı ise de dini eğitim veren okulların egemenliğini kıramadı. Her dini topluluk kendi okullarını açmıştı. Ve özellikle azınlıkların açtığı okullar; bölücü ve yıkıcı faaliyetlerin de yuvası idiler.

Mustafa Kemal, Eğitimdeki farklılığı ve ikiliği ortadan kaldırmak ve devrime hizmet edecek ve ülkeyi çağdaş dünyaya taşıyacak yeni kuşakları yetiştirmek üzere; 3 Mart 1924’ te çıkarılan “Tevhidi Tedrisat” kanunu ile eğitim ve öğretimi tek çatı altında topladı ve devlet kontrolünü sağladı. Ve eğitimde artık; yanlış inançlara, batıl düşüncelere, taassuba ve irticaya yer verilmeyecektir.

Eğitim birliği yasasının gerekçesi; bir toplumun ulus olmasını tek başına sağlayabilir niteliktedir. Gerekçenin ana ekseni; “Bir ülkede, iki çeşit eğitim, iki çeşit insan yaratır. Bu da Ulusal Birliğin sağlanmasına en büyük engeldir”.

Anayasanın 174. maddesinin teminatı altında bulunan; “Eğitim Birliği Yasası” çağdaşlaşmaya engeldir diyenlere de söylenecek söz yoktur.

Kuşkusuz; Atatürk’ ün yaptıklarını bu altı başlık altında özetlenen konulara sığdırılamaz. O bir doktrin adamı değildir. O ideoloji yobazlığından sıyrılmış, gerçekçi düşünce ve yöntemlerle ideolojinin amacı olan; “Mutlu kılma-kalkındırma” yolunu göstermiş ve zaman ölçüsünde başarıya ulaştırdığı yapıtlarını Türk Gençliğinin koruyuculuğunda Türk Ulusuna emanet etmiştir.

Atatürk; Doktrinlerin katı kalıpları ve doğmaları yerine aklı egemen kalmıştırr. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” özdeyişi ile maddi ve manevi yaşamda aklı yol gösterici olarak ortaya koymuştur.

Atatürkçülük:

Atatürkçülük; en yalın tanımı ile Atatürk’ ü anlamak ve tamamlamaktır. Atatürk’ ün gerçekleştirdiği devrim, ortaya koyduğu düzene sahip çıkmak ve bu düzenin çağdaş uygarlık doğrultusunda geliştirilmesine çalışmaktır.

Atatürk’ ün yaptıklarını; bilmek, kabul etmek, benimsemek, uygulamak ve getirdiklerini daha ileriye götürmek için çaba harcamaktır. Atatürkçülük, bağımsızlık demektir. Atatürkçülük, ulusal onur demektir. Atatürkçülük, devrimcilik demektir.
Kurtuluş savaşımızın ve ulusal devrimimizin önderi Mustafa Kemal, bugünkü emperyalist ilişkileri daha o günden görmekteydi. Unutturulan, unutturulmak istenen Atatürk ve Atatürkçülük budur.

Atatürkçülük bir yaşam biçimidir. Bu yaşamda devlet de hükümet de vatandaşın mutluluğu ve refahı için görevlidirler. Öteki dünyadan bu dünyaya; Kölelik ve kulluktan söz sahibi vatandaşlığa geçişimizi, çağdaş ve uygar, evrensel değerlere sahip oluşumuzu, kadınlarımızın özgür, onurlu ve erkeklerimizle eşit haklara sahip oluşunu ona borçluyuz. Tüm bu olumlu çağdaş, pozitif ve evrensel değerlerin yaşama geçirilmesine de Atatürkçülük diyoruz.

Atatürkçülük geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğüdür.

Atatürkçülüğün amacı; Ulusumuzu ve devletimizi, çağdaş uygarlık düzeyine yükseltmektir. Türkiye’ yi; özgürlükçü bir ortamda, tam bağımsız olarak ve kendi kimliği ile dünyadaki saygın yerine oturtmaktır. Bizi bu amaca ulaştıracak araç; Atatürk Devrimi ve onun yarattığı Atatürk düzenidir.

Atatürk Düzeni Nedir?

Atatürk’ ün ilkeleri ve devrimi ile yurdumuza getirmek istediği düzeni şöyle tanımlayabiliriz: Milli egemenlik ve bağımsızlığa bağlı, aynı zamanda barışçı ve insancı, Milliyetçi, Halkçı, Laik, Demokratik parlementer sistemi benimsemiş, Atatürkçü özde devrimci, tüm dünya uluslarıyla her alanda işbirliğine açık, her türlü diktayı reddeden, Haklar, Hürriyetler ve Kalkınma düzenidir.

Gerçek Atatürkçülük; O’ nun yaptıklarını benimsemek, koymuş olduğu ilkeler çerçevesinde yerleştirmek, ilerletmek ve gücü yeterince, elinden geleni yapmak, gereken çabayı harcamaktır. “ATAM İZİNDEYİZ” deyip, izi üzerinde, gittiği yöne “Çağdaş uygarlık” yönüne gitmektir. Geldiği Orta Çağın karanlıklarına doğru hızla yol değildir.

Atatürk, şöyle demiş, böyle yapmış demekten daha öteye gidemedik. 1920’ lerde yapılanların bekçiliğini yapmaktan daha ileri giderek, çağı yakalamaya çalışmalı, çözümler üreterek, geleceğin öncülüğünü yapmalıyız.
1923 Türk Devrimi; demokrasiye açılışın “olmazsa olmaz” koşulu olan Laik Cumhuriyetin kuruluşudur. Atatürk, Batı ve Doğu uygarlıkları nın birleştiği Anadolu’ da büyük bir hukuk devrimiyle yepyeni bir devleti tarih sahnesine çıkardı.21’ nci yüzyılda; İslam dünyasıyla Hıristiyan batı arasında yaşanan olaylar, Atatürk’ ün ne kadar gerçekçi bir uygarlık modelini uyguladığını gösterdi.

Cumhuriyet; bir devlet yönetim biçimidir. Türkiye bakımından Cumhuriyet: Devlet yaşamında, devlet yönetiminde ve bu yönetimin işleyişinde; Türk Ulusunun iradesinin egemen olmasıdır. Bu sistemde; Devlet Başkanı dahil, tüm yöneticiler, seçimle göreve gelecek, denetlenebilecek ve belli bir sürede seçim yenilenecektir.

Demokrasi: Halkın halk tarafından, halk yararına yönetilmesidir. Demokrasi prensibinin; en çağdaş ve en mantıklı uygulamasını sağlayan hükümet şekli; Cumhuriyettir.

Demokrasi; toplum içinde türlü düşüncelerin, temsil edilmesine, vatandaşın yöneticileri; bu düşünce akımları içinden, dilediğince seçebilmesine ve her zaman denetleyebilmesine dayanan bir rejimdir. Yani halkın kendisini dilediğince yönetebilmesidir.

Demokrasi, biçim değil özdür. Her demokrasi cumhuriyet olmadığı gibi, her cumhuriyet ve demokrasi değildir. Cumhuriyet, demokrasinin gelişmesi için en ideal devlet biçimidir. Ülkemizde, son zamanlar da; Demokrasi mi Cumhuriyet mi?

Cumhuriyeti demokratlaştırmak gerekiyor, ama bunu Cumhuriyeti yok etmeden yapmalı”. Türkiye’ de; demokrasiyi yaratan cumhuriyettir. Ve Cumhuriyetin temel değerlerinden uzaklaşıldıkça, demokrasi de toplumsal barış da tehlikeye girmeye başlamıştır.

Cumhuriyet demokrasinin ön koşuludur; ama demokrasi cumhuriyetin ön koşulu değildir. Demokrasi, toplumsal eşitsizliği azaltacak, çağdaşlığı hedefleyecek kurumlardan vazgeçebilir; ama Cumhuriyet vazgeçmez. Örneğin Demokrasi; eğitimi de sağlığı da “kamusal hizmet” olmaktan çıkartabilir; ama Cumhuriyet çıkartamaz.

Hatta demokrasi; yurdun parçalanmasına göz yumabilir; ama Cumhuriyet göz yummaz.

Elbette amaç; “Demokratik Cumhuriyettir”. Ama önce Cumhuriyet! Mustafa Kemal döneminde iki kez çok partili yaşama geçiş denemesi yapılmış, her ikisi de, gericilerin çıkardığı ayaklanmalarla sonuçlanmıştır. Terakkiperver Cumhuriyet Fıkrası ve Serbest Cumhuriyet Fıkrası kapatılmıştır.

Bu partiler daha çok demokrasi istedikleri, ya da Ülkeyi çağa taşıma savaşımını daha hızlandırmak istedikleri için değil, tam tersine “DEVRİM KARŞITI” bir “ODA¦A” dönüştükleri için; yani ülkeyi yeniden geri götürecek bir kavganın öncülüğüne soyundukları için kapatıldılar.
En demokratik ülkelerde de parti kapatılmaktadır. Kapatılmanın gerekçesi önemlidir. Demokrasiyi korumak için konulmuş kuralları; çiğneyenlere, göz yummak Demokratik olmaz AYMAZLIK olur, hatta demokrasinin kendisine “HIYANET” olur.

Kaynaklar:

1. Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları: 324 ATATÜRKÇÜLÜK

2. Prof. Dr. Ergün Aybars; Türkiye Cumhuriyeti Tarihi I.

3. Bülent Tanör; KURULUŞ_KURTULUŞ

4. Ahmet Taner Kışlalı; Ben Demokrat değilim

5. Prof. Dr. Suna Kili; ATATÜRK DEVRİMİ

(E) J. Kd. Alb. Ahmet AVCI

 

İslamda Gazilik ve Battal Gazi

İslam Dini, şehit ve gazileri dünyada, ahirette
üstün kıldığını ayetler aracılığı ile bildirmiştir

Gazilik, İslami çıkışlı bir olgudur. Genel bir tanım yapmaya çalıştığımızda, din uğruna putperest kesime karşı verilen mücadele ile müslüman toplumun korunması adına düşmanla savaşmak olduğu görüşünü ileri sürebiliriz. Gazi ise, bu doğrultuda çaba gösteren bilgili, ahlaklı ve cesur bir kişiliktir. Toplum menfaatlerini ön plana çıkaran, dünyevi çıkarları önemsemeyen değer yargılarına sahiptir. Kur’an’ da yüceltilen kavram, Allah yolunda savaşan kimselerle özdeşleştirilir.

šehit ve gazilerin özverili duruşları, Allah katında övülmüş, takdir edilmiştir. Al-i İmran süresinin 169. ve 170. ayetleri bu konuda şöyle buyurur;

“ Allah yolunda öldürülenleri (şehitleri) sakın ölü saymayın. Bilakis onlar diridirler. Allah’ ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rablerin katında rızıklara mazhar olmaktadır.

“Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.”

Gazilerle ilgili aynı sürenin 172. ayetinde önemli bir mesaj vardır;

“Yara aldıktan sonra bile Allah’ ın ve Peygamberin çağrısına cevap verdiler. Onlar içinden, güzel işler yapıp takvaya sarılanlara büyük bir ödül vardır.”

Ayet doğru okunduğunda, savaşın getirdiği travmadan çıkış yolunun, sürekli iyilik ve güzellik içeren işlere imza atmak olduğunu anlayabiliriz. Savaş dönüşü bazı gazilerde psikolojik rahatsızlıklara gelince, soyut, görülmez oldukları için başka tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Psikoloji biliminin devreye girdiği bu noktada, Kur’ an’ ın bu ayetle katkıda bulun duğunu tesbit edebiliriz. Bu mesajda, bireye ve topluma sürekli hizmet etmek, sorunların parçası değil, çözümün parçası olmak savaş travmasından kurtulmanın bir başka yolu olduğu ifade edilmektedir. Batı’ da, savaş travmasına maruz kalan gazilere, Hiristiyan dini ve İncil merkezli tedaviler uyguladıkları bilinmektedir.

Bedir Savaşı’ ında şehid olan müslümanların arkasından, bazı kişilerce çıkarılan “falan kişiler öldü, dünya nimetlerinden mahrum kaldı” söylentileri çürütülmek istenmiştir. Gazi sözcüğü, Al-i İmran süresinde (156. ayet) korkaklar karşısında güçlendiril miştir. Gazaya çıkanları eleştiren, engellemeye çalışan duruşa bu ayetle yanıt verilmiştir;

“Ey iman sahipleri! Yeryüzünde dolaşan yahut gazaya çıkan kardeşleri için şöyle diyen inkarcılar gibi olmayın: Yanımızda olsaydılar ölmezlerdi, öldürülmezlerdi. Allah bunu onların kalplerinde bir özlem yapacaktır. Allah diriltir de öldürür de Allah, yapıp ettiklerinizi en iyi şekilde görmektedir.”

Gaza ve Gazilik

Hz. Muhammed, 20 yaşında “Ficar Savaşları” adı ile bilinen kabile çatışmalarına katılmıştı. Savaşı görmüş, yaşamış ve gazilik olgusuyla tanışmıştı. Savaş sonrası, adaletsiz toplumsal yapıya karşı yoksulların yanında yer almış, dengeleri bozuk düzeni eleştirmişti. Peygamberin karşı duruşu, Mekkeli aristokratları rahatsız etmekteydi. Mekkenin güçlü ve zengin kişileri bu tehdit karşısında Hz. Muhammed’ e düşmanca tavır içine girdiler. Onu Mekke’ den göçe zorladılar.
Medine dönemi, Peygamberler ve yandaşları açısından güç koşulları içermekteydi. Mallarına el koyulmuş müslümanlar yaşam mücadelesinde zorlanıyorlardı. Bu dönem ilk müslümanların çektiği acıları yansıtır. Amcası Hz. Hamza, kabileler arası savaş anlamına gelen “Gazve” akınlarıya ilk müslümanların beslenme gereksin melerine cevap veriyordu. Ayrıca bu gelişmeler askeri bağlamda, müslümanların gelişmesinde yol açıyordu.

Kutsal savaş anlamında “Gaza” sözcüğü sıkça kullanılmaya başlandı. Bu arada, Medine’ de kurulan İslam Devleti tehdit altındaydı. Yeni kurulan devletin savunulması ön plana çıkarılmıştı. 13 Mart 624’ te yapılan Bedir Savaşı bu gelişmelerin bir ürünüydü. Bizzat bu savaşa katılan Hz. Muhammed, askerlerine şöyle seslendi;

“Büyük Allah adına söylüyorum ki, döğüşün çilelerine göğüs geren her savaşçı ölürse doğrudan doğruya cennete gidecektir.”

šehitlik ve gazilik üzerine Kur’an’ ın buyrukları ile Hz. Muhammed’ in sözleri bu olguların değerini yüceltmiş ve “ölürsem şehit, kalırsam gazi” deyiminin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. İslam fütuhatınada bu prensibin birinci derecede etkisi olduğu görülmüştür. Ayrıca gazilere ganimet hakkı da Bedir Savaşı’ nda tanınmıştır. Enfal suresinin 41. ayeti gazilerin bu hakkını tanır;

“Hak ile batılın ayrıldığı gün, iki ordunun karşılaştığı gün (Bedir Savaşı) kulumuza indirdiğimize inanmışsanız bilin ki, ganimet olarak elde ettiğiniz şeylerin beşte biri Allaha, resule, resulun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışa aittir.”
Gaza, o dönem İslam Devleti için gereklidir. Devletin korunması nın, dış tehditler karşısında baki kalmasının ön koşuludur. Savunma da diğer bir önemli nokta ise, genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla, erkeğiyle savaşa katılmanın ödev olduğudur. Kur’an’ da Nisa suresinin 71. ayeti buna işaret eder;

“Ey iman edenler, gazaya hazırlıklı olun, bölük bölük savaşa çıkın gerektiğinde topyekün savaşın”

Topyekün savaşa girenler için Nisa Suresinin 74. ayeti şöyle buyurmaktadır;

“İğreti hayatı ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda çarpışsınlar. Allah yolunda çarpışıp da öldürülen yahut galip gelene biz yakında büyük bir ödül vereceğiz.”

Gazi sözcüğü, Emeviler ve Abbasiler döneminde savaşta yararlılık gösteren ya da yaralan malara maruz kalanlar için kullanıldı. Ayrıca savaşa gitmeleri kural olan müslüman hükümdarlar da gazi sanını taşıyordu. Hükümdar ların siyasi ve askeri ünvanlar arasında “Kehfe’I- guzat ve L-megazi” benzeri ünvanlarda kullanılırdı.

Din uğruna savaşan her müslümanın sıfatı olan gazi sözcüğü dar anlamda, şehirlerin ve yerleşim bölgelerinin savunulma sında görev alanlar için de kullanılmıştır. Kuraklığın yoğun olduğu dönemlerde, beslenmek amacıyla yerleşim bölgelerine saldırılar olurdu. Emevi İdaresi, bu sıkıntılı evrede, savunma amaçlı gönüllü birlikler oluşturdu. İlk İslam kaynakları şehri korumakla görevli gönüllü birlikleri gazi diye adlandırırdı. Emevi İdaresi birliklerin barınması için şehirlerin dışına “ribat” adı verilen kaleler, müstahkem mevkiler inşa ettirmişlerdi. Gönüllü birliklerin müslümanlığa davet için çalıştıkları da tarihsel kaynaklarda bildirilmek tedir. Ancak bu durum fazla sürmemiştir. Abbasiler’ in ilk yıllarda ribatlarda konuşlandırılan gaziler huzursuzluk kaynağı olmaya başladılar. Yerleşim yerlerini ve kervanları yağmalama çabası içine düştüler. Bu sebeple bir süre gazi sözcüğü kötü bir anlam kazandı. Yıllar sonra sözcük tekrar eski içeriğiyle anılmaya başladı.
Gazilik kavramı, Türk edebiya tında “Gavazatname” Arap edebiyatında “Megazi” adı verilen eserlerde geniş çaplı işlenir. Ordunun akınları, zaferler, savaşlar ve kahramanlıklar şiir ya da düz yazı ile bu eserlerde ele alınır. Ayrıca tarihsel önem taşımaları nedeniyle de tarihçilerin çalışmalarına kaynaklık ederler. Arap edebiyatında bu türün en önemli yapıtı Vahidi’ nin Kitabü’ I Magazi’ sidir. Türk edebiyatında ilk gazavatname örnekleri 15. yüzyılda başlar. Eserlerdeki ortak payda; gazi kavramından, Allah’ ın yeryüzündeki şirki kaldırmak için kullandığı bir silah ve hizmetkar olarak bahsedilmesidir.

İslamın Alp Tipine Etkisi

İslamiyet öncesi dönemde, Türklerin önrek aldığı karakter Alp tipinde toplanırdı. Toplumu birarada tutan, düzen veren, yön çizen Alp kişiliği; göçebe sisteminde korkusuz, iyi kılıç kullanan, özel giysisi olan, soyun devamı uğruna düşmanla savaşan Alplar toplumun bilinçaltına yerleşmişti.

Müslümanlığın kabul edilişiyle birlikte Alp tipi gazi tipine dönüşür. Diğer bir anlamda “Gazi karakteri” İslamlaşmış ve kafirlerle savaşan Alp tipidir. Yeni kabul edilen din, kahramanlara yeni hedeflerde göstermiştir. Hedef, İslamiyeti küçük gören, aşağılayan, müslümanlara eziyet edenlere karşı verilecek mücadeledir.

Türklerin gazilik felsefesini, birbirleriyle ilişkili iki motifin etkisiyle yönlendirilmiş olarak görürsek daha iyi anlayabiliriz. Alplar, herşeyden önce Arapların üzerine aldığı yüce ve onurlu görevi, onların bırakmış olduğu noktadan başlayarak üstlenmek, Anadolu’ da İslamı pekiştirmek ve onu saldırılara karşı savunmak istemekteydi. İkince motif ise, Türklerdeki cihan hakimiyeti düşüncesinin yıllardır işlenmesiydi. Çünkü dünyaya yayılma hedefi çok eskilere gitmekteydi. Osmanlı devleti baştan sona bu iki motifin üzerine kurulmuştu. Gazi sembolü, Osmanlı padişahlarından en küçük ordu mensubuna kadar bütün orduyu dinamik güç olarak motive etmişti.
Selçuklu sultanı Alparslan’ ın, Malazgirt Savaşı’ nda ordusunu bu iki motifle hazırladığı, Haçlı seferlerine karşı duran güçlerin gaza ve gazi şevkiyle motive edildikleri bilinmektedir. İlk Osmanlı önderlerinin gazi sanını gururla taşımalarının altında bu sebepler yatmaktadır.

İslam dini, Alp karakterine yeni değerler katmıştır. Alp kişiliğinde İslamın etkileri açıkça görülmek tedir. Her iki tipte kahramanlık ve savaş ön plandadır. Fakat Alplerde sosyal ve psikolojik olgular geride kalırken, gazilerde sosyal bir olay olan din ana motif olarak öne çıkar. İslamiyet, bilgisini ve dini değerlerini Alplere yükler. Alpler’ in dünya üzerindeki maddi egemenlik anlayışıyla, gazideki egemen din motifi fikri içiçe geçerek, Alp-eren karakterini şekillendirir.

Alplar soyu ve kendi insanları için savaş vermektedir. Gazilerde bu savaş bir fikir, inanç, din savaşı haline gelmiştir, millet yerini ümmet olmıştır.

Alplar milletin esenliğini ereklerken, gaziler yeni milletler katmaya, yeni yurtlar eklemeye yönelirler.

Osmanlı devletinin süreç içersinde imparatorluğa dönüşmesinde gazilik kavramının oynadığı etkin rol yadsınamaz. Toprakların genişlemesini tetikleyen temel yapı, gazilik anlayışının harcıyla karılmıştır. Selçuklu Uygarlığı’ na ışık tuttuğumuzda gazi olgusunun açtığı derin izleri kolaylıkla görebiliriz.

Anadolu’ da Alp-Erenlerin Rolü

11. Yüzyılda Anadolu’ ya yaygın bir göç başladı. Alparslan’ ın, Bizans karşısındaki Malazgirt Zaferi göçün hızını arttıran başlıca sebepti. Anadolu Bizans ve Müslüman Türk çatışmasının sahnesi olmuştu. Türklerin hedefi iki boyutluydu; yeni yurt kazanmak ve İslamı yaymak. Gereksinim sonucu ortaya çıkan hedefler ile dini açılım, Anadolu Fethinin kaçınılmaz nedenleri olmuştu.
Fetih hareketini yönlendiren önderlerin gazi ünvanını taşımaları yukarıda tarif edilen alt yapıdan ileri geliyordu. Danışment Gazi, Ertuğrul Gazi, Osman Gazi gibi şahsiyetlerin ortaya çıkışı da bu dönem ve hedefle örtüşür. Diğer bir manada önderlerin hepsi “Gaza” geleneğinin temsilcileri olmuştu. Anadolu coğrafyası, Bizans ve Türklerin sınırdaşlığını çiziyordu.

Sınır boylarına yerleştirilen öncü güçler, yani “uç beyler” bir gazi topluluğuydu. Gazilik babadan oğula geçen bir statü idi; Ertuğrul Gazi, Osman Gazi, Orhan Gazi gibi... Ancak oğul öncelikle iyi bir cengaver olduğunu ispatlaması gerekiyordu. Bununla birlikte, iyi ahlak, bilgi sahibi olmak da aranılan kıstaslardı. Anadolu gazilerinin önderi sayılan Osman Gazinin, tanınmış dini lider Edebali’ nin kızı ile evlenmesi, kuracağı devletin destek alacağı temeli belirtiliyordu. Dini gücü ile Alplığın ilkeleri sentezleniyordu. Ünlü tarihçi A. Palmer konuya ilişkin bir saptama yapıyor:

“Osmanlı İmparatorluğu” nun kökünde, kafirlerin topraklarını feth etmek İslam dinini yaymaya dönük kutsal emri yerine getirmeye adanmış bir askeri müessese yatmaktadır.”

Dönemin koşulları, Anadolu gazilerini Alp-eren tipiyle de şekillendirmişti. F. Köprülü Alp ve Ahilik kavramlarını birleştirip, gazi tipini yani Alp-eren kişiliğini şöyle tanımlıyor;

“Ahi teşkilatı yalnız şehirlerde değil, köylerde ve uçlarda da vardır. Hatta bu suretle Alplar teşkilatı ile de temas ederek, ona hulül ettiği için hem Ahi hem Alp sıfatını taşıyan, yani her iki zümreye de birden mensub olan kişilere tesadüf ediyoruz.”

Alp-erenler, müslüman halkı peşlerine takarak yeni fethedilen ülkelerde doğru giderler. İslamı yaymaya ereklenmiş bu şahsiyet lerin ilk durakları, Osmanlı Beyliği’ nin kuruluş bölgesi olan Bursa ve Eskişehir’ dir. Oynadıkları rol gereği, fetihlerin gerçekleşmesine ve hızlandırılmasına katkıları olduğu bilinmektedir. Alp-erenler, fütuhatı başarmak için Osmanlı ordusuna yalnız örgütlü ve imanlı savaşçı sağlamakla kalmayıp, halk arasında dini ve sosyal fikirleri propaganda etmekle de uğraşmışlardır. Yeni geleneklere yerli halkın kaynaşmasını sağlayarak fütuhat işlerini kolaylaştırmışladır.

Aşık Paşazade, “Garipname” adlı eserinde bir Alp-erende, “erenlik, riyazet, gayret, aşk, tevekkül, şeriata uyma, bilgi, himmet ve iyi arkadaşlık” olmak üzere dokuz koşul arandığını belirtir. Halk inanışına göre, Alp-erenler, savaşta sıkışanların, yolculuk ve gurbette bulunanlara yardıma koştukları ifade edilir. Savaşta yeşil giysiler içinde düşmanı kıranların da Alp-erenler olduğu söylenir.

P.Wittek’ e göre, batı Anadoluda’ ki uç beylikleri gazi teşkilatından doğmuştur. Amaçları fetih olan beyliklerin, başlangıçta en küçüğü kabul edilen Osmanlı Beyliği, Bizansla sınır komşusu olmanın getirdiği ilişkiler neticesinde daima savaş halindeydi. Bu sebeple gaza ruhu hep canlı tutuldu. Bizans İmparatorluğu aleyhine kısa sürede büyüdü, güçlendi ve fetihlerini iyi organize edebilen devlet haline geldi.

Seyyid Battal Gazi

Alp, Veli (Eren) ve Gazi, üç karakterin ortak özelliği, halkın örnek aldığı kişilikler olmasıdır. Ahlak ve kahramanlık bu üç tipte güçlü bir ruhsal yapıyla birleştiril miştir. Seyyid Battal Gazi bu üç tipin karakteristik özelliklerini kendinde toplamış bir şahsiyettir. Anadolu insanının ve Türklerin, gazi ve veli şekillenmesinde önemli bir rol üstlenmiştir.

İslam coğrafyasında destan kahramanı olarak menkıbeleri merkezine yerleştirilen Battal Gazi’ nin, Eskişehir’ e bağlı Seyyitgazi ilçesinde, kendi adını taşıyan türrbesi her mezhepten müslüman lar tarafından ziyaret edilmektedir.
Battal Gazi’ nin, Anadolu Müslümanlarının Bizans gücü ve saldırısı karşısında, önder ve örnek bir kişilik olması destanlara, menkıbelere ve gazavetnamelere ana tema olmuştur. Asıl destanın 8. yüzyılda Emevi-Hristiyan çatışmalarında ortaya çıktığı üzerine görüşler sıklıktadır. Battal Arapça’ da “Kahraman” anlamına gelir.

Türklerin müslüman olmalarından sonra Battal Gazi öyküleri, önceki destan unsurlarıyla zenginleştirilmiş ve edebi Türk yapıtlarının içine alınmıştır. Nazım ve şiir şeklinde olanlara sıkça rastlanır. Eserler ağırlıkla 12. yüzyılda yazılmıştır. Bu görüş, Danışment Beyliği’ nin hükümdarı Danışment Gazi’ nin, Battal Gazi soyundan geldiğinin belirtilmesiyle de güç kazanmak tadır. Sultan III. Mustafa döneminde (1757-1774) manzum bir Battal Gazi romanı yazılmıştır. Bu roman beyit şeklinde kaleme alınmıştır.

Eserlerde Seyyid Battal Gazi hem kahraman hem bilgili, hem de çok dindar ve cömerttir. Müslümanlığı yaymak, müslüman ları dış tehlikelere karşı korumak onun başlıca mücadele alanıdır.

Güvenilir kaynaklar Battal Gazinin 742 yılında, Emevi-Bizans çatışmalarında şehid düştüğünü belirtir. Ancak, elliyi aşkın Battal Gazi menkıbelerinde doğum ve ölüm tarihleri çelişkilidir. Osmanlı kaynaklarında, Battal Gazi’ nin tarihi şahsiyetinden çok menkıbevi şahsiyetine yer verilmiştir.

Destan, Türklerin Anadolu’ yu vatan yapmalarının mesajını bildirmektedir. Anadolu’ ya öncü giren Türk akıncılarının gazi sanını taşımaları bir rastlantı değildir. Battal Gazi’ nin, gazi ünvanını bu geleneğin başlangıcını oluşturmaktadır. Ayrıca Anadolu Türk direncine kaynaklık ettiği, askerlerin ve kumandanların manevi gücü olduğu da ileri sürülmektedir.

Sayfa Başına Dön
Fatma DUR
s