|
Bakış Açımız Gazilerin Öncü Dergisi 21. Yılında Spesifik dergilerin geleneği çok eskilere gider. Bilim, tarih dergileri bunun en iyi örneklerindendir. Ancak son on yılda kendine tek bir alanı seçen ve konu üzerinde uzmanlaşan özel dergilerin yelpazesi bir hayli genişledi. Basın dünyamızda şöyle bir gezinti yaptığımızda, otomotiv, dekorasyon, emlak, mobilya, peyzaj v.b. gibi dergilerin isimleriyle özdeşleşerek, kendi platformlarında, özgül bilgileri yaydıklarını ve bilgi edinmek isteyenlere de büyük ölçüde katkı sağladıklarını görebiliriz. Bu sürecin toplumun ve bireyin ufkunu açtığını, bilgi açlığını giderdiğini ve gelişmenin, ilerlemenin olumlu adımları olarak algılandığını rahatlıkla ifade edebiliriz. Fakat bu çaplı dergilerin aşmaları gereken en önemli sorunun ekonomik kaynaklı olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Spesifik dergiler aboneleri ile ayakta durmaya çalışan kuruluşlardır. Okur yazar oranının 3. Dünya ülkelerine oranla yüksek bir düzlemde olduğu, ancak okuma alışkanlığının düşük seyrettiği Türkiye’ de, bir konuyla özel olarak ilgilenen dergilerin işi bir hayli zor. Reklam pastası üzerinde tekelci anlayışın egemenliği ile reklamcılık olgusunun küçük ölçekli işletmelerce kavranılmadığı da düşünüldüğünde, bu tip yayın organlarının varlıklarını sürdürmeleri zordan da öte bir şey olmalı. Dolayısıyla, çalışan personelin aklına derginin geleceğine ilişkin kuşkuların olmasını da normal karşılamak gerekiyor. Hele bir de, pek çoğumuzun duyarsız ve uzak kaldığı, bilgi sahibi olmadığı, varolan bilginin de eksik ve yanlış bilindiği bir konu üzerinde yayın yapan Gaziler Dergisi’ nin, satış faaliyetlerini yönlendiren ajansın çalışanlarıysanız; üstelik satış sürecinde yanlış anlaşılmalar! nedeniyle baskı görüyorsanız,kuşkularınızı normal karşılamayı bir yana bırakarak, hepinize teşekkür ve tebrikler sunmak bir borç addedilir. Şunu da eklemeliyim ki, abone, reklam verenden sıradan okura kadar geniş bir yelpazede Gaziler Dergisi’ nin birr gün kapatılabilir çizgisindeki kuşkunun varolduğunun farkındayız. Ancak patronundan matbaa çalışanına kadar bu işten yüzümüzün akıyla çıkacağımızdan emindik, eminiz ve emin olacağız. Çünkü kendimizden kuşku duymadık. Büyük bir azimle, cesaretle, sabırla çalıştık ve 21 yıl tüketip, gurur duyacağımız bir noktaya geldik. Bugün,Türkiye’
de renkli kupon sayfaları olmayan, arkasını bir derege dayamayan, holding
desteği almayan birkaç dergiden birinin Gaziler Dergisi olduğunu büyük
bir keyifle söyleyebilirim. Biz dergimizi, gazilik konusunda duyarlı, kökten çözüm isteyen, atıl gazi dernekleriyle bir yere varılmayacağına inanan, gazileri ayırmadan tümünü kapsayan bir felsefeye inanan okurlarımız ve unvan almış, almamış gaziler için hazırlıyoruz. Çünkü Türkiye’ nin gazi gündemini Ankara’ nın belirlemediğini biliyoruz. Ayrıca Güneydoğu Gazilerinin, yani gazilik unvanı bekleyenlerin gündeminin Ankara’ nın gündelik yaşamından ve ritüellerinden bir an evvel kurtulması gerektiğini de görüyoruz. Türkiye muasır medeniyet yolunda ilerlerken, kendimizi bu yepyeni döneme hazırlıyoruz. Kendi aramızdaki tartışmalar ve sorgularla, çağdaş ülkelerde olduğu gibi, gazilerimizin yaşam kalitesini yükseltecek noktalara dikkat çeken onlara saygılı bir dergi hazırlamaya çalışıyoruz. Elbette henüz bu konuda mükemmel değiliz. Geçmişin yanlış, atıl bilgilerini yüklenen römork peşimizi hemen öyle bırakmıyor. Zaman zaman hatalar yapıyoruz. Ancak bu hataları düzeltme yolunda da büyük gayret gösteriyoruz. Net satış reklam verenlerin olduğu gibi, gazetecilerin de en büyük tatmin konularından biridir. Ama bu bizim için tek hedef değil. Bizim ereğimiz Türkiye’ nin gerçekten gazilik kulvarında en iyi dergisi olmak. İyi ve doğru bir derginin kendiliğinden en çok satış rakkamını getireceğine inanıyoruz. 21 yıllık serüvenimiz bunun en açık kanıtı. Dergimizi geliştirmek için aralıksız çalışıyoruz. Gaziler Dergisi ile verdiğimiz “Gaziler Dergisi Reklam Tanıtım Sayfaları” nı hazırlayan grafiker arkadaşlarımızın özeni, çabası reklam verenlere bir hizmetin ifadesi olarak algılanmalı. Her sayıda reklam sayfalarındaki gelişmeye tanıklık edeceksiniz. Elinizdeki bu sayıda dikkatinizi çekecek dosyalar detaylı ve yoğun bir araştırma sonucunda elde edildi. Bir örnek vermek gerekirse, Çanakkale savaşı birkaç dosya ile verildi. Türkiye Cumhuriyeti’ nin önsözü olan bu savaşa, geniş bir yelpazede dokunuldu. Kısaca Gaziler Dergisi yeniden Türkiye’ nin gazilik konusunda öncü dergi olma rolünü üstlendi diyebilirim. Bugüne kadar Türk Basını’ nda gazilerin sesi olan Gaziler Dergisi, bundan böyle de aynı görevi başarıyla yerine getirmeye devam edecek. Hepinize başarılar ve mutluluklar. Gazi Hasan ve Torunu Şehit Mehmet Lidyalıların bir özdeyişi vardı; savaşta babalar oğullarını gömerler; barışta ise oğullar babalarını... Köyün mezarlığı oldukça kalabalıktı. Kadınlar, yeni açılan mezardan ötede ölünün ardından ağıtlar yakıyordu. Rüzgar seslerle karışık çığlıkları, inlemeleri uzaklara taşıyordu. Hazan mevsimi doğanın öleceğini bildirir. Ekim, Kasım da, insanın... Belki bu yüzden, insanlık açısından ayların en sevilmeyenleridir. Ancak şu da var ki; gelir seviyeniz yüksek ise, sonbahar ayrı bir tat verir Abant’ ta, Yedigöller’ de, Sapanca’ da... Açılan çukur davet ediyordu, Kore Gazisi Hasan’ ı beyaz kefeninle... Gözleri şişmiş, ağlamaklıydı Gazi Hasan’ ın oğlu Ali. Son görevini yerine getiriyordu. Mezarın içine girdi babasını kucakladı. Belirli ebatlarda kesilmiş tahtaların üzerine, dualar mırıldanarak cansız bedeni yavaşça bıraktı. Toprak ayaklarına yapışıyordu, beni bırakma dercesine. Amcasının oğlu elini uzattı, yukarıya çekti. Ali, bir kürek aldı, babasının üzerini örtmek için toprağa sapladı. Ayağınla küreğin metal kısmına basıp, toprağın içine doğru itti, çıkardığını da babasının üzerine serpti. Beyaz kefeni ağır ağır kaplıyordu atılan topraklar. Birden eş, dost ve akraba çukuru hızla doldurdu. Köyün imamı duasına başladığında, çukur kapanmış, mezar tepeciği yapılmıştı. En son iş olarak Kore Gazisi Hasan’ ın başucuna, yerden yüksekliği 75 santim olan üzerinde Hasan Akyiğit, doğum ve ölüm tarihleri yazılı beyaz mermeri diktiler. Ağır adımlarla uzaklaşırken, Ali son kez başını geriye çevirdi, babasının başında sadece köyün imamı bulunuyordu. İçini çekerek: “Koca bir çınar devrildi” Yüzünde acının izleri, gözlerinde bir donukluk, içinde durgunluk evin yolunu tuttu. Helvanın kokusu, çevreye öyle bir dağılmıştı ki, insanı içine çekiyordu. Kadınlar, genç kızlar hızla bir aşağı bir yukarı koşturuyor, helva dağıtıyorlardı. Erkekler bir odada toplanmış, ölüm, yaşam ve Gazi Hasan üzerine konuşuyorlardı. Muhtar Ahmet, köyün önemli bir simasını kaybetmenin üzüntüsünü dile getiriyordu: Gazi Hasan dede hem iyi bir asker hem de bir bilgeydi. Öğrenim görmemişti. Ancak derin bilgiler yalnızca okulda edinilmezdi. Yaşamı, kendini sorgulayan bir özelliği vardı. Sanırım bu yanı onu geliştirmişti. Son durak denilen çağda yaşlı yaşlıdan hoşlanır, ara sıra toplanır konuşurlar. Çoğu ağlaşır, dertlenir durur. Kimi gençliğin zevklerini, gücünü anlatır. O döneme atıfta bulunurken hüzünlenir. Kimi de “kurt kocadı köpeklerin maskarası oldu” deyişiyle gençlerin davranışlarını eleştirir durur. Fakat Gazi Hasan böyle değildi. O, gençlere bir şeyler vermeye, tecrübelerini aktarmaya çalışır, ölçülü ve uyumlu tavır içinde olurdu. Bu yüzden yaşlılık ona dert olmazdı. Ölümü düşünüp korkuya, endişeye prim tanımazdı. Sürekli “bu dünya iyidir, her şey iyi olacak” demesi de sanırım bu cesaretine dayanıyordu ya da umudunu yitirmeyen duruşuna... Askerliği bir sanat olarak görürdü. Bir çiftçi başka işi iyi yapamayacağı gibi bir askerin de askerlik dışında kalan bir işi gereğince yerine getiremeyeceğini aktarırdı. Savaş işinin kolay bir iş olmadığını vurgulardı. Askerin düşmanı sezebilmek için keskin duyulu, sezer sezmez de kovalayabilmek için çevik, yakalayınca da boğuşmak için güçlü olmasını iddia ederdi. İyi dövüşebilmenin yolunun ise, yiğitlikten geçtiğini ileri sürerdi. Öyle anlaşılıyordu ki, iyi bir subayın yanında görevini yerine getirmişti. Adını hatırlayamadığım bir komutanını, “o derdi ki” girişiyle üçüncü şahıs olarak aramızda yaşatırdı. O komutandan aldığı ve önem verdiği bir bilgiyi şöyle dile getirdi: “O
derdi ki, yurdu koruyacak adam, yaradılışı bakımından filozof, azgın,
çevik ve güçlü olacak. Dostu ve düşmanı tanıyacak kadar bilecek ve öğrenecek.
Vatandaşına yumuşak, düşmanına katı bakacak.” Mehmet ile diğerlerinden farklı, daha sıcak daha yakın bir dostluk vardı aramızda. Pozitiv bir elektrik alıyordum. Belki de bu elektrik Gazi Hasan dedeydi. Gazi Hasan dedenin torunu olması, torun Mehmet’ e yönelik bakış açımı etkiliyordu. Mehmet’ te Gazi Hasan’ ın gülümsemesi, yürüyüşü net görünüyordu. Gazi Hasan dedenin gençliği, torun Menmet’ e yansımıştı. Pek çok kimse Mehmet’ i görünce “Hasan dedenin kopyası” derdi. Mehmet ile arkadaşlığımız kardeşten öte bir düzeydeydi. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Sevdalandığımız kişiler bile kardeşti. Askerlik bittikten sonra düğünümüzü beraber yapacağımıza yemin etmiştik. Bir tarla alıp, birlikte ekip biçecektik. İster kader, ister rastlantı, ister ilahi bir plan diyelim bizi aynı bölgeye, aynı tabura asker olarak gönderdi. Evraklarımızı aldığımızda mutluluğun resmini çekmiştik. Sevdalılarımız bile sevinçten havalara uçtular. Bizden şu sözü istediler “sırt sırta verin ve biriniz diğerini sağ salim geri getirmek için gerekeni yapsın” Bir karnaval rüzgarı esiyordu köy meydanında. Davul ve zurnanın çıkardığı seslerin yankısı karşı dağlardan duraksamadan gelip güçlü bir fon oluşturuyordu. Halay çekenler yüzlerindeki gülümseme ve neşe, ressamların çizmeyi arzuladıkları modeli anımsatıyordu. Meydana kurulan sofranın başındakiler, çatal ve kaşıklarla eşlik ediyorlardı bu neşe ve mutluluk boyutuna. Köy, yiğitlerini beslemiş, büyütmüş şimdi de askere gönderiyordu. Tetik çeken işaret parmağına kına yakılırken, gözler, yavuklulara kına yakılacak anı düşünüyordu. Yüzlerce ülkeyi kucaklayan dünyada, kaç ülkede asker gönderme karnavalı düzenlenir? Bunu bugün bile merak ediyorum. Acemi birliğimiz Isparta Dağ Komando Okulu idi. Komando özel bir eğitimden geçer. Askerlik çağındaki pek çok gencin komando eri olmak istemesini genelde duymuşunuzdur. Uzun boylulara “sen komando olursun” dediklerine sıkça tanıklık etmişizdir. Üniforma bir başka yakışır onlara. Eğitim alanlarında yakın dövüşleri, sürünmeleri, tırmanmayı her şeyin detayını öğrenirler. Komandodan korkarlar ama cana yakın bulurlar. Halk genelde komando askerini pek benimser. Komando birliğinde öyle katı bir emir komuta zinciri yoktur. Arkadaş gibi olursunuz, komutan-asker ilişkisinden çok, büyük bir aileyi yansıtır. Dağlarda çatışmaya birlikte girip, yemeği beraber paylaşırsınız. Komando eğitiminin amacı korkuya yendirebilmektedir, bir anlamda fiziksel ve psikolojik güç eğitimi hedeflenir. Sivil giysilerimi terk edip, askeri üniformamı alınca, sebebini bilmediğim bir güven duygusu tüm hücrelerime sızdı. Bayramlıklarını neşe içinde açıp tek tek giyen bir çocuğun hislerine eşdeğerdi duygularım. Sırayla paketi açıp giyinmeye başladım. İç çamaşırlarımı, gömleğimi, pantolonumu, botlarımı ve kaputumu. Hepsi bir bütünün parçalarıydı. Bir tablo yavaş yavaş oluşuyordu, çakı gibi bir asker modelinden esinlenircesine... Yasaya saygı nedeniyle hareket zorunluluğu biçiminde tanımlanan ödev duygusu, bilincimde parlamaya başladı. Bir ödevim vardı. Devletin verdiği bir ödev. Sorumluluk bilinci, devlet tarafından iletilen görevleri yerine getirmeyi gerektiriyordu. Bölünmez bütünlüğe yönelik bir tehdit kapıdaydı. Devlete kurşun sıkan PKK terör örgütü canımız pahasına yok edilecekti. İlk
kez havada yolculuk ettim. Hiç uçağa binmemiştim. Bir helikopter, kanatlanmış
bizi semada uçurmuştu. Yukarıdan izlediğim doğa, kucaklarını açmış büyük
kartalın konmasını bekliyordu. Helikopter bir tepenin üzerine içindekileri
bıraktı. Alanın üs olduğu her bakımından anlaşılıyordu, çadırlar kurulmuş,
mevziler kazılmış, toprakla dolu çuvallar çadırları ve mevzileri çevrelemişti.
Mutfak çadırıda bulunan üs, çevreyi kontrol altında tutan bir karakoldu.
Eteklerde yaklaşık 100 haneli bir köy bulunuyordu. Bir sabah, çatışma başladı 4-5 saat sürmüştü. Bu çatışmada üssün neşesi Malatyalı bir arkadaşımızı şehit verdik. Vatanın bölünmez bütünlüğünü adına dağları bekleyen kahramanlara, pusulardan ölüm kusan teröristler bu eylemleriyle onlara cennet kapısını açarlar; bu nedenle, askerler, acı çekmiş olmalarına karşın, gizli bir haz da duyarlar. O gün ve gecesi hepimiz şoktaydık, kimsenin ağzını bıçak açmamıştı. Herkesin iştahı kaçmış, eller yemeğe uzanmamıştı. Şehit arkadaşımız, bizi birbirimize kenetleyen ve yaklaştıran bir vesile olmuştu. Takip sonucu 8 teröristi de öldürmüştük. Şehit arkadaşımızı birliğe gönderdik, yakaladığımız teröristleri de jandarmaya teslim ettik. Bu çatışma benim ve Mehmet’ in ilk çatışmasıydı. Günlerce bunun psikolojisini üzerimizden atamadık. İlk kez canlı bir hedefe ateş açmıştık. Köyde ava çıkardık, fakat bu farklıydı. Yine ilk kez ateş altında kalmıştık. İnsan o an her şeyi unutuyor, hayatta kalma savaşı veriyorsun. Daha sonra küçük çaplı çatışmalara katıldık. Bu pratikler bizi savaş psikolojisine alıştırmıştı. Artık ölümün gölgesinde ve karanlığında yaşıyorduk. Şehit Malatya’ lının ardından arkadaşların yüzünde mistik bir kapıpkoyverme belirtileri oluştu. Hiçbiri insanın gözünün içine bakamıyor, çok alçak sesle konuşuyorlardı. Mehmet ile bir köşeye çekilmiştik. Soruyorum: “Korkmuyormusun bu açık tepede?” “Soruya
bak!” diye karşılık veriyor. “Her şey bir alışkanlık. İyi biliyorum öleceğimi. Günün birinde hain bir pusudan atılan bir mermi, başında yuva kuracak. Sonra şarapneller de cabası. Kopan çelik kıymıklar her tarafa saçılır. Bedeni hışımla dişlerler. Bir gün bunlardan bir tanesi sökülüp ustura gibi biçecek beni. İnancım bu. Bunu rahatlıkla bekliyorum. Hemde gönül rahatlığıyla...” Sigarasından bir soluk daha aldı. Dumanı ağız dolusu üfledi. Başını eğip, gözlerini toprağa dikti. “İlk zamanlar dayanılmaz bir heyecan duyuyordum. Mermi vızıltısı, zemberek gibi fırlatırdı beni yerimden. Çenelerim çarpar, donmuş bir kuş gibi titrerdim. İliklerime, kemiklerimin özüne değin tirtir titrerdim. Karnıma giren kramp, bedensel değişikliğime eşlik ederdi. Bu böylece bir, iki, üç, belki de yedi, sekiz kez sürüp gitti. Sonra... Eh sonra alıştık gayrı. Şimdi Azrail’ in geçit resmini çiziyorum belleğime. Öyle rahat bekliyorum ki onu.” Sigarasını söndürmek amacıyla toprağa gömüyor. Toprağı sigarasının üzerine örtüyor. Sonra parmağını kaldırıp ekliyor: “Bir gün Azrail buraya gelecek. Kaba bir ziyaretçi gibi kapıyı bile vurmadan. Gelişini haber vermeden gelecek. Burada kader egemenliğini sürdürüyor. Ölüm burada piyango dostum. İşi ciddiye almak yanlış bence. Aldırma. Boş ver!” Güneydoğu dağları, vadileri, sınır boyları işte orada! Güneydoğu serdengeçtileri, toprağın altında, aramızda... Gidin görün oraları, onları... Hem üzücü, hem dehşetli, hem soylu, hem keyifli, ama her koşulda sizi şaşkınlığa çevirecek, ruhunuzu yükseltecek manzaralara ve duygusal an’ lar tanıklık edeceksiniz. Gazilerin yüzlerine, davranışlarına iyice bakın; bu yanakları içe göçmüş, yüz kemikleri dışa çıkmış, kavruk çehrelerinin her bir çizgisinde, her kas kıvrımında; şu omuzların genişliğine, sakince, kendinden emin biçimde, yaptıkları her harekette, Türk’ ün sağlamlığını teşkil eden asıl nitelikler onun azmi, sebatı ve dürüstlüğü görülebilir. Bu yüzleri incelerken, savaşın korkunç yüzünün ve acılarının, bu asıl özelliklere bilinçli bir ağır başlılığın izlerinin de eklendiğini algılayacaksınız. Ansızın bir patlama sesi, mermilerin boşlukta çıkarttığı vızlamalar aklımızı başından alıyor. Sadece kulak zarlarınız değil, tüm vücudunuz sarsıntı geçiriyor, baştan aşağıya her uzvunuz titriyor. Sonra kendinizi hemen toparlıyorsunuz. Mermilerin ıslığı ve yoğun bir barut dumanı üzerinize çöküyor. Öteye beriye koşup siper alan arkadaşlarınızın figürlerini seçiyorsunuz. Ateş ve karşı ateş hakkında birbirimize görüşlerimizi açıklıyoruz. Hepimiz heyecanlıyız, ani ve beklenmedik bir duygu açığa çıkıyor, her insanın ruhunda saklı olan bir duygu; düşmana müthiş bir kin besleme ve ondan öç alma duygusu. Temelinde yaşama ait baki kalma içgüdüsünün tetiklediği bir dışavurum durumu. Ateş altındaki koroya eşlik eden bir mermi sesi yanımdan toprağa saplanıyor. Bu ses oldukça hoş bir sestir; insan ölüm getiren bir şeyle bu sesi öyle kolayca bir arada düşünemez. Bir tane bir tane daha... Biri “Havan!” diye bağırıyor. Onun muntazam ıslığını da duyuyorum. Bir ses yakınlaşıyor; sonra toprağa çarpıyor, onun gözle görülür patlamasına tanıklık ediyorum. Derken merminin parçaları vızıldaya vızıldaya her yöne uçuşuyor, taşları, toprağı havaya fırlatıyor. Ve ılık bir sıcaklık bedenimi sarıyor. Çıkardığım feryadın patlamanın gümbürtüsünü bastırdığını fark ediyorum. Kan revan içindeyim. Tuhaf bir görünümüm var. Bacağımın bir kısmı yerinde yok. Dişlerimi sıkıyorum. Acıyı yenmeye, duymamaya çalışıyorum. Bir ara gözlerimi açıyorum. Mehmet’ le göz gözeyim, titreyen sesimle “kusura kalma arkadaş” diyor ve kendimden geçiyorum. Uzvunu yitirmek, yarım adam olmak ikiside garip bir biçimde örtüşüyor. Doğanın bahşettiğini yıllarca kullanıp, yitirmek ve bu duruma katlanmak nasıl bir duygudur? Doğuştan eksik olmak bir bakıma bu yitirilişle karşılaştırıldığında daha bir göğüslenecek gibime geliyor. Koşmak, en büyük fiziki özgürlük. Doğuştan eksik olan bunu bilemez ama sonradan eksilen buna nasıl katlanabilecek? Özgürlüğünü kaybetmek, bedensel özgürlüğünün elinden alınması... Bu gerçekle yaşayarak, insanların gözlerinde pırıldayan acıma duygusunu nasıl yeneceksiniz? Sizi eksik bedenle kabul eden sevgilinin, sevgisinden şüphe etmeden nasıl yaşamı kucaklayacak ve sarılacaksınız? Nakış gibi dokuduğunuz hayallerinizi nasıl gerçekleştireceksiniz? İşte, şimdi en büyük düşman bu... Ben bir savaş kahramanıyım, bir savaşın gazisiyim. Havan topları ve mermilerle ölüm kalım oyununu defalarca oynamış, onlarla dalgamı geçmiş ve sağ salim dönmüş bir askerim. Karşımda sırıtan bu eksik bedene yenilecek bir adam değilim. Onu yeneceğim. Savaş ruhta ve beyinde kazanılır. Ruhumu güçlü tutarak, aklımı çalıştırarak bana meydan okuyan zavallı ve eksik bedenin benimle oynamasına izin vermeyeceğim. Öncelikle acının tanımını yapmalıydım. Acı neydi? Yoksul, zengin olamadığı için acı çekiyordu. Güçsüz, güçlü olamadığı için... Duygusal acımın kaynağını tesbit etmeliydim. Fiziksel açıdan yapmayı düşünüp yapmadıklarım bana acı veriyor, baskı yapıyordu. Bu acıdan kurtulmalıyım. Acı, boşluk duygusundan besleniyordu. Yaşamımı boşluğun taşan sularına kaptırmamalıydım. İnsanlık adına yapılacak çok şey vardı. Yeryüzüne geliş sebebim yemek, içmek ve üremek değildi. İnsanlığa katkı sağlamak gibi bir görevimiz vardı. Bununda çeşitli yolları olmalıydı. Bir gazi derneğine gidip, eski anıları hatırlamak hatırlamak yeterli gelmiyordu. Kahramanlık öykülerini yarıştırmak beni tatmin etmiyordu. Toplum bizleri uzaktan seyredip alkışlarken, yavaş yavaş yaşlanıp dünyadan göçmek bana göre değildi. Ve aradığımı sonunda buldum. Kente gidip. alkol ve uyuşturucu ile savaşan bir organizasyonda görev aldım. Gençlerimizi kanser gibi kemiren bu mikropla savaşmak beni yeniden canlandırıyordu. Kendimi buluyordum. Yani işim bitmemişti. Mehmet’ i de bu mücadelenin içine çekecektim. Yine birlikte aynı saflarda bu sefer farklı bir düşmana karşı savaşacaktık. Fakat kötü haber tez geldi. PKK’ lı teröristlerle girdikleri bir çatışmada Mehmet’ i şehit vermiştik. Azrail, istenmeyen bir misafir gibi gelmiş ve kabaca Mehmet’ in kapısını çalmıştı. Hazır olan Mehmet, bizleri arkada bırakıp, hepimizi bekleyen o ebedi yolculuğuna çıkmıştı. Uzun namlulu Biski, nokta atışıyla Mehmet’ in yaşamına son noktayı koymuştu. Onun yanında olamadığım için ruhumu bir suçluluk duygusu kapladı. Bu kadar çok ölümü ve bu kadar çok acıyı görüp de yaşamın ne anlamı olabilirdi? Yaşadıklarımı bir film gibi seyrederken, korku ve endişeden kaynaklanan bir acı ile inlediğinizi görüyorsunuz; sizi derinden etkileyen dehşet verici manzaralara tanıklık ediyorsunuz; savaşı, mızıka ve bandolardan, resmi cenaze törenlerin den, bayraklara sarılmış tabutlardan, rüzgarda vakur dalgalanan sancaklardan ibaret güzel, ihtişamlı ve şaşalı bir olay olarak değil, gerçek yüzüyle görüyorsunuz; kan, acı ve ölüm olarak. Komutan, korku dolu bir sesle bağırdı: “Yere yatın!” Mehmet yüzüstü yere düştü. Tek işittiği mermilerin farklı enstrümanlardan çıkan uyumlu sesler gibi kulağında çınlamasıydı. Bir dehşet duygusu tüm hisleri ve düşünceleri susturan, katı bir duygu bütün varlığını ele geçirdi. “Kimi alacak Azrail. Eğer bana isabet ederse nereme gelir acaba? Uzvumu alır mı? Yoksa hayatı mı? Ya da bir başkasını mı? Anlatacağım bir öykü daha mı olacak? Yan yana yürüdüğüm arkadaşımın, mermiler tarafından parçalanmış vücudu, üzerime sıçramış kanı ve et parçacıkları mı olacak, öykünün ana teması.” “Yalnızca ufak bir sıyrık aldım” dedi yanında yere uzanmış arkadaşına. Elleri vurulduğu noktaya gitmek istedi ama gidemiyordu, donmuş gibiydi. Tüm vücudu sımsıkı bağlanmış, yerinden kımıldayamıyordu. Askerler gölge şeklinde hareket ediyordu, gözlerinin önünde. Vurulduğunu bildirmek istedi. Ancak, sözler yerini tuhaf bir hırıltıya terk etmişti. Gözlerinin önüne dans eden renkli ışıklar geldi. Işıklar gittikçe kaybolmaya başladı. Sonra görünmez oldular. Daha sonra ne bir şey gördü, ne bir şey duydu, ne bir şey düşündü, ne de bir şey hissetti. Başına isabet eden bir mermi onu alıp götürmüştü. “Savaşta babalar oğullarını gömerler; barışta ise oğullar babalarını” ifadesi, Gazi Hasan dedenin oğlu ile Şehit Mehmet’ in babası Ali için geçerli değildi. Ali, hem gazi babasını hem de şehit oğlunu defnetmeyi yerine getirmişti. Tanrı’ nın bilemeyeceğimiz, anlayama yacağımız gizlerinden biri Ali’ nin özelinde tezahür etmişti. Düşünceme gelip dilimden çıkmak için sabırsızlanan ifade şudur: Türkiye, Kahramanı Mehmetçik olan bu Kore ve Güneydoğu destanlarının görkemli izlerini uzun süre taşıyacaktır . Çanakkale Savaşı Üzerine Tezler *
Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurucu kadrolarının yer aldığı ve cumhuriyetin
önsözü kabul Çanakkale Savaşı akla gelince destan merkezli bilgiler belleklerden fışkırır. Genelde konuyla ilgili yazılar kahramanlık unsurunu öne çıkaran özellik taşır. Duygusal tarih duruşu ya da romantik tarih perspektifi ne kadar çok kaynağa bakarsa baksın, ağaçlara bakmaktan ormanın içine giremezler. Muharebelerin anlatımları ise teknik düzeyde ele alındığından, asker kökenli okurun dışında kalanların pek dikkatini çekmez. Ancak farklı bir bakış açısıyla kaynakları değerlendiren beyinler, ormanın kilidini açacak anahtarı avuçlarının içinde tutarlar. Bir araştırmacının en büyük heyecanı yani bir kaynak bulmak, en büyük mutluluğu da onları bağlamaktır. Bu çalışma, bilinen ya da bilinmeyen tezlerin üzerine kafa yorulmasını ve tezlerin daha geniş bir alanda ele alınmasını amaçlıyor. Çanakkale Savaşı ile ilgili pek çok yüzeysel tez uzun yıllar yaygınlık ve etkinlik kazandı. Bu sığ tezlerin odak noktası “düşmanı denize döktük” sınırlandırılmasıyla ilgili. “Tarih, geçmiş zamanlarda olan biten şeyleri bilmek ve onlardan ders-i ibret almaktır” diyen Prof. S. Nuri İleri’ ye hak vermemenin olanağı var mı? İleri
süreceğim tezleri üç başlık altında toplamayı uygun gördüm. Öncelikle,
batı’ nın doğu’ ya karşı açtığı ilk savaş olan Troya Savaşı ile Çanakkale
Savaşı arasındaki ilgiye değinmek istiyorum. İkinci olarak, Çanakkale
Savaşı altında yatan önemli nedenin emperya lizme karşı bir mücadele
yani İngiliz - Türk Savaşı olduğunu vurgulamayı hedefledim. Son başlık
altında irdelemek istediğim mesele, tarihin bir olayla kapanmadığı,
iç-dış dinamiklerin tesiriyle sürdüğünü aktarıp, Çanakkale Zaferine
katkıda bulunanlara duyarsız kalmanın ülke güvenliği ve geleceği ile
ilgili sıkı fıkı bir bağ olduğunu ortaya koymak olacak. Öyle bir toprak parçası düşünün ki, doğu ve batı arasında kavgaya, savaşa tarihin çok eski dönemlerinde tanıklık etmeye başlasın. İki kıtayı bağlayan suyun üzerinde, altında neler yaşanmış, neler olmuştur? Bilinmesi zor bir denklem, aktarılması ise daha zor. İlkçağda, Çanakkale’ ye Hellespantos derlermiş, küçük Helle bu sularda boğulmuş. Bu sular, oksijene ve hidrojene değil, adeta kana gereksinim duymuş. Büyük ve güçlü komutanların, orduların hedefi, iki dünyayı bağlayan bölgeyi elde etmekmiş. Stratejik önemine bakılınca, ilk destanın neden burada doğduğuna şaşmamak gerekir. Destanın adı Troya’ dır, Homeros’ un İlyada’ da anlattığı büyük savaş... Zamanında, bu tapraklar Troya Krallığının elinde zengin ve bolluk içindeymiş ve arka bahçesi Anadolu uygurlığı ile süslenmiş. Hellen öncesi kavimler Ege çevresinde rahat rahat yaşarken, gün gelir Hellen kavimlerinin akını ile karşılaşırlar. Kuzeyden gelen bu ırk, kuşkusuz Egelilere göre çok barbardı. M.Ö. 1600’ de bu Hellenler, merkezi Mykene adında güçlü bir devlet kuruyorlar. Homeros, bu Hellen Kavmine destanda Akhalar diyor, Akhaların en güçlü kralının adı da Agamemnon diye geçiyor. İlyada destanı özetle; Kral Agamemnon, kardeşi Menelaos’ un eşi Helene’ yi, Troya Kralının oğlu, Paris’ ten, geri almak için savaş kararı alır ve büyük bir ordu toplar. Diğer Akha Kavimleri başkomutan Agamemnon’ a gemi ve askeriyle katılır, birden fazla gemi, onbinlerce asker Troya’ ya doğru yola koyulur. Dokuz yıl askerler cenk eder, sular ve karalar kana bulanır, sonuçta Troya tarihten silinir. Homeros, İlyada destanında olumlu benzetmeleri Akhalardan yana kullanır. Akhaları arslanlara, Troyalıları sineklere benzetir. Ayrıca Akhalar, Troya önünde beklerken boş durmazlar. Güney Anadolu’ ya kadar sokulup, Lykia gibi zengin bölgeleri yağma ederler. Gelişmiş uygarlıkları yıkan Akhalar’ ın, zamanla, Anadolu kıyılarında ve adalarda tutunup, kendi egemenliklerini kurduklarını aktaran Homeros, Akhalılardan üstün ırk diye bahseder. Troya Savaşı ile Çanakkale Savaşı arasında bağ kuracak saptamalar yapmak destanı okuduktan sonra açıkça görülür. Batı’ dan gelen üstün ırk, doğu’ yu talan ediyor. Savaşın sebebi mantıksal bir çerçeveye oturtulmuyor. Neden? Çünkü sonuçta bir destan. Ve başkomutan Agamemnon, övülen, güçlendirilen kralın adı binlerce yıl sonra başka bir yerde geçiyor: Çanakkale’ ye girmek isteyen Agamemnon zırhlısında. Bu noktada, ne var diyebiliriz? Ancak unutmayalım, semboller ve şifreler komplo teorilerinin dışında da önem taşır. Hele Mondros Mütakeresi’ nin Ege denizinde, Limni adasının Mondros Limanında, Agamemnon İngiliz savaş gemisinde imzalandığı düşünülürse... Arkeoloji Profösörü Fahri Işık, Fatih Sultan Mehmet’ in İstanbul’u alıp Bizans İmparatorluğunu tarihten silince önemli bir mesaj verdiğini ileri sürer: “Truva’ nın intikamı alındı” Yine Prof. Işık, Atatürk’ ün Çanakkale destanı yazıldığı günlerde Dumlupınar’ da Fatih Sultan ile benzeşen sözünü aktarır: “Turuvanın intikamını aldık”. Dikkat edilirse her iki savaşta batı, doğu’ ya savaş açmıştır. Her ikisinin amacı örtüşür: Doğu’ nun kaynaklarını ele geçirmek. Bilim
tarihi dersleri, uygarlığın ve insanlığın gelişim grafiğini doğu’ dan
batı’ ya doğru başlatırlar. Güneşin doğduğu yerden başlayan kültür,
battığı yere doğru seyretmiştir. Homeros destanı ile gidiş değişir ve
hareket tersine, yani batı’ dan doğu’ ya yönelir. Sonra bir tıkanıklık
olur. Batı karanlığa gömülür, doğu ise ışığın merkezinde yer alır. Ne
zamana kadar? 15. yüzyılda başlayan Batı Aydınlanmasına kadar. Şu notu düşünmek gerekir: Troya savaşında iki toplum karşı karşıya gelir; Yurtları Anadolu’ da bulunan Troyalılarla yardımcıları ve Yunanistan’ dan gelmiş Akhalar topluluğu. Akhalar’ ın birden fazla gemiyle ve Troyalıların ordusundan on kat büyük orduyla Troya’ ya saldırdıklarını Homeros destanında anlatır. Emperyalizme Karşı Direniş Üçbin yıl sonra bölge yeni bir savaşa tanıklık eder: Çanakkale savaşı. İsimler Akha’ lılar İngiliz, Troyalı’ lar Türkler olarak değişmiştir. İngiltere, Fransa, ve uyruklarındaki askerlerden oluşan büyük bir ordu ve güçlü savaş gemileri ile boğaza doğru yola çıkar. İngilizler bu savaşta 2 milyon 551 bin askerini kullanır. Bu sayı İngilizlerin, I. Dünya Savaşı’ nda her cephede kullandığı askerin yüzde 32’ sine ulaşır. Demek ki o dönemin en güçlü emperyalist devleti İngiltere, çok büyük kuvvetlerle Türkiye’ nin karşısına dikilmiştir. Türklerden kat kat güçlü olan İngiliz Ordusu, Çanakkale’ den geçememiştir. “Dört haftada İstanbul” diyen ünlü İngiliz Churchill, Türk süngüleri ve Mustafa Kemal’ in azmi karşısında, aklına dahi getirmediği ağır bir yenilgiyle yüzleşmiştir. Neden Çanakkale Savaşı Türk-İngiliz savaşıdır? Kaseti başa alıp dönemin üst düzey yetkilileri hakkımızda neler söylemiş bir göz atalım. İngiltere’ nin Osmanlı devleti’ ni parçalara ayırmaya hatta son Türk devletini ortadan kaldırmaya kararlı olduğunu İngiliz devlet adamları açık açık söyler. Daha savaşın başında 9 Kasım 1914 günü Başbakan Asguith, parlemento da şöyle konuşur: “Osmanlı Devleti kılıcını çekmiştir ve kılıçla ortadan kaldırılacaktır. Türk İmparatorluğu savaşa girmekle intihar etmiştir.” İngiliz harbiye bakanı Lord Kitchener, 1914 yılında Başbakandan farklı konuşmaz: “Türkiye’ yi mahvedinceye kadar savaşa devam edeceğiz.” Müttefikler 10 Ocak 1917’ de savaşın amacını dünya kamuoyuna deklere ederken, Türkiye’ ye karşı tutumlarını şöyle belirtirler: “Müttefikler bencil çıkarları için dövüşmediklerinin bilinci içindedirler. Herşeyden önce halkların bağımsızlığını, hakkı ve insanlığı kurtarmak için döğüşmektedirler. ...
Uygar dünya bilmektedir ki, Müttefiklerin Savaş amaçları, herşeyden
önce ve zorunlu olarak... Türklerin kanlı istibdatına düşmüş halkların
kurtarılmasını ve avrupa uygarlığına kesinlikle yabancı olan Osmanlı
İmpara torluğu’ nun Avrupa dışına atılmasını içerir.” Yine Lloyd George Avrupa’ nın dışına atılmasını istediği Türklerden şöyle bahseder: “Bir insanlık kanseri, kötü yönettikleri toprakların etine işlemiş bir yara... Türkler, yüzyıllarca Avrupa’ da kalmışlar ve Avrupa’ nın başına daima dert açmışlardır. Hiçbir zaman Avrupalı olamamışlar, Avrupa’ yı benimsememişlerdir.” 29 Haziran 1917 tarihli Glaskow nutkundaki sözleriyle Türkleri Mezopotamya’ yı çöle çevirmekle suçlar: “Mezapotamya Türk değildir, hiçbir zaman Türk olmamıştır. Mezopotamya eskiden cennet bahçesiydi. Şimdi ne durumdadır? Eskiden uygarlığın beşiği, tapınağı ve buğday ambarı olan bu yer Türklerin egemenliği altında çöl olmuştur. Mezopotamya, Türkün yakıp yıkıcı zorbalığına yeniden asla bırakılmayacaktır. Barış Konferansı bu cennet topraklarını, daha adaletli ellere vermelidir.” Ünlü tarihçi Mizancı Murat Bey, İngilizlerin Meşrutiyet’ ten kuşkulandıklarını ileri sürer. Çünkü güçlü bir Osmanlı Devleti, İngiltere’ nin müslüman sömürgelerinde ayaklanmaları organize edebilir. Nitekim
31 Temmuz 1908 günü, Meşrutiyet’ in ilanından 1 hafta sonra, İngiliz
Dışişleri bakanı Sir Edward Grey, İstanbul büyükelçisine şu dikkat çekici
görüşleri yazar: Görülüyor ki, İngiltere sömürge lerindeki müslüman uyruklularının Halifeyi örnek alacaklarından kuşku duymamaktadır. Bu nedenle Türkiye’ nin zayıf kalması, İngilterenin çıkarı gereğidir. Çatışma kaçınılmazdır. Savaşa girip, girmeme meselesi daha çok tartışılmıştır. Çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. Ancak bu konuda “şu doğrudur, şu yanlıştır” anlayışında bir yere varamadık. Çünkü bu noktayı bilmenin olanağı yoktur. Ancak şu vardır ki, İttihat ve Terakki içinde başta Enver Paşa olmak üzere güçlü kanadın, Almanya’ nın bizi de içine alarak girmek istediği savaşı beklemekte ve arzulamakta oldukları bir gerçektir. Bu sonucu, bu gurubun savaş çığlıkları attığı, I. Dünya Harbi sırasında Kafkasya’ yı ve İran’ ı istilaya girişmelerinden çıkarabiliriz. Makedonya’ ya, Dobruca’ ya, Galiçya’ ya birlikler göndermesi ise, İttihat Terakki’ nin şahin kanadının itidalli tavır içinde olmadıklarını teyit eder. Meseleyi İngilizlerin Goben zırhlısını teslim etmemelerine bağlamak gülünç olur. Aslında itidalli davranıp, savunma içinde pekala kalınabilirdi. Aslında İngiltere, Türk savaşından korkuyordu. İslam İhtilalleri fikrini ciddiye almakta, korkuyla tedbirler aramaktaydı. Panislamist duyguyu sömürgelerinde yaşamış ve görmüştü. 1897 Yunan Savaşı’ ndaki Türk zaferi, İslam Dünyasında çılgınca karşılanmıştı. Zafer, Bombay camilerinde tüm ışıklar yakılarak kutlanmıştı. Ne var ki savaş başladı, bu savaş Türk - İngiliz ölüm-kalım savaşı olacaktı. İngilizler Türklere karşı bir Haçlı seferi açmıştır, Türkler ise İngiltere’ ye karşı Kutsal Savaş ilan etmişlerdi. Bu savaş, esas itibariyle İngiltere ve Türkiye arasında geçmiştir. İtalya ile çarpışılmadı, Rusya Çanakkale Savaşlarına girmek istemedi ve 1917’ de savaştan çekildi, Fransa, Çanakkale Savaşlarına sınırlı ölçüde iştirak etti. Asıl büyük savaşlar, başta Çanakkale olmak üzere, Irak, Filistin ve öteki cephelerde İngiltere’ ye karşı verilmişti. Dönemin en büyük emperyalist gücü İngiltere, 470 bin kişilik kuvvete rağmen Çanakkale’ yi aşamamış ve ağır yenilgiye uğramıştır. Zaferin Yapı Taşlarına Önem Verilmeli 5 Mart 2003’ te Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Özkök, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile görüşmesi öncesinde basına bir açıklama yapar: “Ulusal güvenliğimizin temininin, bölgenin istikrarının bilinci içersindeyiz.” Avrasya ile ilgili görüşleri de dikkat çekici: “Avrasya’
da ilerideki onyıllara uzanan çok önemli politik, ekonomik, sosyal ve
askeri gelişmeler olacaktır... Ancak akıl ve sevgiden başka herşeyin
yedeği olmalıdır...” Kimdir, zaferin yapı taşları? Şahitler ve Gaziler değil midir? Eflatun “Devlet” adlı eserinde Sokrates’ i konuşturur. Kendi alanında ününü sürdüren bu eser pek çok ilke imza atmıştır. Bugün sıkça kullandığımız olgulara ve kavramlara kaynaklık etmiştir. Devlet’ in beşinci kitabı, 2500 yıl öncesi söylenmiş, hala geçerli olan bir meseleyi aktarıyor: “Kahramanlarımızı değerine göre kutlarken, yalnız övgüler ve çelenklerle yetinmeyeceğiz, baş köşeye oturtacağız onları, yiyecek ve içecekle koruma altına alacağız. Böylece kadın, erkek yiğitleri hem el üstünde tutacağız hem de iyi besleyeceğiz. Savaşta yiğitçe ölenlere gelince, ilk iş olarak, altın yaradılışlı diyeceğiz onlara. Bu yaradılıştaki insanlar bir kez öldü mü, Homeros’ un dediği gibi ‘Toprağın altında kutsal, uğurlu bir varlık olarak yatar, kötülüklerden, kazadan, beladan korur insanları’ buna da inanacağız. Tanrılarla ilişiği olan bu insanlara nasıl bir ölüm töreni yapılacağını da bileceğiz. Sonra da güzel mezarlar yaptıracağız bu uğurlu varlıklara.” İdael
bir devletin yapması gerekenleri bir bir sıralayan “Devlet” okunduktan
sonra Türkiye’ de şehit ve gazilere yapılanları görünce insan küçük
dilini yutuyor. Proje Gelibolu yarımadasında, bilgi merkezleri ve müzeler yapılmasını, tabyaların, kalelerin, siperlerin ve şehitliklerin onarılmasını, Çanakkale Anıtı’ nın tamamlanıp düzenlemesini öngörüyordu. Sonuç; CHP’ liler böylesine uzun vadeli (7 yıl) projenin tamamlanamayacağını, böyle bir çalışmada suistimallerin olacağını belirtirken, Hükümet’ te korkup vazgeçti. “Çanakkale Şehitleri Abidesi 50 yıl Sonra Bitiyor” başlıklı diğer bir haberde hemen yukarıdaki haberin yanında yer almış. Bu haberde, Çanakkale Şehitler Abidesi’ nin tamamlanması için 50 yıl aradan sonra çalışmaların başlatıldığı bildiriliyor. 1954
yılında Milliyet Gazetesi’ nin açtığı bir kampanya ile yapımına başlanan
abide yıllarca el değmeden kalmış. Şimdi sıkı durun; Çanakkale destanını
yazan şehitler için imar edilen abidenin, tamamlanmasına ihtiyaç duyulan
para, bir milyon dolar. Milyar dolarların hortumlandığı, koca Türkiye’
de bir milyon dolar için yıllarca bekleyen Şehitler Abidesi. Attığımız zaman mangalda kül bırakmıyoruz. Şehitlerimize, gazilerimize şöyle sahip çıkıyoruz, böyle sahip çıkıyoruz, böyle yardım ediyoruz diye mantar gibi yerden fırlayan, gazi ve şehit temsilcilerine sesleniyoruz; hadi diğerleri umarsızdı, peki Allahaşkına sizler nasıl uydunuz, bu güne kadar nasıl bu meseleyi organize olup çözemediniz? Eflatun’ un Devleti’ nde Sokratesi son kez konuşturalım: “Bundan başka, savaşta yararlılık gösteren gençlere nişanlar, madalyalar, ödüller verilmeli” Neden Sokrates’ i konuşturmak zorunda kalıyoruz? Avrupalı devletleri, haklı gördüğümüz, bilimsel temelde doğru bildiğimiz konularda eleştirelim. Fakat kendimize ayna tutmak gibi cesur bir davranışı da sergileyelim. Gerçeklerin üzerini örtmekle bir şey kazanılmadığını öğrenelim. Alış-veriş temelinde kültürel amaçlı gezileri sevenler bilirler, batı şehitlik ve gazilik kavramanının üzerine titrer. Yapıtları, anıtları bol miktarda ve en göze batan alanda sergile mekten zevk duyarlar. Gazileri göğüslerinde taşıdıkları madalya larla gösteriş yapmaktan haz alırlar. Şimdi bize dönelim. Milli Savunma Bakanlığı’ na dedelerinin hakettiği Çanakkale şeref madalyasını alma talebiyle müracatta bulunanların olduğunu, bizzat bakanlık yetkilileri bildiriyor. Milli Savunma Bakanlığı’ da talepleri yanıtlıyor: “Çanakkale
Savaşına Katılanlara ‘Şeref Madalyası’ verilmesine dair kanun teklifi,
Türkiye Büyük Millet Meclisine hükümsüz sayıldığından, ‘Çanakkale Madalyası’
verilme mektedir.” Türkiye Cumhuriyeti’ nin önsözü, Çanakkale Savaşı Kahramanlarına neden madalya verilmiyor? 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi, tüm yurtta Şehitler Günü ilan ediliyor, 3972 sayılı 16.02.1994 tarihli kanunla Çanakkale Şehrine altın madalya veriliyor, kanunun 1. maddeside aynı şöyle diyor: Türk Milletince, Çanakkale savaşlarında barış ve kahraman lığımızı anlatarak şehit düşen, tarihimize “Çanakkale Geçilmez” yazdırtan ecdadımızın manevi şahsiyetlerine bir şükran nişanı olarak, üzerinde “Çanakkale Geçilmez” yazılı altın madalya ihdas edilmiştir. Ama savaşın kahramanlarına madalya verilmiyor. Bu nasıl bir çelişki? Bu mantık dışılığı nasıl izah edebiliriz? Çanakkale’ de 252 bin insanımızı yitirdik. Genç, evli, bekar, subay, çavuş, onbaşı, er... Bu
sevgili şehitlerimizin, gazilerimizin herbirinin hayatı şiir, roman,
öykü konusu. 18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitler Günü, Çanakkale’ de ve şehitliklerde tören düzenlemeyi biliyoruz, uyguluyoruz. Madalyasını vermeyi neden aklımıza getirmiyoruz? Çünkü madalyanın hak sahiplerine verilmesini engelleyen kanun var. Bu kanun ne diyor? “Osmanlı İmparatorluğu döneminden kalma nişan ve madalyaların kullanımı son bulmuştur.” Yine elma ile armutu karıştıran mantık, 21. yüzyıla girerken, hala devrede. Merhum Turgut Özal’ ın “anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” dediğini hatırladım. Bu eski kanunun karşısına, Çanakkale Zaferi gibi önemli bir meseleyi getirip bir değişikliğe gitmek zor bir iş mi? Ya da o bildik, kitabi cümleleri söylemek mi, kolayımıza geliyor? “Memlekette çözüm bekleyen bunca iş varken...” 8 Mart Dünya Kadınlar Günü Ve Unutulan Kadın Gaziler Kadına ve kız çocuklarına karşı ayrımcılığın ilkel çağlardan bu yana devam ettiğini tarih bilimi bizlere göstermektedir. Erken demokrasinin uygulandığı eski Yunan sitelerinde kadını yok saymak, oy hakkını vermemek olağan bir durumdu. İslamiyet öncesi Arap toplumunda aile ekonomisine yük getirdikleri gerekçesiyle kız çocuklarını katletmek sıradan bir olaydı. Katliam nitelikli çatışmalarda savaşçıların ne kadar kadına tecavüz ederlerse o kadar iyi savaşacakları düşüncesi meşru kabul edilir, hatta bir savaş stratejisi sayılırdı. Birleşmiş Milletler’ in kadınlara karşı ayrımcılığın yapılmaması ve özellikle ülke siyasetinde aktif olarak rol almaları için, çeşitli önlemler alınarak yasal düzenlemeler yapılması konusunda, 168 ülke imza koymasına rağmen, kadınların temsil sorunların genel anlamda çözülemediği açıktır. Yasaların cinsiyet ayrımına müdahale etmesi bile, kadınların siyasete yaygın ve aktif rol almasına yetmemiştir. Uluslararası Af Örgütü Kadınlar Günü nedeniyle yayınladığı rapor çarpıcı sonuçları içeriyor: “Dünyadaki 3 milyar 132 milyon 342 bin kadının üçte biri, yaşamın bir anında dayak yiyor veya tacize uğruyor. Bazı ülkeler kadına tecavüz edeni, mağdur ile evlenmesi neticesi serbest bırakıyor. Kadın cinayet kurbanlarının yüzde 70’ i eş veya sevgilileri tarafından öldürülüyor. ABD’ de bile her 15 saniyede bir kadın kocası veya partneri tarafından dayak yiyor.” Kadınların binlerce yıllık çilesinin kaynağı nedir? Dinsel motifli mi? Havva’ nın yasak meyveyi yemesi ve Ademe yedirmesi mi? Siyasal motif mi? Böl yönet stratejisi mi? Kadını, erkekten ayırıp birliği, gücü seyreltip daha kolay egemenlik kurmak mı? Mitolojik
motifli mi? İnsanlığın ilk inanış biçiminin ekseninde varolan tanrıçaların
yerini tanrıların alması mı? Ana-erkil yapının yerine ata-erkil yapının
geçmesi mi? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü Çuvaldızı kendimize iğneyi başkalarına batırıp işe koyulalım. 8 Mart’ a on bir gün kala, töre cinayetine kurban giden 21 yaşındaki Güldünya Tören’ i koruyamayan, ama ölüsüne sahip çıkarak olumlu bir adım atan devleti bu bağlamda kutlumalıyız. Sığınma Evleri konusunda ise, atıllığın yarattığı olumsuzluklar sebebiyle de eleştirmeliyiz. Ancak bu eleştiride yerel yönetimlerin payını unutmamalıyız. Gelişmiş ülkelerde yerel yönetimler kadınlar açısından çok önemli. Çünkü yerel yönetimler kadın seçmenin taleplerini önemsemek durumunda. Yerel yönetimler, kadınlara iş olanağı sağlamak amacıyla, mesleki ücretsiz kurslar düzenliyor. Kadın danışma büroları, belediyelerin yükümlülüğü altında hizmet üretiyor. Türkiye’ de olduğu gibi sadece kanalizasyon ve parke taşlarını değiştirmekle uğraşmıyor. Dünya Kadınlar Günü nasıl ortaya çıkmış kısaca özetleyelim: ABD, New York’ ta 8 Mart 1857’ de, tekstil işçisi kadınlar düşük ücretlerini, ağır çalışma koşullarını, uzun çalışma saatlerini protesto etmek için başkaldırırlar. Polis, demokratik talepleri için yürüyüş yapan kadınları şiddetli bir şekilde dağıtır. Onlarca kadın ölür. Olaylar
Avrupa’ da geniş yankı bulur. Fakat tepki yıllar sonra geldi. 1910’
da Alman Sosyal Demokrat Partisi’ nin liderlerinden Clara Zetkin, 8
Mart’ ın tüm dünyada kadınlar günü olmasını II. Enternasyonel’ e önerir.
1957’ de Birleşmiş Milletler “Kadın Hakları İçin Birleşmiş Milletler
Günü” nü belirler. Nihayet BM, 1977’ de 8 Mart’ ı, Dünya Kadınlar Günü
olarak tüm dünyaya ilan eder. Alışkanlıklarımızın esiri olmaktan bir türlü kurtulamıyoruz. Kutlamalarımız pankartlar asmak, Atatürk’ ün anıtına çelenk bırakmak, nutuklar atmaktan öteye geçemiyor. Dünya Kadınlar Günü’ de böylesine soğuk, donuk diye niteleyebileceğimiz sahnelerle doluydu. Bu tipten önemli günleri teorik algılamanın dışında pratiğe geçirememenin sıkıntısını yaşıyoruz. Kadınlar Günü, toplumu kadının demokratik hakları konusunda bilinçlendirmek, aydınlatmak amacıyla kabul edilmiştir. Yasal düzenlemelerin ilk adım olduğunu ve sonuç almak için uygulama alanına geçirilmesinin önemini kavramak durumundayız. Osmanlı’ da ilk kadın hareketine 1913 yılında kurulan Osmanlı Mudafaa-i Hukuku Nusyan Cemiyeti ile rastlamaktayız. Kurtuluş Savaşı’ nda kadın işçi taburlarının cephe gerisinde, Kara Fatma’ ların cephede, zafere katkılarını üstünkörü görme anlayışından vazgeçtiğimizi söylemenin zor olduğuna işaret etmek istiyorum. Bu ifademi kanıtlamak için yorucu bir uğraşa gerek yoktur. Cumhuriyet tarihimizde, kadın gazilere gereken önemi, duyarlı tavrı sergilediğimizi kim ifade edebilir? Yerel Yönetimlerde kadın belediye başkanlarının oranı ortadır. Mecliste kadın milletvekillerinin sayısına baktığımızda durum içler acısıdır. Güneydoğu’ da teröre kurban vediğimiz kadın öğretmen şehitlerimizi hatırlıyor muyuz? Yaralılara anında müdahale eden, bazılarına manevi güç vererek yaşama azmini güçlendiren hemşirelerimize gazilik ünvanı verecek düzeyde miyiz? Bu tip sualleri atlarken kadın ayrımcılığı ile nasıl mücadele edeceğiz? Kadın gazileri unutarak mı
Kurtuluş Savaşı’ nın Manevi Mimarları Maddi
olanakların bir zaferi tesis edemeyeceği ortamda beyaz umut Tarihsel deneyimlerden yola çıkarak, stratejik ve taktiksel düzlemde savaşın temel ilkelerini ortaya koyan Carl von Clausewitz, bu ilkeleri sadece askeri harekat düzeyinde değil, savaş felsefesi açısından da yorumlamıştır. “Savaş Üzerine” adlı kapsamlı çalışması şüphesiz savaş sanatı kulvarında, henüz aşılamamış klasik bir eserdir. “Genel Olarak Strateji” adını verdiği üçüncü kitabı ilginç mesajlar, veriler içerir. Stratejide manevi değerlerin önemi sıkça belirtilir. Manevi değerleri teorinin dışında bırakıp sadece maddi değerlerle yetinmeyi gülünç bulur. “Maddi ilişkilerin hepsi çok basittir; işin içindeki manevi güçlerin kavranması daha güçtür” diyen C.V. Clausewitz, manevi niteliklerin ve etkilerin neden olduğu her şeyi birinci kategoriye alıken, silahlı kuvvetlerin büyüklüğü, terkibi ikinci kategoriye; hareket hatları arasındaki ilişkileri üçüncü kategoriye; hakim noktaları ve arazinin etkisini dördüncü kategoriye; sonunda besin maddelerini de beşinci kategoriye dahil eder. Ancak bu kategorileri ayrı ayrı düşünmenin yanılgıya yol açacağını belirler. Moral
değerler harbin en önemli konularından biridir. Bunlar, harbin bütün
unsurlarını etkileyen ruhlardır ve bu ruhlar, harpte bütün kuvvetleri
harekete geçirir ve yönetim kadrosuna güçlü bir ilgiyle bağlanır, adeta
iradeyle özdeşirler. Ayrıca iradenin kendisi de moral değerdir. Moral değerler, savaşı oluşturan diğer bütün faktörler gibi savaş teorisine dahildirler. C.V.
Clausewitz, kitaplarda yer almayan bu değerler hususunda ilginç bir
saptama yapıyor: Hiçbir zaferin sonuçları, moral etkiler dikkate alınmadan tam anlamıyla açıklanamaz. C.V. Clausewitz’ in “Savaş Üzerine” adlı eseri doğru okunduğunda yarı fiziki, yarı moral nedenleri ve doğurduğu sonuçları bileşik kaplar olarak algılayabiliriz. C.V. Clausewitz şöyle bir benzetme yapmaktadır; “Fiziki nedenler ve sonuçlar hemen hemen silahın odundan yapılmış kundağı gibidir; moral nedenler ve sonuçlar ise madenden parlak yontulmuş silahın bizzat kendisidir denilebilir.” Başlıca manevi güçler, komutanın yetenekleri, ordunun savaşçılığı ve ulusal duygulardır. Hangisinin daha öncelikli olduğu genel olarak tesbit edilemez. Dolayısıyla hiç birinin küçümsenmemesi gereklidir. Zamanın Diyanet İşleri Başkanı Lütfü Doğan, konuya şu perspektiften bakar: “Maddi her oluşun, manevi bir kuruluşu, her maddenin manası ve yükseltici, değerlendirici ve onu ileri itici mayası vardır. Bedeni yaşayışa katan, onu davranışa salan ruhtur. Maddeyi biçimlendiren, ona yön veren, bu doğrultuda yürüten onun manasıdır, ruhudur. Ruh ve mana temel yapıyı, kendi tabiatına uygun doğrultuda eğitir; manevi eğitim, maddeyi bozucu, yıkıcı, yokedici etkilere, baskılara karşı korur. Küçüklüğe alışkın, tutsak olmuş, ezgin, tembel ruhların ve manaların yapıları da aynı havanın içinde güçsüz, hep yenilgiye mahkum, gelişemeyen maddelerdir. Ruh ve mana yapısı güçlü olanın maddesi de aynı derecede üstündür.” Fiziki kuvvet ile manevi kuvvetin kaynaşarak maddi bir gösterge haline dönüştürdüğü Türkiye Cumhuriyeti, ilk gazimiz Mustafa Kemal Paşa’ nın ardından gelen iman ve bağımsızlık duygu, düşünceleriyle bezenen askerler ile bu bütünleşme yapısının manevi mimarları din görevlilerinin ortak eseridir. Ünlü tarihçimiz Cemal Kutay, Kurtuluş Savaşı’ nda umutsuzluk içindeki ruh halini dirilten, kurtuluşu mukadder sayan, mübarek varlık olarak dönemin din adamlarına işaret eder. Kanıt olarak Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi gösterilebilir. Yunan askeri 15 Mayıs 1919 perşembe günü saat 06.10’ da İzmir’ e ayak basar. Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi saat 10.20’ de Cihad fetfasında bulunur. Dönemin hükümeti ise işgale boyun eğmeyi emreder. “Türk’
ün birleşik düşmanlarının önüne gözünü kırpmadan çıkan cevherin manevi
mimarları kimlerdir?” sorusunu yönelten Cemal Kutay, bağımsızlık savaşının
manevi mimarlarını belirler: “Allah ve vatan rızası için ortaya atılan,
ümitsiz halkın ruhunu ayaklandıran, hak’ kın batıl’ a daima üstün geleceğini
ifade eden, ölümsüz hakikatin ateşini ruhlarda bayraklaştıran Anadolu
ulemasıdır.” 30 Ağustos 1918 tarihli “Mondros Mütakeresi” sadece Osmanlı İmparatorluğunun tarihten silinişini değil, aynı zamanda özgür yaşamayı ilke edinmiş bir ulusun esaretini vurgulamaktaydı. I. Dünya Savaşı’ nın temel nedenlerinden biri, belki de en önemlisi, Osmanlının mirası olan geniş coğrafya üzerinde yeni güçlerin ihtiras kavgasıydı. Milyonlarca kilometrekareyi kapsayan bu geniş alanda, bugüne kadar sürdürülen kan dökme uğraşları bu tezin en büyük kanıtı olarak tarihe geçmeye devam etmektedir. Önce Bulgaristan Krallığı, daha sonra Avusturya - Macaristan İmparatorluğu ve Almanya silahlarını bırakıp teslim olmuştu. Devlet-i Ali’ nin kaderini elinde tutan ittihat ve Terakki’ nin son sadrazamı Talat Paşa istifa etmiş, İttihatçıların ileri gelenleri ülkeyi terketmişti. Silahları bırakma, ordunun tasfiyesi, stratejik noktaların, demir-deniz yollarının, posta-telefon-telgraf tesislerinin galip devletlere bırakılması ve en önemlisi emniyetleri açısından istedikleri merkezleri işgal etmesini kapsayan Mondros Mutakeresi tam anlamıyla kara lekeli bir esaret belgesiydi. Colonel Lamouche, Türkiye Tarihi adlı eserinde, Mondros Mutakeresi’ ni şöyle tanımlar: “yeryüzündeki son bağımsız Türk İmparatorluğunun siyasi ve fiziki yaşamına nihayet veren olayların uluslararası resmi vesikasıdır.” Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ nın, mütareke şartlarının eksiksiz yerine getirilmesi için, kendi imzasıyla, ordu birlikleri kumandanlarına, valiliklere, devletin tüm merci ve makamlarına, basın yoluyla ilana ve camilerde halka duyurulması amacıyla ilettiği resmi tebliğ, ümitsizliğin en canalıcı kanıtıydı. Bununla yetinmeyip, karşı gelmenin devlete başkaldırma sayılacağını belirtilmesi ise, yeşerecek umutları filizlenmeden kurutuyordu. İzzet Paşa’ nın yerine gelen Tevfik Paşa, 11 Kasım 1918 tarihli, asker-sivil makamlara gönderdiği resmi tebliğde mevcut durumu pekiştirmekteydi: “Hükümetin ilk ve mühüm vazifesi, mütareke ahkamının tatbiki ve bu suretle istikrarın teminidir.” Ümitsizlik tablosunu, Atatürk’ ün Büyük Nutuk’ una başlarken çizdiğini görebiliriz: “Osmanlı devleti harbde mağlup olmuş, ordusu her tarafta zedelenmiş, ağır bir mutareke imzalamıştır. Büyük harbin sonucunda millet yorgun ve fakir hale düşmüş memleketi harbe sevkedenler ise, canlarından endişe ederek ülkeden firar etmişlerdi.” Umuda Yolculuğun İlk Seslenişi Üsküdar’ daki Özbekler Tekkesi, Milli Mücadeleye katılmak için İstanbul’ dan ayrılanların büyük kısmını saklamakla ünlüydü. Milli Mücadele gurubu ve Karakol Cemiyeti’ nin tesbitlediği günlerde, saklananlar, gizli yollardan Anadolu’ ya geçirilirdi. Özbekler Tekkesi’ nin Şeyhi Ata Bey, İngiliz Intellices Servis tarafından tevkif edildiğinde, üst düzey yetkili Harran Armstrong, kendisiyle konuşmasının ardından izlenimlerini şu cümlelerle aktarır: “Bizler, Türk din adamlarının bu mevzularda faal rol oynayacak larını asla tahmin etmiyorduk. Araştırmalarımız, Türk savunmacıla rını deşifre etmeye yetmeyince, ihbarları değerlendirip, tekkeleri, mescitleri, camileri ve din adamlarını kontrole başladık. Elde ettiğimiz bilgiler bizi hayrete düşürdü: Bu din adamları sadece telkinlerle ve maneviyatı yükseltmekle kalmamış, fiili olarak da savunma teşkilatı içinde vazife almışlardı. Halk üzerinde nüfuzları fevkalade olduğundan üzerlerine aldıkları görevleri de başarıyla yerine getirmişlerdi.” Yunanlıların İzmir’ i işgal etmeleri üzerine Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi’ nin fetfasını, umuda giden yolda ilk sesleniş olarak kabul edebiliriz. Din adamlarının işgale verecekleri tepkiyi, Türkiye halkının haysiyetine ve bağımsızlı ğına yönelik manevi dalgaları oluşturacağını hesaplayanlar da vardı. Pontus Rum Devleti’ nin hazırlıklarını organize eden Mavri-Mira gizli örgütü Papazların elindeydi. Bütün kiliselerde Pontus Devleti için ayinler yapılıyor, bağış toplanıyordu. 4 Mart 1919’ da İstanbul’ da yayınlanmaya başlayan Pontus gazetesinin Fener Rum Patrikhanesi’ nin yayın organı olduğu açıkça ilan ediliyordu. Çorlu Metropoliti’ nin, Trakya’ nın Yunanistan’ a ilhakı için Atina, Londra, Paris ve Washington’ a gönderdiği 19 Mart 1919 tarihli muhtıradaki şu satırlar, din adamlarımıza dikkat çekmekteydi: “Türkleri Avrupa’ dan kovmak yeterli değildir. Alınacak tedbirlerle Türkiye Milletinin bir daha müstakil devlet kurabilmesine yol gösterecek şahsiyet ve kurumları tasfiye etmek lazımdır. Bunun yollarını da siyasiler bilmez. Biz asırlardır onlarla beraber yaşadık, manevi yapılarını yakından biliriz. Türkler çılgınlık addedilse bile, bu maceraya dini şahsiyetler tarafından sürükleneceklerdir. Bu din adamları her köyde mevcuttur. Türklerin asıl mahrum bırakılmaları şart olan güvenecekleri bu manevi teşkilattır.” Kurtuluş Savaşı, bir namus ve haysiyet konusu olarak milletin önüne konulan tek çıkış, tek şeref yoluydu. Maddi açıdan zayıflamış, gücü tükenmiş milletin, elinde son kalan moral değerlerdi. Namus, onur, özgürlük gibi kavramların bir ateşleyici kaynağı olmalıydı: Din Adamları... Gerçek din adamları sahnede rolünü oynamalıydı. Bakınız, o dönemin ABD Başkanı Wilson’ un Yakın Doğu haritasını tesbit edecek komisyonun başına getirdiği general James Harbard “Şark Dosyası” raporunda ne diyor:” ... Temaslarımız çok zaman din adamlarıyla olmuştur. Bize muhatap olarak daima bunlar çıkmış veya gösterilmiştir. Bu Hristiyan ve Musevi din adamları, kavimlerin başta siyasi ve iktisadi bütün meselelerinin sahibi ve iddiacısıydılar ve düşünceleri ile amaçları, esas itibariyle bağımsız bir devlet teşkiline dayanıyor ve Osmanlı Devletinden ayrılmayı hedefliyordu. Bu sebeple de Osmanlı Devleti’ nin ülkesinde huzur ve asayişi temin için aldığı tedbirlerden şikayetçiydiler. Hristiyan ve Musevi olmayan Osmanlı halkı ise Türkler ve diğer Müslümanlardı. Şayan-ı dikkat olan, bu diğer Müslümanların da Osmanlı idaresinden ayrılmak konusunda Hristiyanlar gibi düşünmesi ve hareket etmesiydi. Nitekim Harp esnasında Osmanlı, Müslüman olan bu milletlere karşı devletin birliğini muhafaza etmek için Hristiyanlara uyguladığı tedbirler kadar hassas ve dikkatli olmaya mecbur kalmıştı. Bu meyanda özellikle Araplar, Türk mağlubiyetinde büyük rol oynamışlardı. Türklerde ise dini şahsiyetlere karşı olan bağlılık derin ve ruhaniydi. Türk din adamlarının bir çoğu ile temas ettik. Dinlerinin felsefesi hudutları dahilinde barış içinde yaşamak, huzur ve devletlerinin hakimiyeti mihrakında toplanıyordu. Hiç bir Türkde, bir başka devletin hakimiyeti altında yaşamak eğilimi ve düşüncesi yoktu. Türk köylüsü üzerinde en büyük etkili güç, en küçük yerde bile, cami ve din adamlarıydı. Bunlar kamuoyunu temsil ve teşkil eden esas kuvvetti. Nitekim bize ülkeleri için hak ve eşitlik talep eden heyetlerin içinde bu din adamları çoğunluktaydı. Onların fikirleri esas arzular olarak izah ediliyordu. Sivas’ da Mustafa Kemal Paşa ile yaptığımız mülakatta yanında yedi şahsiyetten dördü bu sarıklı ve yaşlı din adamları idi. Din
adamlarının Kurtuluş Savaşı’ nda oynadıkları manevi mimarlık rolüne
bir başka tesbiti, dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Gurzon’ un
kayınbiraderi ve Intellicens Servis’ in etkin siması Colonel Rawlinson
yapılıyor ve Erzurum mebusu Raif Hoca’ ya şunları aktarıyor: “Devlet
ve milletinizi tanımadan hakiki bünyeniz için doğru hüküm vermeye imkan
olmadığını anlıyorum: Halkının üzerinde ve büyük tesiri olan şahsiyetler,
sizler, sarıklı hocalarsınız. Sizin etkiniz dışarıdan gözükmüyor ve
Hristiyanların papaz ve rahiplerinkine benzemiyor. Söylemiyor, konuşmuyor,
fakat hareketlerinizle rehberlik yapıyorsunuz. Halkınız sizin gittiğiniz
yolu takip etmeyi manevi irsiyet addediyor.” Tarih Masal Değil, İbrettir Tarih derslerinin ve yazımının öğrenciye, okura masal ya da ezberlenecek olaylar, zamanlar olarak aktarılmasının pek çok yanlışı vardır. Sonraki kuşaklar ile öncekiler arasında kurulacak köprüleri yıkar bu anlayış. Geleceğin düzenlenmesin de, oluşan kargaşanın içinden en iyi toplum mühendisleri bile çıkamaz. Hükümdarlardan, devlet adamların dan, haklardan, yaşanılanlardan ders alınmalıdır. Fakat şu bir gerçektir ki, tarihin saptamalarından, halkın, ilgililerin ve hükümetlerin hiçbir zaman birşey öğrenmedikleri ve bunlardan alınabilecek derslere göre davranmadıklarıdır. Tarih felsefesi, tarihin düşünme açısından ele alınmasından başka bir şey değildir; düşünmeyi asla bir tarafa atamayız. Çünkü insan düşünendir; hayvandan bu noktada ayrılır, insanca olan her şeyde düşünme kendini gösterir, böylece tarihle her türlü uğraşmada düşünme vardır. Ruhsallığın ulaşabileceği en yüksek nokta kendini bilmektir, kendini duyularla değil, düşünceyle kavramadır. Milli Mücadelenin mimarları, elbette dönemin koşullarını tahlil etmişlerdi. Teslimiyeti gerektiren durum, duyuların onayı ile aynı paraleldeydi. Maddi alanda ya da fiziksel açıdan yapılacak birşey gözükmüyordu. Yani maddi olanakların bir zaferi tesis edemeyeceği apaçık ortadaydı. Yeniden savaş için öncüller varlığını yitirmişti. Silah, para hatta asker bile yoktu. Atatürk’ e soruyorlar “para yok”, yanıtlıyor “buluruz”, “silah yok” yine yanıtlıyor “buluruz”. Zor soruları bu denli basit yanıtlamanın sebebi ne olabilir? İşte bu noktada düşünce, düşünme eylemi harekete geçiyor ve yanıtlıyor: Düşünceler için özgürlük, bağımsızlık, onur, namus en belirgin ilkelerdir. Milli Mücadelemizde gerçek din uleması iki büyük ve ebedi duruşun idraki içindeydiler: İslamiyetin onurundan, ulusal egemenlik olmadan dini-manevi bağımsızlıktan söz edilemeyeceğini bir diğeri ise, son bağımsız Türk devleti tarih sahnesinden çekilirken, minarelerde ezan sesinin, camilerde tekbirin hükümran gücü izni olmadan duyulamayacağını biliyor ve halka aktarıyorlardı. Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi Zaferin ufukta bile görülmediği, teslimiyetin kaçınılmaz olarak kabullenildiği bir ortamda, toplumun beyaz umutları yani kurtuluşun manevi mimarlarını hatırlamak, hatırlatmak bir ödev olmalı... Mart
1919 sonunda, dönemin İzmir kumandanı ve valisi olan Nurettin Paşa,
İngiltere, Fransa, Amerika ve İtalya’ nın aldığı gizli karar gereği,
İzmir’ e Yunan askerinin çıkarma yapacağını haber almıştı. Harekete
geçen Nurettin Paşa, vilayet içindeki sancaklardan ve kazalardan delege
seçilmesini ve İzmir’ e gönderilmesini istemişti. Denizli merkezi ile
Acıpayam, Buldan, Sarayköy, Tavas ve Çal heyetlerini gönderir. Heyet-i
Milliye’ nin başında müftü Ahmet Hulusi Efendi vardır. Milli Mücadele’
nin Reddi İlhak adını verdiği hareket; işgalin fiilen son bulmasını,
böylesine bir tecavüzün kabul edilemeyeceğini dünyaya bildiren bir öncü
duruştur. Bu duruşun sahipleri, umuda açılan pencerenin manevi mimarlarıydı.
Denizli, Sarayköy, Buldan, Acıpayam müftüleri... Din adamları ayağa
kalkmış ülkeyi bağımsızlığa kavuşturacak ateşi yakmışlardı. Amaçları
özgür bir ülkede dinin yaşaması, işlenmesiydi. Bunun yolu ise bağımsız
bir devlet olmaktan geçiyordu. 1919’ un 15 Mayıs’ ında İzmir işgal altındaydı. Acı haber, ivedilikle vatansever telgrafçılar kanalıyla yurda duyuruluyordu. Müftü Ahmet Hulusi, bu kara ve tez haber karşısında irkilmedi. Bilinçli bir şekilde işgali karşılıyor, diğerleri gibi dövünüp, sızlanmıyordu. Vatan, onur ve namus için ne yapılması gerektiğini düşünüyordu. Denizlili gençler büyük bir bayrak yaptırmışlardı. Bir tarafında “Yaşasın Vatan” diğer tarafında “67. Alay 24. Tabur Erlerinin Yadigarıdır” yazılıydı. Bayrak, Denizli, Unpazarı Camiine armağan edilmişti. Müftü Ahmet Hulusi, bayrağı camiden alıp, altında “Cihad Fetvası” verdi. Halkı, Bayramyerine topladı. Kadını-erkeği, yaşlısı-genci alanı doldurdu. Denizli Valisi Faik Bey’ e şöyle seslendi: “Mutasarruf Bey... Hükümet mütareke hükümlerinin uygulanmasını, işgale mukavemet etmemeyi emrediyor. Siz hükümet memurusunuz, ben bu hükümetin düşman işgali altında esir vaziyette olduğunu kabul ediyorum. Esirin fikri, özgürlüğünü kaybetmemiş insanlar için geçerli değildir. Hürriyetine sahip olmayanın savaşı da makbul ve muteber olamaz. Biz, her karışı ecdat kanıyla yoğrulu bu beldeyi bu başlar bedenimizi taşırken teslim edemeyiz. Millet, haysiyet ve namusunu muhafaza ve müdafaa kararındadır.” Mutasaruf Faik Bey, yaşlı gözlerle Müftü Ahmet Efendinin elini öpmüş, yetkililere mitingin huzur içinde geçmesi için emir vermiştir. Müftü Ahmet Hulusi Efendi, sancağın önüne gelerek şöyle der: “Muhterem Denizliler... Bugün İzmir işgal edilmiştir. Bu tecavüze karşı hareketsiz kalmak din ve devlete ihanettir. Cihad tam manasıyla teşekkül etmiştir. Silahımız olmayabilir, topsuz-tüfeksiz sapan taşlarıyla düşmanın karşısına çıkacağız. Bağımsızlık aşkı, vatan sevgisi, haysiyet şuurumuz ile kalbimizdeki iman ile mücadelemizin sonunda zaferi kazanacağız. Bu uğurda canını verenler şehit, kalanlar gazidirler. Bu mutlak olarak cihad-ı mukaddestir.” İzmir’ in işgalinden dört saat sonra, Denizli’ deki miting, fetva ve kararı takip eden fiili teşkilat, Milli Mücadelenin önemli bir adımıdır. Müftü Ahmet Hulusi Efendi’ nin Milli Mücadelemizin “ilk cihad fetvası” nı, Faik bey, meclis kürsüsünde bütün evreleriyle anlatır. Mebusların ortak paydası şu olmuştur: “Milli Mücadelemiz, Türk milletinin bağımsızlık aşkı, onur ve vatan duygularının, bir zaferi sağlayacak maddi olanakların yokluğu içinde şahlanmasıdır. Bu bilincin temelinde ise gerçek din adamlarını görürüz. Ve bu din adamları görevlerini yerine getirirken, dünyevi çıkarları düşünmemişlerdir. Bu itibarla emeklerini hatırlamak, Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi örneğinde olduğu gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin en şerefli vazifesidir.” Kurtuluş
Savaşı öncesi ve sonrasında halkı cumhuriyetin islamiyetle bağdaştığı
hususunda ikna eden din adamları, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ nin kuruluşunda,
üstün vaaz nitelikleri sayesinde etkin rol oynamışladır. Günümüz din
adamlarının örnek alması gereken Milli Mücadele’ nin manevi mimarlarını,
ön plana çıkaracak eserlerin, yapıtların yaygın olduğunu söylemek çok
zor. Hatta, İslamcı geçinip, mangalda kül bırakmayanlar bile manevi
mimarlarımızı es geçtiklerini, sıkıştıklarında onlara sarıldıklarını
ifade etmenin yerinde olacağı ileri sürülebilir. Isparta Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Hafız İbrahim Bey Güneş balçıkla sıvanmıyor. Bir tohum üçbin yıl bekleyip, yeniden canlanabiliyor. İnsanlık, geçmişinde doğrulara hizmet etmiş şahısları gün geliyor, açığa çıkarıyor. Isparta’ lı Manevi Mimarlarımızdan Hafız İbrahim Demiralay’ ı bu bölümde özetle aktarıyoruz. Mondros Mütarekesi’ nden sonra bazı yerlerde olduğu gibi Isparta’ da da Dernekler kuruldu. Bunlardan Tahirpaşazade Hafız İbrahim Bey’ in (Demiralay) kurduğu “Cemiyet-i İlmiye” milli kuvvetlerin örgütlenmesinin öncülüğünü yaptı. Yunan işgaline karşı Isparta’ da yapılan protesto ve mitinglerin liderliğini bu iki dernek üstlendi. “Cemiyet-i İlmiye” aynı zamanda “Isparta Milli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” nin temelini oluşturdu. 20 Haziran 1919 tarihinde yapılan mitingin ertesi günü bütün yerleşim birimlerine gönderilen bildiride halk teşkilatlanmaya davet edildi. 22 Haziran 1919’ da Reis İbrahim, Eğirdir, Yalvaç, Sarkıkaraağaç, Uluborlu müftülükleriyle Belediye Başkanlarına birer telgraf çekerek Isparta teşkilatı merkez olmak üzere teşkilatlanmaya davet etti. 23 Haziran 1919 tarihinde teşkilatlanma isteği Konya Vilayetine ve 2. Ordu Müfettişliğine bildirildi. 2. Ordu Müfettişi Küçük Cemal Paşa, Reis İbrahim Bey’ e verdiği cevapta; “Teşkilata hacet yoktur” dedi. Ancak aynı gün 1779/100 sayılı gizli bir emir ile teşkilatlanmaya devam edilmesini istedi. Bu arada iki gün önce köy ve kasabalara gönderilen bildiri hemen tesirini gösterdi ve teşkilatlanma başladı. Konya Valisi Cemal Bey, Vatan Müdafaası için yapılan teşkilatlanmada öncülük eden Hafız İbrahim Bey’ in tutuklanarak İstanbul Divan-ı Harb’e gönderilmesi için Isparta Mutasarrıfı Talat Bey’ e baskı yapıyordu. Ancak 2. Ordu Müfettişi Cemal Paşa gizliden teşkilatlanmaya destek veriyordu. Bu destekle sistemli bir şekilde teşkilatlanmaya gidildi. Buna göre; Isparta merkez 8, mahiyeler 3 ve her köy 1 mıntıkaya ayrıldı. Her mıntıkada mahalli heyetler kuruldu. Merkezdeki 8 mıntıkaya Cemiyet-i İlmiye kurucu üyelerinden tayinler yapıldı. İlçelerden Eğirdir, Keçiborlu, Senirkent, Uluborlu, Yalvaç ve Sütçüler’ de de Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kuruldu ve halk tarafından büyük destek gödü 7-8 Temmuz 1919’ da toplanan 1. Nazilli Kongresi’ ne, Müderris Eski Müftü Hacı Hüsnü (Özdamar) ile Uçkurcuzade Ali Efendi Isparta’ yı temsilen gönderildi. Böylece kongre sonunda Nazilli Merkez Heyeti ile bağlantı kurulmuş oldu. Ağustos 1919’ da teşkilat üyeleri için bir seçim yapıldı ve oy birliği ile heyet reisi Tahir Paşazade Hafız İbrahim Bey yeniden seçildi. Başkan Hafız İbrahim Bey’ in Isparta’ da bulunmadığı zamanlarda başkanlığa Askerlik Şubesi Başkanı Nurullah vekalet ediyordu. İsimleri verilen Isparta teşkilatı üyelerinin sosyal yapıları incelendiği zaman; Din
adamı 5 kişi, Asker 5 kişi, esnaf 9 kişi, memur 1 kişi olduğu görülüyor.
Bu durum Isparta’ da her kesimin Milli Mücadeleyi desteklediğini ve
aktif görev aldığını göstermeye yetiyor. Toplumun her kesiminden destek
alan böyle bir örgütlenme güçlü olmuş ve büyük hizmetler vermiştir.
Çanakkale Şehitleri Tanıtım ve Araştırma Derneği’ nin düzenlediği YENİDEN ÇANAKKALE ‘Mİ?) Savaş
meydanlarında Şiir
Dalında (I) Kalben Sağdıç
SENİN TUVALİN Tarihe
öyle bir tablo yapmışsın ki Fırçanla
çizmişsin kahramanları tek tek, Gün
gelmiş ağlatmışsın gökleri Çizdiğin
düşmanlar, Düşmanları
döktüğün deniz, Verdiğin
tablo da, Şiir
Dalında (I) Damla Durukan Savaşçı, “cengaver” bir milletiz; “asker” olmakla övünür, askere gitmeyene kız vermeyiz... Askerlik hatıralarını hiç unutmaz, ama askerden kaçmanın da binbir yolunu araştırırız... Davul zurnayla birliğine teslim ettiğimiz delikanlıları marşlarla cepheye uğurlarız... Cephede bıraktığımız “şehitler” e de ağıtlar yazar, anıtlar dikeriz... Tek kötü yanımız, ister sağlam ister yaralı dönsünler, inançlarımıza göre “şehit” ten sonraki mertebe olan “gazilik” i yakıştırdığımız insanlara hiç kıymet vermeyişi mizdir... Sanki “orada ölmeleri” şartmış, “geri dönmemeleri gerekiyormuş” gibi... Gazileri adam yerine koymayız; bu yüzden maaşlarına zam yapmayız, hatta askeri hastaneler den yararlanmalarını bile engelleriz... Aldıkları fiziksel ve psikolojik hasarı onarmak için çaba sarfetmeyiz; bu nedenle gaziler sağda solda intihara kalkışırken “rehabilitasyon merkezleri” de ilgisizlikten çürür gider... Uzun etmeyeyim; 20. yüzyılın başında, neredeyse kesintisiz 20 yıl boyunca o cepheden bu cepheye koşturan Türk milleti, şehitler bir yana, nedense, bugünkü varlığını ve vatanını borçlu olduğu gazileri unutmaya, unutturmaya yönelmiş, hatırlatmaktan kaçınmıştır... Hatırlasaydık, acaba neler yapardık? Örneğin, o meş’ um 1915 yılında Gelibolu Yarımadası’ nda yaşanan tarifsiz savaşı hatırlasaydık, önce o savaşa katılıp da her nasılsa hayatta kalmayı başarmış insanlara bir başka özen gösterirdik... Örneğin; onların her birine bir madalya verip onurlandırabilirdik... Bu savaşta çoğu bir uzvunu kaybetmiş olan bu insanlara geri kalan yaşamlarında geçimlerini sağlayacak kadar bir maaş bağlayabilirdik... Ama bunları hiç yapmadık... Gelibolu’ dan sağlam kurtulanlar önce Filistin’ e götürüldü; oradan canlı ve tek parça dönenler de Kurtuluş Savaşı’ na katıldılar. Bu iki cephede yaralandığı ya da hastalandığı için Kurtuluş Savaşı’ na çağrılmayanlar daha o günlerden itibaren kaderlerine terkedildiler. Oysa, “İstiklal Madalyası” alan tüm silah arkadaşları gibi onlar da çarpışmıştı vatan için... kanlarını da dökmüş, kimisi organlarından birkaçını da feda etmişlerdi bu topraklar için... Suçlar gibi “Onlar Osmanlı askeriydiler” dedik ve unutulup gittiler; bir “teneke” madalya dahi verilmedi bu insanlara... Taa ki 1990 yılına kadar... Bu tarihte ANAP Çanakkale Milletvekili Ayhan Uysal ve 9 arkadaşının önerisi üzerine toplanan Milli Savunma Komisyonu, Çanakkale Savaşları’ na katılanlara bir “Şeref Madalyası” verilmesini hükme bağlayan yasa önerisini kabul etti. Gerçekte Kurtuluş Savaşı gazisi, çok küçük bir kısmının da çocukları tarafından “Belki maaş bağlanır” ümidiyle bir eski asker elbisesi giydirilip sokağa bırakılmış, neredeyse bunamış ihtiyar dedeler olduğu biliniyor. Hatırlasaydık, acaba ne yapardık? Hatırlasaydık, önce Kore gazilerini, sonra da Kıbrıs gazilerini korur, kollardık... İkisini de yapmadık; Kore gazileri de artık tükenmeye yüz tuttular; Kıbrıs gazileri ise “uğruna bir sürü fedakarlıkta bulundukları yavru vatan” ın bir AB uğruna gözden çıkarılmasını kahrolarak izliyorlar... Onların da gelecekten hiç ümitleri yok, terör gazilerinin de... Bu ikinci grubun yazgısı hepsinden farklı... Toplum, daha önceki Çanakkale, İstiklal, Kore ve Kıbrıs savaşlarını yaşamış; dolayısıyla bu savaşlardan dönenleri de, en azından, birer “gazi” olarak kabullenmişti. Ama,Türkiye’ nin güneydoğusunda, bir terör örgütüne karşı verilen gayrı nizami bir savaştan geri dönebilenleri ne devlet önemsiyor, ne de toplum benimsiyor. Sınır boylarında, dağ tepelerinde vatan savunması uğruna yaralandığı halde kimse tarafından önemsen memek de bu insanları manen öldürüyor. Eğer şimdiden önem alınmazsa, onların durumu daha da ümitsiz... 1960’ lı yılların ortalarında, bir lise öğrencisiyken, okulun düzenlediği bir Truva gezisinden dönüyorduk. Neresiydi, şimdi hatırlayamıyorum, ama bizi taşıyan otobüs bir köy evinin önünde durdu... Kapısındaki küçük bir tabelada “Çanakkale Harp Hatıraları Müzesi” yazan eve girdiğimizde hepimiz hayretler içinde kalmıştık. İçeride tüm duvarları camlı sergi dolaplarıyla döşemiş olan evsahibi, bu dolapları da inanılmaz eşyalarla doldurmuştu. Küçük evin içinde dolaplardan taşan bu eşyalar, Çanakkale Savaşları’ ndan kalma harp hurdasıydı... Biz
çıkarken arkamızdan “Güle güle” diyen ve yöre lehçesiyle sorularımızı
yanıtlayan 30 yaşlarındaki genç adamın evsahibi olduğunu öğrendiğimizde
daha da afallamıştık. Ne iş yaptığını bilmediğim bir insanın, evini
bunca harp hurdasıyla doldurmasına hiç anlam vememiştim o zaman... “Küçükken her yağmur yağdığında alt üst olan topraktan hurdalar çıkardı ortaya... Bunları toplar, kilosu iki-üç kuruşa satardık. Bu arada elimize çok şey geçti; kurşun delikleriyle dolu iskeletler, parçalanmış kafa tasları, paslı silahlar ve özel eşyalar... O zamanlar çok olağan bir şeydi bu...” demişti bir keresinde bana... Ama o, diğer arkadaşlarının tersine, eline geçen her şeyi hurdacılara satmamış; ilginç bulduğu parçaları kendine saklamıştı. Bunu farkeden arkadaşları da ellerine geçen benzer parçaları Salim’ e getirmeye başlamışlardı; Salim para verip alıyordu getirilenleri... Romanya’ dan birlikte göçtükleri komşularının kızı Fatma ile evlenmişti Salim Mutlu... Zaten çocukluk arkadaşı olan bu kız, onun tutkusunu da biliyordu. Hayatını kazanma zamanı geldiğinde bakkallığı seçen Salim, savaş anıları saklamaktan vazgeçmedi... Birlikte, ailelerine tahsis edilen toprağa gidiyor ve bütün gün orada da çalışıp ekip biçiyorlardı. “Her çapa vuruşunda, her kazmada topraktan kemik fışkırıyordu o zamanlar...” diye anlatmıştı Fatma Bacı o günleri... “Sonunda köylü isyan etti; konu ilgili mercilere ulaşınca da bir dolu asker geldi tarlaların olduğu yere... Arazi günlerce kazıldı ve çıkarılan kemikler tam 80, evet 80 GMC ile taşındı bir yerlere... Meğersem, savaş zamanında şehit mezarlığı olarak kullanılmış buralar...” Salim
Mutlu da bu arada boş durmuyor, eline ne geçerse saklayıp koruyordu...
Ama, evinin de kullanılacak yeri kalmamıştı; onu tamamen bu eşyalarla
doldurup “Çanakkale Harp Hatıraları Müzesi” yaptı. Müzeye giriş paralı
değildi; isteyen ziyaretçi yardım kutusuna gönlünden kopan miktarı bırakıyordu,
müze de ihtiyaçlarının bir kısmını bu gelirden karşılıyordu. Ama asıl
finansör, Salim Mutlu ve Alçıtepe’ deki küçük bakkal dükkanıydı... Para hiç umurunda değildi Salim Mutlu’ nun ama, işin boyutu giderek onu aşmaya başlamıştı... Hem biraz hastaydı, hem sahibi olduğu savaş anılarını koyacak yer bulamıyor, hem de onların bakımına para yetiştiremiyordu. Yine de elinden geleni yapmış, bu anıları bunca yıl korumayı başarmıştı. İster istemez kabul etmek zorunda kaldı bu “buyruğumsu” teklifi... Birileri geldi; eşyaların en nadide olanlarını seçti ve gittiler. Yaşamı boyunca bulup sakladığı “kişisel” eşyaların evinden birkaç kilometre ötede, güvenli bir müzenin camekanlarında sergilenmesinden mutluydu Salim Mutlu ama, 60 yaşından sonra da yaşamını değiştirmeye niyeti yoktu. Müzesiz yapamayacağını biliyordu; yeniden başladı savaş anıları toplamaya... Bakkal dükkanının yanındaki evin iki odasını ayırdı onlara ve kapıya tabelayı astı yeniden: “Çanakkale Harp Hatıraları ve 80 İlimizin Toprak Seramik Kolleksiyonu”... Unutmadan eklemeliyim; Salim Mutlu, bir ara tüm illerimizin valilerine bir yazı yazmış ve onlardan “Bir otantik kap içinde il toprağı” göndermelerini rica etmişti. Bu ricaya sadece İstanbul ve Kırklareli’ nden cevap alınca, bu kez kendi yollara düşmüş ve bütün illere gidip oralardan vatan toprağı getirmişti müzesine... Geçen
yıl, Kabatepe Müzesi’ nin girişindeki panoda, müzeye emekleri geçen
kişilerin isimlerinin arasında Salim Mutlu’ nunkini göremeyince sormuştum
görevliye; “Neden onun ismi yok burada?” diye... “Parayla sattı bu eşyaları,
onun için...” dedi görevli kısaca... “Ne fark eder, bütün bu eşyaları
bulup çıkaran ve bugünlere kadar saklayan oydu...” diye üsteleyince
de “Valla ben bilmem, Orman Müdürlüğüne soracaksınız” dedi... Oysa, bu işi “Belki bir karşılığı olur” düşüncesiyle de yapmamıştı Salim Mutlu... Gelibolu’ da doğmamış ve o savaşı yaşamamış olduğu halde, içgüdüsel bir refleksle olsa gerek, bu topraklardaki anıların gelecek kuşaklar için saklanması gerektiğini düşünmüştü... Belki de bu nedenle büyük bir kente göçmeyip dünyanın en sessiz yörelerinden biri olan Alçıtepe’ de yaşamayı saçmişti. Burada huzur içinde öleceğini ve ödülünün Çanakkale şehitlerinin yanına “cennete bir mekan” olacağını da biliyordu. Bu yüzden soyadı gibi mutlu bir insandı Bakkal Salim... Ama ben hiç mutlu değilim... Taa Avustralya ve Yeni Zelanda’ dan kalkıp gelen insanlar, ülkelerinde ellerine tutuşturulmuş kitapçıklara bakarak Salim Mutlu’ nun müzesini buluyor ve onun elini sıkmak için sıraya giriyorladı... Resmi kayıtlar, Çanakkale Savaşları’ na katılmış olup da 1999 yılı itibariyle hayatta olan kimse kalmadığını söylüyordu. Oysa, birçok Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Fransız ve İngiliz bunun tersini düşünüyordu; henüz bir kişi vardı; o da Salim Mutlu’ ydu... “Son Çanakkale kahramanı O’ dur, dedelerimizin, dedelerimizin babasının, büyük amcalarımızın, büyük büyük dayılarımızın özel eşyalarını, bunca yıldır ‘sanki bir gün çıkıp geleceklermiş gibi’ özenle saklamış ve onların bize ulaşması için koca bir yaşamı, ‘kendi yaşamı’ nı harcamış” diyorlardı. Kıytırık sinama oyuncularına, üçüncü sınıf türkücülere, kadın sesli erkek arabeskcilere erkek sesli kadın Türk müziği şarkıcı larına, fırça tutmasını bilmeyen ressamlara “devlet sanatçısı” ünvanı veren bu devletin, Salim Mutlu gibi bir insanı Alçıtepe Köyü’ nün unutulmuşluğuna terketmesine gönlüm hiç razı olmuyordu. Bu yüzden hiç “mutlu” değilim... Bu nedenle, bunca yıldır yapmadığımız bir şeyi yapalım; “hayattaki son Çanakkale kahramanı” na; Salim Mutlu’ ya bir “üstün hizmet nişanı” verilmesine önayak olmak istemiştim... Bunu, “Savaşlarda ölen onca insana olan borcumuz adına; ömrünü onların hatıralarını bizim için saklayıp korumaya harcayan Salim Mutlu için yapalım” demiştim... Biz de zamanı gelince onun gibi “mutlu” ölelim diye... Ama beceremedim... Geçtiğimiz yaz ziyaretine gittiğimde, sohbet sırasında, “yıllar önce Cumhurbaşkanı Demirel’ in oralardan geçtiğini, ama müzeye uğramadığını” belirgin bir kızgınlıkla anlatmıştı. Bu “nişan” konusunu açıkladığımda, solgun yanaklarının pembeleştiğini fark etmemek mümkün değildi; heyecanlanmıştı... Hastalığı devam ediyordu... Müzesinin geleceği konusunu kendince çözmüştü; kızlarının biri ve polis olan damadı ilgiliydiler, onlara teslim edecekti tüm o hatıraları... Şubatın 17’ sinde kalbine yenik düştü Salim Mutlu... Onu, kar nedeniyle neredeyse tüm dünyayla bağları kopan Alçıtepe köyünün sessizliği ve yalnızlığında ölümün kollarına terk ettik... Ama, adım kadar eminim ki, bizim gösterdiğimiz ilgiden çok daha fazlasıyla karşılaşmışlardır onu gittiği yerde... Toprağın bol olsun Salim Amca... Varsın madalyan da olmasın... Yanında yatan onbinlerce şehidin de yok zaten... Unutulanlar
Dışında Yeni Bir Şey Yok * Efsaneleşen Komutan O. Pamukoğlu, kitabı ile milletin hafızasını tazeliyor İnançlı, güven veren bir asker, sanatının inceliklerini filozofi temelde her çapta beyne rahatlıkla aktarabilecek kapasitede ve tam bir eylem adamı. “Okumuyoruz” diyenlere bir tokat gibi atılan kitabı listelerin üst basamaklarına hızla yükseliyor. Neden okumadığı mızın yanıtını da veriyor: Kitap ve konusu adam gibi olursa okuyoruz. Şu halde sorun okurda değil, içeriği olmayan kitaplarda. Halk bu programı, bu konuyu istiyor mantığı ile hareket edip, yazın dünyasının rantını, kaymağını yiyenlere bu kitap bir ders veriyor. Kitabın geliriyle Hakkari’ ye mütevazi bir anıt yaptırmayı planlayan beyin, çıkarlarını önde tutan donmuş kafalara umarız bir ders olur. Emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu, 1947 Sinop doğumlu. Türk ordusunda ondan başka 5 tane “Üstün Birlik Yetiştirme Nişanı” na sahip bir general yok. Öyle bir general ki, dümdüz edildiğinde büyük bir kara parçasının yüzölçümüne eşit olacak, 3 bin metre yüksekliğe sahip dağlarda PKK’ nın belini kırmış. Öyle bir general ki, savaşın nemenem şey olduğunu aktaracak, gençlere silah verip hem cinsini öldürten, öldürme işini iyi yaptın diye madalya takan insandan başka canlı türü var mı? sorusunu dile getirecek kadar cesur. Öyle bir general ki, savaşın bedelini anneler öder tesbitini yapacak kadar bilge ve hassas. Öyle bir general ki, kitabını bu savaşta şehit ve gazi olanlara ithaf edecek kadar ince ruhlu. Hürriyet Gazetesi’ nden Yener Süsoy’ la yaptığı ropörtajda “Şehitlerimizi diktirip ailelerine öyle gönderdim” diyor, ve devam ediyor: “Saldırılarda, çatışmalarda ağır silahlar da kullanıldığından şehitlerin vücutları her zaman bir bütün halinde olmuyordu. Baş, bacak veya karın bölgesindeki organlar tamamen boşalmış olabiliyordu. Özellikle anneler çocuklarını son bir kez daha görmek için tabutu açtıklarında evladını bir bütün halinde görmek istediğini en azından iki çocuk babası olarak biliyordum. Bunun için cerrahlara ‘vücudun kopan kısımlarını ne yapıp mutlaka gövdedeki yerlerine dikeceksiniz’ emrini verdim.” Hulki Cevizoğlu’ nun “Cevizkabuğu” programında konuya ilişkin bir ekleme yapıyor “orada yaşanan şiddeti göstermek için bu cümleleri kullandım” Ayrıca askeri bir deha. Ropörtajında, gayri nizami savaşan silahlı gruplarla nasıl mücadele edilmesinin altını çizerken, söylediklerinin özeti şuydu: “İlk brifingde duyduklarım beni hem üzdü, hem şaşırttı. Tugayın tamamı savunma durumundaydı. Yakın çevrelerine küçük çaplı operasyon yapıyorlardı. Karakollar çukurların, vadilerin dibindeydi. Tehlike günün 24 saatinde mevcuttu. Hiç bir bilgi doğru ve güvenilir değildi, halkın devlete güvenini kaybettiği olaylardan belliydi. Yoksul halk, PKK’ ya ideolojisinden değil, korktuğu için destek sağlıyordu. Subaylar tevekkül içinde, kaderci ve sadece emirle iş yapar hale gelmişti. Onlara şunu anlattım: ‘Siz tugay kışlasının tehdit altında olduğuna inanarak yaşarsanız, 60 ayrı yerdeki küçük birlikler, karakollar ne yapsın? Dağlarda, vadilerde, süngünüzün parlamadığı, bombalarınızın yoklamadığı, botlarınızın değmediği hiç bir yerin sizin olmadığını bileceksiniz’. Savaşta komutanlık rütbeyle değil, herkesin göremeyeceğini görmekle olur. Ölüm her şeyi eşit yapan doğal sonuçtur, ölüm kendine koşanı vurmaz. Cengiz Han’ nın dediği gibi, arkasında düşmanı hisseden, önündekiyle savaşamaz.” 26 ay dağlarda savaşan, Hakkari Dağ ve Komando Tugayı Komutanı Emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu’ na H. Cevizoğlu soruyor: “Nasıl düzelecek?” Yanıtı, kararlı bir ruh haliyle veriyor: “Halk, halk, halk... Gücünü bilecek, hesap soracak, tepki verecek, takip edecek, ısrarlı olacak... Bu bilinçle hareket edecek. Aşamadığın dağda sözün geçmez.” “Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok” Harmoni yayıncılık tarafından basılmış. Kapak tasarımı, Dağ ve Komando Tugayı Emir ve Harekat Komutasındaki Birliklerde 1984-1995 yılları arasında şehit düşen 623 personelin adlarından oluşturulmuş. 5 bölüm halinde kaleme alınmış. 5. bölüm şehit olan perrsonelin rütbesi, adı, soyadı, baba adı, memleketi, doğum yeri, şehadet tarihi ve şehadet yerini gösteren tabloya ve fotoğraflara ayrılmış. Güneydoğu üzerinde çok şey konuşuluyor. Yurtiçinde, yurtdışında her ağızdan bir ses çıkıyor. Binlerce kitap, broşür basılıyor. Hepsini toplayın siyasi merkezli yazılar olduğunu rahatlıkla göreceksiniz. Ne hikmetse, savaşı, şiddeti, acıları, dehşeti, yitirilen körpe bedenleri, ağıtlar yakan anaları, babaları, genç yaşta dul kalan kadınları, öksüz bırakılan çocukları yazmıyorlar, kalemler, tuşlar bir türlü mürekkebini dökmüyor kağıtlara. Savaşın, politikanın diğer araçlarının karışmasıyla devamından başka bir şey olmadığını iddia eden tezi bir yana bırakırsak, savaşı yaşayan ların, savaşın içinde olanların geride bıraktıklarını yakınlarını dinlemek, hissettiklerini öğrenmekle işe başlamalıyız, esas olarak onların söylemlerine dikkat etmeliyiz. Ne yazık ki, olan-biten bu değildir, dünya tarihini politik eserlerle doldurmaya devam ediyoruz. Bu nedenle, savaşı yaşayanın düşünceleri geniş yankı buluyor, siyasal yazılar belli bir kesimin fikir jimlastiği olarak kalıyor. Kitabın önsözünde, Paşa buna değiniyor: “Savaşı, O’ nun ne olduğunu bilmeyen ve hiçbir zaman ateş altında bulunmayanlar çıkarmış ve sebep olmuşlardır. Savaşın ahlaka ilgili kısmı onu yapan ve yaşayanlara değil, sebep olanlarla alakalıdır.” 5 bin yıllık insanlık tarihinde 14.600 savaş yapılmış. İstatistik, insanoğlunun hiç bir zaman emniyette olmadığını açığa çıkarıyor. Bu sonuç, O. Pamukoğlu’ nun sözünü önemsememizi zorunlulaştırıyor: “Hayatta herşeye hazır olacaksınız, kendinizi adayacaksınız, hissedeceksiniz ve sezeceksiniz.” Buradan hareketle şunu ifade edebiliriz; bulunduğumuz coğrafya, yeni dünya düzeni, yeni yol haritaları ve geçmişin derin izleri daima uyanık ve tedbirli olmamızı gerektiriyor. Kitap,
bu anlayışın bir ürünü olarak genç nesilleri uyarmayı hedeflemiş. PKK
ile yapılan mücadelenin boyutu ve şiddeti hakkında, yakın tarihimizde
yer alan savaşların karşılaştırılması yapılarak, önemli bilgilere yer
verilmiş. Mazisi kahramanlık ve üstün başarılarla dolu 42. Piyade Alayı’
nın tarihi hususuna ve lağvedilmesiyle ilgili duygularına yer veren
O. Pamukoğlu, kitabıyla bir ilke imza atarak, 42. Alay’ ın doğuşunu
ve ölümünü okurla paylaşıyor. Tuğgeneralleği terfi eden, O Pamukoğlu’ nun, 600’ ü aşkın albaydan teğmene kadar rütbelerdeki subaylara 6 Ağustos 1993’ te doğaçlama üslubunda seslendiği bölüm, PKK’ nın tomurcuk, filiz evresinden nasıl güçlenerek geldiğini, kimlerin ne gibi hata yaptığını saptanmasını ve eleştirmesini içeriyor. Bakın, özetle ne diyor Pamukoğlu Paşa: “Niçin doğru ve sağlam bilgi yok? Ama halk nerede olduklarını biliyor. Biz niye bilmiyoruz? Halk bizden kopmuş, PKK bölgede otoritesini kurmuş. Gayri Nizami harbin tekniklerini iyi uyguluyorlar. Başlangıçtan
itibaren sadece siyasilerin değil, askerlerin de ‘üç beş çapulcu’ lafları
federasyonu tartışalım diyenler, ikide bir itirafçı yasaları çıkartanlar,
aşiret reisleriyle ağalarla işbirliği yapanlar, devletin işi ciddi tutmasına
mani olup engellediler. İşte bu denli sert eleştirilerde bulunuyor Paşa. Ancak, PKK’ nın neden bu kadar güçlendiğine, neden çok sayıda şehit verdiğimize de işaret ediyor. Bakın, ne diyor Paşa: “Bu kalıplar yok mu? Bürokratik kafa, esnek olmayan, her düşünceyi hapseden, ruhları kafese sokan. Tüm faaliyetlerde esas düşman işte buydu. Düşmanı yaratan da, onun hesabını kısa sürede görmemiş olmanın sebebi de gene buydu. Toplum yaşamında kötü giden bütün faaliyetlerin nedeni; kalıpçılık ve sıradanlıktı. Kırılmayan kalıplar muharebede insanların ölüm sebebiydi. Kalıpları öldürmeliydik. Aksi halde onlar bizi öldürüyordu.” Askeri liderin özelliklerini 1070’ lerde Yusuf Has Hacip’ in eseri Kutad Gubilig’ den alıntılayıp adeta ders veriyor. Pek çok ünlü askerin biyografilerini tetkik ettiği anlaşılıyor. Pek çok harekatı, muharebeyi didaktik ve akıcı bir dille detaylı anlatıyor. Okurken bir anda sizde olayın içine kayıyorsunuz, hissedip yaşıyorsunuz. Kitaptan bir çatışmayı özetle aktaralım: “... Saat 22.00’ da büyük bir gürültüyle kışlanın üzerine havan ve roketatar mermileri yağmaya başladı. Bunlara tüfek ve kaleşnikof sesleri de yoğun bir şekilde karıştı. Bir anlık tereddütten sonra tüfeğini kapan dışarı fırladı. ... Dışarı çıktım. Şehirdeki binaların çatılarından, balkonlarından, yarım inşaatlardan, bahçelerin duvarlarının arkasından ateş ediliyordu. Saldırı kışlayı hedef almakla birlikte, İlçe ve Sınır Jandarma ile polislere ait tesislerin üzerine toplanmıştı. Biz dümdüz bir alanda, ateş edenlerse yüksek beton binalardaydı. Albay Bülent beni arıyordu. ‘Buradayım’ diye seslendim, yanıma geldi. ‘Komutanım vurulacaksınız, içeri girmelisiniz’ dedi. ‘Bülant Albayım, bu bildiğimiz bir çatışma değil, şehrin haline bak, bu bir ayaklanmaya kalkışımdır. İçeriye girerek yapılacak bir şey yok’ dedim. Mevzilerdeki askerler olanca güçleriyle ateş edilen yerlere karşılık veriyordu. Karayollarının şantiyesinden, Süt Entitüsünden ve devlete ait başka tesislerden üzerimize mermiler yağıyordu. Yapanlar şehirdeki milislerdi, aklı sıra dağdakilere moral veriyorlardı. Biraz cesaret edebilseler kışlaya girebilirlerdi, taburun burada olmadığını biliyorlardı. Mevcut askerlerle de ateş gücümüz cılız kalıyordu. Koşarak mevzileri dolaştım, kısa kısa askerlerle görüştüm. Emniyet subayına: ‘Birilerini görevlendir, depoda ne kadar el bombası sandığı varsa çıkartıp bütün askerlere dağıtsınlar’ deyince; ‘bir kısmının el bombaları yanında komutanım’ dedi. Bir tane ne işe yarar aslanım? Beşer altışar tane olacak, askerlerin kendilerine olan güveni artacak, böylece bir asker beş altı asker olacak, kışlaya girmeye çalıştıkları takdirde lazım olacak, bir el bombası 32 parça değil mi? Bir el hareketi ile 30 silah ateşlenmiş olacak, böylece bir asker bir dakika içinde 25-30 metre önüne 150 mermi atmış gibi etki sağlayacak. Bu emrin yerine getirilmesi için sana 20 dakika veriyorum. Hızlı, hızlı, daha hızlı’ dedim.” TRT’ den “Gezelim Görelim” ekibi, “Hakkari Dağ ve Komando Tugayının 24 Saati” adlı programı yılbaşından önce yayınlandı, izleyenler hatırlayacaklar. Bu program TRT tarafından ikinci kez bir daha yayınlanmıştı. Genel Kurmay Başkanı’ nın isteği üzerine üçüncü, halkın talebiyle dördüncü kez ekranlara taşınmıştı. O. Pamukoğlu Paşa bu programın ardından, yüzlerce telefon, yüzlerce kart, mektup ve telgraf geldiğini, gönderenlerin de toplumun her kesiminden, her meslekten, öğrencilerden, şehirlerden, kasabalardan, köylerden olduğunu kitabında anlatıyor bazılarına yer veriyor ve hepsinin söylediklerinin özetini okura yansıtıyor: “Duygulandık, göz yaşlarımızı tutamadık, Türk olarak gururlandık, hayran olduk, moralimiz yükseldi. Bize bir şey olmayacağına olan inancımız tazelendi. Keşke sizlere daha farklı bir şey yapabilsek ama elimizden dua etmekten başka birşey gelmiyor. Allah sizden razı olsun, yardımcınız olsun.” Kitap televizyon programının ardından gelen tepkilerden örnekler veriyor: “Hakkari Dağ ve Komando Tugayının TV’ deki proğramı ailece bizi hem sevindirdi, hem gururlandırdı, hem de göz yaşlarımızın akmasına neden oldu. Bizler sıcak ev ve iş yerlerimizde rahat rahat oturur ve çalışırken sizlerin tüm tabiat şartları ve teröre karşı bu zor görevi, canla başla, coşkuyla yürütmeniz, göğüsümüzü kabarttı, bizleri gururlandırdı. Özellikle Şehit olan evladımızın, cebinden çıkmış olan şiir bizi fazlası ile duygulandırdı ve saklamaya dahi gerek duymadık akan gözyaşlarımızı. Sayın komutanım, şiirin metnini yayın sırasında heyecandan kağıda geçirmeyi düşünemedim. Mümkünse şiirin metnini yazılı olarak bana gönderilmesi için emir ve müsadelerinizi istirham ediyorum. Başta siz olmak üzere bütün subay, astsubay, erbaş ve erlerinizin yeni yılını kutlar, saygı ve sevgiyle kucaklar, öperim.” Prof. Dr. Atınç ÇOLTU-Bursa “Bu gece sizi ve tugayınızı TRT-1’ deki programda izledim. Bu programı seyrederken, eşim ve ben son derece onurlandık, grurlandık, keyiflendik. O pırıl pırıl üniformalarınızı, masalardaki güzel yiyecek ve içeceklerinizi görmek bizi çok mutlu etti. Şahsınızın gayet disiplinli, aynı zamanda askerlerinize sevgi dolu ve babacan tavırlarınız da bizi çok duygulandırdı. Gecenin bu saatinde, oturup size bu mektubu yazmayı borç bildim. Tüm harekat ve eğitimle rinizde başarılar, bu kahraman delikanlılara da hayırlı tezkereler dilerim. Allah hepinizi korusun ve tüm harekatlarınızda, gittiğiniz askerlerinizle birlikte dönmek nasip etsin.” Berra Atasagun - İstanbul “TRT-1’ de programınızı izledim. Bundan 36 yıl önce, Özalp köylerinde öğretmen olarak verdiğimiz mücadele, sizinkinin yanında anımsanmaya bile değmez. Zira sizler, hem vatan savunucusu, hem katıksız bir Atatürkçü, müşfik bir baba ve emsalsiz bir eğitimcisiniz. Ben o kadar şiir okudum. O asker gibi kimseyi ağlatamadım. Sevgili Paşam, şu içinde bulunduğumuz karamsar ortamda, millete bir ışık oldunuz. Kaybolduğunu sandığımız yüce değerler bize ta Hakkari’ den ses verdi. Ne mutlu size ve ne mutlu siz vatanseverleri yetiştiren Yüce Türk Milleti’ ne!” Emekli Öğretmen Muzaffer Savaş-Uşak Daha
yazılacak çok şey var. Ne yazıkki sayfalar sınırlı. En iyisi O. Pamukoğlu
Paşa’ nın yazdığı “Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok” kitabını alın,
bir kaç kez okuyun, son 20 yılda neler çektiğimizi, nelerin yaşandığını
daha iyi kavrayın. Siyasal ve Ekonomik Sorunlara Ulusal Bakış Ekonomik ve Siyasal sorunları, özellikle de günümüzde; ayrı ayrı irdelemek eksik olur kanısındayım. Bu iki sorun; birbirlerinden ayrılması olanaksız siyamlı ikizlerdir. Ülkemizi bağımlı hale getiren Siyasal ve Ekonomik sürece, kısaca değindikten sonra; ülkemizin, bu hallere; neden düştüğüne ve ne yapılması gerektiğine de değineceğim. Siyasal Süreç: 1798
tarihinde, Napolyon komutasındaki Fransız Ordusu, Mısır’ ı işgal edince,
Osmanlı Devleti; Rusya ve İngiltere’ den yardım istemiş ve böylelikle
Fransız işgalinden kurtulabilmiştir. İşte bu, Osmanlı için önemli bir
dönüm noktasıdır. Osmanlı, artık toprak bütünlüğünü, “Dış Tehdide” karşı
koruyabilmek için dış yardıma muhtaçtır. 1833 yılında Osmanlı’ nın Mısır
Valisi Mehmet Ali’ nin Devleti’ ne isyan etmesi ve oğlu İbrahim Paşa
komutasındaki ordusunun Kütahya’ ya gelmesi üzerine de; Osmanlı, Rusya
ve İngiltere’ nin yardımını istemiştir. Osmanlı, artık “İç Tehditleri”
önleyebilmek içinde dış yardıma muhtaçtır.1839 Tanzimat Fermanından
sonra, 1856’ da Islahat Fermanı da yayımlamak zorunda kalınmıştır. 1858
yılında; Bosna-Hersek arazi kanunnamesi çıkartılmış, “Medeni Kanun”
kavgasını da şeriatçılar kazanmıştı. Baskılar sonucu; 1876’ da Meşrutiyet
ilan edilmiş, 4 Haziran 1878 Berlin Kongresinde de Kıbrıs İngiltere’
ye bırakılmış, 1882’ de İngiltere, Mısır’ ı istila etmiş, 1897’ den
1900’ leri aşan bir süreçte de, Girit adası Yunanlılara terk edilmiştir.
Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı yenilgileri,
Mondros Mütarekesi, Sevr Antlaşması, Kurtuluş Savaşı başarısı ve Lozan
Barışı yaşanmış, Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış ve Türkiye Cumhuriyeti
Devleti kurulmuştur. 1838 yılında, İngiltere ile imzalanan, “Baltalimanı Ticaret Anlaşması” ile ülke açık pazar haline getirilmiştir. Bu, Devletin, “Ekonomik İflas Sürecine” girmesi ve ekonomik olarak, yarı sömürge sürecinin bağlaması demekti. Mali iflasa giden yol, aslında; kapitülasyoların verilmesi ile başlamış, 1838 Ticaret anlaşması ile hızlanmış, 1854’ te başlayan dış borçlanma ile de Ülke maliyesi borç batağına sürüklenerek, 1881 “Muharrem Kararnamesi” ile son bulmuştur. Borçlar arttıkça; gereksiz ve verimsiz yerlere harcandıkça; faizleri bile ödenemez hale gelmiş, Osmanlı Devleti; 1881 yılında Muharrem Kararnamesi ile mali iflasını ilan etmişti. Ekonomik sorunlar, siyasal felaketleri ardından getirmiş; Duyunu Ummuiye-Konsorsiyum-kurulmuş; Osmanlının tüm kaynaklarına el koyan ve yönlendiren Duyunu Umumiye’ nin kolcuları, ekonomik sömürü ile yetinmemiş; 1901 yılında; binlerce Türk’ ü “Tütün Kaçakçısı” diye öldürmüştür. Türkiye Cumhuriyeti Kolluk güçlerinin; silah kullanma yetkileri belirtilirken, “yurt içinde rastlanan tütün kaçakçıları” da unutulma mıştır. Ulusumuzun başından, hepimizin bildiği bu olaylar geçmiş ve Lozan’ a varılmış, 1923 İzmir İktisat Kongresi yapılmış; bir yandan Osmanlı Borçları ödenirken, öte yandan, “Planlı Kalkınma” ve “Atatürk Devrimi” gerçekleştirilmiştir. Para bulamayınca, borç almak için Mustafa Kemal’ e gelen Başbakan İsmet Paşa, Cumhur başkanının su yanıtı ile geriye dönmüştür: “Aman İsmet, Lord Curzon’ un Lozan’ daki sözünü unutma.” Ne demişti Lord Curzon?: “Ne istedikse hep reddettiniz, reddettiklerinizin listesini cebime koyuyorum. Bizde para çok. Yoksul ve yıkık Anadolu’ yu tamir ederken, ihtiyaç duyduğunuz para için Londra’ ya geldiğinizde; şimdi cebimizde koyduklarımızı, birer-birer sizin önünüze koyacağız.” Lord, boşuna bekledi. Cumhuriyetin kurucu kadrosu Lord’ un cebindeki liste ile karşılaş mamak için borç istemedi. Çünkü biliyorlardı ki; Lord’ un asıl istediği, Türkiye’ ye dar bir zamanında, Sevr’ i kabul ettirmekti. Fransız Filozofu Prof. Dr. Güstav Iö Bon’ un ünlü bir sözü vardır: “Uluslar, görünürdeki varlıklarını yitirmekle yıkılmazlar. Bu felakete uğrayanları, yok eden asıl illet; belleklerini yitirmiş olmalarıdır.” Mustaf Kemal Atatürk ve İsmet İnönü’ den sonra; tüm devlet adamlarımız, sonra da toplumu muzun tüm katmanları “Ulusal Belleklerini” (Ulusal Bilinçlerini,-Vatanseverlik Hassasiyetlerini) yitirdiler. Türkiye, İkinci Dünya Savaşına girmemişti, ancak savaş yılları boyunca, iki milyon çalışma yaşındaki genç insanını silah altında bulundurmuş, tüm ekonomik gücünü, herhangi bir saldırı karşısında, ülkeyi korumak için, askeri amaca yöneltilmişti. Savaşın
sona ereceği günlerde, Türkiye yeni bir tehlike ile karşılaşmıştır.
Sovyet Rusya; 1925’ te Türkiye ile imzaladığı saldırmazlık antlaşmasını,
tek yanlı olarak bozmuş, ve 7 Ağustos 1946’ da Türkiye’ ye bir nota
vererek; Boğazların kendisi ile birlikte savunulmasını önermiş, Kars,
Ardahan ve Artvin’ i de istemiştir. Türkiye; Batılı Devletlerin ilgisizliğine
rağmen, Sovyet Rusya’ ya ret cevabı vererek, gerekli önlemleri almıştır.
Rusya’ nın ikinci notası üzerine de; ABD ve İngiltere Türkiye’ nin yanında
yer alınca, Rus tehdidi etkisini yitirmiştir. Önce
borç verdiler, sonra da; ödünler gerektiren siyasal istekler başladı
ve bitmedi, bitecek gibi de değil. Duyunu Ummiye; Korsorsiyum ve IMF
olarak geri geldi. Türkiye Cumhuriyeti’ nin Maliyesi, Kotterilli’ ye,
sonra bir Finli’ ye şimdi de bir İranlı” ya teslim edildi. Her siyasal
çıkışın, siyasal girişimin dinamiği; borçların faizini ödeyebilmek için,
“yeni borç dilenmek” oldu. Gece yarıları; Türkiye Cumhuriyetinin iki
bakanının ABD Dışişleri Bakanı Powel’ in evine para istemeye gittiğini,
basın duyurdu. Türkiye, Ulusal bilincini yitirmenin bedelini ödüyordu.
Ve ödeyecekti de. Kıbrıs, Girit olma yoluna sokuldu. Kürt sorunu devleştirildi.
Yargı kararlarımız; denetim ve gözetime tabi tutuldu. Avrupa Parlamento
sunda; “İlerlemeye Kemalizm engeldir, kaldırılmalıdır” diye raporlar
sunuldu. İsveç’ te toplanan bir konferansta Sevr’ in canlandırılması
istendi. Şaşılacak bir şey yok, ama üzülmemizi ve kaygılanmamızı gerektirecek
çok şey var. Atatürk’ ten ayrılışımızın felaketli uçurumuna düştüğümüzü gören de yok. Partililer de “Ulusal Çıkar Bilincini” yitirdi. “Bizden olsun da çamurdan olsun mantık ve eylemi” egemen oldu. Osmanlıyı yıkan olgular, Cumhuriyet’ e deva diye pazarlandı ve pazarlanmakta. Halk; aç ve açıkta, Devlet milyarlarca dolarını çalanları bırakmış; bölücü terör kavgasında, iki bacağını yitirmiş, Türk Askerinden; ödül olarak verdiği parayı, faiziyle geri istemektedir. Bu nasıl bir iştir. Bu uygulamayı yapanlar, yiğit Türk Askerine; “Sakın ha...” tehdidini mi yollamaktadırlar.? İç
ve dış borçlar, boyumuzu aşmış, sosyal adalet dengesi altüst olmuş,
yargılamalar çok komikleşmiş. Ziya Paşa ne kadar da haklı imiş: “Bir
kuruş çalanın cezası; cayi kürektir. Milyon çalanlar, izzeti ikbal ile
şerefraz.” Bu sorunları nasıl çözeriz? Bal gibi de çözeriz. Nehru’ nun
1938’ de cezaevinden, kızı Indra Gandi’ ye yazdığı bir mektup var; Şöyle
diyor. “Atatürk’ ün gerçek başarısı, etrafı düşman ülkelerle çevrili
batık bir imparatorluktan, etrafı dost ülkelerle çevrili modern ve çağdaş
bir Cumhuriyet çıkarmasıdır.” Biz hep başkaları için komşularımızla
kötü olduk. Bu Politikayı ivedilikle değiştirmeliyiz. Vurgun, soygun, talan ve yağmanın kökünü kazımalıyız. Ehil insanların önünü açmalıyız. Çağdışıların, demokratik, çağdaş, laik, sosyal hukuk devletine düşman olanların gözünün yaşına bakmamalıyız. Tevhidi Tedrisat -Eğitim ve Öğretim birliği- yasasına; gerçek anlamı ile işlerlik kazandırmalıyız. TBMM’ ni; hırsıza, soyguncuya, yağmacıya sığınma yeri olmaktan çıkartmalıyız. Kemalizm’ i; gösteriş için değil; yaşamın her alanında uygulamak için, öğrenmeli ve öğretmeliyiz. Kemalizm’ i; Bireyin, Toplumun ve Ulus’ un güncel yaşamına sokmalıyız. Atatürkçülüğü bir yaşam biçimi olarak algılamalıyız. Geçmişte; Vatanın bütünlüğü, Ulusun bağımsızlığı tehlikede iken; iç ve dış düşmanlara karşı Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini kurmuştuk. Değişen bir şey yok. Mustafa Kemal’ in “Gençliğe Hitabı” nın tüm bölümleri birer birer çiğnendi. Dün sıra; Gaflet ve Dalaletteydi, onlar da aşıldı. Bugün, Hıyanet aşamasında. Bu oyunu da; DAHİLİ VE HARİCİ BEDHAHLAR (Kötücüller) oynamaktadır
Türkiye Muharip Gaziler Derneği Nereye Koşuyor? Son beş yıldır, dergimize yönelik suçlamaların T.M. Gaziler Derneği’ nden kaynaklanmasını şaşkınlıkla izliyoruz Her sayımızda, son on yılın popüler deyimiyle hakkımızda verilen yargısız infazları yanıtlamayla uğraşıyoruz. İlgili yerlerde çeşitli odaklarca öne sürülen iddialar karşısında savunma durumunda kalmanın sıkıntısını yaşıyoruz. “Çamur at izi kalsın” taktiğinin yaygın olduğu, karanlıkların aydınlığı bastırdığı anlarda doğru düşünerek, sabırla katlanarak, adaletin gerçekleşmesini bekliyoruz. Ön yargının perdesinde gizlenen kötü niyet, nüfuz kullanmayı iyi bildiğinden dolayı kısa vadede kazançlı çıkıyor. Arzu ettiği ortamı iş bilenleri de atlatarak, yeşermeye devam ediyor. Varolmak iyilerin olduğu gibi kötülerin de hakkıdır; doğrunun karşıtlığı eğridir ve doğru görünüp eğri olan; en büyük haksızlığı ilişikte olduğu alanın, olgunun gelişimini engelleyerek yapmıştır. Tarihin bize gösterdiği şudur; zaman hırsızları sürekli bir biçimde ilerlemenin frenleridir. Karanlık çağlara baktığımızda, değişimin hızı kağnı arabasının; aydınlık dönemlerde ise saatte 200 kilometrenin üzerine çıkan güçlü bir otomobilin hızına eşdeğerdir. Böylelikle klavuzu karga olanlar ağır aksak geleceğe yönelirken, bilimsel düşünceyi ilke edinmiş liderlere sahip olanlar geriye toz bulutu bırakarak bir an evvel çağdaşlığı yakalarlar. İnsanoğlu,
güçlü bir bilgi birikimine ulaşmışsa mesafe zaman karşısında kısalır;
tersine, dünün bilgileri ile yetinmeyi, günü kurtarmayı temellendirmişse
mesafe bitmek bilmez. Buna göre de karanlıkların sonlanması ve aydınlığın
gelmesi için beklemekten başka çıkış yoktur. İnsanın amacı, sadece mutluluğa erişmek değildir. Çünkü, böyle olsaydı, iç güdüleri ile mutlu olan hayvanlardan pek bir farkımız olmazdı. İnsanda, iç güdülerin dışında akıl vardır ve ona bir değer kazandırır, bir ses işittirir; bu ses Ahlak Kanunu’ dur. Ödevde aklın sesidir. Dünyada tek iyi, iyi iradedir. İyi irade de ödevin ne olduğunu bilir. Bir eylemin iyi olabilmesi için, hiç koşulsuz olarak ödevden çıkmış olması gerekir. Bu felsefi bakış açısına göre, birey bir ödev, sorumluluk sahibi olandır. Bu ödevini aklını kullanarak yerine getirmelidir. Ödevini ya da sorumluluğunu da iyi bir iradeyle seçme durumuyla karşı karşıyadır. Gaziler Dergisi, sorumluluğunu ya da ödevini belirlemiştir; Asla Gazileri Kaderlerine Terk Etmeyeceğiz” ifadesi bu ödevin dışa vurumudur. Buna göre, Gaziler Dergisi’ ni bu ödevinden yoksun kılacak her hareket, mantık ve çağdışı olmaktan öteye geçemeyecektir. Ayrıca fikirler üzerine tekel oluşturmak, insanlığa yapılacak en büyük haksızlıktır. Bakınız, Ortaçağ Karanlığı diye nitelendirilen dönemde Kilise, tüm fikirleri, kendi normlarına aykırı bulmuş, fikir sahiplerini ve girişimcileri de kendi belirlediği felaketlerle sonuçlan dırmış, Avrupa’ nın gelişimini yüzyıllarca engellemişti. Dolayısıyla, gazilerle ilgili tüm meseleleri “ben çözerim” mantığı ile yaklaşmak “benden başka bu konular kimseyi ilgilendirmez” tavrını sergilemek pek çok sakıncalar doğurur. Bunu şöyle kanıtlayabiliriz, 1983 yılından beri, “gazi” adını alıp dernek kurulamaz diyen 2847 sayılı kanun hükmündeki kararname, gazilerin sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasal ilerlemesini durdurmuştur. Ekonomik açıdan gelinen nokta, 182 milyon sefalet maaşı; sosyal açıdan gelinen nokta siyasi partilerin elinde oyuncak olunması; siyasal açıdan baktığımızda ise oy yoğunluğunun ya da oy deposunun delinip, etkin olacak siyasal baskının bir türlü oluşturulmaması. Türkiye Muharip Gaziler Derneği Ne Yapmaya Çalışıyor? Türkiye Muharip Gaziler Derneği (T.M.G.D), 1983 yılında özel bir kanunla (2847 sayılı) kurulmuş, tek gazi derneğidir. (Türkiye Harp Mallülü Gazileri, Şehit Dul ve Yetimleri Derneği ile birlikte)16 yıldır, dört ayda bir yayımladıkları “Gaziler” adlı bir dergileri vardır. Bugüne kadar T.M.G. Derneği bünyesinde yayınlanan Gaziler dergisi vatandaşa satılmamaktaydı. Üyelerine ücretsiz dağıtılıyordu. Yıllardır bu strateji böyle devam etti. 2003 yılında bilinmeyen nedenlerden ötürü bu tavır ve anlayış, bir kırılma ile değişti. Kurtuluş Yayıncılık ve Pazarlama (K.Y.P) adlı bir firma, sahibi Hatice Bayraktar’ ın, T.M.G. Derneği ile dergilerinin pazarlama ve takvimlerinin satışı konusunda anlaşma yapması ile yeni bir sürece girdi. Evet,
T.M.G. Derneği’ nin yayınladığı dergi, Kurtuluş Yayıncılık ve Pazarlama
firması aracılığı ile para karşılığında piyasaya sürüldü. Dergiler, gazeteler satılmak için üretilir. Doğrudur. Fakat iki nokta üzerinde durmak zorundayız: İlki Gaziler Dergisi’ ni, 21 yıllık dergimizi, dolandırıcılıkla suçlayan T.M.G derneği, bizim satışımızla ilgili Kurtuluş Yayıncılık’ la anlaşırken, bu firmanın yıllardır bizlere çalıştığını göz önünde tutmamıştır. Bizlerle çalışan Kurtuluş Yayıncılık, düne kadar dolandırıcıydı, mahkemeye verildi, tahsilat elemanları soruşturuldu. Peki bugün ne değişti? Bizlerle çalışırken dolandırıcı damgası yiyen K.Y.P firması ve sahibi Hatice Bayraktar, T.M.G. Derneği’ nin dergisini pazarlamaya başlamasıyla aklandı mı? Ya da şöyle soralım; Türkiye’ de bir kurumu, bir firmayı, bir şahsı önce dolandırıcılıkla suçlayıp sonrasında aklamak, Cumhuriyet Savcıları dururken T.M.G. Derneği’ ne mi kaldı? İnsanları kurumları önce suçlayacak, sonra da temize çıkaracak yetkili merci T.M.G. Derneği mi? Üzerinde durduğumuz ikinci nokta ise, üst başlıkta “Türkiye Muharip Gaziler Derneği Genel Başkanlığı” altında “SATIŞ SÖZLEŞMESİ” Onun altında 1 adet takvim bedeli 25 milyon, 1 adet abonelik 100 milyon’ dur yazısı; alt sağ köşede Yetkili Firma: Kurtuluş Yayıncılık ve Pazarlama Hatice Bayraktar yazan bir mühürün olması ve onun altında da teslim eden: Gül Alsaç olduğunu belirten imzalı bir evrakla ilgili. Bu evrak Adana’ dan bir vergi mükellefine tanzim edilmiş, karşılığında ise 100 milyon tahsil edilmiş. Şimdi Maliye bakanlığı’ na ve müfettişlerine soruyoruz; “Bu evrak ne kadar meşru?” Kurtuluş Yayıncılık Firması ile Türkiye Muharip Gaziler Derneğinin aralarındaki satışla ilglili sözleşme ne derece yasal? Soruların
cevabını, gerek Muharip Gaziler Derneği üyesi gaziler, gerekse üye olmamış
gaziler merak ediyor? Sirkeci’ deki İstanbul şubesini neden kapattınız? Pendik’ teki şubeye gitmek zorundamıyız? Kol kırılsın, ama yen içinde kalmasın. Şeffaflık dönemi, açık ve seçik eyleme günleri paldır, küldür geliyor. Yanlış Anlayışın ve Bilginin Sakıncaları Doğruluk,
bilgisizlik dediğimiz eğrilikten daha güçlüdür, bunu herkes böyle bilir.
Bir devlette, eğriliği amaç edinenler, birbirlerine eğrilik edecek olursa
iş görebilirler mi? Elbette göremezler. Yeryüzünde haksızlığa uğrayanlar çok fazladır. İnsanlar birbirine haksızlık ede ede haksızlığa uğraya uğraya, birinin tadını diğerinin acısını duymuşlar. Orta bir yol bulmak için, bir anlaşmaya varmak için de kanun koymuşlar, kimse haksızlık etmesin, haksızlığa uğramasın diye... Durum böyleyken bile, en büyük haksızlığın geciken adalet olduğunu söylemekten de geri kalmamışız. Aynı mesele üzerinde, farklı insanların farklı değerlendirmeler yapmaları dogaldır. Değişik bakış açıları ile doğa, insan toplum, devlet üzerine yoğunlaşan düşün adamları insanlık tarihinin itici güçleri olmuştur. Fakat bir ayrıntı ile; tasarımın ya da projenin doğrulukla ve mantıkla örtüşmesi, pratikle doğrulanması genel-geçer kabul edilmiştir. Yoksa ağzı olan sadece konuşmuştur, bir şeyler söylememiştir. Bir
diğer önemli nokta ise, yanlış algılamanın sonucu doğan eksik ve hatalı
bilgilerin yarattığı sakıncalar üzerinedir. İnsan yaşamında zaman kavramı
önemli bir yere sahiptir. Birey kaybettiği zamanı bir daha elde edemez,
çünkü o an, geride kalmış, geçmiştir. Dolayısıyla insanlara yapılacak
en büyük haksızlıklardan biri, yanlış bilgilerle onları yönlendirip,
zamanların boşa harcanmasına aracılık etmektir. Kim Em. Gazi Yarbay Zeki Açıkbaş? Gazilerin sorunlarını, 2847 sayılı yasaya tabi olan Gazi Dernekleri’ nin çözemeyeceğini iddia eden, gazi ünvanı alamamış Terörle Mücadele Kahramanlarının hakkını savunan, gazilikle ilgili problemin sosyal bir mesele olmadığını, siyasal çözümler gerektiğini vurgulayan, “Asla Gazileri Kaderlerine Terk Etmeyeceğiz” sloganını şiar edilen Gaziler Dergisi’ ni, yani 21 yıllık dergimizin ayakta kalabilmesi için abone toplayan ve reklam alan bir şahsiyetti. Üstlendiği görev, onun ikinci yaşamında, emekli olduktan sonraki döneminde, gaziler adına neler yapabilirim sorunlarının yanıtıydı. Köşesinde çekilebilirdi. Emekli aylığı ile rahat ve keyifli bir hayat sürdürebilirdi. Bu çizgiyi seçmedi o, mücadeleyi tercih etti. Ve sonuç, onu eksik ve yanlış anlayışın getirdiği bilgilerle cezaevine gönderdiler. Nasıl bir askerdi? Bolu Dağ Komando Okulu, 1972’ de, 234 sayılı belgeyle ona, Bröve vermişti. 1974’ de, Genelkurmay Başkanlığı’ ndan “Şerit Rozet Beratı” nı Kıbrıs Harekatı’ na fiilen katıldığı gerekçesiyle almıştı. 1980’ de K.K.K.2. Ordu Komutanlığı, 1984’ te 65. Tümen Komutanlığı tarafından “Kişiye Özel” belgelerle takdir edilmişti. Ve Kıbrıs Gazisi olarak da “gazi” kimlik kartını onurla taşıyordu. O bir Gazi idi Bizler ise, ikinci yaşamında Gaziler Dergisi’ nin ayakta kalması için üstlendiği satış görevi nedeniyle onu cezaevine yolladık. Mutlumuyuz,
Mutlumusunuz, Mutlular mı? Tüm Şehitlerimizin Önünde Saygıyla Eğiliyoruz Güneş ışınlarının aydınlatması gibi, Çanakkale’ de yazılan tarih de Türkiye Cumhuriyeti’ ni parıldattı
“89 yıl önce bu topraklarda yazılan tarih bize ilham veriyor. İçimizde Çanakkale aşkı ve heyecanı var.” Çanakkale Muharebelerine çeşitli nedenlerden ilgi duyan İngilizler’ in ve Anzak’ ların torunları her yıl, Atatürk’ ün söylediği gibi “dost bir vatan toprağında huzur ve sükun içinde uyuyan” atalarını ziyarete gelip, mezarların başlarında saygı duruşunda bulunurlar. Adeta o savaşı yeniden yaşarlar. Bir anlamda dedeler torunlar buluşur, görünmeyen bir bağ kurulur. Bu tabloyu çıplak gözle ya da televizyon ve basından imrenerek izleriz. Ancak bir ders almayız. Çanakkale olgusunu yıllarca ihmal ederiz, devlet erkanının törenleri yanı sıra geniş bir vatandaş topluluğunu göremeyiz. Ama bir şeyler oluyor! Katılım
artıyor. Mesajların içi kuru değil, daha içten daha samimi ve yol gösterici...
Güven arttırıcı... Şehitlik olgusu dinsel ve siyasal açıdan üst bir boyutta değerlendirilir. Bu olgu genel-geçer, evrensel özellikleri ile milletler ailesinin ortak paydasıdır. Hiçbir devlet yoktur ki, şehidine önem vermesin. Ancak bazıları kavramı teoriden pratiğe geçirirken, diğerleri slogandan öteye geçemez. Güvenlik meselesinin ön plana çıktığı bir çağ yaşayan bugünün dünyasında, şehitlik ve gazilik kavramları yeniden ele alınmalı ve düzenlemelere gidilmelidir. Bir ülkenin bağımsızlık sorunu, birliği ve bütünlüğü bu iki kavramla içiçe geçmiştir. Türkiye’ de, Şehitler Günü, 2002 yılında kabul edilen 4768 tarihli bir kanunla ses getirecek bir niteliğe dönüştürülmüştür. Kanunun 1. maddesi, bu günün bütün kamu kuruluşlarının öncülüğünde, halkımızın ve sivil kuruluşların iştirakı ile anma töreni düzenlen mesini hükme bağlamıştır. Şehitlik ve gazilik suyun topraktan fışkırması gibi, iki eşsiz kaynaktır ki, her karanlık dönemde imdadımıza koşar, güç verir, içselliğimizi besler, teslimiyetçiliğin dayanılmaz hafifliğini siler, süpürür. Bu nedenle, vatan topraklarını, sahillerini, göklerini korurken can veren ordu mensuplarını, iç huzur için canlarını feda eden emniyet, eğitim personelini, ülkemizi yurt dışında temsil ederken kahpe kurşunların hedefi olan dışişleri görevlilerimizi milli sembol kabul ettiğimiz bir günde, toplu olarak, şanlarına yaraşır bir günde anmak bir vefa ve incelik örneğidir. Neden 18 Mart? Çünkü 18 Mart 1915, son vatan toprağının savunulması için yurdun dört bir yanından ölüme koşanların, toprağa verdiğimiz aydınlarımızın Çanakkale geçilmez dedikleri ve Türkiye Cumhuriyeti’ nin öncü adımlarının atıldığı gündür. Bozgunlarda, yenilgilerde zafer hayallerini gördüğümüz gündür. Kurtuluş Savaşı’ nın rotasının çizildiği gündür. Coğrafyanın, toprağın nasıl vatan olabileceğini gösteren en net örnektir Çanakkale...
Anıt, bir düşünceyi anmak ve anımsatmak amacıyla yapılan, sanat değeri taşıyan yapıdır. Türkiye’ de anıt niteliği taşıyan değerli varlıklar, ya doğrudan devletin ya belediyeler, il idareleri, üniversiteler, Vakıflar Genel Müdürlüğü gibi kamu kuruluşlarının ya da özel vakıf ve kişilerin mülkiyetindedir. Bunlar mevzuatın öngördüğü biçimde korunur. Anayasa’ nın 63. maddesi “bu varlıkların korunmasını sağlar, destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır” der. Demesine derde... Ama Çanakkale Anıtı yıllarca bekletilir. Çanakkale Şehitler Abidesi eksikleri ile birlikte 1960 yılında açılmıştı. Onca yıl geçmesine rağmen gereken para buluna mamış ve yapı tamamlanamamıştı. Bu nasıl çelişkidir? Sadece son 20 yılda 100 milyar doları hortumculara kaptırdık. Bunlara verecek parayı bulduk. Fakat dünyayı hayrete düşüren,, destan yazan, Türkiye’ nin öncü kadrolarını sembolize eden, bugün bile hükümete ilham veren bir anıtı 1944’ ten beri tamamlaya madık. Hiç utanmadık ki? Şehitlere nasıl önem veriyoruz? Milyon dolarlık malikanelerin su gibi alınıp satıldığı Türkiye’ de, Çanakkale Şehitler Abidesi’ nin tavanı kar ve yağmur suları ile tahrip olurken, o saray gibi evlerde tek bir vicdanın sızlaması akla aykırı değil mi? Nihayet
bu yıl tamamlandı. Sert bir kış mevsimi yaşanmasına rağmen 3 ayda abidenin
tavanına 1 milyon el ürünü cam mozaik yapıştırıldı. Türk bayrağı resmi
oluşturuldu, izolasyon yapıldı, gerekli duvar bitirildi, rölyefler oluşturuldu.
Işıklandırılma ve çevre düzenlemesi de bitirildi. 6 adet lüks cip parası. Ve sonunda 60 yıllık ayıp örtüldü. Şehit düşen 253 bin Mehmetçik anısına yapılan Çanakkale Şehitler Abidesi de açıldı. Cumhurbaşkanı Şehitler Günü Dolayısıyla Bir Mesaj Yayınladı “Yurduna sevgiyle bağlı Türk Ulusu, tarihin her döneminde bağımsızlığını, özgürlüğünü koruma kararlılığı göstermiş, bu uğurda canını vermekten kaçınmamıştır. Ulusumuz, varlığına, yönelen tüm tehditlere karşı özveriyle savaşım vermiş Kahraman Ordumuzla kenetlenerek, her zaman gururla andığımız unutulmaz zaferler kazanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, başta Yüce Atatürk olmak üzere, yurdunu seven, ülkesine inanan ve kendini Ulusu’ na adayan kahraman insanlarımızın bizlere en büyük mirasıdır. Türk Ulusu, bağımsız yaşamak ve özgür kalmak, yurt içinde ve dışında Devletimize hizmet etmek için canı pahasına görev yapan şehitlerimize büyük minnet duymaktadır. Onlar, ülkemizin bağımsızlığının ve bölünmez bütünlüğünün korunması, yurdumuzda huzur ve güvenliğin sağlanması, ulusal çıkarlarımızın savunulması, Devletimizin temsil edilmesi ve insanlarımızın aydınlatılması için canlarını feda ederek, Ulusumuzun gönlündeki erişilmez yerlerini almışlardır. Özveri,
kahramanlık ve cesaret öneği olan şehitlerimiz, savaşımları, çabaları,
kararlılıkları ve üstün görev anlayışlarıyla, tüm yurttaşlarımızın sevgisini
ve saygısını kazanmışlardır. Bağımsızlığın ve özgürlüğün öneminin bir kez daha anımsandığı Şehitler Günü’ nde, Yüce Önder Atatürk’ ü, silah arkadaşlarını, ülkesi ve Ulusu için canını veren tüm şehitlerimizi saygı, rahmet ve gönül borcuyla anıyor, yurttaşlarımıza esenlikler diliyorum.” Şehitler Abidesi’ ni Açan Başbakan, Mezar Taşlarına Karanfil Bıraktı Çanakkale
Deniz Zaferinin 89. yıldönümü nedeniyle törene katılan Başbakan R. Tayyip
Erdoğan, “Bugün çökme noktasına gelmiş ekonomiyi krizden çıkarak ayağa
kaldıran irade, siperdeki son Mehmetçik de can vermedikçe Çanakkale’
yi düşmana bırakmayan millet olma şuurunun bir yansımasıdır” diye konuşup,
huzur içinde yatan Mehmetçiklere karanfil bıraktı. Şehitler Abidesi’
nin tamamlanmasında payı olan Başbakan şöyle dedi “89 yıl önce bu topraklarda
yazılan tarih, Cumhuriyetimizin 80’ inci yılında gözümüzü diktiğimiz
muasır medeniyet seviyesinde ulaşmada ilham vermiş, altın bir sayfadır.
Mustafa Kemal önderliğinde Çanakkale’ de şahlanan irade tarihteki millet
olma şuurunun en güzel nişanelerinden biridir. Bugün Türkiye’ yi aydınlık
geleceğe ulaştırmak için, canını dişine takıp çalışan her insanın ruhunda
bir Çanakkale kıvılcımı, aşkı, heyecanı vardır. O aşk ve o heyecandır
ki Türkiye’ yi çok yakında muasır medeniyetler seviyesine çıkarmakla
kalmayacak, bütün dünyanın örnek aldığı bir parlaklıkta ülke haline
getirecektir” Türk Silahlı Kuvvetlerinin Değerli Mensupları, Bugün; vatanın bütünlüğü ve yüce Türk Ulusu’ nun bağımsızlığı uğruna hayatlarını feda ederek en yüksek mertebeye erişen aziz şehitlerimizi rahmet, şükran ve minnetle anıyoruz. Diğer taraftan, kazanılan büyük zaferle ulusa özgüvenini yeniden kazandırılan ve kurtuluş savaşının meşalesini tutuşturan Çanakkale savaşlarının yıl dönümünü aynı gün kutlamanın haklı gururunu yaşıyoruz. Türkiye’ nin, bugünkü güçlü konumuna ulaşması için geçirdiği tarihsel süreç hiç de kolay olmamıştır. Geçirdiğimiz bu süreç, neredeyse bir neslin yok olup gitmesine sebep olan, acı ve zorluklarla dolu dramatik bir öykü gibidir ve yeni nesillerce çok iyi etüt edilerek geleceğe yönelik dersler çıkarılmalıdır. Bu süreç sonunda modern dünyanın saygın bir mensubu olarak gönençli günlere ulaşmamızda şüphesiz ki en büyük pay; başta Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’ nda olmak üzere, daha sonraki dönemlerde görevleri başında ve özellikle terörle mücadelede hayatlarını kaybeden aziz şehitlerimize aittir. Türk Silahlı Kuvvetleri, ulusunun başının derde girdiği her durumda onu bu durumdan kurtarmak için daha nice şehitler vermeye her zaman hazır olarak şehitlerimize olan şükran borcunu ödemek için görevinin başındadır. Değerli silah arkadaşlarım, Son
yılda ülkelerin güvenlik stratejilerinde köklü değişiklikler meydana
gelmiştir. Türkiye; üzerinde yoğun tartışmaların yaşandığı, dünyadaki
istikrarsız lıkların ana kaynağını teşkil ettiğine inanılan ve çok sayıda
etnik anlaşmazlık ve çatışmalara sahne olan bir bölgede ve aynı zamanda
jeo-politik ve jeo-stratejik açılardan kıymetli fakat zor bir coğrafya
üzerinde bulunmaktadır. Bu bağlamda ülkemiz; temeli büyük Atatürk tarafından
atılan çağdaş ve nitelikli kurumsal yapısıyla bölgesinde bir istikrar
unsurudur ve aynı zamanda demokratik ve laik değerleri benimsemiş bir
ülkedir. Bu duygularla, bugünlere ulaşmamızı sağlayan başta ulu önder Atatürk ve onun silah arkadaşları olmak üzere vatanları uğruna hayatlarını feda eden bütün şehitlerimizi rahmetle anar, tarihi boyunca ordusuna her zaman destek olan Türk Ulusu’ na şükranlarımı sunarım . 14 Mart Tıp Bayramı, Sağlık Şehitleri ve Gazileri Bugüne kadar hiç gündeme gelmeyen Sağlık Şehitleri yakınları ve Gazileri sessizliklerini sürdürüyorlar Hiç okumuyoruz, araştırmıyoruz ve sorgulamıyoruz. Durum böyle olunca da pek çok önemli konuyu ya atlıyoruz, es geçiyoruz ya da tozlu raflar arasında unutulmaya terkediyoruz. Her ulusun kendine özgü bazı hastalıkları var. Öne çıkan, oranlarda ezici bir yoğunluğu olan illetler, o toplumun kaderini de tayin ediyor. Sanırım bizim hastalıklarımızdan öne çıkanı, kolaya kaçmak ve bellek zayıflığı olsa gerek. Emek harcamak, akıl yürütmek, tozlanmış bilgileri temizlemek, açığa çıkartmak hiç işimize gelmiyorr. Buna ilave olarak, toplumsal hafızanın ve dikkat bozulmasının getirdiği sonuçları da değerlendirmeye aldığımızda ortaya çıkan tablonun hiç içaçıcı olmadığını rahatlıkla görebiliyoruz. Bir örnek vermek gerekirse, “Sağlık Şehitleri ve Gazileri” nin bugüne değin gündeme gelmemeleri ya da getirilme meleridir. 14 Mart Tıp Bayramı, ilk kez 1919 yılında kutlandı ve aradan 84 yıl geçti. Bu süreç, pek çok Sağlık Şehidi ve Gazisi’ ni-gündeme taşıma beceriksizliğimiz yüzünden- sessiz kalışına tanıklık etti. Oysa yaşadığımız savaşlarda cephede ve cephe gerisinde “Sağlık Personeli’ nin katkıları önemsenmeyecek boyutta değildi. Ancak, unuttuk onları. İşin kolayına kaçıp, ya çok para kazanıyorlar ya da maaşları, gelirleri her geçen gün eriyor şeklindeki düalist yaklaşımlarla gündem oluşturduk. 90 Yıl Önce 165 Sağlık Personeli Şehit Oldu Erzurum
Askeri Çakmak Hastanesi’ nde yer alan bir anıt var. Kafamızı çevirip
bakmadığımız, önünden geçerken kısa bir an durup saygı duruşunda bulunmadığımız,
içimizden kısa bir dua okumadığımız diğer anıtlarda olduğu gibi “es
geçtiğimiz” bu abide, Sarıkamış Faciasında hayatını kaybeden “Sağlık
Subayları” na ithaf edilmiş. Birkaç örnek vermek gerekirse, İzmir’ den Yüzbaşı Karabet Beyhan, Haydarpaşa’ dan Yüzbaşı Yorgaki, Bosna’ dan Binbaşı Hüsnü Atıf, Niğde’ den Yüzbaşı Yovanisan Yani, Manisa’ dan Yüzbaşı Rami Halil, Isparta’ dan Üsteğmen Leonidi; Medine’ den Binbaşı Abdurrahman Şeref, Şarköy’ den Yüzbaşı Luvan Teodoraki... Liste böyle uzayıp gidiyor. Bu listede ortak payda; birincisi Osmanlı Devleti’ nin temel özelliklerine ışık tutması, ikincisi şehitlerin binbaşılık ve üsteğmenlik arasında değişen rütbelere sahip olması... Her milletten, her dinden insanın bir çatı altında, vatan için sarıkamış’ ta donarak ölmesi... Sarıkamış Faciası, Osmanlı Devleti Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’ nın 3. Ordu Komutanı olduğu dönemde yaşandı. Enver Paşa, hava şartlarını dikkate almadan, orduya, Allahüekber Dağları’ nı aşarak Rusya’ ya hücum emrini verdi. 40 bin askerden 37 bini donarak öldü. Donarak ölenlerin 165’ i Sağlık Personeliydi. Sarıkamış’ lı olduğu için, donarak ölen askerlere yakılan ağıtlarla büyüyen Prof. Dr. Bingür Sönmez, Enver Paşa hakkında şunları ileri sürüyor. “Dirayetsiz kararları nedeniyle bu kadar askerin kurşun bile atmadan donmasına yol açan Enver Paşa’ nın, İstanbul hükümetine yalan söylediği, İstanbul’ a ulaşır ulaşmaz da önce basına sansür koyduğu,, arkasından da Genelkurmay’ daki bütün arşivi yok ettiği bilinmektedir.” Bu nedenle araştırmalara kaynaklık eden belge ve resimler, Alman ve Rus arşivlerinden alınmıştır. Prof. Dr. Sönmez’ in geçtiğimiz yıl öncülük ettiği Sağlık camiasının dikkatini çekmek adına yer vermeyi uygun buluyoruz. Kars-Iğdır Vakfı ile Erzurum Geliştirme Vakfı, Allahuekber dağları üzerinde sembolik bir Sarıkamış yürüyüşü düzenledi. Amaç, hem donarak ölen binlerce askerimizi anmak hem de Sağlık Şehitleri’ nin unutulmadığını vurgulamaktı. 24 Aralık 2004’ de de bu yürüyüşünün benzeri Prof. Sönmez ve AKUT Başkanı Nasuh Mahruki’ nin katılımı ile gerçekleştirilecek. Katılmak ya da katkıda bulunmak isteyenlere şimdiden duyurulur. Ya Hemşireler, Savaşın Görünmeyen Melekleri! “Savaşı, mızıka ve bandolardan, zıplayıp duran cakalı atlara binmiş generallerden ve sancakların dalga dalga akışından ibaret güzel, intizamlı ve şaşaalı bir olay olarak değil, gerçek yüzüyle görüyorsunuz, kan, ızdırap ve ölüm olarak” diye yaşanılanları betimler Tolstoy “Sivastopal” adlı eserinde... Ve devam eder. “Belki
de pembe tabutu, bando müziği ve dalgalanan bayraklarıyla bir subayın
cenaze alayı çıkacak karşınıza; belki de tabyalardan gelen top seslerini
duyacaksınız; ama bu, sizin daha önceki düşündüğünüz şeyleri hatırlamanıza
yol açacak; cenaze alayı size son derece cazip bir savaş manzarası gibi,
top sesleri ise son derece cazip savaş sesleri gibi gelecek ve şu ameliyat
odasında bizzat ve açık seçik şahit olduğunuz ıstırap ve ölüm manzarası
ile bunların arasında bir bağ kuramayacaksınız”. İşte
o köprünün ayağı, ya bir Doktor ya da bir Hemşire’ dir. C.W. Smith’ in kitabında aktardığı gibi: “Kırım Savaşı’ nda iki kahraman ortaya çıkmıştı. Asker ve Hemşire” Bu saptamanın altında yatan neden neydi? Elbette Florance Nightingale’ in, yani tüm hemşirelerin sembolü olan kişiliğin, hemşirelik sanatını öne çıkarmasıydı. Çünkü, askerlerin yaşama umudunu arttırmanın yanında, o, askerin sağlık koşullarının daha da düzeltilmesini sağlamayı hedeflemişti Kırım Savaşı’ nda... 1854-1856 yıllarında Florance Nigntingale’ nin, İngiliz Savaş Müsteşarı Sidney Herbert’ in isteğiyle Kırım Savaşı’ nda yaralanmış askerlere gerekli bakım hizmeti vermek üzere İstanbul’ a gelmesi, Osmanlı Devleti’ ni bu konuda adımlar atmaya yöneltmişti. Dr. Besim Ömer Paşa, hemşirelik mesleğinin gelişimi için etkin çaba harcayanların başında gelir. “Gönüllü Hastabakıcılık” kursunu açan da olur. 1913-14 yılları arasında bu kurstan yetişenlerin, I. Dünya Savaşı’ nda hastanelerde görev alarak, yaralılara yaptıkları katkıları tarih kaydetmektedir. Kur’ an’ da Maide Suresi’ nin 32. ayeti şöyle buyurur: “Kim bir insanın hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.” Hz. Muhammed, hasta ve yaralıları bakım ve tedavide; bilgi ve beceri sahibi olan hanımları bizzat görevlendirmiştir. Hendek ve Heyber savaşlarında yaralıları tedavi, askerlere hizmet ve yardım için ilk kadın heyeti oluşturulmuştur. Bu heyetin başkanlığını Ensarriye ve Gaffariye adlı, tedavi konusunda bilgili ve hünerli hanımlar yapmıştır. İlk müslüman hemşire olarak tarihe geçen hanımlardan Refiet’ ül Ensarriye, Hz. Peygamber’ in Hendek Savaşı’ nda Mescid-i Nebevi’ nin içinde kurduttuğu çadır hastanede, bizzat Hz. Peygamber tarafından hasta ve yaralıların bakım ve tedavisiyle görevlendirimişti. “Yaraları saran, merhem sürerek tedavi eden” anlamında “Asiye” denilen bu hanımların bazıları savaşlarda şehit de olmuşlardır. Kurtuluş Savaşı’ nda hastane lerde, cephede askere moral desteğinde bulunan, yaralıları tedavi eden pek çok hemşireye kaynaklar tanıklık eder. Sonuç Bildirgesi Hekimler ve sağlık çalışanları her ortam ve koşulda,, cesaretle, özveriyle hizmetlerini sürdüren bir mesleğin sahibidirler. Savaşlar, sağlık hizmet yükünün arttığı hatta en yüksek düzeyde seyrettiği olağan dışı durumlardır. Savaş ve çatışmanın insana yönelik doğrudan “travma” etkisi yanında, sürecin içinde ve sonrasında çeşitli sağlık sorunları ortaya çıkar. Çatışma bölgesinde sivil halkın aldığı ‘sağlık’ hizmetleri ister istemez aksar. Hizmetler zorlukla verilir. Güç koşullarda sağlık hizmeti verenlerin kaynak sıkıntısı çektiği sıkça dile getirilir. Hatta bazı durumlarda sağlık hizmeti hiç verilemez olur. Tüm bu olumsuzluklar karşısında sağlık personeli, kendileri için de yaşamsal tehdit oluşturan savaş ve çatışma koşullarında görevlerini yerine getirirler. Bu uğurda sağlık personeli şehit de olabilir gazi de... Yapılmasına gereken, sağlık personelinin önemli bir değer olan bu kavramlar ile örtüştürülmesidir. Onları şehitlik ve gazilik statüsünde de görmek ve gereğini yapmaktır. Yoksa,
Şehit Sağlık Personeli’ nin anılmadığı, Gazi Sağlık Personeli’ nin yok
sayıldığı bir “Tıp Bayramı” eksik kutlamaya mahkum edilecektir.
|