Gaziler Dergisi

SAYI 136
Bakış Açımız

Görevimiz; Gazilerin Bilinç Seviyesini Yükseltmektir

Sayın okur, elinizdeki dergi gazilik kulvarında ciddi ve önemli sayılabilecek belli başlı konuları büyük bir titizlikle derinlemesine incelenerek hazırlanmıştır. Her sayıda olduğu gibi bu dergi de, gazilik konusunda gerek sizleri aysbergin görünmeyen yüzünü açığa çıkararak bilgilendirmeyi gerekse gazilerimizin bilinç seviyesini yükselterek yol göstermeyi temel almıştır.

Ne yazık ki, ülkemizde gazilerin gelişimini, bilgilendirilmesini hedef alan çaba ve çalışmalar yok denecek kadar azdır. Gazilik olgusunu birkaç süslü cümlelerle geçiştirmenin aymazlığından bir türlü kurtulamıyoruz. Onların ızdıraplarını, yalnızlığını paylaşmak bir yana, ne durumda olduklarını bile görmezden geliyoruz. Oysa dost bir insan yüzü görmek, ıstırap içindeki insanları memnun eder; kendi dertlerinden bahsetmek ve dertlerini anladığınızı bildiren duygudaşça, şefkat dolu bir kaç kelime işitmek hoşnut kılar onları. Bir askeri hastaneye gidin, karşılıklı yataklar arasındaki açıklık boyunca ilerleyerek, yüzünde diğerlerinden daha az acı ve azap çekme ifadesi bulunan, yanına gidip de konuşmaya karar verebileceğiniz birisini arayın.

PTSD adı verilen tarvma sonrası stres bozukluğu, her üç gazinin birinde açtığı ruhsal yara tedavi edilmediği takdirde, sonu dehşet ve kanla biten olaylara neden olmakta. Geçmiş sayılarda değindiğimiz PTSD dosyasına, bu sayıda da geniş yer ayırdık. Gazilerimizin sinsi düşmanı PTSD’ nin, kurduğu tuzaklar ile gerek gazilerin gerek yakınlarının canlarına musallat olduğunu gazetelerin 3. sayfalarında görmeye devam ediyoruz. Üstelik insanı çileden çıkaran bu tip haberlerin üzerinde durduğumuzu da söyleyemiyoruz. Ayrıca ruhsal açıdan yara almış bir gaziye, “akli dengesi yerinde değil” türünden iğrenç, yakışıksız yüklemelerde bulunuyoruz.

Oysa, PTSD’ nin panzehiri olan rehabilitasyon merkezlerinin çok az sayıda olduğunu biliyoruz. Bu konuda herhangi bir hükümetin adım attığını söylemenin güç olduğunun da farkındayız. Gazilerimiz hemen hemen her ilde, ilçede PTSD’ nin pususuna düşebilir. İçine girdiği girdabın farkında olmayabilir. Yardım alacak bir merkezde ise, yaşamını felç edebilir, sürekli öfkeli, hiddetli ve gergin bir psikolojik durumda kalabilir.
Bu noktada devlete önemli görevler düşmektedir. Devleti idare edenlerin, yönetenlerin ivedilikle rehabilitasyon merkezlerini her ilde inşa etmek zorunluluğu vardır. Analar bir savaş helikopterini, silahı doğurmaz. Ancak savaş araç ve gereçlerini kullananlar olmaz ise bir işe yaramazlar. Bu nedenle anaların, araç ve gereçleri kullananları doğurduğu gerçeğini bir an için hatırlamalı ve evlatlarına geri döndüklerinde ileride bir gün ihtiyaç olur gerekçesiyle sahip çıkmalıyız.

Ayrıca devletin anayasası da bunu emretmektedir.

Her polis bayramı Gaziler Dergisi’ ne göre buruk ve eksik icra edilmektedir. Sebebini dergimizin dikkatli okurları iyi bilir. Yıllardır! terörle mücadelede hedef tahtası teşkil eden polise şehitlik mertebesini yakıştırıp, Gazilik ünvanını vermediğimize dikkat çektik; Polise gazilik ünvanını yakıştırdıgımızı belirttik. Özellikle Polis Bayramlarında bunu kapaklarımıza taşıdık. Kulakların sağır, gözlerin kör olduğu bu konuda bağır bağır bağırdık. Ama nafile... Yine bir Polis Bayramı ve tepedekilerden tık yok. Bununla birlikte stratejimizi değiştirmeden konuyu kapak yaptık. Bakalım hangi Polis Bayramı’ nda bir yetkiliden “arkadaşlar Gazi Polis Kavramı üzerinde durmalıyız” diye bir mesaj gelecek. Şunu eklemeliyim, Gaziler Dergisi, Gazi Polis olgusunu geniş bir tabanda ele alınacağı güne kadar konuyu gündemde tutmaya devam edecektir.

Sevgili okur, sizlerin desteği ile 21 yıldır gazilik olgusunda el değmemiş meseleleri büyük bir özveri ve cesaretle gündemde tutmaya çaba gösteriyoruz. Kitapların 2 bin bastığı, tüm gazete satışlarının 3 milyonu geçmediği, okur yazar oranının yüksekliğine karşın okuma tembeli olduğumuz bir ülkede, adeta “müslüman mahallesinde salyangoz satıyoruz”. Bir dergi olarak 21 yıldır ayakta durmanın bir mucize sayıldığı basın kulvarında, sizlerin maddi desteği ve gazilerin manevi dürtüklemesi ile daha pek çok başarılı çalışmaya imza atacağımızın iyi bilinmesini istiyoruz.

Çok geniş bir tabandan destek gördüğümüz “Gazi Bakanlığı Kurulsun” adlı imza kampanyamızın, Meclise teslimi için geri saymaya başladık. Umarım gelecek sayının kapağında, imzaları ilgililere teslim etmenin gururunu hep birlikte paylaşırız. Türkiye’ de bir gün Gazi Bakanlığı kurulur ise, bu başarıda hepimizin rol oynadığını şimdiden duyurmak istiyorum. Esen kalın.

Mehtap KENAR

Terör Mağduru Polis Gazi Ünvanı Almalıdır

Toplum tarafından kabul gören bazı değerler, yasalaştırılmadıkça bir anlam kazanmıyor

Çağımız bilgi çağı. Bununla birlikte şiddet çağı. Şiddetin boyutları bilginin desteğiyle inanılmaz bir biçimde yükseliyor. Gelişmiş, az gelişmiş ülke farkı gözetmeksizin kan kusuyor. Televizyon ekranları, gazetelerin sayfaları istemediğimiz, ancak yüzümüzü buruşturarak baktığımız görüntüleri adeta gözümüzün içine sokuyor. Şöyle tatmin oluyoruz; bana dokunmayan yılan bin yaşasın! Haberleri ‘ancak başkaların başına gelir’ dosyasında toplamayı başarıyoruz ve bunu yaparken, içinde bulunduğumuz dünyanın yarın nasıl olacağı konusundaki beklentilerimizi farkında olmadan tahrip ediyoruz.

İngiliz filozofu Thomas Habbes, “Leviathan” adlı eserinde “insan bencil ve kavgacıdır. Bu durum insanları birbirine düşman eder” demektedir.

Öyle ki “İnsan insanın kurdudur”. Böylece, insanları yıldıracak ortak bir gücün bir otoritenin bulumadığı durumda,ki Hobbes buna “doğal durum” diyor, insan yaşamı “yalnız,yoksul,çirkin,kaba ve kısa ömürlüdür.” Dolayısıyla toplumsal yaşama geçmek, insanlığın gelişiminde bir önkoşul olarak karşımıza çıkmaktadır. Tarih boyunca temel hakları ve ödevleri, kişinin haklarını ve ödevlerini belirleyen otorite, hep varolmuştur.

Otoritenin ya da eşdeyişle devletin bireylerin ve bireylerarası ilişkilerin sınırlarını çizdiğini görmekteyiz. Bu sınırlara yasa adını vermekteyiz.Yasaları yaşama geçiren, uygulayan ve bundan ötürü yasa düşmanlarının birinci dereceden hedefi durumuna giren kimlerdir? sorusunun yanıtı ise ; polislerdir.

Ve polis bu görevi yerine getirirken bazen şehit bazen gazi bir Mehmet olur.

Toplumun vicdanında ve aklında Gazi Polis kavramı yer alırken, yasaların yetersizliği nedeniyle pek çok polis bu ünvanı alamıyor, hatta bu hakkın çok uzağında duruyor. Gazi Polis ünvanını taşımak için uzun bir mücadele veriyor. Geçen yıl Gaziler Dergisi’ ne röportaj veren Emniyet Teşkilatı Vazife Malülleri ve Şehit Aileleri Yardımlaşma Derneği İstanbul Başkanı Gazi Polis Süleyman Şengül’ ün bu konudaki görüşlerini hatırlayalım:

“Milletimin bir ferdi, çalışan insanı olarak, görev esnasında vuruldum. Kanunların bana tanıdığı hak olan Gazi ünvanını, madalya ve beraatı’ nı aldım. Fakat bir çok arkadaşım gibi çok ama çok uğraştım, iki buçuk yıl mahkeme lerde koşturdum”.

“En büyük adeletsizlik geciken adalettir” deyişini yaşamayanlar nasıl anlar? Yaşamayanlar, mahkeme koridorlarında çile çekenleri nasıl kavrayabilirler? Ya da hukuk mücadelesinden ürküp, hakkından vazgeçen Gazi Polis’ in yüzüne nasıl bakılır?
Emniyet Teşkilatı Çok Eskilere Gider

Yeniçeri Ocağı’ nın 1826’ da kaldırılmasından sonra İstanbul’ da Asakiri Muntazamai Hassa isimli polisiye hizmetleri de yapmak üzere yeni bir askeri teşkilat kurulmuş. Serasker denilen bu teşkilatın komutanı, dış güvenliğin sağlanmasına ait Yeniçeri Ağası’ nın yetkilerine sahip olmuştur. Daha sonraki yıllarda, polis hizmetleri birbirinden farklı yapılanmalar tarafından yürütülmüş, kuvvetlerin emir ve komutasında birlik ve bütünlük sağlanamamıştır. Bu kargaşa 1845 yılına kadar sürmüştür.

İç güvenlik hizmetlerinin etkisiyle kıyaslanmayacak ölçüde gelişmesine rağmen güvenlik hizmetlerinin bir çok makam ve kişilere bağlı olarak yürütülmesi, uygulamada karışıklıklara neden olmuştur.

Yapıdaki bu başı bozukluğu ve uygulamadaki bu keşmekeşliği ortadan kaldırmak amacıyla, 10 Nisan 1845’ de “Polis” adıyla bir teşkilat kurulmuş, teşkilatın görevleri yine aynı tarihte yayınlanan Polis Nizammanesi’ nde belirtilmiş ve bu durum yabancı elçiliklere de bir yazıyla duyurulmuştur.
İstanbul’ un güvenliği de Yeniçeri Ağası yerine Serasker sağlamaya başlamıştı. Bir yıl sonra, polis hizmetlerinin serasker tarafından yürütülmesinin askerlerin asıl görevini aksattığı belirtilip, seraskerlikten bağımsız olarak ve yalnızca polis hizmetlerini yürütmek üzere “Zaptiye Müdürlüğü” kuruldu. Önce başkent İstanbul’ da kurulan polis teşkilatı birkaç yıl içinde onbeş vilayete yayıldı ve her vilayetin başına bir serkomiser getirildi.

Bu gelişime polisin demokrasiye katkısını da beraberinde getirmiştir. Polis Akademisi Öğretim Üyesi Hamdi Aydın bu konuya bir açıklık getirir: “Polis Teşkilatı, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk toplumuna, askeri bir güvenlik sistemi yerine sivil ve daha demokratik bir güvenlik sistemi kazandırdı. Hatta genelde rejimin demokratikleş mesine de yardım etti...”

Gazi Polisin Anılmadığı Bir Polis Bayramı

Yıllarca şunu ifade ediyoruz; Gazi Polis’ in dile getirilmediği bir Polis Bayramı eksik bir kutlama değilmidir? bu eksik duruşun çözümü hangi Polis Bayramı’ nda gündeme getirilecek?

Terör nedeniyle yüzlerce polis yaralandı. Mesleğini aktif olarak sürdüremedi. Sivil yaşama da yeterli seviyede uyum sağlayamadı. Kendi teşkilatından bile gerekli ilgiyi göremedi. Yalnız, sessiz bir şekilde köşesine çekildi. Bu onun yazgısı mıydı? Hain kurşun onu mu seçmişti? Gazi Polis diye hiç anılmayacak mıydı? Yoksa bu ünvan ona yakışmıyor muydu? Bu soruların yanıtını kim verecek? Kim yalnızlığa itilmiş Gazi Polis’ in derdini dinleyecek, kim çözüm üretecek? Bu ülke sağır, dilsizmi oldu? Gözler görmüyor mu?

Gazilerin birer sayı olmadığını pek çok acı ve hüznün onlarda toplandığını anlamak için ne bekliyoruz?

Emniyet Genel Müdürlüğü’ nün kaynaklarına göre 67 milyon olan ülke nüfusunun yüzde 65’ i polis sorumluluk bölgesinde yaşıyor. Polisin sorumluluk bölgesinde işlenen suçlar 2003’ te bir önceki yıla göre artış gösterdi. Canımızı malımızı emanete alan, güvenliği mizden sorumlu olan polis bununla birlikte teröründe hedef tahtası. Ölüyor, vurulup sakat kalıyor. Sabah görev için evinden ayrılıyor, akşam dönmüyor, dönemiyor. Eşi, çocukları kapıda, telefonda pür dikkat babaları ya da polis annelerini bekliyor sağ salim gelecek mi diye...

Ve bir Polis Bayramı daha kutlanıyor; Gazi Polis’ in anılmadığı...
Böyle Bir Riskin Karşısında Komik Ücret

Polislerle yapılan araştırmalar sorunlarını üç temel noktaya odaklıyor: Para, Zaman ve Sosyal Yaşam.

Öncelikler listesinde sorun düşük maaş. 2 yıllık yüksek öğretim mezunu bekar bir polisin eline geçen para 790 milyon lira. Bozdur bozdur harca... Kira, yakacak, giyecek, yiyecek, elektrik, su, telefon... Elde ne kalır? Artı değer ne? Ölüm ya da yaralanma riski mi? Buyurun polis olun...

İkinci olarak karşılaşılan sorun, zaman yani çalışma sürelerinin uzunluğu ve düzensizliğinden kaynaklanıyor. Hemen hemen polislerin çoğu çocuklarına hasret. Çocuklar da polis babalarına, annelerine... Gece geç saatte eve gel sabah erkenden evden çık. Cumartesi, Pazar ya da tatil, bayram bilemeden yaşa. Tatil kamplarına gitmek için ise Allah’ a dua etki kura sana çıksın.

Üçüncü sorunları ise sosyal yaşam. Bunun üzerine yazmaya bile gerek yok. Çünkü paranın ve zamanın olmadığı yerde sosyal yaşam olur mu?

Ve stres kaynaklı sorun ise polisin peşini gölge gibi takip eder. Hep sıkıntılı, sorunlu insanlarla karşılaşırlar. Kimsenin görmek istemediği olaylara müdahale ederler. Sürekli stres altındalar. üstelik hedef olma durumu bu stres yükünün tuzu biberi. Personelin daha iyi güvenlik hizmeti üretme düşüncesiyle gereğinden fazla çalıştırılmaları psikolojik baskının dozajını arttırmakta. Ayrıca uzmanlığa saygı gösterilmemesi ve astlara yetki ve sorumluluk devredilmemesi de stresin kaynaklarına teşkil ediyor.

Gözden kaçan bir başka nokta ise, polis intiharları. 171 polis farklı nedenlerden dolayı intihar etti. Onlar strese dayanamadı, iradeleri güçlü değildi gibi, ifadelerle konuya yaklaşanlara şunu belirtmeliyiz ki, sorunun parçası olmanın hafifliğine kapılacağınıza, çözümün parçası olun.

Kurtuluş Savaşında Polis

Kurtuluş Savaşı bir “topyekün savaştı”, yani genç-yaşlı, kadın-erkek ve her meslek grubundan vatan severlerin maddi manevi varlıklarını ortaya koyduğu bir savaştı. Bu var olma savaşında polis de saflarda yerini aldı. Milli Polis Teşkilatı’ nın kurulduğu 24 Haziran 1920 tarihinden, İstanbul Polis Müdüriyeti Umumiyesi’ nin kaldırıldığı 24 Şubat 1923 tarihine kadar geçen sürede, Polis Teşkilatı iki ayrı örgütlenme biçiminde görev yapmıştır. Biri merkezi İstanbul’ da ve Osmanlı Devleti’ ne tabi olarak Kurtuluş Savaşı boyunca dar bir alanda, diğeri ise merkezi Ankara’ da ve hızla genişlemiş olan bir bölgede çizilen sınırlar içinde faaliyet göstermiştir.İstanbul’ da Osmanlı Polis Teşkilatı, padişah ve onun hükümetinin emrinde, işgalci düşman kuvvetlerinin baskı ve istekleri doğrultusunda çalıştırılmaya zorlanmıştı. Milli Polis Teşkilatı ise bir yandan anayurdu işgal eden düşman devletlere, diğer yandan düşmanlarla işbirliği yapan padişah ve hükümetine, bundan başka ayaklanarak, yurdun iç güvenliğini bozan yerli işbirlikçilere ve bağımsız devlet hayali kurma peşinde koşan Ermeni ve Rum azınlıklara karşı mücadele etmiştir.İşgal altında bulunan bölgelerde düşman kuvvetleri kendi askeri polis teşkilatını görevlendirmişler, mevcut Osmanlı Polis Teşkilatı, azınlıkları egemen kılmışlardır. Maddi ve manevi baskı altında kalan bir kısım polisler azledilmiş, hatta tehlikeli görülenleri de Malta’ ya sürgüne göndermişlerdi, bunların yerine kendi amaçları doğrultusun da hizmet edecek olanlara görev vermişlerdi. Ancak yerinde kalan bazı polislerin, Kurtuluş Savaşı’ nın kazanılmasında büyük katkılar sağladığı da bilinmektedir. Anadolu’ dan verilen direktifler çerçevesinde istenilen işleri başarmak amacıyla milli ve gizli gruplar oluşturmuşlar, bazı kişilerin ve mütarekeyi takiben esaretten dönen Türk Subaylarının Anadolu’ ya kaçırılmasını, işgal altındaki depo ve ambarlardan silah ve cephanelerin gizlice Anadolu’ ya gönderilmesini sağlamışlardır.Bazı illerde polisler, Damat Ferit Paşa Hükümetini tanımadıklarını ve Kuvai Milliye emrine girdiklerin açıkça ilan etmişlerdir. Bu konudaki en önemli belge, Büyük Millet Meclisi’ nin 02.06.1920 tarih ve ikinci celsede, Kastamonu Valisi Cemal Bey’ in, Zonguldak Polislerinin Kuvai Milliye emrine girerek Damat Ferit Paşa Hükümetini tanımadıklarına dair okuduğu telgraftır.Kurtuluş Savaşı’ na sağladıkları katkı gerekçesiyle 66 polise İstiklal Madalya’ sı verilmesi ise, polisin gerektiğinde, her koşul altında ülkenin bağımsızlığına giden yolda yaşamlarını çekinmeden risk ettiklerinin göstergesi olarak, tarihin belleğinde yattığına işaret eder.

Aşkın AVCI

Gaziliğin Ne Önemi Var ?

Devleti hortumla yanların cirit attığı, yoksulun yetimin geleceğine göz dikildiği, fakir fukaranın ekmeğinin alenen çalındığı bir ülke düşünün. Çocukların sokaklarda tiner kokladığı, çöplük alanlarından ekmek topladığı bir sosyal adalet! hayal edin. Baklava çalanın yıllarca hapis yattığı, banka soyanlara ise, VİP salonlarında arzu hörmet edildiği ahlaki bir sistemi kurgulayın.

Bu ütopyanıza birde şunu ekleyin; devletinizin bekası, güvenliği için hayatını, uzvunu çekinmeden risk eden gazilerin bir önem taşımadığını belirleyin ve onları hamasi edebiyatlarla uyutun, ninnilerle büyütün.

Sonra oturun ve düşünün ne kadar sağlıklı bir ruh yapısına sahip olduğunuzu?

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı “Acil Eylem Planı” adını verdiği. Emeklilik Sigortaları Kurumu Kanunu Tasarısı Taslağı üzerinde çalışırken, reform! adına kaş yaparken göz çıkarıyor. Özetle bir gazi sigortalı ya da bağkurlu ise gazi maaşını alamayacak. Önceki yıllara ait ödenmiş tazminatlar da geri tahsil edilecek. Eksik uzvun karşılığında alınan ev, araba haciz yolu ile gidecek. Bastonla yürünecek, evsiz kalınacak. Bununla birlikte balina bedenli sardalya beyinliler gaziler hakkında nutuk atmaya devam edecek, yaşa! varol! sesleri arasında...

Evrensel hukuk sisteminde kazanılmış haklar geri alınamaz. Bireyin yoğun emek sonucu elde ettiği hakkı almak, ancak hukuk dışı uygulamaların yaşam bulduğu sistemlerde varolur ya da hukuk adına iş yaptığını söyleyip hukuk dışı yasalara imza koyan yönetimlerin icraatlarında.

Tepkiler ağır bastığında ise bu tip yönetimler büyük bir pişkinlikle “ yanlış anlaşıldık, biz öyle yapmak istemedik” şeklinde yaklaşımlarla ünlü oryantallere taş çıkartırlar.
Bakınız, tepkiler karşısında, Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 22 Mart 2004 tarihli açıklamasında ne diyor; “Aziz Vatanın bölünmezliği, Devletimizin Bekası ve Milletimizin Birliği uğruna tereddüt etmeksizin hayatlarını ortaya koymuş Gazilerimizin haklarında ve imkanlarında zafiyete neden olacak hiçbir düzenleme yapılmadığı ve yapılmayacağı gibi, Sosyal Güvenlik ile ilgili yasa çalışmalarımızın tamamlanması ile birlikte öncelikle hayata dört elle sarılarak yeniden çalışmaya başlamış malül gazilerimizin durumları daha da iyileştirilmiş olacaktır.”

Bu ne vurdumduymazlık, bu ne duyarsızlık algılamakta güçlük çekiyor insan. Gerçekten toplumsal belleğimiz bu derece zayıf mı? Kafamızı biraz kaldırsak, gözlediklerimizi bir ölçüde değerlendirsek ya da gazete haberlerini biraz dikkatlice okusak bakanlığın yutturmacası “Kral çıplak” gibi açık ve net olacak.

Jandarma Uzman Çavuş Kazım Daşbaş olayının mürekkebi kurumadan, 3 Haziran tarihli Milliyet Gazetesi “Gaziye ‘bakanlık’ darbesi” başlığı ile Uzman Çavuş Yüksel Ünal’ ın hüzünlü ve devletin ayıbı sayılabilecek haberini sayfalarına taşıdı. Önce Uzman Çavuş Kazım Daşbaş’ ın olayını kısaca hatırlayalım. Gazi Kazım Daşbaş 1998 yılı Mayıs ayında uzaktan kumandalı mayının patlaması sonucu, iki bacağını dizkapaklarından kaybetmişti. Olayın ardından Gazi Kazım Daşbaş’ a 19 milyar lira tazminat ödendi ve emekli edildi. Daha sonra İçişleri Bakanlığı da Gazi Daşbaş’ a 30 milyar ödedi. Ancak Gazi Daşbaş’ ın bu maddi olanakların getirdiği mutluluk uzun sürmedi. Verilen tazminat faiziyle Gazi Daşbaş’ tan geri istendi. İki katlı evine ve özürlü arabasına ihtiyati tedbir konuldu.

Gazi Kazım Daşbaş’ ın başına gelenlerin pişmiş tavuğun değil, Uzman Çavuş Gazi Yüksel Ünal’ ın başına gelmesi uzun sürmedi. Milli Suvanma Bakanlığı, mayına basarak bir ayağını kaybeden Uzman Çavuş Gazi Yüksel Ünal’ a verilen 12 milyar tazminatı geri istedi. 2000 yılında Sarıkamış’ da teröristlerin mayın tuzağına basan Gazi Ünal, sağ ayağını kaybetmişti. Görev yaptığı 9 yılın karşılığında 12 milyar lira ikramiye alan Gazi Ünal, Emekli Sandığı’ ndan da 27 milyar emekli ikramiyesini alıp, kendine 35 milyara bir ev satın aldı. Ancak, Milli Savunma Bakanlığı, Gazi Ünal’ a “Emekli Sandığı’ ndan tazminat aldın. Emekli maaşı da alıyorsun” diyerek dava açıp, 12 milyarı faiziyle birlikte geri istedi.

Şimdi bu bakanlıklara özellikle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı’ na soruyoruz:

“Gazilik özel bir ünvandır. Bu ünvan Tanrı katında bile kutsaldır, ayrı bir yeri vardır. Herkes emekli olup, tazminat ve maaş alabilir, ancak gazilik herkese nasip olmaz yani herkes gazi olamaz. Yasalar Gazilik ünvanını ayrı kapsamda değerlendirip, bazı özel hakların, ayrıcalıkların tanınmasını yıllar evvel belirlemiştir.

Mesele tartışma bile kabul etmezken, nasıl oluyor da verilen hakları, başka bir kanunla almaya çalışıyorsunuz? Bu hangi vicdan ve akılla bağdaşır? Devlete böyle kara çalmaya ne hakkınız var? Gazilerin devlete olan güvenlerini sarsmanın kime ne yararı olabilir?

Siz gidin öncelikle hortumcularla uğraşın, yüksek faizlerle devleti soyup soğana çevirenlerle mücadele edin. Hazine arazilerini talan edenlere baş edin, orman alanlarını küle çevirenlere karşı savaşın. Ekonomik kalkınmayı gerçekleştirin, piyasayı rahatlatın. 60 kişilik sınıflarda eğitim gören öğrencilerimizin sorunlarına eğilin. Hastane kuyruklarını yok edin.

Bulunduğumuz güç coğrafyada, devletin bekası için hayatları kararan gazilerin durumlarını güçleştirmeyin, yapabiliyorsanız onları aydınlığa çıkarın.

Ve şunu hiç bir zaman unutmayın! gazi nüfusu bir gün, evet bilinçlendikleri gün sizi o iktidardan alabilirler. Gazinin ne önemi var? diye sormayın. Çünkü er yada geç kabaca bir hesaplamayla 15 milyon oyun bir gün peşine düşeceksiniz

A. Gönül PALALAR

Gizli Düşman PTSD, Yaralanmış Gazi Ruhlarını Ele Geçiriyor

Travmatik olayların etkilediği ruhsal yapı rehabilite edilmediği takdirde,
bireyin kendisine ve yakınlarına zarar vermesinin nedeni oluyor

Ruhların; yaralanmış, yıpranmış, horlanmış ve bir köşeye atılmış ruhların tedavisini, iyileştirilmesini, yeniden kazanılmasını nasıl sağlayacağız, hangi yöntemi uygulayacağız? İşte 21. yüzyılın bütün meselesi bu doğrultuda seyredecek. Belki de en temel sorunsalımız; başka ruhların ve bedenlerin varlıklarını doğalarına uygun sürdürmesi, dünya güzelliklerinden güvence ortamında yararlanabilmesi için kendi ruh ve bedenlerine risk edenlerin, yüreklerinde açtığımız sevgi boşluğunun yerine nefretin doldurulmasını engellemek yolunda düşünmek ve çaba harcamak olacaktır.

Gazilerin tek suçu ve günahı, insanı ve toplumun yüce değer yargılarını karşılıksız sevmek ve bu uğurda ölüme koşarak gitmekti. Onların doğası almak, paylaşmak üzerine oluşmamıştı. Onlar vermeyi biliyor ve böyle mutlu oluyorlardı. Onların temel amacı sevdiklerini ve kabul ettikleri değerleri korumaktı. Öyle güçlüydü ki koruma iç güdüleri bir annenin ya da yaradanın düzeyindeydi. Onlar aynaya baktıklarında kendilerini değil, sizleri seviyordu ve savaş alanlarında “sizlere olan sevgimden dolayı ölümü kucaklıyorum” diye haykırıyorlardı. Uzuvlarını koparan bir havan topuna, bir mermiye baktıklarında, etlerini kavuran ateşin sebep olduğu o pis kokuyu hissettikle rinde, dayanılmaz acının sarhoşluğunda kaybolup gittiklerinde ve saldırıp başka canlara kıydıklarında, zarar verdiklerinde ortak paydaları “sizler için değer” mantığı ve duygusuydu.
Tek çıkarları sevmek üzerine bina edilmişti. Serçenin kanadını kıramazken, karıncanın belini incitmezken nasıl insana kıymışlardı? Ne adına mermi atmış ya da mermi almışlardı? Neden Tanrı’ nın “insanı öldürme, insana zarar verme” emrini dinlememişler ve onun karşısında boyutlarını düşmüşlerdi? Oysa onlar sadece görevleri yerine getirmişlerdi. Sevdiklerini ve değer verdiklerinin varolmaları onların vereceği kavga ile paralellik taşıyordu.

Fakat bugün onlara gerekli duyarlılığı gösteremiyoruz. Onları görmezden geliyoruz. Özgürce yaşamımızın, güvenlik için yarınlara bakmamızın teminatını önemli bir değer olarak değil, bir araç olarak görmekte ısrar ediyoruz.

Öyle ya! hayvandan ayrılan en büyük özelliğimiz yapı, araç ve gereç üretmek değil mi? Doğanın karşısında bundan ötürü özgürlük kazanmadık mı? Böylece evrenin, dünyanın merkezine yerleşmedik mi? Böylelikle duygularımızı askıya almadık mı? Aydınlanma dönemine sarılıp, aklı temel yapıp hükmetmeye çalışmadık mı Ay’ a, Mars’ a? Bir noktadan diğerine en kısa sürede gitme çabamız zamanı aşmak için değil mi? Yaptığımız makinelerle ağırlıkları kaldırıp gücümüzün doruğuna çıkmadık mı? Piramitlerden İkiz Kulelere yükselmekle dorukları işgal etmedik mi?

Tüm sorulara evet diyebilirsiniz. Öyleyse hep birlikte şunu yanıtlayalım: “Güvenliğimizi, geleceğinizin yani çocuklarımızın güvenliğini nasıl sağlayacağız? Dünyanın yörüngesinde seyretme güvenliğini, atom bombalarının yerden mantar gibi bittiği 21. yüzyılda nasıl teminat altına alacağız? Terörün her türlüsünü nasıl durduracağız?”

Suçlu gibi sessiz kalmayın, aklınızı çalıştırın aklınız var ya!

Çünkü savaşlar, çatışmalar artıyor ve gaziler bir gidiyor, bin geliyor. İşimiz çok zor. Artık kimsenin güvenliği garanti değil.

Elbette, umut tek çare biçare gelecek için. Şair Pindaros, ömrü doğrulukla geçmiş bir adam için ne güzel söylemiş:

“Umut tatlı tatlı doldurur içini,
Yoldaşlık eder ona, hoş eder gönlünü.
Umut yola sokar, yoldan çıkan insan aklını.”

Aklımızı doğasına uygun kullanmanın zamanı geldi geçiyor. Bizler için yaşamlarını hiçbir şey düşünmeden harcayanlardan baki kalanların yaralanmış ruhlarını tedavi etmek zorundayız. Yapacağımız ilk iş ise, onlardan çaldığımız sevgiyi onlara tereddütsüz ve ivedilikle ödemektedir. Atacağımız ilk adım bu olmalı. Sevgi cimriliğini bırakıp mal, mülk ve para cimriliğinde kalmayı becerebilirsek biraz güvenlikle ilgili problemimizde nefes alabiliriz.

PTSD Nedir?

PTSD (Post Travmatic Stress Disorder) bilinen adıyla Travma Sonrası Stres Bozukluğu psikoloji literatürüne yeni girmiş bir kavramdır. PTSD, uçak kazası, deprem ya da savaş gibi olayların etkisiyle bazı insanlarda gelişen bir ruhsal bozukluktur. Cinsel taciz, tecavüz, işkence kurbanları da PTSD kaynaklı ıstırabı çekerler.

Vietnam’ da görev yapmış askerler üzerine yapılan bir çalışmaya göre, 3 milyon erkek ve kadın savaş gazisinin 800 bini PTSD’ nin etkisi altında kalmış. Çok çabuk etkilenen, hassas kadın ve erkek askerleri, subayları PTSD fark gözetmeksizin vurmuş.

PTSD’ nin belirtileri, bir Travmatik olay sonrası hemen başlayacağı gibi, aylar ve yıllar sonra da sizi etkilemeye, ıstırap vermeye başlayabilir. Bu genelde bilindiği şekliyle “gerginliğin gecikmeli bir tepkisi” dir.

Belki bazı PTSD belirtilerini bilirsiniz. Kasvet, can sıkıntısı, kızgınlık, öfke, endişe, kuruntu ve işinizde, davranışlarınızda ilgi yetersizliği. İntihar etmeyi hissedebilirsiniz, duygusal açıdan ailenizle, arkadaşlarınızla bağlantınızı koparabilirsiniz ve savaş deneyimleriniz zihninize musallat olabilir. Uyku zorluğu çekebilirsiniz, kabuslar görebilirsiniz ve bu problemlerle başa çıkmak için alkol ya da yatıştırıcı haplar kullanabilirsiniz.

PTSD belirtileri öyle şiddetli olabilir ki, yaşamınızı, ailenizi, işinizi ve sosyal durumunuzu baskı altında tutabilir. Eğer tedavi edilemezse, PTSD yıkıcı ve zararlı bir yaşam tarzına rehberlik edebilir. Bundan dolayı mutlaka tıbbi destek ve yardım almak durumuyla karşı karşıyasınız.

Şunu unutmayın ve hiçbir zaman aklınızdan çıkarmayın; “Siz deli değilsiniz”

Bunlar anormal durumlara verdiğiniz normal tepkilerdir.

PTSD’ nin Belirtilerini Anlamak

George L. Skypeck, bir şiirinde şöyle diyor:

“Bir asker olmaktan duyduğum gururu hiç olmazsa bir gün söyleyeceğim”
Savaştan döndükten sonra yaşadığınız bazı problemleri savaş gazisi Jim Goodin yıllar önce şöyle tarif ediyor:

“Evliliğim, giderek parçalanıyor. Artık birbirimizle konuşamıyoruz. Aslında hiçbir şey hakkında oturup konuşmuyoruz. Bodrum katta zamanımın büyük bölümünü tek başına geçiriyorum. Eşim üst katta ben alt kattayım. Elbette alış-verişi kimin yapacağı, arabaya kimin benzin alacağı hakkında konuşuyoruz, ama diyaloğumuz sadece bundan ibaret. O beni önemsediğini, sevdiğini anlatmaya çalışıyor, ama ben onun bu tavrından gerçekten rahatsız ve huzursuz oluyorum ve bu durum karşısında yanından uzaklaşıyorum. Bazen küçük meseleler hakkında gerçekten çok öfkeleniyorum. Bu durumda eskiden ona vururdum, ama son zamanlarda duvara yumruk atmaya başladım. Ya da evi terk edip aklımı toplamak için saatlerce araba kullanıyorum. Zamanımı amaçsızca evden çok yollarda araba kullanarak geçiriyorum.

Hiç arkadaşım yok, kimlerle arkadaşlık yapacağımı dikkatle seçiyorum. Dünya, kimsenin kimseye önem vermediği bir köpek dalaşına benziyor. Bu düzensiz toplumun bir parçası olmaktan kaçınıyorum. Herkesten uzakta dağlarda bir ev kurmak istiyorum. Etrafımdaki bazı şeylerin yanlış gidişine çok sinirleniyorum. Bu pisliklerin altına bombalar yerleştirmeyi düşünüyorum... Barlara gidiyor, içiyor ve kavga ediyorum. Genellikle en iri yarı olanı seçiyor, onunla dövüşüyorum... Nedenini ise bilmiyorum. Delice araba kullanıyor, diğer sürücülerle ağız dalaşına giriyorum.

Genellikle kederli ve kasvetliyim, yıllardırda bu şekilde hissediyorum. Bu ruhsal durum bazen öyle yoğunlaşıyor ki, bulunduğum bodrum katından ayrılmak bile istemiyorum ve aşırı alkol alıyorum. Depresyona girdiğim bazı anlarda intihar bile etmeyi düşündüm. Vietnam’ dan getirdiğim eski 38’ lik bir silahım var. Birkaç kez silahım doluyken düşüncelere daldım, hatta bir keresinde namlusu ağzımda horozu çekik bir şekilde durdum, ama tetiği çekemedim. Bu davranışı sergilerken en yakın silah arkadaşım Smitty’ nin siperde, parçalanıp her yere dağılan beyninin görüntüsü aklıma geliyordu. Kahretsin hayata tutunmak için çok çalıştım ve şu an bu çabamı boşa harcayamam. Ama bazen şunu düşünmekten kendimi alamıyorum; Nasıl ben hayatta kaldım, o kalamadı? Demek ki ortada bir neden var.

Savaşta yaşadıklarım bazen kafamda tekrar canlanıyor. Bunlar beni ürpertiyor. Hissettiklerimi dışarı atmak çok zor. Hatırlıyorum onları; eski arkadaşlarımı, yüzlerini kurulan pusuları, bağırışları, ölülerin yüzlerini, gözyaşlarını... Şu an bile bir helikopter sesi duysam ya da sık bir ormanlık alanı görsem sırtımdan soğuk terler akıyor. Hatta yürüyüş yaptığım zamanlar da yeşillik alanlardan kendimi uzak tutuyorum.

Caddede yürürken arkamdan göremediğim insanlardan rahatsız oluyorum. Otururken arkamı sağlam bir yere veriyorum. Gürültülü sesler beni kızdırıyor, sinirlendiriyor ve ani hareket etmeme yerimden sıçramama neden oluyor.

Geceleri bizim için en zor zamanlar. Eşimden uzun bir süre sonra yatmaya gidiyorum. Uykuya dalmak için saatler geçiyor. Savaş anılarımı düşünüyorum. Bazen eşim beni bembeyaz bir yüzle uyandırıyor. Terli ve gergin olarak uyanıyorum. Bazen nerede olduğumu anlamadan onun boğazına sarılıyorum. Çünkü kabusun etkisi altında kalıyorum.
Bu problemlerle ne kadar uzun süre yaşadığımı bilmiyorum. Görünüşte, sorunlar giderek katlanıyor. Eşim ayrılmaktan bahsediyor. Sanırım bunun önemi yok. Ama yalnızım. Başka kimsem yok. Hayatta böyle olan tek insan neden benim? Benim ne sorunum var?”

Bu kişisel öykü PTSD’ nin problemlerine maruz kalan bir gazinin yaşadıklarının fotoğrafını çekiyor. PTSD, savaş alanlarında çatışmaya maruz kalan askerlerde görülen gerçek ve teşhis edilebilen bir rahatsızlıktır. PTSD, Amerikanın Kuzey-Güney olarak adlandırılan sivil savaşında başlıca bir problem olduğu biliniyordu. Aynı zamanda I. Dünya Savaşı ve savaş sonrası askerlerde görüldüğü anlaşılmıştı. Dönemin uzmanları “Shell Shock” (savaştan ileri gelen ruhsal çöküntü) adını verdikleri bu problem hakkında fazla bilgi sahibi değillerdi. Neden askerlerde bu belirtiler görülüyor ve nasıl tedavi edilir? soruları yanıt bulmamıştı.

PTSD, II. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı sırasında savaşta yer alan askerlerde etkisini yeniden gösterdi. Bu iki savaş sırasında uzmanlar tarafından bu hastalığa yeni bir ad verildi: SAVAŞ YORGUNLU¦U. Ne yazık ki, bu rahatsızlığa maruz kalan askerlere sunulan yardım yeterli değildi. Onların çoğu, belki de babalarınız, sessizlik içerisinde yıllarca ıstırap çekerek yaşadılar. Hatta pek çoğu acı hatıraları dondurmak, bastırmak için alkole başvurdular.

Vietnam Savaşı sırasında PTSD’ ye askerlerin maruz kalmaması için değişik bir yardım girişiminde bulunuldu; askerler 12 aydan fazla savaş tarlasında görev almayacaklardı. Önceleri yöntem çalışır gibi oldu. Vietnam Savaşı’ nda, II. Dünya Savaşı’ ndan daha az asker savaş alanından PTSD etkisiyle uzaklaştırıldı. Ne yazık ki, etkileri daha sonraları ortaya çıktı. Vietnam’ dan sonra pek çok gazi kendini savaşın etkisinden kurtaramadı. Gaziler kendi kendilerini tedavi etmek için alkole ve uyuşturucuya sarılarak büyük yanlış yaptılar. Savaştan dönen gazilerin sosyal yaşama uyum sağlamadaki sorunlarını dile getirip, seslerini yükseltmelerinden dolayı nihayet PTSD üzerine yoğun bir araştırma başlatıldı. 1981 yılında bu belirtilere PTSD adı verildi.

1981’ den sonra, PTSD’ nin tedavisi, teşhisi üzerine çeşitli makaleler, kitaplar yazıldı ve seminerler, konferanslar düzenlendi. Düşüncelerin ortak paydası şu oldu; PTSD, insanların sosyal yaşama dair düşüncelerini zedeleyen aşırı olay ve olayalar serisi karşısında ortaya çıkan bir hastalıktı. Yapılan araştırmaların verdiği sonuçlara göre, askerler dışında sivil insanların da benzer belirtilerden ıstırap çektikleri ortaya konulmuştur. Örneğin, tecavüz mağdurlarında görülmektedir.

PTSD’ nin Pususuna Düşen Kahramanlar

Doğanın zor koşullarında teröristle ya da savaş meydanlarında düşmanla çatışan gaziler; ikinci yaşamlarında ilgisizlik sonucu, PTSD gibi ciddi anlamda tedavi gerektiren psikolojik rahatsızlığın pususuna düşüyorlar ve hem kendilerine hem başkalarına zarar veriyorlar.

Gazete haberleri üzerinde kısa bir gezinti yapmaya çalışalım. Balıkesir’ in Kepsut İlçesine bağlı Mahmudiye köyünde yaşayan Ali Rıza Eker, vatani görevini Mardin’ in Kızıltepe İlçesinde Jandarma Komando Er olarak yapıp köyüne döner. Nişanlısı ile düğün hazırlıkları yapan Eker, bir çatışmada 8 arkadaşının gözleri önünde şehit düşmesini hiç unutamaz. Devamlı bir şekilde “şehitler beni çağırıyor, gitmeliyim” der. Bir akşam odasına kapanır, ardından babasının av tüfeğini göğsüne dayar ve tetiği çeker. Oğullarının ölümü üzerine dünyası kararan baba Hüsamettin, Ali’ nin akserden geldikten sonra bir türlü düzelmediğini belirterek “onun böyle bir şey yapacağına ihtimal vermiyordum” der.

Hüseyin Ümit... 26 yaşındaydı. 1998 yılında vatani görevi için Şırnak’ a gitti. İkizdere İlçesi’ ndeki bir operasyonda, mayına bastı, mayının infilak etmesi sonucu iki bacağını ve bir gözünü kaybetti. Sağ kolu da kullanılmaz haldeydi... Olayda yakın arkadaşı da can verdi. Uzun süre komada kaldı. Hayati tehlikeyi atlattı. Tedavisi aylar sürdü... Kendisine tahsis edilen odada, askere gitmeden önce çok iyi marangoz ustası olan Hüseyin, yitirdiği uzuvları ile baş başa kaldı. Rize’ de düzenlenen “Övünç Madalyası Töreni” ne davet edildi. Madalyasını alırken “malul” denilmesine içerledi, isyan etti. “Bize malul demeyin. Sakat değiliz, gazi ya da şehit deyin” diye bağırdı. Çok zor sakinleştirildi. Yaşadığı olayı unutamadı. İyice içine kapandı. Kimseyle görüşmek istemedi. Bazı arkadaşlarına telefonda ‘artık yaşamak istemediğini’ söylüyordu. Kötü bir şey yapmasından korkan ailesi, onu yalnız bırakmadı. Ancak bir gün, kardeşini ısrarla yakındaki bakkala gönderdi. Komutanları tarafından hediye edilen ve ruhsatı kardeşinin üzerine yapılan tabancasını kafasına dayayıp ateş etti...

İzmir Buca Emniyet Müdürlüğü, Terörle Mücadele Bürosu’ nda görevli polis memuru Turgut Karahan’ nın evine gelen yakınları zili çaldıkları halde kapıyı açan olmayınca polise haber verdiler. Olay yerine gelen polis, içeri zorla girdiğinde meslektaşları Turgut Karahan’ ı, eşi Gülperi’ yi, çocukları 3 yaşındaki Hasan, 5 yaşındaki Sümeyye ve 10 yaşındaki Havva’ yı başlarından silahla vurulmuş halde buldu. Polis evde yaptığı araştırmada cinnet geçiren polis memuru Turgut Karahan’ ın mutfakta bulunan eşi Gülperi Karahan’ ı oturma odasında bulunan 3 çocuğunu öldürdükten sonra intihar ettiğini tesbit etti. Emniyet Müdürlüğü verdiği bilgide polis Karahan’ ın Buca’ dan önce Güneydoğu’ da görev yaptığını, çatışmaya girdiğini ve başından yaralandığını belirtti.

Polis eşi Necibe Pehlivan, Güneydoğu’ da bir çatışma sırasında yaralanan eşinin “öldü” haberi gelince ruhsal bunalıma girmiş ve psikolojik tedavi görmüştü. Daha sonra Pehlivan ailesi tayin nedeniyle Batı’ ya geldiler. Bir gece Necibe Pehlivan yatakta uyuyan eşi polis Hüseyin Pehlivan’ ı öldürdü ve intihar etti.

Tehlikenin boyutlarını derinlemesine kavramak için gazete haberlerini karıştırmaya devam edelim. Ali Göbelek, askerliğini komando olarak yaptı, saklanmayı ve silah kullanmayı iyi biliyordu, her koşulda hayatını sürdürebilecek bir eğitim sürecinden geçmişti. Almanya’ nın Ausburg kentinde yaşayan aynı zamanda teyzesinin kızı olan eşi Aylin’ i, teyzesinin oğlu Aykın’ ı, teyzesi Melahat Çankaya’ yı üvey kızı Ela Doğan’ ı ve evde misafir bulunan Suriye asıllı Çek vatandaşı Vladamir Vlacher’ i bıçakla vahşice öldürüp hem Alman polisinin hem Türk polisinin elinden kaçmayı bildi. Spesifik bir planla vahşi eylemi gerçekleştiren Ali Göbelek, eşi Aylin’ e olan öfkesini kanla kustu.

Fatih Tuna, PKK olaylarının en yoğun olduğu dönemde 1991-92 yıllarında Tunceli Pülümür’ de dağ komandosu olarak özel operasyon birliklerinde görev yaptı. Çatışmalar sırasında çok sayıda arkadaşı gözleri önünde şehit oldu. Tuna’ ya terhis olurken “Vatani Hizmet Övünç Belgesi” ve “Özel Kurs Başarı Belgesi” verildi. Askere gitmeden önce hayat dolu bir genç olan Fatih Tuna, askerlik dönüşü garip davranışları ile dikkat çekmeye başladı. Ailesi ve arkadaşları ile sebepsiz yere kavga ediyor, uyurken “ateş serbest” veya “herkes sipere” diye bağırarak yataktan fırlıyordu. Fatih Tuna 2001 yılında komşularının pamuk tarlasını yaktı. Söndürmeye gelen komşusunu Hasan Hüseyin Koç’ un başını balta ile keserek öldürdü. Son alarak da Nazilli Belediye Başkanı’ ndan iş istedi. Görüşme talebi geri çevrilince, Belediye Başkanı Esat Ergüler’ i öldürmeye teşebbüs etti.

Ömer Yılmaz, vatani görevini 1991 yılında Elazığ’ da yaparken, rahatsızlandı ve askerliği yarım bıraktırarak, Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ nde tedavi altına alındı. Burada üç ay yattıktan sonra taburcu edildi. 1999 yılında Cami müezzini Hüseyin Gürsu’ yu “usulü ile abdest almadığı” gerekçesiyle sırtından bıçaklayarak öldürdü. Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ nde gözetim altına alındı. Bir yıl tedavi gördükten sonra bırakıldı. 2004 yılında ise 2,5 yaşındaki oğlu Mert Erim Yılmaz’ ı bıçaklayarak öldürdü.

Yukarıdaki acı ve vahim örnekleri değerlendirdiğimizde onlara kahraman, acımasız katil, akıl hastası diyebiliriz. Çünkü bu şıkların hepsi onlarda mevcut. Kahramanlar, ülkenin bölünmez bütünlüğü adına en zor koşullarda düşmanla savaştılar. Katiller, gereksiz yere suçu olmayan insanların, eşlerini, çocuklarını öldürdüler. Ruhsal bozuklukları var; çünkü yaşadıkları ruhlarında tedavisi güç yaralar açtı. Geri dönüşlerinde fiziki olarak sağlamdılar ama ruhları karanlığın gölgesinde kalmıştı.
Peki Asıl Suçlu, Sorumlu Kim?

Şimdi bu vahim olayların sorumluluğunu kime yükleyeceğiz? Tek sorumlu onlar mı? Aylarca dağlarda savaştılar. Yeri geldi şehit bedenlerle sabahladılar, yeri geldi dağda aç kaldılar. Topluma uyum sağlayamadıkları için onları iteleyelim mi?

Türkiye’ nin de katıldığı İskoçya’ nın Edinburg kentinde düzenlenen 7. Avrupa Travmatik Stres Konferansı’ nda bir konuşma yapan İskoçya Royal Comhil Hastanesi Travma araştırmaları Merkezi’ nden David Alexander şöyle diyor:

“Felaket felakettir. Durumu daha da kötüleştirmeyelim. Felaket durumlarında medya kimi zaman olumlu kimi zaman olumsuz etkilerde bulunmuştur. Medya haber üretmek görevi ile felaket kurbanları arasında bocalamıştır. Önemli olan felaket kurbanlarına destek hizmeti veren uzmanlarla birlikte yapıcı ve yararlı çaba içinde olmalarıdır.”

Kabaca bir hesap yaptığımızda 1984 yılında başlayan terörle mücadele sürecinde 2.5 milyon askerimizi Güneydoğu’ da görevlendirdik. Aileleri ile birlikte 15 milyon insanı etkileyen bu süreçte geri dönenlerle yeterince ilgilenmedik. Şehitlerin yasını tutmaya yetinmeye devam edersek, bu gençlerin kendilerine ya da bir başkasına vereceği zararın vebalini kim yüklenecek?

Danışman Psikolojik Hizmetler Merkezi’ nden Uzman Klinik Psikolog Alanur Özalp, psikolojik tedavide kapsam dışı bırakılan askerlerin de psikolojik yardıma ve desteğe ihtiyaçları olabileceğini ısrarla vurguluyor. Onların içinde bulundukları durum hakkında şu bilgileri veriyor:

“Merkezimize dört yıldır askerliğini bitirmiş kişiler gelmeye başladı. Bu kişilerin bir kısmında ‘ağır psikolojik rahatsızlık’ dediğimiz tabloyu izledik ve derhal tedaviye aldık. Hatta kliniğe yatırmak zorunda kaldığımız oldu. Bir bölümü de hafif nörotik veya hafif psikolojik rahatsızlık göstermektey diler. Son iki kişide yine ağır tablo diyebileceğimiz abuk sabuk konuşmalar, kim olduğunu, ne yaptığını bilmeme halleri vardı. Zaman zaman kulaklarına ses geldiğini, o olayların gözlerinin önünde canlandığını söylediler. Buraya gelenlerin pek çoğunun yanında insanlar ölmüş, arkadaşları organlarını kaybetmişler.”

Psikolog Özalp, merkezlerine başvuran birçok vakanın rahatsızlık sebebinin yaşadığı olayların yanı sıra askerdeki olağanüstü imkan ve ilginin sivil yaşamda kaybolmasından kaynaklandığını saptamış. Özalp, bu durumu askerliğini Doğu’ da yapmış bir askerin “... O kadar büyük işler yaptım, madalya aldım, kahramanlık belgesi aldım. Ama sivil hayata girdiğimde insanlar bana yakınlık göstermediler, işsiz parasız bir kenara terk edildim. Zaman zaman askeri hastaneye gidip yardım almak istedim. Orada da ilaç yazıp gönderdiler. Bundan sonra ‘Ben neyim, bunları hak ettim mi? diye kararsızlığa düştüm” sözleriyle açıklıyor.

Savaşın üzerinden yıllar geçse de izleri silinmiyor. Kore Savaşı ve Kıbrıs Barış Harekatı’na katılan gaziler aradan uzun yıllar geçmesine karşın, o günleri hiç unutmadıklarını ve yaşamlarında geçmişle defalarca yüz yüze geldiklerini belirtiyorlar. Gazileri sıkılmadan dinlediğinizde bu gerçekle kısa sürede tanışma fırsatını yakalarsanız. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Doç Dr. Tamer Aker yaptığı açıklamada, savaşa katılanlarla ilgili yapılan çalışmalarrda, her 3 veya 4 kişiden 1’ inde psikolojik bozukluklara rastlandığını söyledi. Savaşın travmatik bir hadise olduğunu ifade eden Aker “savaş gibi önemli olaylar sonrasında, insanlarda fiziksel bir sağlık problemi olmasa bile psikolojik problemler oluşabilmektedir” diyor.

Aker, savaşın neden olduğu psikolojik bozukluklarla ilgili şunları ileri sürüyor: “Savaşa katılan insanlarda korkuya kapılmak, dehşete düşmek, çaresizlik, ani irkilme, olayla ilgili seslerin kulağa gelmesi, stres, çabuk alınganlık, sürekli olayı hatırlama, huzursuzluk, içe kapanıklık gibi sorunlar ortaya çıkıyor. Örneğin, bir savaş gazisi arkadaşlarıyla sakin sohbet ederken, gözünün önüne savaş sahneleri gelebilir ve o anda farklı, sert tepkiler gösterebilir. Rüyasında bu sahneleri yeniden yaşayabilir. Bu insanlar, ani yüksek seslerden etkilenir, eğer çatışma alanı ormanlık alanı ise ormanlık alanlardan tedirgin olabilir. Bunun dışında, olayı hatırlamak, konuşmak ve duygularını göstermek istemezler. Sevinç, mutluluk gibi duyguları yaşamakta zorluk çekerler. Bu kişiler, duygularını taşlaşmış, körelmiş hisseder ve gelecek için plan yapmanın anlamsız olduğunu düşünürler.”

Sonuç olarak bir değerlendirmeye gidersek, PTSD ile mücadele etmenin bir insanlık görevi olduğunu, PTSD’ ye yakalananların “akıl hastası” değil, “ruhsal yaralı” kavramında ele alınmasının gerektiğini öncelikle kabul etmeliyiz. “Ruhsal Yara” nın açtığı derin izleri silmenin, ıstırap çekenlerin acılarını dindirmenin bir yolunu mutlaka bulmalıyız. Bu yolun ise, rehabilitasyon merkezlerinin, ruh sağlığı bürolarının sayısını arttırarak gerçekleşeceğini unutmamalıyız. Gazileri ve yakınlarını bu konuda bilinçlendirmenin öneminin de ayrımında olmalıyız.

Gaziler için “sizi seviyoruz” demek yeterli değildir. Onları sevmeyi bilmek gerekir. Kine dönüşmemesi için onları sevmeyi hak etmeliyiz. Çünkü onlar sevgiyi hak ettiler. Sevgiyi küçümseme meliyiz, alaya almamalıyız, değerini bilmeliyiz. Sevileni kutlamak, onure etmek, gururunu kırmamak temel ilkelerdir. Sevginin masumiyetini, saflığını, çocuksulluğunu, insancıllığını bilmek zorundayız. Yoksa çok kolay kine dönüşür sevgi... Ve en büyük acının, kederin ve ölümün adı olup çıkar

Tayyar Murat İŞİLER

Gaziliğin Kaderi

Sıkça kullanılması gereken bir özdeyiş var: “Meyve veren ağaç taşlanır”. Ne zaman doğru, iyi, güzel işlere imza atsanız başınıza gelmedik kalmaz.

Bu ülkenin vatansever, insansever, dostsever ve sürekli ‘verici’ olan unsurlarının yazgısı böylemi çizilmiş bilemem, ama görünen köy kılavuz istemiyor.

Çalışanlar için emeklilik en büyük umutlardan biridir. Emeklilik süreci sona doğru yol aldığında bir başka heyecan kaplar insanın içini. Yapacaklarınızı, yeni yaşam tarzınızı planlar ve pratiğe geçeceği günü iple çekersiniz. Genelde sakin, devim halinde olmayan, doğaya dönük, kitap okumakla zaman yitirilecek ya da birşeyler yazılacak günler büyük bir özlemi doğurur.

Ben, emekli Gazi Yarbay Zeki; bu yolu tercih etmedim. Çünkü gazilik olgusunda pek çok boşluğun olduğunu kendi özelimde yaşayarak öğrenmiştim. Bu kulvarda yapılacak çok iş vardı. Yüzlerce gazi askerimi kaderleriyle başbaşa bırakamazdım. Onlar evlatlarımdı. Savaş alanlarında sırt sırta verip nasıl döğüştük ise, ikinci savaş adını verdiğim savaş sonrası yaşamda da birlikte olmalıydık. Çözülememiş gazilik problemlerini birlikte çözmeliydik.

Bizlere bir zemin gerekliydi ya da güvenilir bir mevzii, bir siper. Biraz gecikmeyle onu buldum; bu zemin 21 yıllık Gaziler Dergisi idi. Derhal göreve başladım. Bir yandan Gaziler Dergisi’ nin fahri basın danışmanlığını diğer yandan derginin satış ve dağıtım işlerini koordine eden Gaziler Yayıncılık firmasının abone ve reklam sorumluluğunu üstlendim.

Gaziler Dergisi, basın sektöründe, çok geniş bir yelpazede gazilik kavramına eğiliyor, gazilerimizi bilinçlendiriyordu. Hiç bir resmi kurumun ya da dernek ve vakıfın desteğini almadan küçük ve orta ölçekli duyarlı işverenlerin katkılarıyla ayakta duruyordu.

Bizzat telefonu elime alıp, konuyu görüştüğüm kişilere iletip, abone ve reklam talebinde bulundum. Elde ettiğimiz gelirin böylesine ciddi bir dergiyi yaşattığını görmek ise, bana ayrıca bir mutluluk veriyordu. Gaziler dergisi susmamalı, konuşmalı, yazılarıyla haykırmalıydı; Gazilerin bir sayı olmadığını... Çektikleri ıstırapları... Yetkililerin vurdumduymazlığını... Herşeyden önemlisi ise, ücretsiz gönderilen dergilerle Gazilerimizi bilinçlendir meliydi.

Pozitif çalışmamızın karşısında negatif duruş olacaktı. Ancak iddialı bir karşı duruş beklerdim; örneğin üzerine eğildiğimiz konuların alternatifini getirecek bilimsel temelde bizi eleştirecek bir karşı duruş.

Öyle olmadı.Karikatürüze ya da mizah ustalarına malzeme olacak nitelikte yaklaşımlarla karşılaştık. Örneğin benim emekli asker olmamdan şüphe edildi. Fatura ile dernek makbuzu birbiriyle karıştırıldı. Dernek adına para toplandığı iddia edildi. Oysa konu o kadar net ve açıktı ki, bir ilkokul öğrencisi bile ayrımında olabilirdi. Ne yazık ki, kafalar karıştırıldı, emniyet güçleri, Jandarma ve mahkemeler meşgul edildi, zamanları çalındı. Üstelik bu tezgahların ardından zaman zaman Gazilerle ilgili dernekler çıktı.

Gaziler adına varolan derneklerin, gazilerin bilinçlenmesini ve haklarını talep etmesini hedefleyen Gaziler dergisi ile uğraşmasının yarattığı paradoksu bugün bile anlamış değilim.

Her neyse! Bunu geçelim. Emekli Gazi Yarbay Zeki’ nin başına gelenlere dönelim.

Adresim belli olduğu halde, tebliğ dahi edilmeden 10. maddeden (ifade vermemekten) Arhavi Savcılığı hakkımda gıyabi tutuklama kararı çıkarmış. Oysa çeşitli yerlere (Mahkeme, Polis) kafa karışıklılığının giderilmesi ve kavram kargaşasının berteraf edilmesi için pek çok ifade vermiştim.

5 Şubat 2004 yılında evlilik işlemleri için başvurdum. Vukuatlı nüfus cüzdan örneği çıkartıyorum. Bir de ne göreyim! Aranıyorum. İlgili mercilere danışıyorum. 13 Şubat günü geliniz diyorlar. Fakat beklemekten sıkılmış olacaklar ki, iki polis beni evden gelip alıyor.

Sonra ne mi oldu? Kendimi İzmir, Buca Cezaevi’ nde buldum. Yani balayımı 15. Koğuşta geçirdim.

15. Koğuşta düşünüyorum; dolandırıcılıkla itham edilen ben, Gazi Yarbay Zeki; bu kadar kan, barut kokan eski bir komando subayı; hortumcuların es geçildiği, devleti içten kemirenlere hürmet edildiği ve gazetelerin magazin sayfalarına taşındığı, mafyanın cirit attığı, rüşvetin her taşın altından çıktığı, adaletin cüzdan ile vicdan arasına sıkıştığını söyleyen avukatların olduğu Türkiye’ de Gazilik Haklarını savunurken taşlanıyorum.

Düşmanı, birliğimle o gazi ve şehit olan er, erbaş, astsubay ve subaylarımla titreten Gazi Yarbay Zeki, Beş parmak dağlarını aşan ben, demir parmaklıklar arasından bakıyorum.

Düşündüm, düşündüm; madem ki, gazilerin haklarını basın yolu ile duyurmak dolandırıcılıkla eşdeğerse git Gazi kimliğini geri ver, kurtul bu zulümden.

Sonra yine düşündüm, düşündüm. Bu savaştan kaçmak kimin işine yarayacak? Gazileri şahsi çıkarları için sömürenlerin, kendi politikalarına alet edenlerin. İşte bunların ekmeğine yağ değil, bal sürmüş olacağını düşündüm.

Ve vazgeçtim. Kim gazileri kullanıyorsa deşifre etmeye ant içtim, toplum vicdanında onları yargılamak için gerekeni yapacağıma Gazilik şerefim üzerine yemin ettim. Gaziler Dergisi’ nin zemininde gördüğüm, duyduğum her türlü olayı gazilere ve kamuoyuna aktarmak için mücadeleye devam kararı aldım.

Yaklaşık 2 ay Buca ve Arhavi Cezaevinde kaldım. Psikolojik baskı gördüm. Tahliye olduktan sonra sevincimi İsmet Çorbacıoğulları ailesiyle paylaştım. Gazi Yarbay Zeki’ yi bağrına bastılar. Kendi otellerinde misafir ettiler. Onlara şükran borçluyum. Ve köşemden teşekkür gönderiyorum. Misafir kaldığım otelde, gece 03.00 de polisler tarafından onların diliyle baskına uğradım. Yılışık birkaç polis tarafından (Hele sakız çiğneyen biri vardı, onu unutamıyorum) karakola götürüldüm. Düşünün tahliye oluyorum ve tekrar alınıp merkeze götürülüyorum. Hemde sabaha karşı saat 03.00 de.

Sebebi ise, sadece bir ifade vermek. Evet bir ifade için bir gaziye yapılan etik dışı bir uygulama.

Gazileri bu şekilde engelleye mezsiniz. Gazilik kolayca pes edenlere verilen bir ünvan değildir.

Benim yaşadıklarıma gelince, şunu söyleyebilirim; gazi evlatlarım için canım feda olsun


(E) Gz. Yrb. Zeki AÇIKBAŞ

Kurtuluş Savaşı’ nın Manevi Mimarları

* Din, milli birliğin ve iç huzurun sağlanmasında önemli bir etkendir

İnanç hiçbir zaman nötr olmamıştır Ya yapıcıdır ya da yıkıcı. İnançların neden olduğu yıkımlar ve kırımlar kadar önemli olan, inançların bu yıkımı ve kırımları gerçekleştirmek için nasıl harekete geçirildikleri, nasıl kışkırtıldıklarıdır. İnanan kimselerin kendiliğinden eyleme geçmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Birtakım papazların inançlar üzerindeki kışkırtıcı etkisi olmasa yüz binlerce kişiyi ölmek ya da öldürmek üzere Haçlı Seferleri’ ne çıkarmak olanağı bulunmazdı. Engizisyon kurulduktan sonra özgürlük taraftarlarının yıkılışına seyirci kalan geniş yığınlar, çıkarlarını inançları etkilemekte yürütenlerin oyununa kolayca gelebiliyorlardı. Kendisi bir rahip olan ve deneysel bilime ilgi duyan Roger Bacon, ünlü Oxford’ da deney yapmaya kalkışınca, bütün Oxford hocaları, öğrencileri ayağa kalkmış, papazlar, keşişler ve öğrenciler Oxford sokaklarında cübbelerini sallaya sallaya “gebersin sihirbaz” diye bağırıp dolaşmışlardı. Daha sonra Roger Bacon 15 yıl hapiste kalmıştı. Fransa Kralı Charles IX’ un, annesinin kışkırtması sonucunda karar verdiği Protestan kıyımı, Kralın adamlarının Paris’ e dağılmasıyla başlamışsa da çalınan Klise çanlarının etkisi altında onlara katılan halkın bir gece içinde 3.000’ i aşkın Protestanı öldürdüğü bilinmektedir.

Buna karşın bütün iyiliklerin inançtan doğduğu da söylenebilir ki bu da bir ölçüde doğrudur. 9. ile 11. yüzyıl arasında Avrupa’ da etkin bir biçimde ortaya çıkan yeni ırklar olan Anglo Saksonlar, Cermenler, Normonlar ve Franklar kendi kültürleri ile, daha önceleri Avrupa’ da egemen olan Roma’ nın antik kültürünü bir pota içinde eritip ortak bir Avrupa kültürü oluşturan ve bu farklı kültürlerin birleştirici öğesi Hıristiyan dini olmuştur.
İlk Meclisin Yapısı

İnanç dünyası üzerinde şahsi çıkarları uğruna entrika çeviren, siyaset yapan ve dini amaç olmaktan çıkarıp araç biçimine sokan din adamları belki de en büyük kötülüğü, insanın özgüvenini tahrip etmekle yapmışlardır. Özgüvenden yoksun kalan insanlık ise, çareyi “denize düşen yılana sarılır” mantığında görmüş ve doğasına yabancılaşmıştır.

Oysa insanlığı, bağımsızlığı temel dayanak noktası olarak ele alan din adamları topluma beyaz umut olmuşlardır.

Büyük Millet Meclisi’ nin ilk birleşmesinde temsilcilerden 17’ si müftüydü. Cuma Namazı Kılan, Hacıbayram Camii’ den Meclise ulaşan 300 metrelik yolu yaklaşık bir saatte alan ‘seçilmişler’, Konya Milletvekili Refik Koraltan Bey’ in tanımlamasıyla ‘Nuh’ un Gemisi’ ni’ çağrıştırıyorlardı. Halk şalvarlı, fesli, serpuslu, kasketli, sarıklı, üniformalı, smokinli, fraklı, cüppeli ve kostümlü Yeni Türk Devleti’ nin kurucularını büyük dikkatle inceliyordu. Görünen giysilerdeki çelişkiydi. Okul - medrese gibi öğrenim, yenilikçilik - tutuculuk, Türkçülük - Osmanlıcılık, Cumhuriyetçilik - saltanatçılık, sağcılık - solculuk ve benzeri düşünce farkları daha sonraki yıllarda pek çok olumsuzlukla ortaya çıkacaktı! İtiş - kakış arasında Meclise varıldı. Karacabey eski Müftüsü Bursa Milletvekili Mustafa Fehmi Efendi gür sesiyle dua okudu. Tören zinciri Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa’ nın “Bismillahirrahmanirahim” deyip meclise girmesiyle tamamlandı.

İlk meclis şimdiki gibi deri kaplı koltuklarla dizayn edilmemişti. Ankara okullarında toplanan sıralar eski binaya yerleştirilmişti. Yanlarına tahta çakılan masalar üst üste konulmuş ‘kürsü’ durumuna getirilmişti. Tavana gaz lambası asılmış, gerekebilir düşüncesiyle bol miktarda mum unutulmamıştı. Girişe göre sağ ortada küçük bir odun sobası vardı.

Ve şöyle demişti, geçici Sinop Milletvekili Şerif Bey: “Ben bu Yüce Meclis’ in yaşlı Başkanı olarak, Allah’ ın yardımıyla milletimizin içte ve dışta ‘Tam bağımsızlığını ele alıp ‘yönetmeye başladığını bütün dünyaya ilan ederek BMM’ ni açıyorum.”

Milli Mücadelede Din Adamlarının Rolü

Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, Milli Mücadele topyekün bir şavaştı. Milletin varlığını, bağımsızlığını ve değerlerini korumak için bütün imkanlarını kullandığı olağanüstü bir mücadele örneğiydi. Anadolu’ nun 1071’ deki Malazgirt Savaşı ile fethedilmesi ve tedrice Müslüman laştırılması Avrupa tarafından sindirilmedi. Bu nedenle iç ve dış ihanet odakları elele vererek yüzyıllar sonra Anadolu’ yu işgal ettiler.

Dinin birlik ve beraberlik kavramı üzerindeki etkisini bilen işgal kuvvetleri, bu gerçeğin kalın ve yüksek duvarıyla çok geçmeden tanıştılar. Din adamları hem Çanakkale Savaşında hem Milli Mücadele de büyük hizmet vermişlerdi. Alman General Limon Von Sanders “Türkiye’ de Beş sene” isimli yapıtında din adamlarının milli mücadeledeki rolünü şöyle anlatmıştır: “Türkler dindar, bilhassa gelenekçidirler. Din adamlarının her tabaka ve seviyeden insanlar üzerinde tesirleri vardır. Bu hasleti bilen kumandalar ferdi feragat ve serdengeçtilik isteyen muharebe safhalarında, din adamlarının telkinlerinden en geniş manada istifade ediyorlardı. Bu din adamları ağırbaşlı oldukları ölçüde şefkatli, hal ve tavırları ile saygıdeğer ve güvenilir insanlardı. Onları en buhranlı anlarda dahi kötümser görmedim.”
Milli Mücadele için “Kurtuluş Savaşı ve İstiklal Harbi” gibi isimler de kullanılmaktadır. Fakat hadisenin ruhuna en uygun olanı kanaatimizce “Milli Mücadele” dir. Çünkü olayın askeri harekatın yanında başka boyutu da vardır. Belki de Türk Milletinin kendi varlık, şeref ve istiklali için topyekün seferber olduğu milletin her ferdinin kendi çap ve seviyesinde, kendine düşen rol ve görevi yaptığı bir mücadeledir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti bu mücadelenin eseri olup onun temeli üzerinde yükselmiştir. Dr. Selahattin Tansel de şu değerlendirmeyi yapmıştır: “bu başarının sağlanmasında başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere payları büyük olan komutanları, erleri, T.B.M.M. üyelerini, Hatice Hatun’ u, Kumcu Veli’ yi, gazeteci Hasan Tahsin’ i, Batı Anadolu’ nun bağrı yanık delikanlısını, Kastamonu’ nun duygulu gelinini, Karadeniz’ in titiz kayıkçısını, Güney ve Güneydoğu’ nun esmer tenli yiğidini, Doğu Anadolu’ nun çileli halkını, Orta Anadolu’ nun fedakar erkek ve kadınını, efelerini, zeybeklerini, ülkenin müftülerini ve köy imamlarını, öğretmenlerini minnetle anarım.” Görülüyor ki, milli mücadelenin başarılmasında emeği geçen şahıs ve meslekleri sınırlandırmak doğru değildir. Ancak kat’ i olarak bilinen bir şey var ki, o da; milletimizin o yıllarda tarihte eşi görülmeyen bir “Milli Tesanüd” yani birlik ve beraberlik ve dayanışma örneği göstermiş olmasıdır. Bu yüzden büyük ve küçük her yaştan ve her cinsten, her meslekten, her bölge ve beldeden kahraman, mücahit, gazi, şehit, boynu bükük, dul ve yetimleri rahmet ve minnetle anmak zorundayız.

Her milletin tarihinde olağanüstü ve sıkıntılı anlar yaşanmıştır. Bizim de gerek üzerinde yaşadığımız coğrafyadan, gerekse sahip olduğumuz milli ve manevi değerlerimizden dolayı zor ve sıkıntılı günlerimiz olmuştur. Elbette iç-dış çıkar çevreleri çeşitli manipülasyonlarla bizi rahatsız etmeye devam edeceklerdir. Dolayısıyla topyekün dikkatli olmak zorundayız. Konuya bu açıdan yaklaşıldığı zaman mesleklerin hepsi değerlidir. Zira her meslek diğer mesleğin tamamlayıcısıdır. Önemli olan yeri ve sırası geldiğinde bu meslek mensuplarını, milli kültür ve değerler çizgisinde bir araya getirecek birlik ve beraberliği sağlamaktır. İşte milli mücadelenin başarılmasındaki sır ve inceliğin espirisi de budur. Zira vatanın bütünlüğü tehlikeye düştüğü an, sen, ben, o ve başkası değil, tek millet, tek inanç ve tek yürek vardır.

Mondros Mütarekesi’ ni eşdeyişle “esaret belgesi” ni imzalatmış olanların ilk adımı, Türk Ordusunu silahsızlanmaya zorlamak olmuştu. İtilaf Devletleri’ nin istihbaratı mükemmeldi. Ordumuz “esaret belgesi” imzalandığında bütün cephelerde savaş durumundaydılar. Silahları bırakmaları için uzak yerlerde savaşan Türk ordusuna emir vermek yetmemişti. Örneğin Trablus’ daki kuvvetlere direnmelerini bırakmaları için iki defa Padişah fermanı gerekmişti. Kafkas Birlikleri’ nden bazıları daha sonra Azerbeycan Türk Cumhuriyeti’ nde görev almışlardı. Ancak bununla birlikte ordunun silahsızlandırılmasının yanında ve ondan daha ağır olan bir başka sorun vardı: Ümitsizlik...

Ümitsizlik durumunu açığa çıkaran döneme ait pek çok örneğin yanında, pek çoklarınca bilinen başyaver binbaşı Cevad Abbas Bey’ in anlattığı hatırayı anımsayalım:

“Samsun’ dan Havza’ ya gidiyorduk. Elemli ve acı tabya, Atatürk’ ün nutkunda anlattığından daha ağırdı. Araba bozulmuştu. Ben ve yaver arkadaşım Muzaffer bey şöföre yadım için uğraşırken paşa biraz ileride tarlasını süren bir köylünün yanına gitti. Biz işimizi bitirmiştik ki o, köylü ile konuşmaya devam ediyordu. Yanlarına gittim. Beni görünce konuştuklarını tekrarladı.

-Bu baba, Yemen harbinde bulunmuş. Bir kolu çolak, ayağının biri de topal. Dört oğlunun biri Galiçya’ da, biri Çanakkale’ de şehit olmuş. Öteki ikisinden haber alamamış. Evinde üç dul ve sekiz yetim varmış. Bu canların geçimi, kendi sakat bedenine bakıyormuş. Vatanın karşılaştığı tehlikeleri, İngiliz’ lerin Samsun’ a yeniden asker çıkaracaklarını, Yunanlıların Anadolu’ da devlet kuracaklarını anlattım. Bana ne cevap verdi biliyor musun?
Ve burada yaşlı köylüye döndü:

-Baba... Bana verdiğin cevabı bu beye de tekrarlarmısın?

-Dedim ki, senin düşman dediklerin teee şu tarlanın ucuna gelinceye kadar benden hayır yok... Yemen dediler gittik, öldük, Galiçya dediler, Arabistan dediler, Kafkas dediler, çocukları gönderdik, öldüler... Şimdi on dört can, şu çolak kolla şu topal bacağa bakar... Düşman benim tarlanın sınırına dayanıncaya dek benden hayır olmadığını sen de bilesin...”

Bu hatıra, asıl meselenin gelen tehlikenin kendilerini tarlalarında ve evlerinde rahat bırakmayacağını, bu seferkinin “başka bir savaş” olduğunu, halka anlatılabilmenin zorluğunda gizlendiğini açık ve seçik bizlere bildirmektedir. Tehlikeyi kim dile getirecekti? İşte sorun bu noktaya odaklanmıştı.

Ordumuz 1908-1918 arası üç büyük savaş vermişti. 1911 Batı Trablus Savaşı, 1912-1913 Balkan Harbi ve 1914-1918 I. Dünya Savaşı. Bekleneni karşılamayan bu savaşlar yüreklerde ümitsizlik yaratmıştı. Dolayısıyla zafer nasıl ümid edilebilirdi? Mustafa Kemal Nutuk’ un başlangıç kısmında da bu ümitsizlik durumunu onaylamıştı.

Resmi makamların Mondros Mütareke’ si şartlarının koşulsuz yerine getirilmesi yolundaki ısrarlı, devamlı, ödünsüz emirlerine karşın, bağımsızlığın ve onurun “ilk öncü” leri kimler olacaktı?

En acı ve elverişsiz koşullara karşın baki kalan “Ak Ümid” ler manevi yol göstericiler yani gerçek din adamları ilk öncüler olarak öne geçerler... İlk din adamları ilk yol göstericiler, canlarını risk ederek halkın önünde saf tutarlar... Milli Mücadele’ nin ilk meşru fetvasını halka iletirler... Saray’ a ve Bab-ı Ali’ ye ilk çıkışları ile ilk karşı koymayı gerçekleştirirler...

Din Adamları Cephelerde

15 Mayıs 1919 Yunanlıların İzmir’ i işgali ile Büyük Millet Meclisi’ nin kuruluş tarihi olan 23 Nisan 1920 arası vatanı, işgal kuvvetlerine karşı koyan milli kuvvetler savunmuştur. Bu ilk öncülerin hatıralarından anlaşılan, savunma yaptıkları bölgelerde en büyük desteğin din adamlarından geldiğidir.
Adana bölgesi genel komutanı Sinan Tekelioğlu şöyle diyor: Maddi olanakların yok olduğu yerde insanların imkansız zannettikleri hedeflere yönelmesi, ancak ruh ve iman gücü ile mümkün oluyor. Bunun tek kaynağı ise din ulemasıydı. Bu kavramın kapsamına Müftü’ den en ücra köydeki İmam’ a kadar tüm din adamları giriyordu. Özellikle köylerde yorgun, savaştan bıkmış, belirli yaş sınırında erkek nüfusunu kaybetmiş halkı, yeni bir mücadeleye yönlendirecek ve zaruri olduğu konusunda ikna edecek tek kudret din adamlarıydı. Onlar, sadece telkin ve işrad ile kalmadılar, ellerine silah da aldılar, yaşlarına ve alışkanlıklarına rağmen en tehlikeli mevzilerde, harbi sanat edinmiş meslekten askerlerde hayranlık uyandıracak cesaret ve azimle dövüştüler.

Din adamları, bizim tereddüde düştüğümüz ve halka kabul ve uygulatmakla zorluk çektiğimiz her konuda yardımımıza koşmuşlar, sorunlarımızı çözmüşlerdir. Düzenli ordu duruma hakim oluncaya kadar kurduğumuz milli bölükler’ e mensup erlere hergün birer çift ekmek ve ücret, giyecek, silah ve benzer ihtiyaçlar için para lazımdı. Bunu nereden bulacaktık? Silifke Müftüsü Nadir Efendi verdiği bir fetva ile ihtiyaçlarımızı temin etti. Bölgenin koşullarının çok iyi bilen bu muhterem din adamları, asgari yaşama hakkını sahiplerine bırakarak geri kalanını, tam bir adalet ve hakkaniyet içinde Kuva-yi Milliye Teşkilatı’ na topladı. Fetvada kullandığı sade lisan, etkileme gücü, vatanın içinde bulunduğu tehlikeyi her çeşit insana dokunaklı uslubu ile anlatması, sadece Silifke’ de değil, bütün Çukurova’ da milli teşkilata yardımcı oldu. Bu fetvadan yüzlerce, binlerce bastırdık, işgal altındaki bölgeler dahil evlere dağıttık. Çeşitli sebeplerle yardımını göremedik lerimiz, fetvanın tesiriyle bizlere katıldı, canla başla ve malla hizmet ettiler.”

Dini ve manevi birliği, bağımsızlığın sağlam temellerinden birisi olarak değerlendirmenin açık ve seçik örneklerini Çukurova bölgesindeki olaylardan öğreni yoruz. Fransız İşgal Kuvvetleri bölge halkı üzerinde etki yaratmak amacıyla Cezayirli, Faslı, Tunuslu, Hintli, müslümanları beraberinde getirmişlerdi. Amaçları halkı yatıştırmak ve idareleri altına almaktı. Çukurova din adamlarımız da, düşmanın bu taktiği karşısında boş durmadılar. Din birliğinin, dünyanın neresinde olursa olsun, bütün müslümanlar için manevi bağın sağlam desteği olduğunu ispatlamak için Türk-İslam Cemiyeti’ ni kurdular.

“Kurtuluş Savaşı’ nda İçel” adlı eserden bu gerçeği daha iyi kavrayabiliyoruz:

“Çukurova’ nın geleceğini belirleyecek bir refaranduma başvurulacağı haberinin ardından, Fransa çoğunluk sağlamayı hedefledi ve Ermenilere bağımsız bir devlet kurma vaadında bulundu. Ayrıca Güney bölgesini Suriye’ ye katarak Suriye Cumhuriyeti’ nin kurulacağını beyan etti.

Türk-İslam Cemiyeti temsilcisi Hacı Ömer Bey ise, Mersin’ de çoğunluğun Türklerde olduğunu, köylerde ise Türkden başka bir ferd bulunmadığını sert bir dille Fransızlara iletti.”

Fransız İşgal Kuvvetleri Türk bayragının göklere çekilmesini yasak etmişti. Amaçları yüzlerce yıl bu topraklarda dalgalanan bayrağımızın yerine Fransız bayrağını çekmek istemekti. Dolayısıyla pek çok olay meydana geliyordu. Türk gençleri kendi bayraklarının dalgalanmasına hasret kalmışlardı. Onun bir minarenin aleminde de olsa bir defa dalgalandığını görmek istiyorladı. Bu dileklerini Yeni Cami Müezzini Hacı Dede’ ye anlattılar. Hacı Dede, bu dileği Jandarma Tabur Katibi Ali Rıza Bey’ e görüşmeyi uygun buldu. Olay gizli Türk-İslam Cemiyeti’ nde de görüşüldü ve Türk bayrağının çekilmesi kararlaştırıldı ve Hacı Dede’ nin tutuklanması durumunda ne yolda hareket etmesi gerektiği kendisine anlatıldı.

5 Eylül 1919 Cuma sabahı, Yeni Cami Minaresinin aleminde bayraklarının dalgalandığını gören Türkler sevinç gözyaşları döküyor lardı. Bu durumu öğrenen Fransız yetkilisi Anfre, İngiliz komutanlığına haber göndererek bölgeye birliklerin sevkini istedi. Diğer taraftan Jandarma ve Emniyet teşkilatını da harekete geçirdi. Yeni Cami’ nin din görevlisi Hacı Dede sorguya çekildi. Hacı Dede bayrağı kendisinin çektiğini söyledi. Askeri mahkemeye sevkedilen Hacı Dede yargılanma sırasında şu sözlerle savunma yaptı:

“Bayrağı göndere ben çektim. Siz de bilirsiniz ki padişahımız bütün müslümanların halifesidir. Peygamber Efendimizin vekilidir. Siz Hıristiyanların Pazar’ ları nasıl mukaddes ise bizim de Cuma’ mız öyledir. Minare alemine çektiğim bayrak, aynı zamanda bütün müslümanların da bayrağıdır.”

Amasya Müftüsü’ nün Cesaret Destanı

Samsun’ a çıkan Mustafa Kemal, şaşkınlık, çaresizlik ve ümitsizlik ortamıyla karşılaşır. Erzurum’ da odaklaşacak ‘karşıkoyma’ nın ana merkezi de Amasya idi. Milli Mücadele’ nin ilk günlerinde umudu temsil eden olaylar, burada cereyan etmişti. Hüsrev Gerede Paşa Atatürk’ ün düşündüğü beyannameyi Amasya’ da yayınlayacağını belirtirken, koşulları hazırlayan bir din adamından övgüyle banseder: Amasya Müftüsü Hacı Tevfik Efendi.

O, Amasya’ yı Milli Mücadele’ nin emrine veren, yüksek bir tevazu sahibi ve sadece vatanı için emek harcayan bir din adamıdır. Atatürk, karargahıyla Amasya’ ya geldiği 15 Haziran 1919 günü, kendisini karşılayan Müftü Hacı Tevfik Efendi, başında olduğu seçkin heyeti Paşa’ ya tanıştırmış, sonra gür bir sesle:

“Paşam bütün Amasya emrinizdedir... Gazanız mübarek olsun...” demişti.

Hüsrev Gerede, Müftü Efendinin bu cümlesi üzerine Mustafa Kemal’ in kendisine dönerek:

“Hüsrev... Müftü Efendi neler söylüyor? Kulaklarıma inanamıyorum...” dediğini hatıralarında anlatır.

Tüm dünyanın şaşkınlıkla izlediği “mucize” halkın yüreğine, kafasına ve kişiliğine güvendiği maneviyat erlerinin cesaretlerinde filizlenmiştir. Milli Mücadele’ nin temel belgesi Amasya Protokolü, “Amasya emrinizdedir” diyen Müftü Hacı Tevfik Efendinin sağladığı olanakla huzurlu, güvenceli bir ortamda 21 Haziran 1919’ da yayınlanmıştır.

İç ayaklanmalar, henüz güçlenmemiş milli cepheyi özünden sarsar ve vururken, bu olumsuz tahriklerin en tehlikelisi Zile ve Yenihan’ da belirmişti. Gazi Mustafa Kemal, o tarihte 5. Kafkas Tümen Komutanı olan Yarbay Cemil Cahid Toydemir’ e bu tehlikeli ayaklanmanın “bütün imkanların kullanılarak” bastırılmasını emretti. Bütün olanaklar kavramı içinde, elindeki yetersiz düzenli kuvvetlerle, her an artan asileri tepeleyemeyeceğini kavrayan Cemil Cahid Bey, büyük saygı duyduğu Müftü Hacı Tevfik Efendiden yardım istedi. Tevfik Efendi, öncelikle aile yakınlarından başlıyarak milis kuvveti kurdu. Kendiside silahlandı, bu kuvvetin başına geçti ve isyanın bastırılmasına kadar cepheden ayrılmadı. Cemil Cahid Bey hatıralarında şöyle anlatır:

“O günlerde Müftü Hacı Tevfik Efendi kumandan, ben onun erkan-ı harbi idim. Yaşını düşünmeden çetin uğraşın içine girdi. Hastalığını önemsemedi, ihmal etti. Hem müftü hem Mudafaa-i Hukuk Amasya Heyeti Merkezi Başkanı iken 1921 yılında Kasım ayında zatürreden vefat etti.

İngiliz Intellicens Servis’ in meşhur binbaşılarından Noil raporunda Hacı Tevfik Efendiden şöyle bahseder:

“Tahkik Komisyonlarından beldelerine girmesini istemeyen ve icap ederse halkı silahlandırarak üzerimize saldırtacağı haberini gönderip temsilcimizi kabul etmeyen sarıklılardan birisi...”

Bir Elde Seccade Diğerinde Silah

Vatanlarını savunanlar devletin emrinde değillerdi. Teslim olmaktan başka çare kalmadığına inanan devletlerine hayır diyorlardı; Yurtlarını işgale gelenlere dedikleri gibi...
İşgal kuvvetlerinin “Kitikya Seferi” adını verdiklerini dört şehrimizin, esir olmama ve anavatandan ayrılmama kavgalarının onur bayrağını açan manevi erleri azimle karar verdiler; Adana’ yı, Antep’ i Maraş’ ı Urfa’ yı savunmaya...

Bölgenin savunulması için dışarıdan yardım hemen hemen imkansızdı. Topraklarını, şehirlerini kendi canlarıyla, kanlarıyla savunmaktan başka bir yol yoktu. Kilikya Cephesi Kumandanı Kemal Doğan Paşa’ nın hatıralarını izleyelim:

“Türk ve gayr-ı müslim unsurların yerleşme alanlarında halkın üzerinde egemen güçler din adamlarıydı: Papazlar, Hahamlar ve Sarıklı Sarıksız Hocalar... Şükran ve minnetle kaydetmek icap eder ki, bu vatan vazifesini bizim ulemamız, ancak şahit olanların inanabilecekleri coşku ve heyecan içinde yerine getirmişler, bir çok yerlerde bizlere vazife bırakmadan teşkilat işinin başına geçmişler, fiili olarak çatışmalara katılmışlar, birçoklarının ileri yaşlarına, meslek ve meşreblerinin silahlı mücadele olmamasına rağmen, hepimize örnek olacak yiğitliği göstermişlerdir.

Fransız zabiti Leroux ile Ulukışla müftüsü Bahaettin Efendinin hediyesini anlatarak bir örnek vereceğim: Fransız zabiti elindeki yetki belgesini göstererek her türlü kolaylığın ve misafirperverliğin gösterilmesini ister. Müftü Bahaettin Efendi, Fransız Zabiti Leroux’ un azametli ve amir tavrıyla söylediklerini dinledikten sonra şöyle der:

Biz asayişi kendimiz temin ederiz. Eğer devletimiz bundan aciz ise, halkımız güvendiği ve içinden çıkaracağı kimselere bu vazifeyi verir, yaptırır. Dini, düşüncesi, bayrağı bizden ayrı olan bir milletin idaresi altında yaşıyamayız. Dahiliye Nazırı sizlere işgal ettiğiniz İstanbul’ da yeterince misafirperverlik gösteriyor. Sizinle dört senedirr savaşıyoruz. Bir çok cephede şansınızı denediniz. Birbirimizi iyi tanıyoruz. Boş yere kan dökmeyelim. Sizi Ulukışla’ da ağırlayamayız. Şu yaşıma başıma bakma... Namaz seccadesini de yanıma alır, dağa en önde ben çıkarım. Buranın taşı toprağı sizi barındırmaz. Evlerinizde karılarınız, çocuklarınız sizleri bekleyen ana-babalarınız var zannederim. Burası Arabistan değil, Türkiye’ dir. Bu topraklarda ancak Türk’ ün kemiği sızlamadan yatar.

Bu sözler karşısında Fransız yetkili şaşırmış ve karşısındaki Müftü Bahaettin Efendinin kesin tavrından dolayı ürkmüştü. İşte bu müftü Bahaettin Efendi, dana sonraki mücadelelerde şehit düşmüştü.

Maraş’ ın şahlanmasında sarıklı bir önder vardı: Sütçü İmam... “Kalesinde bayrağı dalgalanmayan esir ülkede Cuma namazı kılınmaz...” fevasını veren imam... Maraş’ ın Uzun oluk civarındaki yaşlı sütçü imam...

30 Ekim 1919 Cuma günü dükkanında, beldesinin başına gelenleri düşünürken, karşısına bir küme düşman askerinin bağrışa çağrışa geçtiklerini tam bu sırada çevredeki hamamdan çıkan Türk kadınlarına sarkıntılık ettiklerini gördü. Gördü ama, yayından kurtulan bir ok gibi, düşman askerlerinin üzerine saldırdı. Bu Maraş’ ta taşan sabrın bir işaretiydi; Sütçü İmam’ ın tabancasından çıkan bir kurşun, bir kuşun daha, bir kurşun daha... Düşman askerleri çil yavrusu gibi dağılmıştı. Bir kaçı yerde cansız yatıyordu. Şehir bu onur kurşunlarının adından şaha kalktı. Sütçü İmam dağa çıktı; ardından eli silah tutanlar akın ettiler. Fransızlar şehire yeni kuvvetler yığdılar. Ermenilerin de aralarında bulunduğu bu haydut sürüsü, yapmadıkları kötülük bırakmadılar. Maraş Savunması’ nın bayraklaşan önderlerinden Hafız Veliyüddün Efendi ile beldenin tanınmış din alimlerinden müderris Mustafa Efendi’ nin şehit edilmesi, yediden yetmişe, kadın-erkek Maraş’ lıları düşmanın üzerine saldırttı. Savaş inanılmaz destanlarla 12 Şubat’ a kadar devam etti. Düşman sürüldü ve Maraş’ tan kovuldu.Gazi Maraş’ a 13 Nisan 1925 tarihli ve 2626 sayılı kanunla “Kırmızı Kordelalı” İstiklal Madalyası verildi. Daha sonra da hak ettiği adla anıldı; Kahraman Maraş...

Yusuf ŞİMŞEK

ANZAK’ lı Torunlar Dışişleri Bakanı’ nı Dinlemedi

* Avustralya Dışişleri Bakanlığı, atalarını anmak için Türkiye’ ye gitmek isteyen
Anzak torunlarını terör konusunda uyardı ama sözünü geçiremedi

Atatürk’ ün gazilik niteliği üzerinde kısa bir değerlendirme yaptığımızda dünya gazilerine örnek teşkil ettiğini görebiliyoruz. O; öyle bir gazidir ki; savaşın gerçek yüzü diye tanımlayacağımız acı, gözyaşı, kan gibi telaffuzu bile insanın kimyasını bozan kavramları açık ve net bir biçimde dile getirmiştir. “Yurtta sulh cihanda sulh” diyerek barışın önce içsellikle ve giderek dışsallıkla gerçekleşebile ceğinin altını çizmiştir. “Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş cinayettir” savını ileri sürerken, insanlık tarihinin en karmaşık ve değişken olgusunu bir cümle ile özetlemeyi bilmiştir.

O, öyle bir gazidir ki, yine bütün dünyaya, “Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar göz yaşlarınızı dindiriniz, evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Bu toprakta canlarını verdikten sonra artık onlar bizim evlatlarımız olmuşlardır” diyerek o muhteşem barış çağrısını yapmak yine ona nasip olmuştur.

Barışa odaklı bir gazinin kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, her yıl dedelerini ziyarete gelen torunları kucaklıyor. Üstelik dışişleri bakanını bile takmadılar; Avustralya Dışişleri Bakanlığı bu yıl Türkiye’ ye gitmek isteyen ANZAK’ lı (ANZAC= Avustralya ve Yeni Zelanda Orduları) torunları terör konusunda uyarmasına karşın, Şafak Ayini’ ne katılarak manevi ödevlerini yerine getirmesini bildiler.

Çünkü Gazi Atatürk’ ün mesajlarını iyi okumuşlardı.
25 Nisan Büyük Harekat

25 Nisan 1915 Pazar sabahı İtilaf Devletleri saat üç buçukta ve dört büyük akın halinde yedi noktada çıkarma teşebbüsüne geçmişlerdi. Arıburnu’ nda çıkarmaya katılan kuvvetleri taşıyan nakliye gemileri Donanma’ nın koruması altında sahile yaklaştı. Fakat Mehmetçiğin ateşi ile karşılaştı. Ancak donanmanın güçlü taarruzu ve zayiatın önemsenmemesi Mehmetçiğin geri çekilmesine neden oldu. Böylece Anzak birlikleri karaya çıkmayı başardılar. Bu çıkarma harekatına 30.000 Avustralya ve Yeni Zelanda’ lı deniz piyadesi katılmıştı.

Sabaha karşı ilk top sesleri duyulur duyulmaz Maydos’ un batısında bulunan 19. tümene silahbaşı yaptırılmıştı. Bu tümenin başında Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal vardı. Çıkarma harekatının seyrinden düzenli haber almamakla beraber tehlikeyi sezmişti. Bir alay ile bir bataryayı hemen Sarı Bayır yönüne sevketti. Kendisi at sırtında ve askerin önündeydi.

Bazı yabancı kaynaklara göre Mustafa Kemal’ in çıkarma esnasında Conkbayırı’ nda bulunması İtilaf Devletleri için şanssızlık olmuştur. Çünkü ilerlemek için fırsat bulmuş olan Anzaklar eğer durdurulmamış olsalardı ve o gün Conkbayırı işgal edilseydi savaşın neticesi orada ve o anda alınmış olurdu. Bu tahlili Türk raporlarında da görmekteyiz: “Şayet İtilaf Devletleri Kabatepe’ deki birliklerini büyük miktarda takviye etmiş olsalardı ve sık sık hücum ederek iki kilometre kadar içerilere girebilselerdi, yani yüksek kısımları tutmuş olsalardı, belki başarıya ulaşılırdı.” Mustafa Kemal’ in düşmanın ilerlemesini önlemeye azmettiğini şu sözlerinden daha iyi anlıyoruz. “Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir.”

Şiddetli çarpışmalar, cephe hattının olmadığı dar bir alanda gerçekleşti. Askerler karmakarışık savaştı. Kimin nereye hakim olduğu belli değildi. Mehmetçik yere düşüyor ancak ANZAK güçlerini içerlere bırakmıyordu. Bazı çarpışmalar siperlerin içerisinde oluyordu. Süngülerle ya da yumruklarla gırtlak gırtlağa bir boğuşma acımasız bir savaş sahnesini görüntülüyordu. Şehit düşenlere imrenenler “hiç olmazsa kurtuldu” diyorlardı. Anzaklar hatırı sayılır savaşçılardı. Fakat Mehmetçik kendi topraklarını, kendi analarını, kendi bacılarını, kendi çocuklarını, kendi namuslarını koruyor ve seve seve şehit mertebesine yükseliyordu. Anzaklar ise, binlerce kilometre uzaklardan gelmişler, ne için çarpıştıklarını bile bilmeyen, sadece politikacıların emirlerine itaat eden kişilerdi.

Çok kısa bir zaman diliminde bu bölgede 50 bin kişi canlarını vermişti, binlercesi de uzuvlarını kaybetmişti. Politikacıların “üç günde geçeriz” dedikleri boğazın mavi suları kırmızıya boyanmış, suyun üzerindeki cansız bedenler ise bir ada görüntüsü oluşturmuştu.

Şafakta Dans ve Hüzün Birarada

24 saat süren uzun bir yolculuk... Avustralya ve Yeni Zelanda’ dan yola çıkan Anzakların torunları, 25 Nisan 1915’ te şafak vakti yaptıkları çıkarma sırasında ölen dedelerini anmak için bu yolculuğa katlandılar.

Sadece sevmek yetmez insana. Sevmeyi bilmek gerekir en başta ve emek harcamak güçlü kılar sevgiyi. Hak edeni sevmek gerekir aynı zamanda. Sevgi küçüm senmez, alaya alınmaz. Değerini bilmek şarttır sevginin. Seveni anlamak bir insanlık ölçüsüdür.

Böylesine yaklaştılar sevgiye Anzakların torunları. Önce Çanakkale’ ye 30 km uzaklıktaki koya geldiler. Dans ederek, uyuyarak geceyi geçirdiler. Saatler ilerledikçe Anzak Koyu’ nda , Şafak Töreni’ nin yapılacağı alan yavaş yavaş insan seliyle doldu. 5 bin kişi, Avustralya Donanma Korosu’ nun çalıp söylediği şarkılarla hareketlendi. Güneşin doğuşunu şarkılarla bekledi genç, yaşlı Anzaklar. Şafak Ayini’ ne, Yeni Zelanda Kültür Sanat ve Tarihi Miraslar Bakanı Judith Tizard ve Avustralya Savunma Bakanı Robert Hill, Çanakkale Vali Yardımcısı Mustafa Güler, Almanya, İngiltere, Fransa, Pakistan; Hindistan; Afrika, Kanada ve İrlanda’ dan temsilciler katıldı.
Anzak Anıtı’ na çelenklerin konulmasından sonra başlayan törende konuşan Avustralya Savunma Bakanı Robert Hill, bu topraklarda yaşanan savaşın, savaşan ülke haklarını birbirine bağladığını anlattı ve burada düşmanlığın olmadığını söyledi.

Yeni Zelanda Kültür Sanat Bakanı Judith Tizart da, Mustafa Kemal Atatürk’ ün 1934 yılında Avustralya ve Yeni Zelandalı annelere yönelik sözlerini hatırlatarak, “Atalarımız bu topraklarda Mehmetçik ile yan yana koyun koyuna yatmakta. Atatürk’ ün de dediği gibi onlar Türk milletinin bağrında. Biz dost topraklara barış için kardeşlik için bundan sonra da geleceğiz” diye konuştu. Gelibolu 2’ nci Kolordu Komutanlığı’ nda görevli bir subay da yaptığı konuşmada, Mustafa Kemal Atatürk’ ün sözlerini tekrarladı. Bu konuşma töreni izleyen Anzaklar tarafından alkışlandı.

75 yaşındaki Batı Avustralyalı Michael Coleman’ ın babası da bu topraklarda savaşan gazilerdenmiş. 10 yıl önce kaybettiği babasının adına törenlere her yıl düzenli olarak katılan Coleman, “Duygularımı anlamanız için babamla tanışmalıydınız. O Türk askerine hayrandı. Her zaman sizlerden ‘centilmen’ olarak bansederdi. Ben de ölene kadar bu törenlere katılmayı istiyorum. Babamın mezarına buradan toprak bile götürmüştüm” diyerek bu törenlerin anlamını bir kez daha dile getirdi.

Terör Uyarısına Rağmen Geldiler

Terör, her ülkede barışa ve istikrara yönelik bir saldırıdır. Birr başka tanımlamayla terör, “kuralsız bir şiddettir” Terörle mücadele etmek için uluslararası işbirliği vazgeçilmeyecek bir önkoşuldur. Oysa bu yalın gerçeğin üzerinden atlamakta inat etmeye devam ediyoruz.

Bugüne kadar terörün genel ve ortak bir tanımı yapılamamıştır. Bu bataklığın kurutulması, insanlık geleceğinin ve güvenlik sorununun öncelikli bir meselesi olmalıdır. Ucuz politikaların sinekleri güçlendirmeden öte gidemediğinin ayrımına ulaşmalıyız.Panik yaratmak, ‘acabalara’ düşürmek, korkuya ve endişeye sevk etmek, yılgınlık duygusunu itelemek sadece terörün işine yaramıştır.

Avustralya Dışişleri Bakanlığı’nın, Türkiye’ye gelişlerde dikkatli olunmasını istemesi ve terör uyarısında bulunmasına rağmen, Anzak Koyu’nda yapılan törene katılanların sayısı geçen yılın iki katını buldu. Törenler de olayısız ve herhangi bir taşkınlık yaşanmadan sona erdi, Anzaklar atalarını huzur içinde andı. Gelibolu Yarrımadası’nda Anzak Koyu’nda sabah yapılan ‘Şafak Ayini’nde de Jandarma tarafından sıkı güvenlik önlemeleri alındı. Karadan ve denizden kuşatılan Anzak Koyu’nda Gelibolu 2’n ci Kolordu Komutanlığı’ndan yüzlerce mavi bereli Mehmetçik görev aldı .

 

Çiğdem BAYRAK

Travma Sonrası Stres Bozukluğuna (PTSD) DİKKAT!!!

Gazetelerin üçüncü sayfaları vahşet, cinayet türünden haberlere yer verir. Pek çoğumuzun ilgisini çeken bu tip konular üzerinde fazla durmadan okur geçeriz. Belki de kendi başımıza geleceğine pek ihtimal vermediğimiz için yaşanılanları önemsemeyiz. Hatta düşünmeyiz, irdelemeyiz.

Oysa gördüklerimiz ya da bir başkasından duyduklarımız bir sebebin sadece sonuçlarıdır. Kan dökme ve ölümle sonlanan olaylar, yaşanılmış olumsuz bir sürecin getirdikleridir.

Köşemde ele almak istediğim mesele, insanlık tarihinin en karmaşık, değişken olgusu olan savaşı yaşayanların savaş sonrası karşılaştıkları sorunların kısa bir irdelenmesi olacaktır.

Hepimizin bildiği gibi savaşın iki boyutu vardır. İlki sıkça dile getirilen zaferler, kahramanlıklar, cesaret, madalya gibi kavramların kapsadığı alandır. Bu kavramlar, edebiyat dalında destan, menkıbe, epik türdeki eserlerle karşımıza yoğun olarak çıkar. Toplumlar bu tip değerleri onur ve gurur abidesi biçiminde nesilden nesile büyük bir ciddiyetle aktarırlar.

Diğer boyut ise, ne yazık ki, soyut bir bağlamda ele alınır ve “Korkunç, dehşet verici” ünlemleriyle nitelendirmekle yetinilip, geçiştirilir. Oysa savaşın bu düzlemi derinliğine incelendiğinde; savaşı; güzel, cakalı, şaşaalı bir olay olarak değil, gerçek yüzüyle görüyorsunuz; kan, ızdırap ve ölüm olarak.

Gazilik savaşın derinden yaraladığı bir karakterdir. Savaşın baki kalan tanıkları, sıradan bir insanın görmeye dayanamayacağı sahneleri birebir yaşamış, savaş sonrasında bile etkilerinden kolayca kurtulamamıştır. Öyle ki, yaşadıkları, hayat tarzı üzerinde derin tesirler bırakmış ve ona yön vermiştir. Gelişmiş ülkelerde yapılan çalışmalar savaşa katılan her üç kişiden birinde savaş sonrası ruhsal düzensizlikler olarak nitelendirilen psikolojik yaraların hasıl olduğunu açık ve net bir biçimde ortaya koymuştur.
Dolayısıyla bir gaziyi incelemeye ve gazilik olgusu üzerinde düşünmeye başladığımızda bu gerçeklik yüksek bir duvar gibi karşınızda duracaktır. Olaya sığ bir bakış açısıyla yaklaşırsanız hem konunun özünden uzaklaşırsanız hem de sizler için yaşamlarını feda edenlere riyakarlık yapmış olursunuz. Üstelik “herkes savaşa gidebilirdi, savaşmış da ne olmuş?” mantığıyla onlara yaklaşırsanız, gazilerin tek değer yargıları olan karşılıksız sevgiyi nefrete, kine dönüştürmenin zeminine katkı sağlarsınız. Bu nedenle gazilere karşı sergilenecek tavır çok hassas dengeler üzerine kurulu olmalıdır.

“Travma Sonrası Stres Bozukluğu” diye nitelendirilen PTSD (Post Travmatic Stress Disorder), savaş alanlarında çatışmaya maruz kalan askerlerde görülen gerçek ve teşhis edilebilen bir ruhsal yaralanmanın tıp dalındaki adıdır. PTSD’ nin geçmişte bir problem olduğu biliniyordu. I. Dünya Savaşı sonrası askerlerde görülmüş ve uzmanlar tarafından “ savaş nedeniyle gelen ruhsal çöküntü adı verilmiş, ancak hakkında pek bilgi ortaya konulamamıştı. II. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı sonrası hastalık yeni bir ad aldı: Savaş Yorgunluğu.

PTSD’ nin önemi Amerikanın Vietnam Savaşı sonrası daha iyi anlaşılır oldu. Savaştan dönen pek çok gazi, savaşın getirdiği ruhsal yaralanmanın tedavi edilememesi sonucu, gerek kendi canına, gerek yakınlarına ve çevreye kan ve ölümle biten pek çok eylemi gerçekleştirdi. Bununla birlikte yine pek çok gazi alkol ve uyuşturucu batağına saplandı, topluma uyum sağlamada zorluk çekti ve kaderini yalnız yaşamaya çalıştı.

Nihayet 1981’ den sonra PTSD’ nin ciddiyeti kavrandı, üzerine yoğun bir şekilde eğinildi. Tedavi ve teşhis üzerine çeşitli araştırmalar yapıldı, makaleler, kitaplar yazıldı, konferanslar verildi.

Amerikada PCT adlı rehabilitasyon merkezinde yapılan araştırmalar PTSD ve etkileri nedir? sorusuna yanıt bulmaya çalışıyor. Bir tablo ortaya konulmuş; bir yanda savaş deneyimleri diğer yanda PTSD’ nin etkilerinin açılımı verilmiş. Savaşta yaşanılanların dozajı arttıkça PTSD’ nin tesirlerinin de arttığı görülüyor. Düşman saldırılarına karşı uyanık ve tetikde kalan askerlerin 1/3’ ünde görülen PTSD’ nin tesiri sıralanıyor: Beden ve ruhsal yapıyı zorlayan gerginlik durumu, anormal düzeyde ürkmek, konsantrasyon güçlüğü, uykuya dalma ya da derin uyku bozukluğu, olaylar karşısında sürekli endişeli olmak ve kolayca etkilenmek, yalnızlığını paylaşmamak, kalabalık yerlerden kaçmak, açık alanda bulunma fobisi, güvenlik için silah bulundurma, tehlikeyi sevmek.

Savaşın dehşet verici yüzüne tanıklık edenlerde ise, PTSD’ nin dozajı artıyor: Savaşta gördüklerini tekrar yaşamak ve bilinç altına itilen olayların yüzeye çıkması, sürekli endişelenerek savaşla ilgili derin düşüncelere saplanmak, savaşta yaşadığı bir olayı hatırlatan yeri, insanı ve nesneyi hatırlamaktan kaçınmak, yaşadığı olayların kabusunu görmek, hayatta kalmaktan ötürü suçluluk duymak.

Askerin savaş deneyimi yüksek seyretmişse, örneğin, çatışmalara girmişse ve yakın arkadaşlarının ölümüne tanıklık etmişse, PTSD’ nin baskısı daha yoğun açığa çıkıyor; Savaş sonrası duygusal donukluk, insanlarla ilişki kurma zorluğu, sosyal izolasyon, sosyo-ekonomik ve kültürel etkinlikler karşısında ilginin azalması, duygusal donukluğun devamı için alkol ve uyuşturucu kullanma, deprasyon.

šiddet ve hiddet duyguları savaşta yoğun yaşanmış ise, işte bu noktada PTSD acımasız yüzünü gösteriyor; öfkeli ve her an patlamaya hazır ruh hali, şiddetli tavır sergilenmesi, otoriteye karşı gelme duygusu, ahlaki değerleri hor görme ve yasalara güvensizlik.

Dikkat edildiğinde savaşta yaşanılan tecrübelerin yoğunluğu ile PTSD’ nin olumsuz ve etkili tesirleri arasında doğru bir orantı gözleniyor.

Travma Sonrası Stres Bozukluğu’ na dikkat çekmenin zamanı geçti. İvedilikle problemin üzerine gitmeli ve rehabilitasyon merkezlerini yaygınlaştırmalıyız. Yoksa hiç bir vicdan, PTSD’ ye maruz kalıp, kabul etmenin mümkün olmadığı bir olayı gerçekleştiren gaziyi suçlayamaz.

 

Ender DENİZ

Bir Güneydoğu Gerçeği: 5. Tim

Otopsi Yayınevi’ nin bizlere ulaştırdığı kitapta. Güneydoğu’ da 1990-1996 yıllarında tim, takım ve bölük komutanlığı yapmış bir gazinin kaleminden güneydoğu gerçeği destansı bir havada verilmiş.

Yazar abdullah Ağar, 1967’ de Ankara’ da doğdu Ankara’ da okudu. 1989’ da Kara Harp Okuludan teğmen olarak mezun oldu. Önce Piyade, sonra Komando, sonra da Özel Kuvvetler subayı oldu. İlk Kıt’ ası Bolu Komando Tugayına ayak basar basmaz Güneydoğu’ya; Güneydoğu’ ya vardığı gece de ilk operasyonuna çıktı. Bestler, Gabar, Azerbeycan, Deve Geçidi, Siirt, Hani, Lice, Brüksel, Paris, Amsterdam, Cudi ve Kuzey Irak’ ta geçen 6 yılın sonunda, beline aldığı üç kurşun yarasından oluşan bir nişanı, komutanlığını yaptığı birliklerden de 25 gazi ve 11 şehidi vardı.

Kitaptan yaptığımız bazı alıntıların da yardımıyla Abdullah Ağar’ ın kitabı “5. Tim” i siz Gaziler Dergisi okurlarına tanıtmaya çalışacağız.

“Doğayla, teröristle ve kendimizle olan kavgamızda zorlandıkça, bizde olan ve belki de sadece bizim gibilere mahsus olan, ama ortaya çıkması da o kadar kolay olmayan bir akkorun, gönüllerimizde saklı olduğunu öğrenmiştik. Buradaki yaşam, her şeyin bittiği yerde yeniden başlamayı sağlayacak bir gücün varlığını bize hissettirmişti. Ve o gücün bizi her an koruduğunu ve kontrol ettiğini”

Savaş, bilek gücüyle, akıl ve yeteneklerle, teknolojiyle ama en çok yürek gücüyle yapılır. İnsan, ruhunda ne muazzam bir güç barındırır ki davasına böyle yürekten bağlı olanlarda ortaya çıkar ve her şeyin bittiği yerde yeniden, yeniden başlar insan. Savaş belki bu yüzden insanın en çok ruhunu tüketir.

“Muhteşem bir manzara ayaklarımızın altındaydı. Seyrettiğimiz vahşi bir masumiyetti. Bu benim ülkemin güzelliğiydi. Gözlerimiz de gönlümüz de kamaşıyordu. O sisin içinden bütün heybetleriyle fışkırmış tepeler başka nerde ve ne zaman böyle güzel görünebilirdi? Vahşi şiir, güneşin ışıltılarını karşılıyordu. Ve bu buluşma, bizi de, bizdeki gerçek güzellikle buluşturmaya çağırıyordu. Ve herkes güzelliği kendindeki güzellik kadar görüyordu. Askerler gecenin insanı kaskatı eden gerginliğinden kurtulmuş, sessiz sedasız bu muhteşem güzelliğin seyrine dalmıştı. Doğa sanki bizimle kavga etmiş sonra da gönlümüzü almıştı.”

“Zor bir operasyonun içinde olmamıza rağmen, moraller iyi gözüküyordu. Asker halinden kendini belli ederdi. Onlar onurlu bir tarihin yeni bir sayfasını yazdıklarının farkındaydılar. šimdi dolaştıkları dağlar harcı kanla karılacak bir nirengi noktasıydı. Belki bir kısmımız ölecekti. Ancak hiçbiri paylaştığımız bu onuru unutmayacaktı.”

“Tek bir gerçek vardır orada,
O gerçek yaşanır.
Adı: “ölüm” dür.
Kimi yaşar öylesine; ölse de ölüdür, ölmese de...
Kimi yaşar doyasıya; ölse de diridir, ölmese de...”
Yazar, kendi deyişiyle “ölüme meydan okumak için ölmeden ölen asker” in coşkudan korkuya, endişeden boşvermişliğe uzanan iç fırtınasını, fiziksel gibi görünen zorluklar karşısında asıl iradenin, azmin ve ruhun bilendiğini yazmış. Dağların çetin şartlarına karşı vücutların, fiziksel gücün tükendiği yerde iradenin devreye girip duran kolları, bacakları nasıl harekete geçirdiğini anlatmış. Bu irade gücünün kaynağının ise Mehmetçiğin vatanına, davasına duyduğu inanç olduğunu vurgulamış Abdullah Ağar.

“Azim ve iradeyse inanmaktan doğuyor; vatanına, davasına, dinine. Bunun tarihte yazan adı iman kuvvetidir. Bu sadece yürümek için değildir. Asıl yeri, ruhların bedenlerden söküldüğü can pazarlarıdır. Ayakların köke takar gibi taktığı, ileri gidişlerin kaçmaya, mıhlanıp kalmaya çağrıldığı anlarda, kola kuvvet, bacağa takat veren şeydir.”

Olayların geçtiği coğrafyayı ayrıntılı tasvirlerle okuyucuya aktarmış. İnsanla doğanın insanla bilinmezin mücadelesini vermiş kitapta. Her an çatışmayı bekleyerek ilerlemenin gerilimini, nihayet çatışmaya girmenin “Artık ne olacaksa olsun” demenin gücünü vermiş.

Askerin fiziksel şartlarla mücadelesini ve ruhundaki gerilimleri anlatırken bazen de olaylara esprili bir açıdan bakmış yazar.

“5. Tim kayadan kayaya, ağaç kökünden ağaç köküne, yerdeki kuru daldan başka bir dala, çimen öbeğinden bir diğerine, bitmiş ottan başka bir ota, özetle mayının olamayabileceği bir yere basarak ilerlemeye çalışıyordu. O zaman, danalar keklik gibi nasıl seker? Sorusunun yanıtı da bulunuyordu.”

Ve bir komutanın yüreğinden geçenleri yazmış askerleri için. Ateş hattındaki yaralı askerinin başında bekleyen komutanın çaresizliğinde, çaresizliğin ne demek olduğunu öğretmiş.
“Ya bölgenin emniyeti sağlanacak ya da helikopter gelmeyecekti. Çaresizlik içinde kıvrandım. Ağlayacağım ama askerden kaçamıyorum. Kendimi bir şeyler yapmak zorunda hissediyorum. Yoksa askerim ölecek!... Benim 5. Timimin bir askeri orada aşağıda sessizce yatıyordu. Belki nerede olduğunu bilmiyordu. İsmail oracıkta korunmaya muhtaç bir bebek gibiydi. Usluydu Birlik ruhum ve komutanlığım yeni bir mücadelenin içindeydi”

“Anaların anıldığı bu yerde, askere komutanca bir analık yapmak vardı ya. İşte bu çok zordu. Bu benim analığım. Komutanım ben, belki ana kadar yakın. Yirmi yıl besleyip büyüten ana kadar yakın. Ve belki bir an gelip anadan yakın olacak bir komutandı adım. Askere ana kadar yakın bir komutan olmalıyım.”

“Muharrem Üsteğmen hem cepheden hem de yandan yemiş olduğu ateşle sıkışmış olmalıydı. Acaba ne yapmıştı? Ateş altında şehitleri yaşatmak için çok uğraştığını düşündüm. Sonrada o naaşları ve askere ait onuru korumaya çalıştığını. Ve bunun için savaşmak zorunda olduğunu. Öldürdüğünü. Ve bunu ölmek üzere yaptığını. šimdi bedeli can olan bu kavgada, sorumluluğundaki canları koruyup, can almaya çalışıyor”

Yapılanların “bir iç güvenlik harekatı” değil, mevzi harbi esaslarına uygun bir anlayışı ortaya çıkaran “dağlarda muharebe” olduğunu yazarak, ya da “Aslında kayıp yoktur. Varsa varsa “şehit” vardır “gazi” vardır” dediğinde, ve mayına basmış askeri anlattığı paragrafta “O an o Mehmet’ in hali nicedir? O artık, kalan ayağı öpülesi bir gazidir” gibi cümlelerle orda yaşananların bir savaş, ölenlerin şehit, yaralananların da vazife malülü değil gerçek birer gazi olduklarının altını çizmiştir.

Bu asker nasıl böyle can vermeye hazır gider, namlunun ucundan çıkan sıcak ölümün üzerine? Nedir düşündüğü o an? Kimdir?

“O an, sıcacık yatağında mışıl mışıl uyuyan milletimin insanı için, bir iki dakikanın uzun sürecek bir tatlı rüyaya, haydi haydi yettiğini düşündüm. Oysa bu dağda, sabahın köründe, toprağın bedeli candır diyen Mehmetçiğin, bir iki dakikada yaşadıkları, belki bir ömre bedeldir.”
Ya uğrunda gözünü kırpmadan şehit ya da gazi olduğu insanlar bizler... Bilir miyiz, bilmek istermiyiz, ne hisseder Mehmet, kanı ılık ılık akarken toprağa... Savaşın dışında kalanların, güvenlikleri uğrunda savaşılanların, savaşın sıcaklığını anlayabilmelerini nasıl arzuladığını anlatmış yazar.

“Hep gönlümde bir çatışmanın görüntülenmesi, filme alınması yatardı. Türkiye’ nin batısında yaşayan insanımızın, bir çatışmada olanları bizzat yaşayabilmesi, hissedebilmesini çok isterdim. Acaba verdiğimiz mücadele sayesinde yataklarında rahat uyuyan insanlar, bizim halimizle hallenebilirler mi? Hoş, bir çatışmayı değil hissedebilmek, anlayabilmek bile çok zordu ya...”

Yazar Güneydoğu’ daki savaşın farklılığını, kendine özgüllüğünü profesyonel bir askerin bakış açısından dile getirmiştir.

“Klasik Harp Doktrini’ nin papucunun dama atıldığı bu tür mücadelelerde, küçük birlik harekatının sonuç verdiği düşünülürse, yatırımın bu birliklere yapılması gerektiği ortaya çıkıyordu.”

“Güneydoğu, Körfez Harbi ve pek çok bölgesel harp gösterdi ki; çatışma ortamı zaman ve mekana yayıldıkça, klasik harp teknik ve taktiklerine bağlı kesin sonuç alma düşüncesi demode oluyor. Taban veya destek bulan; kendini rakibine kaptırmak istemeyen herkes bu mücadele türüne başvuruyor. Böylece Gayri Nizami Harp ve Gerilla Harbi doktrinlerine dayalı mücadele anlayışı gün geçtikçe daha fazla işlerlik kazanıyor. Güneydoğu’ da yaşananlar, harp literatüründe köklü değişikliğe yol açabilecek sayısız tecrübelerle dolu”

“Dağda klasik harp taktiğinin “savunan ve taarruz eden taraflar” tespitinin yapılamayacağı durumlara çok rastlanır. Bazen her iki taraf savunur, bazen her iki taraf saldırır, bazen de savunma mı yapıyoruz, yoksa hareketlerimiz saldırmaya mı yönelik, kendimiz dahi bilmezken uzaktan uzağa atışıp durulur. Güneydoğu pek çok halinde olduğu gibi, bu haliyle de enteresandır. Yapıtığımız kendine has çoğu kere kuralsız bir kavgadır.”
Dağdaki düşman, karşı taraf yani terörist, o niye oradadır? Neye inanıp dağa çıkmıştır?
“Düşman olarak karşımıza dikilen bu zavallılar nasıl kandırılmıştı? Gabar’ da ele geçen kadın bir terörist, kendisini “Gabar’ da ayakkabı mağazaları olduğunu” söyleyerek dağa çıkarttıklarını anlatmıştı. Kandırıldığı zaman kadının ayağına giyecek ayakkabısı yoktu sanırım. Yakalandığındaysa ayağında rengi aymış, kenarları yırtınmış bir çift mekap vardı. Bir başka teröristi, terörist yapmazdan evvel, uçak pilotu yapacaklarını söylemişlerdi. Hatta ifadeye göre Gabar’ daki Deştabira Yaylası’ nda havaalanları bile vardı. Onlar güç, özgürlük, menfaat, macera palavralarıyla zulmün, ihanetin içine çekilmişlerdi. Bir ideolojinin peşinde, o ideolojinin gereklerine inandırılmışlardı. Kullanıldıklarının, boşuna öldüklerinin, öldürdüklerinin ve öldürüldüklerinin farkında değillerdi. Bilemiyorlar ki; amaçladıkları şeye ulaşsalar bile, bugün onları kışkırtanlar, yarın onlara tatlı bir rüya bile göstermeyecekler. Aynı Araplar gibi. Onlarda dün bizi satmışlardı. Bugün şerefleri, inançları ve insanlıkları esir. İşte PKK bünyesinde toplanmış zavallılar ya yitik ya da yitik olma sürecindedir. Kapıldıkları girdap, ruhlarının kararmasıyla başlar, hüsran dolu bitişle yaşamı yok eder.”

“Onlar bizim hiçbir zaman yapmaya ihtiyaç duymadığımız, psikolojik eğitimle adamlarını ayakta tutuyorlardı. Onlar için uydurulmuş bir amaca inandırılan bu insanlar, ölünceye öldürülünceye veya gerçeği anlayıncaya kadar yıkılmıyorlardı. Çünkü hepsi insandı. İnanmaya muhtaçtı. Yalana bile inansa o yolda kendini harcıyordu. Oysa karşılarında, mutlak gerçeğe inanmış bir milletin askerleri vardı. Belki dağdaki teröristler farkında değiller ama, onlar da bizimle beraber inandıkları mutlak gerçeği terk edince terörist olmuşlardı. İçlerindeki ajan ve düşman azınlıklar hariç, hepsinin anası atası bizlerin anası atası, Allah’ ımız da aynı Allah’ tı. šimdi onlar gitmiş, Batının kendileri için uydurduğu bir ideolojinin içinde kendilerine tapıyorlardı.”

Yazar, kitabında PKK ve amaçları hakkındaki gözlemlerine de yer vermiş;

“Çatışmaların özünde başkalarının menfaatleri olduğunu anlamak zor olmadı. Terör örgütünün ne yaptığını düşünmem yetmişti. PKK’ nın bizi yenip özgürlük mücadelesini tamamlamak gibi niyeti yoktu. Onlar asıl düşmana karşı Türkiye’ yi yumuşatıyorlardı. Örgüt bir stratejinin eseriydi. Ve o strateji “Terörizm yaptığı mücadeleyi hiçbir zaman kazanamaz. Ama terörle mücadele eden her zaman kaybetmiştir!” diyordu. İşte bizim kaybımız yitip giden bir milli servetti. Bu kimi zaman sayılabilen bir değer olurdu. Kimi zaman da hiçbir şeyle ölçülemeyen bir askerin canı!...”

Abdullah Üsteğmen Kuzey Irak Harekatı sırasında 5. Tim’e komuta ederken beline aldığı üç kurşunla dağdan iner.Kitapta iyileşme sürecinde kendisinin ve ailesinin yaşadıklarına da yer vermiştir.šehre döndükten sonra uğrunda savaştığı insanları artık daha farklı değerlendirmektedir.šehirdeki insanın Güneydoğu’da yaşananlara duyarsızlığına duyduğu şaşkınlığı ve isyanı şu sözlerle dile getirmiştir;

“Uğrunda mücadele ettiğimiz ve nasibimizce yüreğimizde hissettiğimiz değerlerin mutlaka korunması gerektiğini, ancak bunun, bu devirde çok zor olduğunu kavradım...

Bizler mukaddesler için dağdaydık. Peki toplum nerede?... šehrin insanlarında yüce değerlerimizin bayağılaştığını görünce ,geleceğimizi düşünerek kaygıya kapıldım. Onur, şeref, namus, bayrak, sancak, dil, din, iman, Allah, Peygamber ve askerr. Hani bunlar insanımızın yan gözle baktırmadığı değerlerdi? Benim gördüğüm insanların çoğunda böyle bir dert yok gibiydi. Hatta birisi ; “Ya kardeşim bu iş bu kadarcık para için yapılır mı?” diye sormuştu. Gaddarlaştığımı hatta söveceğimi anlayınca susmuştu. Demek mukaddeslerin değeri artık parayla ölçülüyordu. Sevgiden, sevginin kaynağından insanımızın büyük hızla koptuğunu anlamak zor olmadı,”

Abdullah Ağar’da savaşı yaşamış bir askerdi. Ölümü solumuş savaşın yakıcı acısını yüreğinde hissetmiş, silah arkadaşlarının can çekişini görmüştü. Vücudundaki yara günden güne iyileşiyordu ama ruhundaki yaranın iyileşmesi için daha fazla zamana ilgiye ve sevgiye ihtiyaç vardı. O şanslı bir Güneydoğu Gazisiydi. Ona alabildiğine destek olan bir ailesi vardı. Bu ruhsal iyileşme sürecini şu sözlerle bizlere aktarmış. Gazi Üsteğmen;
“ Birkaç kez yaşadıklarımı kaleme almak istedim zor geldi. Sonra sadece yaralanmamla ilgili bir şeyler yazmak istedim. Bu daha zor geldi. Hiçbir şey yazamadım. Sanki geçmişime dokunamıyordum. Yazmak istediğim her şey, aklıma gelen her anı, hala acı dolu ve etkiliydi. Düşündüğüm zaman olayı yeniden yaşamaya başlıyordum. Mermilerin sesini duyuyor, el bombalarını roketleri patlarken görüyordum. Gündüzün aydınlığında sabahın kör karanlığını yaşıyordum.Sonra aklıma şehitler geliyordu. šırnak morgunun soğuk betonunu hatırlıyordum. Gözüm dalıp gitmişken, bir noktaya takılıp kalmışken, kendimi yakaladığım çok oluyordu. Artık dağın etkisinden kurtulmak istiyordum. Ancak ne kadar unutmak istersem isteyeyim olmuyordu. Hatıralar yaşanıyordu. Ne kadar iyi olmaya çalışırsam çalışayım, ne kadar iyiyim dersem diyeyim; bu doğru değildi. Dalgın ve donuk olduğum ailemin ve arkadaşlarımın gözünden kaçmıyordu. Etkileri yok saymakla, etkiler ortadan kalkmıyordu. Geceleri sayıkladığımı söylüyorlardı. Oysa hiç sayıklamazdım. Sayıkladığım geceler başımı bekleyen annem, babam kardeşlerim “biz” i benden dinliyorlardı. Sanki bu acı dolu bir canlı yayındı. Bazen patlamalarla, mermi sesleriyle uyandığım oluyordu. Allahtan yakınlarımın alabildiğine güçlü bir desteği vardı. Onların sevgi ve ilgi dolu yoğun desteği olmadan iyileşmek zor olurdu. İnsanı onaran. Daha ötesi geliştiren ve yetiştiren sevgiden başka neydi?”

Savaşın etkilerini orda bulunmuş herkes bir biçimde yaşıyordu. Kimi bir süre sonra atlatıyor kimi içinse bu etkiler tüm yaşamını kaplayan bir kabusa dönüşüyordu. Yazar bu etkilere de değinmiş kitabında.

“Asker dağda yürümekten kaldırımda yürümeyi bile unutmuştu. Onlar dağda aradıkları tehdidi, izinde, apartman çatılarında ararlardı. Bu sadece askerde değil komutanda da olurdu. Tehditle yaşamak zorunda kalan her asker, şehrin güvenliğine uyum sağlayıncaya kadar, dağdaki tedirginliği şehirde de yaşardı. Kimi egzoz patlayınca mevzi almaya kalkar, kimi de belindeki silaha sarılırdı.”

Mehmetçik davasına yürekten bağlı. Toprağın aldığı arkadaşına da... Ölmez sağ kalırsa bu can pazarında, tüm hayatı boyunca yüreğinde taşıyacağı bir hüzün, boğazında takılıp kalmış bir yumruk olacak arkadaşının ölümünü seyredişi.
Ölümle göz göze gelmiş, arkadaşının ölümünü ya da yaralanışını görmüş insanları anlayabilir miyiz? Hayır O’ nların ruhlarında esen fırtınayı anlayamayız, paylaşamayız. Ama onlar için yapabileceğimiz çok şey var. Her şeyden önce unutmamız ve unutturmamız gereken esas nokta şu; Onlar kimin için savaştı?

Yazarın sözleriyle “Bu insanların ihtiyaç duydukları şey, vefaydı, sevgiydi, bu vatanın yaşayan bir onuru olmaktı.”

“Kim, acınızı paylaşıyorum, derse desin, acı paylaşılamıyordu. Hali yaşamamış insanın söylediği şeyler afaki kalıyordu. Bir bacağını ya da ayağını kaybetmiş, ya da ne bileyim işte eksilmiş bir insana söylenebilecek hiçbir şey olmuyordu. Belki sadece bir teselli olurdu. Belki bir an acılar unutulurdu. Ziyarete gitmek gaziyi değil, ziyaretçiyi onurlandırırdı.

Kopan bir kol
Olmayan bir bacak
Ruhta kopup giden fırtına
Bacaksız babası olan bir ilkokul çocuğu
Ya kaçıp giden nişanlı, terk ediveren sevgili.
“Ben sana bakamam” diyen eşler.Eksildiği için yüzüstü kalıveren insanlar
Peki ya evlat acısı?
Anaların, babaların yürek paralayan sesleri
Dul bir şehit karısı, yetim kalan bebeler.
Bunların ne olduğunu yaşayandan başka kimse bilemezdi. Herkes, birgün, bir şeyleri unutsa da; gaziler ve şehit yakınları, bütün yalnızlığıyla kendi gerçeklerini yaşıyorlardı.”

Abdullah Ağar’ ın “5. Tim” i gözleriniz dolmadan, tüyleriniz diken diken olmadan, yüreğiniz titremeden okuyamayacağınız bir kitap. Hiç unutulmaması gerekenleri bize hatırlatmak için yazılmış bir kitap.

Son olarak yine kitaptan bir mesaji buradan okurlara iletmek istiyorum.

“Gazilerin, insanlardan beklediği, suratlara yapıştırdıkları acıma ve hüzün değildir. Bütün mertliğiyle onların fedakarlığını, onlarla beraber yaşayabilecek bir ruha sahip olmaktır.”

Barış PINAR

Kavgayı Hiç Sevmedim Daha Doğrusu Sevemedim

Hem kıskanıyordum hem övünüyordum halamın oğlu Süleyman’ ın derslerindeki başarısını, pehlivan gücünü, medeni cesaretinin getirdiği sosyal duruşunu. Annemin kıyasıya yarattığı rekabette her kaybedişim bilinç altında bir aslanı besliyordu. Eniştemin bizi güreştirirken aldığı zevki, Roma imparatorlarının vahşi hayvanların önüne güçsüz Hıristiyan öncülerinin parçalanışında hissettiği keyifle örtüştüğünü belki göremiyordum, ama her yenilişinde güçsüz kollarıma bakıp içerliyordum. Bu kasların belleğine kazımalıydım güçsüzlüğün ne demek olduğunu. Belki de ilk ihaneti onlar gerçekleştirmiştir. Beni yenilginin mahcubiyetiyle tanıştıran kaslarım ve aklımın tembelliği olmuştu. Bununla birlikte unuttukları bir şey vardı; irademin bir gün onlara gereken emri vereceğiydi. O tembelleri zorlayacağı, harekete geçireceği an bir gün gelecekti. Bana yeter dediklerinde onları dinlemeyeceği me söz vermiştim. Af onlar için geçerli olmayacaktı. Kaslarım ve aklım çalışmak zorunda kalacaktı.

Kavgayı sevmedim daha doğrusu sevemedim. Saldırganları yatıştırma yeteneği hayvanların davranışlarında görülüyordu. Gerek geri çekilme gerekse boyun eğme belirtileri göstererek bunu ortaya çıkarıyordu. Ünlü davranış bilimcisi K.Lorenz, insanların da önceleri aynı biçimde davrandığını, ama av silahlarını yapmayı öğrenince, bulundukları toprakları gereğinden fazla kalabalıklaştırmayı başardıklarını ve sahip oldukları toprakları korumak için birbirlerini öldürmeye başladıklarını ve silahların kullanılması duygusal açıdan öldüren ile öldürülen arasına bir mesafe koyduğu için boyun eğme yanıtlarının git gide zayıfladığını ileri sürüyordu. Yaşamını südürebilmek için başka cins hayvanları öldüren, avcı olmaktan çıkan insanoğlu, böylece hemcinslerini öldüren saldırgan haline geliyordu. Thomas Hobbes’ da, insanın bozulan bu doğal durumunu “çirkin, kaba, yoksul ve kısa ömürlü görüyordu. Çatışmamak kavgadan kaçmak insanın varlığına bir ihanet yüklemişti. Öyle ya! Kabil’ de Habil’ i öldürmemiş miydi?

Yine de ilkemden taviz vermeden nokta olan bu ömrü sürdürmeyi hedefliyordum. İnsanı sevecektim, hatalarını görmezden gelecek ve ana yaratandan ötürü saygı duyacaktım. Aşağılamalarına, hor görmelerine araç gibi beni kullanmalarına izin verecektim. Belki de böylelikle gelişiyor, ilerliyor, çağ atlıyorlardı. İnsanlık adına denizde damla olan basit yaşamım kolaylıkla harcanabilirdi. Yalnız tek bir isteğim vardı, o da, bana saygı duymalarıydı. Yalansız, dolansız istemeleri önemliydi; bedenimi ve ruhumu...

17 yaşında tanıdım platonik denilen saf aşkı. Bir asker gibi onun okuldan çıkışını yağmur, kar demeden bekliyor iki yüz adım sonra bırakıp görevi yerine getirmenin gururu ile eve dönüyordum. Ancak ders kitapları bana bakıyor, bende boş gözlerle onları seyrediyordum. Okuyor, okuyor ama hiçbir şey anlamıyordum. Tembel olan aklım ihanet sürecini çalıştırıyor ve farklı bir kulvarda yenilmenin zeminini hazırlıyordu. Onlarca yazılı, sözlü yeterli gelmiyordu. Aşamayacağım yüksek duvarlar örmüştü platonik sevdam derslerle arama... Sonuç; okul yaşamamımın başarasızlığı ile noktalandı. Saf aşkım ise, gereğini yaptı kaybolup sislere karıştı. Kaybetme duygusu gölge gibi peşimi bırakmıyordu. Aslında yenilmekten de bıkmıştım. Tek umudum Çar Deli Petro ve onun ünlü sözü olmuştu: “Yenile yenile yenmesini öğreneceğim”.

Kültürel açıdan beslendiğim toprak gelenekçi, muhafazakar, milliyetçi tohumlara uygundu. Baba ile konuşulmaz, anneden ükülürdü. Tek egemenlik kız kardeşler üzerinde hissedilirdi. Namus kavramını ortaya atığında akan sular durur, kızkardeşe sopayı verdiğinde gizlice tatmin olurdunuz. Siz kral o da kulunuzdu. Bir kral ve bir halk senaryosu sürdürüldü. Ancak bir gün demokrasinin geleceğini ve tahtınızdan indirileceğinizi hesaplamadığınızdan dolayı hüsrana uğrayabilirdiniz. Öyle de oldu. Kız kardeşimin demokrratik talepleri evrimle değil, devrimle gerçekleşti. Ve ölçüsü kaçarak ...

İlk zaferim kız erkek ayrımını kaldırdığım yıllara denk geldi. Cins farkı gözetmeksizin gençleri bir araya getirip onları konuşturdum, kaynaştırdım. Yaşıtlarımı “çay” adı altında dans patileri düzenleyerek, piknikler organize ederek mutlu oluyor, mutlu ediyordum. Herkes gülüyor, sevgiyle kucaklaşıyor ve kavgadan uzak duruyordu. Onlarca genç bir sonraki organizemi soruyor, katılmak için can atıyor, yenilerini de kabul edip edemeyeceğimi merak ediyordu. Giderek grup büyüyordu. Turizm sektöründe küçük bir şirket gibi hizmet üretiyordum. İnsanları eğlendiriyor, neşe ve sevincin kaynağında besleniyordum. Öyle bir plasenta kurmuştum ki, güçlü bir beden ve ruhla geceğe hazırlanıyordum.

Hırs çok önemli bir tetikleyici kuvvet. Zafer yeni bir zaferin zeminidir. Küçük grubumu mutlu etmek yetmiyor,daha çok mutluluk üretmek istiyordum. Daha büyük hedefler koymak, emek harcamak benide yükseltecekti. Dar alanda kısa paslaşmalar yeterli değildi. Büyük sahalarda top koşturmanın zamanı gelmişti.

Ülke sıkıntılı bir dönemden geçiyordu. Ekonomik kalkınma gerçekleştirilmemiş, sağlık sorunu çözülmemiş, eğitim çağ dışı bir düzeyde kalmıştı. İşsizlik ise, başını almış karanlık yolculuğunda ilerlerken, terör belası da bu bataklıktan beslenmiş giderek güç kazanmıştı. šehit asker, polis ve öğretmen cenazelerinin ardı kesilmiyor, savaş alanlarından kaçanlarsa sırıtarak medyaya poz veriyordu. Milyonlarca kilometrelik topraktan elimize kalan ve kanla çizdiğimiz Misak- ı Milli’ nin mirasına da göz dikilmişti. Kardeş kavgası denilen sağ-sol çatışması yerini önce ASALA adlı Ermeni terörüne sona da PKK denilen bölücü teröre bırakmıştı. Sağ-sol çatışmasından bitkin, yorgun düşmüş ve acılara boğulmuş halk yeni gelen fırtınanın tahrip gücünü bilmiyor, hükümet edenler ise ekonomik ve sosyal boyutunu hesaplamıyordu. Dünyayı pazar haline çeviren, hammadde kaynaklarını yıldırım hızıyla tüketen , gelirin yüzde 80’nini paylaşmak adına insanlığın yüzde 80’nini açlığa terk eden uluslar arası şirketler ülkelerindeki yönetimleri kullanıp bölgesel savaşları körüklüyorlardı. Ellerini ovuşturarak bir yanda küresel köy nidaları atıyorlar, diğer yanda ise öbek öbek insanlığı bölüyorlardı.

Onbinlece insan hiçbir şeyin, ayrımında olmadan göçüyor, kefen bezleri iştahla akan salyaları silmeye yetmiyordu. Tanrı rolünü oynayanlar adeta insanlaşmanın giyotini olmuşlardı. İnsanlığa biçtikleri elbise ise sadece tüketen, tüketmek için yaşayanların giyeceği türdendi.

Büyük oyun böylesine akıp giderken, bizde nasibimizi alıyorduk. Sele dönüşen gözyaşları akan kanı temizleyemiyor, anaların feryatları dinmek bilmiyordu. Koruma mekanizmasını çalıştıramayan o, öpülesi eller donuk bir şekilde “ En büyük asker bizim asker” nidalarıyla savaş tarlasına gönderilenlere “güle güle” demek için sallanıyordu. Bir yanda fırlatılan 20’ lik gençler, diğer taraftan bayrağa sarılı tabutlarla dönüyorladı. šanslı olup sağ dönenler ise, duyarsızlığın duvarına çarpıp, “bu şansın içine...” diyerek hayıflanmaktaydılar.

Özetle zor zamanlardı. Ve o günlerin birinde geleneklerin getirdiği şekilde asker yolculuğuna hazırlanıyordum. Kurulan asker sofrasında herkesin odak noktası olmak pek keyif vermişti. Tur organizatörlerini yitiren gençler dağılma tehlikesiyle yüz yüze kalmışlardı. “šimdi bizi kim toparlayıp, eğlendirecek, bir araya getirecek” sorularına verdiğim yanıt “ herkes kendi bahçesini ekecek” olmuştu. Çünkü herkes birer birey olmalıydı, potansiyelini açığa çıkarıp, kendini topluma ispat etmeliydiler. Görev; insanlığın gelişiminde bir kilometre taşı olup, bir tuğla dikmekti. Böylelikle toplumdaki iş bölümünü dürüstçe yerine getirip, özgürlüklerini kazanabilirlerdi. “Asker gönderme” fotoğrafının karesinde sevinç ve üzüntü kaynaklı en çok ağlayan, annemdi. Yaşlı gözü beni projektör gibi beni izliyordu. İlk kez bedeninin çöktüğüne, ayakta güçlükle durduğuna tanıklık ediyorum. O dik başını omuzları zor taşıyordu. Bu durum karşısında ağlamamak için kendimi zor tuttuğumu hatırlıyorum.

“Dağlar, dağlar doruğunda anam ağlar, yarim ağlar” ancak bu sefer ben ağlıyordum. İbrahim, soğukkanlı, görev aşkından başka aşkla tanışmayan, yavuklusu olmayan-belki fırsat bulamayan-vatan uğruna ölmeyi ilke kabul eden, hakkı tanıyan bir İç Anadolu genci... Fazla konuşmazdı, dinlemeyi ise çok severdi. Güldüğünü görmediğimi söylesem abartmış olmam. Cebinde taşıdığı kareleri küçük bir not defterine sürekli bir şeyler yazarken, rahatsız edilmekten hiç hoşlanmazdı. Bir çatışmada, sinirli bir biçimde bağırıp üstüme çullanmasaydı nokta atışının kurbanı olup şehitlik mertebesine ulaşmıştım. Gizlenmiş, dürbünlü, gece atış yapabilen “kanas” keskin nişancı tüfeği nasıl fark ettiğini bugün bile anlamış değilim.

Neden ben ölmedim de o öldü? sorusunu zaman zaman sorarım. Hatırlamak istemediğim ama kabusum olan o günün ilk ışıklarında, çayı verirken yanlışlıkla üzerine döküp ayağını kızıl bir gonca gibi kızartmıştım. šaşkınlıktan ne yapacağımı bilmezken o, beni soğuk kanlı bir biçimde yatıştırmaya, sakinleştirmeye çalışarak, “Düşmanın mermisi ayağımı kızıla boyamasın yeter” demişti. Saat 9 sularıydı. Bir grup teröristin peşine düşmüktük. Döne döne dağların doruklarına çıkıyorduk. Bir anda, ortalık, bayram yerinde patlayan fişeklerin görüntüsünü ve sesini andıran manzaraya dönüştü. Mermilerin ıslığı vızıldaması farlı yönlere sipere yatan askerlerin koşuşturması diğer çatışmalanda olduğu gibi zihnimin bellek hücrelerine kazılıyordu. Ateşe karşılık verdiğimde, sağ tarafımda bir askerin kımıldamadığını gördüm, ama yoğun ateş altında olduğum için onunla ilgilenemiyordum. Yaklaşık yarım saat sonra irade dışı bir hareketle kanlı upuzun yatan ere yardım edebilmek amacıyla sürünerek ona yöneldim. İyimisin arkadaşım? dedim. Cevap vermedi. Hafifçe dürttüm. Hiç tepki alamadım. Yavaşça başını kendime doğru çevirmeye çalıştım. Ve o yüz ile karşılaşınca bir an dondum, nefes alamadım, içimden sıtmanın soğuğu dışarı fırladı, sırtım buz kesti. Başından akan kan toprağı, nemlendirmiş sağ tarafını yapıştırmıştı. Tanıdım o, İbrahim’ di. O soğuk kanlı ifade kaybolmamış, ama gülümseyen bir ağız karşımdaydı. Göğsünde bir çeşme ve o çeşmeden akan kan yavaşça toprağa süzülüyordu. Dört saat onun yanında çılgınca mermi yaktım. Tetiği çektim, bir kere bir kere daha, sonra şarjörü doldurdum yine sıktım...
Hiç değişmeyen durum, şu tekdüzelik buradaki yaşamın sen ve kesin biçimi. Yaşam bu biçimde sürecek. Bugüne benzeyen yarınlar, dünün tıpkısı bu günler. Bu tekrarlamanın derinliğinde vatana, bağımsızlığımıza, özgürlüğümüze gözünü dikenler ile onların karşısında ölümüne duranlar yatıyor. Belki de bu durum böylece yıllarca sürüp gidecek. Umutsuz bir sabırla durmadan bekleyeceğiz. Ne için? Başımızı dik tutan değerler için, tam bağımsızlığımız ve onurrlu bir adacık üzerinde dünyayı selamlamak için... Ne mi bekliyoruz? Her ıslık sesinde sinirleri çelik olup gerilen, kaşlarını çatan, kaçamak bakışlarla bakıp omuz silken herkesin beklediğini bekliyoruz. Alınyazımızı ve yanında taşıdığı sinsi bir pusudan çıkacak merminin gelişini! Yanı İbrahim’ in beklediğini...

Görevimi iyi yapmış olmalıyım ki, komutanlar “Övünç Belgesi” verdiler. Takdir edilmiştim. Onurlandırılmıştım. Hayatımda ilk kez resmi bir belgeyle yüceltiliyordum. Beygeyi herkese, en başta anama gösterip gururun o tatlı okşamasına teslim olacaktım. İnsanlar beni gördüklerinde parmaklarıyla işaret edip “Kahraman” a bak diyeceklerdi. Devletin görevlileri saygıyla ayağa kalkıp “ buyrun nasıl yardımcı olabiliriz?” tavrı içinde bulunacaklardı. Askerden önce çevremde oluşan kalabalık iki katına belkide üç katına çıkacaktı. Anılarımı anlatmaya başlayınca pür dikkat, ağızlar açık, kulaklar dik beni dinleyecekler, hatta “nadan biz orda değildik?” diye sorup kıskanacaklardı. Mutlu günler, güvenli bir gelecek ellerini açmış, kucaklamak için sabırsızlanıyordu. Çünkü tapudan da üstün bir belgem vardı. Bana her kapıyı açacaktı. Üstelik en zor durumlarda yanımda olacak silah arkadaşlarım vardı. šöyle demiştik; “ Birimiz hepimiz için hepimiz birimiz için en kötü günde, sırt sırta varolacağız.”
“Asker Gönderme” ile “Asker Dönüşü” kutlamaları arasında temel fark ikincisinin kısa sürmesiydi. Devlete katılanlar, bir bahane bulup erken ayrıldılar. Önemsemedim. Günler kırana girmemişti. Görüşüp, konuşa cağımız günleri saymakla bitiremezdik. Çünkü herkesin işi gücü vardı. Aralarında evlenenler bile olmuştu. Ayrıca gidişin mi yoksa dönüşün mü daha değerli olduğunu çözümleyecek durumda da değildik.

Evliyim. Çocukluğumdan beri tanıdığım eşim benimle çok ilgili. Çocuğum üç yaşında. Evimi geçindirecek bir işim var. Bu arada yeni bir alışkanlık edindim; Koşmak; Fiziksel özgürlüğün en üst düzeyi. Önceleri yarım saat koşuyordum şimdilerde ise iki saat. Öyle seviyorum ki, koşmayı ve koşarken düşünmeyi. Koştuğum zaman yatakta bir saat sağa sola dönüyorum, ama koşmadığımda üç saat yatakta kalıyor televizyona boş boş bakıyor ve yeniden uyumayı deniyorum. Eşim, çocuğum uyuyor ve yalnız başıma oturuyorum. Düşünmekten bile sıkılır hale geldim. Alkol, evet, beni uyutuyor, düşündürlüyor. Önceleri iki üç bardak sonraları bir şişe. Ama ilaç gibi geldi. Beni uyutuyor. Yalnız değilim, alkol var. Arkadaş gibi, hep yanımda, beni terk etmiyor, bir bakkal mesafede, bakkalın rafında bana gülümsüyor, “beni al yalnızlığını paylaşalım” diyor. Alıyorum. Ancak şunun ayrımında değilim, “o mu beni alıyor, ben mi onu?”

Alkol ile ben artık hep beraberiz. Onunla dışarıda randevulaşıp baş başa veriyoruz. Sonra, sonra mı? Birlikte kavgaya gidiyoruz. Biri çıkıp bize ters mi baktı! Alkol ile ben öyle bir dövüşüyoruz ki, beni hiç terk etmiyor, yalnız bırakmıyor. Beni sinirlendiren her kim olursa olsun, en yakınlarım, en sevdiklerim dahil, alkol ile birlikte gidip hesap soruyoruz, insanları kırıyoruz, ortalığı dağıtıp duruyoruz.
Hiç umurumda değil, “sen sakatlanmadın, bacağın kolun kopmadı, gözün çıkmadı gazi değilsin” demeleri. Kimin umrunda ki, gazi olsam olmasam. Hem ben terörle gazi olmak için savaşmadım. En çok kızdığım “neden İbrahim, neden ben değil?” sorusunun yanıtını bulamamam. Ne şanslı adam İbrahim, o Tanrının yanında şimdi. Ya ben hala yaşıyorum. O mermi beni bulmadı. Çok mu şanslıyım? Neden Tanrı beni şehit olarak yanına almadı? İbrahim’ i rüyamda görüyorum, gülümsüyor bana. Halamın oğlu Süleyman gibi onu da kıskanıyorum. Çok kıskanç birimiyim?

En yakın arkadaşım alkol beni yönlendirmeye başladı. Eşime ilk tokadı attım, İlk küfürümü savurdum. Ellerim kanayıncaya kadar duvarlara vuruyor ve rahatlıyordum. Eşim, sık bir şekilde evden kaçıyor ve beni sevgili arkadaşımla alkolle baş başa bırakıyor. O ve ben evi de dağıtmaya, eşyaları kırmaya dökmeye başladık. Arkadaşlarım uzaklaşıyor. Akrabalarım, “alkollü ve geç saatlerde bizi telefonla rahatsız etme” diye kah ikaz ediyor kah rica ediyor. En sonunda annemle telefonun fişini saat 12’ den sonrra çekeceğini bildirdi. Kimseyi arayamıyorum. Aslında utanıyorum. Çünkü insanları üzüyorum, rahatsız ediyorum. Beni sevenler, sisli bir yolda kayboluyor. Biliyorum, tek sorumlusu benim.

Eşim artık dayanamadığını ve ayrılmak istediğini söyledi. Yapılacak bir şey yok. Teklifine olumlu cevap verdim. Boşanması beni etkilemedi. Çünkü arkadaşım alkol var. O, bana her şeyi unutturur. Kimseye gereksinimim yok. Ama yalnızım... Alkol konuşmuyor benimle. Hep konuşan benim, o susuyor, sadece gözlüyor.

Kadir PALALAR

Gazilerin Müktesep Haklarını Geri Almaya Çalışan Zihniyeti Kınıyoruz

Mevcut sorunları yetmezmiş gibi gazilerin elindeki birkaç hakkın alınmasına
yönelik yasa taslaklarını şiddetle protesto ediyoruz

Müktesep sözcüğünün Türk Dil Kurumu sözlüğündeki anlamı kazanılmış, edinilmiştir. Harcanan emeğin karşılığında size geri dönen her şey birer haktır. Bir sporcu yaptığı antrenmanın karşılığını sahada ya da müsabakada alır, bir işçi iş gücünün karşılığını ücret olarak alır, bir sanatçı yaratısı olan eseriyle değerlendirilir, övülür. Bir gazi ise, yaşamını sunar, yüce değerler uğruna... Gerek devlet gerekse vatandaş maddi ve manevi hizmetle ödemesini yapar, yapmak zorundadır. Ödenen bedel hiçbir şekilde geri alınamaz, diğer bir anlamda; MÜKTESEP HAKLAR GERİ ALINAMAZ.

Sosyal güvenliğin pek çok tanımı yapılmıştır. C. Talas’ a göre, sosyal güvenlik bir mesleksel, fizyolojik ya da sosyo ekonomik riskten ötürü geliri ya da kazancı sürekli ya da geçici olarak kesilmiş kimselerin geçinme ve yaşama ihtiyaçlarını karşılayan bir sistemdir. Henry Richardson da sosyal güvenliği “esas amacı, çalışma gücünü, beden ve ruh sağlığını devam ettirmek için etkin kaynaklarını, daimi veya geçici bir şekilde kaybedenlere kollektif veya toplum olarak yardım etmek suretiyle onların ihtiyaçlarının esaretinden kurtarmaya” çalışan sistem olarak görür. Bu tanım lamaları arttırabiliriz. Fakat dikkat çekmeye çalıştığımız nokta, sosyal güvenliğin bir hukuk adı olmaktan çok bir sistem olduğuna işaret etmektedir. Çünkü, sosyal güvenlik herşeyden önce bir sosyal program ya da politikadır. Daha doğrusu sosyal politikanın bir parçasıdır.

Sosyal güvenliğin yöntem ve ilkeleri devamlı tartışılmaktadır. Birçok yerde sosyal güvenlik sistemlerinde derin boşluklar vardır. Bu boşluklar, büyük halk kitleleri nin ya hiç ya da yeterli ölçüde korunmamasına neden olmaktadır. Az gelişmiş ülkelerde bu boşluklar, çoğu kez kaynakların yokluğuna veya azlığına bağlanabilir.Fakat kazanılmış hakların (müktesep) geri alınması yönündeki çabanın gerekçesi hiçbir biçimde ülkenin ekonomik kriz içinde olmasına bağlanamaz.
Çünkü sosyal güvenliğin somut ödevi, herhangi bir nedenle kısmen ya da tamamen çalışamaz duruma düşen ve bu nedenle gelir kaybına uğrayan, muhtaç duruma düşenlere insan onuruna yaraşır asgari bir hayat sürmeleri için gerekli olan geliri sağlamaktır. Ayrıca sakatlığa maruz kalanları tekrar çalışma hayatına döndürmek için rehabilitasyon hizmeti vermesi de ödevleri arasında sayılır.

Bununla birlikte hukukun prensipleri çok açık ve nettir; Kanunlar gereği yürütülemez, sosyal hukuk devleti hukukun istikrar ilkesine uyar, kazanılmış haklar (müktesep) geri alınamaz ve vazife malulleri, yani sık kullanılmayan diğer adıyla gaziler kendi kendilerini değil, idarenin yönlendirmesi, talimat ve görev vermesi sonucu ortaya çıkmış bir olgudur.

Koşullar doğru tavrı dayatırken hükümetin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ nın (ÇSG) içine düştüğü çelişki, yanlış duruş bir aczi simgelemektedir. Sosyal güvenlik ve hukuk temellerini altüst eden yasa taslağı üzerinde çalışan beyinlerin, çizmeye çalıştıkları rotanın ülkenin geleceği ile paralellik arz eden gazilik olgusu üzerinde olumsuz etki yaratacağı da açıktır.

Tazminat Karakterli Sosyal Yardımlar

Anayasamızın 60. md “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir” diyerek 1962 Anayasası’ nda tekrarlamıştır. Yine 61. md. sosyal güvenlik bakımından “özel olarak korunması” gerekenleri saymıştır. Bunlar, sosyal güvenlik uygulamasındaki tazminat karakteri ağır basan yardım türüdür. Anayasa ilgili madde de devlete, harp ve görev şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malül ve gazileri koruma ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat düzeyi sağlama ödevi yüklemiştir. Yurt içinde ve dışında meydana gelen terör olayları sonucunda hayatını kaybeden, sakatlanan ya da yaralanan bazı kamu görevlilerine veya ailelerine tazminat verilmesi ya da aylık bağlanması son yıllarda çıkarılan bazı kanunlarla kabul edilmiştir. Bunlardan, 3.11.1980 tarih ve 2330 sayılı Nakti Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun, iç güvenlik ve asayişin korunması ve kaçakçılığın men, takip ve tahkiki konularında görevlendirilen emniyet, silahlı kuvvetler, Jandarma Genel Komutanlığı, MİT mensupları, çarşı, mahalle ve kır bekçileri, gümrük muhafaza amir ve memurları, hakim, savcı yardımcıları ile güven ve asayişin korunması konularında hizmet gören diğer kamu personeli ile sivillerden bu görevleri dolayısıyla yaralanan veya sakatlananlara, ölümlerinde ise mirasçılarına devlet bütçesinden tazminat verilmesini ya da aylık bağlanmasını ön görmüştür. Bu konuda bir de yönetmelik çıkarılmıştır.

23.4.1981 tarihinde kabul edilen 2453 sayılı Kanun ile, yurt dışında sürekli görev veya her türlü geçici görev nedeniyle bulunan Türk uyruklu kamu personelinden, bu görevleri dolayısıyla (görevleri sona ermiş olsa bile) yurt dışında uğradıkları tedhiş veya suikast sonucu ölen, sakat kalan ya da yaralananlar hakkında da 3.11.1980 tarih ve 2330 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanacağı kabul edilmiştir.

2330 sayılı Kanun hükümleri daha sonra güven ve asayişi ihlal eden eylemler nedeniyle yakalanan, gözaltına alınan, tutuklanan veya hükümlü bulunanların muayene ve tedavileri ile görevlendirilen ve bu görevleri dolayısıyla öldürülen, sakatlanan veya yaralanan sağlık personeli ile kaçakçılığın men, takip ve tahkiki maksadıyla mayınlanmış sahaların temizlenmesinde görev alanlardan bu görevleri esnasında ölen, sakatlanan veya yaralanan lara kadar genişletilmiştir.

Anayasa’ da bazı maddeler delinebilir! ya da değiştirilebilir, ama şehit ve gazi olgularını kapsayan bir maddeyle uğraşmak ne kamu vicdanında kabullenilecek ne de ilahi boyutta affedilecek bir davranış biçimi olamaz.

Kitabi Sözler, Hamaset Yetmez

Gazilerinin aylıklarının kaldırıldığı yönündeki iddialara ilişkin açıklama! 22.03.2004 tarihinde ÇSG Bakanlığı’ ndan kamuoyuna sunuldu:

“Son günlerde, Emeklilik Sigortaları ve Emeklilik Sigortası Kurumu Kanun Tasarı Taslağı’ nın 14’ üncü maddesinde; terörle mücadele sırasında yaralanan malul gazilere ödenmekte olan aylıkların, bu malul gazilerin sigortalı olarak herhangi bir işte çalışmaya başlamaları durumunda kesileceği, yolunda düzenleme yapıldığı, malul gazilerimize halen Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı tarafından ödenmekte olan aylıkların ise Kanun Tasarı Taslağında düzenlenmediği, dolayısıyla müktesep hakların ortadan kaldırıldığı yönünde bazı iddiaların dile getirildiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği gibi, Hükümetimizin Acil Eylem Planında Sosyal Güvenlik Reformu başlığı altında; Sosyal Güvenlik Kurumlarında norm ve standart birliği sağlanması, uzun vadeli ve kısa vadeli sigorta kollarının birbirinden ayrılması, prim dışı ödemelerin Sosyal Sigorta Kurumları bünyesinden ayrılarak, prim karşılığı olmayan ödemeler için bütünleştirilmiş bir Sosyal Hizmet ve Sosyal Yardım ağının kurulması ve tüm vatandaşlarımızı kapsayan Genel Sağlık Sigortasına geçilmesi öngörülmüştür.

Bu çerçevede on beş aydır bakanlığımızca yürütülen çalışmalar sonucu; SSK, Emekli Sandığı ve Bağkur’ un tek çatı altında toplanarak hak ve yükümlülüklerin birbirine paralel olarak düzenlenmesi, halen bu kurumlar tarafından her hangi bir prim karşılığı olmayan; özürlü çocukların eğitim ve rehabilitasyonu yardımı, 65 yaş aylığı, šeref Aylığı, Vatani Hizmet Tertibinden Bağlanan Aylık, Vazife Malüllüğü Aylığı gibi aylık veya yardımların da kesinlikle herhangi bir hak kaybı olmaksızın, yeni kurulacak olan Sosyal Hizmetler ve Sosyal Yardımlar Kurumu tarafından yerine getirilmesi tasarlanmıştır.
Emeklilik Sigortaları ve Emeklilik Sigortası Kurumu Kanun Tasarı Taslağının 14’ üncü maddesinde ifade edilen malullerden, vazife malulleri (malul gaziler) olmayıp, çalışma gücünün 2/3 ünü kaybetmekten dolayı ilgili sağlık kurullarınca maluliyetine karar verilmiş olan kişilerdir.

Vazife Malullüğü Aylığı; Sosyal Hizmetler ve Sosyal Yardım Kanunu Tasarı Taslağın’da öngörülen düzenleme uyarınca; Sosyal Hizmetler ve Sosyal Yardımlar Kurumu’nca ödenecektir.

Bu aylıklar Devletimizin, Vatan savunması sırasında canları ve kanlarıyla mücadele eden kahramanlara yapılması gereken ödemelerdir.

Yapılacak yasal düzenlemelerle; maluliyet aylıklarında herhangi bir azalma olmayacağı gibi, malul gazi olup sigortalı herhangi bir işte çalışmakta olanlardan halen kesilmekte olan Sosyal Güvenlik Destek Pirimi kesintisi ile ilgili de malul gazilerimiz lehine düzenlemeler yasa taslaklarında yer almaktadır.

Esasen, hazırlanan Sosyal Güvenlik Tasarılarıyla, mecvut kazanılmış haklar korunarak sosyal güvenlik sisteminin güçlendirilmesi, hakların geliştirilmesi ve özellikle yoksul ve korunmaya muhtaç kesimlere yapılmakta olan yardımların hak temeline oturtulması amaçlanmaktadır.

Bakanlığımızca; Aziz Vatanın bölünmezliği, Devletimizin Bekası ve Milletimizin Birliği uğruna tereddüt etmeksizin hayatlarını ortaya koymuş šehit ve Gazilerimizin haklarında ve imkanlarında zafiyete neden olacak hiçbir düzenleme yapılmadığı ve yapılmayacağı gibi, Sosyal güvenlik ile ilgili yasa çalışmalarımızın tamamlanması ile birlikte öncelikle, hayata dört elle sarılarak yeniden çalışmaya başlamış malül gazilerimizin durumları daha da iyileştirilmiş olacaktır.

Sosyal Güvenlik Yasa Tasarı Taslaklarımız sekiz aydır Bakanlık WEB sayfasında sosyal tarafların ve kamuoyunun bilgi ve tartışmasına sunulmuş olup, ilgili bütün tarafların görüşleri halen alınmaktadır.

Yasa Taslakları hakkında yanlış anlamaların önüne geçilmesi, şehit dul ve yetimleri ile malul gazilerimizin aydınlatılması amacıyla bu açıklamanın yapılması gerekli görülmüştür”.
Açıklama ile Taslak Çelişiyor

Dikkat edilirse, iddialara bakanlığın verdiği yanıt her duyanın hoşuna gidecek kitabi sözler yumağı. Bunun aksini kimse söyleyemez. Ancak konu irdelendiğinde tam anlamıyla idare-i maslahat politikasının güdüldüğü görülüyor. Gazilik olgusu yıllardır bu tip yatıştırma politikaları ile geçiştiriliyor. Oysa bu yaklaşımların gazilerin manevi bünyesinde “aşağılanma duygusu” yarattığı hiç gözlemlenmiyor.

Başbakan Tayyip Erdoğan “şu anda Türk Silahlı Kuvvetleri’ nin 26 ayrı ülkede askeri vardır.” diyor, ama anlaşılan geri döndüklerinde ne yapılması gerektiğini özenle ÇSG Bakanına iletmiyor.

Çelişkilere bir göz atalım.

Emeklilik Sigortaları Kurumu Kanunu Tasarısı Taslağı’ nın, On üçüncü Bölümde yer alan Geçici Hükümlerden 16. ve 17. maddelerine dönelim.

Geçici Madde 16- Bu kanun yürürlüğe girmeden önce 08.06.1949 tarih ve 5434 sayılı Kanun ve bu Kanuna ek maddeler gereğince ödenmekte olan. Makam ve yüksek hakimlik tazminatı, görev veya temsil tazminatları ile 926, 2022, 2330, 3713, 3480, sayılı Kanunlar gereğince Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı tarafından ödenmekte olan aylıklar ve tazminatlar bu aylıklar ve tazminatları ödeyecek Kurum belirleninceye kadar belirtilen bu Kanunlar çerçevesinde ödenmeye devam edilir ve bunların karşılığı daha önce olduğu gibi ilgili Kanunda belirtilen usul ve esaslara göre tahsil edilir.

Geçici Madde 17- 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre malul veya vazife malullüğü hakkını kazanmış olan iştirakçilerle erlerden çalışmaya devam edenlerden, bu Kanununun yayımından sonra çalıştıkları işlerinden ayrılanların malul veya vazife malüllüğü aylığı alma hakları devam eder.

šimdi Sosyal Hizmetler ve Sosyal Yardım Temel Kanunu Tasarısı Taslağı’ nın, İkinci Bölüm’ ünde Tazminat Nitelikli Sosyal Yardım başlığı altındaki 45. maddeyi okuyalım.

Madde 45- Tazminat nitelikli sosyal yardım, kamu hizmetinde bulunur ya da kamu yararına çalışırken zarara uğrayan bireylere Kurum aracılığı ile Devlet bütçesinden yapılan parasal yardımlardan oluşur.

Bunlar:

a) šeref Aylığı Bağlanması: Milli mücadeleye iştirak eden ve bu sebeple kendilerine istiklal madalyası verilmiş bulunan Türk vatandaşları ile 1950 yılında Türk Tugayı’nın Kore’ ye ayak bastığı Ekim ayından başlamak üzere ve 1953 yılı Pan-Unjon Ateşkes Anlaşmasına kadar Kore’ de fiilen savaşa katılmış olan Türk Vatandaşlarına ve 1974 yılında Temmuz 1 inci ve Ağustos 2 nci Barış harekatına Kıbrıs’ ta fiilen görev alarak katılmış olan Türk vatandaşlarına hayatta bulundukları sürece vatani hizmet tertibinde Bakanlar Kurulunca belirlenecek gösterge rakamının Bütçe Kanunu ile tesbit edilecek memur maaş katsayısı ile çarpımından bulunacak miktarda aylık bağlanır. Daha önce, özel bir kanunla kendilerine vatani hizmet tertibinden aylık bağlanmış olanlar hakkında bu fıkra hükmü uygulanmaz. Hak sahibinin ölümü halinde bu aylık dul eşe %75 oranında bağlanır, ancak dul eşin evlenmesi halinde kesilir. Bağlanan aylıklar hiçbir suretle haczedilemez.

Bu maddenin 1 inci fıkrası kapsamında olan Türk vatandaşlarıyla, harp malulü ve vazife malulleri ve kendilerine refakat eden eşleriyle, şehitlerin eşleri kamuya ait Demiryolu ve Denizyolu işletmelerinin iç hatları vasıtalarında birinci mevkide ve belediye vasıtalarında ücretsiz olarak seyahat ederler. Bu maddenin birinci fıkrasına göre kendilerine aylık bağlanan dul eş de bu haklardan yararlanır.

24.02.1968 tarihine kadar ölmüş olanların dul eşlerine de 0.3.1968 tarihinden itibaren aynı esaslara göre aylık bağlanır. Ancak bunlara 24.02.1968 tarihinden önceki bir süre için herhangi bir ödeme yapılmaz.

b) Vatani Hizmet Tertibinden Bağlanan Aylık: Hiçbir karşılık ve menfaat gözetmeksizin üstün başarı ve gayretle Türk vatanına hizmet etmiş ve bu hizmetleri belgelenmiş olan. Türk vatandaşlarına veya bunların ölümleri halinde muhtaç duruma düşen aile fertlerine vatani hizmet tertibinden ilgili bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla aylık bağlanabilir.
Vatani hizmet tertibinden bağlanacak bu ayrılıklar, ilgililerin kendileri, dul eşleri, yetim ve bakmakla yükümlü olduğu diğer yakınlar için Bakanlar Kurulu’ nca belirlenecek gösterge rakkamlarının her yıl bütçe kanunu ile tesbit edilecek memur maaş katsayısıyla çarpımı suretiyle hesaplanır. Bu aylıklar hiçbir vergi veya kesintiye tabi olmadığı gibi haczedilemez.

Bu madde hükmü gereğince aylık alanların ölümleri halinde, ölüm tarihini izleyen aybaşından başlamak üzere ölenlerin dul ve yetimlerine; 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu’ nun 67 nci maddesinde belirtilen aylığa müstahak dul ve yetimlerine yapılan ödemelerde esas alınan unsurlara ve aynı Kanunun 75 ve 108 inci maddelerinde yer alan hükümlere göre dul ve yetim aylığı bağlanır.

c) Vazife Malullüğü Aylıkları: 3.11.1980 tarihli ve 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık bağlanması Hakkında Kanun kapsamına girenlerden hiçbir sosyal güvenlik kanununa tabi olmayanlara veya dul ve yetimlerine anılan Kanun ve 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunundaki hükümler çerçevesinde vazife malullüğü aylığı bağlanır ve ödenir.

3.11.1980 tarihli ve 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun kapsamına girenlerden hiçbir sosyal güvenlik kanununa tabi olmayanlara veya kanuni mirasçılarına anılan Kanun hükümler Çerçevesinde nakdi tazminat ödenir.

5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanununun 56 ve 64 üncü maddelerinde sayılanlardan hiçbir sosyal güvenlik kanunu kapsamına giremeyenlerin kendilerine, ölümleri halinde dul ve yetimlerine vazife malullüğü ve harp malullüğü aylıkları anılan Kanunun ilgili hükümleri çerçevesinde Kurumca bağlanır ve ödenir.

Kazanılmış Hak (Müktesep) Geri Alınamaz

5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu 08.06.1949 yılında yürürlüğe girdi. 45. maddesi vazife malülünü tanımlar:

“.... Malüllük;

a) İştirakçilerin vazifelerini yaptıkları sırada vazifelerinden doğmuş olursa;
b) Vazifeleri dışında kurumların verdiği herhangi bir kuruma ait başka işleri yaparken, bu işlerden doğmuş olursa;

c) Kurumların menfaatini korumak maksadıyla bir iş yaparken o işten doğmuş olursa; Buna “Vazife Malüllüğü” ve bunlara uğrayanlara Vazife Malülü denir.

5434 sayılı Kanunun On Yedinci Kısım’ ı Vazife Malüllüğü Aylığı ile ilgilidir. 55., 56. ve 60. maddeleri izleyelim:

Madde 55- Vazife malüllüğü aylığı, vazife malüllerinden fiili ve itibari hizmet müddetleri toplamı:

a) (30) yıla kadar olanlara (30) yıl üzerinden;

b) (30) yıl ve daha yukarı olanlara fiili ve itibari hizmet müddetleri toplamı üzerinden;

53 üncü maddeye göre hesaplanacak adi malüllük aylıklarına malüllük derecelerine göre aşağıda yazılı nispetlerde ayrıca zam yapılmak suretiyle bağlanır:

Malüllük derecesi Zam nispeti

1 %60
2 %50
3 %40
4 %30
5 %20
6 %15

Vazife Malüllüğü aylıkları, buna esas tutulan vazife aylık veya ücretleri tutarının % 90 nını geçemez.

(Ek: 3/3/1954-6311/12 md.) Bağlanan aylıkların 50 kuruştan aşağı kesirleri 50 kuruşa, 50 kuruş ve daha fazla kesirleri liraya çıkarılır. šu kadar ki 53 üncü maddeye göre hesaplanacak kesir o madde gereğince ayrıca nazara alınmaz.

Madde 56- (Değişik: 18/3/1976-1976/1 md.) Muvazzal, yedek ve gönüllü erlerin silah altında bulundukları esnada veya celp ve terhislerinde (Serbest sevkler dahil) sevkleri sırasında, Yedek Subay Okulu öğrencilerinin gerek okulda, gerek okuldan evvelki hazırlık kıtasında vazife malulü olmaları halinde, kendilerine, öğrenim durumlarına göre, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 36 ıncı maddesinde tesbit edilen giriş derece ve kademe tutarlarının, daha önce Devlet Memuriyetinde bulunmuş olanlardan kazanılmış hak aylıkları veya emekli keseneğine esas aylıkları, sözü edilen giriş derece ve kademe tutarının üzerinde olanlara bu aylıkları emeklilik gösterge tablosunda karşılığı olan derece ve kademe tutarının, % 70’ i üzerinden aylık bağlanır.

Bu suretle bağlanacak aylıklarına, maluliyet derecelerine göre, 55 nci maddede gösterilen nispetlerde zam yapılır.

Madde 60- Emekli, adi malüllük veya vazife malüllüğü aylığı alanlardan; her ne sebeple olursa olsun er olarak silah altına alınanların vazife malülü olmaları halinde kendilerine malüllük derecelerine göre 56 ncı madde geregince ayrıca erlere mahsus vazife malüllüğü aylığı bağlanır.

On Sekizinci Bölüm Harp Malüllüğü ile ilgilidir. 64. maddeyi alıntılıyalım:

Madde 64- (değişik: 18/1/1979-2177/1 md.)

Vazife malüllerinden bu malüllüklere;

a) Harpte fiilen ateş altında,

b) Harpte, harp bölgelerindeki harp harekat ve hizmetleri sırasında, bu harekat ve hizmetleri sebep ve etkileriyle,

c) Harpte veya harbe hazırlık devresinde her çeşit düşman silahlarının etkisiyle,

ç) Askeri harekatı gerektiren iç tedip ve sınır hareketleri sırasında, bu hareketlerin sebep ve etkisiyle,

d) Barışta ve olağanüstü hallerde, emir veya görev ile uçuş yapan uçucularla hangi meslek ve sınıftan olursa olsun emirle görevli olarak uçakta bulunanlardan uçuşun havadaki ve yerdeki sebepleriyle ve yine emir ve görev ile dalış yapan dalgıçlarla, hangi meslek ve sınıftan olursa olsun emirle görevli olarak denizaltı gemisine veya dalgıç kıtasında bulunanlardan deniz altıcılığı veya dalgıçlığın çeşitli sebep ve tesirleriyle,

e) Anayasanın 66 ncı maddesi veya Türkiye’ nin taraf olduğu uluslararası andlaşmalar uyarınca yabancı ülkelere Türk Silahlı Kuvvetleri gönderilmesini gerektiren durumlarda, birliklerin bulundukları yerlerden hareketlerinden itibaren yurt içinde, yurt dışında, yabancı ülkelerde veya yurda dönüş sırasında, uğramış olan muvvazaf ve yedek subay, astsubay, uzman jandarma çavuş, uzman çavuş, erbaş ve erler (gönüllü erler dahil) ile Türk Silahlı Kuvvetlerince görevlendirilen sivil iştirakçilerle ve T.C. Emekli Sandığına, Sosyal Sigortalar Kurumuna, Bağ-Kur’ a ve çeşitli sandıklara tabi olmayan sivil görevlilere de ayrıca (Harp malülü) denir.

Bunlardan uzman erbaşlara bulundukları kademenin üç ilerisindeki kademenin, uzman jandarma çavuşlara bulundukları rütbenin bir üst rütbesinin aynı kademesinin; astsubaylarla yarbay rütbesine kadar, (yarbay hariç) bir üst rütbenin aynı kademesinin, yarbaylara albay, albaylara kıdemli albay, kıdemli albay ile general ve amirallere bir üst rütbenin , Sivil iştirakçilere ise bulundukları derecenin bir üst derecesindeki aynı kademesinin emekli aylığı bağlanmasına esas gösterge tablosunda karşılığı olan derece veya kademesi üzerinden vazife malüllüğü aylığı bağlanır.

Bulundukları derecenin bir üst derecesi olmayanlar içinde o derecenin son kademe göstergesi esas alınır.

šu kadar ki , harp malülü olan erbaş ve erler ile Türk Silahlı Kuvvetlerince görevlendirilen sivil görevlilere öğrenim durumlarına göre 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 36 maddesinde tespit edilen giriş derece ve kademesinin bir üst derecesindeki aynı kademesinden; bunlardan öğrenim görmemiş olanlara aynı malüliyet derecesinden vazife malülü olan ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa ekli gösterge tablosundaki ilkokulu bitiren iştirakçiye bağlanması icabeden derece ve kademesinin bir üst derecesindeki aynı kademesinden, yine bunlardan 6657 sayılı Devlet Memurları Kanununa göre devlet memuriyeti yapanların ise memuriyette kazanılmış hak olarak kendilerine uygulanan derece ve kademenin bir üst derecesindeki aynı kademesinden vazife malüllüğü aylığı bağlanır.

İştirakçilerden harp malülü olanlara bağlanacak vazife malüllüğü aylığı, harp malülü erlere bağlanacak vazife malüllüğü aylığından az olamaz.

Harp ve vazife malüllerinin, malüllük derecesine göre aşağıdaki yazılı ek göstergelerin yürürlükteki katsayı ile çarpımı sonucu bulunucak miktar “Harp malüllüğü zammı” olarak aylıklarına ayrıca eklenir.
(Değişik gösterge tablosu: 28/2/1995- 4082/4 Md.)

Malüliyet derecesi iştirakçilere, erbaş ve erler ile sivil görevliler için

1 1100
2 950
3 800
4 600
5 500
6 400

Harp malülü sayılacak vazife malüllerinden bir harekatın başarıyla sonuçlanmasını şahsen sağladığı ve örnek tutulacak cesaret ve fedakarlık gösterdiği sıralarda bu malüllüğe uğradıkları usülüne göre sıralı üstlerince saptanan Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları ile Türk Silahlı Kuvvetlerince görevlendirilen sivil görevlilere, Genelkurmay Başkanlığının uygun görmesi ve Milli Savunma Bakanının onayı ile harp malüllüğü zamları % 25 fazlasıyla bağlanır.

Türk Silahlı Kuvvetleri vazife malüllerine bağlanacak aylıkların hesabında ; 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanununun bu kanunla değişik 64 üncü maddesi uyarınca, kendilerinin harp malülü olması halinde bağlanacak aylık ve harp malüllüğü zammı ile vazife malüllüğü aylığı arasındaki farkın % 80’i vazife malüllüğü aylıklarına ayrıca eklenir.

Devlet, görüldüğü gibi bekaasının devamı, ülkenin huzuru, vatandaşın can ve mal güvenliği için hiç çekinmeden yaşamını savaş tarlalarında risk edenleri 1949 yılından bugüne ama az ama çok gücü oranında korumuş, kollamış. šimdi soruyoruz; hangi şaşkın müktesep hakkı geri alacak? Böyle bir girişimin her zaman karşısında olup, mücadele vermek sadece gazilere bir borç değil, ayrıca insanlık ödevidir.

Bununla birlikte Anayasa’nın 61. maddesine yetkililerin kulak vermesini önemle tavsiye ediyor ve bu maddenin değişmezlerden olduğunu ısrarla savunuyoruz.

Anayasa, Madde 61:

“ Devlet, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle , malül ve gazileri korur ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlar .”

Ayşenur ATASOY

İnsanlık Tarihinde Savaş

Savaş’ ın, bu büyük şiddet hareketinin insanlığın binlerce yıllık tarihinde özel bir yeri olduğu bir gerçektir. İnsanlığın büyük acılar çekmesine neden olan savaşın çok çeşitli tanımları yapılmıştır. En çok bilinen, Prusyalı Carl Von Clausewitz’ in “Savaş, politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değildir” şeklindeki tanımıdır. Çağdaş savaş kuramcısı John Keegan ise, “Savaş Sanatı Tarihi” adlı eserinde “Aslında Savaş, politikanın devamını sağlayan bir araç değildir. Eğer Clausewitz’ in vardığı bu hüküm doğru olsaydı, dünyayı anlamak çok kolaylaşırdı” savını ileri sürerek Clausewitz’ in tanımına karşı koyar. Alvin Toffler ise, “21. Yüzyılın šafağında Savaş ve Savaş Karşıtı Mücadele” adlı yapıtında savaşın politika ile ilişkisini önemsemekle birlikte, ekonomi ile de ilişkisine dikkat çekmektedir.

Görüldüğü gibi, insanlığın karmaşık ve değişken bir olgusu olan savaşın nedenleri, niteliği ve kapsamı konusunda tam bir görüş birliği yoktur. Savaş kuramları kabaca iki büyük gruba ayrılır. Bunlardan ilki savaşı insan yaradılışına, ikincisi ise toplumsal ilişkilere ve kurumlara bağlar.

Savaşın ve İnsanlığın Doğası

C.V. Clausewitz’ in “politikanın uzantısı savaş” tanımlaması yeterli değildir. Devletlerin varlığını, ilgi alanlarını ve nasıl elde edebilecek lerinin mantıksal hesaplamalarını ima eder ama bunlara karşılık savaşların tarihi, devlet diplomasi ve strateji kavramlarından binlerce yıl eskiye dayanır. Neredeyse insanoğlu kadar yaşlıdır; savaş; mantıksal amaçların eridiği, duyguların, gururun ön plana çıktığı ve içgüdülerin yönetime el koyduğu insan yüreğinin en gizli noktalarına nüfuz eder. Aristo “İnsan politik bir hayvandır” demişti. Bu mantığı sürdüren Clausewitz’ in ise politik hayvanın savaşan hayvan olduğunu söylemekle yetindi. Her ikisi de insanın düşünen hayvan olduğu ve zekasının avlanma, öldürme yeteneklerini yönettiği düşüncesini göz önüne almaya cesaret edememişti.

Teoloji, savaş ve öldürme arzusunu insanlığın ilk yerleşik düzene geçtiği aşamaya götürür. Kur’ an ve Tevrat, Kabil ve Habil hadisesi ile bu noktanın üzerinde durmaktadır. Maide Suresi’ nin 30. Ayetinde şöyle deniliyor: “Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü.” Tevrat’ ın birinci kitabında, Tekvin’ de, 4. Bab’ ın 8. Ayeti “Ve Kain, kardeşi Habile söyledi. Ve vaki oldu ki, kırda oldukları zaman, Kain, kardeşi Habile karşı kalktı ve onu öldürdü.” şeklindeki ifadesiyle Adem ve Havva’ nın ilk oğullarının, ilk insan katlini gerçekleştirdiklerini bize bildiriyor.

İnsanlar niçin savaşır? Taş devrinde de savaşırlar mıydı? İnsanlar doğuştan saldırgan mıdır? Toplum ve davranış bilimleri uzmanları bu sorular üzerinde yıllarca çalışmalar yapmış ve çeşitli görüşler ortaya koymuşlardır. Onlardan açıklama bekleyen konular ise, insan davranışlarının önceden tahmin edilemeyen yönleri ve özellikle şiddete yönelik davranışların bilinmezliğidir.

šiddete yönelik bir potansiyele sahip olduğumuz genelde kabul görmektedir. Her insan tekme atar, ısırır, kendini koruma içgüdüsüyle tepki verir, ancak bu fikirle yüzleşmek çağdaş insana zor gelmektedir. Ahlaki değerlerimiz tek tanrılı dinlerin izlerini taşıdığından, insanları öldürme olgusu, en zorlayıcı koşullar altında kabul edilebilir hale gelmektedir. Antropoloji, uygarlık öncesi atalarımızın çok saldırgan olduklarını bize bildirirken, psikanalistler içimizdeki vahşinin pek de derinlerde olmadığını ispatlamaya çalışmaktadırlar. Bir askerin komutanının emriyle kendini tehlikeye atmaya hazır oluşuyla, inançları uğruna yaşamdan vazgeçen bir barışsever arasındaki benzerlik dikkat çekicidir. Profesyonel askerler ile barışseverlerin yaşamlarını risk etmelerindeki ortak payda düşündürücüdür. Uzlaşma kültürünün şiddet konusunda vardığı ortak nokta, şiddetin ortaya çıkışına itiraz etmek ama kullanımını yasallaştırmak olmuştur. İlke olarak barışseverlik yüceltilirken, yasalar çerçevesinde ve kontrolünde insanların silahlandırılması bir gereksinim olarak kabul edilmiştir.

Korku, nefret ve tehditlere karşı tepkilerin saldırganlığa ve aynı zamanda savunmaya dönüşmesinin kaynağını nörologlar, beynin lenf sisteminin, beynin ön loblarıyla son derece karmaşık bir ilişkisi neticesinde aradıklarını ısrarla belirtmektedir. Ön loblar “saldırgan davranışları düzenleyen ve kullanan” kısımlardır; Ön loblar hasar gördüğü zaman, insanlarda “Kontrol edilemez şiddetli saldırganlık patlamaları” ortaya çıkar ve “bunların ardından pişmanlık duygusu gelmez”. Özetle saldırganlık alt beynin bir işlevidir ve üst beynin kontrolüne boyun eğer. Bu iletişim nasıl sağlanır? Bir yolu kimyasal geçirgenler diğeri hormonlardır. Bilim adamları serotonin akışını kontrol eden başka bir kimyasalın olup olmadığını araştırmaktadır. Buna karşılık hormonlar çok kolay tanımlanabilir. Erkeklerin testislerinin salgıladığı testosteron hormonunun saldırganlıkla yakından ilgisi vardır. Erkek ya da dişi insanlara verildiği zaman saldırgan davranışlarda artış saptanmıştır. Genel olarak erkeklerde testosteron düzeyinin yüksekliği saldırganlığı arttırırken, düşüklüğünün cesaretsizliğe ya da dövüşme yeteneğinin yok olmasına yol açmadığını söyleyebiliriz. Hadım edilmiş muhafızların başarıları bunu kanıtlamaktadır. Bilim adamlarının üzerinde durdukları bir nokta ise, hormanların etkilerinin, içinde bulunulan şartlarla yumuşaya bileceği, içgüdünün harekete geçmesini engelleyeceğidir.

Genetik bilim dalında, kalıtım ile saldırganlığın seçimi arasında ilişkilendirilme çabaları ortaya konulmuştur. Ortamlarında daha iyi uyum gösteren bireylerin hayatta kalma olasılıklarının daha yüksek olduğunu ve kendilerinden sonraki kuşağın ebeveynlerinin özelliklerini taşıyacağını, daha az uyum gösterenlere oranla sayılarının daha yüksek olacağını ve sonucunda bağlı bulundukları canlı türüne tümüyle hükmedebilecekleri ileri sürülmüştür. Saldırganlık, hayatta kalma olasılığını arttıran genetik bir katılımdır. Eğer yaşam bir kavgaysa, düşmanca koşullara karşı durabilenler daha uzun yaşarlar ve karşı durma olasılığı yüksek yeni kuşak üretirler.

Saldırganlık duygularından tümüyle arınmış bir insan soyu, yalnızca iyi koşulların bulunduğu bir ortamda yaşasaydı, yine de hastalıkları yaratan organizmaları, bunları barındıran böcekleri ve küçük hayvanları, ayrıca bitki örtüsü içinde yiyecek için birbiriyle rekabet eden daha büyük hayvanları öldürmek zorunda kalacaktı. Saldırgan tepkilerden yoksun olan canlıların gereken çevre kontrol sistemini nasıl sağlayabileceğini anlamak çok güçtür.

Özetle, bilim adamlarının yalnızca bilinen duyguları ve tepkileri tanımlayıp, sınıflandırmakla yetindiklerini söyleyebiliriz. Korku ve öfkenin beynin alt bölümündeki sinirsel dokudan kaynaklandığını, üst beynin tehdit olarak tanımladığı dürtülerle harekete geçtiğini ve her iki bölge arasında kimyasal ve hormonal bağlantılar olduğunu, bazı genetik kalıtların saldırganlığın dozunu ayarladığını biliyoruz. Ama bilim, bir bireyin ne zaman saldırganlaşacağını önceden tahmin edemez. Ayrıca niçin bazı birey grruplarının birleşerek diğerleri ile savaştığını açıklayamaz.

Savaşmanın kökünde yatan gizemi çözebilmek için antropoloji, etnoloji ve psikoloji bilimleri iyi bir yol gösterici rolü üstlenmektedir.

Freud, şiddet eğilimi kuramları için psikolojik bir temel kurmuştur. Why War? (Neden Savaş?) adıyla kitap haline getirilen A. Einstein ile yazışmalarında “insanın içinde nefret ve mahfetme arzusu vardır” diye açıklamakta ve bu duygunun “gelecekteki savaşların alacağı biçim konusunda haklı bir korku” oluştuğu takdirde ancak dengelenebileceğini öne sürmektedir. Freudçular’ ın “ölüm dürtüsü” diye tanımladıkları bu kuram, temel olarak bireyi konu almaktadır.

Günümüzde etnolojinin yeni kavramları arasında daha ayrıntılı açıklamalar ortaya atılmıştır. “Toprak sahiplenme” fikri Nobel Ödüllü Konrad Lorenz’ in çalışmaları sonucu ortaya çıkmıştır. Saldırganlığın doğal bir dürtü olduğunu, enerjisini organizmadan aldığını ve uygun bir tahrikle harekete geçtiği anda ‘boşaldığını’ ifade eden K. Lorenz, hayvanların çoğunda, hemcinslerinin saldırganlığını yatıştırma yeteneğinin varolduğunu ve gerek geri çekilme gerekse boyun eğme belirtileri göstererek bunu ortaya çıkarttıklarını ileri sürer. K. Lorenz, insanların da önceleri aynı biçimde davrandığını ama av silahlarını yapmayı öğrenince farklı bir çizgiye geçtiklerini belirler. Bireyler sahip oldukları toprakları korumak için birbirlerini öldürmeye başladılar ve silahların kullanılması duygusal açıdan öldüren ile öldürülen arasına bir mesafe koyduğu için ‘boyun eğme’ yanıtları gitgide zayıflamıştır. Yaşamını sürdürebilmek için başka cins hayvanları öldüren, avcı olmaktan çıkan insanoğlu hemcinslerini öldüren saldırgan katil haline gelmiştir.

Etnografinin uzantısı olan antropoloji halen yaşamlarını sürdüren ‘ilkel’ insanları doğal ortamları içinde inceler ve etnografiye dayanarak uygar toplumların yapılarına ve başlangıçlarına yanıt bulmaya çalışır. Antropologlar, ilkel toplumlarda çıkan kavgaların en önemli nedeninin kadınlar olduğunu ileri sürüyorlardı. Ancak Amerikalı antropolog Herry Turney-High’ a kadar savaş konusuna yeterince eğilmemişlerdi. Herry Turney-High, meslektaşlarının savaş konusunun önemini reddetmelerine tepki olarak bir antropolog için neredeyse bir meslek suçu sayılacak bir kitap yayınlamıştı. Kitabında birkaç istisnanın dışında savaşın her zaman görülebilen evrensel bir eylem olduğunu, diğer antropologların da bunu anlaması gereği üzerinde duruyordu.

Politikanın Bir Uzantısı Olarak Savaş

Çağımız, pek çok anlaşmazlıklar, çatışmalar ve savaşlarla doludur; Savaşın yeni boyutları ortaya çıkmış ve savaş ile politika arasındaki ilişkilerin yeni sorunlarıyla yüzleşmek üzereyiz. Düzenli ordularla yapılan büyük savaşlar yerini gerilla savaşı ya da silahlı terörist gurupların muharebe hareketlerine terk etmiştir. Ayrıca gelecekte askeri savaş yerine politik savaştan da söz edilebileceği ileri sürülmektedir. Bugün en yaygın savaş tanımlaması “bir düşmana kendi fikrini kuvvet kullanarak zorla kabul ettirme girişimi” şeklinde kabul görmektedir.
C.V. Clausewitz, savaşı şöyle tanımlıyor:

“Savaş, çok genişletilmiş bir düellodan başka bir şey değildir. Pek çok sayıda tek tek düellocular dan oluşan bir birliği düşünmek yerine düello yapan iki kişiyi gözümüzün önüne getirecek olursak daha iyi yapmış oluruz. Bunlardan her biri, fiziksel gücüyle diğerine kendi iradesini kabul ettirmeye çalışır. O’ nun ilk amacı, düşmanı mağlup etmek ve böylece daha sonra herhangi bir mukavemette bulunmayacağı bir duruma sokmaktır.
İnsancıl kimseler, fazla kan dökmeden düşmanı silahtan arındırmanın ya da yenmenin sanatkarhane bir yolu olabileceğini ve harp sanatının gerçek eğiliminin de bu olduğunu kolayca hayal edebilirler. Ne kadar iyi izlenim bırakırsa bıraksın bu yanılgının ortadan kaldırılması zorunludur; çünkü harp gibi çok tehlikeli şeylerde iyi niyetlilikten doğan yanılgılar, yanılgının en kötüsüdür. Hiçbir komutan düşünülebilinirmi ki, kan dökmeden zafer kazansın. Büyük, küçük tüm yengilerin altında oluk oluk dökülen kan yatmaz mı?

“Savaş, sadece politikanın başka araçlarla devamıdır” savını ileri süren C.V. Clausewitz, harbin yalın bir politik eylem olmadığını gerçek bir politik araç olduğunu ifade eder. O’ na göre politika amaç, savaş ise araçtır ve araç, hiçbir zaman amaçsız düşünülemez. C.V. Clausewitz yandaşları, savaşın hiçbir şekilde kendiliğinden meydana gelmediği, aksine politik bir araç olarak düşünülmesi gerekliliği üzerinde odaklanırlar. Bu nedenle devlet adamının ve komutanının ilk vereceği, en önemli ve kesin sonucu en çok etkiliyeceği hüküm, giriştiği savaşı bu ilişkiler içerisinde iyi tanımak, onu olduğundan başka türlü değerlendirmemek ya da hal ve şartların müsaade edemeyeceği bir şekle sokmaya çalışmamaktır.

Savaşın belirgin eğilimleri bulunan üç yanı vardır: Bir yanda doğasının özünü teşkil eden şiddet, doğal ve kör bir içgüdü sayılması gereken kin ve nefret; öte yanda savaşı, bağımsız bir ruhsal faaliyet haline getiren ihtimal hesapları ve tesadüfler, son olarak da harbi tamamen akla bağlayan politik araç niteliği. Bu üç yandan birincisi ulusu, ikincisi daha çok komutanı ve ordusunu, üçüncüsü ise daha çok hükümeti ilgilendirir. Savaşta kışkırtılıp, alevlendirilecek olan ihtirasların halkta zaten mevcut olması gerekir; tesadüf olasılıkların da cesaret ve yeteneğin oynayacağı rolün büyüklüğü, küçüklüğü komutanın ve ordunun ayırıcı özelliklerine bağlıdır; fakat politik amaçlar sadece hükümeti ilgilendirir.

Kavga, esas itibariyle düşmanca duyguların açığa çıkmasıdır. Savaş dediğimiz büyük kavgalarda düşmanca duygu çoğu zaman yalnız düşmanca niyete dönüşür. Bu tür duygusal faaliyetlerin teşvik edildiği savaşlar hiç de az değildir. Savaşlardaki ulusal kin, kişilerin birbirine karşı beslediği başlangıçtaki öfke ve kızgınlık bulunmazsa bile düşmanlık duygusu savaşlarda alevlenir. Çünkü bize karşı kuvvet kullanana karşılık vermek ve ona kin beslemek savaşın doğasıdır. İnsanoğlunun gelişmesini engelleyen kin duygusu, böylelikle savaşın içinde beslenme olanağını da bulur.

Politika, savaşı kullanmakla beraber savaşın tabiatından doğan bütün katı sonuçlardan kaçınır; son imkanlarla çok az meşgul olur ve yakın ihtimallere göre hareket eder. Böylece tüm eylem pek çok belirsizlik içinde kalınca yapılan iş bir tür kumara dönüşür; burada bütün hükümetler kendi yetenek ve uzak görüşlülüklerinin düşmanınkinden üstün olduğuna güvenir ve bu sayede kumarı kendilerinin kazanacağına inanır.

Bununla birlikte politika savaşın ayrıntılarına derinlemesine girmez. Kaç kişinin öleceği, kaç kişinin sakat kalacağı, nereye nöbetçi dikileceği, devriye kollarının nerede gezineceği politikanın kapsamı dışında kalır.

John Keegan, “Yalnızca 400 yıl boyunca sürekli deneyler ve yinelemeler sonunda savaşmanın bir alışkanlık haline geldiğini kabul etmeliyiz. İlkel dünyada bu alışkanlık töreler ve ayinlerle sınırlandırılmıştı” diyerek, modern dünyanın dikkatini şöyle çekiyor: “İlkellik sonrası dönemlerde, insanlar töreleri ve ayinleri bir kenara itip, savaşlara getirilen kısıtlamalardan vazgeçmiş ve şiddet eğilimli kişilerin dayanıklılık sınırlarını zorlamış ve hatta bunu teşvik etmiştir.” Clausewitz, “Savaş, en uç sınırlarına kadar sürmüş bir şiddet gösterisidir” demişti. İlkel insanların diplomasi, kısıtlama ve anlaşma koşullarına yatkınlıklarını yeniden öğrenmek zorundayız. Kendimize öğrettiğimiz alışkanlıklardan vazgeçmeyi öğrenmezsek, hayatta kalamayız.
Savaş Nedir? Sorusuna verilebilecek tek bir yanıt yoktur. Dünyanın yazılı tarihi, genelde bir savaş tarihidir, çünkü içinde yaşadığımız ülkeler, fetihler, iç savaşlar ve bağımsızlık savaşlarıyla bugüne ulaşmışlardır. Gelişmiş ülkelere baktığımızda dört kuşak boyunca savaşın içinde yer aldıklarını görüyoruz. Savaş, insanın sevgi duygusunu incitmiş ve derin sevgi boşluklarının doğmasına neden olmuş, yalnızlaşan insanın kaderini de hazırlamıştır. Bu yüzyılın savaşları öyle acımasız bir tablo ortaya koymuştur ki, milyonlarca insanın ölümüne yol açmış hatta çağdaş insanın savaşı kanıksamasına zemin yaratmıştır.
Uygarlık grafiğini üst düzeye çıkartan insan buna paralel olarak, en az çabayla en fazla sayıda insanı nasıl yok edebileceğini de yaratmıştır. Bu paradokstan kurtulmanın bir yolu mutlaka olmalı ki, gelecek kuşaklara acı ve gözyaşını miras olarak bırakmayalım.

Savaşın Dile Getirilemeyen Gerçeği

Savaşı, O’ nun ne olduğunu bilmeyen ve hiçbir zaman ateş altında bulunmayanlar çıkarmış ve sebep olmuşlardır. Savaşın ahlakla ilgili kısmı onu yapan ve yaşayanlarla değil, sebep olanlarla alakalıdır. Savaşın gerçekleri asla soğuk değildir, cehennem ateşiyle yanıp tutuşurlar. Atlanta’ yı yakan ve güney eyaletlerinin büyük bir kısmını alevler içinde bırakan General William Tecumseh Sherman savaşın pek fazla bilinmeyen yüzünü şöyle betimliyor:

“Savaşmaktan bıkıp usandım. Savaşın şanı, şerefi boş laftır... Aslında savaş bir cehennemdir.”

Tarih dersleri savaşla ilgili neden-sonuç ilişkisi üzerinde durur. X ordu Y ordusu ile şu nedenlerden ötürü savaşmış, şu tarihte, şu yerde olay geçmiş ve sonucunda şu ordu kazanmış, şunları elde etmiş. Oysa savaş sayılar yığını değildir. Her bir savaşçı ölüm tarlalarında pek çok acı ve izi kolayca silinmeyen anı torbasıyla geriye döner. Uzvunu kaybetmiş, yalnız kalmış bir şekilde normal yaşama uyum sağlamaya çalışır. Üstelik ‘savaş nevrozu’ denilen eşdeyişle ruhsal yaraların yol açacağı bir dizi gerginlikle mücadele etmek zorunda kalır. Savaş nevrozunun başlıca özellikleri olan gürültü, hareket ve ışık gibi uyaranlara aşırı duyarlılıkla birlikte titreme, çarpıntı, istençdışı sıçrama gibi hareketlerle yanıt verilmesi, kolayca sinirlenme sonucunda şiddete yol açan tavırlar ve olaya ilişkin düşler, kabuslar ve uykuya dalma güçlüğü gibi uyku bozuklukları sağ dönen bir savaşçının yüz yüze kalacağı ciddi sorunlardır.

Özetle, ister biyolojik etmenler olsun, ister politikanın başka araçlarla devam ettirilmesi olsun savaş, ancak onu yaşayanlar tarafından kavranabilir. Savaşın insan bedeninde ve ruhunda açtığı yaralar karşısında, tıbbın ve diğer bilim dallarının etkin bir rol oynadığını söylemek güçtür.

Kaseti geriye sardığımızda, savaşların yol açtığı ölü ve yaralı sayısındaki yükselişi kolaylıkla tesbit edebiliriz. Askerlerin bireysel silahların, onları destekleyen topların, makineli tüfeklerin ve havadan bombalamaların bu yükselişteki payı rahatlıkla görülebilir. Dünya savaşlarında, savaşa katılan tüm ülkeler askerlerini fazla zorlamışlardı. Düşmanlarına olduğu kadar kendilerine de zarar vermişlerdi. 1914’ te patlak veren savaşı istekle karşılayan toplumlar, gençlerini cephelere gönderirken yalnızca zafer değil, şan ve şeref kazanacaklarının hayalini de yaşıyorlardı. Onurlu bir biçimde geri dönüşleri ise, zorunlu askerlik hizmetine ve savaşçılık kavramına olan inançlarının haklı olduğunu kanıtlayacaktı. Ama savaşın yarattığı hazin tablo bu düşleri paramparça etti. I. Dünya Savaşı’ nın ordularında toplumun her sınıfından insan vardı ve içlerinden büyük bir çoğunluk hiç şikayet etmeden üç hatta dört yıl savaştı. Ancak ölü sayısının milyonu aşması her toplumun iyimserliğini dağıtmaya yeterli geldi. 1918 Kasımı milyonlarca aileyi dört yıl süren endişeli bekleyişin sonunu getirmişti; kapıdaki postacının ölüm haberi taşıyan bir telgraf getirip getirmediğinden ürkmeyecekti insanlar. Kayıp listeleri neredeyse tüm ailelerde eksilmelere yol açmıştı. Bugün bile İngiliz gazetelerinin “Anıyoruz” sütunlarında yaklaşık 90 yıl önce siperlerde ya da iki cephe arasındaki boş arazilerde ölmüş babalara ya da ağabeylere ait yazılar çıkmaktadır. Böylesine derin ruhsal yaralar anıların sislenmesine karşın kolayca tedavi edilememektedir

Belgin AKKAYA
s