SAYI 136
Bakış
Açımız
Görevimiz;
Gazilerin Bilinç Seviyesini Yükseltmektir
Sayın
okur, elinizdeki dergi gazilik kulvarında ciddi ve önemli sayılabilecek
belli başlı konuları büyük bir titizlikle derinlemesine incelenerek
hazırlanmıştır. Her sayıda olduğu gibi bu dergi de, gazilik konusunda
gerek sizleri aysbergin görünmeyen yüzünü açığa çıkararak bilgilendirmeyi
gerekse gazilerimizin bilinç seviyesini yükselterek yol göstermeyi temel
almıştır.
Ne
yazık ki, ülkemizde gazilerin gelişimini, bilgilendirilmesini hedef
alan çaba ve çalışmalar yok denecek kadar azdır. Gazilik olgusunu birkaç
süslü cümlelerle geçiştirmenin aymazlığından bir türlü kurtulamıyoruz.
Onların ızdıraplarını, yalnızlığını paylaşmak bir yana, ne durumda olduklarını
bile görmezden geliyoruz. Oysa dost bir insan yüzü görmek, ıstırap içindeki
insanları memnun eder; kendi dertlerinden bahsetmek ve dertlerini anladığınızı
bildiren duygudaşça, şefkat dolu bir kaç kelime işitmek hoşnut kılar
onları. Bir askeri hastaneye gidin, karşılıklı yataklar arasındaki açıklık
boyunca ilerleyerek, yüzünde diğerlerinden daha az acı ve azap çekme
ifadesi bulunan, yanına gidip de konuşmaya karar verebileceğiniz birisini
arayın.
PTSD
adı verilen tarvma sonrası stres bozukluğu, her üç gazinin birinde açtığı
ruhsal yara tedavi edilmediği takdirde, sonu dehşet ve kanla biten olaylara
neden olmakta. Geçmiş sayılarda değindiğimiz PTSD dosyasına, bu sayıda
da geniş yer ayırdık. Gazilerimizin sinsi düşmanı PTSD’ nin, kurduğu
tuzaklar ile gerek gazilerin gerek yakınlarının canlarına musallat olduğunu
gazetelerin 3. sayfalarında görmeye devam ediyoruz. Üstelik insanı çileden
çıkaran bu tip haberlerin üzerinde durduğumuzu da söyleyemiyoruz. Ayrıca
ruhsal açıdan yara almış bir gaziye, “akli dengesi yerinde değil” türünden
iğrenç, yakışıksız yüklemelerde bulunuyoruz.
Oysa,
PTSD’ nin panzehiri olan rehabilitasyon merkezlerinin çok az sayıda
olduğunu biliyoruz. Bu konuda herhangi bir hükümetin adım attığını söylemenin
güç olduğunun da farkındayız. Gazilerimiz hemen hemen her ilde, ilçede
PTSD’ nin pususuna düşebilir. İçine girdiği girdabın farkında olmayabilir.
Yardım alacak bir merkezde ise, yaşamını felç edebilir, sürekli öfkeli,
hiddetli ve gergin bir psikolojik durumda kalabilir.
Bu noktada devlete önemli görevler düşmektedir. Devleti idare edenlerin,
yönetenlerin ivedilikle rehabilitasyon merkezlerini her ilde inşa etmek
zorunluluğu vardır. Analar bir savaş helikopterini, silahı doğurmaz.
Ancak savaş araç ve gereçlerini kullananlar olmaz ise bir işe yaramazlar.
Bu nedenle anaların, araç ve gereçleri kullananları doğurduğu gerçeğini
bir an için hatırlamalı ve evlatlarına geri döndüklerinde ileride bir
gün ihtiyaç olur gerekçesiyle sahip çıkmalıyız.
Ayrıca
devletin anayasası da bunu emretmektedir.
Her
polis bayramı Gaziler Dergisi’ ne göre buruk ve eksik icra edilmektedir.
Sebebini dergimizin dikkatli okurları iyi bilir. Yıllardır! terörle
mücadelede hedef tahtası teşkil eden polise şehitlik mertebesini yakıştırıp,
Gazilik ünvanını vermediğimize dikkat çektik; Polise gazilik ünvanını
yakıştırdıgımızı belirttik. Özellikle Polis Bayramlarında bunu kapaklarımıza
taşıdık. Kulakların sağır, gözlerin kör olduğu bu konuda bağır bağır
bağırdık. Ama nafile... Yine bir Polis Bayramı ve tepedekilerden tık
yok. Bununla birlikte stratejimizi değiştirmeden konuyu kapak yaptık.
Bakalım hangi Polis Bayramı’ nda bir yetkiliden “arkadaşlar Gazi Polis
Kavramı üzerinde durmalıyız” diye bir mesaj gelecek. Şunu eklemeliyim,
Gaziler Dergisi, Gazi Polis olgusunu geniş bir tabanda ele alınacağı
güne kadar konuyu gündemde tutmaya devam edecektir.
Sevgili
okur, sizlerin desteği ile 21 yıldır gazilik olgusunda el değmemiş meseleleri
büyük bir özveri ve cesaretle gündemde tutmaya çaba gösteriyoruz. Kitapların
2 bin bastığı, tüm gazete satışlarının 3 milyonu geçmediği, okur yazar
oranının yüksekliğine karşın okuma tembeli olduğumuz bir ülkede, adeta
“müslüman mahallesinde salyangoz satıyoruz”. Bir dergi olarak 21 yıldır
ayakta durmanın bir mucize sayıldığı basın kulvarında, sizlerin maddi
desteği ve gazilerin manevi dürtüklemesi ile daha pek çok başarılı çalışmaya
imza atacağımızın iyi bilinmesini istiyoruz.
Çok
geniş bir tabandan destek gördüğümüz “Gazi Bakanlığı Kurulsun” adlı
imza kampanyamızın, Meclise teslimi için geri saymaya başladık. Umarım
gelecek sayının kapağında, imzaları ilgililere teslim etmenin gururunu
hep birlikte paylaşırız. Türkiye’ de bir gün Gazi Bakanlığı kurulur
ise, bu başarıda hepimizin rol oynadığını şimdiden duyurmak istiyorum.
Esen kalın.
Terör
Mağduru Polis Gazi Ünvanı Almalıdır
Toplum tarafından kabul gören bazı değerler, yasalaştırılmadıkça
bir anlam kazanmıyor
Çağımız
bilgi çağı. Bununla birlikte şiddet çağı. Şiddetin boyutları bilginin
desteğiyle inanılmaz bir biçimde yükseliyor. Gelişmiş, az gelişmiş ülke
farkı gözetmeksizin kan kusuyor. Televizyon ekranları, gazetelerin sayfaları
istemediğimiz, ancak yüzümüzü buruşturarak baktığımız görüntüleri adeta
gözümüzün içine sokuyor. Şöyle tatmin oluyoruz; bana dokunmayan yılan
bin yaşasın! Haberleri ‘ancak başkaların başına gelir’ dosyasında toplamayı
başarıyoruz ve bunu yaparken, içinde bulunduğumuz dünyanın yarın nasıl
olacağı konusundaki beklentilerimizi farkında olmadan tahrip ediyoruz.
İngiliz
filozofu Thomas Habbes, “Leviathan” adlı eserinde “insan bencil ve kavgacıdır.
Bu durum insanları birbirine düşman eder” demektedir.
Öyle
ki “İnsan insanın kurdudur”. Böylece, insanları yıldıracak ortak bir
gücün bir otoritenin bulumadığı durumda,ki Hobbes buna “doğal durum”
diyor, insan yaşamı “yalnız,yoksul,çirkin,kaba ve kısa ömürlüdür.” Dolayısıyla
toplumsal yaşama geçmek, insanlığın gelişiminde bir önkoşul olarak karşımıza
çıkmaktadır. Tarih boyunca temel hakları ve ödevleri, kişinin haklarını
ve ödevlerini belirleyen otorite, hep varolmuştur.
Otoritenin
ya da eşdeyişle devletin bireylerin ve bireylerarası ilişkilerin sınırlarını
çizdiğini görmekteyiz. Bu sınırlara yasa adını vermekteyiz.Yasaları
yaşama geçiren, uygulayan ve bundan ötürü yasa düşmanlarının birinci
dereceden hedefi durumuna giren kimlerdir? sorusunun yanıtı ise ; polislerdir.
Ve
polis bu görevi yerine getirirken bazen şehit bazen gazi bir Mehmet
olur.
Toplumun
vicdanında ve aklında Gazi Polis kavramı yer alırken, yasaların yetersizliği
nedeniyle pek çok polis bu ünvanı alamıyor, hatta bu hakkın çok uzağında
duruyor. Gazi Polis ünvanını taşımak için uzun bir mücadele veriyor.
Geçen yıl Gaziler Dergisi’ ne röportaj veren Emniyet Teşkilatı Vazife
Malülleri ve Şehit Aileleri Yardımlaşma Derneği İstanbul Başkanı Gazi
Polis Süleyman Şengül’ ün bu konudaki görüşlerini hatırlayalım:
“Milletimin
bir ferdi, çalışan insanı olarak, görev esnasında vuruldum. Kanunların
bana tanıdığı hak olan Gazi ünvanını, madalya ve beraatı’ nı aldım.
Fakat bir çok arkadaşım gibi çok ama çok uğraştım, iki buçuk yıl mahkeme
lerde koşturdum”.
“En
büyük adeletsizlik geciken adalettir” deyişini yaşamayanlar nasıl anlar?
Yaşamayanlar, mahkeme koridorlarında çile çekenleri nasıl kavrayabilirler?
Ya da hukuk mücadelesinden ürküp, hakkından vazgeçen Gazi Polis’ in
yüzüne nasıl bakılır?
Emniyet Teşkilatı Çok Eskilere Gider
Yeniçeri
Ocağı’ nın 1826’ da kaldırılmasından sonra İstanbul’ da Asakiri Muntazamai
Hassa isimli polisiye hizmetleri de yapmak üzere yeni bir askeri teşkilat
kurulmuş. Serasker denilen bu teşkilatın komutanı, dış güvenliğin sağlanmasına
ait Yeniçeri Ağası’ nın yetkilerine sahip olmuştur. Daha sonraki yıllarda,
polis hizmetleri birbirinden farklı yapılanmalar tarafından yürütülmüş,
kuvvetlerin emir ve komutasında birlik ve bütünlük sağlanamamıştır.
Bu kargaşa 1845 yılına kadar sürmüştür.
İç
güvenlik hizmetlerinin etkisiyle kıyaslanmayacak ölçüde gelişmesine
rağmen güvenlik hizmetlerinin bir çok makam ve kişilere bağlı olarak
yürütülmesi, uygulamada karışıklıklara neden olmuştur.
Yapıdaki
bu başı bozukluğu ve uygulamadaki bu keşmekeşliği ortadan kaldırmak
amacıyla, 10 Nisan 1845’ de “Polis” adıyla bir teşkilat kurulmuş, teşkilatın
görevleri yine aynı tarihte yayınlanan Polis Nizammanesi’ nde belirtilmiş
ve bu durum yabancı elçiliklere de bir yazıyla duyurulmuştur.
İstanbul’ un güvenliği de Yeniçeri Ağası yerine Serasker sağlamaya başlamıştı.
Bir yıl sonra, polis hizmetlerinin serasker tarafından yürütülmesinin
askerlerin asıl görevini aksattığı belirtilip, seraskerlikten bağımsız
olarak ve yalnızca polis hizmetlerini yürütmek üzere “Zaptiye Müdürlüğü”
kuruldu. Önce başkent İstanbul’ da kurulan polis teşkilatı birkaç yıl
içinde onbeş vilayete yayıldı ve her vilayetin başına bir serkomiser
getirildi.
Bu
gelişime polisin demokrasiye katkısını da beraberinde getirmiştir. Polis
Akademisi Öğretim Üyesi Hamdi Aydın bu konuya bir açıklık getirir: “Polis
Teşkilatı, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk toplumuna, askeri bir güvenlik
sistemi yerine sivil ve daha demokratik bir güvenlik sistemi kazandırdı.
Hatta genelde rejimin demokratikleş mesine de yardım etti...”
Gazi
Polisin Anılmadığı Bir Polis Bayramı
Yıllarca
şunu ifade ediyoruz; Gazi Polis’ in dile getirilmediği bir Polis Bayramı
eksik bir kutlama değilmidir? bu eksik duruşun çözümü hangi Polis Bayramı’
nda gündeme getirilecek?
Terör
nedeniyle yüzlerce polis yaralandı. Mesleğini aktif olarak sürdüremedi.
Sivil yaşama da yeterli seviyede uyum sağlayamadı. Kendi teşkilatından
bile gerekli ilgiyi göremedi. Yalnız, sessiz bir şekilde köşesine çekildi.
Bu onun yazgısı mıydı? Hain kurşun onu mu seçmişti? Gazi Polis diye
hiç anılmayacak mıydı? Yoksa bu ünvan ona yakışmıyor muydu? Bu soruların
yanıtını kim verecek? Kim yalnızlığa itilmiş Gazi Polis’ in derdini
dinleyecek, kim çözüm üretecek? Bu ülke sağır, dilsizmi oldu? Gözler
görmüyor mu?
Gazilerin
birer sayı olmadığını pek çok acı ve hüznün onlarda toplandığını anlamak
için ne bekliyoruz?
Emniyet
Genel Müdürlüğü’ nün kaynaklarına göre 67 milyon olan ülke nüfusunun
yüzde 65’ i polis sorumluluk bölgesinde yaşıyor. Polisin sorumluluk
bölgesinde işlenen suçlar 2003’ te bir önceki yıla göre artış gösterdi.
Canımızı malımızı emanete alan, güvenliği mizden sorumlu olan polis
bununla birlikte teröründe hedef tahtası. Ölüyor, vurulup sakat kalıyor.
Sabah görev için evinden ayrılıyor, akşam dönmüyor, dönemiyor. Eşi,
çocukları kapıda, telefonda pür dikkat babaları ya da polis annelerini
bekliyor sağ salim gelecek mi diye...
Ve
bir Polis Bayramı daha kutlanıyor; Gazi Polis’ in anılmadığı...
Böyle Bir Riskin Karşısında Komik Ücret
Polislerle
yapılan araştırmalar sorunlarını üç temel noktaya odaklıyor: Para, Zaman
ve Sosyal Yaşam.
Öncelikler
listesinde sorun düşük maaş. 2 yıllık yüksek öğretim mezunu bekar bir
polisin eline geçen para 790 milyon lira. Bozdur bozdur harca... Kira,
yakacak, giyecek, yiyecek, elektrik, su, telefon... Elde ne kalır? Artı
değer ne? Ölüm ya da yaralanma riski mi? Buyurun polis olun...
İkinci
olarak karşılaşılan sorun, zaman yani çalışma sürelerinin uzunluğu ve
düzensizliğinden kaynaklanıyor. Hemen hemen polislerin çoğu çocuklarına
hasret. Çocuklar da polis babalarına, annelerine... Gece geç saatte
eve gel sabah erkenden evden çık. Cumartesi, Pazar ya da tatil, bayram
bilemeden yaşa. Tatil kamplarına gitmek için ise Allah’ a dua etki kura
sana çıksın.
Üçüncü
sorunları ise sosyal yaşam. Bunun üzerine yazmaya bile gerek yok. Çünkü
paranın ve zamanın olmadığı yerde sosyal yaşam olur mu?
Ve
stres kaynaklı sorun ise polisin peşini gölge gibi takip eder. Hep sıkıntılı,
sorunlu insanlarla karşılaşırlar. Kimsenin görmek istemediği olaylara
müdahale ederler. Sürekli stres altındalar. üstelik hedef olma durumu
bu stres yükünün tuzu biberi. Personelin daha iyi güvenlik hizmeti üretme
düşüncesiyle gereğinden fazla çalıştırılmaları psikolojik baskının dozajını
arttırmakta. Ayrıca uzmanlığa saygı gösterilmemesi ve astlara yetki
ve sorumluluk devredilmemesi de stresin kaynaklarına teşkil ediyor.
Gözden
kaçan bir başka nokta ise, polis intiharları. 171 polis farklı nedenlerden
dolayı intihar etti. Onlar strese dayanamadı, iradeleri güçlü değildi
gibi, ifadelerle konuya yaklaşanlara şunu belirtmeliyiz ki, sorunun
parçası olmanın hafifliğine kapılacağınıza, çözümün parçası olun.
Kurtuluş
Savaşında Polis
Kurtuluş
Savaşı bir “topyekün savaştı”, yani genç-yaşlı, kadın-erkek ve
her meslek grubundan vatan severlerin maddi manevi varlıklarını
ortaya koyduğu bir savaştı. Bu var olma savaşında polis de saflarda
yerini aldı. Milli
Polis Teşkilatı’ nın kurulduğu 24 Haziran 1920 tarihinden, İstanbul
Polis Müdüriyeti Umumiyesi’ nin kaldırıldığı 24 Şubat 1923 tarihine
kadar geçen sürede, Polis Teşkilatı iki ayrı örgütlenme biçiminde
görev yapmıştır. Biri merkezi İstanbul’ da ve Osmanlı Devleti’
ne tabi olarak Kurtuluş Savaşı boyunca dar bir alanda, diğeri
ise merkezi Ankara’ da ve hızla genişlemiş olan bir bölgede çizilen
sınırlar içinde faaliyet göstermiştir.İstanbul’
da Osmanlı Polis Teşkilatı, padişah ve onun hükümetinin emrinde,
işgalci düşman kuvvetlerinin baskı ve istekleri doğrultusunda
çalıştırılmaya zorlanmıştı. Milli Polis Teşkilatı ise bir yandan
anayurdu işgal eden düşman devletlere, diğer yandan düşmanlarla
işbirliği yapan padişah ve hükümetine, bundan başka ayaklanarak,
yurdun iç güvenliğini bozan yerli işbirlikçilere ve bağımsız devlet
hayali kurma peşinde koşan Ermeni ve Rum azınlıklara karşı mücadele
etmiştir.İşgal
altında bulunan bölgelerde düşman kuvvetleri kendi askeri polis
teşkilatını görevlendirmişler, mevcut Osmanlı Polis Teşkilatı,
azınlıkları egemen kılmışlardır. Maddi ve manevi baskı altında
kalan bir kısım polisler azledilmiş, hatta tehlikeli görülenleri
de Malta’ ya sürgüne göndermişlerdi, bunların yerine kendi amaçları
doğrultusun da hizmet edecek olanlara görev vermişlerdi. Ancak
yerinde kalan bazı polislerin, Kurtuluş Savaşı’ nın kazanılmasında
büyük katkılar sağladığı da bilinmektedir. Anadolu’ dan verilen
direktifler çerçevesinde istenilen işleri başarmak amacıyla milli
ve gizli gruplar oluşturmuşlar, bazı kişilerin ve mütarekeyi takiben
esaretten dönen Türk Subaylarının Anadolu’ ya kaçırılmasını, işgal
altındaki depo ve ambarlardan silah ve cephanelerin gizlice Anadolu’
ya gönderilmesini sağlamışlardır.Bazı
illerde polisler, Damat Ferit Paşa Hükümetini tanımadıklarını
ve Kuvai Milliye emrine girdiklerin açıkça ilan etmişlerdir. Bu
konudaki en önemli belge, Büyük Millet Meclisi’ nin 02.06.1920
tarih ve ikinci celsede, Kastamonu Valisi Cemal Bey’ in, Zonguldak
Polislerinin Kuvai Milliye emrine girerek Damat Ferit Paşa Hükümetini
tanımadıklarına dair okuduğu telgraftır.Kurtuluş
Savaşı’ na sağladıkları katkı gerekçesiyle 66 polise İstiklal
Madalya’ sı verilmesi ise, polisin gerektiğinde, her koşul altında
ülkenin bağımsızlığına giden yolda yaşamlarını çekinmeden risk
ettiklerinin göstergesi olarak, tarihin belleğinde yattığına işaret
eder. |
Gaziliğin
Ne Önemi Var ?
Devleti
hortumla yanların cirit attığı, yoksulun yetimin geleceğine göz dikildiği,
fakir fukaranın ekmeğinin alenen çalındığı bir ülke düşünün. Çocukların
sokaklarda tiner kokladığı, çöplük alanlarından ekmek topladığı bir
sosyal adalet! hayal edin. Baklava çalanın yıllarca hapis yattığı, banka
soyanlara ise, VİP salonlarında arzu hörmet edildiği ahlaki bir sistemi
kurgulayın.
Bu
ütopyanıza birde şunu ekleyin; devletinizin bekası, güvenliği için hayatını,
uzvunu çekinmeden risk eden gazilerin bir önem taşımadığını belirleyin
ve onları hamasi edebiyatlarla uyutun, ninnilerle büyütün.
Sonra
oturun ve düşünün ne kadar sağlıklı bir ruh yapısına sahip olduğunuzu?
Çalışma
ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı “Acil Eylem Planı” adını verdiği. Emeklilik
Sigortaları Kurumu Kanunu Tasarısı Taslağı üzerinde çalışırken, reform!
adına kaş yaparken göz çıkarıyor. Özetle bir gazi sigortalı ya da bağkurlu
ise gazi maaşını alamayacak. Önceki yıllara ait ödenmiş tazminatlar
da geri tahsil edilecek. Eksik uzvun karşılığında alınan ev, araba haciz
yolu ile gidecek. Bastonla yürünecek, evsiz kalınacak. Bununla birlikte
balina bedenli sardalya beyinliler gaziler hakkında nutuk atmaya devam
edecek, yaşa! varol! sesleri arasında...
Evrensel
hukuk sisteminde kazanılmış haklar geri alınamaz. Bireyin yoğun emek
sonucu elde ettiği hakkı almak, ancak hukuk dışı uygulamaların yaşam
bulduğu sistemlerde varolur ya da hukuk adına iş yaptığını söyleyip
hukuk dışı yasalara imza koyan yönetimlerin icraatlarında.
Tepkiler
ağır bastığında ise bu tip yönetimler büyük bir pişkinlikle “ yanlış
anlaşıldık, biz öyle yapmak istemedik” şeklinde yaklaşımlarla ünlü oryantallere
taş çıkartırlar.
Bakınız, tepkiler karşısında, Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 22
Mart 2004 tarihli açıklamasında ne diyor; “Aziz Vatanın bölünmezliği,
Devletimizin Bekası ve Milletimizin Birliği uğruna tereddüt etmeksizin
hayatlarını ortaya koymuş Gazilerimizin haklarında ve imkanlarında zafiyete
neden olacak hiçbir düzenleme yapılmadığı ve yapılmayacağı gibi, Sosyal
Güvenlik ile ilgili yasa çalışmalarımızın tamamlanması ile birlikte
öncelikle hayata dört elle sarılarak yeniden çalışmaya başlamış malül
gazilerimizin durumları daha da iyileştirilmiş olacaktır.”
Bu
ne vurdumduymazlık, bu ne duyarsızlık algılamakta güçlük çekiyor insan.
Gerçekten toplumsal belleğimiz bu derece zayıf mı? Kafamızı biraz kaldırsak,
gözlediklerimizi bir ölçüde değerlendirsek ya da gazete haberlerini
biraz dikkatlice okusak bakanlığın yutturmacası “Kral çıplak” gibi açık
ve net olacak.
Jandarma
Uzman Çavuş Kazım Daşbaş olayının mürekkebi kurumadan, 3 Haziran tarihli
Milliyet Gazetesi “Gaziye ‘bakanlık’ darbesi” başlığı ile Uzman Çavuş
Yüksel Ünal’ ın hüzünlü ve devletin ayıbı sayılabilecek haberini sayfalarına
taşıdı. Önce Uzman Çavuş Kazım Daşbaş’ ın olayını kısaca hatırlayalım.
Gazi Kazım Daşbaş 1998 yılı Mayıs ayında uzaktan kumandalı mayının patlaması
sonucu, iki bacağını dizkapaklarından kaybetmişti. Olayın ardından Gazi
Kazım Daşbaş’ a 19 milyar lira tazminat ödendi ve emekli edildi. Daha
sonra İçişleri Bakanlığı da Gazi Daşbaş’ a 30 milyar ödedi. Ancak Gazi
Daşbaş’ ın bu maddi olanakların getirdiği mutluluk uzun sürmedi. Verilen
tazminat faiziyle Gazi Daşbaş’ tan geri istendi. İki katlı evine ve
özürlü arabasına ihtiyati tedbir konuldu.
Gazi
Kazım Daşbaş’ ın başına gelenlerin pişmiş tavuğun değil, Uzman Çavuş
Gazi Yüksel Ünal’ ın başına gelmesi uzun sürmedi. Milli Suvanma Bakanlığı,
mayına basarak bir ayağını kaybeden Uzman Çavuş Gazi Yüksel Ünal’ a
verilen 12 milyar tazminatı geri istedi. 2000 yılında Sarıkamış’ da
teröristlerin mayın tuzağına basan Gazi Ünal, sağ ayağını kaybetmişti.
Görev yaptığı 9 yılın karşılığında 12 milyar lira ikramiye alan Gazi
Ünal, Emekli Sandığı’ ndan da 27 milyar emekli ikramiyesini alıp, kendine
35 milyara bir ev satın aldı. Ancak, Milli Savunma Bakanlığı, Gazi Ünal’
a “Emekli Sandığı’ ndan tazminat aldın. Emekli maaşı da alıyorsun” diyerek
dava açıp, 12 milyarı faiziyle birlikte geri istedi.
Şimdi
bu bakanlıklara özellikle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı’ na soruyoruz:
“Gazilik
özel bir ünvandır. Bu ünvan Tanrı katında bile kutsaldır, ayrı bir yeri
vardır. Herkes emekli olup, tazminat ve maaş alabilir, ancak gazilik
herkese nasip olmaz yani herkes gazi olamaz. Yasalar Gazilik ünvanını
ayrı kapsamda değerlendirip, bazı özel hakların, ayrıcalıkların tanınmasını
yıllar evvel belirlemiştir.
Mesele
tartışma bile kabul etmezken, nasıl oluyor da verilen hakları, başka
bir kanunla almaya çalışıyorsunuz? Bu hangi vicdan ve akılla bağdaşır?
Devlete böyle kara çalmaya ne hakkınız var? Gazilerin devlete olan güvenlerini
sarsmanın kime ne yararı olabilir?
Siz
gidin öncelikle hortumcularla uğraşın, yüksek faizlerle devleti soyup
soğana çevirenlerle mücadele edin. Hazine arazilerini talan edenlere
baş edin, orman alanlarını küle çevirenlere karşı savaşın. Ekonomik
kalkınmayı gerçekleştirin, piyasayı rahatlatın. 60 kişilik sınıflarda
eğitim gören öğrencilerimizin sorunlarına eğilin. Hastane kuyruklarını
yok edin.
Bulunduğumuz
güç coğrafyada, devletin bekası için hayatları kararan gazilerin durumlarını
güçleştirmeyin, yapabiliyorsanız onları aydınlığa çıkarın.
Ve
şunu hiç bir zaman unutmayın! gazi nüfusu bir gün, evet bilinçlendikleri
gün sizi o iktidardan alabilirler. Gazinin ne önemi var? diye sormayın.
Çünkü er yada geç kabaca bir hesaplamayla 15 milyon oyun bir gün peşine
düşeceksiniz
Gizli
Düşman PTSD, Yaralanmış Gazi Ruhlarını Ele Geçiriyor
Travmatik
olayların etkilediği ruhsal yapı rehabilite edilmediği takdirde,
bireyin kendisine ve yakınlarına zarar vermesinin nedeni oluyor
Ruhların;
yaralanmış, yıpranmış, horlanmış ve bir köşeye atılmış ruhların tedavisini,
iyileştirilmesini, yeniden kazanılmasını nasıl sağlayacağız, hangi yöntemi
uygulayacağız? İşte 21. yüzyılın bütün meselesi bu doğrultuda seyredecek.
Belki de en temel sorunsalımız; başka ruhların ve bedenlerin varlıklarını
doğalarına uygun sürdürmesi, dünya güzelliklerinden güvence ortamında
yararlanabilmesi için kendi ruh ve bedenlerine risk edenlerin, yüreklerinde
açtığımız sevgi boşluğunun yerine nefretin doldurulmasını engellemek
yolunda düşünmek ve çaba harcamak olacaktır.
Gazilerin
tek suçu ve günahı, insanı ve toplumun yüce değer yargılarını karşılıksız
sevmek ve bu uğurda ölüme koşarak gitmekti. Onların doğası almak, paylaşmak
üzerine oluşmamıştı. Onlar vermeyi biliyor ve böyle mutlu oluyorlardı.
Onların temel amacı sevdiklerini ve kabul ettikleri değerleri korumaktı.
Öyle güçlüydü ki koruma iç güdüleri bir annenin ya da yaradanın düzeyindeydi.
Onlar aynaya baktıklarında kendilerini değil, sizleri seviyordu ve savaş
alanlarında “sizlere olan sevgimden dolayı ölümü kucaklıyorum” diye
haykırıyorlardı. Uzuvlarını koparan bir havan topuna, bir mermiye baktıklarında,
etlerini kavuran ateşin sebep olduğu o pis kokuyu hissettikle rinde,
dayanılmaz acının sarhoşluğunda kaybolup gittiklerinde ve saldırıp başka
canlara kıydıklarında, zarar verdiklerinde ortak paydaları “sizler için
değer” mantığı ve duygusuydu.
Tek çıkarları sevmek üzerine bina edilmişti. Serçenin kanadını kıramazken,
karıncanın belini incitmezken nasıl insana kıymışlardı? Ne adına mermi
atmış ya da mermi almışlardı? Neden Tanrı’ nın “insanı öldürme, insana
zarar verme” emrini dinlememişler ve onun karşısında boyutlarını düşmüşlerdi?
Oysa onlar sadece görevleri yerine getirmişlerdi. Sevdiklerini ve değer
verdiklerinin varolmaları onların vereceği kavga ile paralellik taşıyordu.
Fakat
bugün onlara gerekli duyarlılığı gösteremiyoruz. Onları görmezden geliyoruz.
Özgürce yaşamımızın, güvenlik için yarınlara bakmamızın teminatını önemli
bir değer olarak değil, bir araç olarak görmekte ısrar ediyoruz.
Öyle
ya! hayvandan ayrılan en büyük özelliğimiz yapı, araç ve gereç üretmek
değil mi? Doğanın karşısında bundan ötürü özgürlük kazanmadık mı? Böylece
evrenin, dünyanın merkezine yerleşmedik mi? Böylelikle duygularımızı
askıya almadık mı? Aydınlanma dönemine sarılıp, aklı temel yapıp hükmetmeye
çalışmadık mı Ay’ a, Mars’ a? Bir noktadan diğerine en kısa sürede gitme
çabamız zamanı aşmak için değil mi? Yaptığımız makinelerle ağırlıkları
kaldırıp gücümüzün doruğuna çıkmadık mı? Piramitlerden İkiz Kulelere
yükselmekle dorukları işgal etmedik mi?
Tüm
sorulara evet diyebilirsiniz. Öyleyse hep birlikte şunu yanıtlayalım:
“Güvenliğimizi, geleceğinizin yani çocuklarımızın güvenliğini nasıl
sağlayacağız? Dünyanın yörüngesinde seyretme güvenliğini, atom bombalarının
yerden mantar gibi bittiği 21. yüzyılda nasıl teminat altına alacağız?
Terörün her türlüsünü nasıl durduracağız?”
Suçlu
gibi sessiz kalmayın, aklınızı çalıştırın aklınız var ya!
Çünkü
savaşlar, çatışmalar artıyor ve gaziler bir gidiyor, bin geliyor. İşimiz
çok zor. Artık kimsenin güvenliği garanti değil.
Elbette,
umut tek çare biçare gelecek için. Şair Pindaros, ömrü doğrulukla geçmiş
bir adam için ne güzel söylemiş:
“Umut
tatlı tatlı doldurur içini,
Yoldaşlık eder ona, hoş eder gönlünü.
Umut yola sokar, yoldan çıkan insan aklını.”
Aklımızı
doğasına uygun kullanmanın zamanı geldi geçiyor. Bizler için yaşamlarını
hiçbir şey düşünmeden harcayanlardan baki kalanların yaralanmış ruhlarını
tedavi etmek zorundayız. Yapacağımız ilk iş ise, onlardan çaldığımız
sevgiyi onlara tereddütsüz ve ivedilikle ödemektedir. Atacağımız ilk
adım bu olmalı. Sevgi cimriliğini bırakıp mal, mülk ve para cimriliğinde
kalmayı becerebilirsek biraz güvenlikle ilgili problemimizde nefes alabiliriz.
PTSD
Nedir?
PTSD
(Post Travmatic Stress Disorder) bilinen adıyla Travma Sonrası Stres
Bozukluğu psikoloji literatürüne yeni girmiş bir kavramdır. PTSD, uçak
kazası, deprem ya da savaş gibi olayların etkisiyle bazı insanlarda
gelişen bir ruhsal bozukluktur. Cinsel taciz, tecavüz, işkence kurbanları
da PTSD kaynaklı ıstırabı çekerler.
Vietnam’
da görev yapmış askerler üzerine yapılan bir çalışmaya göre, 3 milyon
erkek ve kadın savaş gazisinin 800 bini PTSD’ nin etkisi altında kalmış.
Çok çabuk etkilenen, hassas kadın ve erkek askerleri, subayları PTSD
fark gözetmeksizin vurmuş.
PTSD’
nin belirtileri, bir Travmatik olay sonrası hemen başlayacağı gibi,
aylar ve yıllar sonra da sizi etkilemeye, ıstırap vermeye başlayabilir.
Bu genelde bilindiği şekliyle “gerginliğin gecikmeli bir tepkisi” dir.
Belki
bazı PTSD belirtilerini bilirsiniz. Kasvet, can sıkıntısı, kızgınlık,
öfke, endişe, kuruntu ve işinizde, davranışlarınızda ilgi yetersizliği.
İntihar etmeyi hissedebilirsiniz, duygusal açıdan ailenizle, arkadaşlarınızla
bağlantınızı koparabilirsiniz ve savaş deneyimleriniz zihninize musallat
olabilir. Uyku zorluğu çekebilirsiniz, kabuslar görebilirsiniz ve bu
problemlerle başa çıkmak için alkol ya da yatıştırıcı haplar kullanabilirsiniz.
PTSD
belirtileri öyle şiddetli olabilir ki, yaşamınızı, ailenizi, işinizi
ve sosyal durumunuzu baskı altında tutabilir. Eğer tedavi edilemezse,
PTSD yıkıcı ve zararlı bir yaşam tarzına rehberlik edebilir. Bundan
dolayı mutlaka tıbbi destek ve yardım almak durumuyla karşı karşıyasınız.
Şunu
unutmayın ve hiçbir zaman aklınızdan çıkarmayın; “Siz deli değilsiniz”
Bunlar
anormal durumlara verdiğiniz normal tepkilerdir.
PTSD’
nin Belirtilerini Anlamak
George
L. Skypeck, bir şiirinde şöyle diyor:
“Bir
asker olmaktan duyduğum gururu hiç olmazsa bir gün söyleyeceğim”
Savaştan döndükten sonra yaşadığınız bazı problemleri savaş gazisi Jim
Goodin yıllar önce şöyle tarif ediyor:
“Evliliğim,
giderek parçalanıyor. Artık birbirimizle konuşamıyoruz. Aslında hiçbir
şey hakkında oturup konuşmuyoruz. Bodrum katta zamanımın büyük bölümünü
tek başına geçiriyorum. Eşim üst katta ben alt kattayım. Elbette alış-verişi
kimin yapacağı, arabaya kimin benzin alacağı hakkında konuşuyoruz, ama
diyaloğumuz sadece bundan ibaret. O beni önemsediğini, sevdiğini anlatmaya
çalışıyor, ama ben onun bu tavrından gerçekten rahatsız ve huzursuz
oluyorum ve bu durum karşısında yanından uzaklaşıyorum. Bazen küçük
meseleler hakkında gerçekten çok öfkeleniyorum. Bu durumda eskiden ona
vururdum, ama son zamanlarda duvara yumruk atmaya başladım. Ya da evi
terk edip aklımı toplamak için saatlerce araba kullanıyorum. Zamanımı
amaçsızca evden çok yollarda araba kullanarak geçiriyorum.
Hiç
arkadaşım yok, kimlerle arkadaşlık yapacağımı dikkatle seçiyorum. Dünya,
kimsenin kimseye önem vermediği bir köpek dalaşına benziyor. Bu düzensiz
toplumun bir parçası olmaktan kaçınıyorum. Herkesten uzakta dağlarda
bir ev kurmak istiyorum. Etrafımdaki bazı şeylerin yanlış gidişine çok
sinirleniyorum. Bu pisliklerin altına bombalar yerleştirmeyi düşünüyorum...
Barlara gidiyor, içiyor ve kavga ediyorum. Genellikle en iri yarı olanı
seçiyor, onunla dövüşüyorum... Nedenini ise bilmiyorum. Delice araba
kullanıyor, diğer sürücülerle ağız dalaşına giriyorum.
Genellikle
kederli ve kasvetliyim, yıllardırda bu şekilde hissediyorum. Bu ruhsal
durum bazen öyle yoğunlaşıyor ki, bulunduğum bodrum katından ayrılmak
bile istemiyorum ve aşırı alkol alıyorum. Depresyona girdiğim bazı anlarda
intihar bile etmeyi düşündüm. Vietnam’ dan getirdiğim eski 38’ lik bir
silahım var. Birkaç kez silahım doluyken düşüncelere daldım, hatta bir
keresinde namlusu ağzımda horozu çekik bir şekilde durdum, ama tetiği
çekemedim. Bu davranışı sergilerken en yakın silah arkadaşım Smitty’
nin siperde, parçalanıp her yere dağılan beyninin görüntüsü aklıma geliyordu.
Kahretsin hayata tutunmak için çok çalıştım ve şu an bu çabamı boşa
harcayamam. Ama bazen şunu düşünmekten kendimi alamıyorum; Nasıl ben
hayatta kaldım, o kalamadı? Demek ki ortada bir neden var.
Savaşta
yaşadıklarım bazen kafamda tekrar canlanıyor. Bunlar beni ürpertiyor.
Hissettiklerimi dışarı atmak çok zor. Hatırlıyorum onları; eski arkadaşlarımı,
yüzlerini kurulan pusuları, bağırışları, ölülerin yüzlerini, gözyaşlarını...
Şu an bile bir helikopter sesi duysam ya da sık bir ormanlık alanı görsem
sırtımdan soğuk terler akıyor. Hatta yürüyüş yaptığım zamanlar da yeşillik
alanlardan kendimi uzak tutuyorum.
Caddede
yürürken arkamdan göremediğim insanlardan rahatsız oluyorum. Otururken
arkamı sağlam bir yere veriyorum. Gürültülü sesler beni kızdırıyor,
sinirlendiriyor ve ani hareket etmeme yerimden sıçramama neden oluyor.
Geceleri
bizim için en zor zamanlar. Eşimden uzun bir süre sonra yatmaya gidiyorum.
Uykuya dalmak için saatler geçiyor. Savaş anılarımı düşünüyorum. Bazen
eşim beni bembeyaz bir yüzle uyandırıyor. Terli ve gergin olarak uyanıyorum.
Bazen nerede olduğumu anlamadan onun boğazına sarılıyorum. Çünkü kabusun
etkisi altında kalıyorum.
Bu problemlerle ne kadar uzun süre yaşadığımı bilmiyorum. Görünüşte,
sorunlar giderek katlanıyor. Eşim ayrılmaktan bahsediyor. Sanırım bunun
önemi yok. Ama yalnızım. Başka kimsem yok. Hayatta böyle olan tek insan
neden benim? Benim ne sorunum var?”
Bu
kişisel öykü PTSD’ nin problemlerine maruz kalan bir gazinin yaşadıklarının
fotoğrafını çekiyor. PTSD, savaş alanlarında çatışmaya maruz kalan askerlerde
görülen gerçek ve teşhis edilebilen bir rahatsızlıktır. PTSD, Amerikanın
Kuzey-Güney olarak adlandırılan sivil savaşında başlıca bir problem
olduğu biliniyordu. Aynı zamanda I. Dünya Savaşı ve savaş sonrası askerlerde
görüldüğü anlaşılmıştı. Dönemin uzmanları “Shell Shock” (savaştan ileri
gelen ruhsal çöküntü) adını verdikleri bu problem hakkında fazla bilgi
sahibi değillerdi. Neden askerlerde bu belirtiler görülüyor ve nasıl
tedavi edilir? soruları yanıt bulmamıştı.
PTSD,
II. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı sırasında savaşta yer alan askerlerde
etkisini yeniden gösterdi. Bu iki savaş sırasında uzmanlar tarafından
bu hastalığa yeni bir ad verildi: SAVAŞ YORGUNLU¦U. Ne yazık ki, bu
rahatsızlığa maruz kalan askerlere sunulan yardım yeterli değildi. Onların
çoğu, belki de babalarınız, sessizlik içerisinde yıllarca ıstırap çekerek
yaşadılar. Hatta pek çoğu acı hatıraları dondurmak, bastırmak için alkole
başvurdular.
Vietnam
Savaşı sırasında PTSD’ ye askerlerin maruz kalmaması için değişik bir
yardım girişiminde bulunuldu; askerler 12 aydan fazla savaş tarlasında
görev almayacaklardı. Önceleri yöntem çalışır gibi oldu. Vietnam Savaşı’
nda, II. Dünya Savaşı’ ndan daha az asker savaş alanından PTSD etkisiyle
uzaklaştırıldı. Ne yazık ki, etkileri daha sonraları ortaya çıktı. Vietnam’
dan sonra pek çok gazi kendini savaşın etkisinden kurtaramadı. Gaziler
kendi kendilerini tedavi etmek için alkole ve uyuşturucuya sarılarak
büyük yanlış yaptılar. Savaştan dönen gazilerin sosyal yaşama uyum sağlamadaki
sorunlarını dile getirip, seslerini yükseltmelerinden dolayı nihayet
PTSD üzerine yoğun bir araştırma başlatıldı. 1981 yılında bu belirtilere
PTSD adı verildi.
1981’
den sonra, PTSD’ nin tedavisi, teşhisi üzerine çeşitli makaleler, kitaplar
yazıldı ve seminerler, konferanslar düzenlendi. Düşüncelerin ortak paydası
şu oldu; PTSD, insanların sosyal yaşama dair düşüncelerini zedeleyen
aşırı olay ve olayalar serisi karşısında ortaya çıkan bir hastalıktı.
Yapılan araştırmaların verdiği sonuçlara göre, askerler dışında sivil
insanların da benzer belirtilerden ıstırap çektikleri ortaya konulmuştur.
Örneğin, tecavüz mağdurlarında görülmektedir.
PTSD’
nin Pususuna Düşen Kahramanlar
Doğanın
zor koşullarında teröristle ya da savaş meydanlarında düşmanla çatışan
gaziler; ikinci yaşamlarında ilgisizlik sonucu, PTSD gibi ciddi anlamda
tedavi gerektiren psikolojik rahatsızlığın pususuna düşüyorlar ve hem
kendilerine hem başkalarına zarar veriyorlar.
Gazete
haberleri üzerinde kısa bir gezinti yapmaya çalışalım. Balıkesir’ in
Kepsut İlçesine bağlı Mahmudiye köyünde yaşayan Ali Rıza Eker, vatani
görevini Mardin’ in Kızıltepe İlçesinde Jandarma Komando Er olarak yapıp
köyüne döner. Nişanlısı ile düğün hazırlıkları yapan Eker, bir çatışmada
8 arkadaşının gözleri önünde şehit düşmesini hiç unutamaz. Devamlı bir
şekilde “şehitler beni çağırıyor, gitmeliyim” der. Bir akşam odasına
kapanır, ardından babasının av tüfeğini göğsüne dayar ve tetiği çeker.
Oğullarının ölümü üzerine dünyası kararan baba Hüsamettin, Ali’ nin
akserden geldikten sonra bir türlü düzelmediğini belirterek “onun böyle
bir şey yapacağına ihtimal vermiyordum” der.
Hüseyin
Ümit... 26 yaşındaydı. 1998 yılında vatani görevi için Şırnak’ a gitti.
İkizdere İlçesi’ ndeki bir operasyonda, mayına bastı, mayının infilak
etmesi sonucu iki bacağını ve bir gözünü kaybetti. Sağ kolu da kullanılmaz
haldeydi... Olayda yakın arkadaşı da can verdi. Uzun süre komada kaldı.
Hayati tehlikeyi atlattı. Tedavisi aylar sürdü... Kendisine tahsis edilen
odada, askere gitmeden önce çok iyi marangoz ustası olan Hüseyin, yitirdiği
uzuvları ile baş başa kaldı. Rize’ de düzenlenen “Övünç Madalyası Töreni”
ne davet edildi. Madalyasını alırken “malul” denilmesine içerledi, isyan
etti. “Bize malul demeyin. Sakat değiliz, gazi ya da şehit deyin” diye
bağırdı. Çok zor sakinleştirildi. Yaşadığı olayı unutamadı. İyice içine
kapandı. Kimseyle görüşmek istemedi. Bazı arkadaşlarına telefonda ‘artık
yaşamak istemediğini’ söylüyordu. Kötü bir şey yapmasından korkan ailesi,
onu yalnız bırakmadı. Ancak bir gün, kardeşini ısrarla yakındaki bakkala
gönderdi. Komutanları tarafından hediye edilen ve ruhsatı kardeşinin
üzerine yapılan tabancasını kafasına dayayıp ateş etti...
İzmir
Buca Emniyet Müdürlüğü, Terörle Mücadele Bürosu’ nda görevli polis memuru
Turgut Karahan’ nın evine gelen yakınları zili çaldıkları halde kapıyı
açan olmayınca polise haber verdiler. Olay yerine gelen polis, içeri
zorla girdiğinde meslektaşları Turgut Karahan’ ı, eşi Gülperi’ yi, çocukları
3 yaşındaki Hasan, 5 yaşındaki Sümeyye ve 10 yaşındaki Havva’ yı başlarından
silahla vurulmuş halde buldu. Polis evde yaptığı araştırmada cinnet
geçiren polis memuru Turgut Karahan’ ın mutfakta bulunan eşi Gülperi
Karahan’ ı oturma odasında bulunan 3 çocuğunu öldürdükten sonra intihar
ettiğini tesbit etti. Emniyet Müdürlüğü verdiği bilgide polis Karahan’
ın Buca’ dan önce Güneydoğu’ da görev yaptığını, çatışmaya girdiğini
ve başından yaralandığını belirtti.
Polis
eşi Necibe Pehlivan, Güneydoğu’ da bir çatışma sırasında yaralanan eşinin
“öldü” haberi gelince ruhsal bunalıma girmiş ve psikolojik tedavi görmüştü.
Daha sonra Pehlivan ailesi tayin nedeniyle Batı’ ya geldiler. Bir gece
Necibe Pehlivan yatakta uyuyan eşi polis Hüseyin Pehlivan’ ı öldürdü
ve intihar etti.
Tehlikenin
boyutlarını derinlemesine kavramak için gazete haberlerini karıştırmaya
devam edelim. Ali Göbelek, askerliğini komando olarak yaptı, saklanmayı
ve silah kullanmayı iyi biliyordu, her koşulda hayatını sürdürebilecek
bir eğitim sürecinden geçmişti. Almanya’ nın Ausburg kentinde yaşayan
aynı zamanda teyzesinin kızı olan eşi Aylin’ i, teyzesinin oğlu Aykın’
ı, teyzesi Melahat Çankaya’ yı üvey kızı Ela Doğan’ ı ve evde misafir
bulunan Suriye asıllı Çek vatandaşı Vladamir Vlacher’ i bıçakla vahşice
öldürüp hem Alman polisinin hem Türk polisinin elinden kaçmayı bildi.
Spesifik bir planla vahşi eylemi gerçekleştiren Ali Göbelek, eşi Aylin’
e olan öfkesini kanla kustu.
Fatih
Tuna, PKK olaylarının en yoğun olduğu dönemde 1991-92 yıllarında Tunceli
Pülümür’ de dağ komandosu olarak özel operasyon birliklerinde görev
yaptı. Çatışmalar sırasında çok sayıda arkadaşı gözleri önünde şehit
oldu. Tuna’ ya terhis olurken “Vatani Hizmet Övünç Belgesi” ve “Özel
Kurs Başarı Belgesi” verildi. Askere gitmeden önce hayat dolu bir genç
olan Fatih Tuna, askerlik dönüşü garip davranışları ile dikkat çekmeye
başladı. Ailesi ve arkadaşları ile sebepsiz yere kavga ediyor, uyurken
“ateş serbest” veya “herkes sipere” diye bağırarak yataktan fırlıyordu.
Fatih Tuna 2001 yılında komşularının pamuk tarlasını yaktı. Söndürmeye
gelen komşusunu Hasan Hüseyin Koç’ un başını balta ile keserek öldürdü.
Son alarak da Nazilli Belediye Başkanı’ ndan iş istedi. Görüşme talebi
geri çevrilince, Belediye Başkanı Esat Ergüler’ i öldürmeye teşebbüs
etti.
Ömer
Yılmaz, vatani görevini 1991 yılında Elazığ’ da yaparken, rahatsızlandı
ve askerliği yarım bıraktırarak, Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’
nde tedavi altına alındı. Burada üç ay yattıktan sonra taburcu edildi.
1999 yılında Cami müezzini Hüseyin Gürsu’ yu “usulü ile abdest almadığı”
gerekçesiyle sırtından bıçaklayarak öldürdü. Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları
Hastanesi’ nde gözetim altına alındı. Bir yıl tedavi gördükten sonra
bırakıldı. 2004 yılında ise 2,5 yaşındaki oğlu Mert Erim Yılmaz’ ı bıçaklayarak
öldürdü.
Yukarıdaki
acı ve vahim örnekleri değerlendirdiğimizde onlara kahraman, acımasız
katil, akıl hastası diyebiliriz. Çünkü bu şıkların hepsi onlarda mevcut.
Kahramanlar, ülkenin bölünmez bütünlüğü adına en zor koşullarda düşmanla
savaştılar. Katiller, gereksiz yere suçu olmayan insanların, eşlerini,
çocuklarını öldürdüler. Ruhsal bozuklukları var; çünkü yaşadıkları ruhlarında
tedavisi güç yaralar açtı. Geri dönüşlerinde fiziki olarak sağlamdılar
ama ruhları karanlığın gölgesinde kalmıştı.
Peki Asıl Suçlu, Sorumlu Kim?
Şimdi
bu vahim olayların sorumluluğunu kime yükleyeceğiz? Tek sorumlu onlar
mı? Aylarca dağlarda savaştılar. Yeri geldi şehit bedenlerle sabahladılar,
yeri geldi dağda aç kaldılar. Topluma uyum sağlayamadıkları için onları
iteleyelim mi?
Türkiye’
nin de katıldığı İskoçya’ nın Edinburg kentinde düzenlenen 7. Avrupa
Travmatik Stres Konferansı’ nda bir konuşma yapan İskoçya Royal Comhil
Hastanesi Travma araştırmaları Merkezi’ nden David Alexander şöyle diyor:
“Felaket
felakettir. Durumu daha da kötüleştirmeyelim. Felaket durumlarında medya
kimi zaman olumlu kimi zaman olumsuz etkilerde bulunmuştur. Medya haber
üretmek görevi ile felaket kurbanları arasında bocalamıştır. Önemli
olan felaket kurbanlarına destek hizmeti veren uzmanlarla birlikte yapıcı
ve yararlı çaba içinde olmalarıdır.”
Kabaca
bir hesap yaptığımızda 1984 yılında başlayan terörle mücadele sürecinde
2.5 milyon askerimizi Güneydoğu’ da görevlendirdik. Aileleri ile birlikte
15 milyon insanı etkileyen bu süreçte geri dönenlerle yeterince ilgilenmedik.
Şehitlerin yasını tutmaya yetinmeye devam edersek, bu gençlerin kendilerine
ya da bir başkasına vereceği zararın vebalini kim yüklenecek?
Danışman
Psikolojik Hizmetler Merkezi’ nden Uzman Klinik Psikolog Alanur Özalp,
psikolojik tedavide kapsam dışı bırakılan askerlerin de psikolojik yardıma
ve desteğe ihtiyaçları olabileceğini ısrarla vurguluyor. Onların içinde
bulundukları durum hakkında şu bilgileri veriyor:
“Merkezimize
dört yıldır askerliğini bitirmiş kişiler gelmeye başladı. Bu kişilerin
bir kısmında ‘ağır psikolojik rahatsızlık’ dediğimiz tabloyu izledik
ve derhal tedaviye aldık. Hatta kliniğe yatırmak zorunda kaldığımız
oldu. Bir bölümü de hafif nörotik veya hafif psikolojik rahatsızlık
göstermektey diler. Son iki kişide yine ağır tablo diyebileceğimiz abuk
sabuk konuşmalar, kim olduğunu, ne yaptığını bilmeme halleri vardı.
Zaman zaman kulaklarına ses geldiğini, o olayların gözlerinin önünde
canlandığını söylediler. Buraya gelenlerin pek çoğunun yanında insanlar
ölmüş, arkadaşları organlarını kaybetmişler.”
Psikolog
Özalp, merkezlerine başvuran birçok vakanın rahatsızlık sebebinin yaşadığı
olayların yanı sıra askerdeki olağanüstü imkan ve ilginin sivil yaşamda
kaybolmasından kaynaklandığını saptamış. Özalp, bu durumu askerliğini
Doğu’ da yapmış bir askerin “... O kadar büyük işler yaptım, madalya
aldım, kahramanlık belgesi aldım. Ama sivil hayata girdiğimde insanlar
bana yakınlık göstermediler, işsiz parasız bir kenara terk edildim.
Zaman zaman askeri hastaneye gidip yardım almak istedim. Orada da ilaç
yazıp gönderdiler. Bundan sonra ‘Ben neyim, bunları hak ettim mi? diye
kararsızlığa düştüm” sözleriyle açıklıyor.
Savaşın
üzerinden yıllar geçse de izleri silinmiyor. Kore Savaşı ve Kıbrıs Barış
Harekatı’na katılan gaziler aradan uzun yıllar geçmesine karşın, o günleri
hiç unutmadıklarını ve yaşamlarında geçmişle defalarca yüz yüze geldiklerini
belirtiyorlar. Gazileri sıkılmadan dinlediğinizde bu gerçekle kısa sürede
tanışma fırsatını yakalarsanız. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim
Üyesi Doç Dr. Tamer Aker yaptığı açıklamada, savaşa katılanlarla ilgili
yapılan çalışmalarrda, her 3 veya 4 kişiden 1’ inde psikolojik bozukluklara
rastlandığını söyledi. Savaşın travmatik bir hadise olduğunu ifade eden
Aker “savaş gibi önemli olaylar sonrasında, insanlarda fiziksel bir
sağlık problemi olmasa bile psikolojik problemler oluşabilmektedir”
diyor.
Aker,
savaşın neden olduğu psikolojik bozukluklarla ilgili şunları ileri sürüyor:
“Savaşa katılan insanlarda korkuya kapılmak, dehşete düşmek, çaresizlik,
ani irkilme, olayla ilgili seslerin kulağa gelmesi, stres, çabuk alınganlık,
sürekli olayı hatırlama, huzursuzluk, içe kapanıklık gibi sorunlar ortaya
çıkıyor. Örneğin, bir savaş gazisi arkadaşlarıyla sakin sohbet ederken,
gözünün önüne savaş sahneleri gelebilir ve o anda farklı, sert tepkiler
gösterebilir. Rüyasında bu sahneleri yeniden yaşayabilir. Bu insanlar,
ani yüksek seslerden etkilenir, eğer çatışma alanı ormanlık alanı ise
ormanlık alanlardan tedirgin olabilir. Bunun dışında, olayı hatırlamak,
konuşmak ve duygularını göstermek istemezler. Sevinç, mutluluk gibi
duyguları yaşamakta zorluk çekerler. Bu kişiler, duygularını taşlaşmış,
körelmiş hisseder ve gelecek için plan yapmanın anlamsız olduğunu düşünürler.”
Sonuç
olarak bir değerlendirmeye gidersek, PTSD ile mücadele etmenin bir insanlık
görevi olduğunu, PTSD’ ye yakalananların “akıl hastası” değil, “ruhsal
yaralı” kavramında ele alınmasının gerektiğini öncelikle kabul etmeliyiz.
“Ruhsal Yara” nın açtığı derin izleri silmenin, ıstırap çekenlerin acılarını
dindirmenin bir yolunu mutlaka bulmalıyız. Bu yolun ise, rehabilitasyon
merkezlerinin, ruh sağlığı bürolarının sayısını arttırarak gerçekleşeceğini
unutmamalıyız. Gazileri ve yakınlarını bu konuda bilinçlendirmenin öneminin
de ayrımında olmalıyız.
Gaziler
için “sizi seviyoruz” demek yeterli değildir. Onları sevmeyi bilmek
gerekir. Kine dönüşmemesi için onları sevmeyi hak etmeliyiz. Çünkü onlar
sevgiyi hak ettiler. Sevgiyi küçümseme meliyiz, alaya almamalıyız, değerini
bilmeliyiz. Sevileni kutlamak, onure etmek, gururunu kırmamak temel
ilkelerdir. Sevginin masumiyetini, saflığını, çocuksulluğunu, insancıllığını
bilmek zorundayız. Yoksa çok kolay kine dönüşür sevgi... Ve en büyük
acının, kederin ve ölümün adı olup çıkar
Gaziliğin
Kaderi
Sıkça
kullanılması gereken bir özdeyiş var: “Meyve veren ağaç taşlanır”. Ne
zaman doğru, iyi, güzel işlere imza atsanız başınıza gelmedik kalmaz.
Bu
ülkenin vatansever, insansever, dostsever ve sürekli ‘verici’ olan unsurlarının
yazgısı böylemi çizilmiş bilemem, ama görünen köy kılavuz istemiyor.
Çalışanlar
için emeklilik en büyük umutlardan biridir. Emeklilik süreci sona doğru
yol aldığında bir başka heyecan kaplar insanın içini. Yapacaklarınızı,
yeni yaşam tarzınızı planlar ve pratiğe geçeceği günü iple çekersiniz.
Genelde sakin, devim halinde olmayan, doğaya dönük, kitap okumakla zaman
yitirilecek ya da birşeyler yazılacak günler büyük bir özlemi doğurur.
Ben,
emekli Gazi Yarbay Zeki; bu yolu tercih etmedim. Çünkü gazilik olgusunda
pek çok boşluğun olduğunu kendi özelimde yaşayarak öğrenmiştim. Bu kulvarda
yapılacak çok iş vardı. Yüzlerce gazi askerimi kaderleriyle başbaşa
bırakamazdım. Onlar evlatlarımdı. Savaş alanlarında sırt sırta verip
nasıl döğüştük ise, ikinci savaş adını verdiğim savaş sonrası yaşamda
da birlikte olmalıydık. Çözülememiş gazilik problemlerini birlikte çözmeliydik.
Bizlere
bir zemin gerekliydi ya da güvenilir bir mevzii, bir siper. Biraz gecikmeyle
onu buldum; bu zemin 21 yıllık Gaziler Dergisi idi. Derhal göreve başladım.
Bir yandan Gaziler Dergisi’ nin fahri basın danışmanlığını diğer yandan
derginin satış ve dağıtım işlerini koordine eden Gaziler Yayıncılık
firmasının abone ve reklam sorumluluğunu üstlendim.
Gaziler
Dergisi, basın sektöründe, çok geniş bir yelpazede gazilik kavramına
eğiliyor, gazilerimizi bilinçlendiriyordu. Hiç bir resmi kurumun ya
da dernek ve vakıfın desteğini almadan küçük ve orta ölçekli duyarlı
işverenlerin katkılarıyla ayakta duruyordu.
Bizzat
telefonu elime alıp, konuyu görüştüğüm kişilere iletip, abone ve reklam
talebinde bulundum. Elde ettiğimiz gelirin böylesine ciddi bir dergiyi
yaşattığını görmek ise, bana ayrıca bir mutluluk veriyordu. Gaziler
dergisi susmamalı, konuşmalı, yazılarıyla haykırmalıydı; Gazilerin bir
sayı olmadığını... Çektikleri ıstırapları... Yetkililerin vurdumduymazlığını...
Herşeyden önemlisi ise, ücretsiz gönderilen dergilerle Gazilerimizi
bilinçlendir meliydi.
Pozitif
çalışmamızın karşısında negatif duruş olacaktı. Ancak iddialı bir karşı
duruş beklerdim; örneğin üzerine eğildiğimiz konuların alternatifini
getirecek bilimsel temelde bizi eleştirecek bir karşı duruş.
Öyle
olmadı.Karikatürüze ya da mizah ustalarına malzeme olacak nitelikte
yaklaşımlarla karşılaştık. Örneğin benim emekli asker olmamdan şüphe
edildi. Fatura ile dernek makbuzu birbiriyle karıştırıldı. Dernek adına
para toplandığı iddia edildi. Oysa konu o kadar net ve açıktı ki, bir
ilkokul öğrencisi bile ayrımında olabilirdi. Ne yazık ki, kafalar karıştırıldı,
emniyet güçleri, Jandarma ve mahkemeler meşgul edildi, zamanları çalındı.
Üstelik bu tezgahların ardından zaman zaman Gazilerle ilgili dernekler
çıktı.
Gaziler
adına varolan derneklerin, gazilerin bilinçlenmesini ve haklarını talep
etmesini hedefleyen Gaziler dergisi ile uğraşmasının yarattığı paradoksu
bugün bile anlamış değilim.
Her
neyse! Bunu geçelim. Emekli Gazi Yarbay Zeki’ nin başına gelenlere dönelim.
Adresim
belli olduğu halde, tebliğ dahi edilmeden 10. maddeden (ifade vermemekten)
Arhavi Savcılığı hakkımda gıyabi tutuklama kararı çıkarmış. Oysa çeşitli
yerlere (Mahkeme, Polis) kafa karışıklılığının giderilmesi ve kavram
kargaşasının berteraf edilmesi için pek çok ifade vermiştim.
5
Şubat 2004 yılında evlilik işlemleri için başvurdum. Vukuatlı nüfus
cüzdan örneği çıkartıyorum. Bir de ne göreyim! Aranıyorum. İlgili mercilere
danışıyorum. 13 Şubat günü geliniz diyorlar. Fakat beklemekten sıkılmış
olacaklar ki, iki polis beni evden gelip alıyor.
Sonra
ne mi oldu? Kendimi İzmir, Buca Cezaevi’ nde buldum. Yani balayımı 15.
Koğuşta geçirdim.
15.
Koğuşta düşünüyorum; dolandırıcılıkla itham edilen ben, Gazi Yarbay
Zeki; bu kadar kan, barut kokan eski bir komando subayı; hortumcuların
es geçildiği, devleti içten kemirenlere hürmet edildiği ve gazetelerin
magazin sayfalarına taşındığı, mafyanın cirit attığı, rüşvetin her taşın
altından çıktığı, adaletin cüzdan ile vicdan arasına sıkıştığını söyleyen
avukatların olduğu Türkiye’ de Gazilik Haklarını savunurken taşlanıyorum.
Düşmanı,
birliğimle o gazi ve şehit olan er, erbaş, astsubay ve subaylarımla
titreten Gazi Yarbay Zeki, Beş parmak dağlarını aşan ben, demir parmaklıklar
arasından bakıyorum.
Düşündüm,
düşündüm; madem ki, gazilerin haklarını basın yolu ile duyurmak dolandırıcılıkla
eşdeğerse git Gazi kimliğini geri ver, kurtul bu zulümden.
Sonra
yine düşündüm, düşündüm. Bu savaştan kaçmak kimin işine yarayacak? Gazileri
şahsi çıkarları için sömürenlerin, kendi politikalarına alet edenlerin.
İşte bunların ekmeğine yağ değil, bal sürmüş olacağını düşündüm.
Ve
vazgeçtim. Kim gazileri kullanıyorsa deşifre etmeye ant içtim, toplum
vicdanında onları yargılamak için gerekeni yapacağıma Gazilik şerefim
üzerine yemin ettim. Gaziler Dergisi’ nin zemininde gördüğüm, duyduğum
her türlü olayı gazilere ve kamuoyuna aktarmak için mücadeleye devam
kararı aldım.
Yaklaşık
2 ay Buca ve Arhavi Cezaevinde kaldım. Psikolojik baskı gördüm. Tahliye
olduktan sonra sevincimi İsmet Çorbacıoğulları ailesiyle paylaştım.
Gazi Yarbay Zeki’ yi bağrına bastılar. Kendi otellerinde misafir ettiler.
Onlara şükran borçluyum. Ve köşemden teşekkür gönderiyorum. Misafir
kaldığım otelde, gece 03.00 de polisler tarafından onların diliyle baskına
uğradım. Yılışık birkaç polis tarafından (Hele sakız çiğneyen biri vardı,
onu unutamıyorum) karakola götürüldüm. Düşünün tahliye oluyorum ve tekrar
alınıp merkeze götürülüyorum. Hemde sabaha karşı saat 03.00 de.
Sebebi
ise, sadece bir ifade vermek. Evet bir ifade için bir gaziye yapılan
etik dışı bir uygulama.
Gazileri
bu şekilde engelleye mezsiniz. Gazilik kolayca pes edenlere verilen
bir ünvan değildir.
Benim
yaşadıklarıma gelince, şunu söyleyebilirim; gazi evlatlarım için canım
feda olsun
|
(E)
Gz. Yrb. Zeki AÇIKBAŞ |
Kurtuluş Savaşı’ nın Manevi Mimarları
* Din, milli birliğin ve iç huzurun sağlanmasında önemli bir etkendir
İnanç hiçbir zaman nötr olmamıştır Ya yapıcıdır ya da yıkıcı. İnançların
neden olduğu yıkımlar ve kırımlar kadar önemli olan, inançların bu yıkımı
ve kırımları gerçekleştirmek için nasıl harekete geçirildikleri, nasıl
kışkırtıldıklarıdır. İnanan kimselerin kendiliğinden eyleme geçmesi
gibi bir durum söz konusu değildir. Birtakım papazların inançlar üzerindeki
kışkırtıcı etkisi olmasa yüz binlerce kişiyi ölmek ya da öldürmek üzere
Haçlı Seferleri’ ne çıkarmak olanağı bulunmazdı. Engizisyon kurulduktan
sonra özgürlük taraftarlarının yıkılışına seyirci kalan geniş yığınlar,
çıkarlarını inançları etkilemekte yürütenlerin oyununa kolayca gelebiliyorlardı.
Kendisi bir rahip olan ve deneysel bilime ilgi duyan Roger Bacon, ünlü
Oxford’ da deney yapmaya kalkışınca, bütün Oxford hocaları, öğrencileri
ayağa kalkmış, papazlar, keşişler ve öğrenciler Oxford sokaklarında
cübbelerini sallaya sallaya “gebersin sihirbaz” diye bağırıp dolaşmışlardı.
Daha sonra Roger Bacon 15 yıl hapiste kalmıştı. Fransa Kralı Charles
IX’ un, annesinin kışkırtması sonucunda karar verdiği Protestan kıyımı,
Kralın adamlarının Paris’ e dağılmasıyla başlamışsa da çalınan Klise
çanlarının etkisi altında onlara katılan halkın bir gece içinde 3.000’
i aşkın Protestanı öldürdüğü bilinmektedir.
Buna
karşın bütün iyiliklerin inançtan doğduğu da söylenebilir ki bu da bir
ölçüde doğrudur. 9. ile 11. yüzyıl arasında Avrupa’ da etkin bir biçimde
ortaya çıkan yeni ırklar olan Anglo Saksonlar, Cermenler, Normonlar
ve Franklar kendi kültürleri ile, daha önceleri Avrupa’ da egemen olan
Roma’ nın antik kültürünü bir pota içinde eritip ortak bir Avrupa kültürü
oluşturan ve bu farklı kültürlerin birleştirici öğesi Hıristiyan dini
olmuştur.
İlk Meclisin Yapısı
İnanç
dünyası üzerinde şahsi çıkarları uğruna entrika çeviren, siyaset yapan
ve dini amaç olmaktan çıkarıp araç biçimine sokan din adamları belki
de en büyük kötülüğü, insanın özgüvenini tahrip etmekle yapmışlardır.
Özgüvenden yoksun kalan insanlık ise, çareyi “denize düşen yılana sarılır”
mantığında görmüş ve doğasına yabancılaşmıştır.
Oysa
insanlığı, bağımsızlığı temel dayanak noktası olarak ele alan din adamları
topluma beyaz umut olmuşlardır.
Büyük
Millet Meclisi’ nin ilk birleşmesinde temsilcilerden 17’ si müftüydü.
Cuma Namazı Kılan, Hacıbayram Camii’ den Meclise ulaşan 300 metrelik
yolu yaklaşık bir saatte alan ‘seçilmişler’, Konya Milletvekili Refik
Koraltan Bey’ in tanımlamasıyla ‘Nuh’ un Gemisi’ ni’ çağrıştırıyorlardı.
Halk şalvarlı, fesli, serpuslu, kasketli, sarıklı, üniformalı, smokinli,
fraklı, cüppeli ve kostümlü Yeni Türk Devleti’ nin kurucularını büyük
dikkatle inceliyordu. Görünen giysilerdeki çelişkiydi. Okul - medrese
gibi öğrenim, yenilikçilik - tutuculuk, Türkçülük - Osmanlıcılık, Cumhuriyetçilik
- saltanatçılık, sağcılık - solculuk ve benzeri düşünce farkları daha
sonraki yıllarda pek çok olumsuzlukla ortaya çıkacaktı! İtiş - kakış
arasında Meclise varıldı. Karacabey eski Müftüsü Bursa Milletvekili
Mustafa Fehmi Efendi gür sesiyle dua okudu. Tören zinciri Meclis Başkanı
Mustafa Kemal Paşa’ nın “Bismillahirrahmanirahim” deyip meclise girmesiyle
tamamlandı.
İlk
meclis şimdiki gibi deri kaplı koltuklarla dizayn edilmemişti. Ankara
okullarında toplanan sıralar eski binaya yerleştirilmişti. Yanlarına
tahta çakılan masalar üst üste konulmuş ‘kürsü’ durumuna getirilmişti.
Tavana gaz lambası asılmış, gerekebilir düşüncesiyle bol miktarda mum
unutulmamıştı. Girişe göre sağ ortada küçük bir odun sobası vardı.
Ve
şöyle demişti, geçici Sinop Milletvekili Şerif Bey: “Ben bu Yüce Meclis’
in yaşlı Başkanı olarak, Allah’ ın yardımıyla milletimizin içte ve dışta
‘Tam bağımsızlığını ele alıp ‘yönetmeye başladığını bütün dünyaya ilan
ederek BMM’ ni açıyorum.”
Milli
Mücadelede Din Adamlarının Rolü
Hiçbir
zaman unutulmamalıdır ki, Milli Mücadele topyekün bir şavaştı. Milletin
varlığını, bağımsızlığını ve değerlerini korumak için bütün imkanlarını
kullandığı olağanüstü bir mücadele örneğiydi. Anadolu’ nun 1071’ deki
Malazgirt Savaşı ile fethedilmesi ve tedrice Müslüman laştırılması Avrupa
tarafından sindirilmedi. Bu nedenle iç ve dış ihanet odakları elele
vererek yüzyıllar sonra Anadolu’ yu işgal ettiler.
Dinin
birlik ve beraberlik kavramı üzerindeki etkisini bilen işgal kuvvetleri,
bu gerçeğin kalın ve yüksek duvarıyla çok geçmeden tanıştılar. Din adamları
hem Çanakkale Savaşında hem Milli Mücadele de büyük hizmet vermişlerdi.
Alman General Limon Von Sanders “Türkiye’ de Beş sene” isimli yapıtında
din adamlarının milli mücadeledeki rolünü şöyle anlatmıştır: “Türkler
dindar, bilhassa gelenekçidirler. Din adamlarının her tabaka ve seviyeden
insanlar üzerinde tesirleri vardır. Bu hasleti bilen kumandalar ferdi
feragat ve serdengeçtilik isteyen muharebe safhalarında, din adamlarının
telkinlerinden en geniş manada istifade ediyorlardı. Bu din adamları
ağırbaşlı oldukları ölçüde şefkatli, hal ve tavırları ile saygıdeğer
ve güvenilir insanlardı. Onları en buhranlı anlarda dahi kötümser görmedim.”
Milli Mücadele için “Kurtuluş Savaşı ve İstiklal Harbi” gibi isimler
de kullanılmaktadır. Fakat hadisenin ruhuna en uygun olanı kanaatimizce
“Milli Mücadele” dir. Çünkü olayın askeri harekatın yanında başka boyutu
da vardır. Belki de Türk Milletinin kendi varlık, şeref ve istiklali
için topyekün seferber olduğu milletin her ferdinin kendi çap ve seviyesinde,
kendine düşen rol ve görevi yaptığı bir mücadeledir. Bu nedenle Türkiye
Cumhuriyeti bu mücadelenin eseri olup onun temeli üzerinde yükselmiştir.
Dr. Selahattin Tansel de şu değerlendirmeyi yapmıştır: “bu başarının
sağlanmasında başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere payları büyük olan
komutanları, erleri, T.B.M.M. üyelerini, Hatice Hatun’ u, Kumcu Veli’
yi, gazeteci Hasan Tahsin’ i, Batı Anadolu’ nun bağrı yanık delikanlısını,
Kastamonu’ nun duygulu gelinini, Karadeniz’ in titiz kayıkçısını, Güney
ve Güneydoğu’ nun esmer tenli yiğidini, Doğu Anadolu’ nun çileli halkını,
Orta Anadolu’ nun fedakar erkek ve kadınını, efelerini, zeybeklerini,
ülkenin müftülerini ve köy imamlarını, öğretmenlerini minnetle anarım.”
Görülüyor ki, milli mücadelenin başarılmasında emeği geçen şahıs ve
meslekleri sınırlandırmak doğru değildir. Ancak kat’ i olarak bilinen
bir şey var ki, o da; milletimizin o yıllarda tarihte eşi görülmeyen
bir “Milli Tesanüd” yani birlik ve beraberlik ve dayanışma örneği göstermiş
olmasıdır. Bu yüzden büyük ve küçük her yaştan ve her cinsten, her meslekten,
her bölge ve beldeden kahraman, mücahit, gazi, şehit, boynu bükük, dul
ve yetimleri rahmet ve minnetle anmak zorundayız.
Her
milletin tarihinde olağanüstü ve sıkıntılı anlar yaşanmıştır. Bizim
de gerek üzerinde yaşadığımız coğrafyadan, gerekse sahip olduğumuz milli
ve manevi değerlerimizden dolayı zor ve sıkıntılı günlerimiz olmuştur.
Elbette iç-dış çıkar çevreleri çeşitli manipülasyonlarla bizi rahatsız
etmeye devam edeceklerdir. Dolayısıyla topyekün dikkatli olmak zorundayız.
Konuya bu açıdan yaklaşıldığı zaman mesleklerin hepsi değerlidir. Zira
her meslek diğer mesleğin tamamlayıcısıdır. Önemli olan yeri ve sırası
geldiğinde bu meslek mensuplarını, milli kültür ve değerler çizgisinde
bir araya getirecek birlik ve beraberliği sağlamaktır. İşte milli mücadelenin
başarılmasındaki sır ve inceliğin espirisi de budur. Zira vatanın bütünlüğü
tehlikeye düştüğü an, sen, ben, o ve başkası değil, tek millet, tek
inanç ve tek yürek vardır.
Mondros
Mütarekesi’ ni eşdeyişle “esaret belgesi” ni imzalatmış olanların ilk
adımı, Türk Ordusunu silahsızlanmaya zorlamak olmuştu. İtilaf Devletleri’
nin istihbaratı mükemmeldi. Ordumuz “esaret belgesi” imzalandığında
bütün cephelerde savaş durumundaydılar. Silahları bırakmaları için uzak
yerlerde savaşan Türk ordusuna emir vermek yetmemişti. Örneğin Trablus’
daki kuvvetlere direnmelerini bırakmaları için iki defa Padişah fermanı
gerekmişti. Kafkas Birlikleri’ nden bazıları daha sonra Azerbeycan Türk
Cumhuriyeti’ nde görev almışlardı. Ancak bununla birlikte ordunun silahsızlandırılmasının
yanında ve ondan daha ağır olan bir başka sorun vardı: Ümitsizlik...
Ümitsizlik
durumunu açığa çıkaran döneme ait pek çok örneğin yanında, pek çoklarınca
bilinen başyaver binbaşı Cevad Abbas Bey’ in anlattığı hatırayı anımsayalım:
“Samsun’
dan Havza’ ya gidiyorduk. Elemli ve acı tabya, Atatürk’ ün nutkunda
anlattığından daha ağırdı. Araba bozulmuştu. Ben ve yaver arkadaşım
Muzaffer bey şöföre yadım için uğraşırken paşa biraz ileride tarlasını
süren bir köylünün yanına gitti. Biz işimizi bitirmiştik ki o, köylü
ile konuşmaya devam ediyordu. Yanlarına gittim. Beni görünce konuştuklarını
tekrarladı.
-Bu
baba, Yemen harbinde bulunmuş. Bir kolu çolak, ayağının biri de topal.
Dört oğlunun biri Galiçya’ da, biri Çanakkale’ de şehit olmuş. Öteki
ikisinden haber alamamış. Evinde üç dul ve sekiz yetim varmış. Bu canların
geçimi, kendi sakat bedenine bakıyormuş. Vatanın karşılaştığı tehlikeleri,
İngiliz’ lerin Samsun’ a yeniden asker çıkaracaklarını, Yunanlıların
Anadolu’ da devlet kuracaklarını anlattım. Bana ne cevap verdi biliyor
musun?
Ve burada yaşlı köylüye döndü:
-Baba...
Bana verdiğin cevabı bu beye de tekrarlarmısın?
-Dedim
ki, senin düşman dediklerin teee şu tarlanın ucuna gelinceye kadar benden
hayır yok... Yemen dediler gittik, öldük, Galiçya dediler, Arabistan
dediler, Kafkas dediler, çocukları gönderdik, öldüler... Şimdi on dört
can, şu çolak kolla şu topal bacağa bakar... Düşman benim tarlanın sınırına
dayanıncaya dek benden hayır olmadığını sen de bilesin...”
Bu
hatıra, asıl meselenin gelen tehlikenin kendilerini tarlalarında ve
evlerinde rahat bırakmayacağını, bu seferkinin “başka bir savaş” olduğunu,
halka anlatılabilmenin zorluğunda gizlendiğini açık ve seçik bizlere
bildirmektedir. Tehlikeyi kim dile getirecekti? İşte sorun bu noktaya
odaklanmıştı.
Ordumuz
1908-1918 arası üç büyük savaş vermişti. 1911 Batı Trablus Savaşı, 1912-1913
Balkan Harbi ve 1914-1918 I. Dünya Savaşı. Bekleneni karşılamayan bu
savaşlar yüreklerde ümitsizlik yaratmıştı. Dolayısıyla zafer nasıl ümid
edilebilirdi? Mustafa Kemal Nutuk’ un başlangıç kısmında da bu ümitsizlik
durumunu onaylamıştı.
Resmi
makamların Mondros Mütareke’ si şartlarının koşulsuz yerine getirilmesi
yolundaki ısrarlı, devamlı, ödünsüz emirlerine karşın, bağımsızlığın
ve onurun “ilk öncü” leri kimler olacaktı?
En
acı ve elverişsiz koşullara karşın baki kalan “Ak Ümid” ler manevi yol
göstericiler yani gerçek din adamları ilk öncüler olarak öne geçerler...
İlk din adamları ilk yol göstericiler, canlarını risk ederek halkın
önünde saf tutarlar... Milli Mücadele’ nin ilk meşru fetvasını halka
iletirler... Saray’ a ve Bab-ı Ali’ ye ilk çıkışları ile ilk karşı koymayı
gerçekleştirirler...
Din
Adamları Cephelerde
15
Mayıs 1919 Yunanlıların İzmir’ i işgali ile Büyük Millet Meclisi’ nin
kuruluş tarihi olan 23 Nisan 1920 arası vatanı, işgal kuvvetlerine karşı
koyan milli kuvvetler savunmuştur. Bu ilk öncülerin hatıralarından anlaşılan,
savunma yaptıkları bölgelerde en büyük desteğin din adamlarından geldiğidir.
Adana bölgesi genel komutanı Sinan Tekelioğlu şöyle diyor: Maddi olanakların
yok olduğu yerde insanların imkansız zannettikleri hedeflere yönelmesi,
ancak ruh ve iman gücü ile mümkün oluyor. Bunun tek kaynağı ise din
ulemasıydı. Bu kavramın kapsamına Müftü’ den en ücra köydeki İmam’ a
kadar tüm din adamları giriyordu. Özellikle köylerde yorgun, savaştan
bıkmış, belirli yaş sınırında erkek nüfusunu kaybetmiş halkı, yeni bir
mücadeleye yönlendirecek ve zaruri olduğu konusunda ikna edecek tek
kudret din adamlarıydı. Onlar, sadece telkin ve işrad ile kalmadılar,
ellerine silah da aldılar, yaşlarına ve alışkanlıklarına rağmen en tehlikeli
mevzilerde, harbi sanat edinmiş meslekten askerlerde hayranlık uyandıracak
cesaret ve azimle dövüştüler.
Din
adamları, bizim tereddüde düştüğümüz ve halka kabul ve uygulatmakla
zorluk çektiğimiz her konuda yardımımıza koşmuşlar, sorunlarımızı çözmüşlerdir.
Düzenli ordu duruma hakim oluncaya kadar kurduğumuz milli bölükler’
e mensup erlere hergün birer çift ekmek ve ücret, giyecek, silah ve
benzer ihtiyaçlar için para lazımdı. Bunu nereden bulacaktık? Silifke
Müftüsü Nadir Efendi verdiği bir fetva ile ihtiyaçlarımızı temin etti.
Bölgenin koşullarının çok iyi bilen bu muhterem din adamları, asgari
yaşama hakkını sahiplerine bırakarak geri kalanını, tam bir adalet ve
hakkaniyet içinde Kuva-yi Milliye Teşkilatı’ na topladı. Fetvada kullandığı
sade lisan, etkileme gücü, vatanın içinde bulunduğu tehlikeyi her çeşit
insana dokunaklı uslubu ile anlatması, sadece Silifke’ de değil, bütün
Çukurova’ da milli teşkilata yardımcı oldu. Bu fetvadan yüzlerce, binlerce
bastırdık, işgal altındaki bölgeler dahil evlere dağıttık. Çeşitli sebeplerle
yardımını göremedik lerimiz, fetvanın tesiriyle bizlere katıldı, canla
başla ve malla hizmet ettiler.”
Dini
ve manevi birliği, bağımsızlığın sağlam temellerinden birisi olarak
değerlendirmenin açık ve seçik örneklerini Çukurova bölgesindeki olaylardan
öğreni yoruz. Fransız İşgal Kuvvetleri bölge halkı üzerinde etki yaratmak
amacıyla Cezayirli, Faslı, Tunuslu, Hintli, müslümanları beraberinde
getirmişlerdi. Amaçları halkı yatıştırmak ve idareleri altına almaktı.
Çukurova din adamlarımız da, düşmanın bu taktiği karşısında boş durmadılar.
Din birliğinin, dünyanın neresinde olursa olsun, bütün müslümanlar için
manevi bağın sağlam desteği olduğunu ispatlamak için Türk-İslam Cemiyeti’
ni kurdular.
“Kurtuluş
Savaşı’ nda İçel” adlı eserden bu gerçeği daha iyi kavrayabiliyoruz:
“Çukurova’
nın geleceğini belirleyecek bir refaranduma başvurulacağı haberinin
ardından, Fransa çoğunluk sağlamayı hedefledi ve Ermenilere bağımsız
bir devlet kurma vaadında bulundu. Ayrıca Güney bölgesini Suriye’ ye
katarak Suriye Cumhuriyeti’ nin kurulacağını beyan etti.
Türk-İslam
Cemiyeti temsilcisi Hacı Ömer Bey ise, Mersin’ de çoğunluğun Türklerde
olduğunu, köylerde ise Türkden başka bir ferd bulunmadığını sert bir
dille Fransızlara iletti.”
Fransız
İşgal Kuvvetleri Türk bayragının göklere çekilmesini yasak etmişti.
Amaçları yüzlerce yıl bu topraklarda dalgalanan bayrağımızın yerine
Fransız bayrağını çekmek istemekti. Dolayısıyla pek çok olay meydana
geliyordu. Türk gençleri kendi bayraklarının dalgalanmasına hasret kalmışlardı.
Onun bir minarenin aleminde de olsa bir defa dalgalandığını görmek istiyorladı.
Bu dileklerini Yeni Cami Müezzini Hacı Dede’ ye anlattılar. Hacı Dede,
bu dileği Jandarma Tabur Katibi Ali Rıza Bey’ e görüşmeyi uygun buldu.
Olay gizli Türk-İslam Cemiyeti’ nde de görüşüldü ve Türk bayrağının
çekilmesi kararlaştırıldı ve Hacı Dede’ nin tutuklanması durumunda ne
yolda hareket etmesi gerektiği kendisine anlatıldı.
5
Eylül 1919 Cuma sabahı, Yeni Cami Minaresinin aleminde bayraklarının
dalgalandığını gören Türkler sevinç gözyaşları döküyor lardı. Bu durumu
öğrenen Fransız yetkilisi Anfre, İngiliz komutanlığına haber göndererek
bölgeye birliklerin sevkini istedi. Diğer taraftan Jandarma ve Emniyet
teşkilatını da harekete geçirdi. Yeni Cami’ nin din görevlisi Hacı Dede
sorguya çekildi. Hacı Dede bayrağı kendisinin çektiğini söyledi. Askeri
mahkemeye sevkedilen Hacı Dede yargılanma sırasında şu sözlerle savunma
yaptı:
“Bayrağı
göndere ben çektim. Siz de bilirsiniz ki padişahımız bütün müslümanların
halifesidir. Peygamber Efendimizin vekilidir. Siz Hıristiyanların Pazar’
ları nasıl mukaddes ise bizim de Cuma’ mız öyledir. Minare alemine çektiğim
bayrak, aynı zamanda bütün müslümanların da bayrağıdır.”
Amasya
Müftüsü’ nün Cesaret Destanı
Samsun’
a çıkan Mustafa Kemal, şaşkınlık, çaresizlik ve ümitsizlik ortamıyla
karşılaşır. Erzurum’ da odaklaşacak ‘karşıkoyma’ nın ana merkezi de
Amasya idi. Milli Mücadele’ nin ilk günlerinde umudu temsil eden olaylar,
burada cereyan etmişti. Hüsrev Gerede Paşa Atatürk’ ün düşündüğü beyannameyi
Amasya’ da yayınlayacağını belirtirken, koşulları hazırlayan bir din
adamından övgüyle banseder: Amasya Müftüsü Hacı Tevfik Efendi.
O,
Amasya’ yı Milli Mücadele’ nin emrine veren, yüksek bir tevazu sahibi
ve sadece vatanı için emek harcayan bir din adamıdır. Atatürk, karargahıyla
Amasya’ ya geldiği 15 Haziran 1919 günü, kendisini karşılayan Müftü
Hacı Tevfik Efendi, başında olduğu seçkin heyeti Paşa’ ya tanıştırmış,
sonra gür bir sesle:
“Paşam
bütün Amasya emrinizdedir... Gazanız mübarek olsun...” demişti.
Hüsrev
Gerede, Müftü Efendinin bu cümlesi üzerine Mustafa Kemal’ in kendisine
dönerek:
“Hüsrev...
Müftü Efendi neler söylüyor? Kulaklarıma inanamıyorum...” dediğini hatıralarında
anlatır.
Tüm
dünyanın şaşkınlıkla izlediği “mucize” halkın yüreğine, kafasına ve
kişiliğine güvendiği maneviyat erlerinin cesaretlerinde filizlenmiştir.
Milli Mücadele’ nin temel belgesi Amasya Protokolü, “Amasya emrinizdedir”
diyen Müftü Hacı Tevfik Efendinin sağladığı olanakla huzurlu, güvenceli
bir ortamda 21 Haziran 1919’ da yayınlanmıştır.
İç
ayaklanmalar, henüz güçlenmemiş milli cepheyi özünden sarsar ve vururken,
bu olumsuz tahriklerin en tehlikelisi Zile ve Yenihan’ da belirmişti.
Gazi Mustafa Kemal, o tarihte 5. Kafkas Tümen Komutanı olan Yarbay Cemil
Cahid Toydemir’ e bu tehlikeli ayaklanmanın “bütün imkanların kullanılarak”
bastırılmasını emretti. Bütün olanaklar kavramı içinde, elindeki yetersiz
düzenli kuvvetlerle, her an artan asileri tepeleyemeyeceğini kavrayan
Cemil Cahid Bey, büyük saygı duyduğu Müftü Hacı Tevfik Efendiden yardım
istedi. Tevfik Efendi, öncelikle aile yakınlarından başlıyarak milis
kuvveti kurdu. Kendiside silahlandı, bu kuvvetin başına geçti ve isyanın
bastırılmasına kadar cepheden ayrılmadı. Cemil Cahid Bey hatıralarında
şöyle anlatır:
“O
günlerde Müftü Hacı Tevfik Efendi kumandan, ben onun erkan-ı harbi idim.
Yaşını düşünmeden çetin uğraşın içine girdi. Hastalığını önemsemedi,
ihmal etti. Hem müftü hem Mudafaa-i Hukuk Amasya Heyeti Merkezi Başkanı
iken 1921 yılında Kasım ayında zatürreden vefat etti.
İngiliz
Intellicens Servis’ in meşhur binbaşılarından Noil raporunda Hacı Tevfik
Efendiden şöyle bahseder:
“Tahkik
Komisyonlarından beldelerine girmesini istemeyen ve icap ederse halkı
silahlandırarak üzerimize saldırtacağı haberini gönderip temsilcimizi
kabul etmeyen sarıklılardan birisi...”
Bir
Elde Seccade Diğerinde Silah
Vatanlarını
savunanlar devletin emrinde değillerdi. Teslim olmaktan başka çare kalmadığına
inanan devletlerine hayır diyorlardı; Yurtlarını işgale gelenlere dedikleri
gibi...
İşgal kuvvetlerinin “Kitikya Seferi” adını verdiklerini dört şehrimizin,
esir olmama ve anavatandan ayrılmama kavgalarının onur bayrağını açan
manevi erleri azimle karar verdiler; Adana’ yı, Antep’ i Maraş’ ı Urfa’
yı savunmaya...
Bölgenin
savunulması için dışarıdan yardım hemen hemen imkansızdı. Topraklarını,
şehirlerini kendi canlarıyla, kanlarıyla savunmaktan başka bir yol yoktu.
Kilikya Cephesi Kumandanı Kemal Doğan Paşa’ nın hatıralarını izleyelim:
“Türk
ve gayr-ı müslim unsurların yerleşme alanlarında halkın üzerinde egemen
güçler din adamlarıydı: Papazlar, Hahamlar ve Sarıklı Sarıksız Hocalar...
Şükran ve minnetle kaydetmek icap eder ki, bu vatan vazifesini bizim
ulemamız, ancak şahit olanların inanabilecekleri coşku ve heyecan içinde
yerine getirmişler, bir çok yerlerde bizlere vazife bırakmadan teşkilat
işinin başına geçmişler, fiili olarak çatışmalara katılmışlar, birçoklarının
ileri yaşlarına, meslek ve meşreblerinin silahlı mücadele olmamasına
rağmen, hepimize örnek olacak yiğitliği göstermişlerdir.
Fransız
zabiti Leroux ile Ulukışla müftüsü Bahaettin Efendinin hediyesini anlatarak
bir örnek vereceğim: Fransız zabiti elindeki yetki belgesini göstererek
her türlü kolaylığın ve misafirperverliğin gösterilmesini ister. Müftü
Bahaettin Efendi, Fransız Zabiti Leroux’ un azametli ve amir tavrıyla
söylediklerini dinledikten sonra şöyle der:
Biz
asayişi kendimiz temin ederiz. Eğer devletimiz bundan aciz ise, halkımız
güvendiği ve içinden çıkaracağı kimselere bu vazifeyi verir, yaptırır.
Dini, düşüncesi, bayrağı bizden ayrı olan bir milletin idaresi altında
yaşıyamayız. Dahiliye Nazırı sizlere işgal ettiğiniz İstanbul’ da yeterince
misafirperverlik gösteriyor. Sizinle dört senedirr savaşıyoruz. Bir
çok cephede şansınızı denediniz. Birbirimizi iyi tanıyoruz. Boş yere
kan dökmeyelim. Sizi Ulukışla’ da ağırlayamayız. Şu yaşıma başıma bakma...
Namaz seccadesini de yanıma alır, dağa en önde ben çıkarım. Buranın
taşı toprağı sizi barındırmaz. Evlerinizde karılarınız, çocuklarınız
sizleri bekleyen ana-babalarınız var zannederim. Burası Arabistan değil,
Türkiye’ dir. Bu topraklarda ancak Türk’ ün kemiği sızlamadan yatar.
Bu
sözler karşısında Fransız yetkili şaşırmış ve karşısındaki Müftü Bahaettin
Efendinin kesin tavrından dolayı ürkmüştü. İşte bu müftü Bahaettin Efendi,
dana sonraki mücadelelerde şehit düşmüştü.
Maraş’
ın şahlanmasında sarıklı bir önder vardı: Sütçü İmam... “Kalesinde bayrağı
dalgalanmayan esir ülkede Cuma namazı kılınmaz...” fevasını veren imam...
Maraş’ ın Uzun oluk civarındaki yaşlı sütçü imam...
30
Ekim 1919 Cuma günü dükkanında, beldesinin başına gelenleri düşünürken,
karşısına bir küme düşman askerinin bağrışa çağrışa geçtiklerini tam
bu sırada çevredeki hamamdan çıkan Türk kadınlarına sarkıntılık ettiklerini
gördü. Gördü ama, yayından kurtulan bir ok gibi, düşman askerlerinin
üzerine saldırdı. Bu Maraş’ ta taşan sabrın bir işaretiydi; Sütçü İmam’
ın tabancasından çıkan bir kurşun, bir kuşun daha, bir kurşun daha...
Düşman askerleri çil yavrusu gibi dağılmıştı. Bir kaçı yerde cansız
yatıyordu. Şehir bu onur kurşunlarının adından şaha kalktı. Sütçü İmam
dağa çıktı; ardından eli silah tutanlar akın ettiler. Fransızlar şehire
yeni kuvvetler yığdılar. Ermenilerin de aralarında bulunduğu bu haydut
sürüsü, yapmadıkları kötülük bırakmadılar. Maraş Savunması’ nın bayraklaşan
önderlerinden Hafız Veliyüddün Efendi ile beldenin tanınmış din alimlerinden
müderris Mustafa Efendi’ nin şehit edilmesi, yediden yetmişe, kadın-erkek
Maraş’ lıları düşmanın üzerine saldırttı. Savaş inanılmaz destanlarla
12 Şubat’ a kadar devam etti. Düşman sürüldü ve Maraş’ tan kovuldu.Gazi
Maraş’ a 13 Nisan 1925 tarihli ve 2626 sayılı kanunla “Kırmızı Kordelalı”
İstiklal Madalyası verildi. Daha sonra da hak ettiği adla anıldı; Kahraman
Maraş...
ANZAK’ lı Torunlar Dışişleri Bakanı’ nı Dinlemedi
* Avustralya Dışişleri Bakanlığı, atalarını anmak için Türkiye’ ye
gitmek isteyen
Anzak torunlarını terör konusunda uyardı ama sözünü geçiremedi
Atatürk’
ün gazilik niteliği üzerinde kısa bir değerlendirme yaptığımızda dünya
gazilerine örnek teşkil ettiğini görebiliyoruz. O; öyle bir gazidir
ki; savaşın gerçek yüzü diye tanımlayacağımız acı, gözyaşı, kan gibi
telaffuzu bile insanın kimyasını bozan kavramları açık ve net bir biçimde
dile getirmiştir. “Yurtta sulh cihanda sulh” diyerek barışın önce içsellikle
ve giderek dışsallıkla gerçekleşebile ceğinin altını çizmiştir. “Milletin
hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş cinayettir” savını ileri sürerken,
insanlık tarihinin en karmaşık ve değişken olgusunu bir cümle ile özetlemeyi
bilmiştir.
O,
öyle bir gazidir ki, yine bütün dünyaya, “Uzak diyarlardan evlatlarını
harbe gönderen analar göz yaşlarınızı dindiriniz, evlatlarınız bizim
bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır.
Bu toprakta canlarını verdikten sonra artık onlar bizim evlatlarımız
olmuşlardır” diyerek o muhteşem barış çağrısını yapmak yine ona nasip
olmuştur.
Barışa
odaklı bir gazinin kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, her yıl dedelerini ziyarete
gelen torunları kucaklıyor. Üstelik dışişleri bakanını bile takmadılar;
Avustralya Dışişleri Bakanlığı bu yıl Türkiye’ ye gitmek isteyen ANZAK’
lı (ANZAC= Avustralya ve Yeni Zelanda Orduları) torunları terör konusunda
uyarmasına karşın, Şafak Ayini’ ne katılarak manevi ödevlerini yerine
getirmesini bildiler.
Çünkü
Gazi Atatürk’ ün mesajlarını iyi okumuşlardı.
25 Nisan Büyük Harekat
25
Nisan 1915 Pazar sabahı İtilaf Devletleri saat üç buçukta ve dört büyük
akın halinde yedi noktada çıkarma teşebbüsüne geçmişlerdi. Arıburnu’
nda çıkarmaya katılan kuvvetleri taşıyan nakliye gemileri Donanma’ nın
koruması altında sahile yaklaştı. Fakat Mehmetçiğin ateşi ile karşılaştı.
Ancak donanmanın güçlü taarruzu ve zayiatın önemsenmemesi Mehmetçiğin
geri çekilmesine neden oldu. Böylece Anzak birlikleri karaya çıkmayı
başardılar. Bu çıkarma harekatına 30.000 Avustralya ve Yeni Zelanda’
lı deniz piyadesi katılmıştı.
Sabaha
karşı ilk top sesleri duyulur duyulmaz Maydos’ un batısında bulunan
19. tümene silahbaşı yaptırılmıştı. Bu tümenin başında Kurmay Yüzbaşı
Mustafa Kemal vardı. Çıkarma harekatının seyrinden düzenli haber almamakla
beraber tehlikeyi sezmişti. Bir alay ile bir bataryayı hemen Sarı Bayır
yönüne sevketti. Kendisi at sırtında ve askerin önündeydi.
Bazı
yabancı kaynaklara göre Mustafa Kemal’ in çıkarma esnasında Conkbayırı’
nda bulunması İtilaf Devletleri için şanssızlık olmuştur. Çünkü ilerlemek
için fırsat bulmuş olan Anzaklar eğer durdurulmamış olsalardı ve o gün
Conkbayırı işgal edilseydi savaşın neticesi orada ve o anda alınmış
olurdu. Bu tahlili Türk raporlarında da görmekteyiz: “Şayet İtilaf Devletleri
Kabatepe’ deki birliklerini büyük miktarda takviye etmiş olsalardı ve
sık sık hücum ederek iki kilometre kadar içerilere girebilselerdi, yani
yüksek kısımları tutmuş olsalardı, belki başarıya ulaşılırdı.” Mustafa
Kemal’ in düşmanın ilerlemesini önlemeye azmettiğini şu sözlerinden
daha iyi anlıyoruz. “Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum.
Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve
kumandanlar kaim olabilir.”
Şiddetli
çarpışmalar, cephe hattının olmadığı dar bir alanda gerçekleşti. Askerler
karmakarışık savaştı. Kimin nereye hakim olduğu belli değildi. Mehmetçik
yere düşüyor ancak ANZAK güçlerini içerlere bırakmıyordu. Bazı çarpışmalar
siperlerin içerisinde oluyordu. Süngülerle ya da yumruklarla gırtlak
gırtlağa bir boğuşma acımasız bir savaş sahnesini görüntülüyordu. Şehit
düşenlere imrenenler “hiç olmazsa kurtuldu” diyorlardı. Anzaklar hatırı
sayılır savaşçılardı. Fakat Mehmetçik kendi topraklarını, kendi analarını,
kendi bacılarını, kendi çocuklarını, kendi namuslarını koruyor ve seve
seve şehit mertebesine yükseliyordu. Anzaklar ise, binlerce kilometre
uzaklardan gelmişler, ne için çarpıştıklarını bile bilmeyen, sadece
politikacıların emirlerine itaat eden kişilerdi.
Çok
kısa bir zaman diliminde bu bölgede 50 bin kişi canlarını vermişti,
binlercesi de uzuvlarını kaybetmişti. Politikacıların “üç günde geçeriz”
dedikleri boğazın mavi suları kırmızıya boyanmış, suyun üzerindeki cansız
bedenler ise bir ada görüntüsü oluşturmuştu.
Şafakta
Dans ve Hüzün Birarada
24
saat süren uzun bir yolculuk... Avustralya ve Yeni Zelanda’ dan yola
çıkan Anzakların torunları, 25 Nisan 1915’ te şafak vakti yaptıkları
çıkarma sırasında ölen dedelerini anmak için bu yolculuğa katlandılar.
Sadece
sevmek yetmez insana. Sevmeyi bilmek gerekir en başta ve emek harcamak
güçlü kılar sevgiyi. Hak edeni sevmek gerekir aynı zamanda. Sevgi küçüm
senmez, alaya alınmaz. Değerini bilmek şarttır sevginin. Seveni anlamak
bir insanlık ölçüsüdür.
Böylesine
yaklaştılar sevgiye Anzakların torunları. Önce Çanakkale’ ye 30 km uzaklıktaki
koya geldiler. Dans ederek, uyuyarak geceyi geçirdiler. Saatler ilerledikçe
Anzak Koyu’ nda , Şafak Töreni’ nin yapılacağı alan yavaş yavaş insan
seliyle doldu. 5 bin kişi, Avustralya Donanma Korosu’ nun çalıp söylediği
şarkılarla hareketlendi. Güneşin doğuşunu şarkılarla bekledi genç, yaşlı
Anzaklar. Şafak Ayini’ ne, Yeni Zelanda Kültür Sanat ve Tarihi Miraslar
Bakanı Judith Tizard ve Avustralya Savunma Bakanı Robert Hill, Çanakkale
Vali Yardımcısı Mustafa Güler, Almanya, İngiltere, Fransa, Pakistan;
Hindistan; Afrika, Kanada ve İrlanda’ dan temsilciler katıldı.
Anzak Anıtı’ na çelenklerin konulmasından sonra başlayan törende konuşan
Avustralya Savunma Bakanı Robert Hill, bu topraklarda yaşanan savaşın,
savaşan ülke haklarını birbirine bağladığını anlattı ve burada düşmanlığın
olmadığını söyledi.
Yeni
Zelanda Kültür Sanat Bakanı Judith Tizart da, Mustafa Kemal Atatürk’
ün 1934 yılında Avustralya ve Yeni Zelandalı annelere yönelik sözlerini
hatırlatarak, “Atalarımız bu topraklarda Mehmetçik ile yan yana koyun
koyuna yatmakta. Atatürk’ ün de dediği gibi onlar Türk milletinin bağrında.
Biz dost topraklara barış için kardeşlik için bundan sonra da geleceğiz”
diye konuştu. Gelibolu 2’ nci Kolordu Komutanlığı’ nda görevli bir subay
da yaptığı konuşmada, Mustafa Kemal Atatürk’ ün sözlerini tekrarladı.
Bu konuşma töreni izleyen Anzaklar tarafından alkışlandı.
75
yaşındaki Batı Avustralyalı Michael Coleman’ ın babası da bu topraklarda
savaşan gazilerdenmiş. 10 yıl önce kaybettiği babasının adına törenlere
her yıl düzenli olarak katılan Coleman, “Duygularımı anlamanız için
babamla tanışmalıydınız. O Türk askerine hayrandı. Her zaman sizlerden
‘centilmen’ olarak bansederdi. Ben de ölene kadar bu törenlere katılmayı
istiyorum. Babamın mezarına buradan toprak bile götürmüştüm” diyerek
bu törenlerin anlamını bir kez daha dile getirdi.
Terör
Uyarısına Rağmen Geldiler
Terör,
her ülkede barışa ve istikrara yönelik bir saldırıdır. Birr başka tanımlamayla
terör, “kuralsız bir şiddettir” Terörle mücadele etmek için uluslararası
işbirliği vazgeçilmeyecek bir önkoşuldur. Oysa bu yalın gerçeğin üzerinden
atlamakta inat etmeye devam ediyoruz.
Bugüne
kadar terörün genel ve ortak bir tanımı yapılamamıştır. Bu bataklığın
kurutulması, insanlık geleceğinin ve güvenlik sorununun öncelikli bir
meselesi olmalıdır. Ucuz politikaların sinekleri güçlendirmeden öte
gidemediğinin ayrımına ulaşmalıyız.Panik yaratmak, ‘acabalara’ düşürmek,
korkuya ve endişeye sevk etmek, yılgınlık duygusunu itelemek sadece
terörün işine yaramıştır.
Avustralya
Dışişleri Bakanlığı’nın, Türkiye’ye gelişlerde dikkatli olunmasını istemesi
ve terör uyarısında bulunmasına rağmen, Anzak Koyu’nda yapılan törene
katılanların sayısı geçen yılın iki katını buldu. Törenler de olayısız
ve herhangi bir taşkınlık yaşanmadan sona erdi, Anzaklar atalarını huzur
içinde andı. Gelibolu Yarrımadası’nda Anzak Koyu’nda sabah yapılan ‘Şafak
Ayini’nde de Jandarma tarafından sıkı güvenlik önlemeleri alındı. Karadan
ve denizden kuşatılan Anzak Koyu’nda Gelibolu 2’n ci Kolordu Komutanlığı’ndan
yüzlerce mavi bereli Mehmetçik görev aldı .
Travma Sonrası Stres Bozukluğuna (PTSD) DİKKAT!!!
Gazetelerin
üçüncü sayfaları vahşet, cinayet türünden haberlere yer verir. Pek çoğumuzun
ilgisini çeken bu tip konular üzerinde fazla durmadan okur geçeriz.
Belki de kendi başımıza geleceğine pek ihtimal vermediğimiz için yaşanılanları
önemsemeyiz. Hatta düşünmeyiz, irdelemeyiz.
Oysa
gördüklerimiz ya da bir başkasından duyduklarımız bir sebebin sadece
sonuçlarıdır. Kan dökme ve ölümle sonlanan olaylar, yaşanılmış olumsuz
bir sürecin getirdikleridir.
Köşemde
ele almak istediğim mesele, insanlık tarihinin en karmaşık, değişken
olgusu olan savaşı yaşayanların savaş sonrası karşılaştıkları sorunların
kısa bir irdelenmesi olacaktır.
Hepimizin
bildiği gibi savaşın iki boyutu vardır. İlki sıkça dile getirilen zaferler,
kahramanlıklar, cesaret, madalya gibi kavramların kapsadığı alandır.
Bu kavramlar, edebiyat dalında destan, menkıbe, epik türdeki eserlerle
karşımıza yoğun olarak çıkar. Toplumlar bu tip değerleri onur ve gurur
abidesi biçiminde nesilden nesile büyük bir ciddiyetle aktarırlar.
Diğer
boyut ise, ne yazık ki, soyut bir bağlamda ele alınır ve “Korkunç, dehşet
verici” ünlemleriyle nitelendirmekle yetinilip, geçiştirilir. Oysa savaşın
bu düzlemi derinliğine incelendiğinde; savaşı; güzel, cakalı, şaşaalı
bir olay olarak değil, gerçek yüzüyle görüyorsunuz; kan, ızdırap ve
ölüm olarak.
Gazilik
savaşın derinden yaraladığı bir karakterdir. Savaşın baki kalan tanıkları,
sıradan bir insanın görmeye dayanamayacağı sahneleri birebir yaşamış,
savaş sonrasında bile etkilerinden kolayca kurtulamamıştır. Öyle ki,
yaşadıkları, hayat tarzı üzerinde derin tesirler bırakmış ve ona yön
vermiştir. Gelişmiş ülkelerde yapılan çalışmalar savaşa katılan her
üç kişiden birinde savaş sonrası ruhsal düzensizlikler olarak nitelendirilen
psikolojik yaraların hasıl olduğunu açık ve net bir biçimde ortaya koymuştur.
Dolayısıyla bir gaziyi incelemeye ve gazilik olgusu üzerinde düşünmeye
başladığımızda bu gerçeklik yüksek bir duvar gibi karşınızda duracaktır.
Olaya sığ bir bakış açısıyla yaklaşırsanız hem konunun özünden uzaklaşırsanız
hem de sizler için yaşamlarını feda edenlere riyakarlık yapmış olursunuz.
Üstelik “herkes savaşa gidebilirdi, savaşmış da ne olmuş?” mantığıyla
onlara yaklaşırsanız, gazilerin tek değer yargıları olan karşılıksız
sevgiyi nefrete, kine dönüştürmenin zeminine katkı sağlarsınız. Bu nedenle
gazilere karşı sergilenecek tavır çok hassas dengeler üzerine kurulu
olmalıdır.
“Travma
Sonrası Stres Bozukluğu” diye nitelendirilen PTSD (Post Travmatic Stress
Disorder), savaş alanlarında çatışmaya maruz kalan askerlerde görülen
gerçek ve teşhis edilebilen bir ruhsal yaralanmanın tıp dalındaki adıdır.
PTSD’ nin geçmişte bir problem olduğu biliniyordu. I. Dünya Savaşı sonrası
askerlerde görülmüş ve uzmanlar tarafından “ savaş nedeniyle gelen ruhsal
çöküntü adı verilmiş, ancak hakkında pek bilgi ortaya konulamamıştı.
II. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı sonrası hastalık yeni bir ad aldı: Savaş
Yorgunluğu.
PTSD’
nin önemi Amerikanın Vietnam Savaşı sonrası daha iyi anlaşılır oldu.
Savaştan dönen pek çok gazi, savaşın getirdiği ruhsal yaralanmanın tedavi
edilememesi sonucu, gerek kendi canına, gerek yakınlarına ve çevreye
kan ve ölümle biten pek çok eylemi gerçekleştirdi. Bununla birlikte
yine pek çok gazi alkol ve uyuşturucu batağına saplandı, topluma uyum
sağlamada zorluk çekti ve kaderini yalnız yaşamaya çalıştı.
Nihayet
1981’ den sonra PTSD’ nin ciddiyeti kavrandı, üzerine yoğun bir şekilde
eğinildi. Tedavi ve teşhis üzerine çeşitli araştırmalar yapıldı, makaleler,
kitaplar yazıldı, konferanslar verildi.
Amerikada
PCT adlı rehabilitasyon merkezinde yapılan araştırmalar PTSD ve etkileri
nedir? sorusuna yanıt bulmaya çalışıyor. Bir tablo ortaya konulmuş;
bir yanda savaş deneyimleri diğer yanda PTSD’ nin etkilerinin açılımı
verilmiş. Savaşta yaşanılanların dozajı arttıkça PTSD’ nin tesirlerinin
de arttığı görülüyor. Düşman saldırılarına karşı uyanık ve tetikde kalan
askerlerin 1/3’ ünde görülen PTSD’ nin tesiri sıralanıyor: Beden ve
ruhsal yapıyı zorlayan gerginlik durumu, anormal düzeyde ürkmek, konsantrasyon
güçlüğü, uykuya dalma ya da derin uyku bozukluğu, olaylar karşısında
sürekli endişeli olmak ve kolayca etkilenmek, yalnızlığını paylaşmamak,
kalabalık yerlerden kaçmak, açık alanda bulunma fobisi, güvenlik için
silah bulundurma, tehlikeyi sevmek.
Savaşın
dehşet verici yüzüne tanıklık edenlerde ise, PTSD’ nin dozajı artıyor:
Savaşta gördüklerini tekrar yaşamak ve bilinç altına itilen olayların
yüzeye çıkması, sürekli endişelenerek savaşla ilgili derin düşüncelere
saplanmak, savaşta yaşadığı bir olayı hatırlatan yeri, insanı ve nesneyi
hatırlamaktan kaçınmak, yaşadığı olayların kabusunu görmek, hayatta
kalmaktan ötürü suçluluk duymak.
Askerin
savaş deneyimi yüksek seyretmişse, örneğin, çatışmalara girmişse ve
yakın arkadaşlarının ölümüne tanıklık etmişse, PTSD’ nin baskısı daha
yoğun açığa çıkıyor; Savaş sonrası duygusal donukluk, insanlarla ilişki
kurma zorluğu, sosyal izolasyon, sosyo-ekonomik ve kültürel etkinlikler
karşısında ilginin azalması, duygusal donukluğun devamı için alkol ve
uyuşturucu kullanma, deprasyon.
šiddet
ve hiddet duyguları savaşta yoğun yaşanmış ise, işte bu noktada PTSD
acımasız yüzünü gösteriyor; öfkeli ve her an patlamaya hazır ruh hali,
şiddetli tavır sergilenmesi, otoriteye karşı gelme duygusu, ahlaki değerleri
hor görme ve yasalara güvensizlik.
Dikkat
edildiğinde savaşta yaşanılan tecrübelerin yoğunluğu ile PTSD’ nin olumsuz
ve etkili tesirleri arasında doğru bir orantı gözleniyor.
Travma
Sonrası Stres Bozukluğu’ na dikkat çekmenin zamanı geçti. İvedilikle
problemin üzerine gitmeli ve rehabilitasyon merkezlerini yaygınlaştırmalıyız.
Yoksa hiç bir vicdan, PTSD’ ye maruz kalıp, kabul etmenin mümkün olmadığı
bir olayı gerçekleştiren gaziyi suçlayamaz.
Bir
Güneydoğu Gerçeği: 5. Tim
Otopsi Yayınevi’ nin bizlere ulaştırdığı kitapta. Güneydoğu’ da 1990-1996
yıllarında tim, takım ve bölük komutanlığı yapmış bir gazinin kaleminden
güneydoğu gerçeği destansı bir havada verilmiş.
Yazar
abdullah Ağar, 1967’ de Ankara’ da doğdu Ankara’ da okudu. 1989’ da
Kara Harp Okuludan teğmen olarak mezun oldu. Önce Piyade, sonra Komando,
sonra da Özel Kuvvetler subayı oldu. İlk Kıt’ ası Bolu Komando Tugayına
ayak basar basmaz Güneydoğu’ya; Güneydoğu’ ya vardığı gece de ilk operasyonuna
çıktı. Bestler, Gabar, Azerbeycan, Deve Geçidi, Siirt, Hani, Lice, Brüksel,
Paris, Amsterdam, Cudi ve Kuzey Irak’ ta geçen 6 yılın sonunda, beline
aldığı üç kurşun yarasından oluşan bir nişanı, komutanlığını yaptığı
birliklerden de 25 gazi ve 11 şehidi vardı.
Kitaptan
yaptığımız bazı alıntıların da yardımıyla Abdullah Ağar’ ın kitabı “5.
Tim” i siz Gaziler Dergisi okurlarına tanıtmaya çalışacağız.
“Doğayla,
teröristle ve kendimizle olan kavgamızda zorlandıkça, bizde olan ve
belki de sadece bizim gibilere mahsus olan, ama ortaya çıkması da o
kadar kolay olmayan bir akkorun, gönüllerimizde saklı olduğunu öğrenmiştik.
Buradaki yaşam, her şeyin bittiği yerde yeniden başlamayı sağlayacak
bir gücün varlığını bize hissettirmişti. Ve o gücün bizi her an koruduğunu
ve kontrol ettiğini”
Savaş,
bilek gücüyle, akıl ve yeteneklerle, teknolojiyle ama en çok yürek gücüyle
yapılır. İnsan, ruhunda ne muazzam bir güç barındırır ki davasına böyle
yürekten bağlı olanlarda ortaya çıkar ve her şeyin bittiği yerde yeniden,
yeniden başlar insan. Savaş belki bu yüzden insanın en çok ruhunu tüketir.
“Muhteşem
bir manzara ayaklarımızın altındaydı. Seyrettiğimiz vahşi bir masumiyetti.
Bu benim ülkemin güzelliğiydi. Gözlerimiz de gönlümüz de kamaşıyordu.
O sisin içinden bütün heybetleriyle fışkırmış tepeler başka nerde ve
ne zaman böyle güzel görünebilirdi? Vahşi şiir, güneşin ışıltılarını
karşılıyordu. Ve bu buluşma, bizi de, bizdeki gerçek güzellikle buluşturmaya
çağırıyordu. Ve herkes güzelliği kendindeki güzellik kadar görüyordu.
Askerler gecenin insanı kaskatı eden gerginliğinden kurtulmuş, sessiz
sedasız bu muhteşem güzelliğin seyrine dalmıştı. Doğa sanki bizimle
kavga etmiş sonra da gönlümüzü almıştı.”
“Zor
bir operasyonun içinde olmamıza rağmen, moraller iyi gözüküyordu. Asker
halinden kendini belli ederdi. Onlar onurlu bir tarihin yeni bir sayfasını
yazdıklarının farkındaydılar. šimdi dolaştıkları dağlar harcı kanla
karılacak bir nirengi noktasıydı. Belki bir kısmımız ölecekti. Ancak
hiçbiri paylaştığımız bu onuru unutmayacaktı.”
“Tek
bir gerçek vardır orada,
O gerçek yaşanır.
Adı: “ölüm” dür.
Kimi yaşar öylesine; ölse de ölüdür, ölmese de...
Kimi yaşar doyasıya; ölse de diridir, ölmese de...”
Yazar, kendi deyişiyle “ölüme meydan okumak için ölmeden ölen asker”
in coşkudan korkuya, endişeden boşvermişliğe uzanan iç fırtınasını,
fiziksel gibi görünen zorluklar karşısında asıl iradenin, azmin ve ruhun
bilendiğini yazmış. Dağların çetin şartlarına karşı vücutların, fiziksel
gücün tükendiği yerde iradenin devreye girip duran kolları, bacakları
nasıl harekete geçirdiğini anlatmış. Bu irade gücünün kaynağının ise
Mehmetçiğin vatanına, davasına duyduğu inanç olduğunu vurgulamış Abdullah
Ağar.
“Azim
ve iradeyse inanmaktan doğuyor; vatanına, davasına, dinine. Bunun tarihte
yazan adı iman kuvvetidir. Bu sadece yürümek için değildir. Asıl yeri,
ruhların bedenlerden söküldüğü can pazarlarıdır. Ayakların köke takar
gibi taktığı, ileri gidişlerin kaçmaya, mıhlanıp kalmaya çağrıldığı
anlarda, kola kuvvet, bacağa takat veren şeydir.”
Olayların
geçtiği coğrafyayı ayrıntılı tasvirlerle okuyucuya aktarmış. İnsanla
doğanın insanla bilinmezin mücadelesini vermiş kitapta. Her an çatışmayı
bekleyerek ilerlemenin gerilimini, nihayet çatışmaya girmenin “Artık
ne olacaksa olsun” demenin gücünü vermiş.
Askerin
fiziksel şartlarla mücadelesini ve ruhundaki gerilimleri anlatırken
bazen de olaylara esprili bir açıdan bakmış yazar.
“5.
Tim kayadan kayaya, ağaç kökünden ağaç köküne, yerdeki kuru daldan başka
bir dala, çimen öbeğinden bir diğerine, bitmiş ottan başka bir ota,
özetle mayının olamayabileceği bir yere basarak ilerlemeye çalışıyordu.
O zaman, danalar keklik gibi nasıl seker? Sorusunun yanıtı da bulunuyordu.”
Ve
bir komutanın yüreğinden geçenleri yazmış askerleri için. Ateş hattındaki
yaralı askerinin başında bekleyen komutanın çaresizliğinde, çaresizliğin
ne demek olduğunu öğretmiş.
“Ya bölgenin emniyeti sağlanacak ya da helikopter gelmeyecekti. Çaresizlik
içinde kıvrandım. Ağlayacağım ama askerden kaçamıyorum. Kendimi bir
şeyler yapmak zorunda hissediyorum. Yoksa askerim ölecek!... Benim 5.
Timimin bir askeri orada aşağıda sessizce yatıyordu. Belki nerede olduğunu
bilmiyordu. İsmail oracıkta korunmaya muhtaç bir bebek gibiydi. Usluydu
Birlik ruhum ve komutanlığım yeni bir mücadelenin içindeydi”
“Anaların
anıldığı bu yerde, askere komutanca bir analık yapmak vardı ya. İşte
bu çok zordu. Bu benim analığım. Komutanım ben, belki ana kadar yakın.
Yirmi yıl besleyip büyüten ana kadar yakın. Ve belki bir an gelip anadan
yakın olacak bir komutandı adım. Askere ana kadar yakın bir komutan
olmalıyım.”
“Muharrem
Üsteğmen hem cepheden hem de yandan yemiş olduğu ateşle sıkışmış olmalıydı.
Acaba ne yapmıştı? Ateş altında şehitleri yaşatmak için çok uğraştığını
düşündüm. Sonrada o naaşları ve askere ait onuru korumaya çalıştığını.
Ve bunun için savaşmak zorunda olduğunu. Öldürdüğünü. Ve bunu ölmek
üzere yaptığını. šimdi bedeli can olan bu kavgada, sorumluluğundaki
canları koruyup, can almaya çalışıyor”
Yapılanların
“bir iç güvenlik harekatı” değil, mevzi harbi esaslarına uygun bir anlayışı
ortaya çıkaran “dağlarda muharebe” olduğunu yazarak, ya da “Aslında
kayıp yoktur. Varsa varsa “şehit” vardır “gazi” vardır” dediğinde, ve
mayına basmış askeri anlattığı paragrafta “O an o Mehmet’ in hali nicedir?
O artık, kalan ayağı öpülesi bir gazidir” gibi cümlelerle orda yaşananların
bir savaş, ölenlerin şehit, yaralananların da vazife malülü değil gerçek
birer gazi olduklarının altını çizmiştir.
Bu
asker nasıl böyle can vermeye hazır gider, namlunun ucundan çıkan sıcak
ölümün üzerine? Nedir düşündüğü o an? Kimdir?
“O
an, sıcacık yatağında mışıl mışıl uyuyan milletimin insanı için, bir
iki dakikanın uzun sürecek bir tatlı rüyaya, haydi haydi yettiğini düşündüm.
Oysa bu dağda, sabahın köründe, toprağın bedeli candır diyen Mehmetçiğin,
bir iki dakikada yaşadıkları, belki bir ömre bedeldir.”
Ya uğrunda gözünü kırpmadan şehit ya da gazi olduğu insanlar bizler...
Bilir miyiz, bilmek istermiyiz, ne hisseder Mehmet, kanı ılık ılık akarken
toprağa... Savaşın dışında kalanların, güvenlikleri uğrunda savaşılanların,
savaşın sıcaklığını anlayabilmelerini nasıl arzuladığını anlatmış yazar.
“Hep
gönlümde bir çatışmanın görüntülenmesi, filme alınması yatardı. Türkiye’
nin batısında yaşayan insanımızın, bir çatışmada olanları bizzat yaşayabilmesi,
hissedebilmesini çok isterdim. Acaba verdiğimiz mücadele sayesinde yataklarında
rahat uyuyan insanlar, bizim halimizle hallenebilirler mi? Hoş, bir
çatışmayı değil hissedebilmek, anlayabilmek bile çok zordu ya...”
Yazar
Güneydoğu’ daki savaşın farklılığını, kendine özgüllüğünü profesyonel
bir askerin bakış açısından dile getirmiştir.
“Klasik
Harp Doktrini’ nin papucunun dama atıldığı bu tür mücadelelerde, küçük
birlik harekatının sonuç verdiği düşünülürse, yatırımın bu birliklere
yapılması gerektiği ortaya çıkıyordu.”
“Güneydoğu,
Körfez Harbi ve pek çok bölgesel harp gösterdi ki; çatışma ortamı zaman
ve mekana yayıldıkça, klasik harp teknik ve taktiklerine bağlı kesin
sonuç alma düşüncesi demode oluyor. Taban veya destek bulan; kendini
rakibine kaptırmak istemeyen herkes bu mücadele türüne başvuruyor. Böylece
Gayri Nizami Harp ve Gerilla Harbi doktrinlerine dayalı mücadele anlayışı
gün geçtikçe daha fazla işlerlik kazanıyor. Güneydoğu’ da yaşananlar,
harp literatüründe köklü değişikliğe yol açabilecek sayısız tecrübelerle
dolu”
“Dağda
klasik harp taktiğinin “savunan ve taarruz eden taraflar” tespitinin
yapılamayacağı durumlara çok rastlanır. Bazen her iki taraf savunur,
bazen her iki taraf saldırır, bazen de savunma mı yapıyoruz, yoksa hareketlerimiz
saldırmaya mı yönelik, kendimiz dahi bilmezken uzaktan uzağa atışıp
durulur. Güneydoğu pek çok halinde olduğu gibi, bu haliyle de enteresandır.
Yapıtığımız kendine has çoğu kere kuralsız bir kavgadır.”
Dağdaki düşman, karşı taraf yani terörist, o niye oradadır? Neye inanıp
dağa çıkmıştır?
“Düşman olarak karşımıza dikilen bu zavallılar nasıl kandırılmıştı?
Gabar’ da ele geçen kadın bir terörist, kendisini “Gabar’ da ayakkabı
mağazaları olduğunu” söyleyerek dağa çıkarttıklarını anlatmıştı. Kandırıldığı
zaman kadının ayağına giyecek ayakkabısı yoktu sanırım. Yakalandığındaysa
ayağında rengi aymış, kenarları yırtınmış bir çift mekap vardı. Bir
başka teröristi, terörist yapmazdan evvel, uçak pilotu yapacaklarını
söylemişlerdi. Hatta ifadeye göre Gabar’ daki Deştabira Yaylası’ nda
havaalanları bile vardı. Onlar güç, özgürlük, menfaat, macera palavralarıyla
zulmün, ihanetin içine çekilmişlerdi. Bir ideolojinin peşinde, o ideolojinin
gereklerine inandırılmışlardı. Kullanıldıklarının, boşuna öldüklerinin,
öldürdüklerinin ve öldürüldüklerinin farkında değillerdi. Bilemiyorlar
ki; amaçladıkları şeye ulaşsalar bile, bugün onları kışkırtanlar, yarın
onlara tatlı bir rüya bile göstermeyecekler. Aynı Araplar gibi. Onlarda
dün bizi satmışlardı. Bugün şerefleri, inançları ve insanlıkları esir.
İşte PKK bünyesinde toplanmış zavallılar ya yitik ya da yitik olma sürecindedir.
Kapıldıkları girdap, ruhlarının kararmasıyla başlar, hüsran dolu bitişle
yaşamı yok eder.”
“Onlar
bizim hiçbir zaman yapmaya ihtiyaç duymadığımız, psikolojik eğitimle
adamlarını ayakta tutuyorlardı. Onlar için uydurulmuş bir amaca inandırılan
bu insanlar, ölünceye öldürülünceye veya gerçeği anlayıncaya kadar yıkılmıyorlardı.
Çünkü hepsi insandı. İnanmaya muhtaçtı. Yalana bile inansa o yolda kendini
harcıyordu. Oysa karşılarında, mutlak gerçeğe inanmış bir milletin askerleri
vardı. Belki dağdaki teröristler farkında değiller ama, onlar da bizimle
beraber inandıkları mutlak gerçeği terk edince terörist olmuşlardı.
İçlerindeki ajan ve düşman azınlıklar hariç, hepsinin anası atası bizlerin
anası atası, Allah’ ımız da aynı Allah’ tı. šimdi onlar gitmiş, Batının
kendileri için uydurduğu bir ideolojinin içinde kendilerine tapıyorlardı.”
Yazar,
kitabında PKK ve amaçları hakkındaki gözlemlerine de yer vermiş;
“Çatışmaların
özünde başkalarının menfaatleri olduğunu anlamak zor olmadı. Terör örgütünün
ne yaptığını düşünmem yetmişti. PKK’ nın bizi yenip özgürlük mücadelesini
tamamlamak gibi niyeti yoktu. Onlar asıl düşmana karşı Türkiye’ yi yumuşatıyorlardı.
Örgüt bir stratejinin eseriydi. Ve o strateji “Terörizm yaptığı mücadeleyi
hiçbir zaman kazanamaz. Ama terörle mücadele eden her zaman kaybetmiştir!”
diyordu. İşte bizim kaybımız yitip giden bir milli servetti. Bu kimi
zaman sayılabilen bir değer olurdu. Kimi zaman da hiçbir şeyle ölçülemeyen
bir askerin canı!...”
Abdullah
Üsteğmen Kuzey Irak Harekatı sırasında 5. Tim’e komuta ederken beline
aldığı üç kurşunla dağdan iner.Kitapta iyileşme sürecinde kendisinin
ve ailesinin yaşadıklarına da yer vermiştir.šehre döndükten sonra uğrunda
savaştığı insanları artık daha farklı değerlendirmektedir.šehirdeki
insanın Güneydoğu’da yaşananlara duyarsızlığına duyduğu şaşkınlığı ve
isyanı şu sözlerle dile getirmiştir;
“Uğrunda
mücadele ettiğimiz ve nasibimizce yüreğimizde hissettiğimiz değerlerin
mutlaka korunması gerektiğini, ancak bunun, bu devirde çok zor olduğunu
kavradım...
Bizler
mukaddesler için dağdaydık. Peki toplum nerede?... šehrin insanlarında
yüce değerlerimizin bayağılaştığını görünce ,geleceğimizi düşünerek
kaygıya kapıldım. Onur, şeref, namus, bayrak, sancak, dil, din, iman,
Allah, Peygamber ve askerr. Hani bunlar insanımızın yan gözle baktırmadığı
değerlerdi? Benim gördüğüm insanların çoğunda böyle bir dert yok gibiydi.
Hatta birisi ; “Ya kardeşim bu iş bu kadarcık para için yapılır mı?”
diye sormuştu. Gaddarlaştığımı hatta söveceğimi anlayınca susmuştu.
Demek mukaddeslerin değeri artık parayla ölçülüyordu. Sevgiden, sevginin
kaynağından insanımızın büyük hızla koptuğunu anlamak zor olmadı,”
Abdullah
Ağar’da savaşı yaşamış bir askerdi. Ölümü solumuş savaşın yakıcı acısını
yüreğinde hissetmiş, silah arkadaşlarının can çekişini görmüştü. Vücudundaki
yara günden güne iyileşiyordu ama ruhundaki yaranın iyileşmesi için
daha fazla zamana ilgiye ve sevgiye ihtiyaç vardı. O şanslı bir Güneydoğu
Gazisiydi. Ona alabildiğine destek olan bir ailesi vardı. Bu ruhsal
iyileşme sürecini şu sözlerle bizlere aktarmış. Gazi Üsteğmen;
“ Birkaç kez yaşadıklarımı kaleme almak istedim zor geldi. Sonra sadece
yaralanmamla ilgili bir şeyler yazmak istedim. Bu daha zor geldi. Hiçbir
şey yazamadım. Sanki geçmişime dokunamıyordum. Yazmak istediğim her
şey, aklıma gelen her anı, hala acı dolu ve etkiliydi. Düşündüğüm zaman
olayı yeniden yaşamaya başlıyordum. Mermilerin sesini duyuyor, el bombalarını
roketleri patlarken görüyordum. Gündüzün aydınlığında sabahın kör karanlığını
yaşıyordum.Sonra aklıma şehitler geliyordu. šırnak morgunun soğuk betonunu
hatırlıyordum. Gözüm dalıp gitmişken, bir noktaya takılıp kalmışken,
kendimi yakaladığım çok oluyordu. Artık dağın etkisinden kurtulmak istiyordum.
Ancak ne kadar unutmak istersem isteyeyim olmuyordu. Hatıralar yaşanıyordu.
Ne kadar iyi olmaya çalışırsam çalışayım, ne kadar iyiyim dersem diyeyim;
bu doğru değildi. Dalgın ve donuk olduğum ailemin ve arkadaşlarımın
gözünden kaçmıyordu. Etkileri yok saymakla, etkiler ortadan kalkmıyordu.
Geceleri sayıkladığımı söylüyorlardı. Oysa hiç sayıklamazdım. Sayıkladığım
geceler başımı bekleyen annem, babam kardeşlerim “biz” i benden dinliyorlardı.
Sanki bu acı dolu bir canlı yayındı. Bazen patlamalarla, mermi sesleriyle
uyandığım oluyordu. Allahtan yakınlarımın alabildiğine güçlü bir desteği
vardı. Onların sevgi ve ilgi dolu yoğun desteği olmadan iyileşmek zor
olurdu. İnsanı onaran. Daha ötesi geliştiren ve yetiştiren sevgiden
başka neydi?”
Savaşın
etkilerini orda bulunmuş herkes bir biçimde yaşıyordu. Kimi bir süre
sonra atlatıyor kimi içinse bu etkiler tüm yaşamını kaplayan bir kabusa
dönüşüyordu. Yazar bu etkilere de değinmiş kitabında.
“Asker
dağda yürümekten kaldırımda yürümeyi bile unutmuştu. Onlar dağda aradıkları
tehdidi, izinde, apartman çatılarında ararlardı. Bu sadece askerde değil
komutanda da olurdu. Tehditle yaşamak zorunda kalan her asker, şehrin
güvenliğine uyum sağlayıncaya kadar, dağdaki tedirginliği şehirde de
yaşardı. Kimi egzoz patlayınca mevzi almaya kalkar, kimi de belindeki
silaha sarılırdı.”
Mehmetçik
davasına yürekten bağlı. Toprağın aldığı arkadaşına da... Ölmez sağ
kalırsa bu can pazarında, tüm hayatı boyunca yüreğinde taşıyacağı bir
hüzün, boğazında takılıp kalmış bir yumruk olacak arkadaşının ölümünü
seyredişi.
Ölümle göz göze gelmiş, arkadaşının ölümünü ya da yaralanışını görmüş
insanları anlayabilir miyiz? Hayır O’ nların ruhlarında esen fırtınayı
anlayamayız, paylaşamayız. Ama onlar için yapabileceğimiz çok şey var.
Her şeyden önce unutmamız ve unutturmamız gereken esas nokta şu; Onlar
kimin için savaştı?
Yazarın
sözleriyle “Bu insanların ihtiyaç duydukları şey, vefaydı, sevgiydi,
bu vatanın yaşayan bir onuru olmaktı.”
“Kim,
acınızı paylaşıyorum, derse desin, acı paylaşılamıyordu. Hali yaşamamış
insanın söylediği şeyler afaki kalıyordu. Bir bacağını ya da ayağını
kaybetmiş, ya da ne bileyim işte eksilmiş bir insana söylenebilecek
hiçbir şey olmuyordu. Belki sadece bir teselli olurdu. Belki bir an
acılar unutulurdu. Ziyarete gitmek gaziyi değil, ziyaretçiyi onurlandırırdı.
Kopan
bir kol
Olmayan bir bacak
Ruhta kopup giden fırtına
Bacaksız babası olan bir ilkokul çocuğu
Ya kaçıp giden nişanlı, terk ediveren sevgili.
“Ben sana bakamam” diyen eşler.Eksildiği için yüzüstü kalıveren insanlar
Peki ya evlat acısı?
Anaların, babaların yürek paralayan sesleri
Dul bir şehit karısı, yetim kalan bebeler.
Bunların ne olduğunu yaşayandan başka kimse bilemezdi. Herkes, birgün,
bir şeyleri unutsa da; gaziler ve şehit yakınları, bütün yalnızlığıyla
kendi gerçeklerini yaşıyorlardı.”
Abdullah
Ağar’ ın “5. Tim” i gözleriniz dolmadan, tüyleriniz diken diken olmadan,
yüreğiniz titremeden okuyamayacağınız bir kitap. Hiç unutulmaması gerekenleri
bize hatırlatmak için yazılmış bir kitap.
Son
olarak yine kitaptan bir mesaji buradan okurlara iletmek istiyorum.
“Gazilerin,
insanlardan beklediği, suratlara yapıştırdıkları acıma ve hüzün değildir.
Bütün mertliğiyle onların fedakarlığını, onlarla beraber yaşayabilecek
bir ruha sahip olmaktır.”
Kavgayı Hiç Sevmedim Daha Doğrusu Sevemedim
Hem
kıskanıyordum hem övünüyordum halamın oğlu Süleyman’ ın derslerindeki
başarısını, pehlivan gücünü, medeni cesaretinin getirdiği sosyal duruşunu.
Annemin kıyasıya yarattığı rekabette her kaybedişim bilinç altında bir
aslanı besliyordu. Eniştemin bizi güreştirirken aldığı zevki, Roma imparatorlarının
vahşi hayvanların önüne güçsüz Hıristiyan öncülerinin parçalanışında
hissettiği keyifle örtüştüğünü belki göremiyordum, ama her yenilişinde
güçsüz kollarıma bakıp içerliyordum. Bu kasların belleğine kazımalıydım
güçsüzlüğün ne demek olduğunu. Belki de ilk ihaneti onlar gerçekleştirmiştir.
Beni yenilginin mahcubiyetiyle tanıştıran kaslarım ve aklımın tembelliği
olmuştu. Bununla birlikte unuttukları bir şey vardı; irademin bir gün
onlara gereken emri vereceğiydi. O tembelleri zorlayacağı, harekete
geçireceği an bir gün gelecekti. Bana yeter dediklerinde onları dinlemeyeceği
me söz vermiştim. Af onlar için geçerli olmayacaktı. Kaslarım ve aklım
çalışmak zorunda kalacaktı.
Kavgayı
sevmedim daha doğrusu sevemedim. Saldırganları yatıştırma yeteneği hayvanların
davranışlarında görülüyordu. Gerek geri çekilme gerekse boyun eğme belirtileri
göstererek bunu ortaya çıkarıyordu. Ünlü davranış bilimcisi K.Lorenz,
insanların da önceleri aynı biçimde davrandığını, ama av silahlarını
yapmayı öğrenince, bulundukları toprakları gereğinden fazla kalabalıklaştırmayı
başardıklarını ve sahip oldukları toprakları korumak için birbirlerini
öldürmeye başladıklarını ve silahların kullanılması duygusal açıdan
öldüren ile öldürülen arasına bir mesafe koyduğu için boyun eğme yanıtlarının
git gide zayıfladığını ileri sürüyordu. Yaşamını südürebilmek için başka
cins hayvanları öldüren, avcı olmaktan çıkan insanoğlu, böylece hemcinslerini
öldüren saldırgan haline geliyordu. Thomas Hobbes’ da, insanın bozulan
bu doğal durumunu “çirkin, kaba, yoksul ve kısa ömürlü görüyordu. Çatışmamak
kavgadan kaçmak insanın varlığına bir ihanet yüklemişti. Öyle ya! Kabil’
de Habil’ i öldürmemiş miydi?
Yine
de ilkemden taviz vermeden nokta olan bu ömrü sürdürmeyi hedefliyordum.
İnsanı sevecektim, hatalarını görmezden gelecek ve ana yaratandan ötürü
saygı duyacaktım. Aşağılamalarına, hor görmelerine araç gibi beni kullanmalarına
izin verecektim. Belki de böylelikle gelişiyor, ilerliyor, çağ atlıyorlardı.
İnsanlık adına denizde damla olan basit yaşamım kolaylıkla harcanabilirdi.
Yalnız tek bir isteğim vardı, o da, bana saygı duymalarıydı. Yalansız,
dolansız istemeleri önemliydi; bedenimi ve ruhumu...
17
yaşında tanıdım platonik denilen saf aşkı. Bir asker gibi onun okuldan
çıkışını yağmur, kar demeden bekliyor iki yüz adım sonra bırakıp görevi
yerine getirmenin gururu ile eve dönüyordum. Ancak ders kitapları bana
bakıyor, bende boş gözlerle onları seyrediyordum. Okuyor, okuyor ama
hiçbir şey anlamıyordum. Tembel olan aklım ihanet sürecini çalıştırıyor
ve farklı bir kulvarda yenilmenin zeminini hazırlıyordu. Onlarca yazılı,
sözlü yeterli gelmiyordu. Aşamayacağım yüksek duvarlar örmüştü platonik
sevdam derslerle arama... Sonuç; okul yaşamamımın başarasızlığı ile
noktalandı. Saf aşkım ise, gereğini yaptı kaybolup sislere karıştı.
Kaybetme duygusu gölge gibi peşimi bırakmıyordu. Aslında yenilmekten
de bıkmıştım. Tek umudum Çar Deli Petro ve onun ünlü sözü olmuştu: “Yenile
yenile yenmesini öğreneceğim”.
Kültürel
açıdan beslendiğim toprak gelenekçi, muhafazakar, milliyetçi tohumlara
uygundu. Baba ile konuşulmaz, anneden ükülürdü. Tek egemenlik kız kardeşler
üzerinde hissedilirdi. Namus kavramını ortaya atığında akan sular durur,
kızkardeşe sopayı verdiğinde gizlice tatmin olurdunuz. Siz kral o da
kulunuzdu. Bir kral ve bir halk senaryosu sürdürüldü. Ancak bir gün
demokrasinin geleceğini ve tahtınızdan indirileceğinizi hesaplamadığınızdan
dolayı hüsrana uğrayabilirdiniz. Öyle de oldu. Kız kardeşimin demokrratik
talepleri evrimle değil, devrimle gerçekleşti. Ve ölçüsü kaçarak ...
İlk
zaferim kız erkek ayrımını kaldırdığım yıllara denk geldi. Cins farkı
gözetmeksizin gençleri bir araya getirip onları konuşturdum, kaynaştırdım.
Yaşıtlarımı “çay” adı altında dans patileri düzenleyerek, piknikler
organize ederek mutlu oluyor, mutlu ediyordum. Herkes gülüyor, sevgiyle
kucaklaşıyor ve kavgadan uzak duruyordu. Onlarca genç bir sonraki organizemi
soruyor, katılmak için can atıyor, yenilerini de kabul edip edemeyeceğimi
merak ediyordu. Giderek grup büyüyordu. Turizm sektöründe küçük bir
şirket gibi hizmet üretiyordum. İnsanları eğlendiriyor, neşe ve sevincin
kaynağında besleniyordum. Öyle bir plasenta kurmuştum ki, güçlü bir
beden ve ruhla geceğe hazırlanıyordum.
Hırs
çok önemli bir tetikleyici kuvvet. Zafer yeni bir zaferin zeminidir.
Küçük grubumu mutlu etmek yetmiyor,daha çok mutluluk üretmek istiyordum.
Daha büyük hedefler koymak, emek harcamak benide yükseltecekti. Dar
alanda kısa paslaşmalar yeterli değildi. Büyük sahalarda top koşturmanın
zamanı gelmişti.
Ülke
sıkıntılı bir dönemden geçiyordu. Ekonomik kalkınma gerçekleştirilmemiş,
sağlık sorunu çözülmemiş, eğitim çağ dışı bir düzeyde kalmıştı. İşsizlik
ise, başını almış karanlık yolculuğunda ilerlerken, terör belası da
bu bataklıktan beslenmiş giderek güç kazanmıştı. šehit asker, polis
ve öğretmen cenazelerinin ardı kesilmiyor, savaş alanlarından kaçanlarsa
sırıtarak medyaya poz veriyordu. Milyonlarca kilometrelik topraktan
elimize kalan ve kanla çizdiğimiz Misak- ı Milli’ nin mirasına da göz
dikilmişti. Kardeş kavgası denilen sağ-sol çatışması yerini önce ASALA
adlı Ermeni terörüne sona da PKK denilen bölücü teröre bırakmıştı. Sağ-sol
çatışmasından bitkin, yorgun düşmüş ve acılara boğulmuş halk yeni gelen
fırtınanın tahrip gücünü bilmiyor, hükümet edenler ise ekonomik ve sosyal
boyutunu hesaplamıyordu. Dünyayı pazar haline çeviren, hammadde kaynaklarını
yıldırım hızıyla tüketen , gelirin yüzde 80’nini paylaşmak adına insanlığın
yüzde 80’nini açlığa terk eden uluslar arası şirketler ülkelerindeki
yönetimleri kullanıp bölgesel savaşları körüklüyorlardı. Ellerini ovuşturarak
bir yanda küresel köy nidaları atıyorlar, diğer yanda ise öbek öbek
insanlığı bölüyorlardı.
Onbinlece
insan hiçbir şeyin, ayrımında olmadan göçüyor, kefen bezleri iştahla
akan salyaları silmeye yetmiyordu. Tanrı rolünü oynayanlar adeta insanlaşmanın
giyotini olmuşlardı. İnsanlığa biçtikleri elbise ise sadece tüketen,
tüketmek için yaşayanların giyeceği türdendi.
Büyük
oyun böylesine akıp giderken, bizde nasibimizi alıyorduk. Sele dönüşen
gözyaşları akan kanı temizleyemiyor, anaların feryatları dinmek bilmiyordu.
Koruma mekanizmasını çalıştıramayan o, öpülesi eller donuk bir şekilde
“ En büyük asker bizim asker” nidalarıyla savaş tarlasına gönderilenlere
“güle güle” demek için sallanıyordu. Bir yanda fırlatılan 20’ lik gençler,
diğer taraftan bayrağa sarılı tabutlarla dönüyorladı. šanslı olup sağ
dönenler ise, duyarsızlığın duvarına çarpıp, “bu şansın içine...” diyerek
hayıflanmaktaydılar.
Özetle
zor zamanlardı. Ve o günlerin birinde geleneklerin getirdiği şekilde
asker yolculuğuna hazırlanıyordum. Kurulan asker sofrasında herkesin
odak noktası olmak pek keyif vermişti. Tur organizatörlerini yitiren
gençler dağılma tehlikesiyle yüz yüze kalmışlardı. “šimdi bizi kim toparlayıp,
eğlendirecek, bir araya getirecek” sorularına verdiğim yanıt “ herkes
kendi bahçesini ekecek” olmuştu. Çünkü herkes birer birey olmalıydı,
potansiyelini açığa çıkarıp, kendini topluma ispat etmeliydiler. Görev;
insanlığın gelişiminde bir kilometre taşı olup, bir tuğla dikmekti.
Böylelikle toplumdaki iş bölümünü dürüstçe yerine getirip, özgürlüklerini
kazanabilirlerdi. “Asker gönderme” fotoğrafının karesinde sevinç ve
üzüntü kaynaklı en çok ağlayan, annemdi. Yaşlı gözü beni projektör gibi
beni izliyordu. İlk kez bedeninin çöktüğüne, ayakta güçlükle durduğuna
tanıklık ediyorum. O dik başını omuzları zor taşıyordu. Bu durum karşısında
ağlamamak için kendimi zor tuttuğumu hatırlıyorum.
“Dağlar,
dağlar doruğunda anam ağlar, yarim ağlar” ancak bu sefer ben ağlıyordum.
İbrahim, soğukkanlı, görev aşkından başka aşkla tanışmayan, yavuklusu
olmayan-belki fırsat bulamayan-vatan uğruna ölmeyi ilke kabul eden,
hakkı tanıyan bir İç Anadolu genci... Fazla konuşmazdı, dinlemeyi ise
çok severdi. Güldüğünü görmediğimi söylesem abartmış olmam. Cebinde
taşıdığı kareleri küçük bir not defterine sürekli bir şeyler yazarken,
rahatsız edilmekten hiç hoşlanmazdı. Bir çatışmada, sinirli bir biçimde
bağırıp üstüme çullanmasaydı nokta atışının kurbanı olup şehitlik mertebesine
ulaşmıştım. Gizlenmiş, dürbünlü, gece atış yapabilen “kanas” keskin
nişancı tüfeği nasıl fark ettiğini bugün bile anlamış değilim.
Neden
ben ölmedim de o öldü? sorusunu zaman zaman sorarım. Hatırlamak istemediğim
ama kabusum olan o günün ilk ışıklarında, çayı verirken yanlışlıkla
üzerine döküp ayağını kızıl bir gonca gibi kızartmıştım. šaşkınlıktan
ne yapacağımı bilmezken o, beni soğuk kanlı bir biçimde yatıştırmaya,
sakinleştirmeye çalışarak, “Düşmanın mermisi ayağımı kızıla boyamasın
yeter” demişti. Saat 9 sularıydı. Bir grup teröristin peşine düşmüktük.
Döne döne dağların doruklarına çıkıyorduk. Bir anda, ortalık, bayram
yerinde patlayan fişeklerin görüntüsünü ve sesini andıran manzaraya
dönüştü. Mermilerin ıslığı vızıldaması farlı yönlere sipere yatan askerlerin
koşuşturması diğer çatışmalanda olduğu gibi zihnimin bellek hücrelerine
kazılıyordu. Ateşe karşılık verdiğimde, sağ tarafımda bir askerin kımıldamadığını
gördüm, ama yoğun ateş altında olduğum için onunla ilgilenemiyordum.
Yaklaşık yarım saat sonra irade dışı bir hareketle kanlı upuzun yatan
ere yardım edebilmek amacıyla sürünerek ona yöneldim. İyimisin arkadaşım?
dedim. Cevap vermedi. Hafifçe dürttüm. Hiç tepki alamadım. Yavaşça başını
kendime doğru çevirmeye çalıştım. Ve o yüz ile karşılaşınca bir an dondum,
nefes alamadım, içimden sıtmanın soğuğu dışarı fırladı, sırtım buz kesti.
Başından akan kan toprağı, nemlendirmiş sağ tarafını yapıştırmıştı.
Tanıdım o, İbrahim’ di. O soğuk kanlı ifade kaybolmamış, ama gülümseyen
bir ağız karşımdaydı. Göğsünde bir çeşme ve o çeşmeden akan kan yavaşça
toprağa süzülüyordu. Dört saat onun yanında çılgınca mermi yaktım. Tetiği
çektim, bir kere bir kere daha, sonra şarjörü doldurdum yine sıktım...
Hiç değişmeyen durum, şu tekdüzelik buradaki yaşamın sen ve kesin biçimi.
Yaşam bu biçimde sürecek. Bugüne benzeyen yarınlar, dünün tıpkısı bu
günler. Bu tekrarlamanın derinliğinde vatana, bağımsızlığımıza, özgürlüğümüze
gözünü dikenler ile onların karşısında ölümüne duranlar yatıyor. Belki
de bu durum böylece yıllarca sürüp gidecek. Umutsuz bir sabırla durmadan
bekleyeceğiz. Ne için? Başımızı dik tutan değerler için, tam bağımsızlığımız
ve onurrlu bir adacık üzerinde dünyayı selamlamak için... Ne mi bekliyoruz?
Her ıslık sesinde sinirleri çelik olup gerilen, kaşlarını çatan, kaçamak
bakışlarla bakıp omuz silken herkesin beklediğini bekliyoruz. Alınyazımızı
ve yanında taşıdığı sinsi bir pusudan çıkacak merminin gelişini! Yanı
İbrahim’ in beklediğini...
Görevimi
iyi yapmış olmalıyım ki, komutanlar “Övünç Belgesi” verdiler. Takdir
edilmiştim. Onurlandırılmıştım. Hayatımda ilk kez resmi bir belgeyle
yüceltiliyordum. Beygeyi herkese, en başta anama gösterip gururun o
tatlı okşamasına teslim olacaktım. İnsanlar beni gördüklerinde parmaklarıyla
işaret edip “Kahraman” a bak diyeceklerdi. Devletin görevlileri saygıyla
ayağa kalkıp “ buyrun nasıl yardımcı olabiliriz?” tavrı içinde bulunacaklardı.
Askerden önce çevremde oluşan kalabalık iki katına belkide üç katına
çıkacaktı. Anılarımı anlatmaya başlayınca pür dikkat, ağızlar açık,
kulaklar dik beni dinleyecekler, hatta “nadan biz orda değildik?” diye
sorup kıskanacaklardı. Mutlu günler, güvenli bir gelecek ellerini açmış,
kucaklamak için sabırsızlanıyordu. Çünkü tapudan da üstün bir belgem
vardı. Bana her kapıyı açacaktı. Üstelik en zor durumlarda yanımda olacak
silah arkadaşlarım vardı. šöyle demiştik; “ Birimiz hepimiz için hepimiz
birimiz için en kötü günde, sırt sırta varolacağız.”
“Asker Gönderme” ile “Asker Dönüşü” kutlamaları arasında temel fark
ikincisinin kısa sürmesiydi. Devlete katılanlar, bir bahane bulup erken
ayrıldılar. Önemsemedim. Günler kırana girmemişti. Görüşüp, konuşa cağımız
günleri saymakla bitiremezdik. Çünkü herkesin işi gücü vardı. Aralarında
evlenenler bile olmuştu. Ayrıca gidişin mi yoksa dönüşün mü daha değerli
olduğunu çözümleyecek durumda da değildik.
Evliyim.
Çocukluğumdan beri tanıdığım eşim benimle çok ilgili. Çocuğum üç yaşında.
Evimi geçindirecek bir işim var. Bu arada yeni bir alışkanlık edindim;
Koşmak; Fiziksel özgürlüğün en üst düzeyi. Önceleri yarım saat koşuyordum
şimdilerde ise iki saat. Öyle seviyorum ki, koşmayı ve koşarken düşünmeyi.
Koştuğum zaman yatakta bir saat sağa sola dönüyorum, ama koşmadığımda
üç saat yatakta kalıyor televizyona boş boş bakıyor ve yeniden uyumayı
deniyorum. Eşim, çocuğum uyuyor ve yalnız başıma oturuyorum. Düşünmekten
bile sıkılır hale geldim. Alkol, evet, beni uyutuyor, düşündürlüyor.
Önceleri iki üç bardak sonraları bir şişe. Ama ilaç gibi geldi. Beni
uyutuyor. Yalnız değilim, alkol var. Arkadaş gibi, hep yanımda, beni
terk etmiyor, bir bakkal mesafede, bakkalın rafında bana gülümsüyor,
“beni al yalnızlığını paylaşalım” diyor. Alıyorum. Ancak şunun ayrımında
değilim, “o mu beni alıyor, ben mi onu?”
Alkol
ile ben artık hep beraberiz. Onunla dışarıda randevulaşıp baş başa veriyoruz.
Sonra, sonra mı? Birlikte kavgaya gidiyoruz. Biri çıkıp bize ters mi
baktı! Alkol ile ben öyle bir dövüşüyoruz ki, beni hiç terk etmiyor,
yalnız bırakmıyor. Beni sinirlendiren her kim olursa olsun, en yakınlarım,
en sevdiklerim dahil, alkol ile birlikte gidip hesap soruyoruz, insanları
kırıyoruz, ortalığı dağıtıp duruyoruz.
Hiç umurumda değil, “sen sakatlanmadın, bacağın kolun kopmadı, gözün
çıkmadı gazi değilsin” demeleri. Kimin umrunda ki, gazi olsam olmasam.
Hem ben terörle gazi olmak için savaşmadım. En çok kızdığım “neden İbrahim,
neden ben değil?” sorusunun yanıtını bulamamam. Ne şanslı adam İbrahim,
o Tanrının yanında şimdi. Ya ben hala yaşıyorum. O mermi beni bulmadı.
Çok mu şanslıyım? Neden Tanrı beni şehit olarak yanına almadı? İbrahim’
i rüyamda görüyorum, gülümsüyor bana. Halamın oğlu Süleyman gibi onu
da kıskanıyorum. Çok kıskanç birimiyim?
En
yakın arkadaşım alkol beni yönlendirmeye başladı. Eşime ilk tokadı attım,
İlk küfürümü savurdum. Ellerim kanayıncaya kadar duvarlara vuruyor ve
rahatlıyordum. Eşim, sık bir şekilde evden kaçıyor ve beni sevgili arkadaşımla
alkolle baş başa bırakıyor. O ve ben evi de dağıtmaya, eşyaları kırmaya
dökmeye başladık. Arkadaşlarım uzaklaşıyor. Akrabalarım, “alkollü ve
geç saatlerde bizi telefonla rahatsız etme” diye kah ikaz ediyor kah
rica ediyor. En sonunda annemle telefonun fişini saat 12’ den sonrra
çekeceğini bildirdi. Kimseyi arayamıyorum. Aslında utanıyorum. Çünkü
insanları üzüyorum, rahatsız ediyorum. Beni sevenler, sisli bir yolda
kayboluyor. Biliyorum, tek sorumlusu benim.
Eşim
artık dayanamadığını ve ayrılmak istediğini söyledi. Yapılacak bir şey
yok. Teklifine olumlu cevap verdim. Boşanması beni etkilemedi. Çünkü
arkadaşım alkol var. O, bana her şeyi unutturur. Kimseye gereksinimim
yok. Ama yalnızım... Alkol konuşmuyor benimle. Hep konuşan benim, o
susuyor, sadece gözlüyor.
Gazilerin
Müktesep Haklarını Geri Almaya Çalışan Zihniyeti Kınıyoruz
Mevcut
sorunları yetmezmiş gibi gazilerin elindeki birkaç hakkın alınmasına
yönelik yasa taslaklarını şiddetle protesto ediyoruz
Müktesep
sözcüğünün Türk Dil Kurumu sözlüğündeki anlamı kazanılmış, edinilmiştir.
Harcanan emeğin karşılığında size geri dönen her şey birer haktır. Bir
sporcu yaptığı antrenmanın karşılığını sahada ya da müsabakada alır,
bir işçi iş gücünün karşılığını ücret olarak alır, bir sanatçı yaratısı
olan eseriyle değerlendirilir, övülür. Bir gazi ise, yaşamını sunar,
yüce değerler uğruna... Gerek devlet gerekse vatandaş maddi ve manevi
hizmetle ödemesini yapar, yapmak zorundadır. Ödenen bedel hiçbir şekilde
geri alınamaz, diğer bir anlamda; MÜKTESEP HAKLAR GERİ ALINAMAZ.
Sosyal
güvenliğin pek çok tanımı yapılmıştır. C. Talas’ a göre, sosyal güvenlik
bir mesleksel, fizyolojik ya da sosyo ekonomik riskten ötürü geliri
ya da kazancı sürekli ya da geçici olarak kesilmiş kimselerin geçinme
ve yaşama ihtiyaçlarını karşılayan bir sistemdir. Henry Richardson da
sosyal güvenliği “esas amacı, çalışma gücünü, beden ve ruh sağlığını
devam ettirmek için etkin kaynaklarını, daimi veya geçici bir şekilde
kaybedenlere kollektif veya toplum olarak yardım etmek suretiyle onların
ihtiyaçlarının esaretinden kurtarmaya” çalışan sistem olarak görür.
Bu tanım lamaları arttırabiliriz. Fakat dikkat çekmeye çalıştığımız
nokta, sosyal güvenliğin bir hukuk adı olmaktan çok bir sistem olduğuna
işaret etmektedir. Çünkü, sosyal güvenlik herşeyden önce bir sosyal
program ya da politikadır. Daha doğrusu sosyal politikanın bir parçasıdır.
Sosyal
güvenliğin yöntem ve ilkeleri devamlı tartışılmaktadır. Birçok yerde
sosyal güvenlik sistemlerinde derin boşluklar vardır. Bu boşluklar,
büyük halk kitleleri nin ya hiç ya da yeterli ölçüde korunmamasına neden
olmaktadır. Az gelişmiş ülkelerde bu boşluklar, çoğu kez kaynakların
yokluğuna veya azlığına bağlanabilir.Fakat kazanılmış hakların (müktesep)
geri alınması yönündeki çabanın gerekçesi hiçbir biçimde ülkenin ekonomik
kriz içinde olmasına bağlanamaz.
Çünkü sosyal güvenliğin somut ödevi, herhangi bir nedenle kısmen ya
da tamamen çalışamaz duruma düşen ve bu nedenle gelir kaybına uğrayan,
muhtaç duruma düşenlere insan onuruna yaraşır asgari bir hayat sürmeleri
için gerekli olan geliri sağlamaktır. Ayrıca sakatlığa maruz kalanları
tekrar çalışma hayatına döndürmek için rehabilitasyon hizmeti vermesi
de ödevleri arasında sayılır.
Bununla
birlikte hukukun prensipleri çok açık ve nettir; Kanunlar gereği yürütülemez,
sosyal hukuk devleti hukukun istikrar ilkesine uyar, kazanılmış haklar
(müktesep) geri alınamaz ve vazife malulleri, yani sık kullanılmayan
diğer adıyla gaziler kendi kendilerini değil, idarenin yönlendirmesi,
talimat ve görev vermesi sonucu ortaya çıkmış bir olgudur.
Koşullar
doğru tavrı dayatırken hükümetin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’
nın (ÇSG) içine düştüğü çelişki, yanlış duruş bir aczi simgelemektedir.
Sosyal güvenlik ve hukuk temellerini altüst eden yasa taslağı üzerinde
çalışan beyinlerin, çizmeye çalıştıkları rotanın ülkenin geleceği ile
paralellik arz eden gazilik olgusu üzerinde olumsuz etki yaratacağı
da açıktır.
Tazminat
Karakterli Sosyal Yardımlar
Anayasamızın
60. md “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir” diyerek 1962 Anayasası’
nda tekrarlamıştır. Yine 61. md. sosyal güvenlik bakımından “özel olarak
korunması” gerekenleri saymıştır. Bunlar, sosyal güvenlik uygulamasındaki
tazminat karakteri ağır basan yardım türüdür. Anayasa ilgili madde de
devlete, harp ve görev şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malül ve gazileri
koruma ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat düzeyi sağlama ödevi
yüklemiştir. Yurt içinde ve dışında meydana gelen terör olayları sonucunda
hayatını kaybeden, sakatlanan ya da yaralanan bazı kamu görevlilerine
veya ailelerine tazminat verilmesi ya da aylık bağlanması son yıllarda
çıkarılan bazı kanunlarla kabul edilmiştir. Bunlardan, 3.11.1980 tarih
ve 2330 sayılı Nakti Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun, iç
güvenlik ve asayişin korunması ve kaçakçılığın men, takip ve tahkiki
konularında görevlendirilen emniyet, silahlı kuvvetler, Jandarma Genel
Komutanlığı, MİT mensupları, çarşı, mahalle ve kır bekçileri, gümrük
muhafaza amir ve memurları, hakim, savcı yardımcıları ile güven ve asayişin
korunması konularında hizmet gören diğer kamu personeli ile sivillerden
bu görevleri dolayısıyla yaralanan veya sakatlananlara, ölümlerinde
ise mirasçılarına devlet bütçesinden tazminat verilmesini ya da aylık
bağlanmasını ön görmüştür. Bu konuda bir de yönetmelik çıkarılmıştır.
23.4.1981
tarihinde kabul edilen 2453 sayılı Kanun ile, yurt dışında sürekli görev
veya her türlü geçici görev nedeniyle bulunan Türk uyruklu kamu personelinden,
bu görevleri dolayısıyla (görevleri sona ermiş olsa bile) yurt dışında
uğradıkları tedhiş veya suikast sonucu ölen, sakat kalan ya da yaralananlar
hakkında da 3.11.1980 tarih ve 2330 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanacağı
kabul edilmiştir.
2330
sayılı Kanun hükümleri daha sonra güven ve asayişi ihlal eden eylemler
nedeniyle yakalanan, gözaltına alınan, tutuklanan veya hükümlü bulunanların
muayene ve tedavileri ile görevlendirilen ve bu görevleri dolayısıyla
öldürülen, sakatlanan veya yaralanan sağlık personeli ile kaçakçılığın
men, takip ve tahkiki maksadıyla mayınlanmış sahaların temizlenmesinde
görev alanlardan bu görevleri esnasında ölen, sakatlanan veya yaralanan
lara kadar genişletilmiştir.
Anayasa’
da bazı maddeler delinebilir! ya da değiştirilebilir, ama şehit ve gazi
olgularını kapsayan bir maddeyle uğraşmak ne kamu vicdanında kabullenilecek
ne de ilahi boyutta affedilecek bir davranış biçimi olamaz.
Kitabi
Sözler, Hamaset Yetmez
Gazilerinin
aylıklarının kaldırıldığı yönündeki iddialara ilişkin açıklama! 22.03.2004
tarihinde ÇSG Bakanlığı’ ndan kamuoyuna sunuldu:
“Son
günlerde, Emeklilik Sigortaları ve Emeklilik Sigortası Kurumu Kanun
Tasarı Taslağı’ nın 14’ üncü maddesinde; terörle mücadele sırasında
yaralanan malul gazilere ödenmekte olan aylıkların, bu malul gazilerin
sigortalı olarak herhangi bir işte çalışmaya başlamaları durumunda kesileceği,
yolunda düzenleme yapıldığı, malul gazilerimize halen Türkiye Cumhuriyeti
Emekli Sandığı tarafından ödenmekte olan aylıkların ise Kanun Tasarı
Taslağında düzenlenmediği, dolayısıyla müktesep hakların ortadan kaldırıldığı
yönünde bazı iddiaların dile getirildiği anlaşılmaktadır.
Bilindiği
gibi, Hükümetimizin Acil Eylem Planında Sosyal Güvenlik Reformu başlığı
altında; Sosyal Güvenlik Kurumlarında norm ve standart birliği sağlanması,
uzun vadeli ve kısa vadeli sigorta kollarının birbirinden ayrılması,
prim dışı ödemelerin Sosyal Sigorta Kurumları bünyesinden ayrılarak,
prim karşılığı olmayan ödemeler için bütünleştirilmiş bir Sosyal Hizmet
ve Sosyal Yardım ağının kurulması ve tüm vatandaşlarımızı kapsayan Genel
Sağlık Sigortasına geçilmesi öngörülmüştür.
Bu
çerçevede on beş aydır bakanlığımızca yürütülen çalışmalar sonucu; SSK,
Emekli Sandığı ve Bağkur’ un tek çatı altında toplanarak hak ve yükümlülüklerin
birbirine paralel olarak düzenlenmesi, halen bu kurumlar tarafından
her hangi bir prim karşılığı olmayan; özürlü çocukların eğitim ve rehabilitasyonu
yardımı, 65 yaş aylığı, šeref Aylığı, Vatani Hizmet Tertibinden Bağlanan
Aylık, Vazife Malüllüğü Aylığı gibi aylık veya yardımların da kesinlikle
herhangi bir hak kaybı olmaksızın, yeni kurulacak olan Sosyal Hizmetler
ve Sosyal Yardımlar Kurumu tarafından yerine getirilmesi tasarlanmıştır.
Emeklilik Sigortaları ve Emeklilik Sigortası Kurumu Kanun Tasarı Taslağının
14’ üncü maddesinde ifade edilen malullerden, vazife malulleri (malul
gaziler) olmayıp, çalışma gücünün 2/3 ünü kaybetmekten dolayı ilgili
sağlık kurullarınca maluliyetine karar verilmiş olan kişilerdir.
Vazife
Malullüğü Aylığı; Sosyal Hizmetler ve Sosyal Yardım Kanunu Tasarı Taslağın’da
öngörülen düzenleme uyarınca; Sosyal Hizmetler ve Sosyal Yardımlar Kurumu’nca
ödenecektir.
Bu
aylıklar Devletimizin, Vatan savunması sırasında canları ve kanlarıyla
mücadele eden kahramanlara yapılması gereken ödemelerdir.
Yapılacak
yasal düzenlemelerle; maluliyet aylıklarında herhangi bir azalma olmayacağı
gibi, malul gazi olup sigortalı herhangi bir işte çalışmakta olanlardan
halen kesilmekte olan Sosyal Güvenlik Destek Pirimi kesintisi ile ilgili
de malul gazilerimiz lehine düzenlemeler yasa taslaklarında yer almaktadır.
Esasen,
hazırlanan Sosyal Güvenlik Tasarılarıyla, mecvut kazanılmış haklar korunarak
sosyal güvenlik sisteminin güçlendirilmesi, hakların geliştirilmesi
ve özellikle yoksul ve korunmaya muhtaç kesimlere yapılmakta olan yardımların
hak temeline oturtulması amaçlanmaktadır.
Bakanlığımızca;
Aziz Vatanın bölünmezliği, Devletimizin Bekası ve Milletimizin Birliği
uğruna tereddüt etmeksizin hayatlarını ortaya koymuş šehit ve Gazilerimizin
haklarında ve imkanlarında zafiyete neden olacak hiçbir düzenleme yapılmadığı
ve yapılmayacağı gibi, Sosyal güvenlik ile ilgili yasa çalışmalarımızın
tamamlanması ile birlikte öncelikle, hayata dört elle sarılarak yeniden
çalışmaya başlamış malül gazilerimizin durumları daha da iyileştirilmiş
olacaktır.
Sosyal
Güvenlik Yasa Tasarı Taslaklarımız sekiz aydır Bakanlık WEB sayfasında
sosyal tarafların ve kamuoyunun bilgi ve tartışmasına sunulmuş olup,
ilgili bütün tarafların görüşleri halen alınmaktadır.
Yasa
Taslakları hakkında yanlış anlamaların önüne geçilmesi, şehit dul ve
yetimleri ile malul gazilerimizin aydınlatılması amacıyla bu açıklamanın
yapılması gerekli görülmüştür”.
Açıklama ile Taslak Çelişiyor
Dikkat
edilirse, iddialara bakanlığın verdiği yanıt her duyanın hoşuna gidecek
kitabi sözler yumağı. Bunun aksini kimse söyleyemez. Ancak konu irdelendiğinde
tam anlamıyla idare-i maslahat politikasının güdüldüğü görülüyor. Gazilik
olgusu yıllardır bu tip yatıştırma politikaları ile geçiştiriliyor.
Oysa bu yaklaşımların gazilerin manevi bünyesinde “aşağılanma duygusu”
yarattığı hiç gözlemlenmiyor.
Başbakan
Tayyip Erdoğan “şu anda Türk Silahlı Kuvvetleri’ nin 26 ayrı ülkede
askeri vardır.” diyor, ama anlaşılan geri döndüklerinde ne yapılması
gerektiğini özenle ÇSG Bakanına iletmiyor.
Çelişkilere
bir göz atalım.
Emeklilik
Sigortaları Kurumu Kanunu Tasarısı Taslağı’ nın, On üçüncü Bölümde yer
alan Geçici Hükümlerden 16. ve 17. maddelerine dönelim.
Geçici
Madde 16- Bu kanun yürürlüğe girmeden önce 08.06.1949 tarih ve 5434
sayılı Kanun ve bu Kanuna ek maddeler gereğince ödenmekte olan. Makam
ve yüksek hakimlik tazminatı, görev veya temsil tazminatları ile 926,
2022, 2330, 3713, 3480, sayılı Kanunlar gereğince Türkiye Cumhuriyeti
Emekli Sandığı tarafından ödenmekte olan aylıklar ve tazminatlar bu
aylıklar ve tazminatları ödeyecek Kurum belirleninceye kadar belirtilen
bu Kanunlar çerçevesinde ödenmeye devam edilir ve bunların karşılığı
daha önce olduğu gibi ilgili Kanunda belirtilen usul ve esaslara göre
tahsil edilir.
Geçici
Madde 17- 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre malul veya vazife malullüğü
hakkını kazanmış olan iştirakçilerle erlerden çalışmaya devam edenlerden,
bu Kanununun yayımından sonra çalıştıkları işlerinden ayrılanların malul
veya vazife malüllüğü aylığı alma hakları devam eder.
šimdi
Sosyal Hizmetler ve Sosyal Yardım Temel Kanunu Tasarısı Taslağı’ nın,
İkinci Bölüm’ ünde Tazminat Nitelikli Sosyal Yardım başlığı altındaki
45. maddeyi okuyalım.
Madde
45- Tazminat nitelikli sosyal yardım, kamu hizmetinde bulunur ya da
kamu yararına çalışırken zarara uğrayan bireylere Kurum aracılığı ile
Devlet bütçesinden yapılan parasal yardımlardan oluşur.
Bunlar:
a)
šeref Aylığı Bağlanması: Milli mücadeleye iştirak eden ve bu sebeple
kendilerine istiklal madalyası verilmiş bulunan Türk vatandaşları ile
1950 yılında Türk Tugayı’nın Kore’ ye ayak bastığı Ekim ayından başlamak
üzere ve 1953 yılı Pan-Unjon Ateşkes Anlaşmasına kadar Kore’ de fiilen
savaşa katılmış olan Türk Vatandaşlarına ve 1974 yılında Temmuz 1 inci
ve Ağustos 2 nci Barış harekatına Kıbrıs’ ta fiilen görev alarak katılmış
olan Türk vatandaşlarına hayatta bulundukları sürece vatani hizmet tertibinde
Bakanlar Kurulunca belirlenecek gösterge rakamının Bütçe Kanunu ile
tesbit edilecek memur maaş katsayısı ile çarpımından bulunacak miktarda
aylık bağlanır. Daha önce, özel bir kanunla kendilerine vatani hizmet
tertibinden aylık bağlanmış olanlar hakkında bu fıkra hükmü uygulanmaz.
Hak sahibinin ölümü halinde bu aylık dul eşe %75 oranında bağlanır,
ancak dul eşin evlenmesi halinde kesilir. Bağlanan aylıklar hiçbir suretle
haczedilemez.
Bu
maddenin 1 inci fıkrası kapsamında olan Türk vatandaşlarıyla, harp malulü
ve vazife malulleri ve kendilerine refakat eden eşleriyle, şehitlerin
eşleri kamuya ait Demiryolu ve Denizyolu işletmelerinin iç hatları vasıtalarında
birinci mevkide ve belediye vasıtalarında ücretsiz olarak seyahat ederler.
Bu maddenin birinci fıkrasına göre kendilerine aylık bağlanan dul eş
de bu haklardan yararlanır.
24.02.1968
tarihine kadar ölmüş olanların dul eşlerine de 0.3.1968 tarihinden itibaren
aynı esaslara göre aylık bağlanır. Ancak bunlara 24.02.1968 tarihinden
önceki bir süre için herhangi bir ödeme yapılmaz.
b)
Vatani Hizmet Tertibinden Bağlanan Aylık: Hiçbir karşılık ve menfaat
gözetmeksizin üstün başarı ve gayretle Türk vatanına hizmet etmiş ve
bu hizmetleri belgelenmiş olan. Türk vatandaşlarına veya bunların ölümleri
halinde muhtaç duruma düşen aile fertlerine vatani hizmet tertibinden
ilgili bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla aylık
bağlanabilir.
Vatani hizmet tertibinden bağlanacak bu ayrılıklar, ilgililerin kendileri,
dul eşleri, yetim ve bakmakla yükümlü olduğu diğer yakınlar için Bakanlar
Kurulu’ nca belirlenecek gösterge rakkamlarının her yıl bütçe kanunu
ile tesbit edilecek memur maaş katsayısıyla çarpımı suretiyle hesaplanır.
Bu aylıklar hiçbir vergi veya kesintiye tabi olmadığı gibi haczedilemez.
Bu
madde hükmü gereğince aylık alanların ölümleri halinde, ölüm tarihini
izleyen aybaşından başlamak üzere ölenlerin dul ve yetimlerine; 5434
sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu’ nun 67 nci maddesinde belirtilen
aylığa müstahak dul ve yetimlerine yapılan ödemelerde esas alınan unsurlara
ve aynı Kanunun 75 ve 108 inci maddelerinde yer alan hükümlere göre
dul ve yetim aylığı bağlanır.
c)
Vazife Malullüğü Aylıkları: 3.11.1980 tarihli ve 2330 sayılı Nakdi Tazminat
ve Aylık bağlanması Hakkında Kanun kapsamına girenlerden hiçbir sosyal
güvenlik kanununa tabi olmayanlara veya dul ve yetimlerine anılan Kanun
ve 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunundaki hükümler çerçevesinde
vazife malullüğü aylığı bağlanır ve ödenir.
3.11.1980
tarihli ve 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun
kapsamına girenlerden hiçbir sosyal güvenlik kanununa tabi olmayanlara
veya kanuni mirasçılarına anılan Kanun hükümler Çerçevesinde nakdi tazminat
ödenir.
5434
sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanununun 56 ve 64 üncü maddelerinde sayılanlardan
hiçbir sosyal güvenlik kanunu kapsamına giremeyenlerin kendilerine,
ölümleri halinde dul ve yetimlerine vazife malullüğü ve harp malullüğü
aylıkları anılan Kanunun ilgili hükümleri çerçevesinde Kurumca bağlanır
ve ödenir.
Kazanılmış
Hak (Müktesep) Geri Alınamaz
5434
sayılı Emekli Sandığı Kanunu 08.06.1949 yılında yürürlüğe girdi. 45.
maddesi vazife malülünü tanımlar:
“....
Malüllük;
a)
İştirakçilerin vazifelerini yaptıkları sırada vazifelerinden doğmuş
olursa;
b) Vazifeleri dışında kurumların verdiği herhangi bir kuruma ait başka
işleri yaparken, bu işlerden doğmuş olursa;
c)
Kurumların menfaatini korumak maksadıyla bir iş yaparken o işten doğmuş
olursa; Buna “Vazife Malüllüğü” ve bunlara uğrayanlara Vazife Malülü
denir.
5434
sayılı Kanunun On Yedinci Kısım’ ı Vazife Malüllüğü Aylığı ile ilgilidir.
55., 56. ve 60. maddeleri izleyelim:
Madde
55- Vazife malüllüğü aylığı, vazife malüllerinden fiili ve itibari hizmet
müddetleri toplamı:
a)
(30) yıla kadar olanlara (30) yıl üzerinden;
b)
(30) yıl ve daha yukarı olanlara fiili ve itibari hizmet müddetleri
toplamı üzerinden;
53
üncü maddeye göre hesaplanacak adi malüllük aylıklarına malüllük derecelerine
göre aşağıda yazılı nispetlerde ayrıca zam yapılmak suretiyle bağlanır:
Malüllük
derecesi Zam nispeti
1 %60
2 %50
3 %40
4 %30
5 %20
6 %15
Vazife
Malüllüğü aylıkları, buna esas tutulan vazife aylık veya ücretleri tutarının
% 90 nını geçemez.
(Ek:
3/3/1954-6311/12 md.) Bağlanan aylıkların 50 kuruştan aşağı kesirleri
50 kuruşa, 50 kuruş ve daha fazla kesirleri liraya çıkarılır. šu kadar
ki 53 üncü maddeye göre hesaplanacak kesir o madde gereğince ayrıca
nazara alınmaz.
Madde
56- (Değişik: 18/3/1976-1976/1 md.) Muvazzal, yedek ve gönüllü erlerin
silah altında bulundukları esnada veya celp ve terhislerinde (Serbest
sevkler dahil) sevkleri sırasında, Yedek Subay Okulu öğrencilerinin
gerek okulda, gerek okuldan evvelki hazırlık kıtasında vazife malulü
olmaları halinde, kendilerine, öğrenim durumlarına göre, 657 sayılı
Devlet Memurları Kanununun 36 ıncı maddesinde tesbit edilen giriş derece
ve kademe tutarlarının, daha önce Devlet Memuriyetinde bulunmuş olanlardan
kazanılmış hak aylıkları veya emekli keseneğine esas aylıkları, sözü
edilen giriş derece ve kademe tutarının üzerinde olanlara bu aylıkları
emeklilik gösterge tablosunda karşılığı olan derece ve kademe tutarının,
% 70’ i üzerinden aylık bağlanır.
Bu
suretle bağlanacak aylıklarına, maluliyet derecelerine göre, 55 nci
maddede gösterilen nispetlerde zam yapılır.
Madde
60- Emekli, adi malüllük veya vazife malüllüğü aylığı alanlardan; her
ne sebeple olursa olsun er olarak silah altına alınanların vazife malülü
olmaları halinde kendilerine malüllük derecelerine göre 56 ncı madde
geregince ayrıca erlere mahsus vazife malüllüğü aylığı bağlanır.
On
Sekizinci Bölüm Harp Malüllüğü ile ilgilidir. 64. maddeyi alıntılıyalım:
Madde
64- (değişik: 18/1/1979-2177/1 md.)
Vazife
malüllerinden bu malüllüklere;
a)
Harpte fiilen ateş altında,
b)
Harpte, harp bölgelerindeki harp harekat ve hizmetleri sırasında, bu
harekat ve hizmetleri sebep ve etkileriyle,
c)
Harpte veya harbe hazırlık devresinde her çeşit düşman silahlarının
etkisiyle,
ç)
Askeri harekatı gerektiren iç tedip ve sınır hareketleri sırasında,
bu hareketlerin sebep ve etkisiyle,
d)
Barışta ve olağanüstü hallerde, emir veya görev ile uçuş yapan uçucularla
hangi meslek ve sınıftan olursa olsun emirle görevli olarak uçakta bulunanlardan
uçuşun havadaki ve yerdeki sebepleriyle ve yine emir ve görev ile dalış
yapan dalgıçlarla, hangi meslek ve sınıftan olursa olsun emirle görevli
olarak denizaltı gemisine veya dalgıç kıtasında bulunanlardan deniz
altıcılığı veya dalgıçlığın çeşitli sebep ve tesirleriyle,
e)
Anayasanın 66 ncı maddesi veya Türkiye’ nin taraf olduğu uluslararası
andlaşmalar uyarınca yabancı ülkelere Türk Silahlı Kuvvetleri gönderilmesini
gerektiren durumlarda, birliklerin bulundukları yerlerden hareketlerinden
itibaren yurt içinde, yurt dışında, yabancı ülkelerde veya yurda dönüş
sırasında, uğramış olan muvvazaf ve yedek subay, astsubay, uzman jandarma
çavuş, uzman çavuş, erbaş ve erler (gönüllü erler dahil) ile Türk Silahlı
Kuvvetlerince görevlendirilen sivil iştirakçilerle ve T.C. Emekli Sandığına,
Sosyal Sigortalar Kurumuna, Bağ-Kur’ a ve çeşitli sandıklara tabi olmayan
sivil görevlilere de ayrıca (Harp malülü) denir.
Bunlardan
uzman erbaşlara bulundukları kademenin üç ilerisindeki kademenin, uzman
jandarma çavuşlara bulundukları rütbenin bir üst rütbesinin aynı kademesinin;
astsubaylarla yarbay rütbesine kadar, (yarbay hariç) bir üst rütbenin
aynı kademesinin, yarbaylara albay, albaylara kıdemli albay, kıdemli
albay ile general ve amirallere bir üst rütbenin , Sivil iştirakçilere
ise bulundukları derecenin bir üst derecesindeki aynı kademesinin emekli
aylığı bağlanmasına esas gösterge tablosunda karşılığı olan derece veya
kademesi üzerinden vazife malüllüğü aylığı bağlanır.
Bulundukları
derecenin bir üst derecesi olmayanlar içinde o derecenin son kademe
göstergesi esas alınır.
šu
kadar ki , harp malülü olan erbaş ve erler ile Türk Silahlı Kuvvetlerince
görevlendirilen sivil görevlilere öğrenim durumlarına göre 657 sayılı
Devlet Memurları Kanununun 36 maddesinde tespit edilen giriş derece
ve kademesinin bir üst derecesindeki aynı kademesinden; bunlardan öğrenim
görmemiş olanlara aynı malüliyet derecesinden vazife malülü olan ve
657 sayılı Devlet Memurları Kanununa ekli gösterge tablosundaki ilkokulu
bitiren iştirakçiye bağlanması icabeden derece ve kademesinin bir üst
derecesindeki aynı kademesinden, yine bunlardan 6657 sayılı Devlet Memurları
Kanununa göre devlet memuriyeti yapanların ise memuriyette kazanılmış
hak olarak kendilerine uygulanan derece ve kademenin bir üst derecesindeki
aynı kademesinden vazife malüllüğü aylığı bağlanır.
İştirakçilerden
harp malülü olanlara bağlanacak vazife malüllüğü aylığı, harp malülü
erlere bağlanacak vazife malüllüğü aylığından az olamaz.
Harp
ve vazife malüllerinin, malüllük derecesine göre aşağıdaki yazılı ek
göstergelerin yürürlükteki katsayı ile çarpımı sonucu bulunucak miktar
“Harp malüllüğü zammı” olarak aylıklarına ayrıca eklenir.
(Değişik gösterge tablosu: 28/2/1995- 4082/4 Md.)
Malüliyet
derecesi iştirakçilere, erbaş ve erler ile sivil görevliler için
1
1100
2 950
3 800
4 600
5 500
6 400
Harp
malülü sayılacak vazife malüllerinden bir harekatın başarıyla sonuçlanmasını
şahsen sağladığı ve örnek tutulacak cesaret ve fedakarlık gösterdiği
sıralarda bu malüllüğe uğradıkları usülüne göre sıralı üstlerince saptanan
Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları ile Türk Silahlı Kuvvetlerince görevlendirilen
sivil görevlilere, Genelkurmay Başkanlığının uygun görmesi ve Milli
Savunma Bakanının onayı ile harp malüllüğü zamları % 25 fazlasıyla bağlanır.
Türk
Silahlı Kuvvetleri vazife malüllerine bağlanacak aylıkların hesabında
; 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanununun bu kanunla değişik 64 üncü
maddesi uyarınca, kendilerinin harp malülü olması halinde bağlanacak
aylık ve harp malüllüğü zammı ile vazife malüllüğü aylığı arasındaki
farkın % 80’i vazife malüllüğü aylıklarına ayrıca eklenir.
Devlet,
görüldüğü gibi bekaasının devamı, ülkenin huzuru, vatandaşın can ve
mal güvenliği için hiç çekinmeden yaşamını savaş tarlalarında risk edenleri
1949 yılından bugüne ama az ama çok gücü oranında korumuş, kollamış.
šimdi soruyoruz; hangi şaşkın müktesep hakkı geri alacak? Böyle bir
girişimin her zaman karşısında olup, mücadele vermek sadece gazilere
bir borç değil, ayrıca insanlık ödevidir.
Bununla
birlikte Anayasa’nın 61. maddesine yetkililerin kulak vermesini önemle
tavsiye ediyor ve bu maddenin değişmezlerden olduğunu ısrarla savunuyoruz.
Anayasa,
Madde 61:
“
Devlet, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle , malül ve gazileri
korur ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlar .”
İnsanlık
Tarihinde Savaş
Savaş’
ın, bu büyük şiddet hareketinin insanlığın binlerce yıllık tarihinde
özel bir yeri olduğu bir gerçektir. İnsanlığın büyük acılar çekmesine
neden olan savaşın çok çeşitli tanımları yapılmıştır. En çok bilinen,
Prusyalı Carl Von Clausewitz’ in “Savaş, politikanın başka araçlarla
devamından başka bir şey değildir” şeklindeki tanımıdır. Çağdaş savaş
kuramcısı John Keegan ise, “Savaş Sanatı Tarihi” adlı eserinde “Aslında
Savaş, politikanın devamını sağlayan bir araç değildir. Eğer Clausewitz’
in vardığı bu hüküm doğru olsaydı, dünyayı anlamak çok kolaylaşırdı”
savını ileri sürerek Clausewitz’ in tanımına karşı koyar. Alvin Toffler
ise, “21. Yüzyılın šafağında Savaş ve Savaş Karşıtı Mücadele” adlı yapıtında
savaşın politika ile ilişkisini önemsemekle birlikte, ekonomi ile de
ilişkisine dikkat çekmektedir.
Görüldüğü
gibi, insanlığın karmaşık ve değişken bir olgusu olan savaşın nedenleri,
niteliği ve kapsamı konusunda tam bir görüş birliği yoktur. Savaş kuramları
kabaca iki büyük gruba ayrılır. Bunlardan ilki savaşı insan yaradılışına,
ikincisi ise toplumsal ilişkilere ve kurumlara bağlar.
Savaşın
ve İnsanlığın Doğası
C.V.
Clausewitz’ in “politikanın uzantısı savaş” tanımlaması yeterli değildir.
Devletlerin varlığını, ilgi alanlarını ve nasıl elde edebilecek lerinin
mantıksal hesaplamalarını ima eder ama bunlara karşılık savaşların tarihi,
devlet diplomasi ve strateji kavramlarından binlerce yıl eskiye dayanır.
Neredeyse insanoğlu kadar yaşlıdır; savaş; mantıksal amaçların eridiği,
duyguların, gururun ön plana çıktığı ve içgüdülerin yönetime el koyduğu
insan yüreğinin en gizli noktalarına nüfuz eder. Aristo “İnsan politik
bir hayvandır” demişti. Bu mantığı sürdüren Clausewitz’ in ise politik
hayvanın savaşan hayvan olduğunu söylemekle yetindi. Her ikisi de insanın
düşünen hayvan olduğu ve zekasının avlanma, öldürme yeteneklerini yönettiği
düşüncesini göz önüne almaya cesaret edememişti.
Teoloji,
savaş ve öldürme arzusunu insanlığın ilk yerleşik düzene geçtiği aşamaya
götürür. Kur’ an ve Tevrat, Kabil ve Habil hadisesi ile bu noktanın
üzerinde durmaktadır. Maide Suresi’ nin 30. Ayetinde şöyle deniliyor:
“Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü.” Tevrat’
ın birinci kitabında, Tekvin’ de, 4. Bab’ ın 8. Ayeti “Ve Kain, kardeşi
Habile söyledi. Ve vaki oldu ki, kırda oldukları zaman, Kain, kardeşi
Habile karşı kalktı ve onu öldürdü.” şeklindeki ifadesiyle Adem ve Havva’
nın ilk oğullarının, ilk insan katlini gerçekleştirdiklerini bize bildiriyor.
İnsanlar
niçin savaşır? Taş devrinde de savaşırlar mıydı? İnsanlar doğuştan saldırgan
mıdır? Toplum ve davranış bilimleri uzmanları bu sorular üzerinde yıllarca
çalışmalar yapmış ve çeşitli görüşler ortaya koymuşlardır. Onlardan
açıklama bekleyen konular ise, insan davranışlarının önceden tahmin
edilemeyen yönleri ve özellikle şiddete yönelik davranışların bilinmezliğidir.
šiddete
yönelik bir potansiyele sahip olduğumuz genelde kabul görmektedir. Her
insan tekme atar, ısırır, kendini koruma içgüdüsüyle tepki verir, ancak
bu fikirle yüzleşmek çağdaş insana zor gelmektedir. Ahlaki değerlerimiz
tek tanrılı dinlerin izlerini taşıdığından, insanları öldürme olgusu,
en zorlayıcı koşullar altında kabul edilebilir hale gelmektedir. Antropoloji,
uygarlık öncesi atalarımızın çok saldırgan olduklarını bize bildirirken,
psikanalistler içimizdeki vahşinin pek de derinlerde olmadığını ispatlamaya
çalışmaktadırlar. Bir askerin komutanının emriyle kendini tehlikeye
atmaya hazır oluşuyla, inançları uğruna yaşamdan vazgeçen bir barışsever
arasındaki benzerlik dikkat çekicidir. Profesyonel askerler ile barışseverlerin
yaşamlarını risk etmelerindeki ortak payda düşündürücüdür. Uzlaşma kültürünün
şiddet konusunda vardığı ortak nokta, şiddetin ortaya çıkışına itiraz
etmek ama kullanımını yasallaştırmak olmuştur. İlke olarak barışseverlik
yüceltilirken, yasalar çerçevesinde ve kontrolünde insanların silahlandırılması
bir gereksinim olarak kabul edilmiştir.
Korku,
nefret ve tehditlere karşı tepkilerin saldırganlığa ve aynı zamanda
savunmaya dönüşmesinin kaynağını nörologlar, beynin lenf sisteminin,
beynin ön loblarıyla son derece karmaşık bir ilişkisi neticesinde aradıklarını
ısrarla belirtmektedir. Ön loblar “saldırgan davranışları düzenleyen
ve kullanan” kısımlardır; Ön loblar hasar gördüğü zaman, insanlarda
“Kontrol edilemez şiddetli saldırganlık patlamaları” ortaya çıkar ve
“bunların ardından pişmanlık duygusu gelmez”. Özetle saldırganlık alt
beynin bir işlevidir ve üst beynin kontrolüne boyun eğer. Bu iletişim
nasıl sağlanır? Bir yolu kimyasal geçirgenler diğeri hormonlardır. Bilim
adamları serotonin akışını kontrol eden başka bir kimyasalın olup olmadığını
araştırmaktadır. Buna karşılık hormonlar çok kolay tanımlanabilir. Erkeklerin
testislerinin salgıladığı testosteron hormonunun saldırganlıkla yakından
ilgisi vardır. Erkek ya da dişi insanlara verildiği zaman saldırgan
davranışlarda artış saptanmıştır. Genel olarak erkeklerde testosteron
düzeyinin yüksekliği saldırganlığı arttırırken, düşüklüğünün cesaretsizliğe
ya da dövüşme yeteneğinin yok olmasına yol açmadığını söyleyebiliriz.
Hadım edilmiş muhafızların başarıları bunu kanıtlamaktadır. Bilim adamlarının
üzerinde durdukları bir nokta ise, hormanların etkilerinin, içinde bulunulan
şartlarla yumuşaya bileceği, içgüdünün harekete geçmesini engelleyeceğidir.
Genetik
bilim dalında, kalıtım ile saldırganlığın seçimi arasında ilişkilendirilme
çabaları ortaya konulmuştur. Ortamlarında daha iyi uyum gösteren bireylerin
hayatta kalma olasılıklarının daha yüksek olduğunu ve kendilerinden
sonraki kuşağın ebeveynlerinin özelliklerini taşıyacağını, daha az uyum
gösterenlere oranla sayılarının daha yüksek olacağını ve sonucunda bağlı
bulundukları canlı türüne tümüyle hükmedebilecekleri ileri sürülmüştür.
Saldırganlık, hayatta kalma olasılığını arttıran genetik bir katılımdır.
Eğer yaşam bir kavgaysa, düşmanca koşullara karşı durabilenler daha
uzun yaşarlar ve karşı durma olasılığı yüksek yeni kuşak üretirler.
Saldırganlık
duygularından tümüyle arınmış bir insan soyu, yalnızca iyi koşulların
bulunduğu bir ortamda yaşasaydı, yine de hastalıkları yaratan organizmaları,
bunları barındıran böcekleri ve küçük hayvanları, ayrıca bitki örtüsü
içinde yiyecek için birbiriyle rekabet eden daha büyük hayvanları öldürmek
zorunda kalacaktı. Saldırgan tepkilerden yoksun olan canlıların gereken
çevre kontrol sistemini nasıl sağlayabileceğini anlamak çok güçtür.
Özetle,
bilim adamlarının yalnızca bilinen duyguları ve tepkileri tanımlayıp,
sınıflandırmakla yetindiklerini söyleyebiliriz. Korku ve öfkenin beynin
alt bölümündeki sinirsel dokudan kaynaklandığını, üst beynin tehdit
olarak tanımladığı dürtülerle harekete geçtiğini ve her iki bölge arasında
kimyasal ve hormonal bağlantılar olduğunu, bazı genetik kalıtların saldırganlığın
dozunu ayarladığını biliyoruz. Ama bilim, bir bireyin ne zaman saldırganlaşacağını
önceden tahmin edemez. Ayrıca niçin bazı birey grruplarının birleşerek
diğerleri ile savaştığını açıklayamaz.
Savaşmanın
kökünde yatan gizemi çözebilmek için antropoloji, etnoloji ve psikoloji
bilimleri iyi bir yol gösterici rolü üstlenmektedir.
Freud,
şiddet eğilimi kuramları için psikolojik bir temel kurmuştur. Why War?
(Neden Savaş?) adıyla kitap haline getirilen A. Einstein ile yazışmalarında
“insanın içinde nefret ve mahfetme arzusu vardır” diye açıklamakta ve
bu duygunun “gelecekteki savaşların alacağı biçim konusunda haklı bir
korku” oluştuğu takdirde ancak dengelenebileceğini öne sürmektedir.
Freudçular’ ın “ölüm dürtüsü” diye tanımladıkları bu kuram, temel olarak
bireyi konu almaktadır.
Günümüzde
etnolojinin yeni kavramları arasında daha ayrıntılı açıklamalar ortaya
atılmıştır. “Toprak sahiplenme” fikri Nobel Ödüllü Konrad Lorenz’ in
çalışmaları sonucu ortaya çıkmıştır. Saldırganlığın doğal bir dürtü
olduğunu, enerjisini organizmadan aldığını ve uygun bir tahrikle harekete
geçtiği anda ‘boşaldığını’ ifade eden K. Lorenz, hayvanların çoğunda,
hemcinslerinin saldırganlığını yatıştırma yeteneğinin varolduğunu ve
gerek geri çekilme gerekse boyun eğme belirtileri göstererek bunu ortaya
çıkarttıklarını ileri sürer. K. Lorenz, insanların da önceleri aynı
biçimde davrandığını ama av silahlarını yapmayı öğrenince farklı bir
çizgiye geçtiklerini belirler. Bireyler sahip oldukları toprakları korumak
için birbirlerini öldürmeye başladılar ve silahların kullanılması duygusal
açıdan öldüren ile öldürülen arasına bir mesafe koyduğu için ‘boyun
eğme’ yanıtları gitgide zayıflamıştır. Yaşamını sürdürebilmek için başka
cins hayvanları öldüren, avcı olmaktan çıkan insanoğlu hemcinslerini
öldüren saldırgan katil haline gelmiştir.
Etnografinin
uzantısı olan antropoloji halen yaşamlarını sürdüren ‘ilkel’ insanları
doğal ortamları içinde inceler ve etnografiye dayanarak uygar toplumların
yapılarına ve başlangıçlarına yanıt bulmaya çalışır. Antropologlar,
ilkel toplumlarda çıkan kavgaların en önemli nedeninin kadınlar olduğunu
ileri sürüyorlardı. Ancak Amerikalı antropolog Herry Turney-High’ a
kadar savaş konusuna yeterince eğilmemişlerdi. Herry Turney-High, meslektaşlarının
savaş konusunun önemini reddetmelerine tepki olarak bir antropolog için
neredeyse bir meslek suçu sayılacak bir kitap yayınlamıştı. Kitabında
birkaç istisnanın dışında savaşın her zaman görülebilen evrensel bir
eylem olduğunu, diğer antropologların da bunu anlaması gereği üzerinde
duruyordu.
Politikanın
Bir Uzantısı Olarak Savaş
Çağımız,
pek çok anlaşmazlıklar, çatışmalar ve savaşlarla doludur; Savaşın yeni
boyutları ortaya çıkmış ve savaş ile politika arasındaki ilişkilerin
yeni sorunlarıyla yüzleşmek üzereyiz. Düzenli ordularla yapılan büyük
savaşlar yerini gerilla savaşı ya da silahlı terörist gurupların muharebe
hareketlerine terk etmiştir. Ayrıca gelecekte askeri savaş yerine politik
savaştan da söz edilebileceği ileri sürülmektedir. Bugün en yaygın savaş
tanımlaması “bir düşmana kendi fikrini kuvvet kullanarak zorla kabul
ettirme girişimi” şeklinde kabul görmektedir.
C.V. Clausewitz, savaşı şöyle tanımlıyor:
“Savaş,
çok genişletilmiş bir düellodan başka bir şey değildir. Pek çok sayıda
tek tek düellocular dan oluşan bir birliği düşünmek yerine düello yapan
iki kişiyi gözümüzün önüne getirecek olursak daha iyi yapmış oluruz.
Bunlardan her biri, fiziksel gücüyle diğerine kendi iradesini kabul
ettirmeye çalışır. O’ nun ilk amacı, düşmanı mağlup etmek ve böylece
daha sonra herhangi bir mukavemette bulunmayacağı bir duruma sokmaktır.
İnsancıl kimseler, fazla kan dökmeden düşmanı silahtan arındırmanın
ya da yenmenin sanatkarhane bir yolu olabileceğini ve harp sanatının
gerçek eğiliminin de bu olduğunu kolayca hayal edebilirler. Ne kadar
iyi izlenim bırakırsa bıraksın bu yanılgının ortadan kaldırılması zorunludur;
çünkü harp gibi çok tehlikeli şeylerde iyi niyetlilikten doğan yanılgılar,
yanılgının en kötüsüdür. Hiçbir komutan düşünülebilinirmi ki, kan dökmeden
zafer kazansın. Büyük, küçük tüm yengilerin altında oluk oluk dökülen
kan yatmaz mı?
“Savaş,
sadece politikanın başka araçlarla devamıdır” savını ileri süren C.V.
Clausewitz, harbin yalın bir politik eylem olmadığını gerçek bir politik
araç olduğunu ifade eder. O’ na göre politika amaç, savaş ise araçtır
ve araç, hiçbir zaman amaçsız düşünülemez. C.V. Clausewitz yandaşları,
savaşın hiçbir şekilde kendiliğinden meydana gelmediği, aksine politik
bir araç olarak düşünülmesi gerekliliği üzerinde odaklanırlar. Bu nedenle
devlet adamının ve komutanının ilk vereceği, en önemli ve kesin sonucu
en çok etkiliyeceği hüküm, giriştiği savaşı bu ilişkiler içerisinde
iyi tanımak, onu olduğundan başka türlü değerlendirmemek ya da hal ve
şartların müsaade edemeyeceği bir şekle sokmaya çalışmamaktır.
Savaşın
belirgin eğilimleri bulunan üç yanı vardır: Bir yanda doğasının özünü
teşkil eden şiddet, doğal ve kör bir içgüdü sayılması gereken kin ve
nefret; öte yanda savaşı, bağımsız bir ruhsal faaliyet haline getiren
ihtimal hesapları ve tesadüfler, son olarak da harbi tamamen akla bağlayan
politik araç niteliği. Bu üç yandan birincisi ulusu, ikincisi daha çok
komutanı ve ordusunu, üçüncüsü ise daha çok hükümeti ilgilendirir. Savaşta
kışkırtılıp, alevlendirilecek olan ihtirasların halkta zaten mevcut
olması gerekir; tesadüf olasılıkların da cesaret ve yeteneğin oynayacağı
rolün büyüklüğü, küçüklüğü komutanın ve ordunun ayırıcı özelliklerine
bağlıdır; fakat politik amaçlar sadece hükümeti ilgilendirir.
Kavga,
esas itibariyle düşmanca duyguların açığa çıkmasıdır. Savaş dediğimiz
büyük kavgalarda düşmanca duygu çoğu zaman yalnız düşmanca niyete dönüşür.
Bu tür duygusal faaliyetlerin teşvik edildiği savaşlar hiç de az değildir.
Savaşlardaki ulusal kin, kişilerin birbirine karşı beslediği başlangıçtaki
öfke ve kızgınlık bulunmazsa bile düşmanlık duygusu savaşlarda alevlenir.
Çünkü bize karşı kuvvet kullanana karşılık vermek ve ona kin beslemek
savaşın doğasıdır. İnsanoğlunun gelişmesini engelleyen kin duygusu,
böylelikle savaşın içinde beslenme olanağını da bulur.
Politika,
savaşı kullanmakla beraber savaşın tabiatından doğan bütün katı sonuçlardan
kaçınır; son imkanlarla çok az meşgul olur ve yakın ihtimallere göre
hareket eder. Böylece tüm eylem pek çok belirsizlik içinde kalınca yapılan
iş bir tür kumara dönüşür; burada bütün hükümetler kendi yetenek ve
uzak görüşlülüklerinin düşmanınkinden üstün olduğuna güvenir ve bu sayede
kumarı kendilerinin kazanacağına inanır.
Bununla
birlikte politika savaşın ayrıntılarına derinlemesine girmez. Kaç kişinin
öleceği, kaç kişinin sakat kalacağı, nereye nöbetçi dikileceği, devriye
kollarının nerede gezineceği politikanın kapsamı dışında kalır.
John
Keegan, “Yalnızca 400 yıl boyunca sürekli deneyler ve yinelemeler sonunda
savaşmanın bir alışkanlık haline geldiğini kabul etmeliyiz. İlkel dünyada
bu alışkanlık töreler ve ayinlerle sınırlandırılmıştı” diyerek, modern
dünyanın dikkatini şöyle çekiyor: “İlkellik sonrası dönemlerde, insanlar
töreleri ve ayinleri bir kenara itip, savaşlara getirilen kısıtlamalardan
vazgeçmiş ve şiddet eğilimli kişilerin dayanıklılık sınırlarını zorlamış
ve hatta bunu teşvik etmiştir.” Clausewitz, “Savaş, en uç sınırlarına
kadar sürmüş bir şiddet gösterisidir” demişti. İlkel insanların diplomasi,
kısıtlama ve anlaşma koşullarına yatkınlıklarını yeniden öğrenmek zorundayız.
Kendimize öğrettiğimiz alışkanlıklardan vazgeçmeyi öğrenmezsek, hayatta
kalamayız.
Savaş Nedir? Sorusuna verilebilecek tek bir yanıt yoktur. Dünyanın yazılı
tarihi, genelde bir savaş tarihidir, çünkü içinde yaşadığımız ülkeler,
fetihler, iç savaşlar ve bağımsızlık savaşlarıyla bugüne ulaşmışlardır.
Gelişmiş ülkelere baktığımızda dört kuşak boyunca savaşın içinde yer
aldıklarını görüyoruz. Savaş, insanın sevgi duygusunu incitmiş ve derin
sevgi boşluklarının doğmasına neden olmuş, yalnızlaşan insanın kaderini
de hazırlamıştır. Bu yüzyılın savaşları öyle acımasız bir tablo ortaya
koymuştur ki, milyonlarca insanın ölümüne yol açmış hatta çağdaş insanın
savaşı kanıksamasına zemin yaratmıştır.
Uygarlık grafiğini üst düzeye çıkartan insan buna paralel olarak, en
az çabayla en fazla sayıda insanı nasıl yok edebileceğini de yaratmıştır.
Bu paradokstan kurtulmanın bir yolu mutlaka olmalı ki, gelecek kuşaklara
acı ve gözyaşını miras olarak bırakmayalım.
Savaşın
Dile Getirilemeyen Gerçeği
Savaşı,
O’ nun ne olduğunu bilmeyen ve hiçbir zaman ateş altında bulunmayanlar
çıkarmış ve sebep olmuşlardır. Savaşın ahlakla ilgili kısmı onu yapan
ve yaşayanlarla değil, sebep olanlarla alakalıdır. Savaşın gerçekleri
asla soğuk değildir, cehennem ateşiyle yanıp tutuşurlar. Atlanta’ yı
yakan ve güney eyaletlerinin büyük bir kısmını alevler içinde bırakan
General William Tecumseh Sherman savaşın pek fazla bilinmeyen yüzünü
şöyle betimliyor:
“Savaşmaktan
bıkıp usandım. Savaşın şanı, şerefi boş laftır... Aslında savaş bir
cehennemdir.”
Tarih
dersleri savaşla ilgili neden-sonuç ilişkisi üzerinde durur. X ordu
Y ordusu ile şu nedenlerden ötürü savaşmış, şu tarihte, şu yerde olay
geçmiş ve sonucunda şu ordu kazanmış, şunları elde etmiş. Oysa savaş
sayılar yığını değildir. Her bir savaşçı ölüm tarlalarında pek çok acı
ve izi kolayca silinmeyen anı torbasıyla geriye döner. Uzvunu kaybetmiş,
yalnız kalmış bir şekilde normal yaşama uyum sağlamaya çalışır. Üstelik
‘savaş nevrozu’ denilen eşdeyişle ruhsal yaraların yol açacağı bir dizi
gerginlikle mücadele etmek zorunda kalır. Savaş nevrozunun başlıca özellikleri
olan gürültü, hareket ve ışık gibi uyaranlara aşırı duyarlılıkla birlikte
titreme, çarpıntı, istençdışı sıçrama gibi hareketlerle yanıt verilmesi,
kolayca sinirlenme sonucunda şiddete yol açan tavırlar ve olaya ilişkin
düşler, kabuslar ve uykuya dalma güçlüğü gibi uyku bozuklukları sağ
dönen bir savaşçının yüz yüze kalacağı ciddi sorunlardır.
Özetle,
ister biyolojik etmenler olsun, ister politikanın başka araçlarla devam
ettirilmesi olsun savaş, ancak onu yaşayanlar tarafından kavranabilir.
Savaşın insan bedeninde ve ruhunda açtığı yaralar karşısında, tıbbın
ve diğer bilim dallarının etkin bir rol oynadığını söylemek güçtür.
Kaseti
geriye sardığımızda, savaşların yol açtığı ölü ve yaralı sayısındaki
yükselişi kolaylıkla tesbit edebiliriz. Askerlerin bireysel silahların,
onları destekleyen topların, makineli tüfeklerin ve havadan bombalamaların
bu yükselişteki payı rahatlıkla görülebilir. Dünya savaşlarında, savaşa
katılan tüm ülkeler askerlerini fazla zorlamışlardı. Düşmanlarına olduğu
kadar kendilerine de zarar vermişlerdi. 1914’ te patlak veren savaşı
istekle karşılayan toplumlar, gençlerini cephelere gönderirken yalnızca
zafer değil, şan ve şeref kazanacaklarının hayalini de yaşıyorlardı.
Onurlu bir biçimde geri dönüşleri ise, zorunlu askerlik hizmetine ve
savaşçılık kavramına olan inançlarının haklı olduğunu kanıtlayacaktı.
Ama savaşın yarattığı hazin tablo bu düşleri paramparça etti. I. Dünya
Savaşı’ nın ordularında toplumun her sınıfından insan vardı ve içlerinden
büyük bir çoğunluk hiç şikayet etmeden üç hatta dört yıl savaştı. Ancak
ölü sayısının milyonu aşması her toplumun iyimserliğini dağıtmaya yeterli
geldi. 1918 Kasımı milyonlarca aileyi dört yıl süren endişeli bekleyişin
sonunu getirmişti; kapıdaki postacının ölüm haberi taşıyan bir telgraf
getirip getirmediğinden ürkmeyecekti insanlar. Kayıp listeleri neredeyse
tüm ailelerde eksilmelere yol açmıştı. Bugün bile İngiliz gazetelerinin
“Anıyoruz” sütunlarında yaklaşık 90 yıl önce siperlerde ya da iki cephe
arasındaki boş arazilerde ölmüş babalara ya da ağabeylere ait yazılar
çıkmaktadır. Böylesine derin ruhsal yaralar anıların sislenmesine karşın
kolayca tedavi edilememektedir
|