|
|
|
Acı Kaybımız Sevgili Gaziler Dergisi okurları, Kasım ayı üzerine negatif bir yafta asmak niyetinde değilim, ama ortak paydanın bu ayın ölüm ile eşgüdüm sergilediğini belirtmeliyim. Atamızı da bir 10 Kasım günü yitirdik. 1938 yılı kabus gibi çökmüştü. Tüm Türkiye, dünya ile birlikte yas içindeydi. Bu yas yıllardır sürdü. Bugünlerde, 10 Kasım için Atamız ölmedi, 10 Kasım onun doğuşunu, yeni ve genç cumhuriyetin var olmasının başlangıç tarihine işaret ettiğini sıkça dile getiriyoruz. Belki de onu yitirişimizi hissi düzlemde kanıksadık, yani acısına katlanmayı duygulardan bilinç seviyesine yükselterek, gösterdiğimizi düşünebiliriz. Değer verdiğimiz bir şeyi kaybedince, yitirince travma yaşıyoruz. Düşünceler duyguları, duygular da bedeni olumsuz bir açıda etkiliyor. Gri tablo uzun yıllar alıyor. Ancak sonraları, toparlanıp, değerlerinizi bilimsel bir zeminde analiz ediyor ve onlara daha güçlü sarılıyorsunuz. Gaziler Dergisi ve Türk Gazileri adına bir kayıp yaşadık, yine bir kasım ayında. Gazi Yarbay Zeki Açıkbaş’ ı yitirdik. Bir travma yaşıyoruz. Boşluktayız. Onun ölümüne alışamadık. Şimdi yine bir ilde vatandaştan gaziler adına Gazi Bakanlığı için imza topluyordur gibi saf ve temiz hisler içindeyiz. Oysa o yok. Artık yaşamıyor. Bir gün çıkıp gelmeyecek. William Shakespeare aklıma geldi. Korku üzerine şöyle diyordu ünlü ozan: “Sınırları geçenin bir daha dönmediği, Pek çok anım var onunla, o kadar şeyler yaşadık ki... Romalı askerin erdemine benzerdi erdem anlayışı. Virtu sözcüğü latince, sağlamlık, erkeklik, yetenek, güçlülük anlamında. Roma erdemi bu kapsamdaydı. Gazi Zeki’ de erdem olarak, hani deriz ya “ayakları üstünde durmayı beceriyor” şeklinde bir anlayışa sahipti. Ekonomik zorluk çekerdi. Herkes gibi 2000 Ekonomik krizinin kredi kartı mağdurlarından. Maaşında haciz vardı. 2-3 metrelik kefenden başka bir şeyi yoktu son yolculuğunda. Gerçek bir gaziydi. Eve kapanan, sorunlarıyla çevreyi rahatsız edenlerden değildi. Hayatın içinde ikinci savaşını veriyordu. Mağrurdu, gururluydu. Gazilerin toplumda kendilerine yaraşır bir hayat sürmesi, anlaşılması, hoşgörüyle algılanması, edebiyatın ötesinde bilimsel zeminde değerlendirilmesi uğruna hapis yatmayı da göze alarak açık bir savaş veriyordu örümcek kafalara karşı. Böyle bir gaziyi suçsuz yere Buca ve Arhavi hapishanelerinde boş yere 2.5 ay yatırdık. Neden? Memleketi mi hortumlamıştı, yoksa savaştan mı kaçmıştı? Şundan cezaevine koyduk Gazi Yarbay Zeki Açıkbaş’ ı; “Sen gaziler adına iyi işler yapıyorsun” Utanmadan taşladık, suçladık onu. Dünyanın hangi ülkesinde böylesine yaman bir çelişki yaşandı? “En ağırıma giden İzmir’ den Artvin’ e götürülürken kelepçe takmalarıydı” diyen Gazi’ yi, gazi haklarını savunduğu gazi gibi yaşamaları gerektiğini haykırabildiği ölçüde dışa vurduğu için Gazi Zeki Açıkbaş’ a bu uygulamaları çekinmeden yaptık. Oysa diğer yanda, devleti hortumlayıp VIP alanında nezaketle karşılananların, askere bavul taşıtan mafya babalarının gazetelerde boy boy fotoğraflarını görüyoruz. Biz, Gaziler Dergisi ve çalışanları Gazi Yarbay Zeki Açıkbaş’ ı iyi tanıdık, iyi belledik. Atamızı da iyi öğrendik. Şöyle diyor du Mustafa Kemal Atatürk; “Bir ordunun değeri subay ve komuta heyetinin değeriyle ölçülür... Seni asla unutmayacağız Gazi Yarbayımız. .
58 Yıllık çetin geçen bir yaşam mücadelesine son noktayı koydu, Gazi Yarbay Zeki Açıkbaş “Yaşam...Bir parça mutluluk arzulamak Doğum ve ölüm arasında geçen yılları böylesine vurgulu özetlemişti “Yaşam” başlığındaki şiirinde Gazi Yarbay Zeki Açıkbaş. Kasım 2004’ te gözlerini bir daha açmamacasına yumdu, gazilerin yılmaz savunucusu. Sessiz sedasız aramızdan ayrıldı. Oysa yapacak çok şey vardı; böylesine erken ayrılmanın bizleri ve gazileri yalnız bırakmanın sırası mıydı, bir an’ da toprağa girmenin manası neydi? O, anlaşılmamış, anlaşılması için çaba harcanmamış bir gaziydi. Onu anlamayan, ne dediğini kavramaktan aciz üç-beş densizin şikayetine bile aldırmamış, gazilerin en temel hakları uğruna Buca, Artvin cezaevlerinde “suçsuz” yere hapis yatmıştı. Sorulduğunda “Başa gelen çekilir” yanıtıyla, bir gaziye yakışan duruşu sergilemeyi bilmişti. Kıbrıs Barış Harekatı’ nda gökten bir kuş gibi süzülüp düşmanın başına çökmüştü. Paraşütün yırttığı ayağını sekmesi bile onun için eğlence konusuydu. Ama ruhsal yarasına çare bulamaması, işte en büyük acısıydı. Vefasızlık, vurdumduymazlık en büyük düşmanıydı. Kimdir, Gazi Yarbay Zeki Açıkbaş? 29.08.1947 Bursa doğumluydu. 970-140 sicil no’ su ile Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ nın bir neferiydi. 1970 yılında Kara Harp Okulu’ ndan mezun iyi derece ile mezun oldu. Arkadaşları arasında “Domino” lakabıyla tanınırdı. Biyogafisini içeren el yazmasında şöyle diyor; “Yıl 1971, Eğir’ dir (Isparta) , 4.5 aylık Kara Komando Kursu’na gidişim. Ankara’ nın semalarında paraşütle atlayışlarım. Ankara’ yı binlerce fit’ ten, parasız uçakla seyrü sefer yapıp, seyredip, o hazzı hissedip, bütün tasa ve kötülükleri binlerce yükseklikteki semada bırakıp, “Atla” komutuyla semadan karaya iki ayak üstüne inebilmek. O rüzgarın tokadı var ya! Dünyanın en güzel busesi, veda okşayışıdır. Hey! Be... Hey!” Gelişmiş ülke askerlerine nazire yaparcasına diyor ki Gazi Yarbay Zeki Açıkbaş, “Amerikalılar, İngilizler, bunlar mı? Helikoptersiz bir şey değiller, bir şey yapamazlar. Bizim helikopterimiz kalbimiz ve tabanlarımız, yani inanç ve imanımız.” Nasıl yazmasın ki, Zeki’ lerle, Mehmet’ lerle? Bu tugayın destan yazmasının ardındaki gerçeği şöyle dile getiriyordu Gazi Yarbay Zeki Açıkbaş, “Dünya klasmanında, süper ve tescilli. Nedeni, erinden generaline kadar kurduğu ve yaşatabildiği gerçek bir aile anlayışına sahip de ondan...” Kıbrıs Barış Harekatı’ na katılmayı bir şeref olarak niteleyen Gazi Yarbay Zeki Açıkbaş, savaşın ruhunda bıraktığı izleri özetliyor; Gerisi mi, büyük bir aşkın asker romanıdır.” 1978-1981 Siirt 70. Piyade Tugayı 1. Tabur Harekat Eğitim Subayı olarak görev üstleniyor. Barzani-Talabani çatışmasında bölük komutanı görevini başarıyla ifa ediyor. Şırnak-Cizre, Gabar bölgesinde OHAL Tabur Komutanı görevlerinde bir ömrü tüketiyor. “Ölenin adından konuşulmaz” derler de inanmayın. Ama kim ne derse desin gerçekler konuşulur. Onlarda belgelerdir, vesikaladır. Gaziler Dergisi’ ne bir anı, unutulmamasını sağlayacak belki de dergi merkezinde bir köşenin oluşturulmasına neden olacak bazı belgelerinden bahsetmeliyiz. 13 Ekim 1973 tarihli, P. Yrb. 23 Mayıs 1980 tarihli, Tümgeneral Nihat KOCABAŞ imzalı, 515 sayılı, kişiye özel takdir ve teşekkür belgesi, 5 Temmuz 1984 tarihli, Tümgeneral Necati İKİZO¦LU imzalı takdir belgesi, 19 Ekim 1984 tarihli, Kurmay Albay Arafat BEYAZ imzalı kişiye özel takdir belgesi, 22 Haziran 1992 tarihli, Orgeneral Doğan BEYAZIT imzalı özel takdir belgesi, başarılı bir askerlik hayatının göstergesi olarak Gaziler Dergisi İstanbul Merkezi’ nde Gazi Yarbay Zeki AÇIKBAŞ köşesinde 2005 Ocak ayı itibariyle sergilenmektedir. Rahat Uyu Gazi Yarbay Zeki AÇIKBAŞ 10 Kasım 1969 tarihinde, bizzat kaleme aldığı “Gerçek” adlı şiirinden bir iki mısra, “Sana bu ilk mektubum saf, temiz Öylesine bir sevgi sunuyorum. Eğer beni olduğum gibi kabul edersen” Seni olduğun gibi sevdik gazi yarbayım. Saf ve dürüst halinle, erkek gibi duruşunla, sağlam ve dayanıklı tavrınla. Açtığın yolda, izlerini takip ederek yürüyeceğiz Gaziler Dergisi seni asla unutmayacak Rahat uyu sevgili Gazi Yarbay Zeki Açıkbaş. Yurtdışındaki Türk Dernekleri Aleyhimizde faaliyet gösteren derneklerle Eskiden gazeteci olmak için işe muhabirlikle başlanırdı. Haber toplayan, haber yazan, yani gece gündüz koşturan, koşuşturulan demekti muhabirlik. Şimdilerde gazeteci olmak için, kişinin önce eline, beynine değil; ününe, popülitesine bakılıyor. Halk tarafından tanınmış! biri, hele şöhreti gündemdeyse, omuzlarda taşınıyor, gazete köşelerine. Yazılana, içeriğe değil, yazanın toplumsal kimliğine bakılıyor. Gazeteciler, yazdıklarıyla okura pencere açarlar. Bazıları sürekli değişen dünyada politikadan ekonomiye, bilimden sanata çeşitli sahalarda gelişmeleri yansıtır. Bazıları ise muhabirin işlediği konunun nedeni, niçini üzerine analiz yapar, kafa yorar, düşüncesini okurla paylaşır. Kimileri de köşesini babasının tapulu malı görüp, kişisel çatışmalara alan açar. Ülke sorunlarına kalıplaşmış başlıklarla ya da önyargılarla yaklaşıyor. Öğretici, bilgilendirici unsurlara yer vermek hem uğraş ister hemde sıkıcı gelir. Ya da zorluklarına tahammül edilmez. Popülizm hapına alışmışlar yaşamlarını böyle idame ettirir. Bununla birlikte araştırmacı, yenilikçi gazetecileri meslek adına ayırıp, örnek teşkil ettiklerini vurgulamalıyız. Geçtiğimiz Kasım ayında Amerikan-Türk Dernekleri ile ilgili haber yapmak için Amerikadaydım. Merak ettiğimiz bir dosya vardı: Ermeni Diasporosu gücünü nereden ve nasıl alıyordu? Yurtdışındaki Türk derneklerimiz bu alanda ne gibi faaliyetler sergiliyordu? 1 ay Amerika’ da kaldım. Türk dernekleri ile görüşmek, bazı soruların yanıtlarını alıp, Ermeni dernekleriyle mukayese yapmak istiyordum. 6 Türk derneğine başvurdum. Telefon açtım. Elektronik Posta gönderdim. Biri dışında herhangi bir yanıt alamadım. Tek ses, Türk-Amerikan Derneği Ohio Şubesi Başkanı Can Özerol’ dan geldi. Düşünebiliyor musunuz 6 Türk derneğinden tek bir yanıt geliyor. Ne yapıyor bu zat-ı muhteremler? Türkiye’ deki genel kanı, Türk derneklerinin “aslanlar!” gibi bizi savunup, hakettiğimiz bir zeminde tuttuklarıydı. Türkiye’ yi, Türk insanını gerektiği şekilde yücelttiklerine inanıyorduk. Öyle ya! Türk günleri, geceleri, yürüyüşleri için halkın ödediği vergilerden yüksek miktarda kaynak aktarıyorduk yaban ellerine. Avrupa ülkelerinde de durum aynı. “Anne Türkler geliyor”, “Barbarların Avrupada işi ne?” şeklindeki yaklaşımlarla bizi algılıyorlar. Bizi temsil eden dernekler ne yapıyor? Olan biteni uzaktan izliyor, kendi aralarında tertipledikleri gecelerle eğlenip, keyif çatıyorlar. Bazı nitelikli organizasyonları tenzih ediyorum. Ama gözlemim geneli kapsıyor. Genelde görülen bu. Yabancı ülkelerde korunması gereken anadilimizin dışlandığına, Türklerin düzenlediği toplantılarda ingilizcenin tercih edildiğine bizzat tanık oldum. “10 Kasım Atatürk’ ü Anma” törenine davet edildim. Pek çok Türkle birlikte törendeydik. Selamlaştık, tanıştık. Önce saygı duruşunda bulunuldu. Sonra konuşmacılar yerini aldı, başladılar konuşmaya. Ne göreyim, ne duyayım? Konuşmacıların hemen hemen hepsi İngilizce Atatürk’ ün hayatını anlattı. Pek çok katılımcı bu konudaki rahatsızlığını dile getirdi, töreni terkederek tavır koydular. Yine Cumhuriyet kutlamaları etkinliklerini sorduğum Ohio’ daki Türk-Amerikan Derneği cevabi yazısını İngilizce gönderdi. Şimdi soruyorum; sevgili okurlarım, bizi temsil eden Türk dernekleri Ermeni Diosporasını dünyaya kabul ettirmeye çalışan Ermeni dernekleriyle bu yaklaşım içerisinde kalarak mücadele edebilir mi? Bence hayır. Mutlak surette bu kafaların değişmesi gerekiyor. Bu arada Türkiye’ deki yetkililere de sesleniyorum; şu konuya bir el atın... “KIBRIS GAZİLERİ 30, KORE GAZİLERİ 52 YILDIR NİYE BEKLİYORLAR MERAK EDİYORMUYUZ? ÖYLEYSE BU YAZIYI R“2002 yılında Kuzey Kore’ de Dünya Kupası Futbol maçları oldu malumunuz. Futbolda Türk Milli Takımı Dünya Üçüncüsü oldu. Gurur verici bir olaydı Türkiye için. Türkiyenin Uluslararası platformda şanı yüceltilmişti. Elbet bir ödül gerekliydi verildide nitekim. Ama şöyle verildi hatırlarsanız. Kalecisinden yedek oyuncusuna, yedek oyuncusundan yardımcı antrönörüne kadar hiç kimse ayırd edilmeden, kadrodaki tüm futbolcular, sen iyisin, sen orta iyisin, sen en iyisin denmeden, sen bekte idin, sen forvette idin demeden, herkes madalya aldı, binlerce Cumhuriyet altını aldı. Hiç kıskanmadık olması gereken de buydu” Koşucu Süreyya Ayhan 1500 metre de birinci oldu. Kupa aldı. Cumhuriyet altını aldı. Ev aldı. Antrönörü Yücel Kop ta aldı hiç kıskanmadık. Bu da olması gerekendi. Doğru yapılan her şeye tüm kalbimizle sahip çıkacağız. Ama ya yanlış yapılana, yanlış yapıldığını düşündüğümüze de, yanlış yapıldığını söyliyeceğiz. Benzer uygulama kendilerine niye yapılmadı diye Kıbrıs Gazileri 30 yıldır, Kore Gazileri 52 yıldır düşünmektedir. Aynı ekibin içinde oldukları halde, aynı başarıyı birlikte gösterdikleri halde, birlikte değil de ayrı ayrı madalya aldılar. Bazıları - ki bu bazıları - 52811-633= 52178 kadardır. Bazılarına “sen savunmadaydın, bazılarına sen taaruza gittin, bazılarına senin birliğin çok şehit verdi öyleyse sen madalya almalısın!” “sen ise senin sıralı sicil amirin seni yazmamış sen alamazsın! bundan sonrada alma ihtimali hiç yoktur. Bir noktada senin şansın bitti” demek ne derece doğrudur? Bu ne derece doğru kabul edilebilir? kabul edilebilir belki ama sizce kişiler arası hakkaniyet tam sağlanmışmıdır? Sağlandı diyorsanız sorun yok. Sağlanmadı veya sağlandımı tam bilmiyorum? diyorsanız sorun var demektir. O zaman bu yazıyı sonuna kadar sabırla okumalısınız. Size ilk ve son kez bir şey söylüyorum “madalya verdiklerinize hiç bir şey söylemiyorum, analarının hak sütü gibi helal olsun! diyorum. Ama alamayanlar için lütfen şunu söylemeyiniz! “mevzuat böyle ne yapalım demeyiniz! Ne derseniz deyiniz! herşeyi ama herşeyi söyleyiniz! mevzuat böyle demeyiniz” Mevzuatı değiştirmek sizin için, yetkililer için yarım saat, Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılacak bir oturum ve bu oturumda alınacak bir “ara karar” kadar sürer. Yeterki isteyiniz. Hata yapılmadı, biz 633 tane madalyayı dağıttık. Artık yapacak bir şeyimiz yok demeyiniz! Bunu derseniz, tarihte Jean Darck gibi, Galile Galileo, Dreyfus gibi kişilere yapılanı yapmış olursunuz bir noktada onlara da başlangıçta bir çok hatalar yapıldı. Bu hatalarla 30 ar 40 ar yıl yaşadılar. İtibarları kayboldu. Ülkelerde gruplar ikiye ayrıldı. Fransız Kamuoyu ikiye ayrıldı Dreyfusçular, Dreyfusa karşı olanlar diye. 40 yıl sonra itibarları iade oldu. Hatta bazıları o ülkenin en büyük madalyasını aldılar (Lejyon Deneur) gibi... Gaziler Dergisi: Ali İhsan Gürcan kimdir? Oradan başlıyalım İsterseniz. Ali İhsan Gürcan: 1949 Manisa Doğumlu. Evli iki çocuklu, Almanca bilir, 1970 Kara Harp Okulu Mezunu, dedesi Çanakkale Şehidi kendisi Kıbrıs Gazisidir. Hem şehitliği hem gaziliği bilen bir yapısı vardır. Daha sonra Güneydoğuda düşük yoğunluklu savaşa da girmiş o savaşı da yaşamış 1984-1992 arası düşük yoğunluklu savaşın en ortasında tüm Güneydoğunun dağlık bölgelerinde, kırsal kesimlerinde bulunmuş, savaşın ülserlerini zaman zaman mide kanamalarını yaşamıştır. Kıbrısa 20 Temmuz sabahı 06’ da birinci sortide (çıkış) paraşütle atlamış, ikinci harekata 14-18 Ağustos günleri arasında BORA özel görev kuvvetiyle katılmış, verilen her türlü görevi kendine göre en iyi şekilde yapmış, Türk ordusunun şanını yükseltmiş, bir noktada harekatın kendi yapabileceği kadar gidişatını değiştirmiş, bir disiplinsiz durumu görülmemiş, hava değişimi almamış, bulunduğu yeri terketmemiş, cephenin en hareketli yerlerinde bulunmuş ama ne hikmetse madalya alamamıştır. Sıralı sicil amirlerinin madalya teklif etmediği 52187 kişiden biri de odur. (Kore Gazileri de dikkate alındığında) 633 kişi madalya alırken 52187 kişi alamamıştır. Kore gazileri biraz daha mutludur çünkü onların 16333 kişisine her ne kadar Türk devleti madalya konusunda birşey yapamadıysa da Kore Devleti onlara madalya göndermiştir. Kore Gazileri için demi bir mevzuat var? O mevzuat nasıl bir şey ki hiç değişmiyor. Bazen anayasalar bile değişiyor, nasılsa bizim mevzuatımız bir türlü değişmiyor bunu anlamıyorum. Anlayanlara da gıpta ediyorum ne güzel anlıyor diye. Ali İhsan Gürcan 24 saatlik atamayla, Eğridirden Kayseriye hava indirme tugayına atanmıştır. Komando kursları görmüş ülkesini Almanya da Pakistanda başarıyla temsil etmiş hatta Amerika Birlesik Devletleri, İngiltere, İran, Pakistan ve Türkiyenin birlikte katılmış olduğu dağ arama kurtarma tatbikatında düşen bir uçağı en önce bularak Türk Timiyle birlikte birinci olmuştur. Almanya da Köln şehrinde Ordu Lisan Okulunda Almanca Kursu görmüştür. Ali ihsan gürcan harbi birinci sicil amirlerine göre yönünü herhalde fazlaca değiştirmemiştir bunun için de madalyaya layik görülmemiştir. Ama o yıllarca yılmamış daha sonraki yıllarda daha azimli çalışarak 150 takdir yazısı (istiyene gösterebilirim) almıştır. Birçok da özelliği olan herkese verilmeyen Rozetler de almıştır. Başlıcaları şunlardır. a) 1975 yılında 2884 nolu Berat ile Kara Kuvvetleri Komutanından Eğitim ve Öğretim Şerit Rozeti. b) 250 nolu Berat ile Genel Kurmay Başkanından Kıbrıs Barış Harekatı Şerit Rozeti. c) 1988 yılında 108 nolu Berat ile Jandarma Genel Komutanından Harekat Şerit Rozeti. d) 1988 yılında 2893 nolu Berat ile Ohal Bölge Komutanından Para Ödülü ve Harekat Şerit Rozeti. e) 1990 yılında 2 nolu Berat ile Kara Kuvvetleri Komutanından Harekat Şerit Rozeti. f) 16.10.1990 yılında Genel Kurmay Başkanından Harekat Şerit Rozeti. g) 1990 yılında 1162 nolu Berat ile Genel Kurmay 2. Başkanından Üstün Cesaret Feragat Şerit Rozeti h) 25 nolu Berat ile 1995 yılında Kara Kuvvetleri Komutanından Üstün Birlik Yetiştirme + İdari ve Lojistik Hizmet Şerit Rozeti aldım. Dikkat ederseniz Harekatı iyi idare etmeden 4 Şerit Rozetim bir de korkak olmadığımdanmı neden olacak bilmiyorum, üstün cesaret ve feragat rozetim var. Herhalde 24 saatlik atamayla geldiğim birliktekiler bu özelliklerimi farkedemediler veya bu özelliklerim 1974 te yoktu da daha sonraki dönemlerde meydana çıktı, bunu bilemiyorum. Şunu diyebilirmiyiz, böyle bir insan varmıdır? “Birinci Sicil Amiri hiç hata yapmaz, herşeyi doğru düşünür, diyebilir miyiz? Peki Sicil Amiri hiç hata yapmaz idi ise, zaman zaman, lüzumunda, üst karargahlarda kurulan sicil değerlendirme, sicil düzeltme heyetlerine neden lüzum oluyor ki? Hadi ben hata yaptım, ben madalyaya layik değildim, peki Kıbrıstaki 34500 kişidemi layik değildi? Neden Madalya dağıtımın da daha eli açık olamadık olaylara daha fazla kişiye ödül verebilelim diye bakmadık, ödül vermede niye daha fazla kıskanç olmadan hareket edemezmiydik yani olaylara Madalya vereceğimiz kişiler açısından daha eli açık, daha hoşgörülü niye davranmadık? Nasıl değerlendirebildik hepsini. Ayrı ayrı dürbünlemi baktık? Onlara merceklemi baktık? Mercekle baktık da sen iyi değildin, sen iyiydin dedik? Peki aynı şeyi 2002 yılında neden Türk Milli Takımı yapmadı? Neden dürbünle bakıp futbolcuları ayırmadı? Hiç kimseyi ayırt etmeden hepsine madalya verdi. Bir yerde yapılan yanlıştı acaba sizce hangisi?... İkincisi mi, birincisi mi? 33 yıl 6 ay 10 gün fiili, 42 yıl 10 ay itibari ile bu devlete hizmet ettim ve aldığım maaşı hak etmeye çalıştım. Bana verilen emekli subay kartında 42 yıl 10 ay yazıyordu. Bu sizce az şeymidir? Bazı doğruları görmek için yeterli bir süre olmuyor mu? Yarbay rütbesinde ki bir kişi Amerika Birleşik Devletlerin de televizyona çıkıp Amerika Birleşik Devletlerinin Vietnam Politikasını anlatıyor, doğru olanları, yanlış olanları söylüyor da ben Albay olarak bunları ne zaman söyleyeceğim veya söylememeli miyim. Sokrat diyor ki “sorgulamadan yaşamayı yaşanmamış kabul ediyorum”. Bizim görevimiz sadece verileni almak, verileni olduğu gibi kabul etmek, hiç beyin fırtınası yaratmamak mıdır? O halde gelişme nasıl olacaktır? 2004 lü yıllarda Avrupaya girmeyi düşünüyoruz şiddetle. Bana göre Avrupaya girmek önce kafalarda olmalıdır. Bizim de bir diyeceğimiz olmalıdır. “Biz her zaman doğru düşünürüz. Senin yerine de biz düşünüyoruz, senin düşünmene gerek yoktur” mantığını doğru bulmamaktayım. Sende beni dinleyeceksin, ben de düşündüğümü söyleyeceğim bir bakacağız ki gerçek, doğru bulunmuş. Mesleğime Teğmen başladım. Takım komutanlığı, bölük komutanlığı, karargah subaylığı, idare amirliği, grup komutanlığı, yaptım. Bu devlet bana itimat etti binlerce kişi verdi. Bende onlara örnek olmaya, doğruyu göstermeye çalıştım Eğridir den eğittiklerimle birlikte savaşa gittim. Eğittiklerimin hepsi birinci sınıf asker oldular. Komando Tuğayının, Hava İndirme Tugayının Kıbrıs ta en iyi savaşanları oldular ama sizce şu doğrumudur? 1000 kişilik bir tabur aynı gaye için, aynı sonuçlar için, benzer eğitimle benzer şartlarda savaşarak, savaşa katılsın, Türk ordusunun şanını yükseltsin, hep beraber harbin gidişatını değiştirsinler Tugay Komutanımız Tuğgeneral Sabri Evren “hepiniz madalyaya layiksiniz hiçbirinizi ayırt etmedim” desin, ama harekat sonunda 10-15 kişiye madalya gelsin, 980 kişiye sana madalya yok densin, bu ne derece doğrudur? Hala 30 yıl sonra da yeniden bir değerlendirme yapmadan, olayı yeniden sorgulamadan “bu iş bitti” diyebilirmiyiz? Ben Türk Subayı olarak orduya girdiğimde düşündüklerimin hemen hemen tamamına yakını buldum. Ben Orduyu sevdim. Orduda beni sevdi ki 150 ye yakın takdir yazısı verdi. Ben bu orduyla ilişkilerimi “Silahlı Kuvvetleri”, “Kara Kuvvetleri” Dergilerine yazılar yazarak devam ettiriyorum. Yani şunu söylüyorum ki benim orduyla hiç bir sorunum olmadı. Bir şey var aklımda en güvenilir olarak görmeğe devam ettiğim kurumlar arasında hala Türk Silahlı Kuvvetlerini görüyorum ve diyorum ki “O ön yargı ile hareket etmez, oturur gerekirse yeniden düşünür, en doğruyu, herkesin kabul edebileceği doğruyu bulur” diyorum. Gaziler Dergisi: Sayın Gürcan şimdi asıl konuya giriyoruz her halde. Sizce Madalya nedir? Ali İhsan Gürcan: Madalya “bir kimseye başarılarından dolayı ya da bir olayın anısına verilen üzerinde bir resim, kabartmalı bir yazı taşıyan genellikle yuvarlak bir metal parçasıdır” ayrıca kimi yarışmalarda, Olimpiyat oyunlarında, belli bir başarı gösterenlere verilen genelde yuvarlak olan metal nişandır. Büyük Larusse Ansiklopedisine göre, Osmanlılar da Sikke-i Cedit, Hünkar iskelesi, Kürdistan, Yemen, Ayasofya, Bosna, Tanzimat-ı, Hayriye, Bahr-i Siyah, Tuna, Sivastapol, Kars gibi madalyalar vardır. Bu madalyaların önemli bir bölümü savaşlarda yararlılık gösterenlere verilir. (Dikkat buyurunuz yararlılık gösterenlere diyor, olabildiğince azına verilir demiyor) Plevne, Yunan, Girit gibi savaşlarda katılanlara çokça verilmiştir. Özel bir nizamnameyle bastırılan bu madalyaların bir beratı olur. Kurtuluş Savaşından sonra İstiklal Madalyası çıkarılmış ve Osmanlı dönemine ait tüm madalya ve nişanlar iptal edilmiştir. Savaşta ve barışta askeri görevlerin yapılmasında, yurt güvenliğinin sağlanmasında, ülkenin bağımsızlığının korunmasında, yararlılık gösterenlere, silahlı kuvvetlerin şanını yükseltenlere ve askeri, bilimsel ve idari alanda üstün hizmetlerde bulunanlara madalya verilir. 926 sayılı TSK Personel kanununa göre verilen madalyalar şunlardır. * Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası * Başarı Madalyası Ali İhsan Gürcan: Evet var. Şimdiye kadar dergilere, gazetelere zaman zaman yazılar yazdım ve yazmaya devam ediyorum. Önemli saydıklarımı şöyle sıralayabilirim. 1- Kıbrıs Barış Harekatında bir Teğmen K.K.K’ lığı dergisi sayı 3 yıl 2002 2- Motivasyon nasıl sağlanır K.K.K’ lığı dergisi sayı 8 yıl 2003 3- Sevmek Sanatı K.K.K’ lığı dergisi sayı 6 yıl 2003 4- Mutluluğun yolları T.S.K’ lığı dergisi sayı 376 yıl 2003 5- Uzak mesafeli keşif harekatı Türk Silahlı Kuvvetleri Dergisi Sayı 362 yıl 1999 6- 2000’ li yıllarda keşif harekatı T.S.K’ leri dergisi sayı 361 yıl 1999 7- T.S.K’ leri sorgulama eğitimi ve sorgulama teknikleri K.K. 2020 ve ötesi (sonbahar 99) 8- Subayların 31 inci hizmet yılı sonunda zorunlu emekli edilmeleri doğru bir yaklaşımmıdır. K.K. dergisi 2020 ve ötesi (kış ilkbahar 2001) 9- Çanakkale Muharebelerinin 2000 li yıllarda yeniden değerlendirilmesi. K.K.K’ tanlığı bülteni sayı 24 yıl 2001 10- Renklerin dili K.K.K. dergisinde yayım sırası bekliyor. 12- Anadolu uygarlıkları Jandarma Dergisinde değerlendirmede. Gaziler Dergisi: Kıbrıs Harekatında nerede bulundunuz cephede mi cephe gerisinde mi? Ali İhsan Gürcan: 20 Temmuz 1974 günü resimlerden de görüleceği üzere sabah 06’ da Girne bölgesi Kırnı-Fota bölgesine paraşütle atladık. (RESİM 1 - 2 ) Herkes atladı lütfen dikkatle resimlere bakınız! Siz olsaydınız bu resimlerdaki kişilerin hangisine madalya verirdiniz? Yoksa bu resimlerde gördüğünüz gibi herkes çıkmış, herkes atlamış, herkes yere düşmüş, herkes tehlikeye eşit ölçüde maruz kalmış, araziyi birlikte almışlar, düşmanı birlikte yok etmişler, Türkün şanını birlikte yüceltmişler mi derdiniz? Bu insanlar, bu askerler (asker, er den maraşala kadar herkesdir) birlikte atladılar, birlikte hava başı tuttular, düşmanı bölgelerinde tesbit ettiler, düşman karşı taaruzlarına birlikte cevap verdiler. Kimi makinalı tüfek, kimi top, kimi havan, kimi uçaksavar kullandı. Hepsinin bir amacı vardı “Türk Ordusunun Şanını Yükseltmek” ve yükselttiler de 1. harekat bitti. Bu askerler birlikte 14-18 Ağustosta Dikmen-Serdarlı-Mehmetçik-Dipkarpas bölgesine birlikte gittiler. Kimse gitmem demedi. Kimse kaçmadı. Herkes komutanının elinin istikametinde gitti. Bende gittim. Tek er de gitti birlikte gittik. Başarı ekip olarak birlikte kazanıldı. Sonunda hava indirme tugay komutanı Tuğ General Sabri Evren e “madalyaya kim layik diye soruldu” kendisi “Herkes, harekata katılan herkes kimse ayırt edilmeden” dedi. Aradan uzun bir süre geçti. Bu arada bir çok görüşmeler yapıldı. Kurullar toplandı. 24 saatlik tayinler eski birliklerine gitti. Erbaş ve erler terhis edildi. Bir baktık ki 633 kişi madalya aldı, diğerleri alamadı. Yok sayı çok olur, yok kontenjan koyalım gibi konular da gündeme geldi. Bir çok konu görüşüldü bir baktık ki televizyon haberinde gazilere madalya verilmiş. Bir kısmına verilmiş, bir kısmına verilmemiş. Alanlar oldu alamayanlar oldu. Bende alamayanlardan birtanesiydim. Halbuki başarı zincirinde bir halka idim. “Başarı zincirinde sen yoktun başarıda senin payın yok” kimse diyemez. “Sen Türk Silahlı Kuvvetlerinin şanını arttıranlar arasında değildin” kimse diyemez dese de tam doğru olmaz. Ben diğerleri gibi, grubun içindeki diğer fertler gibi, “harbin gidişatını olumlu yönde değiştirenlerdendim” “Ve kendimce bende bir madalya almalıydım” dedim. “Rengi önemli değil” dedim altın olur, gümüş olur, bronz olur, yani birşey olur özetle ama olmadı 30 yıldır da olmasını bekliyorum. Dip Karpaza girdim. Bora özel görev kuvvetiyle Tank-Piyade işbirliği yaptım. Birlikte girdik, arazi aldık, bölgeyi temizledik Rum bayrağını ben direkten indirdim. O bayrak tüm başarıda payı olanlarca birlikte imzalandı savaş sonrası/harekat sonrası İstanbul Harbiye’ de bulunan Askeri Müzeye verildi. Kıbrıs bölümünde sergileniyor veya sergilenmek için zaman bekliyor. Ben gönderdim. Koskoca bayrağı değiştiren beni herkes gördüde, bölgede kalan Rumlar gördüde, başkaları nasıl göremedi anlamış değilim. O bayrak şu anda askeri müzededir istiyen gidip bakabilir. Gaziler Dergisi: Sayın Gürcan Madalyalar için şimdiye kadar her şey söylendi, sizinde bir söyliyeceğiniz var mı? sahada oynayan olarak... Ali İhsan Gürcan: Benim söyleyeceklerimden önce kim ne söylemiş onlara bakalım. (Kaynak 2002 basımlı Gaziler Dergisi yıl 19 Sayı 130) * TÜRKİYE MUHARİP GAZİLER DERNE¦İ: “Bu madalyalar birer kahramanlık ve savaş madalyası olmayıp tamamen anı mahiyetindedir, gazilerimizin birlikte olduğu toplantıda arzu edenlere verilmiştir” Ama parayla satıldığından fazlaca söz etmemektedir. Bu birliktelikte neden tüm gaziler yoktur da bazı gaziler vardır bu da anlaşılamamaktadır. Neden ille para ile satma gereği doğmuştur? Ve neden bazı gazilere herkese değil. Gaziler Derneğinin 20754 gazisi vardır. Kaynak: Yıl 20 Sayı 132 Nisan-Mayıs-Haziran Gaziler Dergisi. Halbuki tüm gaziler 52811 kişidir 52811-20754=32057 gazi neden bu derneğe şimdiye kadar üye olmamış olmayı düşünmemiş veya gaziler derneği daha etkin tedbirlerle gazilerin durumlarına daha gerçekçi yaklaşarak, tam ve tartışmasız herkesin birleştiği, ayrı düşünmediği çözümler bulamamıştır. Ve onların tamamını neden şimdiye kadar derneğe üye yapamamıştır sorgulanmaya değer bulmaktayım. Elbet T.M.G.Derneği’ nin Gaziler için yaptığını, yaptıklarını kimse inkar edemez. Hiç kimse Gaziler Derneği Gaziler için hiçbir şey yapmadı diyemez, tıpkı herşeyi yaptı diyemeyeceği gibi. Hemen hemen 2000 gaziye yaklaşık 21, bazı yerlerde 25 milyona madalyamı yoksa nişan mı her neyse satmayı düşüneceğine bu paranın da bir kısmını devlet karşıladı diyeceğine, 52187 gazi için yeniden gerekli girişimlerde bulunarak Türkiye Büyük Millet Meclisi nezdinde, Türk Silahlı Kuvvetleri Nezdinde olayların tümden yeniden değerlendirilmesini, görüşülmesini sağlamalıdır. Neden şimdiye kadar sağlıyamamıştır. Sağlamayı neden düşünememiştir. Veya düşündüde yapamadımı bilmiyorum. Hemen hemen tam sayıyı bilmiyorum 2000 civarında olduğunu düşündüğüm madalyayı istiyenlere, arzu edenlere parası karşılığı vermiştir. Neden bu madalya yı daha düşük fiyata daha fazla bastırarak mesela 5-10 milyon liraya yani sembolik bir fiyatla vermeyi demi düşünemez di? Madem böyle bir şey düşündü asıl olan bu madalya mı nişan mı her neyse tüm gazilere hiç kimseyi ayırt etmeden anı mahiyetinde verilmesini sağlamaktı. Bu yapılmadı yapılamadı asıl yanlış buradaydı. Peki madalyayı almayan, almak istemeyen, “ben ancak Türkiye Büyük Millet Meclisinden geçen madalyayı alırım” diyenlerin durumu niye düşünülmemiştir. Peki sizce Gaziler arası bir ayırım yaratılmamışmıdır? Yaratılmamışı nasıl iç huzuruyla söyleyebiliriz. Sen niye şimdiye kadar üye olmadın derseniz sebeplerin bir çoğunu yukarıda anlattıklarımda bulabilirsiniz. Konuya daha sonra devam edeceğim. * TÜRKİYE GAZİLER YARDIMLAŞMA ve KÜLTÜR VAKFI: “Bilinen gerçek, madalya konusunda Türkiye Muharip Gaziler Derneği Genel Merkezi ile Şubelerinde kargaşaya yol açtığı, Kore ve Kıbrıs Gazileri arasında sürtüşmelere yol açtığı” söylenmiştir. * GAZETELER: Zaman, Milliyet, Akşam gazeteleri. Zaman Gazetesi: Konu ile ilgili haberi 30 Ocak 2002 de yayınlandı. “Kore Gazilerine Madalya verilip Kıbrıs Gazilerine verilmeyince Kıbrıs Gazileri olaya tepki gösterdi”. Akşam Gazetesinden Ersel Peker: “21 milyona madalya satılmasına muhalefet şerhi koyuyorum” diyordu. a- Kore Savaşına katılan gaziler için Kore Cumhuriyeti tarafından bastırılıp Türkiyeye gönderilen 16502 adet madalya, askerlik şubelerince ilgililere dağıtılmıştır. Kore Cumhuriyetince verilen bu madalyaların her hangi bir yasal mevzuatla ilgisi bulunmamaktadır. b- Kıbrıs Harekatına iştirak eden gazilerden emsallerine göre üstün hizmet gösteren 633 gaziye 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri personel kanunu 204 üncü maddesi uyarınca çıkarılan T.S.K. Savaş takdirnamesi, madalyası ve nişanları yönetmeliği gereğince ve ilğili kuvvet komutanlıklarıyla Jandarma Genel Komutanlığının teklifleri üzerine genel Kurmay Başkanlığı tarafından “üstün cesaret ve feragat madalyası”, “başarı madalyası” ve “liyakat madalyası” verilmesine karar verilmiştir ve madalyalar sahiplerine tevcih edilmiştir” c- Türk Silahlı Kuvvetleri Muharip Gaziler Derneği tarafından Kore Savaşının 50 nci, Kıbrıs Harekatının 25 inci yılı anısına darphane ve damga matbaası müdürlüğüne yaptırılan ve ücret karşılığı derneğe üye olan gazilere verilen “anı nişanları” nın her hangi bir yasal dayanağı bulunmadığı gibi yukarıda ifade edilen madalyalarla da hiç bir bağlantısı bulunmamaktadır” demekte ve 633 gaziye verilen madalyaların cinslerinin ne olduğu kaçının altın, kaçının gümüş, kaçının bronz olduğu kaçının subaya, kaçının astsubaya, kaçının erbaş ve ere verildiği açıklanmamaktadır. Arasında kadın varmıdır, askeri memurda varmıdır bilmemekteyiz. 2004 yılında Nisan ayında bilgi edinme kanunu çıkmıştır. Ben bir gazi olarak, sahada oynamış bir kişi olarak bilmek istemekteyim. Hiçbir başka amacım yoktur. Sadece bilmek istemekteyim. Yukarıda anlattıklarım ışığında fotoğraflara baktığınızda sizce “Ben, her ne kadar Sıralı Sicil Amirlerim madalyaya beni layik görmeselerde ben de harbin gidişatını değiştirmiş, Türk ordusunun şanını yükseltmiş olabilirmiyim? En azından tarihte örnekleri görülen Dreyfus davası gibi Jean Darck davası gibi, yeniden gündeme gelir ve biraz da olsa, az da olsa, madalya alanlara göre biraz kaybolmuş gibi görünen itibarımız, illa altın olması gerekmez, gümüş olması gerekmez bir temsil hüviyeti olan madalya verilerek yeniden geri gelirmi? diye düşünüyorum. “Galile Galileo “dünya dönüyor” dedi engizisyon mahkemesinde yargılandı. Yıllar sonra dünyanın döndüğü anlaşılınca bilim çevreleri az da olsa utandılar. Ben kimsenin utanmasını istemiyorum. Yalnızca olay yeniden bir kez daha değerlendirilsin istiyorum bilmem çok şey mi istiyorum?... * GAZİLER DERGİSİ: “Genel Kurmay Başkanlığı özetle kimi gazilerin 25 milyon ödeyerek göğüslerine taktıklarını madalya olarak değerlendirilemeyeceğini belirtiyor ve ilave ediyor. Bizim desteklediğimiz Kore ve Kıbrıs Gazilerinin beklentisi Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onanmış devlet eli ile dağıtılacak bir madalyadır”. Bence Gaziler Dergisi doğru söylüyor. 52811 gaziye sorulsa ve dense ki “Gaziler Dergisi’ nin bu görüşüne katılıyormusunuz?” dense inanıyorum ki en az kırk bin kişisi evet diyecektir. İsterseniz lütfen bu konuda bir anket yapınız! Gaziler Dergisi: Sayın Gürcan madalya konusu ile çok ilgilendiğinizi görüyoruz acaba nedenini anlamamız mümkün mü? Ali İhsan Gürcan: Sayın Gaziler Dergisi bu sorunun cevabını 1975’ den beri arıyorum. Asıl olan madalya dağıtımının bu kadar uzamaması, hatta harekat sahasından Türkiye ye dönerken, hakettiğimiz gönül rahatlığıyla takabileceğimiz, ille altın olması gerekmez teneke bile olsa bronz bile olsa bir madalyamın olmasıydı. 30 yıldır bu gerçekleşmedi. Belki bu yazının sonunda faydalı bir iş yapılmış olur, yeniden bir kurul oluşturulup, özellikle Türk Milli futbol takımının 23 kişisininde hiç kimse ayırt edilmeden madalya alması da değerlendirilerek yeniden Gazilerin beklentileri bir kere daha masaya yatırılmış olur. Ne olur bir karar, ek bir karar alınıp almayanlara da birer madalya verilse ne olur? Bana göre hiç bir şey olmaz. Yanlızca tüm gazilerin yüzü güldürülmüş olur. Ölmeden önce bir kere daha yüzleri gülmüş olur. Bu acaba çok şey midir? Biz hür bir ülkede yaşıyoruz. Hür ülkede düşünce de, düşündüğünü söyleme de kanunlar çerçevesinde serbesttir. Yeterki suç işlenmemiş olsun. Herşeyi ama herşeyi kanunların yasak saymadığı sürece ve mevcut imkanlar çerçevesinde konuşabilmeli düşündüklerimizi söyleyebilmeliyiz Türk Silahlı Kuvvetleri çok demokratiktir. Herkes fikrini söyleyebilir taki karar oluşuncaya kadar. Karar oluştuktan sonra herkez karar paralelinde hareket eder ama karar zaman içinde yeniden değerlendirilebilir tam doğru oldumu yanlışlarda varmıdır diye. O konuda “iş bitti o defter kapandı” denmemelidir en azından son bir kere daha gaziler lehine ne yapılabilir diye düşünülmelidir. Madalya konusu Türkiye Muharip Gaziler Derneğinin 21 milyona bazılarına göre 25 milyona verdiği “anı nişanı” ile çözülecek kadar basit değildir. Biz Gaziler Derneği’ ne üye olabiliriz, olmayabiliriz, o ayrı bir konudur ama bizim Türkiye Muharip Gaziler Derneği Başkanlığından bir beklentimiz vardır. “Lütfen Başkanlık olarak konuyu yeniden görüşünüz! Bir görüş oluşturunuz ve Türkiye Büyük Millet Meclisine bir dilekçe ile mi başvurursunuz, yoksa ilgili birimlerle koordine sonucu yeni bir kanun teklifimi yaparsınız yoksa daha önce çıkan kanuna ekbir maddemi ekletirsiniz o sizin takdirinizdir ama şunu illa yeniden yapınız! “Disiplinsiz durumu görülmeyen, harp sahasından kaçmayan, uçaktan atla deyince atlayan, ilerle deyince giden herkese, ama herkese lütfen temsil kabiliyeti olan bir madalya öneriniz! Öneriniz ki belki 2003 yılında 20.754 olan gazi sayınız belki yeni katılımlarla, bu yapacağınız çalışmayla artabilir. Belki bazı gaziler Türkiye Muharip Gaziler Derneği bizim için ne güzel birşey yaptı diyebilirler. En azından ben böyle düşünüyorum uygun bulursunuz bulmazsınız o sizin bileceğiniz iştir. Ama Türkiye Muharip Gaziler Derneği Yeni Başkanı Sayın Feridun Çelenk Kayseri’ de uzun yıllar bulunmuş Hava indirme Tabur Komutanlığı yapmış bana göre çok sayğıdeğer bir kişidir. Kendisine bir gazi olarak başarılar diliyor saygılar sunuyorum. Kendisiyle konuyu Ankara’ da Türkiye Muharip Gaziler Derneğinde görüştüm. Konuyu anlattım. Kendisi bana “doğru olanı desteklerim” dedi. Kendisine göstermiş olduğu, kendisinden beklenen davranışı için nasıl orada teşekkür etmişsem burada da teşekkür ediyorum. İnanıyorum ki kendisi doğru olanı yapacaktır. Gaziler Dergisi: Neden bir yanlış yapıldığını düşünüyorsunuz, en azından bir yanlışlık varmı sizce? Ali İhsan Gürcan: Yanlışı kim yapar bu soruya cevap arıyalım. Yanlışı tek tek fertler yapar, yanlışı gruplar yapar, yanlışı yönetenler yapar, bazanda yanlışı hükümetlerde yapabilir. 1- Yanlışı Fertler Yapar: Yanlışı mesela ben yapabilirim, yanlışı dergi yapabilir, gazete yapabilir, televizyon yapabilir, radyo yapabilir siz şimdiye kadar yanlış yapan insan görmedinizmi? Mesela benim yaptığım yanlışlar. a- Kıbrısta paraşütle atlar atlamaz yanıma bulduğum bir kaç kişiyle ayrı ayrı birliklerden yanıma düşenlerle hemen hemen 10 km. kadar düşme yerinden mevzime kadar gitmem gereken yere kadar gitmemişim. Harp psikolojisiyle yön duygum zayıflamış, yorgunluk ta vardı neden sonra düzelttik yanlışlıkla dost mevzi yerine düşman mevzine gidebilirdik. Pusuya düşebilirdik. b- Güneydoğuda Terörist takibinde üsse dönerken 6 saat yanlış yönde ilerlemişiz ve sonunda başladığımız yere gelmişiz. Çektiğimiz yorgunluk cabası olmuştu. Üsse dönüyoruz diye tekrar teröristlerin bulunduğu söylenen ama bizim onları bulamadığımız yere yaklaşmışız. Burada da çok tehlikeli bir durum oluşabilirdi. c- Araçlarla Beytüş Şebab ilçesine gelir gelmez, tam donanımlı terörist gibi giyinmiş geçici köy korucularıyla karşılaştık. Son anda bir birimize ateş etmeden durumdan sıyrıldık. Bu tam bir ölüm anıydı. d- Kato dağında Güneydoğuda orada olmaması gereken bir birlikle karşılaştık tam o birlik üzerine havan ateş toplaması yapacakken son onda dost olduğunu öğrendik bu da ölümcül bir hataydı. Bu hataları sadece biz yapmıyorduk. Amerikalılar hem körfezde, hem de Irak ta, yapıyorlar. Yapmıyorlar mı? İngilizlerde yapıyor. Yapmıyorlar mı? yapmıyor dersek kim inanır bize? Okuduğum kitaplarda yığınla hata yapan kişiler gördüm. Moskova önlerinde yi okudum. Harp ve Sulh u okudum. Rüzgar gibi geçtiği okudum. Er Rayn’ı Kurtarmayı okudum binlerce hata vardı. 2-Yanlışı Gruplar Yapar: Mesela a-Kıbrıs Barış Harekatında Kocatepe Gemisine yapıldığı gibi. Türk Jetleri Baf açıklarında seyreden Türk Gemisine ateş ettiler. Etmedilermi diyelim. Etmediler dersek ne değişir? Ettiler dersek yanlıştan ders alırsak belki bir daha yanlış yapmayız. Önemli olan yanlıştan ders alıp onu unutmaktır. b- Galille Galileo İtalyan gökbilimcisi: 1633 de “dünya dönüyor dedi”. Düzeni allak bullak etti. Herkes kızdı. Engizisyon mahkemesi onu yargıladı mahkum etti. İtibarını kaybetti Gallile Galileo. Yıllar sonra yeniden durum değerlendirildi Galille Galileo’ nun çok haklı olduğu hatta dahi olduğu ilan edildi. 3- Hükümetler Hata Yapabilir. a- Dreyfus davası. 1894-1906 yıllarında Fransız Kamuoyu Yüzbaşı Dreyfus için ikiye bölündü. Dreyfus casus olarak yargılandı. Suçlandı. Dreyfus kendine gösterilmeyen belgelerle yargılandı. Yanlış yanlış üstüne yapıldı. Çelişkili tanıklar dinlendi rütbesi alındı. Subaylıktan atıldı. Tüm Fransa Dreyfuscular ve Dreyfus karşıtları olarak ikiye ayrıldı. Bir fırsat yaratıldı. Dreyfus ayrı bir ekipçe yeniden yargılandı. Dreyfus aklandı. Ayrıca Lejyon Deneur nişanı aldı Fransanın en prestijli nişanıydı. b- Jeanne Darck davası. Jeanne Darck azizedir. Orleans bakiresidir. Fransız kadın kahramanıdır. Ama önce vatana ihanetten yargılandı. Onu yaktılar. 30 Mayıs 1431 de yeniden yargılandı. Tüm suçlarından aklandı beraat etti. Azize oldu. Fransa onu kahraman ilan etti. Bakınız Fransa hatasından nasıl döndü. c- Sadrazam Çandarlı Halil Paşa. 1451 yılında Fatih Sultan Mehmet’ in Sadrazamı idi Bizans İmparatorluğunun Sadrazamı Kandırdığı, kendi yanına ödüller vererek çektiği söylendi. Sadrazamlıktan alındı. Rüşvet aldığından bahisle idam edildi. Daha sonra herşeyin düzmece olduğu, Sadrazam karşıtlarınca ona itibar kaybettirmek için yapıldığı anlaşıldı. Daha sonra padişah tarafından itibarı iade edildi. Ama Sadrazam ölmüştü. d) Adnan Menderes Davası: Türk Başbakanıydı. Önce herşey çok iyi gidiyordu. Radyolar, “vatan cephesi” diye bar bar bağırıyordu. Herkes vatan cephesine gidiyordu. Sonra cicim ayları bitti kötü günler geldi. Devlet onu tutukladı. Mahkum etti. İdam edildi. İtibarı kayboldu. Yıllar sonra yeniden yargılandı. Kaybolan itibarı iade edildi anıt mezar yapıldı. Havaalanına ismi verildi. Gördünüz mü yapılan yanlışlıkları. Ya itibarının iade edilmesi yanlıştı, yada idam edilmesi... Sizce hangisi? e) Devlet Sanatçısı Seçimi Yanlıştı: Bundan birkaç yıl önce Türkiye’ den bir çok branşta hizmet görmüş layik olan olmayan bir çok kişi kadın erkek ayırt edilmeden devlet sanatçısı yapıldı. Bütün medya onlardan bahsetti. Gıpta ile seyrettik bazan da kızdık. Bu neden kondu, bu neden konmadı diye. Tam bir kargaşaydı yapılan. Bir gün bir baktık şok bir haberle verilen devlet sanatçılığı bir çoğundan geri alındı. İşte böyle tam düşünmeden, tam doğruya varmadan “ben yaptım oldu” mantığıyla hareket edersen sonuç böyle olur. Önce insanları sevindirirsin sonra üzersin. Sizce, böylemi olmalıydı doğrusu? Sizce burada hata yokmuydu? Yok diyorsanız sorun yok, var diyorsanız sorun var demektir. Sorunu görmemek sorundan kaçmak, sorunu çözmez. İşte sizden madalya konusunda yıllardır bana göre çözülmemiş sorunu elbirliğiyle yaklaşarak, her kesin birleşebileceği, kimsenin hayır demiyeceği şekilde çözümlenizi istemekteyim. Bunu yanlız kendim için değil 52187 kişi için istemekteyim. İşte size bir kaç yanlış. Bir yanlış daha istiyorsanız 100 bin kişinin öldüğü Sarıkamış Harekatına bakınız. Yanlış bir karar sonucu yazlık elbiselerle lapa lapa kar yağan Allahuekber dağlarına gidildi. Hasan İzzet Paşa Harekat yanlış dedi bu plan yanlış dedi. Enver paşa itiraz istemedi. İtiraz edeni azletti ama enver paşa burada çok büyük bir yanlış yapmıştı. Ama Hasan İzzet Paşa’ nın yanlış yaptığı anlatıldı. Doğru yapmak isteyen görevden alındı. Yanlışta ısrar etmek 100 bin kişinin hayatına mal oldu. İşte size büyük bir yanlış. Anlatmak istediğim özetle Sicil Amirlerinin de zaman zaman yanlış yapabileceğidir. Bazen sicil amirleri harekatın en civcivli anında, en zor anında sizin ne yaptığınızı görmeyebilir, o anda siz kendiniz ve inandığınız gayelerle başbaşasınız. Sicil amiri sizi o önemli anda o harbin gidişatını değiştirecek anda o Türkiyenin şanını yüceltme anında sizi görmeyebilir. Nitekim ben çok geniş bir araziye yayıldığımda bölük komutanını dört beş gün görmedim. İkinci Sicil amirim olan tabur komutanımı 8 gün sonra gördüm. Dolayısıyla 1 nci harekat süresince kendimle, Harp Okulunda aldığım ideallerle başbaşaydım. Hiç sicil amirim daha sonra ne düşünecek, beni madalyaya yazacakmı diye düşünmedim. Tek düşüncem vardı. Bana verilen görevi yapmak. O görevi de yaptım. Gaziler Dergisi: Peki Sayın Gürcan siz hangi olaylar sonucu madalya almanız gerektiğine inanıyorsunuz? Ali İhsan Gürcan: Ben 24 saatlik atamayla Eğridirden Kayseriye geldim. Gelirken gelmemem için hiç bir sebep yaratmadım. Hatta annem ve babamla bile vedalaşmadım. Birinci çocuğum ölü doğmuştu ikinci çocuğuma hamileydi eşim ve o vaziyette bıraktım gittim. Gençliğimin baharındaydım. Daha ölecek yaşta değilim demedim. Belki kolum bacağım kopacaktı, belki gözüm kör olacaktı, belki bir başkasının bakımına muhtaç olacaktım, belki hislerim durma noktasına gelecekti bunları hiç düşünmedim. Birliğime geldim o birliği yeni tanımıştım. Ben 15 günlük intibak eğitimi istiyorum demedim. Birliğimi tanımalıyım demedim. Bir bölüğe takım komutanı verdiler o takımla birlikte uçağa bindim resimlerde görüldüğü gibi paraşütle indim. Düşmanı tesbit ettim diğer birliklere avantaj sağladım. Düşmanı hava başından içeri sokmadım. Bana verilen görevi 1. Harekatta tam yaptım sonra 14-18 Ağustos’ ta 2 inci harekata başladık ve Dikmen-Serdarlı-Mehmetçik yönünde ilerliyerek düşmanı bölgeden temizliyerek, arazi kazanarak, Türk Ordusunun şanını yücelterek, harbin yönünü olumlu değiştirerek dip karpası aldık. Buradaki Rum bayrağını indirdik, Türk bayrağını diktik. Bu ana kadar hiç bir olumsuz durumumuz görülmedi. Bu işleri ben yalnız yapmadım. 52811 kişinin bir bölümü olan kendi takımımdaki kişilerle yaptım. Bu işler olurken yalnızca görevimi düşündüm. Madalya alırmıyım almazmıyım aklımda olmadı. Ama 633 kişi madalya alınca Türk Milli Futbol Takımınında gösterdiği başarı sonucu herkese madalya verilince gazilere de aynı yöntem uygulanmalı dedim. Gaziler Dergisi: Siz Sayın Gürcan son olarak şunu söylüyebilirmisiniz. Türk Gazilerinin sayısı nedir? Verilecek madalya büyük bir mali portre getirirmi? Sizce Gaziler Bakanlığı kurulmalımıdır? Dünya Gazileri hangi haklara sahiptir? Ali İhsan Gürcan: Türk Gazilerinin sayısı 52811 olup dökümü aşağıdadır. İstiklal Savaşı: Kendisi 37 Dulu 1520 Kore: Kendisi 10294 Dulu 6036 Kıbrıs: Kendisi 33026 Dulu 1898 Mali Portresi her bir madalyanın ve beratının 10 milyon TL. olacağını düşünürsek toplam 52187x10 milyon= 521 milyar kadardır. Gördüğünüz gibi yanına yaklaşılamayacak bir rakam değildir. Hem yaklaşılmayacak bir rakam olsa ne olur ki. Gazi az şeymi vermiştir kendinden o savaş anında. O giden kol, o kaybedilen göz, o yok olan bacak yalnızca bir tanesi 521 milyar etmez mi? Hatırlarmısınız 6 milyon dolarlık adam dizisini, hani kötülüklerle savaşan 6 milyon dolarlık, yani 9 trilyonluk kahramanı. Saygılar sunarım. Gazi bakanlığıyla ilgili görüşümü ve dünya gazilerinin hangi haklara sahip olduğunu gelecek sayıda dergide yazmayı düşünmekteyim. Her şey gönlünüzce olsun .
Umursamazlık Hastalığına Yakalandık Toplumsal akıl ve hafıza bir kez yara almaya görsün; olgulara bakış gevşer ve düzensizleşir. Böyle bir durum alışkanlık haline gelince de iş Allaha kalır. Çünkü tepkisizlik, duyarsızlık, vurdumduymaz ve umursamazlık her sahada egemenliğini ilan eder. İşte o zaman bir toplumun ya da bireyin onurundan söz etmek olanaksızlaşır. Çok tehlikeli, endişe verici bir hastalıktır umursamamazlık. Genelde büyük travma yaşamış birey ve toplumlarda gözlenir. Çevrede olan bitene sırt çevirir, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” ya da “her koyun kendi bacağından asılır” şeklindeki sözlerle avunur durur umarsızlar. Senden başka kimse yoktur, evrenin, dünyanın merkezine yerleşirsin “en büyük Ben” diyerek, son tahlilde nihilizm (Hiçlik) ile tanışırsın. Gerçeği yadsıyan, “bakıp da görmeyen” lerin ateşli bir taraftarı olursun. Ağzına sürülen bir parmak bal seni öylesine etkiler ki, “obez mi oldum” diyerek, boşluğun girdabına yakalanırsın. 29 Ekim Cumhuriyet kutlaması vesilesi ile verilen Çankaya Resepsiyonunda, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, topluma ilginç bir mesaj verdi. Şöyle demiş: “Şu anda aktif terörist sayısı Öcalan’ ın yakalandığı döneme eşit” Yani terörist başının yakalanmasıyla bir şey değişmemiş, üstelik zayıflıyan terör, toplanmış yeniden kan kusmaya başlamış. Bu savaş Gazi nüfusunu arttırıyor. Eve dönen ve yalnızlığın pençelerinde inim inim inleyen Güneydoğu Gazilerine yeni gaziler katılıyor. Terörist başının “devlet misafiri” gibi karşılandığına işaret ediyor Orgeneral Yaşar Büyükanıt: “Öcalan, örgütünü avukatları aracılığıyla yönetiyor. Dünyanın hiç bir ülkesinde, bir terör örgütü lideri hapisteyken, örgütünü bu kadar kolay idare edemez. Dünyada böyle bir örnek yok.” Ne yazık ki, olumsuz örnekler bizde. Liderlik yapmak da bize nasip oluyor!.. Garip, ilgisiz, duyarsız ve umursamaz bir toplum modeli oluştu. Olayları seyretmeye tepki vermemeye öyle alıştık ki... Anlı şanlı medyamız derinden gelen sese kulak vermiyor. AB’ ne girdik, giriyoruz neşe ve sloganına kaptırmış gidiyor. Toplum terörden çektiği maddi ve manevi ızdırabı unutmuş, pembe gözlük takan koyunlar gibi bir o yana bir şu yana şıçrıyor, yiyiyor, uyuyor, sonra yeniden sıçrıyor. Ne üzüntü duyuyor, ne de bir bıkkınlık. Bu durum gerçekten duyarlı ve tepkili insana ağır gelir. Bu yükü kaldıramaz. Çünkü insan, insanlığıyla göğsünü kabartır, hayvandan farklı olduğunu yazar, çizer, söyler ve davranır. Neden bu duruma düştük? Dünyaya terörden çektiğimizi anlatmaktan bizi alıkoyan güç nedir? Bu sağır kulaklara, ses çıkarmayan dillere, görmeyen gözlere sahip olmamıza kim neden oldu, niçin, nasıl oldu? Geçmişi unutan zayıf hafızanın nedeni ne? “Yaşam tarihin hizmetine gereksinme duyar” sözünü hatırlamalıyız. Tarihimizi aşırıya kaçmadan orta yolu bularak, itidalli bir biçimde ve geleceğe katkı sağlayacak nitelikte irdelemeliyiz. AB’ ın öncelikle “insan hakları” adını taşıyan dozerle üzerimize gelmesinin altında bir bit yeniği var diye düşünüyorum. Biraz hafızamızı tazelersek, Avrupa’ nın, ünlü terör örgütü liderlerine karşı uyguladıklarını anımsarsak, biz neden böyleyiz sorusuna da yanıt bulabiliriz. Şimdi akla bu köşenin sahibi AB karşıtı mı? sorusu gelebilir. Kesinlikle Hayır! AB karşıtı değilim. “Ama” sözcüğünü de kullanmıyorum. Sadece akla uygun işler yapmamız gerekliliğinin altını çiziyorum. Savunma hakkı kutsaldır. Ancak Apo ile avukatları arasında geçenlerin ortak noktası savunma ile mi ilgili? İşte bunu soruyorum . Sevgili Ersin Kalkan Kardeşim!!! Neredeyse 30 yıl oluyor; bu gazetecilik mesleğine bulaşalı... Bu nedenle, geçmiş yıllarda beni yöneten, benimle tanışan, benimle birlikte çalışan ve yönettiğim meslektaşlarım çok olduğu için burada ayrıca yazmaya gerek duymuyorum. Bütün bu insanlar, kısaca, ele aldığım konuyu ne derece ciddi tuttuğumu, ne kadar ince detayına kadar araştırdığımı ve asla çizgimden sapmadığımı iyi bilirler. Şu anda mensubu bulunduğunuz Hürriyet gazetesinin her departmanında ve her düzeyde kimliğimi araştırır, yanıtınızı alırsınız. Üstelik, iddialarımı, üstlendiğim her türlü görev için geçerli olduğunu da yineleyebilirim. Sadece Hürriyet’ teki 17 yılımı ele alırsak, bu yelpaze, ünlü Hürriyet duvar takviminden Playmen dergisine, Tempo’ dan Focus dergisine kadar geniştir. Derdimi anlatmaya nereden başlasam bilemiyorum ama, öncelikle şu cümleniz dikkatimi çekti: “Gazeteci olduğunu iddia eden ve muhtemelen de gazeteci olan Yetkin İşcen...” Türkiye’ nin en büyük gazetesi diye ortalıkta satılan bir gazetenin ‘deneyimli’ diye nitelenen bir muhabirinden böyle bir cümle okumak, bende artık hayal kırıklığı bile yaratmıyor. Çünkü bu gazetecilik seviyesi, artık Türkiye’ nin en büyük gazetesinin de düştüğü noktayı gösteriyor. Ben sizin editörünüz Neyyire Özkan, ya da her kimse, onun yerinde olsam ve Yetkin İşcen tanımadığım biri olsa, ‘Kardeşim, bu adam gazeteci mi, yoksa gazeteci olduğunu iddia eden herhangi biri mi? diye sorardım. Tıpkı, o yaşlı dedelerin kim olduğunu ve ne için bu işlere kalkıştığını merak etmediğiniz gibi, hakkında laf ürettiğiniz işi, yeri ve yaptığı işler belli bir meslektaşınız için bile araştırma yapmıyorsunuz. Bilginiz olsun diye söylüyorum; 1970’ lerin ortalarından beri gazetecilik yaparım. Nokta dergisinin ilk 5 elemanından biriyim. Tempo ve Playmen dergilerinin yazı işleri müdürlüğü, yayın yönetmenliğini yaptım yıllarca. Hürriyet Dergi Grubu’ nu Mehmet Yılmaz, Kurthan Fişek ve rahmetli fotoğrafçı arkadaşım Nermi Erdur’ la birlikte kurduk. (deneyimli fotoğrafçı diye kimlere dendiğini de rahmetli Nermi’ yi araştırmaya başlayarak öğrenebilirsiniz) En son olarak da Focus dergisinin yayın yönetmenliğini yaptım. Atlas dergisinin hem fikir, hem de isim babasıyım. Çalıştığınız müessesede yayınlanan Tempo dergisinin kullandığı arşivin dosyalarında hala benim el yazım duruyor. Sizin gibi ‘yürümeden uçmaya kalkan’ muhabirlerin prim yaptığı 2000’ in başlarında emekli oldum. O sırada siz ve ‘değerli fotoğrafçı arkadaşınız’ Kutup Dalgakıran, Hürriyet’ in ekler departmanında, (bu mesleki tabirin çirkinliği için özür diliyorum), ‘çömez’ diniz... Ben ise, şu anda mesleğimi faaliyetlerimi ‘serbest gazeteci’ olarak sürdürüyorum ve ‘Sürekli Sarı Basın Kartı’ taşıyorum. Çirkin usluplu dediğiniz yazılarım da, düşünerek yazıldıktan başka 40 kez okunmuş, tashih edilmiş, anlam kaymaklarından arındırılmış ciddi eleştiri yazılarıdır. Edebi oldukları söylenemez kuşkusuz, zaten öyle olduklarını da iddia etmedim. En azından, sizin kaleme aldığınız kitaplardaki gibi, iki küçük yanlış üzerine bina edilmiş değiller. Hatırlatırım ki; sözünü ettiğiniz o, iki küçük yanlış ise, tüm çalışmanızın belkemiğidir; siz bunun farkında bile değilsiniz. Üslubumu da, eleştiri konusu yapılan işin kalitesine göre belirlerim. Bundan da kimseye hesap vermek durumunda hissetmedim kendimi. Çünkü ben tarih kitabı yazmıyorum; eleştiri yapıyorum. Demek ki benim yazdığım, ama Dödüncü Kuvvet Medya’ da okumaya fırsat bulamadığınız ‘o eleştiri yazısı’ nı ciddiye almıyorsunuz (çünkü kıskançlık kokuyor, öyle mi), ama bir okurunuzun attığı mail üzerine yaptığınız yanlışlığı kitabınıza almayı düşünüyorsunuz. Ama bu da olmuyor ne yazık ki... Sadece düşüncede kalıyor. Tarihler de yalan yanlış. Benim eleştirim, Dördüncü Kuvvet Medya sitesinin arşivinde o günden beri duruyor. Bugün bile girdim ve baktım. Siz de aylardır girebilir ve bakabilirdiniz. Kitabınızın tanıtımıyla ilgili haberlerde bile hala aynı yanlışlıkları sürdürüp duruyorsunuz. Üstüme vazife değil ama, söylemedi demeyesinizi diye ekliyorum; Gazetecilik okullarında ve yazı işleri salonlarında artık çoktandır bu derslerin verilmediği bir dönemin gazetecisi olarak beni can kulağıyla dinlemenizi isterim. Bir konu araştırılırken, ilk önemli olan, o konu hakkındaki doğru bilginin nereden temin edileceğini bilebilmektir. Aksi takdirde, hem zamanınızı başuna harcarsınız, hen de hata ihtimaliniz artar. Günün birinde, Acaba kaç tane Kore gazisi kaldı? diye merak eder ve Tahsin Yazıcı Paşa’ nın yanında taa Kore’ de çarpışmış kahraman Türk askerlerinden geriye kalanları değerli fotoğrafçı arkadaşlarınızla birlikte haber yapmak isterseniz, sakın ola ki, onları sokak aralarında veya televizyon şovlarında aramayacaksınız. (Çünkü utançtan ortalıklarda dolaşamıyorlar) Bu kişilerin adlarının, künyelerinin ve hayatta olup olmadıklarının yazılı olduğu yerler var Ankara’ da. Bu adresleri de ben vermeyeceğim size, zahmet edip gidip soracaksınız. Gerçi, onlar da çok ilgisizler bu tip işlerde ama, en azından, size kendinizi savunacak kanıt belge sağlayabilirler. Benim gibi “Gazeteci” olduğunu iddia eden ve muhtemelen de gazeteci olan birilerinin sizi eleştirmesine de fırsat vermeyeceksiniz. Sevgili Ersin kardeşim, benim eleştirilerimden ilki; Bir ihtiyar pir-i faninin makarasına takılmış olmanız ve çalıştığınız Türkiye’ nin en büyük gazetesinin ombudsmanını sizi gönülsüz savunmak durumunda bırakmanız değil. Benim asıl takıldığım konu, dedesi de K. Karabekir’ in silah arkadaşlarından biri olan bir yurdum insanı gazetecinin, bu ülkede kullanılmış takvim sistemlerinden haberdar olmayışıdır aslında. 40 yaşının üzerinde bir insan düşünün ki (üstelik bir de gazeteci olsun), dedesine doğum tarihi sorulduğunda, örneğin niye 1298 diye cevap verir, hiç merak etmemiş ve bunun nedenini öğrenmeden haber yazmış olsun. Yine, dedesi de K. Karabekir’ in silah arkadaşlarından biri olan bu gazetecinin, bir kaç ihtiyar gaziyi bir araya getirip değerli fotoğrafcı arkadaşına o pirimitif kolaj için resim çektirmekten başka yapması gereken işler olduğunu düşünmemesidir. Örneğin; bu insanların çektiği sıkıntıları topluma duyurmak gibi. Bu devletin, varlığını borçlu olduğu bu insanları nasıl horladığını herkese anlatmak gibi. Örneğin, aynı zamanda SSK emeklisi olan gazilerin Askeri hastanelere alınmadığını bangır bangır bağırmak gibi. Şehitleri ve gazileriyle övünen bu devletin hala bir Gazi Bakanlığı bile tesis edemediğini millete şikayet gibi. Ama, bir ceket bir kravatla aynı örnek giydirip fotoğraflarını çektikten sonra onları yine kendi umutsuzluklarına terk etmekle, görevi tamamladığınızı, düşündüğünüze eminim. O gece, vatan millet uğruna hayırlı bir iş yaptığınızı düşünüp deliksiz bir uyku çekmiş olmalısınız. Herhalde aklınıza hiç gelmemiştir; Türkiye’ nin yetiştirdiği, en akademisyen iletişimci, yayın yönetmeninize gidip, yahu biz bu adamları böyle maymun ettik ama, bunların sayısı zaten bir elin parmakları kadar. Acaba, bunların kalan ömürlerindeki geçimlerini Aydın Doğan Vakfı üslenemez mi? ya da bu dedelerin tüm sağlık masraflarını Hürriyet üstlenemez mi? gibi bir girişimde bulunmak. Bence, insafsızlık ve vicdansızlık burada; çekilen fotoğrafları ve o fotoğraflardan yapılan primitif kolajı benim eleştirmemde değil. Kıskançlık’ a gelince; kıskançlık aynı işi yapanlar arasında yaşanır. Sizinle benim bu noktada hiçbir benzerliğimiz olamaz. Ben bu mesleki yaşantımda ne benzer bir hata yaptım, ne de kitap yazmaya heveslendim. Yaptığım işlere yapılan haklı eleştirilere de hiç kızmadım, onları hemen düzeltmeye çalıştım. Bugün bile öyle çalışıyorum; web sitemdeki herhangi bir bilgi yanlışı hakkında bir eleştiri aldığım zaman hemen kontrol edip düzeltiyorum. Kokan şey başka. Sizin ortaya çıkarıp koyduğunuz şey kokuyor; üstelik çok taze olduğu için de kötü kokuyor. Lafı uzatmanın gereği yok. Sizin, bu konularda daha çok fırın ekmek yemeniz gerektiği açık. Bu nedenle eleştirilerimi daha uzatmayacağım. Bu satırlarımı da, sizden yaşça büyük ve deneyimle bir meslektaşımızın; dost acı söyler kabilinden serzeniş olarak alın lütfen. Hatırlatmalıyım ki, insanın, dedesinin K. Karabekir’ in silah arkadaşlarından biri olması, benim kitabımda o insana belli sorumluluklar yükler. Sizden, hicri yılbaşı ile miladi yılbaşının aynı tarihler olmadığını bile bilmeyen kişilerin tarih kitabı yazmasına özenip, kaynağından bile araştırmadan yaptığınız bir gazete haberini kitaplaştırmanızı beklemezdim. Kaderde varmış ki oldu. Hiç kuşkum yok ki, o kitap da hak ettiği yeri bulacaktır. Kolay gelsin. Kıbrıs’ ın Dünü ve Bugünü
ATürkiye ilki 20 Temmuz, ikincisi ise 15 Ağustosta yapılan ve birbirini tamamlayan iki başarılı askeri harekatla adanın %36’ nı denetimi altına aldı. O günden günümüze kadar Güney Kıbrıs’ tan ve Türkiye’ den Gelen Türklerle birlikte ada halkı barış ve huzur içinde yaşadı ancak Yunanlılar ve Rumlar uzun dönemde Adanın Rum yönetimine geçeceği bir yapılanmayı sağlayacak formüller üzerinde çaba sarf ettiler. Türk Varlığının Türkiye’ nin fiili güvencesi altında olmasını hizbir zaman hazmedemedi. Bu siyahla beyaz kadar iki farklı görüş nedeniyle bu güne kadar çözüm sağlanamadı. Batılılara göre Türkiye sürekli olarak çözümsüzlükten yanaydı. Amerika’ daki Yunan ve Ortodoks lobileri enosisi gerçekleştireme menin acısını Türkiye’ den çıkarmak için Kongreye Baskı yaparak 1975 yılında Amerikan Silah ambargosunun gelmesini sağladılar. Bir NATO ülkesi olan Türkiye harekatta NATO silahlarını kullandı diye cezalandırılıyordu. Oysa Yunanistan bunu 1963’ ten beri yapıyordu. Ambargoyu takipeden Günlerde Türkiye iç kargaşaya gömülmüştü. Sağ-sol çatışmaları giderek artıyordu. İç dengesizlikler Türkiye’ nin Kıbrıs politikasında ulusal çıkarları gözetecek kararlı bir refleks göstermesini engelliyordu. Bunlara rağmen 1975’ te Kıbrıs Türk federe devleti kuruldu, 1983’ te ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edildi. Bu arada Türkiye’ deki 1980 askeri darbesi sonucu Türkiye’ nin veto etmemesi ile Yunanistan NATO’ nun askeri kanadına yeniden dönmüş, 1981’ de ise A.E.T (Avrupa Birliği) nin tam üyesi olmuştur. Bütün bunlar Kıbrıs konusunda insiyatifin BM’ den ve ABD’ den Avrupa’ ya geçmesine yol açıyordu. Mart 1964’ te BM güvenlik konseyinin almış olduğu hata (bilerek) kararlar tek yanlı olma özelliğini günümüze kadar sürdürdü, 1974’ ten sonrada Türkiye ve Kıbrıs Türkleri haksız yere suçlandı. 1964’ te anayasayı fiilen yok eden tarafın Rumlar olduğu unutuldu, 1964-1974 arasında Türklere uygulanan baskı işkence zulüm hatırlanmak bile istenmedi. AET, AT ve AB aşamlarında geçen Avrupanın doğal olarak bölgeye ve dünya ya bakış açısı da değişiyordu. 1993’ te uygulamaya konulan MAASTRİCHT anlaşmasıyla artık Avrupa gerçek bir uluslar üstü bir yapıya, tek paradan tek pazara ve ortak merkez bankasına hatta ortak savunma politikasına ulaşmak için geleceğin Avrupa Birleşik Devletlerinin planlarını yapıyor ve uygulamaya koyuyordu. Bilinen nedenlerlen dolayı Kıbrıs AB için çok önemliydi. Yunanistan bir AB üyesiydi, bu nedenle Kıbrıs Rum egemenliğinde olarak AB içine alınırsa daha yararlı sonuçlar doğuracaktı. Günümüzde Kıbrıs yeni dünya düzeninde üç kıtayı karşıdan seyreden, ortadoğu petrol bölgesinin yanı başında, Asya pazarının Batı Kapısında ticaret yolları, enerji yolları üzerinde, askeri açıdan da çok önemli stratejik bir konumdadır. AB adayı kendi içine almak için BM şemsiyesi altında yapılmakta olan görüşmeleri göz ardı ederek Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile yeni köprüler kurdu. 3 Temmuz 1990’ da GKRY, AB’ye Tam üyelik için başvurdu. Doğal olarak Ankara buna karşı çıktı çünkü Londra ve Zürich Anlaşmaları gereğince Kıbrıs “Türkiye ve Yunanistan’ ın birlikte içinde bulunmadıkları bir topluluğa üye olamazdı. Buna rağmen AB Rumlara 30.06.1993’ te olumlu yanıt verdi. GKRY’ ni Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla AB’ ye tam üye yapabileceğini açıkladı. Tam üyelik için müzakerelere başlama tarihi olarak 1995 yılını verdi. Aynı yıl Türkiye ile yapacağı ve Türkiye’ yi tek yanlı olarak AB’ ye bağlayacak olan Gümrük Birliği Belgesini imzalayacağı yıldı. Ankara bu belgeye çok istekli olduğundan Kıbrıs konusunda ödün pazarlıklarını yapılabilmesi için en uygun zamandı. Türkiye’ den çok Avrupa’ ya yarar sağlıyacağı açıkça belli olan bu belge sanki Türkiye AB’ ye giriyormuşçasına abartılı bir zafer olarak kamuoyuna sunuldu. Yunanistanını bu kararı veto etmemesi karşılığı AB Haziran 1995’ te Bürüksel’ de GKRY ile AB ortaklık konseyini topluyor ve tam üyelik görüşmelerine başlıyordu. Bunlar Türk kamuoyunun, ilgili çevreleri bilgisi dışında gelişti. TBMM sanki olayın farkında değildi. Türkiye 6 Mart 1995’ te gümrük birliğine girmiş ama GKRY’ de AB kapılarının açılmasına göz yumulmuştu. 1995 sonlarına doğru gelişmeler yavaş yavaş ortaya çıktıkça M.G.K konuya el koydu ve 28 Aralık 1995’ de DEMİREL-DENKTAŞ Dekorasyonu yayınladı. Bu dekorasyonun özünde Kıbrıs’ ta çözüm sağlanmadan AB’ ye giremeyeceği, Türkiyenin garantörlüğünün süreceği, Rumlarla Türklerin eşit egemenliğe sahip olacakları gibi hususlar yer alıyordu. Türkiye’ nin GKRY’ nin AB ile görüşmelerine rağmen süreç tek yanlı olarak işlemeye devam ediyor ve takvim 1997’ de AB’ nin Luxenburg doruğunda Türkiye ile ilgili yaptığı olumsuz açıklamalara kadar ilerliyordu. Burada Türkiye’ nin henüz aday bile olmadığı AB dışında tutulacağı açıkça söyleniyordu. Bu karar sonucunda Türkiye artık KKTC ile bütünleşme sürecine girmek zorundaydı bu AB’ nin hiç işine gelmeyen bir durumdu. (AB, GKRY ile hangi ölçülerde yakınlaşırsa Türkiye’ de KKTC ile aynı ölçülerde bütünleşecek) ifadesi bütün ortak deklarasyon larda, TBBM kararlarında ve MGK kararlarında görülmeye başladı. Çok geçmeden yeni bir taktik ve stratejik hata yaptıklarının farkına vardılar. KKTC’ nin Türkiye ile bütünleşmesi AB için kabul edilemez durumdu. Gelecekte’ de Avrupa birleşik devletlerinde asla yeri olmayacak Türkiyenin KKTC ile bütünleşmesi bütün planları bozuyordu. Hemen çözüm aranmalıydı. Nasılsa Türkiye hükümetleri AB’ yi iç politika malzemesi olarak kullanıyor ve bu konuda her türlü ödünü vermeye razı gözüküyorlardı. Üstelik 1 Ocak 1996’ dan beri gümrük birliğinin olumsuz etkileri giderek büyüyordu Türkiye AB’ ye tek yanlı olarak bağlanmıştı. Şahet Türkiye aday statüsüne getirilirse bu yapıyı uzun yıllar sürdürebilme olasılığı vardı. Nasılsa adaylık otomatik görüşme sürecine başlamayı gerektirmiyor ve aday ülke tüm görevlerini yapsa bile “AB’ ye girişi AB’ nin iç dengelerini bozuyorsa yine de içeri alınmaz” şeklindeki genişleme politikasını özellikle Türkiye için ortaya atıyorlardı. Bu perspektife Ekim 1999’ da AB Türkiye’ ye aday statusu vermeye kararlaştırdı. Aynı yıl Abdullah Öcalan olayında Yunanistan suçüstü yakalanmıştı ve gene aynı yıl Türkiye büyük bir deprem felaketi yaşamıştı. 10-11 Aralık Helsinki doruğunda Türkiye’ ye adaylık statüsü verilirken aynı metin içersinde koşullar sıralanıyor ve Ankara’ ya ancak bu koşulları kabul ederse aday olabileceği dayatması yapılıyordu. Ne yazık ki Başbakan Sayın Bülent Ecevit bazı iç ve dış çevrelerin de baskısıyla bu koşulları kabul etti. AB Türkiye dışında içlerinde GKRY’ ninde bulunduğu ülkelerle üyelik görüşmelerine başlıyacağına Şubat 2000’ de açıkladı. Takip eden yıllar bitip tükenmek bilmeyen birinci üçüncü beşinci derken nerdeyse sayısını unuttuğumuz ANNAN planlarıyla geçti. Sanki Rumların kaleme aldığı ve adadaki Türk varlığını birkaç yılda azınlık durumuna düşürmeyi amaçlayan Türkleri yerlerinden yurtlarından ederek göçe mecbur eden, Türk Silahlı Kuvvetlerinin adadan tamamen çekilmesini zorunlu kılan ve AB müktesebatıyla Beraber 5.000 sayfalık bu planın daha henüz kimse ayrıntılarını bilmiyorken 24 Nisan 2004 Kıbrıs’ ta taraflar arasında referanduma getirilmesi Türk ve Yunan hükümetleri tarafından kabul edildi. Yapılan referandumda Türkiye’ den koparak Rumla birleşmeyi bir yaşam şekli, AB’ yi de umut olarak gören, geçmişini şehit ve gazilerini tamamen unutmuş bulunan bir çok vaatlerle kandırılan Türklerin %60 ANNAN planına <<yes be annem>>, Rum kesimi ise hayır dedi. 1 Mayıs 2004’ e gelindiğinde AB on beş ülkeyken yirmibeş ülkeye ulaşmanın kutlama şölenlerini yaparken Türkiye olan biteni endişe ve hüzünle izliyordu. Tüm batı blokunun, Avrupanın ve özellikle Yunanistan ve GKRY’ nin uzun yıllar planlı programlı bir ısrarlar sürdürdükleri politika hem Türkiye’ de hem de KKTC’ de sonuç alabilecekleri nitelikteki devlet adamlarının iş başında oluşu nedeniyle amacına ulaştı. Artık AB içinde iki HELEN devleti mevcut. GKRY artık meşru Kıbrıs Cumhuriyeti olarak uluslar arası platformda boy gösteriyor Türkiye ise sırf müzakere tarihi alabilmek uğruna sonuçlarının kimse tarafından bilinmediği, bilinse bile söylenemediği bir süreçte ödün üstüne ödün verilerek ulusal kimliğinden uzaklaşmakta. Türkiye’ de Tayip Erdoğan Hükümeti desteğindeki M.A Talat ve ekibi başlatılan bu yeni sürecin mimarları olarak tarihe geçeceklerdi. Ünal Genç gibi niceleri tarihin şanlı sayfalarına gömüldükleri için bugünleri göremediler. Onurlarını ve temsilcisi oldukları Türk Ulusunun şerefini korumak için ölüm onlara şefkatli bir ana kucağı gibi gelmişti. Belki göremedikleri de iyi oldu. Onlar terör ve gazilerini de tanımadılar, ve o zamanlar henüz ne kırmızı çizgiler pembe olmuş nede başımıza çuval geçirilmişti. Ruhları şad olsun yaşıyanların ise dünyaları aydınlık ve onurla dolsun. Hükümetler Gazi Polislerle Yeterince İlgilenmedi Onu, “Dans etmeyi özledim” başlığı altında, 1999 yılında (sayı 116) verdiğimiz Gazi Polis’ e örnek bir polis. Bir köşeye çekilip, kaderin ördüğü ağa takılmamış. Sağlık skandalı niteliğinde algılanacak operasyonların ağır acıları karşısında yılmamış. Dosyasını kaybeden hastane ve personeli ile kıyasıya bir mücadele sürecinin içinden başarıyla çıkmış. Hukuk savaşı ile pek çok gaziye örnek teşkil etmiş. Düşünmüş, akıl yürütmüş, sonuç çıkarmış. Gazi polis’ in ve Şehit Polis Ailelerinin yanında olmuş. Gazi polislerin yılmaz bir savunucusu olarak EMŞAD’ ın (Emniyet Teşkilatı Vazife Malulleri ve Şehit Eşleri Yardımlaşma Derneği) Yönetim Kurulu üyeliği görevini onurla ve sabırla taşımış. “Mevzuat Hazretleri” ni aşarak onunla konuştuk. Sorduk. İçtenlikle, açık ve net yanıtlar aldık. O, bizlere Gazi temsilciliğinin nasıl olması gerektiğini öğretti. Kimden bahsediyoruz? Okurlarımız iyi tanıyor onu. Gazi Polis Mikail Tüzün’ den elbette. Gaziler Dergisi: Kendinizden biraz bahsedermisiniz? Mikail Tüzün: 02.01.1961 doğumluyum. 1967 yılında ilk okula başlarken, amcamın oğlunu okula kayıt ettiler, beni okula kayıt etmediler, bende ağlayınca Okul Müdürü İbrahim Ayyıldız bey babama mahkeme yolu ile yaşımın büyütülmesini söyledi ve böylece 01.08.1960 doğumlu oldum. Ankara ili Şereflikoçhisar İlçesinde ilk okulu bitirdim. Parasız Yatılı Okul Sınavlarında Ankara-Hasanoğlan Atatürk İlk Öğretim Okulunu kazandım. 1972 yılında kaydımı yaptırdım. 1977-78 öğretim yılında okulu Öğretmen lisesi olarak bitirdim. O zaman ki siyasiler Okulumuzun Öğretmenlik hakkını kaldırdılar ve bizleri düz lise gibi mezun ettiler. Bende memleketime dönerek baba mesleği Çiftçilik, Nakliyecilik işiyle uğraştım. 1981-1983 yılları arasında askerliğimi yaptım. 1986 yılında Ankara EGO otobüs işletmesine girdim. 1 yıl çalıştım. Polislik mesleğini sevdiğim için imtihanlarına girdim ve 1987 yılında Bursa Polis Okulu 6. döneminde mezun oldum. 15.10.1987 yılında İstanbul Çevik Kuvvet Polisi olarak mesleğe ilk adımımı attım. 4 yıl 15 gün Çevik Kuvvet Polisliğinden sonra 1 yıl Karakolda çalıştım. 1992 yılından itibaren Trafik Polisi olarak görevimi ifa etmekteyim. 1994-97 yılları arası Mardin-Nusaybin İlçesinde görev yaparken, 11.12.1995 yılında, Pazartesi günü görevim başında geçirdiğim bir Trafik Kazasında sol bacağımı kaybettim. 22 ay raporlu kaldıktan sonra 16.09.1997 tarihinde İstanbul’ a tayin olup İdari Polis olarak görev yapmaktayım. Mikail Tüzün: Ankara da çalışırken, aynı binada oturduğumuz Mersin-Mut İlçesinden Polis Memuru Mehmet isminde bir komşumun tavsiyesiyle, Polis Mesleğini de sevdiğimden dolayı Polis oldum. Gaziler Dergisi: Polislik mesleğini yakın aileniz nasıl karşıladı? Mikail Tüzün: Ailem memur olduğum için sevindi. Polis elbisesini giyince bana çok yakıştığını ve hayırlı olmasını diledi. Gaziler Dergisi: Gazi Unvanını nasıl aldınız? Bu unvanı elde ederken zorlandınız mı? Mikail Tüzün: Gazi Polis unvanını alırken, her Gazi gibi bende bayağı zorlandım. 1995 yılında görevim başında geçirdiğim bir kaza sonucu bacağımı kaybettikten sonra 45 gün hastanede kaldım. Bunun 7 günü yoğun bakım olmak üzere Ankara Bayındır Tıp Merkezinde yattığım. Yattığım yerde Üniversite bitirme imtihanları için ders çalıştım. Doktorlar ders çalıştığımı görünce, bana daha çok destek oldular. Hastaneden sonra 22 ay raporlu kaldım, bunun da 14 ayınıda Ankara da kaldım. Ankara’ da ev kiraladım, bu arada eşimin yardımıyla Ankara’ daki işlerimi takip ettim. 1996 yılında Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesini bitirdim. Gaziler Dergisi: Yaşadığınız bu trajik olayda başınıza neler geldi? Mikail Tüzün: Hastanede çektiklerimi ben ve ailem yaşadı bir başkası yaşamaz inşallah. Diyarbakır Dicle Üniversitesi Ortopedi Servisinde çektiklerimi Allah kimseye çektirmesin. Benim sol bacağımın kaybolmasına sebep olan Dr. M. Turgut Kırkgöz ve ekibi olan diğer doktorlara lanetler yağdırıyorum. Bir kırığı olan bacağı yanlış teşhis ve tedavi sonrası kangrene dönüşmesi ve bacağımın kesilmesine sebep oldular. Hastanedeki dosyamı kaybettiler. Bir insana yapılabilecek en büyük kötülüğü yaptılar. İnşallah bir başkasına yapmazlar. Gaziler Dergisi: Polis kimdir, nedir? Mikail Tüzün: Halkın ırz, can ve malını muhafaza eden. Devlete karşı girişilen saldırıları göğüsleyen, her türlü belanın hedefi olan Polisler görevlerini ifa ederken elbette bir risk taşıyor. Bu bazen canıyla, bazen de vücudunun bir parçasını yitirme pahasına da olsa devleti ve milleti korumaya devam edeceklerdir. Bunu bu acıyı yaşayanlardan başkası bilemez. Ateş düştüğü yeri yakar misali. Gaziler Dergisi: Hükümetler gazi polis ile yeterince ilgilendiler mi? Mikail Tüzün: Bu güne kadar Gazi ve Şehit Polis eşleriyle Hükümetler yeteri kadar ilgilenmediler. İnşallah bugün den itibaren ilgilenirler. Gaziler Dergisi: Halkın gazi polise yaklaşımını nasıl değerlendirirsiniz? Mikail Tüzün: Halk Gazi Polisi tanımıyor. Toplumumuz Özürlü insanı ne kadar tanıyorsa? Ne kadar saygı duyuyorsa Gazi Polisimizi de o kadar tanıyor. “Her Sağlam İnsan Bir Özürlü Adayıdır” Bu sözü insanlarımız kendilerine rehber edinmelidirler. Gaziler Dergisi: Gaziler arasında bir ayrım gözlemliyor musunuz? Mikail Tüzün: Emniyet Teşkilatı Güçlendikçe Gazilerine ve Şehit ailelerine karşı sergilediği davranış daha iyi oluyor. Teşkilat ne kadar çok güçlü olursa o kadar iyi olur. Devletimizin Anayasasında ki 3713 sayılı Terörle Mücadele kanunu ve 2330 sayılı Nakdi Tazminat Kanunlarının bir çatı altında toplanmasını, Gazi ve Şehitlerin ayrı kanunlarla bölünmesini arzu etmiyoruz. Her iki yasadaki görevlilerimiz Görevleri başında oldukları için Gazi veya Şehit oluyorlar. Bunlar Hakim, Asker, Polis, Öğretmen, Doktor ve diğer kamu görevlisi olabilirler bunların ayrı yasalarla ayırmak bence doğru değildir. Bunu yasa yapıcılarımız bir an önce düzeltmeleri gerekir. Gaziler Dergisi: Gazi Polislerin politik, ekonomik ve sosyal açıdan suistimal ediliyor mu? Mikail Tüzün: Gazi Polislerin ve Şehit eşlerinin Politik, Ekonomik ve Sosyal platformlarda suistimal edildikleri doğrudur. Buna Teşkilatımız ve devletimiz bir an önce önlem almalıdır diye düşünüyorum. Mikail Tüzün: Tüm Hakim, Asker, Polis, Doktor, Öğretmen ve diğer kamu görevlisi gazileri ve Şehit eşlerini kucaklayacak bir GAZİ Bakanlığına bence gerek yok. Bu ülkede Cumhurbaşkanı dahil Başbakan ve bütün Bakanlar Gazilere ve Şehit eşlerine sahip çıkmak zorundadırlar diye düşünüyorum. Gaziler Dergisi: Gazilerin ve şehit eşlerinin yaşadıkları nelerdir? Mikail Tüzün: Gaziler ve Şehit eşleri içe kapanık bir ruhsal durum yaşadıkları öne sürülür. Kendilerini ifade etmekte zorlandıkları gözlenir. Evet doğrudur. İlk zamanlar insanlar bir bocalama devresi yaşar. Ama hayat devam etmektedir. Onun için hayata devam edecek, onun çarkları arasında ezilmeden kendini kabul ettireceksin. Yeri boşalanların yerini kendin doldurmaya çalışacaksın. Başkasından beklemeyeceksin. Gaziler Dergisi: Gazilerle ilgili yasalar hakkında ne söylüyebilirsiniz? Mikail Tüzün: Yukarda da belirttiğim gibi Gaziler arasında bir ayrım olmaması gerekir. Ama maalesef 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve 2330 sayılı Nakdi Tazminat Kanunu diye ayırım olmaktadır. Bu ayırım olmamalıdır. Bunların hepsi görev başında meydana gelmektedir. Bunun biran önce düzeltilmesi gerekir. Gazilerimiz de bu düzeltmeyi Meclisteki Milletvekillerinden müjdeli haber olarak beklemektedir. Gaziler Dergisi: Gazi Polis ve EMŞAD ile ilgili düşünceleriniz nedir? Mikail Tüzün: Gazi Polis arkadaşlarım genç yaşta emekli olup da Kahvehane köşelerinde vakitlerini geçirmesinler. EMŞAD’ da (Emniyet Teşkilatı Vazife Malulleri ve Şehit Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğinde) buluşalım dertlerimize derman olmaya çalışalım. Düşüncelerimizi hayata geçirmeye ve sosyal faaliyetlerimizi ilerletmeye çalışalım. Gaziler Dergisi: Türk Polisi’ nin gereksinimleri ve yapılması gerekenleri sıralarmısınız? Mikail Tüzün: Polise öncelikle insanca yaşayabileceği düzeyde maaş verilmeli. (AB standardı oluşturulmalı. Fazla Mesai diğer memurların almış olduğu fazla mesai üzerinden hesaplanarak verilmeli). 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu kapsamında çıkarılmalı. Polis Disiplin Tüzüğü günümüz koşullarına göre yeniden düzenlenmeli, Polise Ödenen Kira Yardımı (400 bin gibi komik bir rakamdan kurtarılmasını, Millet Vekillerine yapılan kira yardımı gibi olmasını düşünüyorum), iş riski makam tazminatı ve ek göstergeler güncelleştirilmeli ve Emekliliği de aynen yansıtılmalı, Vazife Malulü Polisler çalışmalarına devam ettikleri süre içerisinde Yüksekokul Mezunlarına Terfii sistemine bakılmaksızın ödüllendirme mahiletinde, (kendilerinden sonra geleceklerinde çalışma azmini artırmak için) rütbe verilmesinin uygun olduğunu düşünüyorum. Bunları Milletvekillerinden, Bakanlarımızdan, Meclis Başkanından ve Sayın Cumhur başkanımıza kadar bütün Makamlara iletilmesini sağlayacak olan Kurtuluş Savaşı Mücahit Gaziler Dergisi kurucularına ve çalışanlarına şimdiden teşekkürler. Şehit Ailelerine Yapılan Bağışı Kuşa Çevirdiler “Vatana feda olsun” diyerek, savaş tarlalarına çocuklarını gönderenlere karşı ilgisizlik örneklerinin sık yaşandığı ülkeler sıralamasında Türkiye kaçıncı olur? Hiç sıkılmadan, büzülmeden ve de utanmadan söyleyeyim; öncülüğü kimseye kaptırmaz ve 1’ inci olur. Duyarlılığın itelediği kafanızı kaldırın şehit ve gazilik boyutunda yaşanılanlara bir göz atın. Ne görüyorsunuz? 21 yıldır Gaziler Dergisi’ nin tanıklığında gördüğümü özetleyelim: Koca bir HİÇ !.. Şehidin ailesini psikolojik açıdan rahatlatan kitabi söylemlerin dışında bir adım bile atılmıyor. Bu bir vaka. Asker Kaçakları Bir Savaş Argümanıdır Denilecek ki, herkes vatan için ölüme gider. Oyse herkesin gitmediğini yakın tarih önümüze çıkartıyor. I. Dünya Savaşı’ nda ve 15 yıllık Terörle Savaş’ ta yüzbinlerce insan vatanı için savaşmadı, KAÇTI !.. Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği’ nin 1998’ yılında verdiği rakkama göre, yaklaşık 400 bin kişi askerlik çağına gelmesine karşın, üstelik sıcak çatışmaların yoğun yaşandığı dönemde, askerlik şubesine, birliklerine gitmedi, büyük bir oranı kaçtı !.. Geride kalanlar ise sık sık kullanılan odanın en görünür açıda asılı duran şehidin fotoğrafına bakmaya devam ediyorlar. Yazıyı okuduğunuz anda, yüzbinlerce çift göz şehit fotoğraflarına kilitleniyor. Duygular anormal düzeyde inip, çıkıyor. İç organlara baskı yaparak, organların doğal bütünlüğünü bozup, hasta ediyor. Milyonlarca şehit ailesi ve gazi nüfusu adeta fiziksel anlamda yarım insan. En azından bir organ, örneğin sinir sistemi, mide iflas etmiş, çalışmıyor. Sebebi; SAVAŞ. Bu olumsuz tabloyu basit anlamda, savaş gerçeği yaratmış. Hiç Vermeseydiniz Daha Tutarlıydı Yazının başlığına gelince; İzmir ilimizde, Kasım ayında şehitlik kavramını ilgilendiren ilginç bir gelişme yaşandı. Hükümetin, siyasi çevrelerce AKP’ nin İzmir atağı olarak değerlendirilen “sosyal yardımlaşmalar” payını iki katına çıkarması, şehit ailelerini ilgilendirmedi. Ama geçmiş yıllarda, Büyükşehir Belediyesi tarafından İzmirli Şehit Aileleri’ ne saygı ve sevginin ifadesi olarak öngörülen 100-150 milyar liralık bayram katkısının 14 milyar liraya indirilip, kuşa çevrilmesine halk tepki gösterdi. Kime? İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’ na. Yerel Yönetimler güçlendirilmeli, ama yönetimlerini de denetlemeliyiz. Yoksa, gerçekten halimiz harap. İşte İzmir gibi, AB normlarına en yakın bir şehirde yaşanılan ibret olmalı. Herkes elini vicdanına koysun. Onlar gazetelerin arka sayfalarında okuma reytinginin düşük seyrettiği köşelerde gündeme geliyorlar. Halk da duyarsız, basın da, dernekler de... Siyasileri dillendirmek istemiyorum. İğneyi başkasına çuvaldızı basına, vatandaşa, derneklere batırıyorum. Yukarıda işaretlemek istediğim pek popüler değil ama gerçek. Ne yapalım kimseye gönderme yapmayacağız mantığı ile hareket edecek değiliz. Düşman kazanacağız korkusuna kapılıp, doğruyu yazmaktan mı vazgeçeceğiz? Türkiyede Gazilere Uygulanan Sosyal Güvenlik Uygulamalarım Gaziler Sosyal ve Maddi Haklarınızı Biliyor musunuz? A. Gazi Kime Denir? Muharip Gazi: Türk Silahlı Kuvvetleri Mensuplarından Harbe Fiilen Katılanları, Malül Gazi: Türk Silahlı Kuvvetleri Mensuplarından; Türkiye Cumhuriyeti Devleti Sınırlarını Korumak ve Güvenliğini Sağlamak Görevi ile Harpte veya Devletin Bekasını Hedef Alan Terör Örgütlerine Karşı Yurt İçi ve Yurt Dışı Mücadelede Her çeşit Düşman Veya Terörist Silahlarının Tesiriyle Veya Harp Bölgesindeki Harekat ve Hizmetleri Sırasında, Bu Harekat ve Hizmetlerin Sebep ve Tesiriyle Yaralanarak Tedavileri Sonucunda Sakatlığı Rapor ile Kesinleşenleri, İfade Eder. B. Yaralanan/Sakat Kalan Personele Sağlanan Haklar a. Yaralanan Personelin Sağlık İşlemleri: (1) Yaralı personelin tedavileri, sağlık işlemlerinde kesin sonuç alınıncaya kadar terhis edilseler dahi devam edilir. (2) Tedavileri sonucunda kat’ i rapor ile taburcu edilenlerden rahatsızlıkları devam edenler Askerlik Şubesi Başkanlığınca, Asker Hastanelerine sevk edilerek tedavilerinin tamamlanması sağlanır ve tedavisi sonucu haklarında “Askerliğe Elverişle Değildir” şeklinde kesin sağlık raporu verilenlerin özlük haklarının tahakkuku için gerekli işlemlere başlanır. (3) Yurtiçinde tedavileri mümkün olmayanların, yetkili sağlık kuruluşlarının raporlarına istinaden yurtdışında tedavi edilmeleri sağlanır. b. Yaralanan Personele Sağlanan Maddi Haklar; (1) Nakdi Tazminat (Sb./Astsb./Uzm.Erb./Erb.e): Aşağıda, “SAKAT KALAN PERSONELE SA¦LANAN MADDİ HAKLAR” bölümünde açıklanan kanunlar kapsamına giren yaralı personele; En yüksek devlet memuru brüt aylığının (ek gösterge dahil) 100 katı tutarının 20’ sini geçmemek şartıyla; iş ve güçten kalma sürelerinin arıza bırakması durumunda yüksek devlet memuru bürüt aylığının 100 katı tutarın %2’ si oranıyla, arıza bırakması halinde ise %1’ i oranıyla çarpımı sonucu çıkan meblağ nakdi tazminat olarak ödenir. (2) Hava Değişim Bedeli ve Yol Ücreti Ödenmesi (Erb./Er): Tedavilerini müteakip hava değişimi alan personele hava değişimi süresinin ilk üç ayı hava değişimi bedeli Askerlik Şubesi Başkanlıklarınca ödenir. 18 aylık askerlik süresinde 3 ay hava değişimi alan personelin bu süresi askerlikten sayılır. Hava değişimine gönderilen hastaya yol ücreti hastane saymanlığınca ödenir ve tren sevk muhtırası verilir. Hastaneye sevk sırasında ise Askerlik Şubesi Başkanlıklarınca işlemi yapılarak yol ücreti hak sahibine tahakkuk ettirilir. Görev esnasında yaralanmaları sebebiyle uzun süreli tedaviye tabi tutulanların bulundukları rütbelerde bir yıllık sicili bulunması yeterlidir. (4) Hava Değişimi Sürecinde İlaç İhtiyaçlarının Temini: Tedavisi devam ederken hava değişiminde bulunan personelin ilaca ihtiyacı olduğu takdirde bulunduğu yerdeki Merkez Komutanlığı, yoksa Askerlik Şubesi Başkanlıklarına başvurarak tabip muayenesi sonucu ilaçlarını karşılıksız temin ederler. (5) Sıhhi İzin Süreleri (Sb./Astsb./Uzm.Erb.): T.S.K. Sağlık Yeteneği Yönetmenliğinin 31 inci maddesine göre barışta ve savaşta görev esnasında veya görev dışında görevlerinden dolayı bir saldırıya veya kazaya uğrayan veya bir meslek hastalığına yakalanan subay ve astsubaylar, müddet ne olursa iyileşinceye kadar izinli sayılırlar. (6) İşe Alınmada Öncelik (Yd.Sb./Erb.Er): Terörle mücadele sırasında malül sayılmayacak şekilde yaralanan Yd.Sb. ve Erbaş ve Erlere; kamu kurum ve kuruluşlarına ait iş yerlerine işçi statüsünde personel alımlarında öncelik tanınmaktadır. Hak sahipleri, sağlık kurulu raporu ve terörle mücadelede yaralandığını belgeleyen komutanlık yazısı ile beraber İş ve İşçi Bulma Kurumu Ünitelerine kayıt yaptırabilirler. (7) Yara İşareti Takılması (Sb./Astsb./Uzm.Erb.) İç Güvenlik görevlerinde veya kaçakçılığın men ve takibi ile hudut emniyet hizmetlerinde fiilen çatışmalar sonucu yaralananlar ve yaralandıklarını onaylamak suretiyle belgeleyenler yara işareti alırlar. C. Sakat Kalan Personele Sağlanan Haklar A. Sakat Kalan Personelin Sağlık İşlemleri: (1) 2330 sayılı kanun kapsamına giren ve tedavi giderleri herhangi bir kamu kurum ve kuruluşlarınca karşılanmayan yaralıların ve sakatların tedavi giderleri Devlet, Üniversite, Sosyal Sigorta Kurumu Hastaneleri ile Asker Hastanelerinde ücretsiz olarak yapılır. (2) Malul erbaş ve erler, Emekli Sandığı’ ndan sağlık karnelerini alıncaya kadar geçen süre içerisinde, maluliyetlerine neden olan rahatsızlıklardan dolayı tedavileri, 2330 sayılı kanun hükümlerine göre Asker Hastanelerinde yapılacaktır. Bu durumdaki sakat ve yaralıların müracatları halinde Askerlik Şubeleri kanalıyla Asker Hastanelerine sevk edilmeleri sağlanacaktır. (3) Eksilen vücut organları, yurtiçi veya yurtdışında en son teknik usullere göre yapılması mümkün sunileriyle tamamlattırılır ve gerekirse tamir ettirilir veya yenisi yaptırılır. (4) Yaşamak için gerekli hareketleri yapmaktan aciz olanlar (felçli) ile kimsesizler, kamu kurum kuruluşlarına ait, bunlar bulunmadığı takdirde özel rehabilitasyon ve bakım merkezleri, yurtlar ve huzurevlerinde parasız olarak veya masrafları devlet tarafından karşılanmak üzere barındırılır, baktırılır ve tedavileri yaptırılır. (5) TSK. İç Hizmet Kanununun 66 ıncı md. a fıkrası gereğince; TSK.’ de görevli personelden (Sb./Astsb./Uzm.Erb.) göreve müteallik olarak bir uzvunu veya duyusunu tamamen veya kısmen kaybedenlerin her türlü ihtiyaçları bağlı olduğu komutanlık tarafından karşılanır. B. Sakat Kalan Personelin Maddi Hakları: (1) Nakdi Tazminat (Sb./Astsb./Uzm.Erb./Eb.-Er): Nakdi Tazminat aşağıdaki hallerde sakatlanan personele; (a) 2330 Sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkındaki Kanun gereği: (I) İç güvenlik ve asayişin korunması veya kaçakçılığı men, takip ve tahkiki konularında görevli olanlar bu görevlerinden dolayı ya da görevleri sona ermiş olsa bile yaptıkları hizmet nedeniyle yaralanarak sakat kalmaları, (II) Devlet güçlerini sindirme amacına yönelik saldırılara maruz kalıp yaralanmaları/sakat kalmaları halinde, (b) 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu gereği: Kesin raporun alınmasının uzaması halinde, tazminatın ödenme usullerine göre, olay tarihi itibariyle belirlenen miktarın asgari oranı üzerinden avans ödemesi yapılır. (2) TSK. Dayanışma Vakfı Yardımı (Sb./Astsb./Uzm.Erb.): Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli subay, astsubay ve uzman erbaşlardan hizmette bulundukları sürede, her ne sebeple ve suretle olursa olsun 1., 2., 3. ve 4 üncü derece malül olan ve TSK.’ den ayrılan üyelerine toplu ödeme yapılmaktadır. 10 yılın altında hizmeti olan 1 inci ve 2 inci derece malul personele Ordu Yardımlaşma Kurumunun “Egemenlik Maaşı Sistemi” ne dahil edilmeleri sağlanmaktadır. (T.C. Emk. Snd. Gn.Md. lügünce maaş bağlanması halinde) (3) Malul Subay ve Astsubayların TSK’ de Göreve Devam Etmeleri: TSK’ lerinde görev yapamaz raporu alan ve organ kaybı bulunan (malul) Subay ve Astsubaylardan kendi istekleriyle göreve devam etmek isteyenler, GATA Profesörler Sağlık Kuruluna sevk edilen ve “BELİRTİLEN GÖREVLERİ YAPAR” kararı alan ve Genelkurmay Başkanlığınca onaylanan Subay ve Astsubaylar, tekrar TSK’ de uygun kadro görev yerlerinde mevcut statüleri ile istihdam edilen personelin bu durumlarını belgelemeleri halinde görev tahsisleriyle birlikte TSK’ lerinde görev yaptığı sürece konut tahsisi yapılır. (4) T.C. Emekli Snd. Gn. Md. lüğünce Maaş Bağlanması, Emekli İkramiyesi Verilmesi, Tütün ve Alkol Ürünlerinin Satışı Bedellerinden Pay Verilmesi ve Öğrenim Yardımı Yapılması: (a) Maaş Bağlanması (Sb./Astsb./Uzm.Erb/Erb.-Er): 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun Maddesi kapsamına girenlerden; (I) Sakatlanarak bağlı oldukları sosyal güvenlik mevzuatına göre emekliye sevk edilenlere görev malullüğü aylığı bağlanır. Bu madde gereğince, ilgili sosyal güvenlik kurumlarınca kendi mevzuatına göre bağlanan aylıklar % 25 arttırılarak ödenir. (II) Herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna tabi olmayanların sakat kalmaları halinde, öğrenim durumlarına göre (Öğrenimi bulunmayanlar ilkokul mezunuymuş gibi) derece ve kademesi üzerinden kendilerine 5434 Sayılı Kanun hükümlerine göre T.C. Emekli Sandığınca görev malullüğü aylığı % 25 artırılarak bağlanır. Maaşa bağlanan malul personelin vefatı halinde ise dul ve yetimlerine maaş bağlanır. Maaş bağlanan hak sahipleri vergi iadelerini maaş aldıkları bankalardan alırlar. Bağlanan aylıklar, her yıl kademe ilerlemesi, her üç yılda bir derece yükselmesi işlemine tabi tutulur. Başkasının yardım ve desteği olmadan yaşamak için gereken hareketleri yapamayacak derecede malul olanlara, asgari ücretin net tutarı, aylıklarıyla birlikte ayrıca ödenir. (b) Emekli İkramiyesi Verilmesi (Sb./Astsb./Uzm.Erb.): Yaşamak için gerekli hareketleri yapmaktan aciz ve hayatını bir başkasının yardım ve desteği ile sürdürebilecek şekilde malul olanlara en yüksek devlet memuru brüt aylığı (ek gösterge dahil) üzerinden, bunun dışında malul kalanlara mevcut aylıkları üzerinden 30 yıl hizmet yapmış gibi emekli ikramiyesi ödenir. (c) Tütün ve Alkol Ürünlerinin Satış Bedellerinden Pay Verilmesi (Sb./Astsb./Uzm.Erb./ Erb.-Er): Harp ve vazife malullerine tütün ve alkol ürünlerinin satış bedellerinden pay verilir. Verilecek miktar, T.C. Emekli Sandığınca sakatlık derecesine göre hesaplanarak yılda bir defa ödenir. Harp ve vazife malullerine hayatta bulundukları sürece ödeme yapılır. Malulün ölümü halinde ise ölen malulün en son yılda aldığı pay tutarının 5 katı bir defaya mahsus olmak şartıyla dul ve yetim aylığı bağlanacaklara eşit miktarda paylaştırılmak suretiyle yardım olarak ödenir ve kesilir. Tütün ve Alkol Ürünlerinin Satış Bedellerine Pay Verilmesi Hakkında Kanun (3480 sayılı Kanun) gereği malul personelin öğrenim görmekte olan çocuklarına yardım yapılır. Öğrenim Yardımı, iki yıl üst üste sınıfta kalanlara verilmez. (5) OYAK Yardımı (Sb./Astsb./Uzm.Erb): (a) Subay, Astsubay ve üye olmaları halinde Uzm. Erbaşlara sağlık raporunun onay tarihinden itibaren 1 yıl içinde müracaat edilmesi halinde 205 sayılı yasanın 27 nci maddesi gereğince yardım yapılır. (b) “TSK’ lerinde Görev Yapamaz” kararı alarak malulen emekliye ayrılan üyeler hizmet sürelerine bakılmaksızın malul oldukları tarihten itibaren 2 yıl içerisinde, göreve devam edenler ise müracaatlarını müteakip hemen Oyak Konut Kredisini kullanabilirler. (6) Kamu Konutlarından Yararlanma ve Kira Yardımı (Sb./Astsb./Uzm.Erb.): 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 21 nci maddesi (b) fıkrası gereği, kamu konutlarından yararlanmakta iken malul olanların kendileri, olay tarihinden itibaren bir yıl süreyle lojman kirası ve yakıt parası oturan kişi tarafından ödenmek şartıyla yararlanmaya devam ederler. Bu süre sonunda ikametgah olarak kullanacakları yurt içindeki taşınmazın kira bedeli 10 yıl süreyle devletçe karşılanır. (7) Toplu Konut Kredisi Verilmesi (Sb./ Astsb./ Uzm.Erb./Erb.-Er): 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 21 inci maddesi gereği, terör eylemlerine muhatap olarak yaralanarak sakat kalan TSK mensuplarına, öncelik sıralamasına göre; - Malulün kendisi hayatta değilse, maaşa bağlanan dul eşi, - Eşi hayatta değil veya evlenmişse, maaşa bağlanan çocukları müştereken bu krediden faydalanır. Toplu konut kredisi miktarı her yıl DİE tarafından Türkiye geneli için ilan edilen yıllık tüketici fiyat artış oranı dikkate alınarak arttırılır. İstek halinde bu miktarın altında da kredi açılabilir. Krediye faiz uygulanmaz. Kredinin geri dönmesi hak sahibinin her türlü tazminatlar dahil olarak almakta olduğu maaşının 1/4 ü tutarındaki miktarın T.C. Emekli Sandığınca kesilmesi suretiyle yapılır. Kredinin vadesi borcun tamamen ödendiği zamandır. (8) Malul ve Sakatlarca Gümrüksüz Araç İthal Edilmesi (Sb./Astsb./Uzm.Erb./Erb.Er) 1615 sayılı Gümrük Kanunu 8/14-a maddesi uyarınca malul ve sakatlar tarafından ithal edilecek kara nakil vasıtalarına muafiyet getirilmiştir. Bu vasıtalar motorlu veya motorsuz koltuklar, bisikletler, motosiklet veya binek otomobilleri kapsamaktadır. Gümrük vergisinden muaf olunabilmesi için ithalatın mutlaka malul veya sakat kişi tarafından yapılması gerekmektedir. Ayrıca malul ve sakatın ortopedik bir rahatsızlığının olması ve ithal edilecek vasıtaların özel surette imal edilmiş hareket ettirici tertibatın bulunması şartı aranmaktadır. Binek otomobillerin ithali için Ankara Hibe ve Sakat Araçları Gümrük Müdürlüğüne, diğer araç ve gereçler için ise illerde bulunan Gümrük Müdürlüklerine müracaat edilmesi gerekmektedir. 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki olaylarda terör eylemleri nedeni veya etkisiyle çalışamayacak derecede malul kalan kamu görevlileri ile erbaş ve erlerin yakınlarından biri ile çalışabilir durumda olanların kendilerine kamu ve özel sektörde iş verilmesi hususu 4131 Sayılı Kanun ile düzenlenmiş olup uygulama İçişleri Bakanlığınca yürütülmektedir. (a) Çalışamayacak Derecede Malul Kalanların Hak Sahipliği: Çalışamayacaklarını en yakın sağlık kurulu olan Hastanelerden alacakları raporlarla belgeleyenler için ilk hak sahibi, malul eşidir. Eşinin olmaması veya talepte bulunmaması halinde çocuklarından biri (Yaşı küçük olan çocuklar 18 yaşını dolduruca hak sahibi oluyor ve bu hakları 10 yıl devam eder.), çocuklarının olmaması veya talepte bulunmaması halinde ise kardeşlerinden biri olmak üzere malul ailesinden “SADECE BİR KİŞİ BU HAKTAN YARARLANA BİLİR.” Başvuru yapan ilk hak sahibi değil ise, sıralı hak sahiplerinden feragat ettiklerine dair noter tasdikli beyanları da müracaat evraklarına eklenecektir. (b) Malul Personelin Hak Çalışabilir malulün kendisidir. (c) Bu kanun kapsamına göre ataması yapılanlardan; kendi hatası, kusuru ve iradesi olmaksızın, özelleştirme ve benzeri nedenlerle işten çıkarılanlar yeniden müracaat edebilirler. (10) Vergi İndirimi: 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunun 3239 sayılı kanunla değişik 31. maddesi gereğince herhangi bir kamu veya özel kuruluşta çalışan, sakatlık derecesi % 40 ve daha fazla (1., 2., 3., 4 üncü derece sakat) olan personel, vergi indiriminden yararlanır. c. Sakat Kalan Personele Tanınan Diğer Haklar: (1) Madalya ve Berat Verilmesi (Sb./Astsb./Uzm.Erb./Erb.Er): 2933 Sayılı Madalya ve Nişan Kanunu gereğince; TSK. Personeline Devlet Övünç Madalyası Teklif Edilmesi Hakkında Yönerge kapsamında değerlendirilen malül gazi personeline Devlet Övünç Madalyası ve Beratı verilir. (2) Malul Gazi Şerit Rozeti Verilmesi (Sb./Astsb.): Türkiye Cumhuriyeti Devlet sınırlarını korumak ve güvenliğini sağlamak görevi ile harpte veya devletin bekasını hedef alan terör örgülterine karşı yurtiçi ve yurtdışı mücadelede, her çeşit düşman ve terörist silahlarının tesiri ile harp bölgesindeki harekat ve hizmetlerin sebep ve tesiri ile yaralanarak malulen emekli hakkına sahip olan ancak emekli olmayarak göreve devam eden personele, “Malül Gazi Şerit Rozeti” verilir. (3) Hastanelerden Yararlanma (Sb./Astsb./Uzm.Erb./Erb.-Er): (a) Maaş bağlanan eş, çocuk, anne ve babalara başka bir sosyal güvenlik kurumunun sağlık hizmetlerinden faydalanmıyorsa, bunların tedavi giderleri T.C. Emekli Sandığınca ilgili mevzuat hükümlerine göre karşılanır ve sağlık karneleri T.C. Emekli Sandığı tarafından verilir. (b) Harp ve vazife malulü yedek subay, erbaş ve erler ile bunların aile fertlerinin sivil hastanelerin yanında Asker Hastanelerinden yararlanmaları, İç Hizmet Kanunun 70. maddesi gereği sağlanır. (4) Gazi Tanıtım Kartı Verilmesi (Sb./Astsb./Uzm.Erb./Erb.-Er): Terörle mücadelede malul kalarak aylık bağlanan T.S.K. personeline Gazi Tanıkım Kartı verilir. Bu kart ile refakatindeki eşi T.C.D.D. ve Denizcilik İşletmerinin iç hatları vasıtlarına (1. mevkide) ve belediye vasıtalarında ücretsiz seyahat ederler. (5) Okullara Öncelikle Alınma (Sb./Astsb./Uzm.Erb./Erb.-Er): Giriş koşullarını taşıyan vazife malulü çocukları ile öz kardeşinin Askeri Okullara giriş esasları aşağıya çıkarılmıştır. (1) KARA HARP OKULU: Giriş koşullarını taşımak kaydıyla; ÖSS’ den aldıkları puana ve bu puanlarının %10’ u oranında puan ilave edilir. (2) ASKERİ LİSELER: Giriş koşulu olarak diploma notu aranmaz, sınava giriş yılının HAZİRAN döneminde doğrudan mezun olmak yeterlidir. Ön sağlık, Beden eğitimi ve Mülakat seçimlerinde herhangi bir öncelik tanınmaz. Başarı puanı için; Ağırlıklı Ham Tam Puanın, % 50’ sini alanların Ağırlıklı Standart Puanlarına almış olduğu Ağırlıklı Standart Puanını % 25’ i ilave edilir. (3) ASTSUBAY HAZIRLAMA OKULLARI: Giriş koşulu olarak diploma notu aranmaz, sınava giriş yılının HAZİRAN döneminde doğrudan mezun olmak yeterlidir. Ön sağlık, Beden eğitimi ve Mülakat seçimlerinde herhangi bir öncelik tanınmaz. Başarı puanı için; Ağırlıklı Ham Tam Puanın % 45’ ini alanların Ağırlıklı Standart Puanlarına almış olduğu Ağırlıklı Standart Puanın % 25’ i ilave edilir. (6) Malulün Kendisinden Sonraki Kardeşinin Askerlikten Muaf Tutulması (Yd.Sb./Erb.-ER): (a) 1111 sayılı Akserlik Kanununun 10. maddesi 9. fıkrasına göre malul personelin kendisinden sonra gelen erkek kardeşi istekli olmadıkça silah altına alınmaz. (7) Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğüne Bağlı Yurtlardan Öncelikle Yararlanma: 2330 Sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun kapsamına giren personelin çocukları durumlarını belgelendir meleri halinde Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğüne ait yurtlardan öncelikle olarak faydalandırıl maktadır. Bunun için sözü edilen Genel Müdürlüğünün belirleyeceği tarihlerde müracaat etmeleri gerekmektedir. 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ile 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması hakkındaki kanuna göre kendilerine aylık bağlanan; (a) Sb., Astsb., Uzm.Erb. lar ile eş ve reşit olmayan çocukları, (b) Erb. ve Er ler ile eşlerin, yurtiçinde Devlet Demir Yollarında, Denizyolları Şehir Hatlarında ve belediye toplu taşı araçları ile belediye tarafından kurulan şirketler veya özel firmalar aracılığıyla yaptırılan toplu taşım işinde kullanılan araçlarda ücretsiz seyahat ederler. (9) Telsim “Onur Hat” Aboneliği (Sb./Astsb./Uzm.Erb./ Erb.Er): TELSİM A.Ş. Genel Müdürlüğünce Emekli Sandığı Tanıtım Kartı alma hakkına sahip tüm gazi ve vazife malullerinin kendileri ile TSK’ nde göreve devam eden İç Güvenlik yaralılarına hizmet amacıyla indirimli “Onur Hat” aboneliği verilmektedir. Bu uygulama ile aylık sabit ücretlerde %50, görüşme ücretlerinde % 40 indirim uygulanmaktadır. (10) TSK. Ali ÇETİNKAYA İlk Kurşun Rehabilitasyon Merkezi’ nden Yararlanma (Sb./Astsb. /Uzm.Erb./Erb.Er): Balıkesir İli, Ayvalık İlçesinde dört yıldızlı bir otel konumunda nefis manzaralı TSK. Ali ÇETİNKAYA İlk Kurşun Rehabilitasyon Merkezi tüm malul gazi ile 1. derece yakınlarına (eş/çocuk/anne/baba) 12 ay boyunca hoşça vakit geçirebilecekleri güzel bir tatil imkanı sunmaktadır. (11) Turkcell. “Destek Tarifesi” uygulaması (Sb./Astsb./Uzm. Erb./Erb.Er): Turkcell. “Emekli Sandığı Serbest Kartı” almaya hak kazanmış gaziler ve vazife malullerine, telefon abonelik ücretlerinde Destek Tarifesi uygulamaktadır. Ankara-Bilkent mevkiinde konuşlanmış ve 21 NİSAN 2000’ de açılışı yapılmış TSK. Rehabilitasyon ve Bakım Merkezi 21 A¦USTOS 2000 tarihinden bu yana hasta kabul etmektedir. Merkezde her türlü ortopedik (eklem hareket kısıtlıkları, amputeler, ortez ve protez uygulamaları, sekel bırakan nitelikte romatizmal hastalıklar, yürüyüş bozuklukları ve diğer ağrılı kas iskelet sistemi hastalıkları) ve nörolojik (omurilik yaralanması, beyin hasarı, inme, sinir sistemi hastalıkları) sakatlık ve özürlülüğün bulunduğu hastaların rehabilitasyonu yapılmaktadır. Merkezin 50 yataklı bakım merkezi bölümünde, bakım ünitesi ve yoğun bakım ünitesi bulunmaktadır. Bakıma muhtaç ve kimsesiz malul gazilerden bakıma muhtaçlığı GATA ve /veya TSK. Sağlık Kurulu raporuyla belgelenen ile kimsesizliği bir belgeyle onaylanan ve Merkez Başkanlığınca uygun görülen Malul gaziler bu üniteden istifade etmektedir. Başta gazilerimiz olmak üzere hak sahibi tüm TSK. personeli ile ailelerine hizmet vermekte olan TSK. Rehabilitasyon ve Bakım Merkezi’ nde poliklinik hizmetleri randevulu olarak verilmektedir. Muayene ve tedavilerinin yatırılmadan yapılabileceği, Ankara dışından gelmiş hastalar ve refakatçileri için bünyesinde 50 yataklı bir otel de hizmet vermektedir. (13) Özel Eğitim Merkezlerinden Yararlanma (Sb./Astsb.): Malul kaldığı halde kendi istekleriyle muvazzaflık hizmetlerine devam eden, Sb./Astsb.’ lar istedikleri takdirde her yıl özel eğitim merkezlerinden yararlandırılır. Gazi kartı sahibi muvazzaf ve emekli Sb./Astsb. ile bunların eşleri ve refakatindeki evli/bekar çocukları, gelin ve damatlardan, TSK. bünyesindeki Özel/Yerel Eğitim Merkezlerine girişlerinde günü birlik giriş ücreti alınmamaktadır. (15) Meskende Tüketilen Elektrik Enerjisinde İndirim: (Sb./Astsb.Erb./Erb.Er): Malul Gazi ve dul eşinin meskeninde (evinde) tükettiği enerjisine % 40’ ı geçmeyen oranda mesken tarifesi indirimi uygulanmaktadır. D. Sakat Kalan Personele Yardım Yapan Vakıf ve Kurumlar: (1) TSK. Mehmetçik Vakfı (Erb./Er.): TSK Mehmetçik Vakfınca, sakat kalan personele, sakatlık derecelerine göre yardım yapılmaktadır. Ayrıca; 1., 2., 3. ve 4 üncü derece sakat personele maaş bağlanmakta, çocukları için doğum, ölüm ve öğrenim yardımı yapılmaktadır. (2) TÜRKİYE Harp Malulu Gaziler, Şehit Dul ve Yetimleri Derneği (Sb./Astsb./ Uzm.Erb./Erb.Er): Askerlik mesleğine ilişkin ortak anıları yaşatmak, üyelerin onurunu korumak, haklarını savunmak, hayat şartlarını düzeltmek, sosyal ve kültürel hizmetlerde bulunmak aralarında dayanışma sağlamak amacıyla kurulmuştur. (3) Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu: Yardıma, bakıma ve korunmaya ihtiyaç duyan şehitlerimizin eş, çocuk, anne ve babalarını Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğüne bağlı birimlerde; - Bakım ve Rehabilitasyon merkezleri, - Toplum merkezleri, - Kadın Misafirhaneleri, - Yaşlı danışma merkezleri - Çocuk yuvaları - Yetiştirme Yurtları, - Kreş ve gündüz bakımevleri, - Huzur evleri, gibi kuruluşlarında kurum olanakları ve ilgili yönetmelikler çerçevesinde ihtiyaç sahiplerinin başvuruları öncelikle kabul edilmektedir. Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü ve İl Sosyal Hizmetler Müdürlüklerine başvurmak gerekmektedir . Sarıkamış Üstünde Kar... Tarih 1914. Hafız Hakkı Paşa acı içinde konuşuyor: “Bitti Paşam, ordumuzun kısm-ı küllisi mahvoldu.” Irak savaşı, ABD için her yönüyle Vietnam’ a benzemeye başlamış... Ölen asker sayısı nispeten küçük kalırken, yaralı sayısında büyük bir patlama yaşanmış; her ölen askere karşılık 9 yaralı varmış ve bu oran ABD savaş tarihinin en yüksek oranıymış... Irak’ tan dönen yaralı ABD askerlerinin önemli bir bölümü bunalıma girip ya sokaklarda yaşamaya başlıyor ya da “gaziler yurtları’ na yerleşiyorlarmış... ABD’ de toplam 300 bin kadar gazi evsizmiş. Irak’ tan evine dönen 30 bin asker de tedavi talebinde bulunmuş. Çünkü, her 5 kişiden biri ruhsal dengesizlik ve travma sonrası stres belirtileri gösteriyormuş. Artık ABD’ de sokakta, parklarda, kaldırımlarda yaşayanların dörtte birini gaziler oluşturuyormuş... Hepsinin de ruhsal dengesizlik veya uyuşturucu bağımlılığı sorunu varmış... Bundan 90 sene önce, bir oldu-bittiyle girdiği Büyük Savaş’ ta ilk karşılaştığı düşman, en eski düşmanıydı Osmanlı askerinin: Rus ordusu... İşte bu ezeli düşman, şimdi girdiği Büyük Harp’ te Doğu Prusya ve Polonya bataklıklarında her gün tümen tümen kurban verirken Kafkasya’ daki savunmasını da zayıflatmış... Osmanlı devletiyle işbirliği içinde olan Alman genelkurmayının bir planı, Osmanlı Devleti’ nin Başkomutan Vekili Enver Paşa’ nın da ağzını sulandırdı: Kafkaslar’ daki Rus ordusunun üzerine yürünecek; Ruslar’ ın elindeki Doğu vilayetleri geri alınacak; böylece henüz bir yıl önceki Balkan hezimetinin de yaraları sarılacaktı... Enver’ e getireceği kişisel şan-şöhret de cabasıydı... Şevket Süreyya Aydemir anlatıyor: “... Bizim cepheye vardığımız günlerde ordu, Karadeniz’ den İran sınırına kadar, her taraftan geri çekilme halindeydi. Zaten adına Kafkas Cephesi denilen bu cephede ordunun, bütün insanüstü gayret ve mukavemetine rağmen geri çekilişi, hemen hemen harbin başından beri başlamıştı. Harbin başında bu cephede elde bulunan kuvveti, canlı bir ordu, o zaman henüz 35 yaşını süren Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’ nın; adına Sarıkamış Harekatı denilen delice macerasıyla, birkaç gün içinde tamamen mahvolunca, Doğu Anadolu, düşman istilasına zaten açık kalmıştı. Bu Sarıkamış dramı oynanırken ben henüz asker değildim. Fakat, sonra asker olup da cepheye vardığımda bu muharebenin hikayeleri henüz canlı olarak yaşıyordu. Çünkü bu katıldığım birlikler, o harekata katılan alaylar ve tümenlerdi. Sarıkamış faciası, 90.000 kişilik bütün bir orduyu hemen tamamen yutmuş olmakla beraber, bu alaylarda hala, bu savaşın döküntülerinden birkaç kişi bulunuyordu. ‘Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik’ isimli eserin ifadesine göre, 10. Kolordu Sarıkamış harbine 40.000 mevcutla girmiş, 1800 mevcutla çıkmış; benim şimdi katıldığım 9. Kolordu da 20.000 mevcutla girmiş 1000 mevcutla çıkmıştı. Diğer birlikler de böyle erimişlerdi. Facianın sonunda, düşman kuvvetlerinin 9. Kolordu’ dan teslim alabildiği kalıntı şuydu: 106 zabit, 80 er, 1 kırık top kundağı, 8 at... Osmanlı ordusu, Balkan Savaşı’ nın açtığı derin yaraları tedavi ile uğraşıyordu. Devletin mali güçsüzlüğü Balkan Savaşı’ nda mahvolan savaş araçlarını bir-iki ay içinde yerine koymaya uygun değildi. Ordunun gençleştirilmesi gibi önemli bir karar da, birçok subay ve komutanı saf dışı bırakmıştı. Birliklerdeki subay boşluğunu doldurmak için, yeniden henüz dün emekli edilmiş birçok umutsuz ve üzgün subaya başvurma zorunluluğu doğmuştu. Bu nedenlerle, Osmanlı Hükümeti 1914 seferberliğinin kararını açıklamakla birlikte, ordu birliklerinden Ruslar’ la bir savaşa neden olmaması için sağduyulu önlemler almasını istiyordu. Ordunun en büyük endişesi, seferberliğini tamamlayamadan önce Rusya’ nın savaş ilan etme olasılığıydı. Fakat günler geçtikçe, Türkler neden olmadıkça Ruslar’ ın savaş ilan etmeyecekleri de anlaşılmıştı. Çünkü Ruslar için, Almanya ve Avusturya’ ya karşı savaşırken bir de Anadolu’ da savaş açmanın bir mantığı yoktu. Zaten Osmanlı devleti de genel seferberlik ilan etmekle birlikte tarafsızlığını henüz korumaktaydı. İttihatçılar, 1914 yazında Avrupa’ da esmeye başlayan savaş rüzgarlarında Almanlar’ ın yanında yer almışlardı. Almanlar, Fransız ve İngilizler’ in yanında yer alan Ruslar’ a karşı Osmanlı askerlerini kullanarak batı cephesinde rahatlamanın planlarını yapmaktaydılar. Bunun için Kayser’ in “Alman ordusuna eklenen bir süngü” olarak tasvir ettiği Osmanlı askeri kullanılacaktı. Sömürgecilik yarışında hiçbir çıkar hesabı yapmayı beceremeyen Osmanlı, adım adım, felaketlerle sonuçlanacak olan bir maceraya sürüklenmekteydi. Hiç yoktan girilen Birinci Cihan Harbinde, 1 Kasım 1914’ te Kafkas Cephesi açıldı. Doğudaki 3. Osmanlı ordusu savaş hazırlığına girerken mevcudu 190.000 insan ve 60.000 hayvandı. Kurmaylar, bu mevcudun 6 aylık iaşesi için yaklaşık 88 milyon kg. buğday, çavdar ve arpaya gerek olduğunu söylüyorlardı. Ama, 3. Ordu’ nun ambarlarında sadece 1.250.000 kg. yiyecek ve tahıl vardı o sırada... Ayrıca; sahra ve dağ toplarından başka top yoktu. Kolordularının ulaşım araçlarının sayısı, cinsi ve toplanma bölgelerinde iaşe güçlükleri, er ve subayların bedensel donanımları incelenince, bu ordunun bir saldırı ordusu değil, ancak bir savunma ordusu olabileceği açık olarak görülüyordu. Oysa, günün ideolojisi icabı “Turan Fatihi” olmanın hayallerini kuran Başkumandan Vekili Enver Paşa, verdiği harekat emrinde hedef olarak Tahran ve Aşkabat’ i gösteriyordu. Tahran harekat merkezine 1350 km., Aşkabat ise 2000 km. uzaklıktaydı. Ama Almanlar, Türkiye’ ye giden trenlerin üzerine, alay edercesine, “Enverland’ a gider” yazmaktan çekinmemekteydiler... O sırada Kaiser yararına Osmanlı topraklarında incelemeler yapan ünlü Alman generali Vonder Goltz Paşa şöyle diyordu: “Kafkasya’ da maalesef Napolyon Bonapart olduğunu iddia eden ve cahil yetişen birçok adam vardı. Bunlar, ordularına güçleriyle bağdaşmayan görevler vermişlerdir ve bu yüzden ordularını büyük zarara uğratmışlardır...” Yine aynı sıralarda Osmanlı ordusunu modernize etmek amacıyla Türkiye’ ye çağrılan Alman Askeri Yardım Heyeti Başkanı, bir başka Alman subayı olan Liman von Sanders ise, Enver’ in böyle bir maceraya atılmasını önlemek için cansiperane kavga veriyordu. Enver, 3. Ordu’ nun komutasını kendisine teklif edip harekat planlarını açıkladığında reddetmiş ve “bu harekatın gerçekleşme imkanı bulunmadığını” belirtmişti. Ancak, çok genç yaşta paşa olmuş Başkomutan Vekili’ nin etrafındaki kifayetsiz muhteris sayısı, aklı başındakilerden fazlaydı. Dolayısıyla Enver çabuk ikna oluvermişti; eğer 3. Ordu ile ani ve hızlı bir kuşatma yaparsa, Doğu Anadolu’ ya girmiş bulunan Rus ordusunu yok eder ve ününe ün katabilirdi... Enver ve kurmaylarının planına göre, 3. Ordu Sarıkamış’ a saldıracaktı. 11. Kolordu Ruslar’ ı oyalamak için sağ kanatta yer alacak; 9. Kolordu merkezde, yani Sarıkamış’ a geçiş yönünde olacak; önce Baldız’ a ardından da Sarıkamış’ a geçecekti. 10. Kolordu da İslamköy-Oltu-Penek yönünden, Baldız Yaylası’ ndan Allah-u Ekber dağlarına ulaşacaktı. Hedef, Ruslar’ ın arkasına sarkmaktı. İstanbul’ da, her birliğin günlük yürüme hızları hesaplanmış; hangi gün nerede olacağı, nerede buluşacağı ve saldırma noktaları tek tek belirlenmişti. Ancak; normal yürüyüşle 45 km’ lik yolun dağlara tırmanırken 65 km. gibi hesap edilmesi gerektiği ve daha da önemlisi, bu yürüyüşlerin -35/-40 derecelerde yapılacağı önemsenmemişti... Bu plana; “Olmaz! Havaları görüyorsunuz. Her yerde kar var. karakış başlamıştır. Bu şartlar altında, bu mevsimde harekat bir faciaya dönüşebilir. Kış şiddetini kaybetsin, yollar açılsın, düşmana haddini bildiririz” diye itiraz eden 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa, eskiden öğrencisi olan Başkumandan Vekili Enver’ den “Hacam olmasaydınız sizi idam ettirirdim...” sözünü duyunca istifa etmek zorunda kalmıştı... Komutayı Enver üstlendi... Osmanlı ordusu, 22 Aralık 1914 sabahı, 75 bin 660 savaşçısıyla toplam 118 bin 660 kişilik, 94 piyade taburu, 20 süvari bölüğü ve 228 topuyla “Sarıkamış Kuşatması” adıyla tarihe geçen harekata başladı. Oysa o sabah, dehşetli bir kar fırtınası ve tipiyle açılmıştı. Hava çok kötü olmasına rağmen ilk gün, harekat planı aynen uygulandı. İkinci gün kar ve tipi bir türlü aman vermiyordu, erzak ve teçhizat ileri hatlara taşınamıyordu. Askerler aç, çıplak, donanımsız, yalınayak başı açık durumdaydı. Zemheriler diye bilinen en soğuk günlerdi ama, onbinlerce asker dinmek bilmez bir tipi altında dağlara sürüldü. “Bu yaz, iki alayımızla Yemen’ den buraya naklonulduk. Yola koyulmamızdan dört ay sonra buraya ulaştık ki, Arabistan’ ın cehennemi sıcağı Köprüköy’ deki ayaz yanında nimet-i ilahi imiş. Burada çadırın perdesi buza kesmiş oğlak kulağı gibi kırılmakta ve kopmakta. Bölük kumandanım, beni sıhhiyeye nakletmiş ise de, tabip ve ilaç yokluğundan çaresiz kalıp tekrar takımıma döndüm. Akşam yaklaşınca Köprüköy’ e civar dağlardan tipi boşanır. Kumandanımız, gelecek cuma Başkumandan Enver Paşa Hazretleri’ nin teftiş ve hücum için geleceğini müjdeledi. O gelinceye kadar da yün içlik, çorap ve paltoların verileceğini ve Yemen yazlıklarını atacağımızı müjdeledi. Allah, devlete ve millete zeval vermesin. Başkumandan Paşa Hazretleri’ nin gelmesi ise ile, Moskof’ un kahrolacağından ve kafirin, karşımızdaki tepelerde geceleri seyrettiğimiz ocaklı ve mutfaklı karargahlarını ele geçireceği mizden subaylarımız çok emin. Şafak söktüğünde 2059 rakımlı Kızkulağı Tepesi’ nden Moskof obüs yağdırır ama şükrolsun, zafer bizim olacak. Gece bastırdığında, tepelerdeki Moskof ocaklarının ateşi gözlerimizdeki ayazı tandır közüne tebdil eyler. Başkumandan Paşa Hazretleri acele gelse ki, ateşe kavuşsak...” Oysa, Enver’ in gelip taarruzu başlatması, felaketin de başlangıcı olacaktı... Ne yazık ki, geleceği söylenen kışlık kıyafetleri taşıyan gemiler Karadeniz’ de Ruslar tarafından batırılmıştı. Bunu bilen, ama hiç açıklamayan Başkumandan Vekili, şu sözlerle soğuktan tir tir titreyen askerin maneviyatını okşamayı düşünmüştü: Türk askeri, sayıca az ama kış şartlarına hazırlıklı Rusların üzerine imkansızlıklar içinde yürümeye başladı. Gündüz başlayan yürüyüşte, yumuşayan çarıklar gece donuyor, bir mengene gibi ayakları sıkıyordu. Adım atmak imkansız hale gelmişti. Ayaktan başlayan donma, yavaş yavaş tüm vücuda yayılıyordu. Askerler olduğu yerde zıplıyor, atlar, kendini karların içine atıyordu. Ruslar ise Sarıkamış’ taki sıcak karargahlarında bekliyorlardı. Mehmetçikler durmaksızın yürüdüler, Baldız yaylasına, Çerkezköy’ e, Allah-u Ekber dağlarına, Sarıkamışa giden mevzilere yürüdüler. Açlık, soğuk, yorgunluk aman vermiyordu. Artık savaşmak için değil, hayatta kalabilmek için yürüyorlardı ama, ölüm birer birer değil onar onar vurmaya başladı birlikleri... Arada sırada Rus askerleriyle çatışmaya giriyorlardı. Ama en büyük savaş doğaya karşı veriliyordu. Şiddetli tipi yüzünden 2 Türk tümeni birbirine saldırmış ve bu olay 2000 askere mal olmuştu. Donup kalan neferler, ordunun geçtiği yola bırakılan işaret taşları gibi diziliyordu. Kimi çömelmiş, kimi oturmuş, kimi yuvarlanmış, kimi de bir ağacın gövdesine dayanmış kardan heykellere dönüşmüşlerdi. 9. Kolordu Kurmay Başkanı Yarbay Köprülülü Şerif İlden, şahit olduğu manzarayı şöyle anlatıyordu: “... En nihayet dağa çıktık. Bizi çok geniş ve uçsuz bucaksız sanılan bir kar yaylası karşıladı. Pek yorulmuş ve takatsiz düşmüştük. Tam yayla üstünde keskin bir rüzgar ve şiddetli bir tipi başladı. Bu andan itibaren göz gözü görmez oldu. Kimsenin kimseye yardım etmesi ve hatta söz söylemesi, sesini işittirmesi imkanı kalmadı. Uzun, sonsuz denecek kadar uzamış olan yol kolu dağıldı. Herkes kendi canının derdine düştü. Asker enginlerde, dere içlerinde, orman bucaklarında, nerede bir kara nokta, dumanı çıkan bir ocak gördüyse oraya saldırdı ve kolordu çözülüp eridi... Subaylar çok uğraştılar, fakat kimseye söz işittirmek gücü kalmamıştı. Hala gözümün önündedir; yol kıyısında karların içine çömelmiş bir er, bir yığın karı kollarıyla kucaklamış, titreyerek, feryat ederek dişleriyle kemiriyor, tırnaklarıyla kazıyordu... Kaldırıp yola götürmek istedim. Er önceki hareketlerini hiç bozmadı ve beni hiç görmedi. Zavallı cinnet geçiriyordu... Böylece şu uğursuz buzullar içinde biz belki 10 binden çok insanı bir günde karların altında bıraktık ve geçtik...” 23 Aralık 1914’ te, harekatın acı sonucunu, Hafız Hakkı Paşa şu cümleyle açıkladı Enver’ e: “Bitti paşam, ordumuzun kısmı-ı küllisi mahvoldu.” Bu haber üzerine Başkumandan Vekili atının yönünü geriye çevirdi; önce Baldız, adından Pasinler üzerinden Erzurum’ a ulaştı. Orada kimseye görünmeden bir araç temin ederek İstanbul’ a kaçtı. Kimseye bir açıklama yapmadı ve Sarıkamış hakkında konuşulmasına da engel oldu. Dönüşünün hemen ertesinde, Çanakkale’ deki 19. Tümen’ in komutanlığına yeni tayin edilmiş olan Yarbay Mustafa Kemal’ le Harbiye Nezareti koridorlarında karşılaştı. M. Kemal’ in savaş hakkında sorduğu “Nasıl geçti?” sorusuna kısaca “İyi geçti, vuruştuk işte...” diyecekti... Bu facia hakkında düşüncesini de, bir sohpet sırasında Harbiye Nezareti Ordu Daire Başkanı Behiç Bey’ e açıklayacaktı: “Bunlar nasıl olsa birgün ölecek değiller miydi?” Köprülülü Kurmay Yarbay Şerif İlden, sonunda esir düştüğü Sarıkamış Harekatını anlattığı anılarını şöyle bitiriyor: “... Enver, devlet işleriyle ilgili her girişime atılırken belki can atarak ‘Aman batıyor, kurtarayım’ demiştir. Fakat girişimi başarısızlığa uğrayınca sadece basit bir dudak büküşüyle ‘Zaten batacaktı, battı’ deyip geçtiği ise kesindir... ... Tarihlere ant olsun ki, büyük bir Türk ordusu bilgisiz ve deli komutanın hırsıyla yüksek dağlar üstünde kara kışın tipisiyle yüzyılların düşmanının güllesi ve kurşunuyla uğraşa cenkleşe ulusal bağımsızlık uğruna tümüyle mahvoldu da, bir eli bile sırt çevirmedi... Görünüşe bakılırsa; Sarıkamış’ a ulaşmayı başaran, ama kentin hemen dışında soğuğa teslim olan bir Türk birliğinin askerleri, Rus kurmay başkanı Pietroroviç’ i Enver’ den daha fazla etkilemişti. Şöyle not aldı anı defterine Rus subayı: “... Allah-u Ekber Dağları’ ndaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel tanrılarına teslim olmuşlardı. 24.12.1914 Perşembe...” Enver bu kadar kanla da doymayacak, dört ay sonra Filistin ve Çanakkale’ de, bir yıl sonra da Galiçya’ da harcayacaktı binlerce Türk askerini... Ertesi ilkbaharda, karlar eriyince felaketin boyutu daha bir belli oldu, ortaya çıktı. Türk askerlerinin cansız bedenleri, bütün kış boyu kurdu kuşu beslemişti... Yöre köylüsü, ağaçların üstünde at, katır ya da insan iskeletleri görüp dehşete düşüyordu; “O iskeletler nasıl çıktı oraya?” diye... Oysa, ağacın üstüne çıkan iskeletler değildi; ağacı tümüyle örten karların üzerinde yol almaya ve dağı geçmeye uğraşan 3. Ordu erleri donup kalmışlardı kıvrıldıkları yerde... Cesetlerini önve vahşi hayvanlar parçalamış, sonra da kuşlar, kargalar didiklemişti. Etlerinden sıyrılan iskeletler de karların erimesiyle ağaçların tepesinde kalmışlardı. Sarıkamışlı bir ihtiyar şöyle anlatıyordu gözlemini: “Buradan o dağlara baktığımızda, üzerine kar düşmüş çalılıklar gördük. O çalılıkların, kurda kuşa yem olmuş askerlerimizin kemikleri olduğunu yanlarına gidince anladık...” 90 yıl önce sayısız yokluk ve perişanlık içinde dört bir cephede vuruşan Türk askeri, ne yazık ki, Çanakkale dışında doğru dürüst tek bir başarı kazanamadı... Anavatanından kilometrelerce uzakta, maceraperest birkaç başıbozuğun hezeyanları uğruna kahramanca canını veren bu insanları ne yazık ki artık hatırlayan yok... Mehmet Akif’ in dediği gibi, “...karşımızda vatan namına bir kabristan yatıyor...” Ne tam sayılarını, ne de hepsinin isimlerini biliyoruz... Geri dönmeyi başarabilenlere kimse “gaziler evi” hazırlamadı; bir “ruhsal tedavi” ye ihtiyaç duyup duymayacaklarını düşünmedi... Esir düşenlerin mübadelesinde hiçbir resmi görevli bulunmadı. Aynı savaşa katılan diğer devletlerin yetkilileri cepheye gönderilen katır ve eşeklerinin “isim” leriyle kaydını tutmuşken, Kızılay, kaç Türk askerinin geri döndüğünü bile bilmiyor. Ama, toplum hafızası bu kayıpları unutmaya istekli değil; tam tersine, günümüzdeki duyarsızlık örneklerini gördükçe 90 yıl öncesinden daha fazla etkileniyor. Genelkurmay Başkanı’ na “Bana gözlerimi geri verin komutanım...” diyen Güneydoğu kahramanını göğsüne basıyor; askeri hastaneye alınmayan Kore ya da Kıbrıs gazisinin dramını dikkatle izliyor... Gün gelecek, ülkesi, vatanı ve geleceği için canını ortaya koyan bu insanlara “gazi evi” yapıp “ruhsal tedavi” de uygulayacaktır kuşkusuz... Çünkü uluslar, kahramanlarını önemsedikleri oranda güçlü oluyorlar... Palavradan kahramanlık menkıbeleriyle değil... Sarıkamış Türküsü Sarıkamış üstünde kar, Kar altında Mehmedim yatar, Gülüm donmuş kara dönmüş Gören sanmış yarini sarar. Kimi Yemen kimi Harput Üzerinde ince çaput Avut yiğit, gönlün avut, Yar sarmazsa Mevlam sarar! Gündemi Kim, Nasıl Belirliyor? Eski dilde “ruzname” bugünün dilinde gündem; meclis, kurultay gibi toplantılarda görüşülecek konuların tümü. Ya da belli başlı meselelerin ortaya konulup, çeşitli taraflarca farklı bir biçimde ele alınması. Peki... bir meselenin görüşülecek, tartışılacak deecede kayda değer olmasını kim belirliyor, bunu nasıl gerçekleştiriyor? Genel-geçer görüş medya üzerine yoğunlaşır. Teknolojinin gelişimi enformasyonun önem ve imkanlarını büyük ölçüde arttırmış ve yaygınlaştırmıştır. Radyo ve televizyonlar milyonlarca insana ulaşmaktadır. Basın, dünyada dördüncü kuvvet olarak görülür, kabul edilir. Bir anlamda demokrasinin teminatıdır. Güç ve iktidarın kaynağıdır. Çünkü, enformasyon iktidarlar için önemli bir araçtır. Dolayısıyla iktidarlar enformasyon tekeline sahip olmak, kontrol etmek isterler. Diktatörlük rejimlerinde bu iş daha kolay gerçekleşir. Enformasyonun tümü kontrol edilir, iktidar aracı olarak çalıştırılır. Basın Özgürlüğü Basın ya da günlük dilde medyanın üç temel prensibi vardır: 1- Otoriteye karşı bağımsız olmak; 2- Baskı gruplarına karşı bağımsız olmak; 3- Ekonomik güce, paraya karşı bağımsız olmak. Basınla iyi geçinemeyen, amaçlarına alet edemeyen iktidar, susturmayı, baskı altına almayı, sindirmeyi yöntem görür ve uygular. Her ülkenin basını, o devletin realitesinin bir parçasıdır. Basın toplumdan çok farklı değildir. Çam ağacından oluşmaz. Basın Kanunu’ nun 3. maddesi; “Basın özgürdür” hükmünde bulunur. Ve “bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma” haklarını kapsar. Oto-kontrol sistemi ise, basındaki aşırılıkları önlemenin yolu olarak kabul görür. Türkiye’ de Genel Durum Milli meselelerde dayanışma içinde ve hükümetle işbirliği halinde hareket etmesi zaruri olan basın, Türkiye’ de nasıl bir fotoğraf verir? Ülkeye zarar verecek yayından dikkatle kaçıyor mu ya da yarar sağlayacak yayın politikalarını nasıl güdümlüyor Türk basını? Bireyin özel hayatı ve haklarına karşı saygılı mı? Basın özgürlüğünün objektif kullanılması, demokratik mekanizmanın sağlıklı işlemesine uygun mu? Bir toplumun yaşamındaki yeri ve önemi başlı başına bir araştırma konusu olduğu inkar edilebilir mi? Düşündürücü nitelik taşıyan bu soruları, yanıtlamadan önce derinliği ve ciddiyeti olan bir örnek verelim. Son 5 ay içerisinde 47 askerimizi şehit verdik. Bu süreçte 153 yaralımız var, yani gazimiz. Şimdi bu gelişmeler, gündemi işgal edecek nitelikten yoksun mu? Medyada tek bir sütun halinde ve arka sayfalarda verilmesinin sebebi ne? Hangi gündem kulakları sağır, gözleri kör ediyor? Vatandaş bu haberleri istemiyor da, “gelinim olurmusun” tipinde ya da eğitimini tamamlayamamış ama “star” olmak isteyen binlerce genci kıyasıya yarıştıran programları mı talep ediyor? Futbol terörü gazete ve televizyonlarda günlerce verilirken, bölücü terör neden es geçiliyor? Gazilerin trajik yaşam biçimlerini ve sorunlarını yansıtan Gaziler Dergisi’ nin üzerine geliniyor, ama gazileri haber bile yapmayan medya’ ya ses çıkarılmıyor. Gazi temsilcisi derneklerin, vakıfların ne yaptığı sorulmuyor. Türk Sineması Gazileri Hatırladı? Uğur Yücel Yazı-Tura ile iki Gazinin sorununa kamerasını çevirmiş II. Dünya Savaşı yıllarında ABD’ li sinema yapımcıları savaşın değişik cephelerini yansıtan filmler yaptılar. Amaç kamuoyunu savaş olgusu ile tanıştırmak ve bilinçlendirmekti. Türk sineması ise savaş temasını işleyen yapıtlara gereken özeni göstermedi. Adeta es geçtiler, unuttular. Oysa ülke 15 yıl “düşük yoğunlukta” ama 30 bin insanın canını yitirmesine, yüzbinlerce gazinin kaderleriyle başbaşa kalmasına neden olan bir savaş yaşadı. Kameralar bu savaşın, geride kalanları üzerine odaklanmadı; Uğur Yücel’ in “Yazı Tura” sına kadar. Sisle kaplı süreç, savaşın unutulan bir cephesini yani eve dönenleri, gazileri sanki unuttu, yok saydı. Gelelim Uğur Yücel’ in “gönüllerin filmi olur” şeklinde nitelediği Yazı Tura filmine. Ölümle Yazı Tura Oyunu Askere giden ve Güneydoğu’ da yaşanılan savaşa katılan iki genç üzerine yoğunlaştırılmış senaryo, yorumsuz, açık ve gerçek çıkmış beyin hücrelerinden. Psikolojik açıdan seyirciyi rahatsız eden, hüzünlü, bir o kadar hırçın ve saf bir duygu yüklendirilmiş Yazı Tura’ ya “Bu filmdeki karakterler esasında tanıdığım ve bildiğim karakterler. Bunlar mahalle arkadaşlarım. Hiç bir yere mektup göndermeyen bir film bu. Her şey çok açık filmde” diyor Uğur Yücel bir ropörtajında. Doğrudur Terörle Mücadele gazileri dört bir yanda, kaderleriyle başbaşa. Organize değiller seslerini çıkaramıyorlar. “Bir ruh durumumu filme yansıttım” diyor, ünlü sanatçı. Bu bir mesaj. Vurdumduymaz bireylerin oluşturduğu topluma açık bir gönderme. Gelecek ile hayalleri olan iki gencin, savaş sürecinde ölümle yazı tura oynaması ilginç bir paradoks olarak işlenmiş. Bu ölüm kalım meselesi seyirciye ironik uslupta inceden inceye verilmiş. Usta Oyuncudan Yönetmenlik Dersi Yazı-Tura sürekli hareket halinde bir kamera, dijital görüntüler ve amatör bir film havasıyla başlıyor. Belgesel bir yapıt gibi. Teknik açıdan ilginç bir deneme. Yalnız bununla kalmıyor. Özgün senaryosu ile seyirciyi yerinden hoplatıyor. Savaşın hayatta kalan tanıklarının gözlerinden bakıyor dünyaya... Ve yalnızlıklarını vurguluyor. Bir söyleşide “Türkiye’ deki on yönetmenden sekizi kötü yönetmen olduğunu öğrenemeden ölecek” diyen sanatçıya, iri laflar ediyor mu diyeceğiz? yoksa ağzına sağlık mı? Üstelik Uğur Yücel kendini yönetmen de saymıyor. Ama güzel ve hoş çiviliyor sorunu. Yıllardır gaziler üzerine sinema sanatı neden üretime geçmiyor? sorusunu sorduk, tık yok. Oysa gazi nüfusu, eşleri, anaları-babaları ve çocukları ile milyonları ifade ediyor. Hiç bir yönetmenin, yapımcının aklına gelmiyor mu? Öyküsü Çok Düşündürücü Hayalet Cevher, İstanbul’ da yaşıyor. Tren istasyonunda “Gazi” adlı büfesini açıyor. Ancak deprem bu hayalini yerle bir ediyor. Bu arada kirli işlere bulaşıyor. Sol kulağı patlayan mayının etkisiyle duymuyor. Gerçekten hayalet gibi yaşıyor Gazi Cevher. İkinci kahraman Rıdvan. Şeytan Rıdvan. Futbolcu olmayı hayal ediyor. Fenerbahçe belki de milli takım da oynamayı kurguluyor. Ancak hain mayın ayağını alıp götürüyor. Eve dönüşte, uyum sağlayamıyor. Bir gölge gibi yaşıyor. Çevresi de umursamıyor onun bu gölge yaşamını. Filmde ilginç bir kare, yürekleri sızlatıyor. Şeytan Rıdvan’ ın kahvehanede “sizler için savaştım, bacağımı sizler için kaybettim” sözleri duyarlı seyirciyi iç hesaplaşmaya itiyor. İki öyküde çok ilginç. Aslında derinliğine inildiğinde ne kadar çok ilginç öyküler çıkar gazilerle ilgili. Ah, bir bilebilseler bizim ünlü yönetmenler. Mesajı Almak Zorundayız Savaşta yaralanan, çoğunluğu Anadolu’ nun köy ve kasabalarından gelen gaziler... Gazi oldun diye sırtı sıvazlananlar... Hiç psikolojik desket almadan evlerine dönenler... O kada çok mesaj var ki... Bu sayfaya psikolojik destek kısmını alıyorum. Savaş sonrası gazilerin mutlak surette rehabilitasyona tabi tutulmaları gerektiğini bilim avazı çıktığı kadar bağırıyor. Onları “yeniden uyum programına” dahil etmeden bir başlarına toplumun içine göndermek çok çılgınca bir yaklaşım. Birer birer intihar ediyorlar. Yalnız onunla da kalmıyor. En yakın çevresine zarar verdiklerini, en çok sevdiklerini ölümle sonuçlanan bir eyleme soktuklarını gazetelerin üçüncü sayfaları veriyor. Duymak, görmek ve bir şeyler yapmak için kaç gazinin kendini ya da bir yakınını öldürmelerini bekleyeceğiz? Ya da gidin Yazı-Tura’ yı seyredin. Umarım mesajı alırsınız. Risk taşıyan Polis, çeşitli sorunlar nedeniyle baskı altında çalışıyor 18 yıllık polis memuru Okan Dokumacıoğlu, psikolojik rahatsızlıktan dolayı cinnet geçirdi. Urla İlçe Emniyet Müdürlüğü’ nde görevliydi. İzmir Emniyet Müdürü Halil Tataş, sorunlarından ötürü beylik tabancasına el koymuştu. Polis için öneme haiz değer olan tabancasının, mevzuat gereği alınmasına dayanamadı. Can yoldaşı, sırlarının paylaşıcısı annesinin evine geldi, amirlerini ve arkadaşlarını arayıp intihar edeceğini söyledi. Evine psikolog getirildi. Çevik kuvvet bölgeyi kontrol altına aldı. Kurturma ekipleri, dokuzuncu kattan atlama ihtimaline karşı yere hava yastığı serdi. Polis müdürleri, yakınları ve psikologla kapı ardından konuşan Polis memuru Okan, kapıyı açtı ve ihtihar eylemine son verdi. Ekip aracına binmemek için direnen Polis Okan’ ın, gazete fotoğraflarına yansıyan görüntüsü iç burkucuydu. Ruh Sağlığı Hastanesine Sevk Edildi Meslektaşlarına bir süre direnen Polis Okan, İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ ne getirildi, acil servise gitmemek için direndi. Zorla içeri sokulan Polis Okan’ a iğne yapıldı ve ruhsal tedavi görmesi için Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’ ne sevkedildi. Emniyet Müdürü Tataş’ ın son cümlesindeki “ağabeyi de şizofreni tedavisi görmüş” demesine pek anlam veremedim. Ruhsal hastalıkların ırsi olduğu mu kanıtlandı? İki kardeş polisin ruhsal sorunları kalıtsal mı? Yoksa polise gösterilen ilgisizliğin, duyarsızlığın, vefasızlığın, çağdışı mesailerin, cüce maaşların yansıması mı? AB’ ne giriş çığlıklarının atıldığı, “Uyum Yasaları” nın suratle geçirildiği bir süreçte, “işkence” kavramı dışında polis teşkilatı ile ilgili ne gibi iyileştirme projeleri var? Batı ülkelerindeki Polis ile uyumlu hale gelebilecek çalışma ve proje ile ilgili neler sunuluyor polisin önüne? Çalışma saatleri, polisin, ailesiyle ve de sosyal hayatıyla ilgili sorun yarattığı biliniyor. Sosyal tesislerden yeterince yararlanamadıkları bizzat polis memurları tarafından dile getiriliyor. İstedikleri hastanede, istedikleri doktoru seçme özgürlükleri yok, ama kurşunları “leblebi” gibi yeme yetenekleri, görevleri var. Tüm devlet memurları, ulusal ve dini bayramlarda tatildeyken, polis karakolda nöbette... Onlar sadece üniformadan ibaret değil. Birer insan. Seslerini ilgili kurumlar gereği kamuoyuna duyuramazlar. İdari soruşturmalarında “adalet” kavramı pek çalışmaz. Ama toplumun önüne olumsuz bir tablo ile resmedilerek atılırlar. Bakınız polis fotoğraf karelerine, ellerinde joplarla görüntüleri sıklıktadır. Böyle mi polise sahip çıkacağız? Böyle mi onları Batı Polisi’ nin düzeyine ulaştıracağız? Gazi Polis’İ bile telaffuz edemezken... Şehit polis’ in yakınlarına karşı vurdumduymazlık örnekleri sergilerken... Ne zaman adam olacağız? Sabır taşı olsa insan çatlar.
Şehit Anasına Zulüm... Basın dünyamızın kalemleri şehit ve gazilik olgusu üzerinde ya hamaset yapıyor ya da mürekkebi tükeniyor. Devlet ile kamuoyu arasında “yapıştırıcı” bir niteliğe sahip kalemşörlerin, şehit ve gazi kavramlarını gündeme taşımalarında sergiledikleri tutukluğu anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Oysa şehit ve gazi nüfusunun milyonlara vardığı bir ülkede, onlarla ilgili haberler ve makaleler yeri göğü inletmeli. Ancak bu konuda kapı duvarla karşılaşıyoruz. Kalemini çok az sayıda bu iki olgu üzerinde çalıştıranlar, şunu iyi bilmelidirler ki, bir ülkenin güvenliği ile şehit ve gazilerine verdiği önem parelellik sergiler. Gazetecinin asli mesleğinden uzaklaştığı, başka mecralara yelken açtığı zaman ve mekan dilimindeyiz. Medyada tenzih etmemiz gereken güzide insanlar var; onlardan biri Taşkın Şenol. Zaman zaman şehit ve gazi nüfusunun yaşadığı dramı yansıtmaktan çekinmiyor. Konuya hamasetten uzak bir biçimde yaklaşarak, okura gerçeğin acı şerbetini içirmekte de hiç zorlanmıyor. Dolayısıyla Taşkın Şenol’ a övgü göndermek bir boyun borcu oluyor. “... 18 Nisan 1992’ de 3 Astsubay arkadaşı ile birlikte PKK’ lı teröristlerce vahşice şehit edilen Astsubay İlhan Hamlı’ nın 67 yaşındaki gözü yaşlı, gönlü yaşlı annesiyim... Bir bacağını Güneydoğu’ da bıraktıktan sonra evine dönen kahraman gazimize ait sitem dolu satırları köşenizde okuduktan sonra onun haklı tepkisine bir şehit anası olarak yaşadıklarımı eklemek istedim. Bilemiyorum, gazinin sesini duymayan, şehidin anasına vefasızlık yapan bir başka ülke var mıdır? Ne yazık ki, bu ülkede vefasızlık, çözümsüzlük ve duyarsızlık ayrım yapmaksızın insanların canını yakıyor. Bizim çocuklarımızı acımasızca öldüren, sakat bırakan teröristler “Eve Dönüş” yasası ile affediliyor... Gücünüz Bana Mı Yetiyor? Evet Şehit anası Taşkın Şenol’ un köşesinde böyle sesleniyor: “Gücünüz bana mı yetiyor? Nakdi Tazminat’ ı zaman aşımı gerekçesiyle hak sahiplerine ödemeyen yetkililere bizde soruyoruz; “Bu parayı nerede kullandınız, kullanacaksınız?” Şehid ailesinin hakkı olan bu tazminatı, Hazineye devrederken, altına imza koyan, Ey Yetkili !.. hiç mi vicdanın sızlamadı? Yatağında nasıl rahat uyuyorsun? Hesap Ver... Ey yetkili !.. Canından, yavrusundan olmuş bir anneye mi gücün yetti? “... Bugüne kadar başvurmadık kapı bırakmadım ama bir sonuca da ulaşamadım. ... Artık devletten gelecek hiç bir yardımı istemiyorum...” diyor, şehit anası... Ey Yetkili ! Hani bir düğmeni koparanın 6 ay hapis yattığı ülkede şimdi mutlu musun? Üzülme şehit anası Bedriye Hamlı... Allah katından her şeyi görüyor şehidimiz İlhan Hamlı. Ey Yetkili !.. Son söz sana; bu dünyada işi yırttın ya öbür dünyada... Şehit İlhan Namlı seni bekliyor...
|