Uzun bir süreç... Her veri, bilgi ve
belge bir çok an’ ın izlerinde “Gaziler” dergisi potasında eridi. şehit
ve Gazi olgusuna, politik, ekonomik, sosyal ve popülist kaygılardan
uzak, araştırmacı, sorguluyucu bir mantıkla ve objektif bir gözlük
takarak yaklaşıldı.Türkiye’ de ilk kez Mart 1922’ de, gazilerin,
yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntıları; resmi geçit töreni dışında ve
hamasi edebiyat yapmadan kamuoyu gündemine taşıyan...şehit ve Gazi
üzerinde dönen politik, ekonomik ve şahsi çıkar dolaplarını deşifre
eden...
Kan sıkıntısı çekilen sıcak savaş döneminde, şubat-1993’ de ‘Kan Bağışı’
kapampanyası ile siyasetçilerin, ordunun, yetkililerin, iş dünyasının ve
halkın takdirine mazhar olan...
Yabancı ülke gazilerine tanınan yasal hakları, uygulanan programları,
tasarlanan projeleri, gazi organizasyonlarını ve işlevini Türk
gazilerinin bilgisine sunan..."Gaziler” Dergisi ve çalışanlarının
iddiası şudur:
“Biz, Türkiye’ de ‘gazilik’ olgusu üzerine yayın yapan ilk ve tek
dergiyiz. Yetkilimiz, İstanbul Valiliği tarafından verilen Mart 1983
K-542-10406 sayılı belge ile aldık. Gücümüz ise; dördüncü kuvvet
basından kaynaklanır.
Amacımız; gazilik kavramının derinliğine inmek, tüm detayların ortaya
çıkmasına aracı olmak, gazilerin bilinç düzeyini yükseltmek, kamuoyunu
bilgilendirmek ve yetkilileri harekete geçirip, izlemektir.Ancak, tüm bu
faaliyetler gerçekleştirilirken zaman zaman bazı yetkililer tarafından
araştırılmadan, değerlendirilmeden önyargılı tavırları ile
karşılaşmaktayız. Elbette ak ile kara ortaya çıkmalı... şehitler ve
gaziler üzerine politik ve ekonomik çıkar amaçlı manipulasyonlar deşifre
edilmeli... Bu noktada herkes hem fikir. Ateş olmayan
yerden duman tütmez... Ama duman hanfi yönde? Bunun yanıtını düşünerek,
tartışarak ve inceleyerek bulmaya çalışalım. Günah keçisi olmak kimsenin
kabulleneceği bir durum değildir. Dezenformasyon tuzaklarından
kurtulalım ki, kafalar karışmasın.Kore Savaşı’ ndan bugünlere, 50
yılı aşkın bir süreçte gazilik kavramını karıştırdığımızda; yeterli ilgi
gösterilmeyen, bir kaç kurum dışında desteklenmeyen ve problemleriyle
giderek büyüyen bir çerçeveyi karşımızdaki duvarda çivili görürüz.
Bakmasanız ya da görmemezlikten gelseniz de o, duvarda anlaşılacağı günü
bekler.Gazilik olgusunu yardım, bağış gibi konulara indirgemeden
irdelemenin tam zamanıdır. Konuya yardım, bağış persfektifinden bakmak
gazilere yapılan en büyük haksızlıktır. Onların cesur birer kahraman
olduğunu unutmaktır. Anayasa’ nın 61. maddesi gazilere gereken önemin
eşit şekilde verilmesini hükmeder. Ancak, onlarca hükümet gazilik
kavramını ihmal etmiştir. Gazilerle ilgili bir çok yasa ya meclis
raflarında ya da henüz hazırlanmamıştır. Türkiye’ nin jeopotik konumu
itibariyle güvenlik sorunu en temel, en güncel meselesi olduğu konusunda
hemfikiriz. Yaşadığımız terör vebası belleklerimizde yerini
korumaktadır. Gelecekle ilgili kaygılar dünya devletlerinin gündemini
işgal etmektedir. Kargaşa içinde yüzen bir dünyada, güvenlik sorunu ile
gazilerin el üstünde tutulmasını bir arada gören uluslar güçlü olarak
ayakta kalacaktır.Gazi temsilcisi dernek ve vakıflar silkelenmeli,
gazilerin seslerini meclise taşımalıdır. Gazilerin; eşleri, ebeveyinleri,
çocukları ve yakın çevresi ile geniş bir tabana sahip olduklarını
hatırlatacak, yaklaşımları, siyasi iradeye sunmak görev kabul
edilmelidir. Sivil toplum kuruluşlarının temel amaçları bu tip
çalışmalarda önem kazanır.Bu konuda adım atmak istelen her kuruma,
kişiye açık olduğumuzu beyan ediyoruz. Dergi sayfalarımızı, gazilik
olgusu ile ilgili her türlü düşünceye, tartışmaya açıyoruz.Gün ışıgına
bugüne değin gereğince (!) çıkmayan “Gazilik” meselesini aydı
<%if sayfa="1" then%>
GAZİ EŞLERİNİN ÇİLEKEŞ YAŞAMINA İLGİSİZ KALAMAYIZ
Yıldan fazla bir süredir aktif çalışmaktayım. Yaşayan, deney sahibi
olan, gözlemleyen biri olarak, savaşın insan üzerindeki etkilerini,
başımdan geçenleri, hissettiklerimi sizlere yansıtabilirim.Biz savaşın
gerçek etkilerini bilmiyoruz. Bunu ileri sürüyorum çünkü aile askeri
yolcular, o, gazi olarak geri döner ve bizler onun hiç bir şekilde zarar
görmediğini düşünürüz. Askerler ve eşler için önemli olan savaşa giden
yakınlarının sağlam eve dönmesidir. Böyle olunca, gazilerin savaştan
sonra ortaya koydukları farklı davranışları, psikolojik problemleri
savaşla ilişkilendirmeyiz.İlk eşim savaştan döndüğünde çok tecrübesiz ve
bilgisizdim. Eşimde gözle görülebilecek hiç bir yara izi yoktu.
Dolayısıyla herhangi bir sorunu olabileceğini hiç düşünmedim. Ama böyle
düşünmekle yanlış yaptığımı sonradan farkettim. Bana attığı ilk tokat
onu sorgulamamı sağladı. Ve kendi kendime evlendiğim insanın savaştan
döndükten sonra aynı insan olup olmadığını sordum. Ama yine de -
herhangi fiziksel bir yarası olmadığı için - onun ileride
iyileşebileceğini umut ettim. Ancak çok yanılmışım.Vietnam’ dan
döndükten 6 ay sonra onunla evlenmiştim. Ve hayatım tamamen değişmişti.
Sürekli bir biçimde evde kavga, döğüş eksik olmuyordu. Bu anormal
durumun tek sebebi bemin durum kavrayamamamdı. Eve işten döndüğümde,
eşimi arkadaşlarıyla salonda uyuşturucu kullanırken buluyordum. Eşimle
aramızda artık bir iletişim bağı yoktu. Ben ise, her zaman kendimi
suçluyordum, olayların hep benden kaynaklandığını zannedip,
kavgalarımızın sebebi olarak kendimi görüyordum. Sonunda bu hayata
katlanamadım ve onu terkettim. Bir yenilgiye uğramış gibi hissettim ve
bu ilişkiyi kendi güvenliğim ve aşkım için sona erdirdim.İkinci
evliliğim çok kısa bir zaman diliminde gerçekleşti, çünkü birbirimize
aşık olmuştuk. Rick çok sessiz bir insandı. Fiziksel engelini hep işinin
başındaydı. Tamamıyla PTSD’ den etkilenenlerden farklıydı. Her zaman
çalışkan, hatta çoğu zaman mesaiye kalıyordu. Aslında Rick’ de PTSD’ nin
etkisindeydi, ancak onun yöntemi “red” etmekti. PTSD’ den hiç
etkilenmemiş gibi davranıyor, sürekli çalışarak kendini tedavi ediyordu.
Rick, Vietnam Savaşı ile ilgili konuşmayı sevmezdi, sorduğumda ise
“sırası geldiğinde konuşuruz” derdi. 1982’ de Vietnam’ ı Anma
toplantısına katıldık. Aynı yıl Rick’ in dizindeki bir şişlik problemi
için Gazi Hastanesi’ ne gittik. O günden sonra Rick’ te bazı
değişiklikler gözlemlemeye başladım. Aslında Vietnam Savaşı ile ilgili
hiç birşey bilmediğimi, bildiklerimin ise, sadece televizyonda
gördüklerimden ibaret olduğunu anladım. Ve yıllar sonra Vietnam Savaşı’
nın, insan üzerindeki korkunç yüzünü görmeye başladım.Rick tamamıyla
değişik bir insan olmuştu. Vietnam gazisi silah arkadaşlarıyla ilişki
kurup, konuşuyor, tartışıyor aynı zamanda Gazilere tıbbi yardımda
bulunan dernekte gönüllü hizmet veriyordu. İlk eşimin durumu sanki
gözlerimin önünden geçiyordu. Oğlum Bob 4 yaşındaydı. Rick flashback
(kötü anıların canlanması) ler yaşamaya başladı. Oğlumuza ve bana
sürekli ve sebepsizce yükses sesle bağırmaya başladı. Ona her
baktığımda, başka yerlere bakıyor gibiydi. Bu flashback’ ler onu 2,3 gün
alıp götürebiliyordu. Aynı havayı solusak bile, o, başka alemlerdeydi.
Ve bu durumu Rick’ in de kontrol edemediğini biliyordum.Ama artık
kararlıydım; İkinci evliliğimi PTSD’ ye kurban etmeyecektim. İnsanlar
hata yapabilirdi, yardım bulmak zorundaydım ve aradığım yardımı buldum.
Yaşadığım şehir Rochester’ da gazilere yardım hizmeti veren çok sayıda
kuruluş vardı. Kuruluşların ayrıca kadın grupları bulunmaktaydı. Süreç
içinde görüşmelerde bulunmak amacıyla bu tip kuruluşlarla ilişkiye
geçtim. Ve savaşın derinliğini, orada yaşanan gerçekleri öğrenmeye
başladım; Vietnam’ da yediklerini, oraya has kokuları, ne zaman duş
aldıklarını...
Böylelikle bu toplantılar evliliğimi kurtarmaya büyük ölçüde yardımcı
oldu.Bugün hepinize teşekkür etmek istiyorum, hepinize öykümü
dinlediğiniz, okuduğunuz için teşekkür etmek istiyorum... Biz, gazi
eşleri, savaşın insan ruhuna açtığı derin yaraların izlerinden dolayı
acı çekmekteyiz. Ben, gazinizi sevdiğiniz için onun sorunlarıyla başa
çıkmanızın yollarını getirdim. Bu 6 haftalık bir programdır. Bu
programın düzenlenme amacı dinliyenlerinin olmamasıdır. Ailemizdeki
gazimizi anlayabilmek için bazı becerilere sahip olmalıyız. 4 yıl önce
PTSD - Madde Bağımlılığı Komitesi Başkanı Jackie Rector, önerilerime
kulak vererek, gazi yakınlarına, eşlerine yardım amaçlı bir şeylerin
yapılmasını kabul etti. Vietnam Savaşı’ nın üzerinden 25 yıl geçsede
gaziler hala, flashback’ ler ile geçmişin gecelerini, gündüzlerini ya da
kabuslarını yaşamaya devam ediyorlar. Pek çok gazi eşi şu düşünceye
daldı “Artık kadın olmanın ne olduğunu sormayın. Hayatım çok zor ve acı.
İçindeki acı ve nefretten dolayı kendimden korkuyorum. Bir diğer korkum
ise, eşimi Vietnam karanlığında kaybetmek, sanki bir başka kadına
kaybetmek gibi...Terkediliş, korunmasızlık gibi doğal korkular savaş
yaşamamışlar için üstesinden gelinebilecek ölçüdeyken Vietnam
gazilerinde özellikle PTSD teşhisi konmuş olanlarda katlanarak ortaya
çıkar. Gazilerden bazıları yaşadıkları savaş anıları nedeniyle hem
kendilerini mahfeder, hemde hayatları üzerindeki kontrollerini yitirerek
harap olurlar. Bu olumsuzlukla mücadele için bilinçli ya da bilinçsiz
pek çok karar alırlar.Eşiniz bir sonraki davranışını sizden
sezinlemenizi beklerken onuhla nasıl yakın bir dostluk, ilişki
kurabilirsiniz? Bu ortam bir süre sonra evlilik ilişkisine baskı kurar.
Eşinin içinde bulunduğu öfkeli, sinirli, eleştirel ve fiziksel yıkıcı
davranış larına maruz kalan bir kadın, konuyu aygılayamadığı için
kendini suçlama durumunun içinde bulur. Böylelikle kişiliğini yitirir,
sadece eşini memnun etmeye çalışır.Vietnam gazileri için terk ediliş
ciddi bir sorundur. Çünkü gaziler terkedilişin bir çok değişik türünü
savaş arenasında yaşamışlardır. Savaşta arkadaşı öldürülmüştür ya da
sevgilileri tarafından böylesi güç bir ortam da bir mektup ile
terkedilmişlerdir. Belki de ülkelerine döndüklerinde, devletleri,
ülkeleri onları terk etmiştir. Ve bir kez daha terkedilmemek, o duyguyu
yaşamamak için kendi ile sevdikleri arasında bir duvar kurmaya
başlarlar. Çünkü bir daha sevdiklerini kaybetmek istemezler.Gaziler
hissettiklerini yakınlarına, eşlerine aktaramamaktadırlar.
Anlattıklarında sevdikleri tarafından terk edileceklerinden endişe
duyarlar. Aileler, gazilerin savaşta yaşadıklarını duymakta isteksiz
davranırlar; hatta olumsuz anıları, onların hatıralarından silmelerini
isterler. Böylelikle “red” hissini yaşar gaziler, yaşanılan deneyler
kendi ailelerinden uzaklaşmalarına da yol açar. Ve sonuç olarak, gazi,
zorunlu bir şekilde kendi ve sevdikleri arasına kalın bir duvar
örer.Gazilerin aileleriyle çalışma yaparken, gazi eşlerininde de pek çok
benzerlik gördük. Gazi eşi olan kadın baskıdan dolayı bunalmış
hissediyor, olaylardan kendini sorumlu tutuyor, evin ekonomisini
üstleniyor. Çünkü gazinin çalışma hayatındaki istikrarsızlığı evin
yönetimi gazi eşine yüklemektedir. Aynı zamanada eşinin alkol alıp
negatif davranışlar içine girmesinde de kendini sorumlu
hissetmektedir.Böylesi bir ortamda tarafların, gazinin ve eşinin
birbirlerine olan desteği ve ilişkisini azalmakta, devam eden öfke bir
süre sonra aradaki ilişkiyi zedelemektedir. Giderek arkadaşlar kaybolur,
kadın kendini küçültmeye başlar, diğer insanlara göre, genelde kendini
işeyaramaz ve aciz hisseder.
Coping Skill (üstesinden gelme) programı gazi ve eşlerine yardım fırsatı
vermiştir. Bir şanstır bu program. Yanlız olmadığımızı hissettirmiştir.
Daha iyi bir yaşam için savaşmamızı sağlamıştır. Aynı zamanda gazi
eşlerimizin durumlarını kavramamızda bize yardımcı olmuştur.Coping Skill
Programı’ nın birinci haftasında ortak sorunlarımız nedeniyle
birbirimizi tanımaya çalışırız. Bütün katılımcılar, birbirlerine güven
ve saygıyı sağlamak amacıyla taplantıda konuşulanların kendi aralarında
kalmalarına önem verirler. Birinci haftada, duygular ve bu duyguları
gazilerin nasıl sergiledikleri üzerinde tartışırız. Bazı örnekler
şunlardır:
1- Aşırı Tepki Gösterme: Gazi,
çocuklarının yaşamını ya zor kullanarak kontrol etmek ister ya da önem
vermez.
2- Kaçış Duygusu: Gazi alkol ya da uyuşturucu kullanarak sorunlardan,
gerçeklerden kaçmaya çalışır, bununla birlikte, böylesi durumlarda
yakınlarına şiddet kullanarak müdahale edebilir.
3- Gözdağı Vermek: Gazi eşini demoralize eder. Eşine hiçbirşey
anlamadığını hissettirir. Çünkü eşi o korkunç olaylarda orada değildir.
4- Keder: Onlar bazen çok kederli olurlar. Siz onlara bu durumun savaşla
yaşadıklarından kaynaklandığını anlatmalısınız.
5- Öfke: Dikkatli olmalısınız, konuşurken söylediğiniz bir söz, kavram,
cümle onları öfkelendirebilir.
6- Terkedilmişlik Duygusu: Savaşta arkadaşlarını yitirmekten, ülkelerine
döndüklerinde ilgisizlikten dolayı gaziler terkedilmişlik duygusunu
yoğun yaşarlar. bu durum gazi üzerinde aşırı kıskançlık duygusu
yaratabilir.
Daha sonra gazi eşlerinin içinde
oldukları duyguları, neler hissettiklerini tartışırız. Bazı örnekler
şunlardır:
1- Acizlik Duygusu: Gazi olan eşimizin neler hissettiğini, savaşta
bulunmadığımız için asla bilemeyiz.
2- İşeyaramamazlık Duygusu: Gazi eşimizin düşüncelerini, aklını ve
davranışlarını değiştirmek için yapacağımız bir şeyin olmaması bize işe
yaramazlık duygusu verir.
3- Kendini Aptal Hissetme: Çoğu kez gazi eşine yaklaşmak isteseniz, o,
sizin aptal hissetmenizi sağlamak için yaklaşım sergiler.
4- Kendini Beğenmeme Duygusu: Gaziler eşlerinin moralini bozabilir,
onları fiziksel ve mantıksal olarak çirkin hissetmelerine yol açarlar.
5- Kendini Suçlama Duygusu: Pek çok gazi eşi, gazinin sergilediği
olumsuz tavır ve davranışlarının sorumlusu olarak kendilerini suçlar.
6- Cinsel Yetersizlik Duygusu: Çok zaman gazi cinsel açıdan eşine
dokunmaktan kaçar. Bu yaklaşım gazi eşlerinin cinsel açıdan eksik
olduklarını hissettirir.
7- Fiziksel Hastalık: gazi eşi çok kez kendini önemsemez, bırakır.
İlerleyen toplantılarda yaşadığımız
sorunlarla nasıl başa çıkabileceğimizi tartışırız. şayet bu toplantılar
yeterli değilse, gazilere destek veren diğer kuruluşlardan kendimize ve
çocuklarımıza yardım alırız. Gazi eşlerimizi danışmanlık yardımı alması
için zorlamayız, bu yaklaşımın, onların tasarrufunda olduğunu düşünürüz.
Ancak bizler, Gazi eşleri aldığımız danışmanlık desteğinin normal
olduğunu onlara hissettirmeye çalışırız. Gazi eşleri savaşla ilgili
kendilerini ve çocuklarını eğitmelidir. Okullarımızdaki eğitim sistemine
dikkat etmeliyiz. Zorluklarla mücadele ederken, bazı durumlarla
yüzleşilemeyeceğini anlarız. Gazi olan eşimizi olduğu gibi kabul etmeyi,
onun kötü davranışlarından bahane üretmemeye çaba gösteririz.
Coping Skill Programı’ nın ikinci haftası ise Vietnam Gazileri’ nin
şiddet ve öfke durumları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Onların bu tip
duyguların içinde neden kaldıklarını anlamaya çalışır ve bu konuyu
inceleriz. Eğer sorunu algılayabilirsek nasıl başa çıkılabileceğini de
kavrayabiliriz.
Programın 3. haftasının konusu ise bir gazinin toplantıya davet
edilmesini, yaşadığı deneyimleri anlatmasını içerir. Davete katılan gazi
yaşadıklarını açık bir dille ifade edebiliyorsa, bu gerçekten iyi bir
durumdur. Yaşadıklarını anlatan gaziden hatırladığı korkuları, kaç kez
duş aldıklarını, kıyafetlerini ne zaman değiştirdiklerini, ne türlü
böcek, hayvanların yaşadıkları çevrede olduğunu, iklim şartlarını
öğrenmeye çalışırız. Böylelikle, pek çok gazi için hayati bir tehlike
olmasa da elverişsiz koşullarda yaşadıklarını öğrenmiş oluruz. Vietnam’
daki iklim koşulları bir çok asker için rezil bir durum taşımaktaydı.
4. Haftada, gazi eşleri tartışır. Fiziksel ve duygusal olarak kendimize
bakmamızın şart olduğunu ele alırız. Sağlık konusuna çok dikkat ederiz.
Çünkü, gazi eşlerimiz, kendilerini ailelerine adadıkları için
sağlıklarıyla ilgilenmeye önem göstermezler. Haftalık spor, egzersiz,
beslenme programları oluştururuz. Diğer haftalarda neler öğrendiğimizi
sınarız. 4. haftanın sonunda ev yaşamımızda ne tür değişiklikler
olduğunu gözlemleriz, bu değişikliklerin programa dayalı olanını ve
aliemiz üzerindeki etkilerini ele alırız.
Beşinci hafta ise aile içi şiddeti inceleriz. şiddete maruz kalmış bir
bireyi konuşmacı olarak davet ederiz.
6. Haftada katılımcıların görüşlerini alır ve bu toplantılara devam
etmek isteyip istemediklerini sorarız.
Ben sizlere, sadece genel bir bakış elde etmeniz için Coping Skill
Programı’ nı kısaca anlatmaya çalıştım. Bence, gazi ailelerine savaşla
ilgili detaylı bilgi verirsek, gazilerin yaşadığı psikolojik durumları
açıklamaya çalışırsak, hem kendimize hem de gazilerimize yardımda
bulunmuş olabiliriz.
Gazilerimize yardım etmek istiyorsak, işe gazinin ailesine ve eşine
yardım ederek başlamalıyız. Eğer gazinin yeterli düzeyde yardım
alabilmesini istiyorsak, eşinin de, bu iyileşme sürecinde görev
almalarını sağlamalıyız.
Bir gazi savaştan döndüğünde, bu konu
ile ilgili eğitimsiz bir aile ile karşı karşıya kalmamalıdır.”
Nancy S. Switzer
<%end if%><%if sayfa="2" then%>
İSTİKLAL HARBİNDE EFELER DİYARI
I. Dünya Savaşı’ nın en ilginç
gelişmesine, hatta II. Dünya Savaşı’ na bir biçimde zemin hazırlan
masına bir anlamda Amerika Başkanı Wilson’ un 8 Ocak 1918 tarihli
programı aracılık etti.
6 Nisan 1917’ de Amerika, Almanya’ ya harb ilan ederek, İtilaf
Devletleri tarafına geçmişti. Başkan Wilson 1918 dünyasının profilini
çizdi; her devlet kendi çıkarı peşinde koştuğundan ötürü dengesizlik
hakimdi. Bu durum tesbiti ile kendi adıyla anılan “Wilson Prensipleri”
adlı 14 maddelik programı dünyaya önerdi.1. ve 12. madde Türklerin
geleceğiyle yakından ilgiliydi.Birinci Madde: “Barış andlaşmaları açık
ve seçik olup, herkesçe bilinmektedir. Özel Andlaşma yapılmamaktadır.
Herkes tarafından bilinen açık bir diplomasi olmalıdır.”On İkinci Madde:
“Osmanlı Devleti’ nin Türk kısımlarına egemenlik ve tam bir güvenlik
tesis edilmelidir, Fakat diğer taraftan, devlet yönetiminde yer alan
milletlere de bağımsızlık verilmelidir. Çanakkale Boğazı daima
uluslararası gemilere açık olacaktır.”Başkan Wilson özet olarak dünyaya
şunu söyledi: “Güçlü ya da güçsüz olsunlar milletlere adalet, eşitlik,
güven ve özerklik içinde yaşama hakkı sağlanmalıdır. Bu ilke olmaz ise,
uluslararası adalet kalmaz.”Prensipler, Washington, Paris ve Londra
arasında değişik algılandı. Görüş ayrılıkları doğdu. Osmanlı ise, Wilson
Prensiplerine olumlu baktı; toprak bütünlüğü ve egemenliğinin güvenlik
altında alınacağı biçimde yorumladı.Fakat gelişmeler hiç de beklediği
gibi olmadı.“30 Ekim 1918” de imzalanan Mondros mütarekesi ile
Osmanlılara dayatılan ağır şartları Atatürk şu ibret verici sözlerle
açıklamaktadır:“Osmanlı Devleti’ nin içinde bulunduğu grup, Harb’ i
umumi’ de yenilmiş, ordu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir
ateşkes antlaşması imzalanmış. Büyük harbin uzun yılları boyunca millet
yorgun ve fakir bir halde...Ordunun elinden silahları ve cephanesi
alınmış ve alınmakta. İtilaf devletleri, ateşkes antlaşmasının
hükümlerine uymaya lüzum görmüyorlar. Birer vesileyle itilaf devletleri
donanmaları ve askerleri İstanbul’ da... Her tarafta yabancı subay ve
memurları ile özel ajanlar faaliyette... Memleketin her tarafında
Hıristiyan azınlıklar gizli veya açıktan kendi özel emel ve maksatlarını
gerçekleştirme ve devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar...”Mondros
mütarekesi, şartlarının bu kadar ağır olmasına rağmen, Atatürk’ ün
deyimi ile, bu şartlara uymaya lüzum bile hissetmeden bir ingiliz gemisi
(25 nolu monitoru) İzmir önlerine gelirken gemi ve kumandanı yerli
rumlar ve papazlar tarafından coşkuyla karşılanırken, “17 şubat 1919” da
Ayvalık’ a bir Yunan torpidosu geldi. Karaya, Kızılhaç teşkilatı bir
miktar asker çıkardı. İlaç sandıkları içinde gizlenen silah ve
cephaneler kiliselere taşınıyordu. Diğer yandan Midilli’ de bulunan
İngiliz gizli servisi de faaliyet merkezini İzmir’ e taşımıştı.
Bölge İşgal EdiliyorEdremit ve çevresi İtalyan nüfus bölgesi kabul
edildiğinden, mütarekenin akabinde bir İtalyan torpidosu, “Yunanistan”
komutasında Akçay iskelesine yanaştı. şehre yayılan askerler kısa
zamanda Ayvalıkla da irtibata geçtiler.Böylece, yöre limanları abluka
altına alınarak, çember daraltılmaya başladı.Bu gelişmeler karşısında,
Edremit’ in vatanperver halkı, kaymakam köprülü Hamdi Bey, Ruhi Naci
(ileride adı çok geçecek) Eczacı Avni, İsmail Bey gibi yörenin ileri
gelenlerinin çevresinde toplanmaya başladı.İlk olarak ‘4 Mart 1919”
tarihinde, Edremit Konak meydanında büyük bir protesto mitingi
düzenlediler. İlk milli mücadeleyi başlatmış oldular.Mitingde ele alınan
yazı, Harbiye nezaretine bütün elçiliklere, yurdun ileri gelenlerine bir
bir postalanarak, milli mücadelemizi dünyaya duyurdular.
Artık bütün şiddetiyle milli mücadele kıvılcımı parlatılmış, ve dalga dalga
yayılmaya başlamıştı.Bu mücadeleyi Edremit’ ten almanın bir anlamı var.
Burada önder olan kişilerin hayatlarını ileriki yazılarımızda ele
aldığımda, görülecek ki; Milli mücadelenin bütün ayrıntıları, gözler
önüne serilecektir.Kendiliğinden bir teşkilatlanma ise de; Kuva-yi
Milliye ruhu, uyanışı ve saklanışı ile ülkeyi işgal eden İtilaf
Devletleri’ ne milletin direnmesi, başkaldırması niteliğini taşır. Elde
edilen mevzii başarıları, ağır koşullar ile birlikte dönemin düzenli ve
güçlü orduları karşısında, millete, hala savaşabileceğinin inancını,
azmini ve fikrini vermiştir.Kuva-yi Milliye harekatı,
umutsuzluğu umuda dönüştürme eylemidir.Bu oluşum esir yaşamaktansa ölmeyi
tercih eden inancın Türk Milleti tarafından Kuva-yi Milliye Ruhu ile
yeniden canlandırılması ve yaşatılmasıdır.
“Kuva-yi Milliye” sözü de ilk olarak bu yörede söylenmiş olup, bütün
Anadolu’ ya yayılarak en büyük heyecanın oluşumunu sağlamıştır.Önder
kişilerden genç - henüz lise talebesi olan bütün yöre halkının
teşkilatlanmasına ön ayak olan Ruhi Naci Sağdıç’ ın sözü ile:“Daha ilk
günlerde, teşkilatımızda çalışanlara bir ad bulmak, kollarına pazubentle
işaretleme gereği duyduk. Kaymakam Hamdi Bey, Ali Çetinkaya, Mehmet Bay
ve ben, “Milli Kuvvet, anlamına gelen Kuvayi Milliye” adını uygun bulduk
ve bütün teşkilatımızda çalışanların kollarına hatta evlerine çorap
ören-çamaşır hazırlayan kadınların dahi kollarına taktık.Gördük ki, bu
ad, kısa zamanda Havran, Ayvalık ve hatta Balıkesir yöresine hemen
sıçrayarak bütün Anadolu’ ya yayıldı.”
Kısaca Edremit’ te İaşe Faaliyetleri
Milli Mücadelenin başlaması ile Edremit’
in bütün hayır cemiyetleri bir araya gelerek, milli harekete
katılmışlardır. Edremit Kuvayi Milliyesi, kendi ihtiyaçlarını temin
ettikten başka, Balıkesir, Müdafa-i Hukuk Cemiyetine de otuz bir lira
para gördermişlerdir.Edremit Çınarlı Handa ve Havran’ da bir Kuvayi
Milliye Hastanesi açmışlardır.Edremit Kuvayi Milliyesi bir bölüğe her ay
358 lira ödediği gibi, şehit ailelerine ayda 30 lira, yaralılara da 15
lira vermekteydi. Diğer yandan posta müdürlerine 4, muharebe memurlarına
3, müvezzi ve hat memurlarına 2’ şer lira maaş ödemişlerdir.
Milli harekatta önemli olan bu kuruluş Tellal Oğlu Hacı Mustafa Bey
başkanlığındaki iaşe kuruludur. Ayrı bir çalışma grubu oluşturarak
teberru topluyor, gerekli bakliyat, yiyecek satın alıyor, faaliyet
gösteren fırınların nöbet cetvellerini hazırlıyordu.Edremitin tenekeci
esnafı, susuzluk çeken askerler için mataralar yapıyordu. Cephedeki
atların nal, arpa, saman ihtiyacı giderilirken, çamaşır ihtiyacı için de
ayrı bir çalışma grubu oluşturulmuştu. Gerekli kumaşlar alındıktan sonra
evlere bölüştürülerek dikilmeleri sağlanıyordu. Sonra da cepheye
tabii.Ayvalık’ ın Yunanlılar tarafından işgali ile milli bölüklerin
cepheye katılması diğer sayımızda devam edecektir.
Devam Edecek...
<%end if%><%if sayfa="3" then%>
ÖLÜMÜN DİĞER BİR ADI KARA MAYINI
105. ve 116. sayılarımızda değindiğimiz mayın dosyasını tekrar açıyoruz.
Çünkü insanoğlunun belleği gerçekten çok zayıf. Kendisine zarar veren
olguları ve olayları çok çabuk unutuyor. Özellikle de doğrudan tehdit
altında olmadığı zaman, unutmak çok daha kolay oluyor. Bu nedenle, bu
küçük ama acımasız materyalin insan vücudunda yarattığı tahribatı
hatırlatma ve mayın terörünü sürekli gündemde tutma çabası
içindeyiz.Savaş tarihine şöyle bir baktığımızda, savaşlarda sivil
ölümlerin son yıllarda giderek arttığını görüyoruz. Yüzyıllar önce sivil
ölüm oranı bugüne göre çok daha düşüktü. Bugünün savaşlarında bu oranın
çarpıcı bir biçimde yükselmesinde en büyük pay ise kara mayınlarına ait.
Çünkü, savaş bittiğinde sağ kalan askerler savaş alanını terk eder ama
geride bıraktıkları mayınlar kimsenin bilmediği yerlerinde yıllarca
avlarını beklemeye devam ederler. Mayınlar savaşın bittiğinden
habersizdirler. Sorumsuzca onları döşemiş olan acımasız eller ise o
bölgede görevlerini tamamladıklarında çekip giderler. Tarlasını ekip
biçmek isteyen köylüyü, oyun oynayan çocukları bu ölüm tarlalarında
kaderlerine terk eder ve unuturlar...Mayınlar sınır güvenliği için
kısıtlı alanlara döşenir. Oysa bugün çeşitli savaş grupları tarafından
rastgele her türlü alana yerleştiriyorlar. Günümüzün hayli gelişmiş
silah pazarlarında bu tip bir materyale sahip olmak manavdan domates
almak kadar kolay olduğundan bereketli topraklar hızla kana susamış ölüm
tarlalarına dönüşüyorlar. Peki ulaşması ve kullanımı bu kadar basit olan
mayınların temizlenmesinin maliyeti nedir acaba? 3 dolara üretilen
ölümün sinsi elini sakladığı yerden bulup çıkarmanın maliyeti tam 1000
dolar! Tabi devletler bu büyük külfetin altına girmek konusunda fazla
istekli değiller. Bugün için dünyadaki mayınların tamamının
temizlenmesinin maliyetinin 14 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor.
Sürekli yeni mayınların döşendiğini hesaplarsak bu maliyet her geçen gün
daha da yükseliyor. Çeşitli bölgesel savaşlarda her yıl yaklaşık 1,5 - 2
milyon mayın yerleştiriliyor. ABD Dışişleri Bakanlığı her yıl en az 25
bin kişinin mayınlar nedeniyle hayatını kaybettiğini tahmin ediyor.
Savaşlar sona erdiğinde savaş bölgeleri çocuklar için çok çekici oyun
alanları haline geliyor. Ve genellikle mayınları bulanlar da çocuklar
oluyor. Ölümün bu sabırlı ve soğuk elini tanımayan çocuklar için bu
merhabanın bedeli ağır oluyor. Sakat bir insanın psikolojisiyle hayatın
yükünü erken yaşta sırtlarında taşımaya başlıyorlar. Bugün dünyanın 64
farklı ülkesinde 12 milyonun üzerinde mayın patlamaya hazır durumda
avlarını beklemekteler.
Dünya’ da bu konuda neler yapılıyor?
Kara mayınlarının yasaklanmasına yönelik
olarak, 4 Aralık 1977 tarihinde, Ottava’ da, Anti Personel Mayınların
Kullanımının, Depolanmasının, Üretiminin ve Devredilmesinin Yasaklanması
ve Bunların İmhası ile İlgili Sözleşme imzaya açılmış ve 1 Mart 1999
tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Bu sözleşme, bugüne kadar 142 ülke tarafından imzalanmış ve 122 ülke
tarafından da onaylanmıştır. Sözleşmeyi, komşularımız Bulgaristan ve
Yunanistan onaylamış; Yunanistan, sözleşmeyi, Birleşmiş Milletler
Sekretaryasına tevdi etmiş ve Türkiye’ nin sözleşmeye katılma
işlemlerinin tamamlanmasının beklendiğini 27 Haziran 2002 tarihli bir
notayla Dışişleri Bakanlığımıza bildirmiştir. NATO içerisinde, ülkemizin
yanı sıra, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği ülkeleri
arasında da Finlandiya sözleşmeye taraf olmamışlardır; Rusya Federasyonu
da, sözleşmeye taraf değildir.
Ottova Sözleşmesi Hangi Konuları
Kapsıyor
Ottova Sözleşmesinin yürürlüğe
girmesinde, hükümet dışı kuruluşlar ve sivil toplum örgütleri önemli rol
oynamıştır. Bu sözleşme, taraf devletlere, stoklarındaki mayınları dört
yıl, döşenmiş mayınların da en geç on yıl içerisinde sökülerek imha
edilmesi yükümlülüğünü getirmektedir. Taraf devletler, imha işlemi
tamamlanıncaya kadar, sivillerin zarar görmemesi için, döşenmiş
mayınların yerlerini belirleyip, etrafını çevirmekle yükümlü
kılınmışlardır.Sözleşme, taraf devletlerin anti-personel mayın
kullanmasını, bunları geliştirmesini, üretmesini, bir başka şekilde
edinmesini, depolamasını, elde tutmasını veya doğrudan ve dolaylı yoldan
bir başkasına devretmesini yasaklamaktadır. Ayrıca, bu sözleşme
çerçevesinde, bir taraf devlete, yasaklanmış bulunan herhangi bir
faaliyetle iştigal etmekte olan herhangi bir kimseye yardımcı olmasını
da yasaklamak tadır. Taraf devletler, bu sözleşmeyle, bütün
anti-personel mayınları imha etmeyi taahhüt etmektedir.Sözleşme, taraf
devletlerin, mayınların imhası konusunda diğer taraf devletlerden yardım
almalarını; bu konuda, bilimsel ve teknolojik imkanlar ile malzeme
transferi bakımından kısıtlama getirilmesini öngörmektedir. Bu
çerçevede, imkanı olan taraf devletler, olanakları kısıtlı diğer taraf
devletlere yardım etmekle yükümlü kılınmaktadırlar. Aynı zamanda, bu
sözleşmeyle, imkanı olan her taraf devlet, mayın kurbanlarının bakımına
ve rehabilitasyonuna, sosyal ve ekonomik uyumuna ve mayınlar konusundaki
bilinçlendirme programına yardım sağlayacaklardır. Bu yardım, diğer
bütün yardımlar gibi, Birleşmiş Milletler sistemi, uluslararası,
bölgesel ya da ulusal örgütler veya kuruluşlar, Uluslararası Kızılhaç
Komitesi, ulusal Kızılay ve Kızılhaç kurumları ve bunların uluslararası
federasyonu, hükümet dışı örgütler aracılığıyla veya ikili düzeyde
sağlanacaktır.Sözleşme uyarınca, taraf devletler, birbirlerinin
sözleşmeye riayet edip etmediğini, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri
aracılığıyla sorgulayabile cektir. Taraf devletlerin çoğunluğunun uygun
görmesi halinde, sözleşmeyle ilgili uygulamalarından şüphe duyan
devletlere bir tespit ekibi gönderilmesi söz konusu olabilmek tedir;
ancak, denetimle ilgili herhangi bir mekanizma bu sözleşmede yer
almamaktadır.
ABD’ de durum nedir?ABD yönetimi büyük bir baskı altında. Geçen Nisan ayı
içerisinde Vietnam Gazileri, New York Times’ tan başkana seslenerek
“mayınları yasaklayın” çağrısında bulundu. Bir düzine Amerikalı general
ve NATO eski komutanlarından John Galvin’ in de aralarında bulunduğu
politik bir grup oldukça etkili bir güçle senatoya baskı yapmayı
sürdürüyor. Bush yönetimi büyüyen bu tehlikeye karşı yeni stratejiler
oluşturma çabası içerisinde. Konvansiyonel silahlar üzerine yeni ıslah
planları geliştiriliyor. Fakat yetkililer her zaman söyledikleri gibi
“Zamana ihtiyaç var” ifadesini kullanıyorlar.Dünyanın mayından
temizlenmesi yolundaki çalışmalar ve kampanyalar bize şunu açıkça
gösteriyor ki; Mayınları döşemek, mayınları temizlemekten hem çok daha
ucuz hem de kolay. Bugün dünyada 50’ den fazla ülke bazı tip mayınların
kullanılmaması için bir antlaşma imzaladılar. Halihazırda, 38 ülke bütün
mayınların kullanımının yasaklanmasını kabul etmiş durumda. Ancak bu
ülkeler arasında büyük ülkeler yer almıyor. Bugün tüm ülkeler anlaşıp
mayınları tamamen yasaklasalar bile mayınların yarattığı katliam
durmayacak. Toprağa gömülü mayınların güvenli bir biçimde bulunup
çıkartılıp, imha edilmesi için henüz yeterli bir yöntem olmadığından
eski mayınların yarattığı tehlike daha uzun bir süre o bölgelerde
yaşayan insanları tehdit etmeyi sürdürecek.Batılı ülkelerin mayınlar
konusunda kanlı bir geçmişleri var. Sadece Vietnam’ da 1967’ den 1969’ a
kadar 31,500 Amerikan askerinin yüzde 44’ ü mayınlar nedeniyle yaralandı
ya da hayatını kaybetti.Vietnam Savunma Bakanlığı ve ABD savaş gazileri
kurumu arasında Vietnam’ da mayınların temizlenmesi için ortak anlaşma
imzalandı. Savaşın bittiği 1975 yılından bu yana patlayan mayınlar
sonucu 38 bin kişi yaşamını yitirirken, 100 bini aşkın Vietnamlı da
yaralandı. Amerika’ nın Vietnam Savaş Gazileri Vakfı (VVAF) Başkanı ile
Vietnam Savunma Bakanlığı yetkilileri arasında Hanoi’ de imzalanan
anlaşmada mayınların ve diğer patlayıcının temizlenmesi için 6 milyon
dolarlık projenin gelecekte hayata geçirilmesi sağlandı. Savaşın
üzerinden 30 yıl geçmesine karşın mayın ve diğer patlayıcıların yol
açtığı ölüm ve yaralanma olayları Vietnam’ da yaşamın günlük parçası
oldu. 6 milyon dolarlık proje çerçevesinde Amerika’ nın Vietnam Savaş
Gazileri Vakfı ve Vietnam ordusu tarafından ortaklaşa yapılacak
çalışmaların Mart ayının başında Quang tri, Quang Binh ve Ha Tinh
eyaletlerinde başlatılacağı bildirildi. ABD ordusu, Vietnam Savaşı
sırasında 15 milyon ton bomba, mayın ve diğer patlayıcı atmıştı.
Vietnam’ a atılan 15 milyon patlayıcının yüzde 10’ u patlamamış durumda
ve her yıl birlerce insanın ölümüne neden oluyor. Anlaşmayı imzalayan
VVAF Başkanı Bobby Muller ile Vietnam Dışişleri Bakanı yardımcısı ve
Savunma Bakanlığı Yetkilisi General Nguyen Huy Hieu, Vietnam Savaşı
esnasında Qan Tri eyaletinde yaşanan kanlı çatışmalarda her ikisi de
yaralanmıştı.
Ülkemizde Durum Nedir?
Gizlenmiş terör ülkemizde de kendini
oldukça hissettiriyor. Yetkililer PKK tarafından yerleştirilen
mayınların 1 Ocak 1993 ve 1 Mart 2002 tarihleri arasında 289 sivili, 299
güvenlik personelini öldürdüğünü ve 792 sivil ile 1524 güvenlik
personelini yaraladığını bildirdi.Geçtiğimiz yıllarda Bitlis’ in
Çeltikli köyünde yaşanan ve çoğumuzun hafızalarından çoktan silinmiş
olan dram, bu durumun acı örneklerinden birini teşkil ediyor.
Bitlis’ in Çeltikli köyü muhtarı Ahmet Kin’ in astım hastası eşi Sıttı Kin
astım nöbeti geçirmiş ancak köyün çevresi mayın döşeli olduğundan Sıttı
Kin kara yoluyla şehir merkezine götürülememiş ve hayatını kaybetmişti.
Bitlis’ e ayda bir kez helikopterle giden ve bir ay sonraki helikopteri
bekleyen köylüler aç kalmamak için unlarını bölüşüyorlardı. Çeltikli o
dönemde mayın terörü tarafından sarılmış pek çok köyümüzden biriydi.
Bugün ülkemizde yapılan ancak son derece ağır ilerleyen mayın temizleme
çalışmaları sonucunda yerleşim yerleri yakınlarındaki mayınların
sayıları azaltılmış olmasına rağmen geçmişte döşenmiş olan binlerce
mayın sivillerin hayatını tehdit etmekte. Güneydoğu bölgemizde görev
yapan askerlerimiz içinse tehlike çok daha ciddi boyutlarda. Bir çok
askerimiz mayın tarlalarında uzuvlarını ya da hayatlarını kaybettiler.
Saklanmış durumda bekleyen mayınlar onlar için hala büyük bir tehlike.
Bu terör daha uzun yıllar anaların yüreğine korku salmayı sürdürecek.
Mayın Temizleme
Ottova Sözleşme’ sine taraf ülkelerin 3.
toplantısında Türk delegasyonu “8 bin mayını temizlemiş bulunuyoruz ve
sürekli olarak mayınları temizlemeye devam edeceğiz... ‘Mayınlama ve
koordinasyon merkezleri’ tesis ettik ve ‘Mayın Ekipleri’ aynı zamanda
‘mayın tarama ve temizleme grupları kurduk... mayın alanları
‘işaretleme’ çalışmaları halen sürmektedir.” ifadesinde
bulunmuştur.Mayıs 2002’ de yapılan Daimi Komite toplantısında Türkiye
“Antipersonel mayınların sınırlardan temizlenmesindeki kararlılığın bir
kanıtı olarak, Türkiye 1998 yılında geniş bir temizleme faaliyeti
başlatmıştır... 2001 yılı sonu itibari ile 9851 mayın temizlenmiştir...
Benzer mayın temizleme çalışmalarına tüm gücümüz ile devam etmekteyiz”
duyurusunda bulunmuştur. Haziran 2002’ de Türkiye, 2001 yılı sonu
itibariyle 10638 mayının değişik sınır bölgelerinden temizlediğini ve
imha ettiğini rapor etmiştir.
30-31 Ocak 2002’ de Başbakan Bülent Ecevit’ in Bulgaristan ziyareti
sırasında kara mayınları temizleme protokolü imzaladı ve ortak sınır
bölgelerindeki antipersonel mayınların temizlenmesi üzerine imzalanan
1999 anlaşması karşılıklı değiştirildi. Anlaşma 1 Mayıs 2002 de
yürürlüğe girdi.Bulgaristan kendine ait sınırların mayınsız olduğunu
açıkladı. Nisan 2001’ de Türkiye çok yakın bir zaman içinde kendisine
ait sınırlarda temizlenmenin başlıyacağını ifade etti fakat bununla
ilgili başka bir bilgi sağlanamadı.Buna benzer bir mayın temizleme
anlaşması Gürcistan ile imzalandı. Bu anlaşma, 21 Haziran 2002’ de
Dışişleri Bakanlığı Komisyonu tarafından desteklendi ve T.B.M.M’ ne onay
için sunuldu. Anlaşma onay için mecliste beklemektedir. Azerbaycan ile
başka bir anlaşma 2000 yılından beri görüşülmektedir. Türkiye aynı
zamanda Suriye ile olan sınırları boyunca mevcut mayınları temizleme
kararı almıştır. Bu projenin tamamlanması ile birlikte mayınlardan
arındırılan bölgeler zaman içerisinde tarım alanlarına
dönüştürülecektir.şubat 2002’ de OHAL Bölge Valisi Gökhan Aydıner “Bu
proje için çalışmalar çok yakın bir zaman içerisinde başlayacaktır”
dedi. 1956 yılında 877 km. lik Sureyi sınırı boyunca kaçakçılığı önlemek
amacıyla oluşturulan mayın alanı 300-700 m genişliğinde, 3,5 milyon
dönümlük bir alan olarak tanımlanmaktadır. İfade edilen alan Kıbrıs
adasının 2 katı büyüklüğün dedir. Bu tasarı hakkında yerel iş adamları
hevesli olarak görülmüştür. Bu alanın sivillere kullanımı için geri
dönmesi, 20 bin aileye kendilerini destekleme ve yerel işsizliği düşürme
imkanı sağlayacaktır.Bir başka medya raporunda, mayınsızlaşma planı için
“2 ülke bir zamanlar sıkıntılı olan dostluğun gelişmesi” ifadesi
kullanılmıştır. Ordu temizlemenin ilk safhası için 12 milyon dolar
talepte bulundu. Tüm operasyonun 36 milyon dolar tutacağı ve 5 yılda
tamamlanacağı beklenmektedir.
Türkiye’ de Konuyla İlgili yasal
Girişimler
Türkiye, 1996 yılı ocak ayında,
anti,personel mayınların satışını ve transferini yasaklayan 3 yıllık bir
moratoryum ilan etmiştir. Bu sürenin dolmasını beklemeden, 15 Ekim 1998
tarihinde yapılan bir açıklamayla, moratoryum süresinin, bitiminden
itibaren üç yıl için uzatıldığı duyurulmuştur. Söz konusu moratoryum,
mart ayında süresiz olarak uzatılmıştır.
Ülkemizin sözleşmeye taraf olmasına dair işlemler sürmektedir. Bu
çerçevede, sözleşmeye katılmamızın uygun bulunmasına ilişkin kanun
tasarısı 2002 Nisan ayı içerisinde Türkiye Büyük Millet Meclisine
sunulmuştu, söz konusu tasarı, 9 Mayıs 2002 tarihinde Türkiye Büyük
Millet Meclisi Dışişleri Komisyonunda gündeme alınmış, 3 Kasım 2002
tarihinde yapılan genel seçimlerin ardından, bir yasama dönemi
içerisinde sonuçlandırılma dığından hükümsüz sayılmıştır. Tasarı, 20
şubat 2003 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonunda
görüşülerek kabul edilmiş ve meclise getirilmiş.Ülkemiz açısından,
Suriye sınırı boyunca yer alan 600 kilometre uzunluktaki ve 350000 dönüm
büyüklüğündeki mayınlı arazinin mayınlardan temizlenmesinin gündemde
olması nedeniyle de bu sözleşmenin imzalanması önem arz etmektedir.
Suriye sınırlarındaki mayınlı sahanın temizlenmesi için, 1975’ te ve
1996’ da olmak üzere iki defa Meclis araştırma komisyonları kurulmuş ve
her iki komisyonun düzenledikleri raporlarda bu sahaların mayınlardan
temizlenmesinin gereğine işaret edilmiştir.1975 tarihinde kurulan Meclis
araştırma komisyonu raporunda şöyle denilmektedir: “Suriye ile
aramızdaki hudut boyunca, büyük masraflarla ve büyük alanların
faydalanma, hatta, ülke dışı bırakılması pahası tesis edilmiş olan
mayınlı bölge, beklenen faydayı teminden uzak bulmaktadır. Mayınlanmış
saha bizim için tehlikeli ve yasak olmakta; fakat, Suriyeli için,
mayınlar temizlenerek yeni bir ilerleme ve tarım alanı teşkil
etmektedir. Gerisine çekildiğimiz ve gerisinde bir şeridi mayınlayıp,
ter örgüsüyle kapatarak yasakladığımız demiryolu da adeta Suriye’ ye
terk edilmiş, buradaki işletme emniyetimiz Suriyelilerin insafına
bırakılmış olmaktadır. Gidilemez durumdaki mayınlı sahalarda rahatlıkla
üreyen, mücadelesi yapılmayan, zararlı ot, fare ve sair haşaratın
tarımsal alanlarımıza verdiği zararlar da dikkate alınmalıdır.
Mayınların temizlenmesi suretiyle teknik icaplara uygun yeni bir
muhafaza şeridinin tesisi zaruretinde, bütün ilgililerin ittifak halinde
bulundukları müşahede edilmiştir. Mayınların temizlenmesi, temizlenen
sahada yeni ve modern bir koruma sisteminin kurulması, bu sistemin işgal
edeceği son derece dar bir şeritten geriye kalacak olan geniş arazilerin
ekonomiye kazandırılması, topraksız köylülere dağıtılmasıyla, sadece
güneydoğu illerimizin değil, tüm ülkenin yararına, tarihi değerde bir
hizmet yapılmış olacaktır.”Türkiye’ de kara mayınları problemi üzerine
hiç bir inceleme yapılmamış olması ile birlikte mayın Türkiye’ nin
etkili bölgeleri; Azerbeycan, Bulgaristan, Ermenistan, Irak, Suriye ile
olan sınırlarında ve Güneydoğu bölgelerinde yoğunlaştığı görülmektedir.
Mayıs 2002’ de Daimi Komite toplantılarında Türk delegasyonu “Türkiye” de
yaklaşık 900 bin adet yerleştirilmiş mayın bulunmaktadır. Mayınlı
bölgeler uzun yıllar önce yasal olmayan sınır geçişlerini önlemek
amacıyla oluşturulmuştur ve hepsi sivilleri korumak amacıyla
işaretlenmiş ve tellerle çevrilmiştir” bildiriminde bulundu.Haziran
2002’ de Türk daimi temsilciliği Cenevre’ de Birleşmiş Milletlere
‘Türkiye’ de 1956/1959 seneleri arasında yasal olmayan sınır geçişlerini
önlemek amacıyla yerleştirilmiş yaklaşık 935 bin kara mayını
bulunmaktadır ve hepsi sivilleri korumak amacıyla işaretlenmiş ve
duvarlarla çevrilmiştir” açılkamasında bulundu.Mayın olaylarının meydana
geldiği bölgeler gösteriyor ki sınır alanlarına ek olarak sınırlardan
uzak Güneydoğu bölgelerinde de mayınlar bulunmaktadır.Bu mayınlı
bölgelerin alan genişliğinin bilinmemesi bu alanların ne derece
işaretlendiğinin ve korunduğunun göstergesidir.
Mayınları imal edenler, bugün günah çıkartıyorlar. Birleşmiş Milletler
toplantısında konuşan Bush, çağrıda bulunuyordu. “Bu öldürücü
silahlardan kurtulmalıyız” Ve yönetim içinde yoğun bir şekilde konu
tartışılıyor. Kendileri yapıp satıyor veya kullanıyorlar. İkiyüzlülüğe
devam ediyorlar. Uluslararası Geliştirme Derneği Başkanı Brain Atwood’
un Angola’ da kurbanları gördükten sonra “Amerika yaptığı mayınlar
hakkında özür dilemiyor.” İfadesi çelişkiyi somutlaştırıyor. Birleşmiş
Milletler Büyükelçisi’ nin dost kabine üyelerine “Politik değişiklik
olmaksızın bu durumun yaşamımız boyunca bizle olacağını söyleyebilirim.”
şeklindeki yorumu sonucu karanlık gösteriyor.Mozambik’ te bir elini ve
ayağını kaybeden, İngiliz mayın temizleme grubundan Chris Moon “Güvenli
hiçbir yer yok, insanlar ekinlerini ekip biçemez, köylerine geri
dönemez, yakacak odun toplayamaz.” diyor. Ona göre, gizlenmiş terör,
insanlığa karşı işlenmiş en büyük suçtur. Bu ölüm tarlasına dönmüş
memleketlerde yaşayanlar acınacak durumdalar. İnsanlar yaşamlarını
sürdürebilmek için mayın tarlalarına basmak zorundalar.İngiliz bomba
uzmanlarından Tim Carstairs bu insanlara batılı devletlerin bir bedel
ödemesi gerektiğini savunuyor. Bombaların üzerinde ekip biçme yapılama
yacağına göre, batılı yardım Severlerin bu bölgelere duyarlılık
göstermesini istiyor.Uluslar arası Kızılhaç Komisyonu Afganistan’ da 10
milyon mayının tehlike arz ettiğini tesbit etti. Binlerce Afganlı kadın,
çocuk öldü ya da sakat kaldı. Mayına basıp da kolunu veya bacağını
kaybedip hayatta kalmak şans sayılıyor. Kurbanlardan bazıları tekerlekli
sandalyeye mahkum olmuşken bir çoğu yatalak olarak yaşamlarını
sürdürüyor. Onlar mayın tarlalarını hiçbir zaman unutmayacaklar.
Hayatta Kalanlara Yardım
Türkiye’ de, mayından kurtulanla önce
her şehirde bulunan devlet hastanelerine veya ödeyecek durumları var ise
özel hastanelere nakledilir.Ülkenin batısında bulunan şehirlerin organ
kesimi işlemini gerçekleştirecek olanakları mevcuttur, fakat mayınlardan
etkilenen Güneydoğu’ da olanaklara sahip sadece Diyarbakır’ da bulunan
Dicle Üniversitesi Hastanesi bulunmaktadır.Yeni bir protez ve
rehabilitasyon merkezi 28 Haziran 2001 tarihinde Dicle Üniversitesinde
Amerika Birleşik Devletleri hekimleri yardımı ile açılmıştır. Merkez
2001 tarihinde 43 adet ücretsiz protez sağlamıştır. Merkezde protezlerin
dizaynı ve üretimi için elektronik bir sistem kurulmuştur. Bu sistem her
22 dakikada bir adet protez üretebilecek kapasiteye sahiptir.Üç başka
üniversite, bu yeni sisteme bağlanabilecek ve protezleri Türkiye’ nin
tümüne sağlayacak imkanlara kavuşacaktır.Mayından kurtulan askeri
personel İstanbul’ daki Gülhane Askeri Tıp Akademisinde tedavi
görmektedir.
<%end if%><%if sayfa="4" then%>
GAZİ ALEMDAR GEMİSİ SESSİZCE HURDAYA GİTTİ
Kurtuluş Savaşı İnönü önlerinde, Sakarya boylarında, Afyon ve denizlerde
de sürdürülmüştür. O günlerde bir avuç Türk havacısı, sayıları üçü beşi
geçmeyen pırpır motorlu, bez kanatlı tayyareleriyle göklerde ne
kahramanlıklar göstermişlerdir. Tıpkı bir avuç Türk denizcisinin,
Karadeniz’ de derme çatma, küçücük teknelerle akıl almaz başarılar
kazanmaları gibi...Kurtuluş Savaşı’ nın sürüp gittiği yıllarda anadolu’
daki kuvvetlerimizin elindeki deniz araçlarının sayısı, sekizi onu
geçmiyordu. Yazık ki şanlı Yavuz’ lar, kahraman Hamidiye’ ler, Turgut
gibi dev zırhlılar, Nusret gibi inanılmaz hizmetler gören mayın dökme
gemileri hep Haliç’ te eli kolu bağlı durumdaydılar.
O günlerde Anadolu’ daki kuvvetlerimiz İnönü önlerine Yunan ordusuyla karşı
karşıya gelmişti. Ordunun İstanbul’ dan gizlice getirilecek olan silah
ve mühimmat için hangi türden olursa olsun çok sayıda deniz taşıtına
büyük gereksinimi vardı. Vardı da, elimizde Karadeniz’ in azgın
dalgalarına göğüs gererek bu malzemeyi sevketmeye uygun teknelerimiz
yoktu. Olanı, biteni, Gazal adlı küçük bir römorkör ile karakol gemisi
haline sokulmuş birkaç da gümrük motoru... İstanbul’ dan çürük çarık
motorlarla kaçırılan silah ve cephane binbir güçlükle İnebolu’ ya
getiriliyor, oradan da ordu birliklerine teslim edilmek üzere karadan
Ankara’ ya doğru sevkediliyordu.
21 ocak 1921 akşamıydı... hava karalalı hayli olmuştu. Bir süredir
Haydarpaşa önlerinde yatmakta olan Alemdar gemisi hazırlıklarını
tamamlamış, yavaşça demir alarak boğaz’ a doğru dümen kırmıştı. Bütün
ışıklarını söndürdüğü için hayalet gemiden farksızdı. Beşiktaş ve
Ortaköy arasında demirli düşman gemilerinin dikkatini üzerine çekmemek
için hem büyük şansa gereksinimi vardı, hem de acele etmesi gerekiyordu.
Askine bir süredir ayandon fırtınası bütün şiddetiyle devam
etmekteydi.Alemdar, şansı yaver gitmiş, İstanbul’ u işgal etmiş olan
yabancı devletlerin donanma gemilerine görünmeden Boğaz’ ı geçip
Karadeniz’ e çıkmıştı, ama bu korkunç fırtınada makinası tam yol
çalışmasına karşın saatte en fazla 10 mil kadar hız yapabiliyordu. Hepsi
hepsi on denizciydiler. Çarkçıbaşı kadıköylü Osman Efendi ile güverte
lostromosu Recep Reis’ ten başka bir makine lostromosu, iki yağcısı, üç
ateşçisi, iki de gemicisi vardı. Bu gidişle işleri zor olacağa
benziyordu. Bir an önce Ereğli’ ye varıp anadolu kuvvetlerine katılmak
için acele ediyorlardı, ama Karadeniz’ in dev dalgalarıyla başedebilmek
ne mümkün! Bir de İstanbul’ dan kaçtıkları fark edilirse, işgal
kuvvetlerinin peşlerinden yollayacağı bir gemiye yakalanmaları işten
bile değildi!Alemdar 1898’ de Danimarka’ da inşa edilmiş bir tahlisiye
gemisiydi. 363 gros, 192 net tonluktu. 49,4 m. uzunluğunda, 7,9 m.
genişliğindeydi. Çektiği su 3,9 m. kadardı. İki direği, ince uzun bir
bacası vardı. Teknesi baştan sona siyaha boyanmıştı. Darmak adı verilmiş
ve merkezi Kopenhang’ da olan Em. Z. Sviter Bjerg Enterprise firması
tarafından, kapitülasyonların yabancılara tanıdığı yasal haklardan
yararlanarak Marmara’ da gemi kurtarma işlerinde
kullanılmaktaydı.Birinci Dünya Savaşı patlak verdiği sırada, hasım
devletler nasıl kara sularımızın dışında bulunan bütün gemilerimize el
koymuşsa, bizde Marmara ve Boğazlar’ da seyreden yabancı gemilere el
koymuştuk. İşte, 8 Kasım 1914 günü el koyduğumuz Danmark da bu gemilerin
arasındaydı. Gemiye hemen Türk bayrağı çekilmiş, 1915’ in Mayıs ayında
da adı değiştirilerek alemdar adı verilmişti.Alemdar’ dakiler saatlerce
dev dalgalarla boğuşma pahasına Ereğli’ ye selametle varmasına
varmışlardı, ama liman reisinden aldıkları haber hiç de iç içıcı
değildi. Söylediklerine göre, İstanbul’ dan kaçtıkları çok geçmeden
anlaşılmıştı. Zonguldak’ taki Fransız liman reisi de C-27 borda numaralı
Fransız gambotunu Ameldar’ ı yakalamakla görevlen dirmişti.
Bu durumda, elbetteki Ereğli Limanı’ nda barınamayacaklardı. Hemen kömür ve
yağ ikmali yapıp denize açılmaları gerekiyordu. en emin liman, Sinop’
tu. Bu kez gemiyi Sinop’ a Üsküdarlı İsmail Hakkı Kaptan götürecekti.
Makine Yüzbaşısı Beykoslu Adil efendi başmakinist, Mülazım-ı evvel
Rizeli Ali Efendi de ikinci Kaptan olarak hazır bulunacaktı. Ayrıca bu
suları çok iyi bilen tecrübeli gemiciler de bulunup gemiye alınmıştı.
Alemdar 26 Ocak’ı 27’ ye bağlayan gece saat üç sularında yine ışıklarını
söndürerek sessizce Ereğli Limanı’ ndan ayrıldı. Rotası, kıyıdan fazla
uzaklaşmadan Sinop üzerindeydi. Ne var ki, çok geçmeden, çok hızlı bir
teknenin üzerlerine doğru gelmekte olduğunu fark ettiler. Böylesine
hızlı bir tekne, ancak bir gambot olabilirdi.Tehliyeki sezen İsmail
Hakkı Kaptan, gemiyi Fransızlar’ a teslim etmektense karaya oturmayı
tercih etti. Ama gambottakiler, İsmail Hakkı Kaptan’ ın aklından
geçenleri sezmiş gibi ani bir dalışla Alemdar’ la kıyı arasına girerek
onu engellediler, sonra gelerek üzerine yaklaştılar. İşgal Kuvvetlerinin
Karadeniz komodoru ve Zonguldak liman Reisi Yüzbaşı Tilly, yanında
birkaç Fransız askerle birlikte Alemdar’ a geçerek doğruca kaptan
köşküne çıktı.“Gemiyi İstanbul’ dan buraya kimler kaçırdı?” diye sordu.
Aklınca, gemiyi kaçıranları tutuklayıp İstanbul’ a geri götürmeyi
tasarlıyordu.
“Onlar Ereğli’ de kaldı” diye yanıt verdi İsmail Hakkı Kaptan. “Ben
gemiyi onlardan teslim aldım.”
“O halde Ereğli’ ye onları bulmaya gideceğiz!” Ama ne düşündüyse hemen
vazgeçti. “Hayır, hayır, İstanbul’ a gideceğiz!” diye ağız değiştirdi.
Çaresiz, yüzbaşının emrine uymak zorundalardı. Ama, ya bu emre uymamanın
bir yolu varsa? ki, gerçekten de vardı! İsmail Hakkı Kaptan’ la yüzbaşı
Adil Bey sanki havadan sudan söz ediyorlarmış gibi yüzbaşıyı
kuşkulandırmadan aralarında anlaştılar. Fakat çok dikkatli olmaları
gerekiyordu. Çünkü hem yüzbaşı Tilly yanlarındaydı, hem de fransız
gambotu peşlerinde onları izlemeye başlamıştı. Bir süre sonra önce
Yüzbaşı Adil Bey kaptan köşkünden ayrıldı, az sonra da Fransız Yüzbaşısı
Tilly dinlenmek üzere kendine ayırdığı kamaraya çekildi. Kaptan öşkünde
İsmail Hakkı Kaptan Fransız erle başbaşa kalmıştı.Bababurun’ a 11 mil
uzaktaydılar. Saat 11:30’ a yaklaşıyordu ki, İsmail Hakkı Kaptan birden
cebinden çıkardığı düdüğü var gücüyle öttürdü. Hemen arkasından da ne
olduğunu anlamayan Fransız askerinin üzerine atlayıp silahını elinden
alıverdi. Bu anı bekleyen öteki gemiciler de öteki Fransızlar’ ın
üzerine atladılar. Derken İsmail Hakkı Kaptan’ ın emreden sesi kükredi:
“Bütün adamlarınız kıskıvrak yakalandı! Teslim olun yüzbaşı!”
Ama yüzbaşı kolay teslim olacaklardan değildi. Aralarında çıkan
boğuşmada Beykozlu Adil Bey, Fransız’ ı altına alıp ellerini arkasından
sımsıkı bağlamayı başardı.şimdilik işler iyi gidiyordu, ama arkalarından
gelmekte olan gambottan nasıl kurtulacaklardı? Yapılacak tek şey,
gambotun önünden kaçmak, sonra da arayı açmaya çalışmaktı. Ani bir
dönüşle Ereğli rotasına dümen kırdılar. Ateşçiler ocağı faryap
etmişlerdi; makine büyük bir hızla çalışıyordu; Alemdar sanki ek
yerlerinden dağılacakmış gibi büyük bir hızla dalgaları yarmaya
başlamıştı.Gambottakiler gemide olup bitenlerin farkına varınca hemen
harekete geçerek önce bir ihtar atışında bulundular. arkasından da
başladılar peş peşe mermi yağdırmaya. Nasıl olduysa Serdümen Recep Reis
kanlar içinde yere yığıldı. Ama Adil Bey de gambottaki topun başındaki
eri vurmayı başardı. Gördükleri kadarıyla artık hiçbir er topun başına
geçmek istemiyordu. Bizimkiler bu arada makineli tüfeği kullanan eri de
vurup yere yuvarladılar.Alemdar’ ın bacası daha şimdiden üzerine yağan
mermilerden delik deşik olmuştu. Ayrıca istim basıncı da düşüyor,
düştükçe de gemi başlagıçtaki hızını tutturamıyordu. Neyse ki, Ereğli
uzaktan iyi-kötü seçilmeye başlamıştı. İsmail Hakkı Kaptan gemisini
tekrar karaya oturtmayı denemek istediyse de gambot ilkinde olduğu gibi
yeniden kıyıyla aralarına girerek bunu engelledi.O da ne? Kıyıdan doğru
gambota ateş atılmaya başlamıştı. Anlaşılan, olup bitenleri uzaktan
gören halk, silahını kavradığı gibi soluğu kıyıda almış, Fransız
gambotuna ateş ediyordu. İki ateş arasında kalan gambotun komutanı da
vurulunca İsmail Hakkı Kaptan Frasızlar’ ın bir anlık gafletini fırsat
bilerek Alemdar’ ı uygun bir sığlığa oturuverdi. Zavallı Alemdar’ ın
gövdesi de bacası gibi delik deşik olmuştu.
Alemdar’ da üç şehit verildi. Ereğli’ den gelen motorla önce şehitler karaya
çıkartıldı. Sonra da tutsak alınan Fransızlar... Gambot ise avını pisi
pisine elinden kaçırmış olmanın hıncını Ereğli üzerine gelişi güzel bir
kaç mermi yağdırarak almaktaydı. Sonra da ters yüzü dönerek çekip
gitti.şimdi bütün sorun, Alemdar’ a dolan suları boşaltmaktı. Önce
dalgıç indirilerek delikler kapatıldı, sonra da tekneye dolan su, koşup
gelen Ereğlilerin yardımıyla büyük zorluklarla boşaltıldı. Alemdar kendi
olanaklarını kullanarak oturduğu sığlıktan kurtulmayı başarırken herkes
sevinç içindeydi. Dümen suyunda bembeyaz köpükler bıraka bıraka yeniden
yola çıkarken takvimler 1921 yılının 5 şubat gününü
gösteriyordu.Bahariye Müfrezatı Kumandanlığı’ nın emrine verilen
Alemdar, tıpkı Gazal römorkörü, hatta 4 numaralı gümrük römorku gibi
Trabzon Limanı’ na üslenip Kurtuluş Savaşı boyunca Anadolu’ da çarpışan
kuvvetlerimize silah ve mühimmat taşıdı durdu. Cumhuriyet’ in ilanından
sonra da, 1924’ te Seyr-i Sefain İdaresi’ nin tahlisiye gemisi olarak
1959’ a dek aralıksız çalıştırıldı. Ama artık hayli yaşlanmıştı. O yıl
kadro dışı bırakıldı, Büyükdere’ de kıçtan karaya bağlandı. 1960’ ta
satıldı; bir süre tanker dubası olarak kullanıldı. 1964’ te İsikurt,
1980’ de de Aksoy firması tarafından alındı. 1982’ de, her geminin
başına gelen onun başına da geldi: Sökülmek üzere son kez satıldı? Eski
bir deniz fenerinden ve soluk, titrek birkaç fotoğrafından başka hemen
hemen hiçbir şey... Tabii bir de kuşaktan kuşağa anlatılan kahramanlık
öyküsü...Alemdar’ ın kahraman denizcilerimizin kalbindeki yeri yıllar
boyunca hiç eksilmedi. Bir iki direkli, ince uzun bacalı, narin tahliye
gemisi her dönemde, herkes tarafından hep “Gazi” Alemdar olarak
anıldı...
<%end if%><%if sayfa="5" then%>
POLİS BAYRAMI 'NIN 160 .
YILDÖNÜMÜNDE GAZİ POLİS 'İ SAYGIYLA ANIYORUZ
Polis Teşkilatı’ nın 157. yıldönümünde, “Polis Mesleği” konulu bir şiir
yarışması düzenlenmişti. Diyarbakır A. Gaffar Okkan Polis Meslek Yüksek
Okulu Müdürü Oğuz İnci başkanlığında düzenlenen şiir yarışmasında
birinci olan Tuna Türkoğlu’ nun kaleminden çıkmış dizeler güçlü anlamlar
yüklüydü:
“Ben Polisim,
Ben Polisim, milletin hizmetinde
Ben Polisim, vatanımın toprağında
Ben Polisim, kışın soğukta, yazın sıcakta
En hüzünlü sabahlarda, en kara kışta
Ben Polisim tipilerde, fırtınalarda
En soğuk ayazlarda, yağmurlu sokaklarda
Ben Polisim, asayiş, trafik, çevik kuvvet
Ben Polisim, bazen şehit bir Mehmet...”
Milli Mücadele topyekün bir savaştı. Varolma ya da yokolma savaşıydı.
Toplumun maddi ve manevi unsurlarının katıldığı, yeni bağımsız bir
devlet kurmanın, milletler ailesinde yerini almanın onurlu ve haklı bir
mücadelesiydi. Toplumun her katmanı hayatlarını, mallarını risk ederek
bu savaşta yerini aldı.
Polisimiz de bu onurlu mücadelede saflarda bir nefer gibi savaştı,
savaşa olumlu katkılar sağladı.
Ve savaşta gösterdikleri üstün hizmetlerden dolayı Polis Teşkilatı’ ndan
66 polis İstiklal Madalyası ile taltif edildi.Daha sonraki yıllarda ise
polislik mesleği üzerinde oyunlar, suistimaller ve karaçalmalar
senaryolaştırılıp uygulamaya konuldu. Uzun yıllar teşkilatta ses
getirecek etkili islahat çalışmaları yapılmadı. Sürekli eli coplu, adam
döven polis tiplemesi fotoğraflanarak teşkilat zayıflatıldı. Polise
duyulan güven dumura uğratıldı.
Suç ve suçlularla işbirliği yapan sinsi ve tehlikeli eller polisi
yıprattı. Yasal boşluklar ise görev yapan polisi adeta çileden
çıkardı.Böylelikle Polis Teşkilatı kan kaybetti, polisin prestiji
sarsıldı.
Milli Mücadelede Polis Teşkilatı
Türkiye’ nin idam hükmü olan Mondros
Mütarekesi ile başlayan işgal dönemi, bağımsızlığın ve özgürlüğün beşiği
Anadolu semalarının kara bulutlarla karardığı yıllardı. Başta İngilizler
olmak üzere, İtilaf Devletlerinin işgaline karşı direnmeyeceği yaygın
bir kanıydı. Ancak Atatürk, İngiltere ve öteki İtilaf Devletleri’ ne
karşı direnme azminin iyice zayıflamasına rağmen, yine de pek çok şey
yapılabileceğini elbette o günlerde de bilmektedir. Türkiye’ yi
parçalamaya yönelik girişimleri boşa çıkarmanın en temel yolu milli
mücadeleye topyekün girmek olarak göze batmaktaydı.Milli Polis
Teşkilatı’ nın kurulduğu 24 Haziran 1920 tarihinden İstanbul Polis
Müdüriyeti Umumiyesi’ nin kaldırıldığı 24 şubat 1923 tarihi arasındaki
devreye baktığımızda, polis teşkilatının, birisi merkez İstanbul’ da
Osmanlı Devletine tabi olarak diğeri ise merkezi Ankara’ da, hızla
genişletilmiş bir bölgede faaliyet gösterdiğini görmekteyiz.İstanbul’
daki Polis Teşkilatı’ nın, padişahın ve hükümetin emrine, düşman
kuvvetlerinin baskı ve istekleri doğrultusunda çalıştırılmaya zorlandığı
müşahade etmekteyiz. Milli Polis Teşkilatı ise, gerek işgal kuvvetlerine
gerek düşmanın oyuncağı durumundaki ve ayaklanmaların motor gücü Ermeni
ve Rum çetelerine karşı direnme savaşı verdiğine belgeler ve tarih
tanıklık etmektedir.Bununla birlikte, İstanbul Polis Teşkilatı’ nın bazı
üyeleri, gizli bir biçimde Ankara hükümetine hizmet etmiş, bundan
dolayıdır ki, azledilmişler ya da Malta’ ya sürgüne gönderilmişlerdir.
Bazı illerde polisler, teslimiyetçi Damat Ferit Paşa hükümetini
tanımadıklarını ve Kuvayi Milliye emrine girdiklerin açıkça ilan
etmişlerdir. Büyük Millet Meclisi’ nin 2.6.1920 tarih ve ikinci celsede
okunan Kastamonu Valisi Cemal Bey’ in, Zonguldak Polislerinin Kuvayi
Milliye emrine girerek İstanbul hükümetini tanımadıklarını beirten
telgrafı bunun en güzel örneğidir.
Vali Cemal Bey’ in telgrafı şöyledir:
“Dahiliye Vekaletine,
Zonguldak’ a talimat-i mahsusa ile gönderilen şevket Turgut Bey’ den
şimdi alınan telgrafnameye nazaran Zonguldak’ ta İstanbul’ dan gelen
bilimum polisler ve memurini saire, Kuvayi Milliye emrine girerek, Ferit
Paşa hükümetini tanımadıklarını, Mutasarrıf vekili Kadri Bey’ e tebliğ
ettikleri gibi Kuvayi Milliye aleyhtarlarından Mal Müdürü Mevlüt Lütfü
ve İstanbul’ dan gelen inzibat Zabiti Jandarma Bölük Komutanı Yüzbaşı
Cemil Efendi ile tevkif edilerek, Mahfuzan Devrek’ e izan kılınmış ve
mutasarrıf ve refakatinde bulunan Mülkiye Müfettişleri, kısa bir
müzakereden sonra istifa eylemiş tarafımızdan mukaddeme mutasarrıf
vekaletine tayin kılınan Cevdet Bey mutasarrıflık umuruna vaziyet
eylemiştir.”
İlerleyen Yıllarda Polis Yıpratıldı
Milli Mücadelede vatanseverliğini onurlu
biçimde sergileyen, Türkiye Cumhuriyeti’ nin kuruluşuna hizmet veren
polis, özellikle 1950’ li yıllardan sonra süreç içerisinde yıpratıldı.
Teşkilatın çağdaş normlara göre düzenlenmesi adına bir çalışma
sergilenmedi. Yetersiz maaşlardan, ilkel çalışma sistemine uzanan
yelpazede varolan sorunlarla tek başına bırakılan polis, öncelikle
siyaset tarafından kullanıldı. 1980 öncesi birbirinden farklı iki çatı
altında toplanarak POL-DER ve POL-BİR adları ile bölünerek siyasilere
malzeme oldu.Ekonomik depremlerde enkaza dönüşen polisin bir bölümü
zamanla ekonomik baskıya dayanamayarak, rüşvet ağının içine düştü.
Polisin ekonomik faaliyetini gözlemleyen mafya ve atama giyotinin elinde
tutarak çıkarlarını gözeten bazı bürokratlar polisin yıpranma sürecinde
etkin kesimler oldu.Herkes herseyi konuşuyordu polis hakkında. Ama onlar
konuşamıyordu. Kendi haklarını savunacak, gözü kulağı olacak bir sendika
yoktu. Hatta gerçek bağlamda sözcülük yapacak bir gazete ve dergi de
piyasada, gazeteci vitrinlerinde yerini almamıştı.Adeta “yargısız infaz”
yapılmaktaydı. Olan bitene dayanamayıp ruhsal bunalıma giren polislerin
intaharla sonuçlanan haberleri yağmur gibi aktı gazete sayfalarına. 200
bin kişilik bir teşkilat, aileleriyle birlikte yarım milyon insan
dışında, acı gerçeklerin oluşturduğu dramla ilgilenen yok gibiydi.Oysa
mesleğe büyük bir çoşkuyla 20’ li yaşlarda girmişlerdi. Suçlunun amansız
takipçisi olacak, suçu önleyecek, adaletin çalışmasına katkıda bulunacak
hatta ülkeyi bölmek, yıkmak isteyen terörizme karşı bedenini vatan ve
milletin bölünmezliği adına siper edeceklerdi.Çünkü polis mesleği risk
taşıyordu. Ve onlar bu hayati riski önemsemediler. Ancak iktidarlar
onlara üvey evlat muamelesi yaptılar. Oysa ki, onlar iktidar olanları
korumak için vücutlarından kalkan oluşturduladr. Üstelik gece, gündüz,
yaz, kış, hafta sonu, tüm bayramlarda 24 saat sistemine göre çalıştılar.
“Gazi Polis” Ünvanı Almak Büyük Sorun
Süreç içinde ağır koşullar polisi örselerken, önemli bir görev kapıyı
çaldı: Terörle Mücadele... Türkiye, Cumhuriyet döneminin en büyük belası
ile karşı karşıya bulunuyordu. On binlerce vatandaşımız ve yüz milyar
dolar kaybeden ekonomimiz ağır bir bunalım altındaydı. Bayrağa sarılı
dönen tabutlar, fiziksel ve ruhsal yaralı gaziler ise savaşın dönüş
maaliyetinin de ağır olacağı endişesini ortaya koyuyordu.
İşte böylesine bir dönemde, çatışmaların yoğunlaştığı anlarda polis
cansiperine bir çaba ile görev yüklendi. Bazen şehit olarak bazen gazi
olarak döndü savaş tarlalarından.Eve dönüş bir başka handikap oldu.
şehitlerle ilgili gerekenler karınca kararınca gerçekleştirildi.
Törenler düzenlendi, cadde ve sokaklara adları verildi. Elbette
yapılacak daha çok iş var. Zaman en önemli ilaç.Ancak gazi olan polise
gereken önem gösterildi mi? İşte bu büyük bir sorun. Gazi ünvanı
almaları gerektiğini polislerin dahi bilmedikleri Türkiye’ de gazi
polisin diğer sorunlarını nasıl ortaya koyabiliriz?Bugün Türkiye’ de
gazi polislerin ünvan almalarından hak ve taleplerine uzanan geniş bir
yelpazede hizmet veren etkili kuruluş EMşAD (Emniyet Teşkilatı Vazife
Malülleri ve şehit Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği)
yetkilileri ciddi sıkıntılar içinde. EMşAD eski İstanbul Başkanı
Süleyman şengül, şehitlik konunun yetersizliği üzerinde düşünülmesi
gerekliliğini bildirirken, şehitlik ve gazilik olgularının iyi
anlatılama dığından yakınıyor. Süleyman şengül düşüncelerini şöyle
aktarıyor:Ölümle neticelenen vakalar iyi incelenmeden Emekli Sandığı
Tahsisler Başkanlığı Yönetim Kurulu kararına bırakılıyor. Bu
yetersizlik, ayrımcılık doğuruyor, hemde şehitlik olgusunda. Bu kanayan
bir yaradır. Kararlar, bilim adamları ve kanun uzmanlarıyla görüşülecek,
bilgi alış-verişinde bulunacak bir komisyona bırakılmalıdır.Bazı
tesislerimiz var; İstanbul Baltalimanı Moral Eğitim ve Beylerbeyi Polis
Evi gibi... Bu tesisler alınan maaşlara göre çok pahalı ve yetersiz.
Dolayısıyla kaç şehit ailesi ve gazi ağırlanacak bu tesislerde? Bu
mekanlar para kazanma yeri değil, askeri ordu evleri örnek alınmalı.”GAZİLER
DERGİSİ
<%end if%><%if sayfa="6" then%>
GAZİLERDERGİSİ GAZİLERİ YAKINDAN
İLGİLENDİREN PTSD DOSYASINI AÇTI
İnsanlık tarihinin karmaşık ve değişken
bir olgusu olan savaşın nedenleri, niteliği ve kapsamı konusunda tam bir
görüş birliği yoktur. Bu alandaki çeşitli yaklaşımlar ideoloji ve bakış
açısından farklılıklar kadar konunun felsefi, siyasal, ekonomik,
sosyolojik, psikolojik, hukuksal boyutlarıyla ilgilidir. Bununla
birlikte savaş ile ilgili genel düşünce, savaşın sonuçları üzerine
birbirinden farklı analizler yapmak olarak şekillenmektedir. Ölü ve
yaralı sayısı, kullanılan askeri strateji ve taktikler, silahların
sayısı, niteliği gibi.Savaşı, sadece zafer ya da yenilgi kavramlarıyla
sınırlayanlar Tolstoy, “Sivastapol” da şöyle yanıt vermektedir: “Savaşı,
mızıka ve bandolardan, zıplayıp duran cakalı atlara binmiş generallerden
ve sancakların dalga dalga akışından ibaret güzel, intizamlı ve şaşaalı
bir olay olarak değil, gerçek yüzüyle görüyorsunuz - kan, ızdırap ve
ölüm olarak.”
Savaşın dillendirilmeyen dehşet yüzü; kopan kol ve bacaklar, parçalanmış baş
ve gövdeler, ağır et ve barut kokusu, silah arkadaşının cansız, boş
gözlerle bakan bedeni yeterince tartışılmaz hatta midesi
kaldıramayanların başlarını başka bir yöne çevirmesine neden olur. “Ağzı
olanın konuştuğu” zemini bir yana bırakırsak, savaşla ilgili konuşması
gerekenin savaş politikası üretenlerin, savaş çığlığı atanların değil,
bizzat savaşın, normal bir insanın tahammül edemeyeceği boyuttaki gerçek
ve çirkin yüzüne tanıklık eden gazilerin olması gerektiği üzerinde
hemfikir olabiliriz. Bundan dolayıdır ki, gazilerin ezici bir çoğunluğu,
“yine vatanım için gerekirse savaş tarlasına giderim” demelerine karşın,
savaşın ürkütücü ve ıstırap dolu bir olgu olduğunu ileri sürmektedirler.
Çok sayıda ölümü ve ağır yaralanmaları, yardım isteyenlerin acı içindeki
çığlıkları, yanmış et ve barut kokusunu, yaşamın son hırıltısını
kulaklarıyla, gözleriyle ve de hisleriyle bir insanın psikolojisi,
yaşanılan anormal duruma tepki verir. Travma niteliğindeki böylesine
güçlü bir etkiye tepki vermek normal bir insan davranışıdır.
Ancak normal bir insanın, anormal bir duruma gösterdiği bu tepki,
yüzyıllardır anlaşılamıyordu. İnsanlık “savaş sendromu” ya delilikle ya
da ruhsal zayıflıkla örtüşmekteydi. Psikolojinin savaşa ve askeriyeye
olan ilgisi katlanarak artmaya başlayınca, gerçek gün ışığına kavuştu.
Böylelikle savaşın, insan ruhunda açtığı derin yaralar yavaş yavaş
kavranmaya başlandı.Dünya genelinde “savaş sendomu” nun oluşturduğu
hazin durum 150 yıl önce Amerikan iç savaşında filiz verdi. Ancak
savaştan dönenlerin gösterdiği farklı tepkilerin sebebi net değildi.
Özellikle II. Dünya Savaşı gazileri ve Amerikan vietnam gazileri
üzerinde yapılan derin araştırmalar gösterdi ki, savaş, gazilerin ruhunu
harap etmiş, yaşamlarını tam bir cehenneme çevirmişti.Gelişmiş ülkelerin
PTSD konusunda gözleri yeni açılmaktayken, Türkiye’ de, gazilerin
yaşadıkları sorunlara bilimsel yaklaşmak, geniş bir tabanda kavranmasını
beklemek hayal perestlikti.Gaziler dergisi, 1995 yılında ilk kez PTSD
dosyasını kamuoyu ile paylaştığında, mevcut fatoğraf pek iç açıcı
değildi. Bir yanda gazetelerin 3. sayfaları Güneydoğu gazilerinin
bunalıma düşüp cinayetle, ölüm ve yaralanmayla, kanla sonuçlanan
haberlerine yer verirken, diğer yanda ise GATA (Gülhane askeri Tıp
Akademisi) dışında herhangi bir çalışmaya, teze ya da televizyonda
tartışma programına rastlamak mümkün değildi. Oysa toplumu derinden
ilgilendiren PTSD sorunu gümbür gümbür “geliyorum” demekteydi.İlk ektili
ve güçlü adım, 2004 yılında, gazeteci M. Ali Birand’ ın sunduğu “32.
Gün” programında atıldı. Televizyon programına çıkan gaziler açık ve net
bir ifadeyle yaşadıkları ıstırabı Türk CNN ekranlarında haykırmaktaydı.
“32. Gün” programına davet edilen Gaziler dergisi yetkilisi kanunun
ciddi ve ivedilikle önlem alınması gerekliliğinin altını
çizmekteydi.Sonra konu yine sessizliğe teslim oldu. Adeta görünmez bir
el düğmeye basmış, PTSD sorunu rafa kalkmıştı. Gazilerimiz ise “deli”
yaftasını taşımamak için sessizliklerini sürdürmekteydi.2005’ in .......
ayında, Amerikalı gazileri PTSD içerikli bir konferans vermeye ikna eden
Gaziler dergisi. basınımıza konuyu gündeme taşımak amacıyla davetiye
çıkardı. Ne yazık ki, görkemli (!) basınımızdan umduğumuz ilgiyi TEMPO
dergisi dışında görmedik.Gazeteciliğin “gerçekleri aydınlatmak” mesleği
olduğunu idrak eden TEMPO ve gazeteci Güçlü Özgan PTSD sorunun
sayfalarına taşıdı. TEMPO, 11 - 17 Mayıs 2005 baskısında, Güçlü Özgan
imzalı “Güneydoğu Gazilerimizin İkinci Savaşı: PTSD Travma” haberini
yayınlayarak, kanunun ciddiyetine dikkat çekti. Gaziler adına önem
arzeden PTSD sorununu, TEMPO gibi güçlü ve geniş bir tabana hitap eden
dergiye taşımakta aracılık eden Gaziler dergisi, böylelikle görevini ifa
etmiş oldu.
TEMPO, Gazilerin İkinci Savaşına
Odaklandı“Derdini anlatamayan derman bulamaz” misali, terörden
çektiğimiz maddi ve manevi ıstırabı tüm boyutlarıyla dünya kamuoyuna
aktaramadık. Batı’ nın yaşadığımız acıları görmezden gelmesi, umarsız
tavrı kah üzdü kah kızdırdı. Ancak çuvaldızı kendimize batırma gibi bir
gelenege sahip olmadığımız için varolan olumsuz tabloyu üstlenmedik
yaşadıkları sorunları biz, görmezden geldik. Onlarla yeterince
ilgilenmedik. Hatta gazilerimizi kayıt altına bile almadık.Bu eğilim
duyarsızlık değil de ne idi? Savaş sonrası eve dönen yüzbinlerce terör
gazisi asker, polis, öğretmen, köy korucusu ve diğer kamu görevlilerini
arayıp, sormadık ıstırabın, talebin, şikayetin nedir diye... Adeta
onları “meçhul asker” olarak gördük. Kaderleriyle yanlız bıraktık.Bugün
pek çok gazi, gazi olduğunu bilmiyor. Çünkü! kol ve bacakları sağlam ve
bir bütün olarak döndüler. Gazilik tanımının eksik yapıldığı Türkiye’
de, ruhları yaralanmış gazilerle ilgili çalışma yapmak kimin aklına
gelir ki...Güçlü Özgan TEMPO’ daki haberinde bu gafleti şöyle özetliyor:
“Bu uzun süreç içinde bölgede yaşanan olaylara tanık olan, çatışmalara
katılan ve bu yaşadıklarının ruhlarında bıraktığı izleri tezkere sonrası
evlerine taşıyan gençler, yaşamlarına devam etmeye çalışıyorlar. Adını
bilmedikleri, belki de hiç bir zaman öğrenemeyecekleri travmalarıyla
birlikte. Gittikleri gibi döndüklerini zannedenlere kendilerini
anlatmaya çalışıyorlar. Ailelerine, arkadaşlarına, sevdiklerine
patronlarına... Kimisi bunu başarabilse de, kimisi ruhlarında açılan
büyük yaranın izlerini tamir edemeyerek bir kenara çekiliyor.”TEMPO
dergisine demeç veren GATA’ dan 2000 yılında emekli olan Psikiyatr Prof.
Dr. Aksın Sürmeli, gazilerin yaşadıkları sorunların sadece onları
ilgilendirmediğini, tüm toplumun ortak sorunu olduğunu ileri sürüyor.
Prof. Sürmeli, bu sorunla unutarak ya da yok sayarak değil, tam tersi
üzerine giderek mücadele edebileceğini vurguluyor. Görüşlerini kamuoyuna
TEMPO aracılığı ile paylaşan Prof. Sürmeli, PTSD sorununa şöyle
yaklaşıyor: “Bu sorunların çözümü için gerekli olan en önemli olgu,
toplumun bu vakaları kabul etmesidir. Güneydoğu’ da çarpışıp gelmiş olan
gençlerin ne yaşadıklarını, bugün neler hissettiklerini anlamak için
çaba harcaması gerekiyor herkesin. Bugün çoğu kişi, o olaylar hiç
yaşanmamış gibi davranıyor. Bıçağın kemiğe dayanmasını beklemeden, bu
sorunların çözümü için çaba harcanmalı. Bu sorunlar toplumumuzun önünde
sonunda yüzleşeceği, yüzleşmek zorunda kalacağı şeylerdir. Bu gençler
Güneydoğu’ da son derece ağır şartlarda düşmanla çalıştılar.
Arkadaşlarını, kollarını, bacaklarını kaybettiler. Ruh sağlıklarını
kaybettiler... Döndüklerinde ise yaşadıklarının kimseyi ilgilendir
mediğini gördüler.”PTSD dosyasına katkı sağlamak amacıyla TEMPO’ ya
bilgi veren Gaziler dergisinden A. Gönül Palalar ise görüşlerini şöyle
aktardı: “Öncelikle PTSD bir bilinç sorunu. Ne yazık ki, bizde çok
yanlış algılanıyor. PTSD bir delilik belirtisi değil, aksin bir hastalık
durumudur. ‘Ruh doktoruna gitmek’ delilikle eşdeğer görülüyor. PTSD,
anormal durumlar için normal bir insanın normal bir tepkisidir.
Dolayısıyla konuyla ilgili temel yanılgılardan kurtulmakla işe
başlamaktayız.”Güneydoğu Gazileriyle Ortaya Çıkan Gerçek1996 Aralık
ayında, Hürriyet gazetesinde yayınlanan, GATA tarafından yapılan
araştırma, korkunç gerçeğin altını çizdi. Güneydoğu’ da PKK terör
örgütüyle çatışan Mehmetçiğin yoğun bir biçimde ruhsal bozukluklar
yaşadığı ortaya konuldu.GATA Askeri Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve
Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanlığı’ nda yapılan “çatışmaya bağlı
Travma Sonrası Stres Bozukluğu” konulu tez araştırmasında, Vietnam
Savaşı esnasında psikiyatrik sorun nedeni ile başvuran Vietnam’ daki
Amerikan Denizcilerinin yüzde 27’ sinde, Lübnan Savaşı sırasında
başvuran Lübnan askerlerinin yüzde 23’ ünde, Türkiye’ nin Güneydoğu’
sunda çatışma bölgesinden gelen askerlerde ise yüzde 27.8’ inde
antisosyal kişilik (Vietnam Sendromu) en yüksek bulgu olarak tesbit
edildi.Güneydoğu’ daki çatışma bölgesinden gelerek psikolojik tedavi
amacı ile başvuran hastaların yüzde 27.8’ inde görülen antisosyal
kişilik (Vietnam Sendromu) hastalığının yanı sıra, yüzde 16.6’ sında
konversiyon bozukluğu, yüzde 13.2’ sinde anksiyete bozukluğu, yüzde
10.7’ sinde travma sonrası stres bozukluğu, yüzde 8.8’ inde şizofreni,
yüzde 6.3’ ünde majör depresif bozukluk, yüzde 5.9’ unda da uyum
bozukluğu tesbit edildi.Güneydoğu’ dan sendom nedeni ile başvuran
askerlerden yüzde 43’ ünün üste karşı saldırgan davranışlar
sergilediğinin vurgulandığı araştırmada, çatışma bölgesinden gelen
hastaların yüzde 16.6’ sında konversiyon bozukluğu (Gerçekle ilgisi
olmayan ve korkuya dayalı davranış sergileme) belirlendi.Uykusuzluk Baş
SorunPsikolojik travmanın meydana geldiği tarih itibarıyla, Güneldoğu’
da savaşan askerlerin yüzde 21.19’ unun uykuya dalma güçlüğü çektiği,
yüzde 18.61’ inin çabuk sinirlenme ve öfke patlamaları gösterdiği, yüzde
14.14’ ünün kendisini her an tetikte gibi hissettiği, yüzde 13.05’ inin
suçluluk duygusu hissettiği, yüzde 12.8’ inin olayları hatırlatan
durumlarda otonom belirtiler gördüğü, yüzde 12.78’ inin düşüncelerini
yoğunlaştırmada zorluk çektiği, yüzde 12.76’ sının aşırı irkilme tepkisi
gösterdiği, yüzde 11.18’ inin olayı tekrar tekrar hatırladığı, yüzde
10.8’ inin olayı sık sık rüyasında gördüğü, yüzde 10.54’ ünün olayı
hatırlatan durumlarda psikolojik sıkıntı çektiği, yüzde 10.31’ inin
olayı yeniden yaşıyormuş gibi hissettiği ve davrandığı, yüzde 10.23’
ünün olayı hatırlatan ortamlardan uzaklaştığı, yüzde 10’ unun etrafı ile
eskisi gibi ilgilenmediği, yüzde 9.55’ inin geleceğinin kalmadığı
duygusuna kapıldığı, yüzde 9.26’ sının insanlardan uzaklaştığı, yüzde
8.66’ sının ise olayın en önemli bir bölümünü hatırlayamadığı tesbit
edildi.
PTSD Sorunu Bilinçlenmeyi GerektirirSorunu yok sayarak mücadele edemeyiz.
Gazilerimize gereken önemi göstermek istiyorsak, yaşadıkları her acıyı
dindirecek önlemleri almak yükümlülüğündeyiz. Gelişmiş ülkelerdeki
rehabilitasyon merkezleri, gazilerin ikicinci savaşı olarak
nitelendirilen PTSD konusunda kıyasıya bir mücadele yürütüyorlar.
Türkiye’ de ise bu konuda uzun bir yol aldığımızı söylemek güç.Hatta kaş
yaparken göz bile çıkartabiliyoruz. Örneğin 2003 yılında Gaziler
Dergisi’ nde yayınlanan bir haberde, İzmir Buca’ da, Gaziler
Rehabilitasyon merkezini 3 trilyon lira harcayıp, bitiriyoruz. Sonra ne
yapıyoruz? Koca bir hiç. Üstelik merkezi önce kaderine terkediyoruz,
sonra da kapatıyoruz.Bugün tam teşekküllü tek bir rehabilite merkezine
sahibiz. Pek çok alanda olduğu gibi bu konuda da ilk adımı askeriye
attı. TSK, 21 Nisan 2000’ de bir Rehabilitasyon Merkezi’ ni hizmete eçtı.
Toplam inşaatı 102.500 m2, peyzaj ve rekreasyon alanı
282.500m2.Kompleksin kapsamında; 200 yataklı Omurilik ve Ortapedik
hastane, 50 yataklı devamlı bakım evi, 50 yataklı hasta misafirhanesi,
meşguliyet ve mesleki rehabilitasyon üniteleri, alış-veriş merkezi, amfi
tiyatro, sera ve botanik bahçesi, gölet ve süs havuzu, veleybol,
basketbol, futbol sahaları gibi tesisler bulunuyor.Rehabilitasyon
Merkezi’ nde; GATA ve diğer askeri hastanelerde mevcut imkanlarla tedavi
gören TSK personelinin fiziki, tıbbi ve sosyal açıdan tam anlamıyla bir
rehabilitasyona tabii tutulmaları, engelli hale düşenlerin ve bakıma
muhtaç olanların yaşam boyu devamlı bakımlarının yapılması, gerekli her
türlü imkan suretiyle yeniden sosyal hayata döndürülmeleri
Bilindiği gibi travma canlı üzerinde beden ve ruh açısından önemli ve
etkili yaralanma belirtileri bırakan yaşantı olarak tanımlanmaktadır.
Psikolojik travma; kişinin duygusal, fiziksel ve zihinsel bütünlüğünü
zedeleyerek, yaşantısına darbe vuran ve ruhsal bozukluklara iten
dramatik olaylardır. Travma Sonrası Stres Bozukluğu ya da bilimsel adı
ile PTSD, özellikle savaş ve terör, saldırı ve cephe yaşantısı gibi
olayların ardından ortaya çıkabilen ve psikolojik travmaların yarattığı
ruhsal sorunlardır.Travma Sonrası Stres Bozukluğuİnsanlar yaşadıkları
ortamın düzenli ve sürekli olmasını isterler ve bunun gereksinimini
duyarlar. Yarının şu anın devamı olmasını, kesintisiz bir yaşamı
arzular.Kişinin yaşamını, yaşam döngüsünü tümü ile değiştiren olaylar,
kişinin yaşamında önemli yeri olan kişilerin yitirilmesi ve/veya buna
neden olan olaylar insanda ciddi, zaman zamanda kalıcı psikolojik
yaralanmalara neden olur.Travma sonrası stres bozukluğu savaş, kaza,
terör, saldırı, tecavüz gibi gündelik yaşamın dışındaki yaşantılardan
sonra ortaya çıkabileceği gibi, deprem, sel, yanardağ patlamaları gibi
doğal afetlerin ardından ortaya çıkabilen ve psikolojik travmaların
yarattığı ruhsal sorunlardır.Travma sonrasında; anılar çok canlıdır,
olayı anımsatan ve tekrarlayan rüyalar sık görülür. Olayı anımsatan en
ufak bir hatırlatıcı karşısında, olayın tekrar yaşanması ve gerginlik
hissi yaygındır, stres veren yaşantıyla ilgili olan hertürlü
hatırlatıcıdan kaçma dikkat çeker.Psikolojik duyarlılık ve uyarılmada
artma görülür; duyarlılığı ve uyarılmayı arttıran semptomlardan da
mutlaka ikisi görülür.
Bunlar;
*Uykuya dalma ve uykuyu sürdürmede güçlük
*Patlama halinde kızgınlık ve sinirlilik
* Konsantrasyon güçlüğü
* Aşırı şaşkınlık
* Aşırı temkinlilik
Travma sonrasında kişiler izlendiğinde
ya da yakınlarının ifadelerinde travma öncesi ile travma sonrası kişilik
özellikleri arasında tanı koyacak kadar büyük bir farkın olduğunu
gözlediklerini bildirir.Dış dünyaya karşı kızgınlık, sosyal yaşamdan
geri çekilme, boşluk, ümitsizlik duyguları, gerçek ve görünürde bir
neden yokken sürekli tehdit algısı içindeymiş duygusu taşımak, sıksık
ifade edilen ve gözlenen semptomlardır.Yaşanan travmatik olaydan sonra,
yaşam artık travmadan önceki yaşam ve travmadan sonraki yaşam olarak
ikiye ayrılmıştır. Travmatik olaylar kişilerin yaşamında kaçınılmaz bazı
değişikliklere neden olur. Değişen roller, iş sorunları, göç, sosyal
desteğin azalması, sağlık sorunları, aile içi ilişkilerde ortaya çıkan
sorunlar gibi.Travma Sonrası Stres Bozukluğu Belirtileri
*Hayatta kaldığı için kendini suçlu hissetme
*Olayın yaşanmasına ve neden olanlara kızgınlık
* Yaşamla ilgili umutlarını yitirme
* Amaçların anlamsızlaşması, herşeye karşı ilgisizlik
* Aşırı yemek yeme
* Yoğun duygusal değişiklikler
* Huzursuzluk
* Tehditin yol açtığı aşırı gerginlik
*Yoğun duygusal bağların olduğu kişi ve objelerin kaybında yaşanan acı,
tutulan yas
* Dikkati yoğunlaştıramama
* Travma yaratan olayla ilgili sık sık kabus görme
*Baş dönmesi, baygınlık hissi göğüs ve kalp bölgesinde ağrılar, kalp
çarpıntıları, adale ağrıları, halsizlik, nefes almada zorluklar,
bulantı, sindirim sistemi ile ilgili şikayetler gibi bir takım fiziksel
sorunlar
* Korku ve kaygılar
Travmadan Etkilenmede Risk Grupları
* Yaşantının şiddeti (Yaşamda meydana getirdiği değişiklikler)
* Kişilik özellikleri (Geçmişteki travmalar, sorunlar, klinik düzeydeki
depresyon)
* Geçmiş psikopatolojik durum
* Yakın geçmişteki kaygı ve depresyon
* Çocuk dönemi travması
* Cinsiyet (Kadınlar daha çok etkileniyor.)
* Düşük eğitim düzeyi ve sosyoekonomik durum
* Travma ailenin yaklaşımı
Travma Sonrası Sorunlarla Nasıl Başa Çıkabiliriz?
Stresle başa çıkmada kişilik özellikleri
çok önemlidir. Yeterlilik, kendine güven, güçlülük, sağlam ego, yaşamda
tutarlılık, esprili kişilik, entellektüel becerilerin varlığı, heyecan
arayan kişilik yapısı stresle başa çıkmada artı puanlardır.Travma
sonrası stres bozukluklarında genellikle psikoterapi uygulanması tercih
edilir, uygulanan terapilerin ortak özelliği kişiye stresle baş etmenin
yollarını göstermesidir.
Psikoterapiler: Bireysel ya da grup halinde uygulanır. Travma sonrası
sorunları çözümü ve yeni yaşama uyum sağlamayı amaçlayan destek
çalışmalarıdır.
Uygulamalı Teknikler: Bu teknikler yoğun bir eğitim programı
içinde kişilere verilir ve daha sonra kendi başlarına uygulamaları
istenir. Stresle başa çıkmak ve yaşamı verimli kılmak için kullanılır.
* Görsel İmaj Teknikleri: Kaygı duyulan
durum, obje bellekte en ince ayrıntısına kadar canlandırılır. Bu durumda
neler hissettiği sorularak olaydan etkilenme derecesi zaman içerisinde
azaltılır.
* Sistematik Duyarsızlaşma: Olumsuz duygu ve düşüncenin nötrleşmesi
amacıyla yapılır, kademeli iyileşme sağlanır. Stresi azaltacak şekilde
en rahatsız ediciden en çok rahatsız ediciye doğru bir uygulama içerir.
* Psikodrama: Gruplara uygulanan bir tekniktir. kişi diğer kişilere rol
vererek yaşadığı ve kendini rahatsız eden yaşantıları grup içinde
canlandırır. Olayı tekrar tekrar canlandırarak, yaşayarak duyguları ve
düşünceleri ile yüzleşir.
* Nefes Alma Teknikleri: Nefes almayı düzenleyerek gerginliği gevşemeye
dönüştürmeyi ve bu şekilde gerginlikten kurtulmayı sağlar.* Gevşeme
Teknikleri: Kas ve sinir sistemini rahatlatıcı çeşitli hareketleri
içerir.
* Aşılama Çalışmaları: Kaygı uyandırdığı düşünülen durum veya objeye
karşı kişi önceden alıştırılır. Kişi gerçek olayla karşılaşmadanönce
benzer olayla karşılaştığı için olaya karşı hazırlıklı olur.
Haz: Araştırma Servisi
<%end if%><%if sayfa="7" then%>
BABA OCAĞINDAN DAĞLARA
“Neden buradayım?”... “Cehennem bu
olmalı...” Daracık siperin içinde kafasını biraz daha eğerken Hasan’ ın
aklından bu düşünceler geçiyordu. Gözünü açıp etrafına baktığında
gördüklerinin biraz abartılmış bir filim sahnesine benzediğini fark
etti. Ama bu bir film değildi. Gerçekti... Beyni bu yaşadıklarının
gerçek olduğunu kabul etmiyordu. Yere çarpan kurşunların havalandırdığı
toprak, ter ve ölüm kokusuyla karışıp burun deliklerine, ağzına
doluyordu. Birden ağzındaki toprak tadının farklı bir tada dönüştüğünü
hissetti. Yutkundu. Ilık, tuzlu bir sıvıydı boğazından geçen. “Kan” dı
bu...Dört çocuklu bir ailenin en son üyesi olarak dünyaya merhaba
demişti hasan. Çocukluk yıllarını babasının görevi nedeniyle tayin
olduğu Anadolu illerinde geçirmişlerdi. Bir yerde üç, en fazla dört yıl
kalıyorlardı. Her gittikleri ilçede, köyde yeni arkadaşlar edinmiş,
güzel dostluklar kurmuştu. Sonra onlardan ayrılmak ne zor gelirdi Hasan’
a. Teknik lisede parlak bir öğrencilik geçirmişti. Elektroniğe eskiden
beri meraklıydı zaten. Çocukken elektrikli aletlerin işleyişini merak
ettiği için evdeki eski radyoyu, annesinin antika fotoğraf makinesini ve
birkaç parça ev eşyasını söküp kullanılamaz hale getirdikten sonra bu
işlerden anlar olmuştu. Konu komşu evlerinde bir şey bozulsa onu
çağırırlardı. şimdi okuldaki uygulama dersleri ona oyun gibi gelmişti.
Yüksek notlarıyla sınavsız geçiş hakkından faydalanıp sene kaybetmeden
Muğla Üniversitesi Elektrik-Elektronik Meslek Yüksek Okuluna girmesi hiç
de zor olmamıştı. Çoçukluğundan beri sık sık yer değiştirmeye alışmıştı.
Uyum yeteneği ve sıcak kanlılığıyla, geldiği bu küçük sahil kasabasında
da kendini sevdirmiş, daha okulun ilk dönemi bitmeden birkaç iyi arkadaş
edinmişti bile. Bu kasabada hayatının değişeceğini nerden bilebilirdi
ki...Okul açıldıktan kısa bir süre sonra aşkla tanıştı hasan. Daha önce
de kız arkadaşları olmuştu, daha önce de sevmişti ama ilk kez onunla
yüreği böyle yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Her sabah oflaya puflaya
uyanıp, yurttaki tuvalet kuyruğunda sıra bekleyen adam şimdi herkesten
önce kalkıp, tıraş oluyor, akşamdan ütülediği giysilerini kuşanıp okul
yoluna düşüyordu. Okula giderken o’ nu göreceğini düşünerek gidiyordu ya
yol ne uzun gelirdi ona... Sonra okul kapısında nöbet başlıyordu. Topu
topu iki kelimeydi duyacağı. “Günaydın Hasan” diyordu, Zeynep ona gülüm
seyerek. Sonra da koşar adım sınıfa çıkıyordu. “Günaydın Hasan” Bu iki
kelime bütün gün kulaklarında tatlı bir nağme gibi tekrarlanıp
duruyordu. Tabi Zeynep’ in gülümseyen yüzü de gözlerinin önünden hiç
gitmez olmuştu. Zaman içinde arkadaşlıkları ilerledikçe, Zeynep’ i daha
yakından tanıdıkça O’ na olan saygısı, hayranlığı artıyor, duyguları
daha da derinleşiyordu Hasan’ ın. Birlikteyken zamanın nasıl geçtiğini
anlamıyorlardı. Üniversitenin Turizm ve Otelcilik Bölümünü kazanarak
Konya’ dan gelmişti Zeynep. Hasan gibi o da devlet memuru bir babanın
kızıydı. Zeynep oraya gelene dek hiç deniz yüzü görmemişti. Bu yüzden
bazen saatlerce denizi seyredip otururlardı sahilde. Ya da uzun
yürüyüşler yapar, birbirlerine hayallerini, ailelerini, sevdiklerini
anlatırlardı. şakalaşıp, gülerler, bazen de birbirlerinin gözlerine
bakıp, gülmeye başlarlardı hiç sebepsiz. Yüreklerinden taşan
sevgilerinin güzelliği, gözlerine yansıyordu.Ilık bir bahar sabahıydı.
Zeynep okulun önüne geldiğinde, Hasan her sabah olduğu gibi yine o’ nu
kapıda bekliyordu. Bir yandan koşar adım içeri girerken hiç yüzüne
bakmadan Hasan’ a seslendi; Acele et hadi derse geç kalıyoruz! Ah şu
Zeynep’ in okula son anda gelme huyu yok mu? Hep aceleyle gelir ve
genellikle öğretmenlerden sonra derse girmek zorunda kalırdı. Ama o
sabah Hasan her zaman ki gibi Zeynep’ e şakayla karışık sitem etmedi geç
kaldığı için. Acele de etmiyordu. Yerinden kıpırdamadan kolundan tuttu
Zeynep’ i. Zeynep şaşkın, soru soran bakışlarını dikti Hasan’ ın yüzüne.
İşte o zaman patlattı bombayı Hasan “Karım olmanı istiyorum”. Sesi çok
cılız çıkmıştı. Anlayamadı önce zeynep. Tekrarladı. Bu kez daha yüksek
sesle “Benimle evlenir misin?” Çok kısa bir an içinde Zeynep’ in
gözlerindeki şaşkın ifade, yerini sevinç pırıltılarına bırakmıştı bile.O
günler ne tasasız, ne güzel günlerdi... Hasan hayatının ilerleyen
dönemlerinde geriye dönüp baktığında hasretle, yüreği burkularak
hatırlayacaktı okul yıllarını. Öğretmenlerinin gözdesiydi Hasan. Hepsi
ona geleceğin akademisyeni, yakında meslektaşları olmaya aday bir
öğrenci gözüyle bakıyorlardı. Kıvrak zekası, espirileri, saygılı ve
sevecen yaklaşımıyla sınıfındaki arkadaşlarının da hem sevgisini hem
saygısını kazanmıştı. En güzel olay ise Zeynep’ in ailesi ile kendi
ailesinin tanışıp anlaşmalarıydı. Kendi aralarında söz kesmişlerdi.
Bulutların üzerinde geçen bu iki yılın son günleri yaklaşırken bir
öğretmeni o’ na dikey geçiş yapıp lisans eğitimini tamamlamasını
öğütlemiş hatta dikey geçiş yapabileceği üniversitelerin bir listesini
bile vermişti. Lisanstan sonra mastırını yurt dışında yapabilmesi için
gittiği okulda da notları yüksek tutması gerektiği hakkında ufak bir de
konuşma yapmıştı. Diploma töreni yaklaştığında içi içine sığmıyordu
Hasan’ ın. Anasını babasını ne kadar da özlemişti. Hem onlara verilecek
güzel haberleri vardı.Kep giyme töreninde okul ikincisi olup da
diplomasını rektörün elinden aldığında babası nasıl da gururlanmıştı
oğluyla. Törenden sonra elinde diplomasıyla koşarak babasının yanına
gitti. Baba oğul doya doya sarıldılar. Daha fazla beklemeden müjdeli
haberi verdi Hasan. Notlarının yüksek olması sayesinde dikey geçişle
lisans eğitimini tamamlama hakkı kazanmıştı. İki yıl daha okuduktan
sonra... Cümlesini tamamlayamadı. Babası hiç de sevinmiş gibi
görünmüyordu. Aksine birden durgunlaşmıştı sanki. Hasan o’ nun gözlerine
baktığında gururdan başka bir duyguyla karşılaştı. Hüzün ve utanç
doluydu bakışları. Dokunsan ağlayacak gibiydi. Otuz dört yıllık öğretmen
Semih Bey, boğazında düğümlenen kelimeleri telaffuz ederken, hayatının
en zor konuşmasını yapıyordu. “Buraya kadar Hasan’ ım... “Öğrendikleri
karşısında beyninden vurulmuşa döndü Hasan. Ablası ve eniştesi
boşanmışlar ve ablası iki çocuğuyla birlikte baba evine gelmişti. Babası
emekli maaşıyla beş nüfusu geçindirip iki yeğeninin daha okul
masraflarını karşılamak gibi ağır bir yükün altına girmişti. O’ nun
üzülmesini ve derslerinin etkilenmesini istemediği için aylardır durumu
ondan gizleyp hiçbir şey olmamış gibi para yollamayı sürdürmüştü babası.
Diplomasını aldığı o güne dek...Hasan hem çalışıp hem okuyarak ailesine
yük olmadan eğitimini sürdürebilirdi. Ancak babasının çökmüş omuzları ve
yorgun yüzü gözlerinin önünden bir türlü gitmiyordu. Babası bunca yıl
ona emek vermiş, yeri geldiğinde de evlatları için fedakarlık yapmaktan
kaçın mamıştı. Ve Hasan kararını verdi. Akademisyenlik hayallerini
erteleyip ailesine destek olmak zorundaydı. Birkaç gün sonra yurttaki
eşyalarını toplayıp eve dönmüştü. Hasan için işin en zor kısmı, Zeynep’
ten ayrı kalmaktı. Zeynep’ le uzun uzun konuşmuşlardı ayrılmadan önce.
O’ na olanları anlatıp evliliklerini bir süre ertelemek zorunda
olduklarını söylediğinde çok üzülmüş ama anlayışla karşılamıştı durumu.
Birbirlerine söz verdiler, her fırsatta görüşecek, her gün
telefonlaşacaklardı. Hayat, onları bulutların üzerinden çok çabuk
indirmişti. şimdi gerçeklerle yüzleşme zamanıydı...Eve dönüşü ev halkına
tam bir bayram havası yaşatmıştı. Yeniden evde olmak, anasının sıcak
ilgisi, şimdi artık onlarla beraber yaşayan küçük yeğenleriyle oynamak
Zeynep’ ten uzakta olmanın üzüntüsünü az da olsa unutturuyordu ona.
Babasıyla, eğitimine devam etme konusunu bir daha hiç açmadılar. Ama
Hasan babasıyla her göz göze geldiğinde o yorgun bakışların kendisinden
kaçtığını görüyordu artık. Babasının bir arkadaşının yardımıyla iki
hafta içinde Hasan’ a iş bulmuştu. Bu açıdan şanslıydı Hasan. Nurettin
amcanın yardımı olmasa, ekmeğin aslanın ağzında olduğu bu zamanda onun
da üniversiteli işsizler ordusuna katılması işten bile değildi.Büyük bir
otomotiv fabrikasında teknisyen olarak çalışmaya başlamıştı. İşini
seviyordu. Son teknoloji ürünü bu robot kolların arasında hiç yabancılık
çekmemişti. Onların dilinden anlıyordu. Bir süre sonra resmen terfi
etmemiş olsa bile sorumlulukları artmaya başlamıştı. Çalıştığı bölümde
teknik bir sorun olduğunda, işçiler önce onu arıyorlardı. İşini severek
yapması, zekası ve yardım severliği, iş arkadaşlarının gözünde ona bir
saygınlık kazandırmıştı. Bu durum, bölüm şefinin de dikkatinden
kaçmamıştı. Askerlik celbi eline ulaştığında Hasan terfi etmek üzereydi.
Fabrikadan ayrılırken bizzat müdür ona “Senin gibi çalışkan ve yetenekli
bir genç için herzaman yerimiz var” demişti.Gerekli evrakları tamamladı.
Arkadaşlarıyla helalleşti. Yolculuk günü gelip çattı. Davullu, zurnalı
gösterişli bir tören hazırlamışlardı arkadaşları. İçinde buruk bir
gurur, tek tek sarıldı hepsine. En son anası kalmıştı. “Sil göz yaşını
anne” dedi. “Seni ağlar görmek benim canımı daha çok acıtır.”
Toparlanmaya çalıştı anası. Gülümsedi, alnına bir öpücük kondurdu.
Babası ağlamadı ama dudaklarını ısırıyordu veda ederken. Babasına söz
vermişti. “Sana layık, cesur, gözü pek, çakı gibi asker olacağım baba”
demişti. Otobüs hareket ettiğinde ikisini de içinden Allah’a emmanet
etti. Anasının gözyaşları arasında boynuna astığı cevşen, hala onun o
güzel kokusunu getiriyordu burnuna...Sabah Konya’ ya inip önceden
planladıkları gibi Zeynep’ le buluştu. Tüm bir günü Zeynep ve ailesinin
yanında geçirdikten sonra akşam, birliğine doğru yola çıktı. Konya’ dan
devam ettiği yolculuğu sırasında birer birer şehirleri aşarken bir şeyi
fark etti. Hayatında bir şeylerin bittiği ve yeni bir dönemin açılmak
üzere olduğuydu bu. Daha önce de ailesinden ayrılmıştı ama ilk kez
kendini bu derece tek başına ve himaye edişlerden uzak hissediyordu.
Günün ilk ışıklarıyla birikte Cizre otogarına girmişti otobüs.
Yolcularını indirdi. Hasan yola devam edeceği için ayrılmadı otobüsten.
Bileti şırnak’ a kadardı. Heyecanı gittikçe artıyordu. Kendinden önceki
dönemlerde kilerin anlattığı askerlik hikayeleri aklından geçiyordu.
Acaba yeni hayatında O’ nu neler bekliyordu...Kurşun delikleriyle
süslenmiş, şırnak il sınırlarına girdiklerini gösteren tabelayı geçince
Hasan’ ın ve yoldan ilk kez geçen öbür yolcuların ruhuna akarcasına
Dicle nehri tüm güzelliğiyle onları karşılamıştı. Biraz sonra Kasrık
Boğazı’ na girmişti otobüs. Bir yanıda Cudi, diğer yanında tüm
haşmetiyle uzanan Gabar dağları. Bu vahşi güzellik Hasan’ ın yüreğinde,
yeni tanıdığı bu dünyada küçücük ve yapayalnız olduğu duygusunu
uyandırmıştı.şırnak’ a vardığında, otobüste kendisiyle beraber,
birliğine teslim olmaya gelmiş başka gençlerin de olduğunu fark etti.
şaşkın, meraklı ve yorgun yüzlerle birbirlerine bakıyorlardı. İlerde,
birbirlerini çok daha yakından tanımaya fırsatları olacaktı. Kayıt
işlemleri tamamlandıktan sonra görevli astsubay onlara giysilerini verdi
ve onlara diğer helikopter kargolarının beklediği prefabrik depoyu
gösterip, yanlarından ayrıldı. Dört kişiydiler. Yasin, Halit, Remzi ve
Hasan. Giyinmeleri bitince, ne yapacaklarını bilemeden, onlarla
ilgilenen tek kişi olan astsubayı aramaya başladılar. Görevli astsubayın
“Oğlum, gidin depoda bekleyin dedim size. Helikopterler geldiğinde sizi
alıp görev yerlerinize götürecek. Ortalıkta dolaşıp durmayın” sözleriyle
depoya geri döndüler. Birkaç saat sonra hava kararmıştı. Helikopterlerin
o gün için gelmeyeceğini anladıktan sonra geceyi geçirecekleri bir yer
aramaya başladılar. Deponun bir köşesinde duran, sert ve pek de temiz
olmayan döşekler, uyumak için tek seçenekleriydi. Hepsi anlamıştı ki
artık, yumuşak bir yatak ve temiz çarşaflar onlardan oldukça uzaktaydı.
Ertesi gün, güneş doğarken, helikopterin sesiyle uyandılar. Hasan öyle
bir aceleyle fırlamıştı ki bağlamayı unuttuğu postalı neredeyse
ayağından fırlıyordu. Diğerleri de uyku mahmurluğuyla ondan daha iyi bir
durumda değildiler. Yükünü almış, tepeleme dolu helikoptere, havalanmak
üzereyken kendilerini attılar. Altlarında uzanan engebeli arazi,
doğmakta olan güneşin kızıl sarı renkleri arasında, bir masal ülkesinin
büyülü güzelliğini barındırıyordu. Hasan, nefesini tutmuş, dağın
güzelliğine dalmıştı. Biraz sonra, aşağıda beliren yapılara doğru
alçalmaya başlamışlardı. Pilot, aldığı talimat gereği onları bu karakol
bölgesinde indirip, yoluna devam etmek üzere tekrar havalanmıştı bile.
Pistin ortasında öylece kalakalmışlardı. Helikopterin kaldırdığı toz
bulutu dinince etrafa bakmaya fırsatları oldu. Geldikleri yer, birkaç
prefabrik bina ve çadırlardan oluşan bir üst bölgesiydi. Çekingen
adımlarla binalara doğru yürümeye başladılar o esnada binadan da bir
başçavuş çıkmış onları bekliyordu. Galip Başçavuş’ la ilk
karşılaşmalarında edindikleri izlenim onun gaddar bir adam olduğuydu.
Ancak zaman geçtikçe, onu daha yakından tanımışlar ve Galip başçavuşun o
gaddar görüntüsünün altında yumuşacık bir kalp taşıyan, onlara dağın
acımasız şartlarına dayanmayı ögreten bir ağabey olduğunu şaşırarak fark
etmişlerdi. İki hafta sonunda üs bölgesindeki her türlü konfordan uzak
yaşam tarzına uyum sağlamaya başlamıştı Hasan. Burada sadece birinci
derecede ihtiyaçların önemi vardı. Yakında, sadece hayatta kalmanın
önemli olduğu dağ yaşamıyla tanıştığında, burayı rahatlık ve emniyet
gibi kelimelerle anımsayacaktı.Askerliğin daha ilk günlerinde bir şeyi
öğrenmişti Hasan. Askerliği bunca unutulmaz, asker arkadaşlığını bunca
değerli kılan şey, buradaki yalın samimiyetti. İhtiyaçların ancak
minimum düzeyde karşılanabildiği, ananın, babanın, kardeşin sana ulaşıp
koruyamadığı bu yerde mert ve samimi dostlar, hem anası hem babası hem
de kardeşi oluyordu insanın.Birliğindeki 22. gününde Galip Başçavuş
onları toplayıp, o gece operasyona çıkılacağı emrini iletti. Bu emir ilk
kez operasyona çıkacaklarda büyük bir heyecan yaratmıştı. Hasan
konuşamaz, düşünemez bir haldeydi. Bu günün geleceğini biliyordu.
Kendisini bu ana hazırlamıştı ama şimdi kafası soru işaretleriyle
doluydu. Teröristlerle karşılaşacaklar mıydı acaba? Muhtemel bir
çatışmada, kurşunlarla karşı karşıya kaldığında cesaretini ve
soğukkanlılığını koruyabilecek miydi? Babasına verdiği sözü tutabilecek
miydi? “Sana layık, cesur, gözü pek bir asker olacağım” demişti
babasına.Üs bölgesinde sessiz bir telaş başlamıştı. Vakit gece yarısını
geçtiğinde yola çıkacaktı. Daha önce dağa çıkmış, hata teröristlerle
karşılaşmış olanlar, acemilere hava atarcasına önceki operasyonları
anlatıyorlar, onların heyecanlı tepkileri karşısında biraz gururlanıp,
ağabeylik taslıyorlardı. Ancak erinden, binbaşısına kadar hepsinin
sinirleri yay gibi gergin, dağı ve dağda onları bekleyenleri
düşünüyorlardı.Ve nihayet yürüyüş başladı. Karanlığın içine doğru,
yalnız subayların bildiği bir hedefe varmak üzere harekete geçmişti tim.
Engebeli arazide, görmeden yürüyorlardı. Tüfekler omuzlarına namlular
aşağı gelecek şekilde asılmış, böylece vücudun hareketleriyle uyum
içinde salınıyorlardı. Sırt çantaları ve diğer teçhizat ise atılan her
adımda biraz daha ağırlaşıyordu. Saatlerce hiç durmadan ilerlemişlerdi.
Sabaha karşı Hasan artık robotlaşmış çasına, düşünmeden adım atıyordu.
Sabahın nemiyle, vücudundan fışkıran ter birleşince sırtını buz gibi
yapmış, omuzlarının sızısını daha da arttırmıştı. Güneş doğarken mola
vermişlerdi. Islak çimenlerin üstüne oturup, sırtını yaslayabilecek bir
kaya bulduğu anda kendinden geçercesine uykuya dalmıştı. Aradan ne kadar
zaman geçtiğini bilmeden birinin dürtüklemesiyle uyandığında nerede
olduğunu anlaması birkaç dakikasını almıştı. Yasin sesleniyordu.
“Hareket etme vakti uykucu güzeli”. Hasan’ ın bölüğü timden ayrılıp zor
durumdaki bir jandarma karakoluna desteğe gidiyordu. Başlarında genç bir
teğmen, bölük yola çıktı. Yaklaşık bir saat kadar uyuduğunu anladı
Hasan. Uyku, vücudunu dinlendirmiş ama acı, tutulmuş omuzlarını ve
bacaklarını daha beter yapmıştı. Artık attığı her adım eziyet haline
gelmişti. İki keskin yamaç arasında kalmış dar bir vadiden geçiyorlardı.
Teğmenin emriyle kıyılara yakın yürüyor, çalılara ve bitki köklerine
basmaya çalışarak oradan oraya zıplıyorlardı. Başka bir zaman olsaydı
sek sek oynar gibi atlayıp zıplayan, sırtlarında tüfekleri olan bu koca
adamlar ne komik bir görüntü olurdu diye düşündü Hasan. Ama şimdi mayın
korkusu kimsede gülecek hal bırakmamıştı. “Ölüm ne kadar da yakınımızda
belki de ayağımı bastığım yerden sadece bir adım uzakta...” bu düşünce
Hasan’ ın yüreğini buz gibi yapmıştı. Zeynep’ i anacığını düşündü.
“Düşünmemeliyim. Düşünmeden sadece yürümeliyim.” Biraz daha anasını
düşünürse dikkatinin dağılacağını belki de ağlamaya başlayacağını
anlamıştı.Kendini toparlayıp yola konsantre oldu. Bölük vadiyi zaiyatsız
geçmişti. Derin bir oh çektiler. Ne kadar gerilmiş olduğunu fark etti
Hasan. İki saat sonra küçük bir köyü arkalarında bırakmış karakolu
uzaktan görmüşlerdi. Rahatsız edici bir sessizlik hüküm sürüyordu.
Prefabrike karakol binasında hiç bir canlılık belirtisi yoktu. Binaya
yaklaşınca sürüklenerek ilerlemeye başladılar. Teğmen binadakilerle
telsiz kontağı kurup geldiklerini bildirmeye çalışıyordu. Telsize
nihayet cevap alabildiklerinde karakoldaki bölükte üç şehit verildiğini
kalanların ise daha güvenli olduğu için önceden kazdıkları siperin
içinde mahsur kaldıklarını öğrendiler. Üç şehit... hepsinin kanını
dondurmaya yetmişti bu iki kelime. Öfke, acı, korku, nefret tüm bu
duyguları aynı anda hissediyordu Hasan. Başının döndüğünü hissetti.
Koşmak istiyordu. Göz alabildiğine uzanan toprakta ufka kadar koşmak
için dayanılmaz bir arzu duydu. Tüfeğine sıkı sıkı tutundu. Gerektiğinde
kullanmaya hazır bekliyordu. Teğmenin işaret ettiği yöne, tahmini olarak
siperin bulunduğu yere doğru sürünmeye başladılar. Etrafta en ufak bir
ses yoktu. Sanki herkes ve her şey, olacakları bekliyordu. Doğa bile
susmuştu. Sipere varmalarına birkaç metre kala korkunç bir sesle
irkildiler. Sanki aynı anda her yönden gelir gibi üzerlerine kurşun
yağıyordu. Hepsi panik halinde sipere ulaşmaya çalışıyorlardı.
Hasan kendini sipere attığında hemen tortop olmuştu. Kalbinin gümbürtüsü
kurşun seslerini bile bastırıyor, kulağını sağır edercesine atıyordu.
Onlara saatler gibi gelen bir kaç dakika sonra atışlar durmuştu. Ancak o
zaman gözlerini açtı Hasan. Etrafına baktı. Daracık siperin içine ancak
sığıyorlardı. Kendi bölüğünden yaralanan bir arkadaşları vardı. Sipere
ulaşmaya çalışırken bacığına isabet eden bir kurşunla yaralanmıştı.
Telsizle yardım çağrısı yapıyordu teğmen. Bir yandan da yaralı
arkadaşlarının bacağına turnike yapmış kanı durdurmaya çabalıyordu.
Yaklaşık bir metre eninde altı metre uzunluğundaydı siper. Otururken
bile başlarını eğmek zorunda kalacakları kadar alçaktı. Belliydi
alelacele kazılmış olduğu. Yardıma gelmişler ancak burada kapana kısılıp
kalmışlardı. O sırada atış tekrar başladı. Diğer bölüğün başındaki
asteğmenin sesi duyuluyordu. “Çok alçaktayız kafalarınızı eğin”
Etraflarını bir duvar gibi çevreleyen yükseltilerde pek çok kovuk ve
mağara gizliydi. Daracık siperin içinde hapsolmuş gelecek yardımı
beklemekten başka çareleri yoktu. Hasan iyice sersemlemişti. Kurşunlar
çok yakınlarına isabet ediyordu. “Cehennem bu olmalı diye düşündü.”
Derken bir anda ağzındaki o ılık sıvıyı fark etti. Vurulduğunu anlaması
birkaç saniye sürmüştü. Kurşun çenesinden girmiş yanağından çıkmış,
yüzünü tanınmayacak bir hale getirmişti. Başı yana düştü. Gözlerinin
önünden annesi geçti. Yavaş yavaş her yer kırmızıya boyanıyor görüntüler
silikleşiyordu. Kurşun sesleri, bağırışlar sanki çok uzaktan gelir
gibiydi. Yanındaki er onun vurulduğunu fark edip başçavuşa haber
vermişti. Sürünerek gelen başçavuş başını öne doğru eğmese boğazında
biriken kendi kanıyla boğulmak üzereydi Hasan. Çok kan kaybediyordu.
Bilincini yitirmişti.Yaklaşık yedi saat geçirmişti o siperde. Yedi saat
sonra onlara ulaşan tim, havan toplarıyla teröristleri etkisiz kılıp
helikopterin inişi için gerekli ortamı hazırlamıştı. Hasan ertesi gün
Diyarbakır devlet hastanesinde kendine geldi. Hayatta olması bir
mucizeydi. Yarası ölümcül değildi ancak uzun süre kan kaybetmiş vücudu
zayıf düşmüştü. Kendine geldiğinde aklına üşüşen soruların arasında bir
tanesi canını yakıyordu. “Zeynep beni böyle beğenir mi?"
<%end if%><%if sayfa="8" then%>
BİZ BU SAVAŞI NASIL KAZANDIK ?
Hangi Birlikteydi?: Hava İndirme Tugayı Kayseri.
Savaşta Rütbesi Neydi? : Teğmen daha sonra Üstteğmen.
Peki başarılı oldu mu?: Kendisine göre en iyi şekilde başarılı oldu.
Peki tamam savaş sonrası madalya aldımı? : Hayır.
Almalımıydı?: Kesinlikle evet.
Peki madalyayı neden istiyor? : Hakettiği için istiyor. Canını vermeye
hazır olduğu için istiyor. Kaçmadığı için. Kaçmayı hiç düşünmediği için,
Türk’ ün şanını yükselttiği için istiyor.
Peki almasa ne olur? : Sonunda ölüm olmaz, ama pek doğru da olmaz.
Peki olayları Eğridir Kayseri, Kayseri atlama bölgesi, atlama bölgesi
dip karpas arası birlikte okuyalım mı. Peki diyorsanız başlıyorum.
Gaziler Dergisi: Siz sayın Gürcan Kıbrıs Barış Harekatına gelinceye
kadar oluşan siyasi ve askeri olayları yani tırmanmayı özetlermisiniz?
Sizce Kıbrıs Barış Harekatına nasıl gelindi.
Ali İhsan Gürcan: 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ na nasıl
gelindiye şöyle cevap verebiliriz. 1877-1878 Osmanlı Rus savaşından
sonra Kıbrıs 4 Haziran 1878 tarihinden imzalanan ve genellikle Kıbrıs
anlaşması olarak adlandırılan Türk İngiliz ittifak anlaşması sonucu
İngiltere’ ye devredildi. Bu tarihten sonra Kıbrıs 85 sene İngiltere
idaresi altında kaldı. Yunan Devleti’ nin propagandaları sonucu Kıbrıs
adasının Rum ahalisi arasında uyanan “ENOSİS” fikri zamanla adada
yaşayan 120 bin Türk’ü ve 500 bin Rum’u birbirine düşürdü. Artan Rum
baskısı ile adada yaşayan Türklerin bir kısmı Kıbrıs’ ı terketmeye
başladılar. Buna karşılık Yunanistandaki Rumlar dan adaya göçmen
gönderilerek Kıbrıs ‘ta bir Rum çoğunluğu yaratılmaya başlandı.
İngiltere’ nin 05 Kasım 1914 te Kıbrısı İlhakını Türkiye 24 Temmuz 1923
Lozan Anlaşması ile tanıdığını kabul etmiş ve ada üzerindeki hakkından
İngiltere lehine feragat etmişti. 1929’ da Kıbrıs’ lı Rum delegasyonu
Londra’ ya ENOSİS isteğini ilettiysede bu İngiltere tarafından
onaylanmadı. 1950’ de Kıbrıs Baş Piskoposluğu’ na üçünçü Makariyos’ un
seçilmesi adada ENOSİS akımının yeniden güç kazanmasına yol açtı. 16
şubat 1951’ de Yunan Başbakanı Venizelos, Kıbrıs’ ın Yunanistan ile
birleştirilmesi isteğini resmen açıkladı. ENOSİS Hareketi 1954’ ten
itibaren adadaki Türk’ lere yönelik tethiş eylemlerine dönüşür. Bunun
üzerine Kıbrıs Türkleri kendilerini savunmak için Türk Mukavemet
Teşkilatı’ nı kurarlar. Türk’ lere yönelik toplu saldırılar artar can ve
mal güvenliği kalmaz. 1963 ateşkesinden sonra adaya barış gücü
yerleştirilirse de bu adadaki Rum saldırılarını durdurmakta bir başarı
sağlayamaz. Türkiye 1964 ve 1967 de adaya askeri müdahelenin eşiğinden
döner. 15 Temmuz 1974’ de Yunan Subaylarının yönetimideki Ulusal Muhafız
Gücü bir hükümet darbesi ile EOKA’ cı Sampson’ nu Cumhurbaşkanlığına
getirince Türkiye tek taraflı olarak garantörlüğünden doğan müdahele
hakkını kullanmaya karar verir. 20 Temmuz 1974 sabah saat 05.00 de
bayrak radyosu Kıbrıs’ ta beyanat vermeye başladı. 20 Temmuz 1974 sabahı
05.00 de Türk toplumuna hitaben bayrak radyosundan şu konuşmayı yaptım
diyordu sayın Denktaş. “Sevgili kahraman, fedakar Kıbrıs Türk’ ü 11
yıldır Kıbrıs’ ta insan şeref ve haysiyeti ile yaşamak ile can ve mal
emniyetinizi koruduğuna inandığınız anlaşmalarla meydana gelmiş olan
bağımsız Kıbrıs Cumhuriyetinin varlığını korumak için herşeyi ortaya
koydunuz. Tüm halklarımızın, bağımsızlığımızın koruyucusu ve garantörü
anavatanımıza güven ve inanç içinde tarihi ve şerefle bir mukavemet
mücadelesi verdiniz. Bu gün bu anda kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri
Kıbrıs’ ın her yanında havadan ve denizden çıkarma yapmaktadır. Gazanız
mübarek olsun. Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu gün başlatmış olduğu
harekat bağımsızlığımızın garantörü olarak 1969 anlaşmalarının ana
vatanımız Türkiye’ ye vermiş olduğu meşru hak ve yetkilere
dayanmaktadır. Bu bir istila değildir. Kıbrıs’ ın bağımsızlığını ülke
bütünlüğünü ve güvenliğini yeniden tesis etmek için girişilen bir
harekattır. Tanrı kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerini korusun zafer 11
yıl bu büyük adaletsizliğe, haksızlığa maruz kalan tüm Kıbrıslıların
dır”
Gaziler Dergisi: Sayın Gürcan biraz önceye
dönelim mi? Siz o vakitler Eğridir Dağ ve Komando okulunda ne
yapıyordunuz? İşiniz neydi.
Ali İhsan Gürcan: 17 Temmuz 1974 günü akşam evde
eşimle birlikte günün yorgunluğunu gideriyoruz. Bu arada hazırlanmış
olan yemeğe oturuyorum. Eğridir’ de çok sıcak bunaltıcı sıkıcı bir hava
var çok yorucu bir eğitimden biraz önce geldim. Dağ ve Komando Okulu
Eğitim Merkezin’de, Komando Harekatı dersinin öğretmeniyim. Eşim bu
günlerde hamile ve birinci doğum ölü olduğu için ikincisi için korkuyor.
Savaş haberlerinide günlerdir radyodan ve basından takip ediyor özet
olarak stresli. Dereden tepeden konuşuyoruz her günkü gibi. Arada sırada
tırmanan Kıbrıs olaylarından 15. 16. 17 Temmuz 1974 hadiselerinden
bahsediyorum eşime “Olaylar yakında Kıbrıs’ a Türkiye’ nin müdahelesine
varabilir” diyorum. Ve nitekimde bu değerendirmemin çok doğru olduğunu
fazla beklemeden görüyorum. 15 Temmuz 1974’ de sabah 05.15’ de Rum
tarafından silah sesleri gelmişti. Rum radyosunda marşlar çalıyordu.
Makarios öldürülmüş diyorlardı. Kıbrıs’ ta darbe olmuştu. Denktaş Sayın
Ecevit’ e mesaj çekmişti. “ENOSİSE SON ADIM ATILMIşTIR. MÜDAHELEDEN
BAşKA ÇARE YOKTUR” diyordu. Makarios öldü / ölmedi haberleri 16 Temmuz
1974. Yolda mahsur kalan bir çok Türke bölgeye geçiş izni verdiler.
darbede Yunan askerlerinin rolü aşikardır. Yunanlılar Türklere çok nazik
davranmakta, Kıbrıs’ lı Rumlar arasında “HAYDİ GEÇİNİZ SİZİN SIRANIZ
DAHA SONRA GELECEK” diyenler vardı. Radyo haberleri darbecilerin her
yerde sevinçle karşılandığını vermekte. Bafta ise Makarios kendi
sesinden “YAşIYORUM” diyor. Müdaheleye devam emri veriyor kan gövdeyi
götürecek. Bafta çarpışmalar var. LEFKOşE sakin. Türkiye’ de müdaheleyi
ön gören çalışmalar... Türkiye’ nin müdahelesini bekleyen çok Ecevitten
Denktaşa “SAYIN DENKTAş MERAK ETMESİN HÜKÜMET GEREşİNİ YAPACAKTIR” işte
bu durumlar ve yaklaşım nedeniyle ben ve hamile eşim savaş rüzgarlarını
düşünüyoruz. Komando okulunda hemen hemen her dönem bir dönem üç aydır
2000/3000 kişi Komando Harekatı, Keşif, Taktik Akın, Pusu, Hayatta
Kalma, Kaçma Kurtulma, Haritacılık, Dağcılık, Atış, Göğüs Göğüse
Muharebe, Engellerden Geçiş, Ateş Altında Sızma ve Atatürkçülük
derseleri veriliyor. Komando Erbaş ve Erler’ in hepsi çakı gibi, hepsi
disiplinli güçlü ve kuvvetlidir. Hepsi vatanını seviyor. Bir düşünceleri
var “bize bir görev verilirse elbet Türk’ ün şanını tartışmasız en iyi
şekilde yükselteceğiz” diyorlar. Her erbaş ve er önümüzden mutlaka
geçiyor onları yakından tanıyor en iyi şekilde eğitiyoruz. Yüreğimiz
vatan sevgisi ve güven dolu. Son günlerde eğitim alanında çalışmalarımız
geç saatlere kadar devam ediyor çünkü her an görev alabiliriz, bunun
bilincindeyiz. Akşam yemeğinde kestiğim ve bir dilimini ağzıma
götürdüğüm karpuzu daha yiyemeden kapı çalındı. Saat 20.00 civarı bu
saatte “kim olabilir ki” dedim. Kapıyı açtığımda nöbetçi subayı elinde
birçok sarı zarf tutuyordu. Sarı zarf öyle kolayca nomalde olduğu gibi
gelmez. Sarı zarfın içerisinde mutlaka çok önemli bir şey yazıyordur onu
düşündüm. Nöbetçi subayı bir çok zarf arasından benim ismim yazılı
olanını çekip aldı bana verdi. ‘Hayırlı olsun dedi’ Neye hayırlı olsunu
anlayamadığım için zarfı süratle açtım. Endişeliydim elbette birşeyler
bekliyordum biraz sonra beklediğimi gördüm. Zarfın içinde şu yazıyordu.
“24 SAAT İÇİNDE YENİ BİRLİşİNİZE KATILINIZ. YENİ BİRLİşİNİZ HAVA İNDİRME
TUGAYI KAYSERİ” Elimdekini tekrar tekrar okudum. Yazı hiç değişmiyor hep
aynı cümle rüya da değil, herşey gerçek. Zarfların bazılarına baktım
tanıdığım birçok subay astsubay vardı hepside şaka olamazdı. Durum son
derece ciddiydi bir baktım yanıma eşim geldi. “Ne var birsey mi oldu
dedi”. Yok birşey dedim. Ama nasıl dedim, ne demek istedim bilemedim.
Sevdiklerimden ne kadar ayrı kalacaktım? Bu savaştan sağ
dönebilecekmiydim? Eşimin doğumu nasıl olacaktı? Ona kim nasıl yardım
edecekti bilemiyordum çünkü birincisinde yarım saatlik farkla eşimi
hayata döndürebildim eşim son anda kurtuldu bebek ölmüştü. Öyle bir ruh
durumu içindeydim. Annemi babamı bile görmeye vaktim olmadı. Doğru bu
gece Ispartaya gitmeli oradan da ilk otobüsle Kayseri’ ye ulaşmalıydım
tek düşüncem buydu. Ağlamaya, düşünmeye neden bölye oluyor demeye ne
vaktim vardı ne de buna lüzum vardı. Zaten Harp Okulundan çıkışımız bu
günler için değilmiydi. Eşime bana biraz yol hazırlığı yap dedim. En geç
yarın akşam Kayseride olmam gerekiyor dedim. Eşim ağlamaya başladı. Daha
o 20 yaşındaydı birden yalnız, yapayalnız ve korunmasız kalacağını
düşündü sanıyorum. Ben ağlamak hiç bir şeyi değiştirmez derhal yola
çıkmalıyım geride kalanlar buradaki komutanlarımız seni düzenli arar,
sorunlarını çözer dedim. Bir acemi torbası bir çanta gibi birşey alarak
üç beş parça iç giyim birkaç çorapla yola çıktım. Derhal Ankara aracına
bindim. Oradan da ver eleni Kayseri. Eşim sekiz aydır yaya Akpınar
köyüne hemen hemen sekiz kilometre kadar yol yürüyerek 85 dereceye kadar
yolun meyilli olduğu hiç bir aracın işlemediği ancak atın gidebileceği
bir yere çıkıyormuş, yaya imiş, savunmasızmış etrafta her türlü kötü
niyetli kişi olabilirmiş ona saldırırlarmış kimseyi fazlaca
ilgilendirmiyordu. O meseleler bizim meselelerimizde biz çözmeliydik
nasıl mı? nasıl olursa olsun onu biz bulacaktık. Hem yıllar önce de
Yaşar Nuri Güntekin’ in kitapı Çalışkuşunda da Feride köylerde
öğretmenliği benzer şekilde yapmadımı? Ha 1930’ lu yıllar ha 1974’ lü
yıllar ne farkeder ki. Ben neden hayıflanıyor ve şikayet ediyorum ki.
Benim Ispartaya gidip Milli Eğitim Müdürlüğü’ ne “Benim eşimi normal
iken almadınız bari hamileyken Eğridir içine alın” dediğimde onlar bana
şunu söylediler bakın ne güzel bir çözüm çok hoşunuza gidecek “İSTERSEN
SEN TEşMENİM SEN KENDİNE BİR AT AL EşİN KÖYDE KALSIN SEN DE ONUN YANINA
GİT” sorun çözülsün. Ne güzel sorun çözme tekniği begendiniz değilmi.
Ben kendi sorunlarım için değil memleketin sorunları için varım. Benim
sorunların nasıl olsa kendi kendine birgün çözülür diye düşünülüyor
olmalıydı. Sorunlarımı işe yansıtmamam, sorunlar çözülmesede yeni bir
sorun yaratmamak üzerine eğitilmiştim. Bir gün, gündüz çocuğu intihar
eden İzmir tiyatrocusu erkeğin gece oynadığı oyunda tiyatroya gelenleri
güldürdüğü, sorunlarını içine gömdüğü, gece evine gittiğinde oturup
ağladığı gibiydi bizim durumumuz. 24 saatlik tayinler böyle geliyordu
genelde. Hiç sorun olmadı “güle oynaya gittik” demem gerçeğe ihanet
olur. Bu yönde bundan sonra da tedbir alınmasına imkan verilmemiş olur.
Ben bu sorunların geçmişte olduğu gibi gelecekte de tekrar olacağını
düşünenlerdenim. Bir isteğim var hiç olmazsa 24 saatlik tayinler 24
günlük olsun. Bu 24 gününde en az 15 günü yeni birliğinde olsun. Daha
iyi olur sanıyorum sorunların çözümü için. Bu noktada şu da iyi
düşünülmelidir. Baskın tesirinin ortadan kalkmamasına azami de dikkat
edilmelidir.
Gaziler Dergisi: 18 Temmuz 1974 gününden itibaren
Kayseri Hava İndirme Tugayındasınız ne oldu orda?
Ali İhsan Gürcan: 18 Temmuz 1974. Kayseri de
birliğimdeyim sağ sağlim geldim. Tugay Komutanı Tuğgeneral Sabri Evren
bize toplu bir konuşma yaptı. Hoşgeldiniz yeni göreviniz hayırlı olsun
dedi. Memnun olduk ve hemen birliklerimiz belli oldu. Ben birinci
paraşüt taburuna ayrıldım. Tabur komutanımız Yüzbaşı Asım Bayrak’ tı.
Tabura o da benim gibi yeni atanmıştı. Bölük Komutanımın da yeni
atandığını öğrendim bende yeni atandım. Bu yönün doğrumu olduğunu fayda
ve mahsurlarının yeniden incelenmesi gerektiğini düşünmekteyim. Mutlaka
faydalı olan yanları var ama mahsurları sizce hiç yokmu? Benim için
sorun olmadı çünkü bu erleri Eğridir den tanıyordum ben yetiştirmiştim,
onlar da beni tanıyorlardı. Karşılıklı sorunumuz olmadı ama diğerleri
için böyle bir sorun vardı. Daha sonra brifinge girdik. Bize Kıbrıs
hakkında uzun uzun bilgiler verildi. O gece yattık ertesi gün Erkilet
Havaalanına yükleme bindirme bölgesine hareket edecektik. Yüklemeleri
tamamladık. Ertesi gün öğle üzeri Erkilet’ e hareket ettik. 19 Temmuz
da. Erkilet e gelince herkes yere oturdu ve biraz dinlenmeye daldı.
Ertesi gün çok şeylere gebeydi, bir çok bilinmezler vardı. Tabur
Komutanı Kayseri’ de evi olanları son defa evlerine gönderdi. Gece oldu
bir imam geldi dini kıyafetle bize dua ettirdi. Son defa şehitlik ve
gazilikten bahsetti uzun uzun. “şEHİTLERE ÖLÜ DEMEYİNİZ ONLAR DİRİDİRLER
VE MEKANLARI CENNET OLACAKTIR şAYET SAş DÖNERSENİZ GAZİ OLURSUNUZ NE
MUTLU SİZE DEDİ” bayağı etkilendi herkes. Artık anlaşılıyordu ki bu iş
öncekiler gibi olmayacaktı gidilip dönmeyecekti. Yani gidiş gerçekti
gidiş atlamayla sonuçlanacaktı. Zaten ilerleyen saatler bunun gerçek
olduğunu gösterdi. “Kimse belki uçağa bineriz eskisi gibi geri dönülür”
diyemiyordu. Bu defa anladımki kesin adaya inilecekti. Yaşım 24 tü bana
göre ölüm için erken bir yaştı. Gerçi 2. Dünya Harbinde 15 yaşındaki
Alman askerlerinin Köprü filminde öldüğünü seyretmiştim. Afganistanda’
da 10 yaşında eline silah verilip cepheye gönderilen çocukları görünce
kendimi sanşlı saydım. Madem onlar küçük yaşlarda ölüyorlardı bizde
ölmeliydik. Erbaş erler benden 4 yaş daha küçüktüler. Düşündüm 20
yaşında savaşma, otuz yaşında savaşma ne zaman savaşacaktık. Hem kırk
yaşında savaşmamız yirmi yaşında savaşmamıza benzermiydi? yirmi yaşında
en dinamik, en zinde, en cesur, en korkusuz olunuyordu. Genelde kırk
yaşında zindelik, cesurluk, korkusuzluk, her halde yaşın gereği biraz
daha azalmış oluyordu. Herhalde biraz da başka düşünceler geliyordu
insanın aklına “NEDEN BEN ÖLEYİM Kİ, İLLEDE İNSANLARIN SAVAşTA ÖLMESİ Mİ
GEREKİR, SAVAşLAR NEDEN GEREKLİ OLUYOR Kİ” gibi düşünceler mi geliyor
acaba insanın aklına diyorum. 90 yılında da Hava İndirme Tugayında
Teğmen arkadaşımız Tişumiya deresinden terörist kurşunuyla şehit olurken
“Yaşım daha çok genç, bu yaşta ölmek istemiyorum ne olur beni kurtarın”
dediği aklıma geldi. Çok kahraman bir teğmendi. O bile ölümün erken
yaşta oluşunu kabul edemedi. Benim de 20 Temmuz’ daki ruh durumun aşağı
yukarı böyle idi. 20’ li yaşlar pek ölünecek yaşlar değildi. Ama
birileri ölmeden de bu savaşlar nedense kazanılmıyordu. “KEşKE BUNDAN
SONRAKİ SAVAşLARDA BİRİLERİ ÖLMEDEN SAVAşLARIN KAZANILMASI KEşFEDİLSEYDİ.
“ Nasıl doktorlar devamlı mikroplar için ölümcül hastalıklar için
savaşıyorlar ve araştırma yapıyorlarsa savaş uzmanları da insanlar
ölmeden savaşın kazanılmasını araştırsalar iyi olmazmıydı bence iyi
olurdu. Sizce bu düşünce saçma bir düşüncemidir? Bence değil. 81 MM’ lik
HV.KS.K, MK. TF. ÇVş. u ve 57 mm’ lik GTT. Çavuşlarına son defa emirler
verdim. “Benimle devamlı temasta olun! atlar atlamaz beni yere iner
inmez arayın bulun!” dedim. Barışta Kayseri de yapma imkanı bulamadığım
eğitimi savaş alanında fırsat eğitimi şeklinde vermek istiyordum. Fakat
daha sonra görecektim ki, bu kısımların muharebe eğitimleri vardı ve
yeterliydi. Buna sevindim. şimdiye kadar defalarca Erkilet’ e gelmiş,
atlayış yapılmış, sanal hedefler senaryo gereği alınmış ve öğleye doğru
Zincidere kışlasına geri dönülmüştü. Bu asla, kesinlikle bu defa böyle
olmayacaktı. İnsanlar ölecek gerekirse sakat, malül kalacak kol kopacak
göz çıkacak ve mutlaka düşmanla danışıklı olmadan dövüşecektik. Önceden
düşünülmeyen bir çok şeyler bu savaşta olacaktı veya olabilir di. Bu
savaşta ya toprak alınacak, arazi kazanılacak veya tersi olacaktı.
Tersinin olamaması herkesin dileğiydi. Ama bu şans ta yok değildi. Zaten
22 Temmuz akşamına kadar gelen haberler insanların kafasını biraz
karıştırdı. Bilahere izleyen günler de iyi haberlerde geldi. 20 Temmuz
saat 03.15 yerimizden kalktık, toparlandık uçak başı yapacaktık.
Önümüzde yürüyeceğimiz uzun bir yol vardı. Üstümüzde 35, 50, 60
kilogramlık yükler vardı. Bu yüklerle 10 metre kadar gitmek zordu. Biz
400 metre kadar gittik çok zorlandık. Adeta vücudumuzun üst kısmı yere
yaklaştı, sanki kamburmuş gibi yürüyorduk. Uçağa bindik 03.45 sırasında
kapılar kapandı. 32 kişi bir kapıya 32 kişi diğer kapıya dağıldık.
Uçakta karma yükleme vardı. Askerlerin düşmesi istenen yere göre
manifestolar yazılmış. Ve başka takımlardan da personel yanımıza,
uçağımıza, kapımıza gelmişti. Muhabereciler ve istihkamcılar, topçu
ileri gözetleyicileri de uçağımızdaydı. Başka birliklerden başka
karargahlardanda personel vardı uçağımızda. Kapılar kapandı.
Atlatıcılar, baş atlatıcılar son kontrollerini yaptılar uçak havalandı.
Gaziler Dergisi: 20 Temmuz 1974 sabah 03.45-06.00
arası Erkilet-Kıbrıs arasındasınız bu safhada önemli şeyler oldu mu?
Ali İhsan Gürcan: Uçak havalanınca Atlatıcılar,
personelin endişelerini azaltmak moralini yükseltmek kötü düşüncelerden
uzaklaştırmak için şarkılar söyletti, numara saydırdı. “KORKUYORSUNUZ,
ATLIYAMAZSINIZ ALLAH DEDİRTTİ” Allah sesleri bayağı yüksek geliyordu
başlangıçta. Kıbrıs’ a yaklaştıkça denizin üzerinden 25 metreden
gittikçe Allah sesleri alçalmaya başladı, yüzler sarardı bakışlar
anlamsız hale geldi. Ben bu yüzleri ve bakışları görüyordum. Bir şeyi
merak ediyordum. Acaba benim yüzüm ve bakışlarım da aynı mıydı. Bunu
merak ediyordum. Ama şunu düşünüyordum ben güçlü görünmeliydim bunu
yapmaya çalışıyordum panik olmamalıydı. şarkılar söyletiyor, marşlar
söyletiyor ve duygularını başka yöne çevirmeye çalışıyorduk. Uçaktakiler
hiç konuşmuyor yalnızca söyleneni yapıyordu. Hala denizin 25 metre
üzerindeydik uçağın açık kapısından balıkları görüyorduk. Bu radarlara
yakalanmamak için gerekliydi. Uçağın içi aydınlıktı. şimdi kahramanlık
türküleri başladı. Ama tok sesli Hasan Mutlucan bu defa yoktu. Her halde
Hasan Mutlucan harekat meydana çıktıktan sonra çıkacaktı. Birden
HAZIRLAN diye bir ses duyduk. Hemen hemen bu uyarı atlamadın 40 dakika
kadar önce verilmişti. Atlayışın ne zaman olacağını bilmiyorduk. Saat
05.25 civarıydı. Askerler son defa birbirlerine baktılar birbirlerinin
elini tuttular, birbirlerine zorla gülümsediler bu esnada “ÜSTÜMÜZDEN
JETLER, ALTIMIZDAN DA GEMİLER GİDİYORDU, HAVA, KARA, DENİZ GÜÇLERİ
BİRLİKTE HAREKET EDİYORDU” “AYAşA KALK, KANCA TAK! “ komutunu aldık
yüksek sesle. Ayağa kalktık ve kancayı taktık. Kancayı takmamız atlamaya
hazır olmamız demekti. “KANCANIN KONTROLU!” bu emride uyguladık ve
kancının tam oturup oturmadığına baktık. Daha sonra “TECHİZAT MUAYENESİ
VE MALZEME TEKMİLİ!” komutunu aldık. Herkes üzerindeki techizat ve
malzemeyi kontrol etti. En arkadan başlayarak 32 hazır, 31 hazır, 30
hazır diyerek en son 1 hazır ve hepsi hazır! dendi. Tüm yaşantım 24
yaşına kadar olanlar yaşadıklarım bir bir gözümün önünden geçti. Hatta
bir defasında 10 yaşlarında iken Manisa’ da Gediz nehrinden boğulma anım
bile gözümün önüne geldi. Annemi, babamı, eşimi, kardeşlerimi sevdiğim
tüm insanları bir defa daha sanki son defa olacakmış gibi gözümün önüne
getirdim. Başım dönüyordu hafiften birazda mutluydum ne olacaksa olsun
du. Çok zordu üzerimdeki yüklerle daha fazla birlikte olmak. Biraz sonra
bu yüklerden kurtulacaktık. İçeriye yüzümüzü yalıyan bir rüzgar geldi.
Bu rüzgar paraşütçüleri alıp götürecekti. Yere baktık mesafe 170 metre
kadar sis vardı A panasunu gördük atlayış başladı saat 06.00 dı.
Başbakan Ecevit konuşuyordu. Pilot konuşmayı kabine verdi. “İNDİRME VE
ÇIKARMA HAREKATIMIZ BAşLAMIşTIR. TÜM TÜRKİYE VE KIBRIS TÜRK HALKININ
ÇİLESİ BİTECEKTİR. HAYIRLI OLSUN İNSALLAH BÜYÜK BİR DİRENİşLE KARşILAş
MAYACAşIZ. VE TÜM KIBRIS’ A BARIş HUZUR VE MUTLULUK GELECEK” anlamında,
tam anlayamadığım ve anlamak içinde ruh durumumun uygun olmadığı sözler
duydum hayal meyal. Artık her an kapılardan çıkabilirdik. Baş atlatıcı
işaretle atlayıcılara baktı hazır işareti verdi. Atlama başladı. Herkes
atladı. Sıra bana geldi. Bende çıktım. Zorlananlar oldu atlatıcılar
onları da dışarıya attılar bir anda Kıbrıs semaları papatya tarlasına
döndü sarsıntı ile hızla paraşütüm açıldı. Uçaktan çıkmamla yere inmem
arasında en fazla 7 saniye geçti. Küt diye yere vurdum. Halbuki bize yer
yumuşacık toprak sürülmüş buğday başakları var yer yer demişlerdi.
Halbuki ben bir kayaya vurduğumu hatırlıyorum. Böyle söylemeleri tabi
doğaldı. Yer yumuşak toprak sürülmüş demeselerdi tabiki atlayıcılar
korka korka atlayacaklar ve bir yerlerini kıracaklardı. Bazen böyle
beyaz yalanlar iyi de olmuyor değil. Yanımda taburumuzun harekat ve
eğitim subayı Üstteğmen Kazım Solmaz’ ı gördüm kolu kırılmıştı acı
çekiyordu. Biraz ötede paraşütü açılmayan ve şehit olan bir erbaş
gördüm. Onlara bakacak durumumuz yoktu. İleri harekata devam etmeliydik.
Takımımı toplamalıydım. Beni bekleyen görevler vardı. O işleri şehit
kurtarma son işlem takımları yapacaktı. Yavaş yavaş kollarında mavi
bandı olanlar bizim yanımıza gelmeye başladı. Bizim bölüğün kol bandı
mavi idi. Bunların da beyaz, sarı, yeşil, kırmızı gibi ilave kol
bantları vardı. Yani mavi beyaz mesela birinci takımı gösteriyordu.
Diğer takımların da yavaş yavaş toplanma seslerini duydum. gördüm.
Teğmen Aydın Coşkun da takımını toplayanlar arasındaydı. Manga toplanma
bölgelerinde bulunanlar takım toplama bölgelerine geliyorlardı. Oradanda
hava başı hattına bölüğümüze ayrılan yere gelecektik. Ama düştüğümüz
yeri tam bilemedik. Gideceğimiz yeri tam belirliyemedik. Üzerimizde
şimdiki gibi bulunduğumuz yerin koordinatını belirten GPS cihazı da
yoktu. Birden Üstteğmen Hakkı Algın’ ı gördüm. Hakkı Algın bizim
savaştan önceki bölük komutanımız dı. Kendisi 1973 yılında Kıbrıs
değiştirme birliğiyle buralara gelmiş ve buraları çok iyi bilendi. Artık
harita mütalasını bıraktık ve onun komutasına girdik. Artık hava baş
hattı olan Kanlıköy, Yılmazköy Ayvasıl hattına gidebilirdik.
20 Temmuz 1974 saat 06.00 dan sonraki olayları, 14
Ağustos 1974 2. Harekata kadar olanları mütakip sayıda yazacağım. Herşey
gönlünüzce olsun.
<%end if%>
|