<%sayfa=request.querystring("sayfa")%>
GAZİ EŞLERİNİN ÇİLEKEŞ YAŞAMINA İLGİSİZ KALAMAYIZ
İSTİKLAL HARBİNDE EFELER DİYARI
Kısaca Edremit’ te İaşe Faaliyetleri
ÖLÜMÜN DİĞER BİR ADI KARA MAYINI
GAZİ ALEMDAR GEMİSİ SESSİZCE HURDAYA GİTTİ
POLİS BAYRAMI 'NIN 160 . YILDÖNÜMÜNDE GAZİ POLİS 'İ...
GAZİLERDERGİSİ GAZİLERİ YAKINDAN İLGİLENDİREN PTSD DOS...
BABA OCAĞINDAN DAĞLARA
BİZ BU SAVAŞI NASIL KAZANDIK ?

   


SAYI 140

22. YIL TEBLİĞİ

 

 

Uzun bir süreç... Her veri, bilgi ve belge bir çok an’ ın izlerinde “Gaziler” dergisi potasında eridi. şehit ve Gazi olgusuna, politik, ekonomik, sosyal ve popülist kaygılardan uzak, araştırmacı, sorguluyucu bir mantıkla ve objektif bir gözlük takarak yaklaşıldı.Türkiye’ de ilk kez Mart 1922’ de, gazilerin, yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntıları; resmi geçit töreni dışında ve hamasi edebiyat yapmadan kamuoyu gündemine taşıyan...şehit ve Gazi üzerinde dönen politik, ekonomik ve şahsi çıkar dolaplarını deşifre eden...
Kan sıkıntısı çekilen sıcak savaş döneminde, şubat-1993’ de ‘Kan Bağışı’ kapampanyası ile siyasetçilerin, ordunun, yetkililerin, iş dünyasının ve halkın takdirine mazhar olan...
Yabancı ülke gazilerine tanınan yasal hakları, uygulanan programları, tasarlanan projeleri, gazi organizasyonlarını ve işlevini Türk gazilerinin bilgisine sunan..."Gaziler” Dergisi ve çalışanlarının iddiası şudur:
“Biz, Türkiye’ de ‘gazilik’ olgusu üzerine yayın yapan ilk ve tek dergiyiz. Yetkilimiz, İstanbul Valiliği tarafından verilen Mart 1983 K-542-10406 sayılı belge ile aldık. Gücümüz ise; dördüncü kuvvet basından kaynaklanır.
Amacımız; gazilik kavramının derinliğine inmek, tüm detayların ortaya çıkmasına aracı olmak, gazilerin bilinç düzeyini yükseltmek, kamuoyunu bilgilendirmek ve yetkilileri harekete geçirip, izlemektir.Ancak, tüm bu faaliyetler gerçekleştirilirken zaman zaman bazı yetkililer tarafından araştırılmadan, değerlendirilmeden önyargılı tavırları ile karşılaşmaktayız. Elbette ak ile kara ortaya çıkmalı... şehitler ve gaziler üzerine politik ve ekonomik çıkar amaçlı manipulasyonlar deşifre edilmeli... Bu noktada herkes hem fikir. Ateş olmayan yerden duman tütmez... Ama duman hanfi yönde? Bunun yanıtını düşünerek, tartışarak ve inceleyerek bulmaya çalışalım. Günah keçisi olmak kimsenin kabulleneceği bir durum değildir. Dezenformasyon tuzaklarından kurtulalım ki, kafalar karışmasın.Kore Savaşı’ ndan bugünlere, 50 yılı aşkın bir süreçte gazilik kavramını karıştırdığımızda; yeterli ilgi gösterilmeyen, bir kaç kurum dışında desteklenmeyen ve problemleriyle giderek büyüyen bir çerçeveyi karşımızdaki duvarda çivili görürüz. Bakmasanız ya da görmemezlikten gelseniz de o, duvarda anlaşılacağı günü bekler.Gazilik olgusunu yardım, bağış gibi konulara indirgemeden irdelemenin tam zamanıdır. Konuya yardım, bağış persfektifinden bakmak gazilere yapılan en büyük haksızlıktır. Onların cesur birer kahraman olduğunu unutmaktır. Anayasa’ nın 61. maddesi gazilere gereken önemin eşit şekilde verilmesini hükmeder. Ancak, onlarca hükümet gazilik kavramını ihmal etmiştir. Gazilerle ilgili bir çok yasa ya meclis raflarında ya da henüz hazırlanmamıştır. Türkiye’ nin jeopotik konumu itibariyle güvenlik sorunu en temel, en güncel meselesi olduğu konusunda hemfikiriz. Yaşadığımız terör vebası belleklerimizde yerini korumaktadır. Gelecekle ilgili kaygılar dünya devletlerinin gündemini işgal etmektedir. Kargaşa içinde yüzen bir dünyada, güvenlik sorunu ile gazilerin el üstünde tutulmasını bir arada gören uluslar güçlü olarak ayakta kalacaktır.Gazi temsilcisi dernek ve vakıflar silkelenmeli, gazilerin seslerini meclise taşımalıdır. Gazilerin; eşleri, ebeveyinleri, çocukları ve yakın çevresi ile geniş bir tabana sahip olduklarını hatırlatacak, yaklaşımları, siyasi iradeye sunmak görev kabul edilmelidir. Sivil toplum kuruluşlarının temel amaçları bu tip çalışmalarda önem kazanır.Bu konuda adım atmak istelen her kuruma, kişiye açık olduğumuzu beyan ediyoruz. Dergi sayfalarımızı, gazilik olgusu ile ilgili her türlü düşünceye, tartışmaya açıyoruz.Gün ışıgına bugüne değin gereğince (!) çıkmayan “Gazilik” meselesini aydı

<%if sayfa="1" then%>
GAZİ EŞLERİNİN ÇİLEKEŞ YAŞAMINA İLGİSİZ KALAMAYIZ

Yıldan fazla bir süredir aktif çalışmaktayım. Yaşayan, deney sahibi olan, gözlemleyen biri olarak, savaşın insan üzerindeki etkilerini, başımdan geçenleri, hissettiklerimi sizlere yansıtabilirim.Biz savaşın gerçek etkilerini bilmiyoruz. Bunu ileri sürüyorum çünkü aile askeri yolcular, o, gazi olarak geri döner ve bizler onun hiç bir şekilde zarar görmediğini düşünürüz. Askerler ve eşler için önemli olan savaşa giden yakınlarının sağlam eve dönmesidir. Böyle olunca, gazilerin savaştan sonra ortaya koydukları farklı davranışları, psikolojik problemleri savaşla ilişkilendirmeyiz.İlk eşim savaştan döndüğünde çok tecrübesiz ve bilgisizdim. Eşimde gözle görülebilecek hiç bir yara izi yoktu. Dolayısıyla herhangi bir sorunu olabileceğini hiç düşünmedim. Ama böyle düşünmekle yanlış yaptığımı sonradan farkettim. Bana attığı ilk tokat onu sorgulamamı sağladı. Ve kendi kendime evlendiğim insanın savaştan döndükten sonra aynı insan olup olmadığını sordum. Ama yine de - herhangi fiziksel bir yarası olmadığı için - onun ileride iyileşebileceğini umut ettim. Ancak çok yanılmışım.Vietnam’ dan döndükten 6 ay sonra onunla evlenmiştim. Ve hayatım tamamen değişmişti. Sürekli bir biçimde evde kavga, döğüş eksik olmuyordu. Bu anormal durumun tek sebebi bemin durum kavrayamamamdı. Eve işten döndüğümde, eşimi arkadaşlarıyla salonda uyuşturucu kullanırken buluyordum. Eşimle aramızda artık bir iletişim bağı yoktu. Ben ise, her zaman kendimi suçluyordum, olayların hep benden kaynaklandığını zannedip, kavgalarımızın sebebi olarak kendimi görüyordum. Sonunda bu hayata katlanamadım ve onu terkettim. Bir yenilgiye uğramış gibi hissettim ve bu ilişkiyi kendi güvenliğim ve aşkım için sona erdirdim.İkinci evliliğim çok kısa bir zaman diliminde gerçekleşti, çünkü birbirimize aşık olmuştuk. Rick çok sessiz bir insandı. Fiziksel engelini hep işinin başındaydı. Tamamıyla PTSD’ den etkilenenlerden farklıydı. Her zaman çalışkan, hatta çoğu zaman mesaiye kalıyordu. Aslında Rick’ de PTSD’ nin etkisindeydi, ancak onun yöntemi “red” etmekti. PTSD’ den hiç etkilenmemiş gibi davranıyor, sürekli çalışarak kendini tedavi ediyordu. Rick, Vietnam Savaşı ile ilgili konuşmayı sevmezdi, sorduğumda ise “sırası geldiğinde konuşuruz” derdi. 1982’ de Vietnam’ ı Anma toplantısına katıldık. Aynı yıl Rick’ in dizindeki bir şişlik problemi için Gazi Hastanesi’ ne gittik. O günden sonra Rick’ te bazı değişiklikler gözlemlemeye başladım. Aslında Vietnam Savaşı ile ilgili hiç birşey bilmediğimi, bildiklerimin ise, sadece televizyonda gördüklerimden ibaret olduğunu anladım. Ve yıllar sonra Vietnam Savaşı’ nın, insan üzerindeki korkunç yüzünü görmeye başladım.Rick tamamıyla değişik bir insan olmuştu. Vietnam gazisi silah arkadaşlarıyla ilişki kurup, konuşuyor, tartışıyor aynı zamanda Gazilere tıbbi yardımda bulunan dernekte gönüllü hizmet veriyordu. İlk eşimin durumu sanki gözlerimin önünden geçiyordu. Oğlum Bob 4 yaşındaydı. Rick flashback (kötü anıların canlanması) ler yaşamaya başladı. Oğlumuza ve bana sürekli ve sebepsizce yükses sesle bağırmaya başladı. Ona her baktığımda, başka yerlere bakıyor gibiydi. Bu flashback’ ler onu 2,3 gün alıp götürebiliyordu. Aynı havayı solusak bile, o, başka alemlerdeydi. Ve bu durumu Rick’ in de kontrol edemediğini biliyordum.Ama artık kararlıydım; İkinci evliliğimi PTSD’ ye kurban etmeyecektim. İnsanlar hata yapabilirdi, yardım bulmak zorundaydım ve aradığım yardımı buldum. Yaşadığım şehir Rochester’ da gazilere yardım hizmeti veren çok sayıda kuruluş vardı. Kuruluşların ayrıca kadın grupları bulunmaktaydı. Süreç içinde görüşmelerde bulunmak amacıyla bu tip kuruluşlarla ilişkiye geçtim. Ve savaşın derinliğini, orada yaşanan gerçekleri öğrenmeye başladım; Vietnam’ da yediklerini, oraya has kokuları, ne zaman duş aldıklarını...
Böylelikle bu toplantılar evliliğimi kurtarmaya büyük ölçüde yardımcı oldu.Bugün hepinize teşekkür etmek istiyorum, hepinize öykümü dinlediğiniz, okuduğunuz için teşekkür etmek istiyorum... Biz, gazi eşleri, savaşın insan ruhuna açtığı derin yaraların izlerinden dolayı acı çekmekteyiz. Ben, gazinizi sevdiğiniz için onun sorunlarıyla başa çıkmanızın yollarını getirdim. Bu 6 haftalık bir programdır. Bu programın düzenlenme amacı dinliyenlerinin olmamasıdır. Ailemizdeki gazimizi anlayabilmek için bazı becerilere sahip olmalıyız. 4 yıl önce PTSD - Madde Bağımlılığı Komitesi Başkanı Jackie Rector, önerilerime kulak vererek, gazi yakınlarına, eşlerine yardım amaçlı bir şeylerin yapılmasını kabul etti. Vietnam Savaşı’ nın üzerinden 25 yıl geçsede gaziler hala, flashback’ ler ile geçmişin gecelerini, gündüzlerini ya da kabuslarını yaşamaya devam ediyorlar. Pek çok gazi eşi şu düşünceye daldı “Artık kadın olmanın ne olduğunu sormayın. Hayatım çok zor ve acı. İçindeki acı ve nefretten dolayı kendimden korkuyorum. Bir diğer korkum ise, eşimi Vietnam karanlığında kaybetmek, sanki bir başka kadına kaybetmek gibi...Terkediliş, korunmasızlık gibi doğal korkular savaş yaşamamışlar için üstesinden gelinebilecek ölçüdeyken Vietnam gazilerinde özellikle PTSD teşhisi konmuş olanlarda katlanarak ortaya çıkar. Gazilerden bazıları yaşadıkları savaş anıları nedeniyle hem kendilerini mahfeder, hemde hayatları üzerindeki kontrollerini yitirerek harap olurlar. Bu olumsuzlukla mücadele için bilinçli ya da bilinçsiz pek çok karar alırlar.Eşiniz bir sonraki davranışını sizden sezinlemenizi beklerken onuhla nasıl yakın bir dostluk, ilişki kurabilirsiniz? Bu ortam bir süre sonra evlilik ilişkisine baskı kurar. Eşinin içinde bulunduğu öfkeli, sinirli, eleştirel ve fiziksel yıkıcı davranış larına maruz kalan bir kadın, konuyu aygılayamadığı için kendini suçlama durumunun içinde bulur. Böylelikle kişiliğini yitirir, sadece eşini memnun etmeye çalışır.Vietnam gazileri için terk ediliş ciddi bir sorundur. Çünkü gaziler terkedilişin bir çok değişik türünü savaş arenasında yaşamışlardır. Savaşta arkadaşı öldürülmüştür ya da sevgilileri tarafından böylesi güç bir ortam da bir mektup ile terkedilmişlerdir. Belki de ülkelerine döndüklerinde, devletleri, ülkeleri onları terk etmiştir. Ve bir kez daha terkedilmemek, o duyguyu yaşamamak için kendi ile sevdikleri arasında bir duvar kurmaya başlarlar. Çünkü bir daha sevdiklerini kaybetmek istemezler.Gaziler hissettiklerini yakınlarına, eşlerine aktaramamaktadırlar. Anlattıklarında sevdikleri tarafından terk edileceklerinden endişe duyarlar. Aileler, gazilerin savaşta yaşadıklarını duymakta isteksiz davranırlar; hatta olumsuz anıları, onların hatıralarından silmelerini isterler. Böylelikle “red” hissini yaşar gaziler, yaşanılan deneyler kendi ailelerinden uzaklaşmalarına da yol açar. Ve sonuç olarak, gazi, zorunlu bir şekilde kendi ve sevdikleri arasına kalın bir duvar örer.Gazilerin aileleriyle çalışma yaparken, gazi eşlerininde de pek çok benzerlik gördük. Gazi eşi olan kadın baskıdan dolayı bunalmış hissediyor, olaylardan kendini sorumlu tutuyor, evin ekonomisini üstleniyor. Çünkü gazinin çalışma hayatındaki istikrarsızlığı evin yönetimi gazi eşine yüklemektedir. Aynı zamanada eşinin alkol alıp negatif davranışlar içine girmesinde de kendini sorumlu hissetmektedir.Böylesi bir ortamda tarafların, gazinin ve eşinin birbirlerine olan desteği ve ilişkisini azalmakta, devam eden öfke bir süre sonra aradaki ilişkiyi zedelemektedir. Giderek arkadaşlar kaybolur, kadın kendini küçültmeye başlar, diğer insanlara göre, genelde kendini işeyaramaz ve aciz hisseder.
Coping Skill (üstesinden gelme) programı gazi ve eşlerine yardım fırsatı vermiştir. Bir şanstır bu program. Yanlız olmadığımızı hissettirmiştir. Daha iyi bir yaşam için savaşmamızı sağlamıştır. Aynı zamanda gazi eşlerimizin durumlarını kavramamızda bize yardımcı olmuştur.Coping Skill Programı’ nın birinci haftasında ortak sorunlarımız nedeniyle birbirimizi tanımaya çalışırız. Bütün katılımcılar, birbirlerine güven ve saygıyı sağlamak amacıyla taplantıda konuşulanların kendi aralarında kalmalarına önem verirler. Birinci haftada, duygular ve bu duyguları gazilerin nasıl sergiledikleri üzerinde tartışırız. Bazı örnekler şunlardır:

1- Aşırı Tepki Gösterme: Gazi, çocuklarının yaşamını ya zor kullanarak kontrol etmek ister ya da önem vermez.
2- Kaçış Duygusu: Gazi alkol ya da uyuşturucu kullanarak sorunlardan, gerçeklerden kaçmaya çalışır, bununla birlikte, böylesi durumlarda yakınlarına şiddet kullanarak müdahale edebilir.
3- Gözdağı Vermek: Gazi eşini demoralize eder. Eşine hiçbirşey anlamadığını hissettirir. Çünkü eşi o korkunç olaylarda orada değildir.
4- Keder: Onlar bazen çok kederli olurlar. Siz onlara bu durumun savaşla yaşadıklarından kaynaklandığını anlatmalısınız.
5- Öfke: Dikkatli olmalısınız, konuşurken söylediğiniz bir söz, kavram, cümle onları öfkelendirebilir.
6- Terkedilmişlik Duygusu: Savaşta arkadaşlarını yitirmekten, ülkelerine döndüklerinde ilgisizlikten dolayı gaziler terkedilmişlik duygusunu yoğun yaşarlar. bu durum gazi üzerinde aşırı kıskançlık duygusu yaratabilir.

Daha sonra gazi eşlerinin içinde oldukları duyguları, neler hissettiklerini tartışırız. Bazı örnekler şunlardır:

1- Acizlik Duygusu: Gazi olan eşimizin neler hissettiğini, savaşta bulunmadığımız için asla bilemeyiz.
2- İşeyaramamazlık Duygusu: Gazi eşimizin düşüncelerini, aklını ve davranışlarını değiştirmek için yapacağımız bir şeyin olmaması bize işe yaramazlık duygusu verir.
3- Kendini Aptal Hissetme: Çoğu kez gazi eşine yaklaşmak isteseniz, o, sizin aptal hissetmenizi sağlamak için yaklaşım sergiler.
4- Kendini Beğenmeme Duygusu: Gaziler eşlerinin moralini bozabilir, onları fiziksel ve mantıksal olarak çirkin hissetmelerine yol açarlar.
5- Kendini Suçlama Duygusu: Pek çok gazi eşi, gazinin sergilediği olumsuz tavır ve davranışlarının sorumlusu olarak kendilerini suçlar.
6- Cinsel Yetersizlik Duygusu: Çok zaman gazi cinsel açıdan eşine dokunmaktan kaçar. Bu yaklaşım gazi eşlerinin cinsel açıdan eksik olduklarını hissettirir.
7- Fiziksel Hastalık: gazi eşi çok kez kendini önemsemez, bırakır.

İlerleyen toplantılarda yaşadığımız sorunlarla nasıl başa çıkabileceğimizi tartışırız. şayet bu toplantılar yeterli değilse, gazilere destek veren diğer kuruluşlardan kendimize ve çocuklarımıza yardım alırız. Gazi eşlerimizi danışmanlık yardımı alması için zorlamayız, bu yaklaşımın, onların tasarrufunda olduğunu düşünürüz. Ancak bizler, Gazi eşleri aldığımız danışmanlık desteğinin normal olduğunu onlara hissettirmeye çalışırız. Gazi eşleri savaşla ilgili kendilerini ve çocuklarını eğitmelidir. Okullarımızdaki eğitim sistemine dikkat etmeliyiz. Zorluklarla mücadele ederken, bazı durumlarla yüzleşilemeyeceğini anlarız. Gazi olan eşimizi olduğu gibi kabul etmeyi, onun kötü davranışlarından bahane üretmemeye çaba gösteririz.
Coping Skill Programı’ nın ikinci haftası ise Vietnam Gazileri’ nin şiddet ve öfke durumları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Onların bu tip duyguların içinde neden kaldıklarını anlamaya çalışır ve bu konuyu inceleriz. Eğer sorunu algılayabilirsek nasıl başa çıkılabileceğini de kavrayabiliriz.
Programın 3. haftasının konusu ise bir gazinin toplantıya davet edilmesini, yaşadığı deneyimleri anlatmasını içerir. Davete katılan gazi yaşadıklarını açık bir dille ifade edebiliyorsa, bu gerçekten iyi bir durumdur. Yaşadıklarını anlatan gaziden hatırladığı korkuları, kaç kez duş aldıklarını, kıyafetlerini ne zaman değiştirdiklerini, ne türlü böcek, hayvanların yaşadıkları çevrede olduğunu, iklim şartlarını öğrenmeye çalışırız. Böylelikle, pek çok gazi için hayati bir tehlike olmasa da elverişsiz koşullarda yaşadıklarını öğrenmiş oluruz. Vietnam’ daki iklim koşulları bir çok asker için rezil bir durum taşımaktaydı.
4. Haftada, gazi eşleri tartışır. Fiziksel ve duygusal olarak kendimize bakmamızın şart olduğunu ele alırız. Sağlık konusuna çok dikkat ederiz. Çünkü, gazi eşlerimiz, kendilerini ailelerine adadıkları için sağlıklarıyla ilgilenmeye önem göstermezler. Haftalık spor, egzersiz, beslenme programları oluştururuz. Diğer haftalarda neler öğrendiğimizi sınarız. 4. haftanın sonunda ev yaşamımızda ne tür değişiklikler olduğunu gözlemleriz, bu değişikliklerin programa dayalı olanını ve aliemiz üzerindeki etkilerini ele alırız.
Beşinci hafta ise aile içi şiddeti inceleriz. şiddete maruz kalmış bir bireyi konuşmacı olarak davet ederiz.
6. Haftada katılımcıların görüşlerini alır ve bu toplantılara devam etmek isteyip istemediklerini sorarız.
Ben sizlere, sadece genel bir bakış elde etmeniz için Coping Skill Programı’ nı kısaca anlatmaya çalıştım. Bence, gazi ailelerine savaşla ilgili detaylı bilgi verirsek, gazilerin yaşadığı psikolojik durumları açıklamaya çalışırsak, hem kendimize hem de gazilerimize yardımda bulunmuş olabiliriz.
Gazilerimize yardım etmek istiyorsak, işe gazinin ailesine ve eşine yardım ederek başlamalıyız. Eğer gazinin yeterli düzeyde yardım alabilmesini istiyorsak, eşinin de, bu iyileşme sürecinde görev almalarını sağlamalıyız.

Bir gazi savaştan döndüğünde, bu konu ile ilgili eğitimsiz bir aile ile karşı karşıya kalmamalıdır.”

Nancy S. Switzer

<%end if%><%if sayfa="2" then%>
İSTİKLAL HARBİNDE EFELER DİYARI

I. Dünya Savaşı’ nın en ilginç gelişmesine, hatta II. Dünya Savaşı’ na bir biçimde zemin hazırlan masına bir anlamda Amerika Başkanı Wilson’ un 8 Ocak 1918 tarihli programı aracılık etti.
6 Nisan 1917’ de Amerika, Almanya’ ya harb ilan ederek, İtilaf Devletleri tarafına geçmişti. Başkan Wilson 1918 dünyasının profilini çizdi; her devlet kendi çıkarı peşinde koştuğundan ötürü dengesizlik hakimdi. Bu durum tesbiti ile kendi adıyla anılan “Wilson Prensipleri” adlı 14 maddelik programı dünyaya önerdi.1. ve 12. madde Türklerin geleceğiyle yakından ilgiliydi.Birinci Madde: “Barış andlaşmaları açık ve seçik olup, herkesçe bilinmektedir. Özel Andlaşma yapılmamaktadır. Herkes tarafından bilinen açık bir diplomasi olmalıdır.”On İkinci Madde: “Osmanlı Devleti’ nin Türk kısımlarına egemenlik ve tam bir güvenlik tesis edilmelidir, Fakat diğer taraftan, devlet yönetiminde yer alan milletlere de bağımsızlık verilmelidir. Çanakkale Boğazı daima uluslararası gemilere açık olacaktır.”Başkan Wilson özet olarak dünyaya şunu söyledi: “Güçlü ya da güçsüz olsunlar milletlere adalet, eşitlik, güven ve özerklik içinde yaşama hakkı sağlanmalıdır. Bu ilke olmaz ise, uluslararası adalet kalmaz.”Prensipler, Washington, Paris ve Londra arasında değişik algılandı. Görüş ayrılıkları doğdu. Osmanlı ise, Wilson Prensiplerine olumlu baktı; toprak bütünlüğü ve egemenliğinin güvenlik altında alınacağı biçimde yorumladı.Fakat gelişmeler hiç de beklediği gibi olmadı.“30 Ekim 1918” de imzalanan Mondros mütarekesi ile Osmanlılara dayatılan ağır şartları Atatürk şu ibret verici sözlerle açıklamaktadır:“Osmanlı Devleti’ nin içinde bulunduğu grup, Harb’ i umumi’ de yenilmiş, ordu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes antlaşması imzalanmış. Büyük harbin uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir halde...Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. İtilaf devletleri, ateşkes antlaşmasının hükümlerine uymaya lüzum görmüyorlar. Birer vesileyle itilaf devletleri donanmaları ve askerleri İstanbul’ da... Her tarafta yabancı subay ve memurları ile özel ajanlar faaliyette... Memleketin her tarafında Hıristiyan azınlıklar gizli veya açıktan kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirme ve devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar...”Mondros mütarekesi, şartlarının bu kadar ağır olmasına rağmen, Atatürk’ ün deyimi ile, bu şartlara uymaya lüzum bile hissetmeden bir ingiliz gemisi (25 nolu monitoru) İzmir önlerine gelirken gemi ve kumandanı yerli rumlar ve papazlar tarafından coşkuyla karşılanırken, “17 şubat 1919” da Ayvalık’ a bir Yunan torpidosu geldi. Karaya, Kızılhaç teşkilatı bir miktar asker çıkardı. İlaç sandıkları içinde gizlenen silah ve cephaneler kiliselere taşınıyordu. Diğer yandan Midilli’ de bulunan İngiliz gizli servisi de faaliyet merkezini İzmir’ e taşımıştı.
Bölge İşgal EdiliyorEdremit ve çevresi İtalyan nüfus bölgesi kabul edildiğinden, mütarekenin akabinde bir İtalyan torpidosu, “Yunanistan” komutasında Akçay iskelesine yanaştı. şehre yayılan askerler kısa zamanda Ayvalıkla da irtibata geçtiler.Böylece, yöre limanları abluka altına alınarak, çember daraltılmaya başladı.Bu gelişmeler karşısında, Edremit’ in vatanperver halkı, kaymakam köprülü Hamdi Bey, Ruhi Naci (ileride adı çok geçecek) Eczacı Avni, İsmail Bey gibi yörenin ileri gelenlerinin çevresinde toplanmaya başladı.İlk olarak ‘4 Mart 1919” tarihinde, Edremit Konak meydanında büyük bir protesto mitingi düzenlediler. İlk milli mücadeleyi başlatmış oldular.Mitingde ele alınan yazı, Harbiye nezaretine bütün elçiliklere, yurdun ileri gelenlerine bir bir postalanarak, milli mücadelemizi dünyaya duyurdular.
Artık bütün şiddetiyle milli mücadele kıvılcımı parlatılmış, ve dalga dalga yayılmaya başlamıştı.Bu mücadeleyi Edremit’ ten almanın bir anlamı var. Burada önder olan kişilerin hayatlarını ileriki yazılarımızda ele aldığımda, görülecek ki; Milli mücadelenin bütün ayrıntıları, gözler önüne serilecektir.Kendiliğinden bir teşkilatlanma ise de; Kuva-yi Milliye ruhu, uyanışı ve saklanışı ile ülkeyi işgal eden İtilaf Devletleri’ ne milletin direnmesi, başkaldırması niteliğini taşır. Elde edilen mevzii başarıları, ağır koşullar ile birlikte dönemin düzenli ve güçlü orduları karşısında, millete, hala savaşabileceğinin inancını, azmini ve fikrini vermiştir.Kuva-yi Milliye harekatı,
umutsuzluğu umuda dönüştürme eylemidir.Bu oluşum esir yaşamaktansa ölmeyi tercih eden inancın Türk Milleti tarafından Kuva-yi Milliye Ruhu ile yeniden canlandırılması ve yaşatılmasıdır.
“Kuva-yi Milliye” sözü de ilk olarak bu yörede söylenmiş olup, bütün Anadolu’ ya yayılarak en büyük heyecanın oluşumunu sağlamıştır.Önder kişilerden genç - henüz lise talebesi olan bütün yöre halkının teşkilatlanmasına ön ayak olan Ruhi Naci Sağdıç’ ın sözü ile:“Daha ilk günlerde, teşkilatımızda çalışanlara bir ad bulmak, kollarına pazubentle işaretleme gereği duyduk. Kaymakam Hamdi Bey, Ali Çetinkaya, Mehmet Bay ve ben, “Milli Kuvvet, anlamına gelen Kuvayi Milliye” adını uygun bulduk ve bütün teşkilatımızda çalışanların kollarına hatta evlerine çorap ören-çamaşır hazırlayan kadınların dahi kollarına taktık.Gördük ki, bu ad, kısa zamanda Havran, Ayvalık ve hatta Balıkesir yöresine hemen sıçrayarak bütün Anadolu’ ya yayıldı.”

Kısaca Edremit’ te İaşe Faaliyetleri

Milli Mücadelenin başlaması ile Edremit’ in bütün hayır cemiyetleri bir araya gelerek, milli harekete katılmışlardır. Edremit Kuvayi Milliyesi, kendi ihtiyaçlarını temin ettikten başka, Balıkesir, Müdafa-i Hukuk Cemiyetine de otuz bir lira para gördermişlerdir.Edremit Çınarlı Handa ve Havran’ da bir Kuvayi Milliye Hastanesi açmışlardır.Edremit Kuvayi Milliyesi bir bölüğe her ay 358 lira ödediği gibi, şehit ailelerine ayda 30 lira, yaralılara da 15 lira vermekteydi. Diğer yandan posta müdürlerine 4, muharebe memurlarına 3, müvezzi ve hat memurlarına 2’ şer lira maaş ödemişlerdir.
Milli harekatta önemli olan bu kuruluş Tellal Oğlu Hacı Mustafa Bey başkanlığındaki iaşe kuruludur. Ayrı bir çalışma grubu oluşturarak teberru topluyor, gerekli bakliyat, yiyecek satın alıyor, faaliyet gösteren fırınların nöbet cetvellerini hazırlıyordu.Edremitin tenekeci esnafı, susuzluk çeken askerler için mataralar yapıyordu. Cephedeki atların nal, arpa, saman ihtiyacı giderilirken, çamaşır ihtiyacı için de ayrı bir çalışma grubu oluşturulmuştu. Gerekli kumaşlar alındıktan sonra evlere bölüştürülerek dikilmeleri sağlanıyordu. Sonra da cepheye tabii.Ayvalık’ ın Yunanlılar tarafından işgali ile milli bölüklerin cepheye katılması diğer sayımızda devam edecektir.

Devam Edecek...


<%end if%><%if sayfa="3" then%>
ÖLÜMÜN DİĞER BİR ADI KARA MAYINI

105. ve 116. sayılarımızda değindiğimiz mayın dosyasını tekrar açıyoruz. Çünkü insanoğlunun belleği gerçekten çok zayıf. Kendisine zarar veren olguları ve olayları çok çabuk unutuyor. Özellikle de doğrudan tehdit altında olmadığı zaman, unutmak çok daha kolay oluyor. Bu nedenle, bu küçük ama acımasız materyalin insan vücudunda yarattığı tahribatı hatırlatma ve mayın terörünü sürekli gündemde tutma çabası içindeyiz.Savaş tarihine şöyle bir baktığımızda, savaşlarda sivil ölümlerin son yıllarda giderek arttığını görüyoruz. Yüzyıllar önce sivil ölüm oranı bugüne göre çok daha düşüktü. Bugünün savaşlarında bu oranın çarpıcı bir biçimde yükselmesinde en büyük pay ise kara mayınlarına ait. Çünkü, savaş bittiğinde sağ kalan askerler savaş alanını terk eder ama geride bıraktıkları mayınlar kimsenin bilmediği yerlerinde yıllarca avlarını beklemeye devam ederler. Mayınlar savaşın bittiğinden habersizdirler. Sorumsuzca onları döşemiş olan acımasız eller ise o bölgede görevlerini tamamladıklarında çekip giderler. Tarlasını ekip biçmek isteyen köylüyü, oyun oynayan çocukları bu ölüm tarlalarında kaderlerine terk eder ve unuturlar...Mayınlar sınır güvenliği için kısıtlı alanlara döşenir. Oysa bugün çeşitli savaş grupları tarafından rastgele her türlü alana yerleştiriyorlar. Günümüzün hayli gelişmiş silah pazarlarında bu tip bir materyale sahip olmak manavdan domates almak kadar kolay olduğundan bereketli topraklar hızla kana susamış ölüm tarlalarına dönüşüyorlar. Peki ulaşması ve kullanımı bu kadar basit olan mayınların temizlenmesinin maliyeti nedir acaba? 3 dolara üretilen ölümün sinsi elini sakladığı yerden bulup çıkarmanın maliyeti tam 1000 dolar! Tabi devletler bu büyük külfetin altına girmek konusunda fazla istekli değiller. Bugün için dünyadaki mayınların tamamının temizlenmesinin maliyetinin 14 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Sürekli yeni mayınların döşendiğini hesaplarsak bu maliyet her geçen gün daha da yükseliyor. Çeşitli bölgesel savaşlarda her yıl yaklaşık 1,5 - 2 milyon mayın yerleştiriliyor. ABD Dışişleri Bakanlığı her yıl en az 25 bin kişinin mayınlar nedeniyle hayatını kaybettiğini tahmin ediyor. Savaşlar sona erdiğinde savaş bölgeleri çocuklar için çok çekici oyun alanları haline geliyor. Ve genellikle mayınları bulanlar da çocuklar oluyor. Ölümün bu sabırlı ve soğuk elini tanımayan çocuklar için bu merhabanın bedeli ağır oluyor. Sakat bir insanın psikolojisiyle hayatın yükünü erken yaşta sırtlarında taşımaya başlıyorlar. Bugün dünyanın 64 farklı ülkesinde 12 milyonun üzerinde mayın patlamaya hazır durumda avlarını beklemekteler.

Dünya’ da bu konuda neler yapılıyor?

Kara mayınlarının yasaklanmasına yönelik olarak, 4 Aralık 1977 tarihinde, Ottava’ da, Anti Personel Mayınların Kullanımının, Depolanmasının, Üretiminin ve Devredilmesinin Yasaklanması ve Bunların İmhası ile İlgili Sözleşme imzaya açılmış ve 1 Mart 1999 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Bu sözleşme, bugüne kadar 142 ülke tarafından imzalanmış ve 122 ülke tarafından da onaylanmıştır. Sözleşmeyi, komşularımız Bulgaristan ve Yunanistan onaylamış; Yunanistan, sözleşmeyi, Birleşmiş Milletler Sekretaryasına tevdi etmiş ve Türkiye’ nin sözleşmeye katılma işlemlerinin tamamlanmasının beklendiğini 27 Haziran 2002 tarihli bir notayla Dışişleri Bakanlığımıza bildirmiştir. NATO içerisinde, ülkemizin yanı sıra, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği ülkeleri arasında da Finlandiya sözleşmeye taraf olmamışlardır; Rusya Federasyonu da, sözleşmeye taraf değildir.

Ottova Sözleşmesi Hangi Konuları Kapsıyor

Ottova Sözleşmesinin yürürlüğe girmesinde, hükümet dışı kuruluşlar ve sivil toplum örgütleri önemli rol oynamıştır. Bu sözleşme, taraf devletlere, stoklarındaki mayınları dört yıl, döşenmiş mayınların da en geç on yıl içerisinde sökülerek imha edilmesi yükümlülüğünü getirmektedir. Taraf devletler, imha işlemi tamamlanıncaya kadar, sivillerin zarar görmemesi için, döşenmiş mayınların yerlerini belirleyip, etrafını çevirmekle yükümlü kılınmışlardır.Sözleşme, taraf devletlerin anti-personel mayın kullanmasını, bunları geliştirmesini, üretmesini, bir başka şekilde edinmesini, depolamasını, elde tutmasını veya doğrudan ve dolaylı yoldan bir başkasına devretmesini yasaklamaktadır. Ayrıca, bu sözleşme çerçevesinde, bir taraf devlete, yasaklanmış bulunan herhangi bir faaliyetle iştigal etmekte olan herhangi bir kimseye yardımcı olmasını da yasaklamak tadır. Taraf devletler, bu sözleşmeyle, bütün anti-personel mayınları imha etmeyi taahhüt etmektedir.Sözleşme, taraf devletlerin, mayınların imhası konusunda diğer taraf devletlerden yardım almalarını; bu konuda, bilimsel ve teknolojik imkanlar ile malzeme transferi bakımından kısıtlama getirilmesini öngörmektedir. Bu çerçevede, imkanı olan taraf devletler, olanakları kısıtlı diğer taraf devletlere yardım etmekle yükümlü kılınmaktadırlar. Aynı zamanda, bu sözleşmeyle, imkanı olan her taraf devlet, mayın kurbanlarının bakımına ve rehabilitasyonuna, sosyal ve ekonomik uyumuna ve mayınlar konusundaki bilinçlendirme programına yardım sağlayacaklardır. Bu yardım, diğer bütün yardımlar gibi, Birleşmiş Milletler sistemi, uluslararası, bölgesel ya da ulusal örgütler veya kuruluşlar, Uluslararası Kızılhaç Komitesi, ulusal Kızılay ve Kızılhaç kurumları ve bunların uluslararası federasyonu, hükümet dışı örgütler aracılığıyla veya ikili düzeyde sağlanacaktır.Sözleşme uyarınca, taraf devletler, birbirlerinin sözleşmeye riayet edip etmediğini, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri aracılığıyla sorgulayabile cektir. Taraf devletlerin çoğunluğunun uygun görmesi halinde, sözleşmeyle ilgili uygulamalarından şüphe duyan devletlere bir tespit ekibi gönderilmesi söz konusu olabilmek tedir; ancak, denetimle ilgili herhangi bir mekanizma bu sözleşmede yer almamaktadır.
ABD’ de durum nedir?ABD yönetimi büyük bir baskı altında. Geçen Nisan ayı içerisinde Vietnam Gazileri, New York Times’ tan başkana seslenerek “mayınları yasaklayın” çağrısında bulundu. Bir düzine Amerikalı general ve NATO eski komutanlarından John Galvin’ in de aralarında bulunduğu politik bir grup oldukça etkili bir güçle senatoya baskı yapmayı sürdürüyor. Bush yönetimi büyüyen bu tehlikeye karşı yeni stratejiler oluşturma çabası içerisinde. Konvansiyonel silahlar üzerine yeni ıslah planları geliştiriliyor. Fakat yetkililer her zaman söyledikleri gibi “Zamana ihtiyaç var” ifadesini kullanıyorlar.Dünyanın mayından temizlenmesi yolundaki çalışmalar ve kampanyalar bize şunu açıkça gösteriyor ki; Mayınları döşemek, mayınları temizlemekten hem çok daha ucuz hem de kolay. Bugün dünyada 50’ den fazla ülke bazı tip mayınların kullanılmaması için bir antlaşma imzaladılar. Halihazırda, 38 ülke bütün mayınların kullanımının yasaklanmasını kabul etmiş durumda. Ancak bu ülkeler arasında büyük ülkeler yer almıyor. Bugün tüm ülkeler anlaşıp mayınları tamamen yasaklasalar bile mayınların yarattığı katliam durmayacak. Toprağa gömülü mayınların güvenli bir biçimde bulunup çıkartılıp, imha edilmesi için henüz yeterli bir yöntem olmadığından eski mayınların yarattığı tehlike daha uzun bir süre o bölgelerde yaşayan insanları tehdit etmeyi sürdürecek.Batılı ülkelerin mayınlar konusunda kanlı bir geçmişleri var. Sadece Vietnam’ da 1967’ den 1969’ a kadar 31,500 Amerikan askerinin yüzde 44’ ü mayınlar nedeniyle yaralandı ya da hayatını kaybetti.Vietnam Savunma Bakanlığı ve ABD savaş gazileri kurumu arasında Vietnam’ da mayınların temizlenmesi için ortak anlaşma imzalandı. Savaşın bittiği 1975 yılından bu yana patlayan mayınlar sonucu 38 bin kişi yaşamını yitirirken, 100 bini aşkın Vietnamlı da yaralandı. Amerika’ nın Vietnam Savaş Gazileri Vakfı (VVAF) Başkanı ile Vietnam Savunma Bakanlığı yetkilileri arasında Hanoi’ de imzalanan anlaşmada mayınların ve diğer patlayıcının temizlenmesi için 6 milyon dolarlık projenin gelecekte hayata geçirilmesi sağlandı. Savaşın üzerinden 30 yıl geçmesine karşın mayın ve diğer patlayıcıların yol açtığı ölüm ve yaralanma olayları Vietnam’ da yaşamın günlük parçası oldu. 6 milyon dolarlık proje çerçevesinde Amerika’ nın Vietnam Savaş Gazileri Vakfı ve Vietnam ordusu tarafından ortaklaşa yapılacak çalışmaların Mart ayının başında Quang tri, Quang Binh ve Ha Tinh eyaletlerinde başlatılacağı bildirildi. ABD ordusu, Vietnam Savaşı sırasında 15 milyon ton bomba, mayın ve diğer patlayıcı atmıştı. Vietnam’ a atılan 15 milyon patlayıcının yüzde 10’ u patlamamış durumda ve her yıl birlerce insanın ölümüne neden oluyor. Anlaşmayı imzalayan VVAF Başkanı Bobby Muller ile Vietnam Dışişleri Bakanı yardımcısı ve Savunma Bakanlığı Yetkilisi General Nguyen Huy Hieu, Vietnam Savaşı esnasında Qan Tri eyaletinde yaşanan kanlı çatışmalarda her ikisi de yaralanmıştı.

Ülkemizde Durum Nedir?

Gizlenmiş terör ülkemizde de kendini oldukça hissettiriyor. Yetkililer PKK tarafından yerleştirilen mayınların 1 Ocak 1993 ve 1 Mart 2002 tarihleri arasında 289 sivili, 299 güvenlik personelini öldürdüğünü ve 792 sivil ile 1524 güvenlik personelini yaraladığını bildirdi.Geçtiğimiz yıllarda Bitlis’ in Çeltikli köyünde yaşanan ve çoğumuzun hafızalarından çoktan silinmiş olan dram, bu durumun acı örneklerinden birini teşkil ediyor.
Bitlis’ in Çeltikli köyü muhtarı Ahmet Kin’ in astım hastası eşi Sıttı Kin astım nöbeti geçirmiş ancak köyün çevresi mayın döşeli olduğundan Sıttı Kin kara yoluyla şehir merkezine götürülememiş ve hayatını kaybetmişti. Bitlis’ e ayda bir kez helikopterle giden ve bir ay sonraki helikopteri bekleyen köylüler aç kalmamak için unlarını bölüşüyorlardı. Çeltikli o dönemde mayın terörü tarafından sarılmış pek çok köyümüzden biriydi. Bugün ülkemizde yapılan ancak son derece ağır ilerleyen mayın temizleme çalışmaları sonucunda yerleşim yerleri yakınlarındaki mayınların sayıları azaltılmış olmasına rağmen geçmişte döşenmiş olan binlerce mayın sivillerin hayatını tehdit etmekte. Güneydoğu bölgemizde görev yapan askerlerimiz içinse tehlike çok daha ciddi boyutlarda. Bir çok askerimiz mayın tarlalarında uzuvlarını ya da hayatlarını kaybettiler. Saklanmış durumda bekleyen mayınlar onlar için hala büyük bir tehlike. Bu terör daha uzun yıllar anaların yüreğine korku salmayı sürdürecek.

Mayın Temizleme

Ottova Sözleşme’ sine taraf ülkelerin 3. toplantısında Türk delegasyonu “8 bin mayını temizlemiş bulunuyoruz ve sürekli olarak mayınları temizlemeye devam edeceğiz... ‘Mayınlama ve koordinasyon merkezleri’ tesis ettik ve ‘Mayın Ekipleri’ aynı zamanda ‘mayın tarama ve temizleme grupları kurduk... mayın alanları ‘işaretleme’ çalışmaları halen sürmektedir.” ifadesinde bulunmuştur.Mayıs 2002’ de yapılan Daimi Komite toplantısında Türkiye “Antipersonel mayınların sınırlardan temizlenmesindeki kararlılığın bir kanıtı olarak, Türkiye 1998 yılında geniş bir temizleme faaliyeti başlatmıştır... 2001 yılı sonu itibari ile 9851 mayın temizlenmiştir... Benzer mayın temizleme çalışmalarına tüm gücümüz ile devam etmekteyiz” duyurusunda bulunmuştur. Haziran 2002’ de Türkiye, 2001 yılı sonu itibariyle 10638 mayının değişik sınır bölgelerinden temizlediğini ve imha ettiğini rapor etmiştir.
30-31 Ocak 2002’ de Başbakan Bülent Ecevit’ in Bulgaristan ziyareti sırasında kara mayınları temizleme protokolü imzaladı ve ortak sınır bölgelerindeki antipersonel mayınların temizlenmesi üzerine imzalanan 1999 anlaşması karşılıklı değiştirildi. Anlaşma 1 Mayıs 2002 de yürürlüğe girdi.Bulgaristan kendine ait sınırların mayınsız olduğunu açıkladı. Nisan 2001’ de Türkiye çok yakın bir zaman içinde kendisine ait sınırlarda temizlenmenin başlıyacağını ifade etti fakat bununla ilgili başka bir bilgi sağlanamadı.Buna benzer bir mayın temizleme anlaşması Gürcistan ile imzalandı. Bu anlaşma, 21 Haziran 2002’ de Dışişleri Bakanlığı Komisyonu tarafından desteklendi ve T.B.M.M’ ne onay için sunuldu. Anlaşma onay için mecliste beklemektedir. Azerbaycan ile başka bir anlaşma 2000 yılından beri görüşülmektedir. Türkiye aynı zamanda Suriye ile olan sınırları boyunca mevcut mayınları temizleme kararı almıştır. Bu projenin tamamlanması ile birlikte mayınlardan arındırılan bölgeler zaman içerisinde tarım alanlarına dönüştürülecektir.şubat 2002’ de OHAL Bölge Valisi Gökhan Aydıner “Bu proje için çalışmalar çok yakın bir zaman içerisinde başlayacaktır” dedi. 1956 yılında 877 km. lik Sureyi sınırı boyunca kaçakçılığı önlemek amacıyla oluşturulan mayın alanı 300-700 m genişliğinde, 3,5 milyon dönümlük bir alan olarak tanımlanmaktadır. İfade edilen alan Kıbrıs adasının 2 katı büyüklüğün dedir. Bu tasarı hakkında yerel iş adamları hevesli olarak görülmüştür. Bu alanın sivillere kullanımı için geri dönmesi, 20 bin aileye kendilerini destekleme ve yerel işsizliği düşürme imkanı sağlayacaktır.Bir başka medya raporunda, mayınsızlaşma planı için “2 ülke bir zamanlar sıkıntılı olan dostluğun gelişmesi” ifadesi kullanılmıştır. Ordu temizlemenin ilk safhası için 12 milyon dolar talepte bulundu. Tüm operasyonun 36 milyon dolar tutacağı ve 5 yılda tamamlanacağı beklenmektedir.

Türkiye’ de Konuyla İlgili yasal Girişimler

Türkiye, 1996 yılı ocak ayında, anti,personel mayınların satışını ve transferini yasaklayan 3 yıllık bir moratoryum ilan etmiştir. Bu sürenin dolmasını beklemeden, 15 Ekim 1998 tarihinde yapılan bir açıklamayla, moratoryum süresinin, bitiminden itibaren üç yıl için uzatıldığı duyurulmuştur. Söz konusu moratoryum, mart ayında süresiz olarak uzatılmıştır.
Ülkemizin sözleşmeye taraf olmasına dair işlemler sürmektedir. Bu çerçevede, sözleşmeye katılmamızın uygun bulunmasına ilişkin kanun tasarısı 2002 Nisan ayı içerisinde Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmuştu, söz konusu tasarı, 9 Mayıs 2002 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonunda gündeme alınmış, 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan genel seçimlerin ardından, bir yasama dönemi içerisinde sonuçlandırılma dığından hükümsüz sayılmıştır. Tasarı, 20 şubat 2003 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonunda görüşülerek kabul edilmiş ve meclise getirilmiş.Ülkemiz açısından, Suriye sınırı boyunca yer alan 600 kilometre uzunluktaki ve 350000 dönüm büyüklüğündeki mayınlı arazinin mayınlardan temizlenmesinin gündemde olması nedeniyle de bu sözleşmenin imzalanması önem arz etmektedir. Suriye sınırlarındaki mayınlı sahanın temizlenmesi için, 1975’ te ve 1996’ da olmak üzere iki defa Meclis araştırma komisyonları kurulmuş ve her iki komisyonun düzenledikleri raporlarda bu sahaların mayınlardan temizlenmesinin gereğine işaret edilmiştir.1975 tarihinde kurulan Meclis araştırma komisyonu raporunda şöyle denilmektedir: “Suriye ile aramızdaki hudut boyunca, büyük masraflarla ve büyük alanların faydalanma, hatta, ülke dışı bırakılması pahası tesis edilmiş olan mayınlı bölge, beklenen faydayı teminden uzak bulmaktadır. Mayınlanmış saha bizim için tehlikeli ve yasak olmakta; fakat, Suriyeli için, mayınlar temizlenerek yeni bir ilerleme ve tarım alanı teşkil etmektedir. Gerisine çekildiğimiz ve gerisinde bir şeridi mayınlayıp, ter örgüsüyle kapatarak yasakladığımız demiryolu da adeta Suriye’ ye terk edilmiş, buradaki işletme emniyetimiz Suriyelilerin insafına bırakılmış olmaktadır. Gidilemez durumdaki mayınlı sahalarda rahatlıkla üreyen, mücadelesi yapılmayan, zararlı ot, fare ve sair haşaratın tarımsal alanlarımıza verdiği zararlar da dikkate alınmalıdır. Mayınların temizlenmesi suretiyle teknik icaplara uygun yeni bir muhafaza şeridinin tesisi zaruretinde, bütün ilgililerin ittifak halinde bulundukları müşahede edilmiştir. Mayınların temizlenmesi, temizlenen sahada yeni ve modern bir koruma sisteminin kurulması, bu sistemin işgal edeceği son derece dar bir şeritten geriye kalacak olan geniş arazilerin ekonomiye kazandırılması, topraksız köylülere dağıtılmasıyla, sadece güneydoğu illerimizin değil, tüm ülkenin yararına, tarihi değerde bir hizmet yapılmış olacaktır.”Türkiye’ de kara mayınları problemi üzerine hiç bir inceleme yapılmamış olması ile birlikte mayın Türkiye’ nin etkili bölgeleri; Azerbeycan, Bulgaristan, Ermenistan, Irak, Suriye ile olan sınırlarında ve Güneydoğu bölgelerinde yoğunlaştığı görülmektedir.
Mayıs 2002’ de Daimi Komite toplantılarında Türk delegasyonu “Türkiye” de yaklaşık 900 bin adet yerleştirilmiş mayın bulunmaktadır. Mayınlı bölgeler uzun yıllar önce yasal olmayan sınır geçişlerini önlemek amacıyla oluşturulmuştur ve hepsi sivilleri korumak amacıyla işaretlenmiş ve tellerle çevrilmiştir” bildiriminde bulundu.Haziran 2002’ de Türk daimi temsilciliği Cenevre’ de Birleşmiş Milletlere ‘Türkiye’ de 1956/1959 seneleri arasında yasal olmayan sınır geçişlerini önlemek amacıyla yerleştirilmiş yaklaşık 935 bin kara mayını bulunmaktadır ve hepsi sivilleri korumak amacıyla işaretlenmiş ve duvarlarla çevrilmiştir” açılkamasında bulundu.Mayın olaylarının meydana geldiği bölgeler gösteriyor ki sınır alanlarına ek olarak sınırlardan uzak Güneydoğu bölgelerinde de mayınlar bulunmaktadır.Bu mayınlı bölgelerin alan genişliğinin bilinmemesi bu alanların ne derece işaretlendiğinin ve korunduğunun göstergesidir.
Mayınları imal edenler, bugün günah çıkartıyorlar. Birleşmiş Milletler toplantısında konuşan Bush, çağrıda bulunuyordu. “Bu öldürücü silahlardan kurtulmalıyız” Ve yönetim içinde yoğun bir şekilde konu tartışılıyor. Kendileri yapıp satıyor veya kullanıyorlar. İkiyüzlülüğe devam ediyorlar. Uluslararası Geliştirme Derneği Başkanı Brain Atwood’ un Angola’ da kurbanları gördükten sonra “Amerika yaptığı mayınlar hakkında özür dilemiyor.” İfadesi çelişkiyi somutlaştırıyor. Birleşmiş Milletler Büyükelçisi’ nin dost kabine üyelerine “Politik değişiklik olmaksızın bu durumun yaşamımız boyunca bizle olacağını söyleyebilirim.” şeklindeki yorumu sonucu karanlık gösteriyor.Mozambik’ te bir elini ve ayağını kaybeden, İngiliz mayın temizleme grubundan Chris Moon “Güvenli hiçbir yer yok, insanlar ekinlerini ekip biçemez, köylerine geri dönemez, yakacak odun toplayamaz.” diyor. Ona göre, gizlenmiş terör, insanlığa karşı işlenmiş en büyük suçtur. Bu ölüm tarlasına dönmüş memleketlerde yaşayanlar acınacak durumdalar. İnsanlar yaşamlarını sürdürebilmek için mayın tarlalarına basmak zorundalar.İngiliz bomba uzmanlarından Tim Carstairs bu insanlara batılı devletlerin bir bedel ödemesi gerektiğini savunuyor. Bombaların üzerinde ekip biçme yapılama yacağına göre, batılı yardım Severlerin bu bölgelere duyarlılık göstermesini istiyor.Uluslar arası Kızılhaç Komisyonu Afganistan’ da 10 milyon mayının tehlike arz ettiğini tesbit etti. Binlerce Afganlı kadın, çocuk öldü ya da sakat kaldı. Mayına basıp da kolunu veya bacağını kaybedip hayatta kalmak şans sayılıyor. Kurbanlardan bazıları tekerlekli sandalyeye mahkum olmuşken bir çoğu yatalak olarak yaşamlarını sürdürüyor. Onlar mayın tarlalarını hiçbir zaman unutmayacaklar.

Hayatta Kalanlara Yardım

Türkiye’ de, mayından kurtulanla önce her şehirde bulunan devlet hastanelerine veya ödeyecek durumları var ise özel hastanelere nakledilir.Ülkenin batısında bulunan şehirlerin organ kesimi işlemini gerçekleştirecek olanakları mevcuttur, fakat mayınlardan etkilenen Güneydoğu’ da olanaklara sahip sadece Diyarbakır’ da bulunan Dicle Üniversitesi Hastanesi bulunmaktadır.Yeni bir protez ve rehabilitasyon merkezi 28 Haziran 2001 tarihinde Dicle Üniversitesinde Amerika Birleşik Devletleri hekimleri yardımı ile açılmıştır. Merkez 2001 tarihinde 43 adet ücretsiz protez sağlamıştır. Merkezde protezlerin dizaynı ve üretimi için elektronik bir sistem kurulmuştur. Bu sistem her 22 dakikada bir adet protez üretebilecek kapasiteye sahiptir.Üç başka üniversite, bu yeni sisteme bağlanabilecek ve protezleri Türkiye’ nin tümüne sağlayacak imkanlara kavuşacaktır.Mayından kurtulan askeri personel İstanbul’ daki Gülhane Askeri Tıp Akademisinde tedavi görmektedir.


<%end if%><%if sayfa="4" then%>
GAZİ ALEMDAR GEMİSİ SESSİZCE HURDAYA GİTTİ

Kurtuluş Savaşı İnönü önlerinde, Sakarya boylarında, Afyon ve denizlerde de sürdürülmüştür. O günlerde bir avuç Türk havacısı, sayıları üçü beşi geçmeyen pırpır motorlu, bez kanatlı tayyareleriyle göklerde ne kahramanlıklar göstermişlerdir. Tıpkı bir avuç Türk denizcisinin, Karadeniz’ de derme çatma, küçücük teknelerle akıl almaz başarılar kazanmaları gibi...Kurtuluş Savaşı’ nın sürüp gittiği yıllarda anadolu’ daki kuvvetlerimizin elindeki deniz araçlarının sayısı, sekizi onu geçmiyordu. Yazık ki şanlı Yavuz’ lar, kahraman Hamidiye’ ler, Turgut gibi dev zırhlılar, Nusret gibi inanılmaz hizmetler gören mayın dökme gemileri hep Haliç’ te eli kolu bağlı durumdaydılar.
O günlerde Anadolu’ daki kuvvetlerimiz İnönü önlerine Yunan ordusuyla karşı karşıya gelmişti. Ordunun İstanbul’ dan gizlice getirilecek olan silah ve mühimmat için hangi türden olursa olsun çok sayıda deniz taşıtına büyük gereksinimi vardı. Vardı da, elimizde Karadeniz’ in azgın dalgalarına göğüs gererek bu malzemeyi sevketmeye uygun teknelerimiz yoktu. Olanı, biteni, Gazal adlı küçük bir römorkör ile karakol gemisi haline sokulmuş birkaç da gümrük motoru... İstanbul’ dan çürük çarık motorlarla kaçırılan silah ve cephane binbir güçlükle İnebolu’ ya getiriliyor, oradan da ordu birliklerine teslim edilmek üzere karadan Ankara’ ya doğru sevkediliyordu.
21 ocak 1921 akşamıydı... hava karalalı hayli olmuştu. Bir süredir Haydarpaşa önlerinde yatmakta olan Alemdar gemisi hazırlıklarını tamamlamış, yavaşça demir alarak boğaz’ a doğru dümen kırmıştı. Bütün ışıklarını söndürdüğü için hayalet gemiden farksızdı. Beşiktaş ve Ortaköy arasında demirli düşman gemilerinin dikkatini üzerine çekmemek için hem büyük şansa gereksinimi vardı, hem de acele etmesi gerekiyordu. Askine bir süredir ayandon fırtınası bütün şiddetiyle devam etmekteydi.Alemdar, şansı yaver gitmiş, İstanbul’ u işgal etmiş olan yabancı devletlerin donanma gemilerine görünmeden Boğaz’ ı geçip Karadeniz’ e çıkmıştı, ama bu korkunç fırtınada makinası tam yol çalışmasına karşın saatte en fazla 10 mil kadar hız yapabiliyordu. Hepsi hepsi on denizciydiler. Çarkçıbaşı kadıköylü Osman Efendi ile güverte lostromosu Recep Reis’ ten başka bir makine lostromosu, iki yağcısı, üç ateşçisi, iki de gemicisi vardı. Bu gidişle işleri zor olacağa benziyordu. Bir an önce Ereğli’ ye varıp anadolu kuvvetlerine katılmak için acele ediyorlardı, ama Karadeniz’ in dev dalgalarıyla başedebilmek ne mümkün! Bir de İstanbul’ dan kaçtıkları fark edilirse, işgal kuvvetlerinin peşlerinden yollayacağı bir gemiye yakalanmaları işten bile değildi!Alemdar 1898’ de Danimarka’ da inşa edilmiş bir tahlisiye gemisiydi. 363 gros, 192 net tonluktu. 49,4 m. uzunluğunda, 7,9 m. genişliğindeydi. Çektiği su 3,9 m. kadardı. İki direği, ince uzun bir bacası vardı. Teknesi baştan sona siyaha boyanmıştı. Darmak adı verilmiş ve merkezi Kopenhang’ da olan Em. Z. Sviter Bjerg Enterprise firması tarafından, kapitülasyonların yabancılara tanıdığı yasal haklardan yararlanarak Marmara’ da gemi kurtarma işlerinde kullanılmaktaydı.Birinci Dünya Savaşı patlak verdiği sırada, hasım devletler nasıl kara sularımızın dışında bulunan bütün gemilerimize el koymuşsa, bizde Marmara ve Boğazlar’ da seyreden yabancı gemilere el koymuştuk. İşte, 8 Kasım 1914 günü el koyduğumuz Danmark da bu gemilerin arasındaydı. Gemiye hemen Türk bayrağı çekilmiş, 1915’ in Mayıs ayında da adı değiştirilerek alemdar adı verilmişti.Alemdar’ dakiler saatlerce dev dalgalarla boğuşma pahasına Ereğli’ ye selametle varmasına varmışlardı, ama liman reisinden aldıkları haber hiç de iç içıcı değildi. Söylediklerine göre, İstanbul’ dan kaçtıkları çok geçmeden anlaşılmıştı. Zonguldak’ taki Fransız liman reisi de C-27 borda numaralı Fransız gambotunu Ameldar’ ı yakalamakla görevlen dirmişti.
Bu durumda, elbetteki Ereğli Limanı’ nda barınamayacaklardı. Hemen kömür ve yağ ikmali yapıp denize açılmaları gerekiyordu. en emin liman, Sinop’ tu. Bu kez gemiyi Sinop’ a Üsküdarlı İsmail Hakkı Kaptan götürecekti. Makine Yüzbaşısı Beykoslu Adil efendi başmakinist, Mülazım-ı evvel Rizeli Ali Efendi de ikinci Kaptan olarak hazır bulunacaktı. Ayrıca bu suları çok iyi bilen tecrübeli gemiciler de bulunup gemiye alınmıştı.
Alemdar 26 Ocak’ı 27’ ye bağlayan gece saat üç sularında yine ışıklarını söndürerek sessizce Ereğli Limanı’ ndan ayrıldı. Rotası, kıyıdan fazla uzaklaşmadan Sinop üzerindeydi. Ne var ki, çok geçmeden, çok hızlı bir teknenin üzerlerine doğru gelmekte olduğunu fark ettiler. Böylesine hızlı bir tekne, ancak bir gambot olabilirdi.Tehliyeki sezen İsmail Hakkı Kaptan, gemiyi Fransızlar’ a teslim etmektense karaya oturmayı tercih etti. Ama gambottakiler, İsmail Hakkı Kaptan’ ın aklından geçenleri sezmiş gibi ani bir dalışla Alemdar’ la kıyı arasına girerek onu engellediler, sonra gelerek üzerine yaklaştılar. İşgal Kuvvetlerinin Karadeniz komodoru ve Zonguldak liman Reisi Yüzbaşı Tilly, yanında birkaç Fransız askerle birlikte Alemdar’ a geçerek doğruca kaptan köşküne çıktı.“Gemiyi İstanbul’ dan buraya kimler kaçırdı?” diye sordu. Aklınca, gemiyi kaçıranları tutuklayıp İstanbul’ a geri götürmeyi tasarlıyordu.
“Onlar Ereğli’ de kaldı” diye yanıt verdi İsmail Hakkı Kaptan. “Ben gemiyi onlardan teslim aldım.”
“O halde Ereğli’ ye onları bulmaya gideceğiz!” Ama ne düşündüyse hemen vazgeçti. “Hayır, hayır, İstanbul’ a gideceğiz!” diye ağız değiştirdi.
Çaresiz, yüzbaşının emrine uymak zorundalardı. Ama, ya bu emre uymamanın bir yolu varsa? ki, gerçekten de vardı! İsmail Hakkı Kaptan’ la yüzbaşı Adil Bey sanki havadan sudan söz ediyorlarmış gibi yüzbaşıyı kuşkulandırmadan aralarında anlaştılar. Fakat çok dikkatli olmaları gerekiyordu. Çünkü hem yüzbaşı Tilly yanlarındaydı, hem de fransız gambotu peşlerinde onları izlemeye başlamıştı. Bir süre sonra önce Yüzbaşı Adil Bey kaptan köşkünden ayrıldı, az sonra da Fransız Yüzbaşısı Tilly dinlenmek üzere kendine ayırdığı kamaraya çekildi. Kaptan öşkünde İsmail Hakkı Kaptan Fransız erle başbaşa kalmıştı.Bababurun’ a 11 mil uzaktaydılar. Saat 11:30’ a yaklaşıyordu ki, İsmail Hakkı Kaptan birden cebinden çıkardığı düdüğü var gücüyle öttürdü. Hemen arkasından da ne olduğunu anlamayan Fransız askerinin üzerine atlayıp silahını elinden alıverdi. Bu anı bekleyen öteki gemiciler de öteki Fransızlar’ ın üzerine atladılar. Derken İsmail Hakkı Kaptan’ ın emreden sesi kükredi:
“Bütün adamlarınız kıskıvrak yakalandı! Teslim olun yüzbaşı!”
Ama yüzbaşı kolay teslim olacaklardan değildi. Aralarında çıkan boğuşmada Beykozlu Adil Bey, Fransız’ ı altına alıp ellerini arkasından sımsıkı bağlamayı başardı.şimdilik işler iyi gidiyordu, ama arkalarından gelmekte olan gambottan nasıl kurtulacaklardı? Yapılacak tek şey, gambotun önünden kaçmak, sonra da arayı açmaya çalışmaktı. Ani bir dönüşle Ereğli rotasına dümen kırdılar. Ateşçiler ocağı faryap etmişlerdi; makine büyük bir hızla çalışıyordu; Alemdar sanki ek yerlerinden dağılacakmış gibi büyük bir hızla dalgaları yarmaya başlamıştı.Gambottakiler gemide olup bitenlerin farkına varınca hemen harekete geçerek önce bir ihtar atışında bulundular. arkasından da başladılar peş peşe mermi yağdırmaya. Nasıl olduysa Serdümen Recep Reis kanlar içinde yere yığıldı. Ama Adil Bey de gambottaki topun başındaki eri vurmayı başardı. Gördükleri kadarıyla artık hiçbir er topun başına geçmek istemiyordu. Bizimkiler bu arada makineli tüfeği kullanan eri de vurup yere yuvarladılar.Alemdar’ ın bacası daha şimdiden üzerine yağan mermilerden delik deşik olmuştu. Ayrıca istim basıncı da düşüyor, düştükçe de gemi başlagıçtaki hızını tutturamıyordu. Neyse ki, Ereğli uzaktan iyi-kötü seçilmeye başlamıştı. İsmail Hakkı Kaptan gemisini tekrar karaya oturtmayı denemek istediyse de gambot ilkinde olduğu gibi yeniden kıyıyla aralarına girerek bunu engelledi.O da ne? Kıyıdan doğru gambota ateş atılmaya başlamıştı. Anlaşılan, olup bitenleri uzaktan gören halk, silahını kavradığı gibi soluğu kıyıda almış, Fransız gambotuna ateş ediyordu. İki ateş arasında kalan gambotun komutanı da vurulunca İsmail Hakkı Kaptan Frasızlar’ ın bir anlık gafletini fırsat bilerek Alemdar’ ı uygun bir sığlığa oturuverdi. Zavallı Alemdar’ ın gövdesi de bacası gibi delik deşik olmuştu.
Alemdar’ da üç şehit verildi. Ereğli’ den gelen motorla önce şehitler karaya çıkartıldı. Sonra da tutsak alınan Fransızlar... Gambot ise avını pisi pisine elinden kaçırmış olmanın hıncını Ereğli üzerine gelişi güzel bir kaç mermi yağdırarak almaktaydı. Sonra da ters yüzü dönerek çekip gitti.şimdi bütün sorun, Alemdar’ a dolan suları boşaltmaktı. Önce dalgıç indirilerek delikler kapatıldı, sonra da tekneye dolan su, koşup gelen Ereğlilerin yardımıyla büyük zorluklarla boşaltıldı. Alemdar kendi olanaklarını kullanarak oturduğu sığlıktan kurtulmayı başarırken herkes sevinç içindeydi. Dümen suyunda bembeyaz köpükler bıraka bıraka yeniden yola çıkarken takvimler 1921 yılının 5 şubat gününü gösteriyordu.Bahariye Müfrezatı Kumandanlığı’ nın emrine verilen Alemdar, tıpkı Gazal römorkörü, hatta 4 numaralı gümrük römorku gibi Trabzon Limanı’ na üslenip Kurtuluş Savaşı boyunca Anadolu’ da çarpışan kuvvetlerimize silah ve mühimmat taşıdı durdu. Cumhuriyet’ in ilanından sonra da, 1924’ te Seyr-i Sefain İdaresi’ nin tahlisiye gemisi olarak 1959’ a dek aralıksız çalıştırıldı. Ama artık hayli yaşlanmıştı. O yıl kadro dışı bırakıldı, Büyükdere’ de kıçtan karaya bağlandı. 1960’ ta satıldı; bir süre tanker dubası olarak kullanıldı. 1964’ te İsikurt, 1980’ de de Aksoy firması tarafından alındı. 1982’ de, her geminin başına gelen onun başına da geldi: Sökülmek üzere son kez satıldı? Eski bir deniz fenerinden ve soluk, titrek birkaç fotoğrafından başka hemen hemen hiçbir şey... Tabii bir de kuşaktan kuşağa anlatılan kahramanlık öyküsü...Alemdar’ ın kahraman denizcilerimizin kalbindeki yeri yıllar boyunca hiç eksilmedi. Bir iki direkli, ince uzun bacalı, narin tahliye gemisi her dönemde, herkes tarafından hep “Gazi” Alemdar olarak anıldı...
<%end if%><%if sayfa="5" then%>

POLİS BAYRAMI 'NIN 160 . YILDÖNÜMÜNDE GAZİ POLİS 'İ SAYGIYLA ANIYORUZ

Polis Teşkilatı’ nın 157. yıldönümünde, “Polis Mesleği” konulu bir şiir yarışması düzenlenmişti. Diyarbakır A. Gaffar Okkan Polis Meslek Yüksek Okulu Müdürü Oğuz İnci başkanlığında düzenlenen şiir yarışmasında birinci olan Tuna Türkoğlu’ nun kaleminden çıkmış dizeler güçlü anlamlar yüklüydü:
“Ben Polisim,
Ben Polisim, milletin hizmetinde
Ben Polisim, vatanımın toprağında
Ben Polisim, kışın soğukta, yazın sıcakta
En hüzünlü sabahlarda, en kara kışta
Ben Polisim tipilerde, fırtınalarda
En soğuk ayazlarda, yağmurlu sokaklarda
Ben Polisim, asayiş, trafik, çevik kuvvet
Ben Polisim, bazen şehit bir Mehmet...”
Milli Mücadele topyekün bir savaştı. Varolma ya da yokolma savaşıydı. Toplumun maddi ve manevi unsurlarının katıldığı, yeni bağımsız bir devlet kurmanın, milletler ailesinde yerini almanın onurlu ve haklı bir mücadelesiydi. Toplumun her katmanı hayatlarını, mallarını risk ederek bu savaşta yerini aldı.
Polisimiz de bu onurlu mücadelede saflarda bir nefer gibi savaştı, savaşa olumlu katkılar sağladı.
Ve savaşta gösterdikleri üstün hizmetlerden dolayı Polis Teşkilatı’ ndan 66 polis İstiklal Madalyası ile taltif edildi.Daha sonraki yıllarda ise polislik mesleği üzerinde oyunlar, suistimaller ve karaçalmalar senaryolaştırılıp uygulamaya konuldu. Uzun yıllar teşkilatta ses getirecek etkili islahat çalışmaları yapılmadı. Sürekli eli coplu, adam döven polis tiplemesi fotoğraflanarak teşkilat zayıflatıldı. Polise duyulan güven dumura uğratıldı.
Suç ve suçlularla işbirliği yapan sinsi ve tehlikeli eller polisi yıprattı. Yasal boşluklar ise görev yapan polisi adeta çileden çıkardı.Böylelikle Polis Teşkilatı kan kaybetti, polisin prestiji sarsıldı.

Milli Mücadelede Polis Teşkilatı

Türkiye’ nin idam hükmü olan Mondros Mütarekesi ile başlayan işgal dönemi, bağımsızlığın ve özgürlüğün beşiği Anadolu semalarının kara bulutlarla karardığı yıllardı. Başta İngilizler olmak üzere, İtilaf Devletlerinin işgaline karşı direnmeyeceği yaygın bir kanıydı. Ancak Atatürk, İngiltere ve öteki İtilaf Devletleri’ ne karşı direnme azminin iyice zayıflamasına rağmen, yine de pek çok şey yapılabileceğini elbette o günlerde de bilmektedir. Türkiye’ yi parçalamaya yönelik girişimleri boşa çıkarmanın en temel yolu milli mücadeleye topyekün girmek olarak göze batmaktaydı.Milli Polis Teşkilatı’ nın kurulduğu 24 Haziran 1920 tarihinden İstanbul Polis Müdüriyeti Umumiyesi’ nin kaldırıldığı 24 şubat 1923 tarihi arasındaki devreye baktığımızda, polis teşkilatının, birisi merkez İstanbul’ da Osmanlı Devletine tabi olarak diğeri ise merkezi Ankara’ da, hızla genişletilmiş bir bölgede faaliyet gösterdiğini görmekteyiz.İstanbul’ daki Polis Teşkilatı’ nın, padişahın ve hükümetin emrine, düşman kuvvetlerinin baskı ve istekleri doğrultusunda çalıştırılmaya zorlandığı müşahade etmekteyiz. Milli Polis Teşkilatı ise, gerek işgal kuvvetlerine gerek düşmanın oyuncağı durumundaki ve ayaklanmaların motor gücü Ermeni ve Rum çetelerine karşı direnme savaşı verdiğine belgeler ve tarih tanıklık etmektedir.Bununla birlikte, İstanbul Polis Teşkilatı’ nın bazı üyeleri, gizli bir biçimde Ankara hükümetine hizmet etmiş, bundan dolayıdır ki, azledilmişler ya da Malta’ ya sürgüne gönderilmişlerdir.
Bazı illerde polisler, teslimiyetçi Damat Ferit Paşa hükümetini tanımadıklarını ve Kuvayi Milliye emrine girdiklerin açıkça ilan etmişlerdir. Büyük Millet Meclisi’ nin 2.6.1920 tarih ve ikinci celsede okunan Kastamonu Valisi Cemal Bey’ in, Zonguldak Polislerinin Kuvayi Milliye emrine girerek İstanbul hükümetini tanımadıklarını beirten telgrafı bunun en güzel örneğidir.
Vali Cemal Bey’ in telgrafı şöyledir:
“Dahiliye Vekaletine,
Zonguldak’ a talimat-i mahsusa ile gönderilen şevket Turgut Bey’ den şimdi alınan telgrafnameye nazaran Zonguldak’ ta İstanbul’ dan gelen bilimum polisler ve memurini saire, Kuvayi Milliye emrine girerek, Ferit Paşa hükümetini tanımadıklarını, Mutasarrıf vekili Kadri Bey’ e tebliğ ettikleri gibi Kuvayi Milliye aleyhtarlarından Mal Müdürü Mevlüt Lütfü ve İstanbul’ dan gelen inzibat Zabiti Jandarma Bölük Komutanı Yüzbaşı Cemil Efendi ile tevkif edilerek, Mahfuzan Devrek’ e izan kılınmış ve mutasarrıf ve refakatinde bulunan Mülkiye Müfettişleri, kısa bir müzakereden sonra istifa eylemiş tarafımızdan mukaddeme mutasarrıf vekaletine tayin kılınan Cevdet Bey mutasarrıflık umuruna vaziyet eylemiştir.”

İlerleyen Yıllarda Polis Yıpratıldı

Milli Mücadelede vatanseverliğini onurlu biçimde sergileyen, Türkiye Cumhuriyeti’ nin kuruluşuna hizmet veren polis, özellikle 1950’ li yıllardan sonra süreç içerisinde yıpratıldı. Teşkilatın çağdaş normlara göre düzenlenmesi adına bir çalışma sergilenmedi. Yetersiz maaşlardan, ilkel çalışma sistemine uzanan yelpazede varolan sorunlarla tek başına bırakılan polis, öncelikle siyaset tarafından kullanıldı. 1980 öncesi birbirinden farklı iki çatı altında toplanarak POL-DER ve POL-BİR adları ile bölünerek siyasilere malzeme oldu.Ekonomik depremlerde enkaza dönüşen polisin bir bölümü zamanla ekonomik baskıya dayanamayarak, rüşvet ağının içine düştü. Polisin ekonomik faaliyetini gözlemleyen mafya ve atama giyotinin elinde tutarak çıkarlarını gözeten bazı bürokratlar polisin yıpranma sürecinde etkin kesimler oldu.Herkes herseyi konuşuyordu polis hakkında. Ama onlar konuşamıyordu. Kendi haklarını savunacak, gözü kulağı olacak bir sendika yoktu. Hatta gerçek bağlamda sözcülük yapacak bir gazete ve dergi de piyasada, gazeteci vitrinlerinde yerini almamıştı.Adeta “yargısız infaz” yapılmaktaydı. Olan bitene dayanamayıp ruhsal bunalıma giren polislerin intaharla sonuçlanan haberleri yağmur gibi aktı gazete sayfalarına. 200 bin kişilik bir teşkilat, aileleriyle birlikte yarım milyon insan dışında, acı gerçeklerin oluşturduğu dramla ilgilenen yok gibiydi.Oysa mesleğe büyük bir çoşkuyla 20’ li yaşlarda girmişlerdi. Suçlunun amansız takipçisi olacak, suçu önleyecek, adaletin çalışmasına katkıda bulunacak hatta ülkeyi bölmek, yıkmak isteyen terörizme karşı bedenini vatan ve milletin bölünmezliği adına siper edeceklerdi.Çünkü polis mesleği risk taşıyordu. Ve onlar bu hayati riski önemsemediler. Ancak iktidarlar onlara üvey evlat muamelesi yaptılar. Oysa ki, onlar iktidar olanları korumak için vücutlarından kalkan oluşturduladr. Üstelik gece, gündüz, yaz, kış, hafta sonu, tüm bayramlarda 24 saat sistemine göre çalıştılar.
“Gazi Polis” Ünvanı Almak Büyük Sorun
Süreç içinde ağır koşullar polisi örselerken, önemli bir görev kapıyı çaldı: Terörle Mücadele... Türkiye, Cumhuriyet döneminin en büyük belası ile karşı karşıya bulunuyordu. On binlerce vatandaşımız ve yüz milyar dolar kaybeden ekonomimiz ağır bir bunalım altındaydı. Bayrağa sarılı dönen tabutlar, fiziksel ve ruhsal yaralı gaziler ise savaşın dönüş maaliyetinin de ağır olacağı endişesini ortaya koyuyordu.
İşte böylesine bir dönemde, çatışmaların yoğunlaştığı anlarda polis cansiperine bir çaba ile görev yüklendi. Bazen şehit olarak bazen gazi olarak döndü savaş tarlalarından.Eve dönüş bir başka handikap oldu. şehitlerle ilgili gerekenler karınca kararınca gerçekleştirildi. Törenler düzenlendi, cadde ve sokaklara adları verildi. Elbette yapılacak daha çok iş var. Zaman en önemli ilaç.Ancak gazi olan polise gereken önem gösterildi mi? İşte bu büyük bir sorun. Gazi ünvanı almaları gerektiğini polislerin dahi bilmedikleri Türkiye’ de gazi polisin diğer sorunlarını nasıl ortaya koyabiliriz?Bugün Türkiye’ de gazi polislerin ünvan almalarından hak ve taleplerine uzanan geniş bir yelpazede hizmet veren etkili kuruluş EMşAD (Emniyet Teşkilatı Vazife Malülleri ve şehit Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği) yetkilileri ciddi sıkıntılar içinde. EMşAD eski İstanbul Başkanı Süleyman şengül, şehitlik konunun yetersizliği üzerinde düşünülmesi gerekliliğini bildirirken, şehitlik ve gazilik olgularının iyi anlatılama dığından yakınıyor. Süleyman şengül düşüncelerini şöyle aktarıyor:Ölümle neticelenen vakalar iyi incelenmeden Emekli Sandığı Tahsisler Başkanlığı Yönetim Kurulu kararına bırakılıyor. Bu yetersizlik, ayrımcılık doğuruyor, hemde şehitlik olgusunda. Bu kanayan bir yaradır. Kararlar, bilim adamları ve kanun uzmanlarıyla görüşülecek, bilgi alış-verişinde bulunacak bir komisyona bırakılmalıdır.Bazı tesislerimiz var; İstanbul Baltalimanı Moral Eğitim ve Beylerbeyi Polis Evi gibi... Bu tesisler alınan maaşlara göre çok pahalı ve yetersiz. Dolayısıyla kaç şehit ailesi ve gazi ağırlanacak bu tesislerde? Bu mekanlar para kazanma yeri değil, askeri ordu evleri örnek alınmalı.”GAZİLER DERGİSİ
<%end if%><%if sayfa="6" then%>

GAZİLERDERGİSİ GAZİLERİ YAKINDAN İLGİLENDİREN PTSD DOSYASINI AÇTI

İnsanlık tarihinin karmaşık ve değişken bir olgusu olan savaşın nedenleri, niteliği ve kapsamı konusunda tam bir görüş birliği yoktur. Bu alandaki çeşitli yaklaşımlar ideoloji ve bakış açısından farklılıklar kadar konunun felsefi, siyasal, ekonomik, sosyolojik, psikolojik, hukuksal boyutlarıyla ilgilidir. Bununla birlikte savaş ile ilgili genel düşünce, savaşın sonuçları üzerine birbirinden farklı analizler yapmak olarak şekillenmektedir. Ölü ve yaralı sayısı, kullanılan askeri strateji ve taktikler, silahların sayısı, niteliği gibi.Savaşı, sadece zafer ya da yenilgi kavramlarıyla sınırlayanlar Tolstoy, “Sivastapol” da şöyle yanıt vermektedir: “Savaşı, mızıka ve bandolardan, zıplayıp duran cakalı atlara binmiş generallerden ve sancakların dalga dalga akışından ibaret güzel, intizamlı ve şaşaalı bir olay olarak değil, gerçek yüzüyle görüyorsunuz - kan, ızdırap ve ölüm olarak.”
Savaşın dillendirilmeyen dehşet yüzü; kopan kol ve bacaklar, parçalanmış baş ve gövdeler, ağır et ve barut kokusu, silah arkadaşının cansız, boş gözlerle bakan bedeni yeterince tartışılmaz hatta midesi kaldıramayanların başlarını başka bir yöne çevirmesine neden olur. “Ağzı olanın konuştuğu” zemini bir yana bırakırsak, savaşla ilgili konuşması gerekenin savaş politikası üretenlerin, savaş çığlığı atanların değil, bizzat savaşın, normal bir insanın tahammül edemeyeceği boyuttaki gerçek ve çirkin yüzüne tanıklık eden gazilerin olması gerektiği üzerinde hemfikir olabiliriz. Bundan dolayıdır ki, gazilerin ezici bir çoğunluğu, “yine vatanım için gerekirse savaş tarlasına giderim” demelerine karşın, savaşın ürkütücü ve ıstırap dolu bir olgu olduğunu ileri sürmektedirler. Çok sayıda ölümü ve ağır yaralanmaları, yardım isteyenlerin acı içindeki çığlıkları, yanmış et ve barut kokusunu, yaşamın son hırıltısını kulaklarıyla, gözleriyle ve de hisleriyle bir insanın psikolojisi, yaşanılan anormal duruma tepki verir. Travma niteliğindeki böylesine güçlü bir etkiye tepki vermek normal bir insan davranışıdır.
Ancak normal bir insanın, anormal bir duruma gösterdiği bu tepki, yüzyıllardır anlaşılamıyordu. İnsanlık “savaş sendromu” ya delilikle ya da ruhsal zayıflıkla örtüşmekteydi. Psikolojinin savaşa ve askeriyeye olan ilgisi katlanarak artmaya başlayınca, gerçek gün ışığına kavuştu. Böylelikle savaşın, insan ruhunda açtığı derin yaralar yavaş yavaş kavranmaya başlandı.Dünya genelinde “savaş sendomu” nun oluşturduğu hazin durum 150 yıl önce Amerikan iç savaşında filiz verdi. Ancak savaştan dönenlerin gösterdiği farklı tepkilerin sebebi net değildi. Özellikle II. Dünya Savaşı gazileri ve Amerikan vietnam gazileri üzerinde yapılan derin araştırmalar gösterdi ki, savaş, gazilerin ruhunu harap etmiş, yaşamlarını tam bir cehenneme çevirmişti.Gelişmiş ülkelerin PTSD konusunda gözleri yeni açılmaktayken, Türkiye’ de, gazilerin yaşadıkları sorunlara bilimsel yaklaşmak, geniş bir tabanda kavranmasını beklemek hayal perestlikti.Gaziler dergisi, 1995 yılında ilk kez PTSD dosyasını kamuoyu ile paylaştığında, mevcut fatoğraf pek iç açıcı değildi. Bir yanda gazetelerin 3. sayfaları Güneydoğu gazilerinin bunalıma düşüp cinayetle, ölüm ve yaralanmayla, kanla sonuçlanan haberlerine yer verirken, diğer yanda ise GATA (Gülhane askeri Tıp Akademisi) dışında herhangi bir çalışmaya, teze ya da televizyonda tartışma programına rastlamak mümkün değildi. Oysa toplumu derinden ilgilendiren PTSD sorunu gümbür gümbür “geliyorum” demekteydi.İlk ektili ve güçlü adım, 2004 yılında, gazeteci M. Ali Birand’ ın sunduğu “32. Gün” programında atıldı. Televizyon programına çıkan gaziler açık ve net bir ifadeyle yaşadıkları ıstırabı Türk CNN ekranlarında haykırmaktaydı. “32. Gün” programına davet edilen Gaziler dergisi yetkilisi kanunun ciddi ve ivedilikle önlem alınması gerekliliğinin altını çizmekteydi.Sonra konu yine sessizliğe teslim oldu. Adeta görünmez bir el düğmeye basmış, PTSD sorunu rafa kalkmıştı. Gazilerimiz ise “deli” yaftasını taşımamak için sessizliklerini sürdürmekteydi.2005’ in ....... ayında, Amerikalı gazileri PTSD içerikli bir konferans vermeye ikna eden Gaziler dergisi. basınımıza konuyu gündeme taşımak amacıyla davetiye çıkardı. Ne yazık ki, görkemli (!) basınımızdan umduğumuz ilgiyi TEMPO dergisi dışında görmedik.Gazeteciliğin “gerçekleri aydınlatmak” mesleği olduğunu idrak eden TEMPO ve gazeteci Güçlü Özgan PTSD sorunun sayfalarına taşıdı. TEMPO, 11 - 17 Mayıs 2005 baskısında, Güçlü Özgan imzalı “Güneydoğu Gazilerimizin İkinci Savaşı: PTSD Travma” haberini yayınlayarak, kanunun ciddiyetine dikkat çekti. Gaziler adına önem arzeden PTSD sorununu, TEMPO gibi güçlü ve geniş bir tabana hitap eden dergiye taşımakta aracılık eden Gaziler dergisi, böylelikle görevini ifa etmiş oldu.

TEMPO, Gazilerin İkinci Savaşına Odaklandı“Derdini anlatamayan derman bulamaz” misali, terörden çektiğimiz maddi ve manevi ıstırabı tüm boyutlarıyla dünya kamuoyuna aktaramadık. Batı’ nın yaşadığımız acıları görmezden gelmesi, umarsız tavrı kah üzdü kah kızdırdı. Ancak çuvaldızı kendimize batırma gibi bir gelenege sahip olmadığımız için varolan olumsuz tabloyu üstlenmedik yaşadıkları sorunları biz, görmezden geldik. Onlarla yeterince ilgilenmedik. Hatta gazilerimizi kayıt altına bile almadık.Bu eğilim duyarsızlık değil de ne idi? Savaş sonrası eve dönen yüzbinlerce terör gazisi asker, polis, öğretmen, köy korucusu ve diğer kamu görevlilerini arayıp, sormadık ıstırabın, talebin, şikayetin nedir diye... Adeta onları “meçhul asker” olarak gördük. Kaderleriyle yanlız bıraktık.Bugün pek çok gazi, gazi olduğunu bilmiyor. Çünkü! kol ve bacakları sağlam ve bir bütün olarak döndüler. Gazilik tanımının eksik yapıldığı Türkiye’ de, ruhları yaralanmış gazilerle ilgili çalışma yapmak kimin aklına gelir ki...Güçlü Özgan TEMPO’ daki haberinde bu gafleti şöyle özetliyor: “Bu uzun süreç içinde bölgede yaşanan olaylara tanık olan, çatışmalara katılan ve bu yaşadıklarının ruhlarında bıraktığı izleri tezkere sonrası evlerine taşıyan gençler, yaşamlarına devam etmeye çalışıyorlar. Adını bilmedikleri, belki de hiç bir zaman öğrenemeyecekleri travmalarıyla birlikte. Gittikleri gibi döndüklerini zannedenlere kendilerini anlatmaya çalışıyorlar. Ailelerine, arkadaşlarına, sevdiklerine patronlarına... Kimisi bunu başarabilse de, kimisi ruhlarında açılan büyük yaranın izlerini tamir edemeyerek bir kenara çekiliyor.”TEMPO dergisine demeç veren GATA’ dan 2000 yılında emekli olan Psikiyatr Prof. Dr. Aksın Sürmeli, gazilerin yaşadıkları sorunların sadece onları ilgilendirmediğini, tüm toplumun ortak sorunu olduğunu ileri sürüyor. Prof. Sürmeli, bu sorunla unutarak ya da yok sayarak değil, tam tersi üzerine giderek mücadele edebileceğini vurguluyor. Görüşlerini kamuoyuna TEMPO aracılığı ile paylaşan Prof. Sürmeli, PTSD sorununa şöyle yaklaşıyor: “Bu sorunların çözümü için gerekli olan en önemli olgu, toplumun bu vakaları kabul etmesidir. Güneydoğu’ da çarpışıp gelmiş olan gençlerin ne yaşadıklarını, bugün neler hissettiklerini anlamak için çaba harcaması gerekiyor herkesin. Bugün çoğu kişi, o olaylar hiç yaşanmamış gibi davranıyor. Bıçağın kemiğe dayanmasını beklemeden, bu sorunların çözümü için çaba harcanmalı. Bu sorunlar toplumumuzun önünde sonunda yüzleşeceği, yüzleşmek zorunda kalacağı şeylerdir. Bu gençler Güneydoğu’ da son derece ağır şartlarda düşmanla çalıştılar. Arkadaşlarını, kollarını, bacaklarını kaybettiler. Ruh sağlıklarını kaybettiler... Döndüklerinde ise yaşadıklarının kimseyi ilgilendir mediğini gördüler.”PTSD dosyasına katkı sağlamak amacıyla TEMPO’ ya bilgi veren Gaziler dergisinden A. Gönül Palalar ise görüşlerini şöyle aktardı: “Öncelikle PTSD bir bilinç sorunu. Ne yazık ki, bizde çok yanlış algılanıyor. PTSD bir delilik belirtisi değil, aksin bir hastalık durumudur. ‘Ruh doktoruna gitmek’ delilikle eşdeğer görülüyor. PTSD, anormal durumlar için normal bir insanın normal bir tepkisidir. Dolayısıyla konuyla ilgili temel yanılgılardan kurtulmakla işe başlamaktayız.”Güneydoğu Gazileriyle Ortaya Çıkan Gerçek1996 Aralık ayında, Hürriyet gazetesinde yayınlanan, GATA tarafından yapılan araştırma, korkunç gerçeğin altını çizdi. Güneydoğu’ da PKK terör örgütüyle çatışan Mehmetçiğin yoğun bir biçimde ruhsal bozukluklar yaşadığı ortaya konuldu.GATA Askeri Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanlığı’ nda yapılan “çatışmaya bağlı Travma Sonrası Stres Bozukluğu” konulu tez araştırmasında, Vietnam Savaşı esnasında psikiyatrik sorun nedeni ile başvuran Vietnam’ daki Amerikan Denizcilerinin yüzde 27’ sinde, Lübnan Savaşı sırasında başvuran Lübnan askerlerinin yüzde 23’ ünde, Türkiye’ nin Güneydoğu’ sunda çatışma bölgesinden gelen askerlerde ise yüzde 27.8’ inde antisosyal kişilik (Vietnam Sendromu) en yüksek bulgu olarak tesbit edildi.Güneydoğu’ daki çatışma bölgesinden gelerek psikolojik tedavi amacı ile başvuran hastaların yüzde 27.8’ inde görülen antisosyal kişilik (Vietnam Sendromu) hastalığının yanı sıra, yüzde 16.6’ sında konversiyon bozukluğu, yüzde 13.2’ sinde anksiyete bozukluğu, yüzde 10.7’ sinde travma sonrası stres bozukluğu, yüzde 8.8’ inde şizofreni, yüzde 6.3’ ünde majör depresif bozukluk, yüzde 5.9’ unda da uyum bozukluğu tesbit edildi.Güneydoğu’ dan sendom nedeni ile başvuran askerlerden yüzde 43’ ünün üste karşı saldırgan davranışlar sergilediğinin vurgulandığı araştırmada, çatışma bölgesinden gelen hastaların yüzde 16.6’ sında konversiyon bozukluğu (Gerçekle ilgisi olmayan ve korkuya dayalı davranış sergileme) belirlendi.Uykusuzluk Baş SorunPsikolojik travmanın meydana geldiği tarih itibarıyla, Güneldoğu’ da savaşan askerlerin yüzde 21.19’ unun uykuya dalma güçlüğü çektiği, yüzde 18.61’ inin çabuk sinirlenme ve öfke patlamaları gösterdiği, yüzde 14.14’ ünün kendisini her an tetikte gibi hissettiği, yüzde 13.05’ inin suçluluk duygusu hissettiği, yüzde 12.8’ inin olayları hatırlatan durumlarda otonom belirtiler gördüğü, yüzde 12.78’ inin düşüncelerini yoğunlaştırmada zorluk çektiği, yüzde 12.76’ sının aşırı irkilme tepkisi gösterdiği, yüzde 11.18’ inin olayı tekrar tekrar hatırladığı, yüzde 10.8’ inin olayı sık sık rüyasında gördüğü, yüzde 10.54’ ünün olayı hatırlatan durumlarda psikolojik sıkıntı çektiği, yüzde 10.31’ inin olayı yeniden yaşıyormuş gibi hissettiği ve davrandığı, yüzde 10.23’ ünün olayı hatırlatan ortamlardan uzaklaştığı, yüzde 10’ unun etrafı ile eskisi gibi ilgilenmediği, yüzde 9.55’ inin geleceğinin kalmadığı duygusuna kapıldığı, yüzde 9.26’ sının insanlardan uzaklaştığı, yüzde 8.66’ sının ise olayın en önemli bir bölümünü hatırlayamadığı tesbit edildi.
PTSD Sorunu Bilinçlenmeyi GerektirirSorunu yok sayarak mücadele edemeyiz. Gazilerimize gereken önemi göstermek istiyorsak, yaşadıkları her acıyı dindirecek önlemleri almak yükümlülüğündeyiz. Gelişmiş ülkelerdeki rehabilitasyon merkezleri, gazilerin ikicinci savaşı olarak nitelendirilen PTSD konusunda kıyasıya bir mücadele yürütüyorlar. Türkiye’ de ise bu konuda uzun bir yol aldığımızı söylemek güç.Hatta kaş yaparken göz bile çıkartabiliyoruz. Örneğin 2003 yılında Gaziler Dergisi’ nde yayınlanan bir haberde, İzmir Buca’ da, Gaziler Rehabilitasyon merkezini 3 trilyon lira harcayıp, bitiriyoruz. Sonra ne yapıyoruz? Koca bir hiç. Üstelik merkezi önce kaderine terkediyoruz, sonra da kapatıyoruz.Bugün tam teşekküllü tek bir rehabilite merkezine sahibiz. Pek çok alanda olduğu gibi bu konuda da ilk adımı askeriye attı. TSK, 21 Nisan 2000’ de bir Rehabilitasyon Merkezi’ ni hizmete eçtı. Toplam inşaatı 102.500 m2, peyzaj ve rekreasyon alanı 282.500m2.Kompleksin kapsamında; 200 yataklı Omurilik ve Ortapedik hastane, 50 yataklı devamlı bakım evi, 50 yataklı hasta misafirhanesi, meşguliyet ve mesleki rehabilitasyon üniteleri, alış-veriş merkezi, amfi tiyatro, sera ve botanik bahçesi, gölet ve süs havuzu, veleybol, basketbol, futbol sahaları gibi tesisler bulunuyor.Rehabilitasyon Merkezi’ nde; GATA ve diğer askeri hastanelerde mevcut imkanlarla tedavi gören TSK personelinin fiziki, tıbbi ve sosyal açıdan tam anlamıyla bir rehabilitasyona tabii tutulmaları, engelli hale düşenlerin ve bakıma muhtaç olanların yaşam boyu devamlı bakımlarının yapılması, gerekli her türlü imkan suretiyle yeniden sosyal hayata döndürülmeleri
Bilindiği gibi travma canlı üzerinde beden ve ruh açısından önemli ve etkili yaralanma belirtileri bırakan yaşantı olarak tanımlanmaktadır. Psikolojik travma; kişinin duygusal, fiziksel ve zihinsel bütünlüğünü zedeleyerek, yaşantısına darbe vuran ve ruhsal bozukluklara iten dramatik olaylardır. Travma Sonrası Stres Bozukluğu ya da bilimsel adı ile PTSD, özellikle savaş ve terör, saldırı ve cephe yaşantısı gibi olayların ardından ortaya çıkabilen ve psikolojik travmaların yarattığı ruhsal sorunlardır.Travma Sonrası Stres Bozukluğuİnsanlar yaşadıkları ortamın düzenli ve sürekli olmasını isterler ve bunun gereksinimini duyarlar. Yarının şu anın devamı olmasını, kesintisiz bir yaşamı arzular.Kişinin yaşamını, yaşam döngüsünü tümü ile değiştiren olaylar, kişinin yaşamında önemli yeri olan kişilerin yitirilmesi ve/veya buna neden olan olaylar insanda ciddi, zaman zamanda kalıcı psikolojik yaralanmalara neden olur.Travma sonrası stres bozukluğu savaş, kaza, terör, saldırı, tecavüz gibi gündelik yaşamın dışındaki yaşantılardan sonra ortaya çıkabileceği gibi, deprem, sel, yanardağ patlamaları gibi doğal afetlerin ardından ortaya çıkabilen ve psikolojik travmaların yarattığı ruhsal sorunlardır.Travma sonrasında; anılar çok canlıdır, olayı anımsatan ve tekrarlayan rüyalar sık görülür. Olayı anımsatan en ufak bir hatırlatıcı karşısında, olayın tekrar yaşanması ve gerginlik hissi yaygındır, stres veren yaşantıyla ilgili olan hertürlü hatırlatıcıdan kaçma dikkat çeker.Psikolojik duyarlılık ve uyarılmada artma görülür; duyarlılığı ve uyarılmayı arttıran semptomlardan da mutlaka ikisi görülür.
Bunlar;
*Uykuya dalma ve uykuyu sürdürmede güçlük
*Patlama halinde kızgınlık ve sinirlilik
* Konsantrasyon güçlüğü
* Aşırı şaşkınlık
* Aşırı temkinlilik

Travma sonrasında kişiler izlendiğinde ya da yakınlarının ifadelerinde travma öncesi ile travma sonrası kişilik özellikleri arasında tanı koyacak kadar büyük bir farkın olduğunu gözlediklerini bildirir.Dış dünyaya karşı kızgınlık, sosyal yaşamdan geri çekilme, boşluk, ümitsizlik duyguları, gerçek ve görünürde bir neden yokken sürekli tehdit algısı içindeymiş duygusu taşımak, sıksık ifade edilen ve gözlenen semptomlardır.Yaşanan travmatik olaydan sonra, yaşam artık travmadan önceki yaşam ve travmadan sonraki yaşam olarak ikiye ayrılmıştır. Travmatik olaylar kişilerin yaşamında kaçınılmaz bazı değişikliklere neden olur. Değişen roller, iş sorunları, göç, sosyal desteğin azalması, sağlık sorunları, aile içi ilişkilerde ortaya çıkan sorunlar gibi.Travma Sonrası Stres Bozukluğu Belirtileri
*Hayatta kaldığı için kendini suçlu hissetme
*Olayın yaşanmasına ve neden olanlara kızgınlık
* Yaşamla ilgili umutlarını yitirme
* Amaçların anlamsızlaşması, herşeye karşı ilgisizlik
* Aşırı yemek yeme
* Yoğun duygusal değişiklikler
* Huzursuzluk
* Tehditin yol açtığı aşırı gerginlik
*Yoğun duygusal bağların olduğu kişi ve objelerin kaybında yaşanan acı, tutulan yas
* Dikkati yoğunlaştıramama
* Travma yaratan olayla ilgili sık sık kabus görme
*Baş dönmesi, baygınlık hissi göğüs ve kalp bölgesinde ağrılar, kalp çarpıntıları, adale ağrıları, halsizlik, nefes almada zorluklar, bulantı, sindirim sistemi ile ilgili şikayetler gibi bir takım fiziksel sorunlar
* Korku ve kaygılar
Travmadan Etkilenmede Risk Grupları
* Yaşantının şiddeti (Yaşamda meydana getirdiği değişiklikler)
* Kişilik özellikleri (Geçmişteki travmalar, sorunlar, klinik düzeydeki depresyon)
* Geçmiş psikopatolojik durum
* Yakın geçmişteki kaygı ve depresyon
* Çocuk dönemi travması
* Cinsiyet (Kadınlar daha çok etkileniyor.)
* Düşük eğitim düzeyi ve sosyoekonomik durum
* Travma ailenin yaklaşımı
Travma Sonrası Sorunlarla Nasıl Başa Çıkabiliriz?

Stresle başa çıkmada kişilik özellikleri çok önemlidir. Yeterlilik, kendine güven, güçlülük, sağlam ego, yaşamda tutarlılık, esprili kişilik, entellektüel becerilerin varlığı, heyecan arayan kişilik yapısı stresle başa çıkmada artı puanlardır.Travma sonrası stres bozukluklarında genellikle psikoterapi uygulanması tercih edilir, uygulanan terapilerin ortak özelliği kişiye stresle baş etmenin yollarını göstermesidir.
Psikoterapiler: Bireysel ya da grup halinde uygulanır. Travma sonrası sorunları çözümü ve yeni yaşama uyum sağlamayı amaçlayan destek çalışmalarıdır.
Uygulamalı Teknikler: Bu teknikler yoğun bir eğitim programı içinde kişilere verilir ve daha sonra kendi başlarına uygulamaları istenir. Stresle başa çıkmak ve yaşamı verimli kılmak için kullanılır.

* Görsel İmaj Teknikleri: Kaygı duyulan durum, obje bellekte en ince ayrıntısına kadar canlandırılır. Bu durumda neler hissettiği sorularak olaydan etkilenme derecesi zaman içerisinde azaltılır.
* Sistematik Duyarsızlaşma: Olumsuz duygu ve düşüncenin nötrleşmesi amacıyla yapılır, kademeli iyileşme sağlanır. Stresi azaltacak şekilde en rahatsız ediciden en çok rahatsız ediciye doğru bir uygulama içerir.
* Psikodrama: Gruplara uygulanan bir tekniktir. kişi diğer kişilere rol vererek yaşadığı ve kendini rahatsız eden yaşantıları grup içinde canlandırır. Olayı tekrar tekrar canlandırarak, yaşayarak duyguları ve düşünceleri ile yüzleşir.
* Nefes Alma Teknikleri: Nefes almayı düzenleyerek gerginliği gevşemeye dönüştürmeyi ve bu şekilde gerginlikten kurtulmayı sağlar.* Gevşeme Teknikleri: Kas ve sinir sistemini rahatlatıcı çeşitli hareketleri içerir.
* Aşılama Çalışmaları: Kaygı uyandırdığı düşünülen durum veya objeye karşı kişi önceden alıştırılır. Kişi gerçek olayla karşılaşmadanönce benzer olayla karşılaştığı için olaya karşı hazırlıklı olur.

Haz: Araştırma Servisi
<%end if%><%if sayfa="7" then%>

BABA OCAĞINDAN DAĞLARA

“Neden buradayım?”... “Cehennem bu olmalı...” Daracık siperin içinde kafasını biraz daha eğerken Hasan’ ın aklından bu düşünceler geçiyordu. Gözünü açıp etrafına baktığında gördüklerinin biraz abartılmış bir filim sahnesine benzediğini fark etti. Ama bu bir film değildi. Gerçekti... Beyni bu yaşadıklarının gerçek olduğunu kabul etmiyordu. Yere çarpan kurşunların havalandırdığı toprak, ter ve ölüm kokusuyla karışıp burun deliklerine, ağzına doluyordu. Birden ağzındaki toprak tadının farklı bir tada dönüştüğünü hissetti. Yutkundu. Ilık, tuzlu bir sıvıydı boğazından geçen. “Kan” dı bu...Dört çocuklu bir ailenin en son üyesi olarak dünyaya merhaba demişti hasan. Çocukluk yıllarını babasının görevi nedeniyle tayin olduğu Anadolu illerinde geçirmişlerdi. Bir yerde üç, en fazla dört yıl kalıyorlardı. Her gittikleri ilçede, köyde yeni arkadaşlar edinmiş, güzel dostluklar kurmuştu. Sonra onlardan ayrılmak ne zor gelirdi Hasan’ a. Teknik lisede parlak bir öğrencilik geçirmişti. Elektroniğe eskiden beri meraklıydı zaten. Çocukken elektrikli aletlerin işleyişini merak ettiği için evdeki eski radyoyu, annesinin antika fotoğraf makinesini ve birkaç parça ev eşyasını söküp kullanılamaz hale getirdikten sonra bu işlerden anlar olmuştu. Konu komşu evlerinde bir şey bozulsa onu çağırırlardı. şimdi okuldaki uygulama dersleri ona oyun gibi gelmişti. Yüksek notlarıyla sınavsız geçiş hakkından faydalanıp sene kaybetmeden Muğla Üniversitesi Elektrik-Elektronik Meslek Yüksek Okuluna girmesi hiç de zor olmamıştı. Çoçukluğundan beri sık sık yer değiştirmeye alışmıştı. Uyum yeteneği ve sıcak kanlılığıyla, geldiği bu küçük sahil kasabasında da kendini sevdirmiş, daha okulun ilk dönemi bitmeden birkaç iyi arkadaş edinmişti bile. Bu kasabada hayatının değişeceğini nerden bilebilirdi ki...Okul açıldıktan kısa bir süre sonra aşkla tanıştı hasan. Daha önce de kız arkadaşları olmuştu, daha önce de sevmişti ama ilk kez onunla yüreği böyle yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Her sabah oflaya puflaya uyanıp, yurttaki tuvalet kuyruğunda sıra bekleyen adam şimdi herkesten önce kalkıp, tıraş oluyor, akşamdan ütülediği giysilerini kuşanıp okul yoluna düşüyordu. Okula giderken o’ nu göreceğini düşünerek gidiyordu ya yol ne uzun gelirdi ona... Sonra okul kapısında nöbet başlıyordu. Topu topu iki kelimeydi duyacağı. “Günaydın Hasan” diyordu, Zeynep ona gülüm seyerek. Sonra da koşar adım sınıfa çıkıyordu. “Günaydın Hasan” Bu iki kelime bütün gün kulaklarında tatlı bir nağme gibi tekrarlanıp duruyordu. Tabi Zeynep’ in gülümseyen yüzü de gözlerinin önünden hiç gitmez olmuştu. Zaman içinde arkadaşlıkları ilerledikçe, Zeynep’ i daha yakından tanıdıkça O’ na olan saygısı, hayranlığı artıyor, duyguları daha da derinleşiyordu Hasan’ ın. Birlikteyken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorlardı. Üniversitenin Turizm ve Otelcilik Bölümünü kazanarak Konya’ dan gelmişti Zeynep. Hasan gibi o da devlet memuru bir babanın kızıydı. Zeynep oraya gelene dek hiç deniz yüzü görmemişti. Bu yüzden bazen saatlerce denizi seyredip otururlardı sahilde. Ya da uzun yürüyüşler yapar, birbirlerine hayallerini, ailelerini, sevdiklerini anlatırlardı. şakalaşıp, gülerler, bazen de birbirlerinin gözlerine bakıp, gülmeye başlarlardı hiç sebepsiz. Yüreklerinden taşan sevgilerinin güzelliği, gözlerine yansıyordu.Ilık bir bahar sabahıydı. Zeynep okulun önüne geldiğinde, Hasan her sabah olduğu gibi yine o’ nu kapıda bekliyordu. Bir yandan koşar adım içeri girerken hiç yüzüne bakmadan Hasan’ a seslendi; Acele et hadi derse geç kalıyoruz! Ah şu Zeynep’ in okula son anda gelme huyu yok mu? Hep aceleyle gelir ve genellikle öğretmenlerden sonra derse girmek zorunda kalırdı. Ama o sabah Hasan her zaman ki gibi Zeynep’ e şakayla karışık sitem etmedi geç kaldığı için. Acele de etmiyordu. Yerinden kıpırdamadan kolundan tuttu Zeynep’ i. Zeynep şaşkın, soru soran bakışlarını dikti Hasan’ ın yüzüne. İşte o zaman patlattı bombayı Hasan “Karım olmanı istiyorum”. Sesi çok cılız çıkmıştı. Anlayamadı önce zeynep. Tekrarladı. Bu kez daha yüksek sesle “Benimle evlenir misin?” Çok kısa bir an içinde Zeynep’ in gözlerindeki şaşkın ifade, yerini sevinç pırıltılarına bırakmıştı bile.O günler ne tasasız, ne güzel günlerdi... Hasan hayatının ilerleyen dönemlerinde geriye dönüp baktığında hasretle, yüreği burkularak hatırlayacaktı okul yıllarını. Öğretmenlerinin gözdesiydi Hasan. Hepsi ona geleceğin akademisyeni, yakında meslektaşları olmaya aday bir öğrenci gözüyle bakıyorlardı. Kıvrak zekası, espirileri, saygılı ve sevecen yaklaşımıyla sınıfındaki arkadaşlarının da hem sevgisini hem saygısını kazanmıştı. En güzel olay ise Zeynep’ in ailesi ile kendi ailesinin tanışıp anlaşmalarıydı. Kendi aralarında söz kesmişlerdi. Bulutların üzerinde geçen bu iki yılın son günleri yaklaşırken bir öğretmeni o’ na dikey geçiş yapıp lisans eğitimini tamamlamasını öğütlemiş hatta dikey geçiş yapabileceği üniversitelerin bir listesini bile vermişti. Lisanstan sonra mastırını yurt dışında yapabilmesi için gittiği okulda da notları yüksek tutması gerektiği hakkında ufak bir de konuşma yapmıştı. Diploma töreni yaklaştığında içi içine sığmıyordu Hasan’ ın. Anasını babasını ne kadar da özlemişti. Hem onlara verilecek güzel haberleri vardı.Kep giyme töreninde okul ikincisi olup da diplomasını rektörün elinden aldığında babası nasıl da gururlanmıştı oğluyla. Törenden sonra elinde diplomasıyla koşarak babasının yanına gitti. Baba oğul doya doya sarıldılar. Daha fazla beklemeden müjdeli haberi verdi Hasan. Notlarının yüksek olması sayesinde dikey geçişle lisans eğitimini tamamlama hakkı kazanmıştı. İki yıl daha okuduktan sonra... Cümlesini tamamlayamadı. Babası hiç de sevinmiş gibi görünmüyordu. Aksine birden durgunlaşmıştı sanki. Hasan o’ nun gözlerine baktığında gururdan başka bir duyguyla karşılaştı. Hüzün ve utanç doluydu bakışları. Dokunsan ağlayacak gibiydi. Otuz dört yıllık öğretmen Semih Bey, boğazında düğümlenen kelimeleri telaffuz ederken, hayatının en zor konuşmasını yapıyordu. “Buraya kadar Hasan’ ım... “Öğrendikleri karşısında beyninden vurulmuşa döndü Hasan. Ablası ve eniştesi boşanmışlar ve ablası iki çocuğuyla birlikte baba evine gelmişti. Babası emekli maaşıyla beş nüfusu geçindirip iki yeğeninin daha okul masraflarını karşılamak gibi ağır bir yükün altına girmişti. O’ nun üzülmesini ve derslerinin etkilenmesini istemediği için aylardır durumu ondan gizleyp hiçbir şey olmamış gibi para yollamayı sürdürmüştü babası. Diplomasını aldığı o güne dek...Hasan hem çalışıp hem okuyarak ailesine yük olmadan eğitimini sürdürebilirdi. Ancak babasının çökmüş omuzları ve yorgun yüzü gözlerinin önünden bir türlü gitmiyordu. Babası bunca yıl ona emek vermiş, yeri geldiğinde de evlatları için fedakarlık yapmaktan kaçın mamıştı. Ve Hasan kararını verdi. Akademisyenlik hayallerini erteleyip ailesine destek olmak zorundaydı. Birkaç gün sonra yurttaki eşyalarını toplayıp eve dönmüştü. Hasan için işin en zor kısmı, Zeynep’ ten ayrı kalmaktı. Zeynep’ le uzun uzun konuşmuşlardı ayrılmadan önce. O’ na olanları anlatıp evliliklerini bir süre ertelemek zorunda olduklarını söylediğinde çok üzülmüş ama anlayışla karşılamıştı durumu. Birbirlerine söz verdiler, her fırsatta görüşecek, her gün telefonlaşacaklardı. Hayat, onları bulutların üzerinden çok çabuk indirmişti. şimdi gerçeklerle yüzleşme zamanıydı...Eve dönüşü ev halkına tam bir bayram havası yaşatmıştı. Yeniden evde olmak, anasının sıcak ilgisi, şimdi artık onlarla beraber yaşayan küçük yeğenleriyle oynamak Zeynep’ ten uzakta olmanın üzüntüsünü az da olsa unutturuyordu ona. Babasıyla, eğitimine devam etme konusunu bir daha hiç açmadılar. Ama Hasan babasıyla her göz göze geldiğinde o yorgun bakışların kendisinden kaçtığını görüyordu artık. Babasının bir arkadaşının yardımıyla iki hafta içinde Hasan’ a iş bulmuştu. Bu açıdan şanslıydı Hasan. Nurettin amcanın yardımı olmasa, ekmeğin aslanın ağzında olduğu bu zamanda onun da üniversiteli işsizler ordusuna katılması işten bile değildi.Büyük bir otomotiv fabrikasında teknisyen olarak çalışmaya başlamıştı. İşini seviyordu. Son teknoloji ürünü bu robot kolların arasında hiç yabancılık çekmemişti. Onların dilinden anlıyordu. Bir süre sonra resmen terfi etmemiş olsa bile sorumlulukları artmaya başlamıştı. Çalıştığı bölümde teknik bir sorun olduğunda, işçiler önce onu arıyorlardı. İşini severek yapması, zekası ve yardım severliği, iş arkadaşlarının gözünde ona bir saygınlık kazandırmıştı. Bu durum, bölüm şefinin de dikkatinden kaçmamıştı. Askerlik celbi eline ulaştığında Hasan terfi etmek üzereydi. Fabrikadan ayrılırken bizzat müdür ona “Senin gibi çalışkan ve yetenekli bir genç için herzaman yerimiz var” demişti.Gerekli evrakları tamamladı. Arkadaşlarıyla helalleşti. Yolculuk günü gelip çattı. Davullu, zurnalı gösterişli bir tören hazırlamışlardı arkadaşları. İçinde buruk bir gurur, tek tek sarıldı hepsine. En son anası kalmıştı. “Sil göz yaşını anne” dedi. “Seni ağlar görmek benim canımı daha çok acıtır.” Toparlanmaya çalıştı anası. Gülümsedi, alnına bir öpücük kondurdu. Babası ağlamadı ama dudaklarını ısırıyordu veda ederken. Babasına söz vermişti. “Sana layık, cesur, gözü pek, çakı gibi asker olacağım baba” demişti. Otobüs hareket ettiğinde ikisini de içinden Allah’a emmanet etti. Anasının gözyaşları arasında boynuna astığı cevşen, hala onun o güzel kokusunu getiriyordu burnuna...Sabah Konya’ ya inip önceden planladıkları gibi Zeynep’ le buluştu. Tüm bir günü Zeynep ve ailesinin yanında geçirdikten sonra akşam, birliğine doğru yola çıktı. Konya’ dan devam ettiği yolculuğu sırasında birer birer şehirleri aşarken bir şeyi fark etti. Hayatında bir şeylerin bittiği ve yeni bir dönemin açılmak üzere olduğuydu bu. Daha önce de ailesinden ayrılmıştı ama ilk kez kendini bu derece tek başına ve himaye edişlerden uzak hissediyordu. Günün ilk ışıklarıyla birikte Cizre otogarına girmişti otobüs. Yolcularını indirdi. Hasan yola devam edeceği için ayrılmadı otobüsten. Bileti şırnak’ a kadardı. Heyecanı gittikçe artıyordu. Kendinden önceki dönemlerde kilerin anlattığı askerlik hikayeleri aklından geçiyordu. Acaba yeni hayatında O’ nu neler bekliyordu...Kurşun delikleriyle süslenmiş, şırnak il sınırlarına girdiklerini gösteren tabelayı geçince Hasan’ ın ve yoldan ilk kez geçen öbür yolcuların ruhuna akarcasına Dicle nehri tüm güzelliğiyle onları karşılamıştı. Biraz sonra Kasrık Boğazı’ na girmişti otobüs. Bir yanıda Cudi, diğer yanında tüm haşmetiyle uzanan Gabar dağları. Bu vahşi güzellik Hasan’ ın yüreğinde, yeni tanıdığı bu dünyada küçücük ve yapayalnız olduğu duygusunu uyandırmıştı.şırnak’ a vardığında, otobüste kendisiyle beraber, birliğine teslim olmaya gelmiş başka gençlerin de olduğunu fark etti. şaşkın, meraklı ve yorgun yüzlerle birbirlerine bakıyorlardı. İlerde, birbirlerini çok daha yakından tanımaya fırsatları olacaktı. Kayıt işlemleri tamamlandıktan sonra görevli astsubay onlara giysilerini verdi ve onlara diğer helikopter kargolarının beklediği prefabrik depoyu gösterip, yanlarından ayrıldı. Dört kişiydiler. Yasin, Halit, Remzi ve Hasan. Giyinmeleri bitince, ne yapacaklarını bilemeden, onlarla ilgilenen tek kişi olan astsubayı aramaya başladılar. Görevli astsubayın “Oğlum, gidin depoda bekleyin dedim size. Helikopterler geldiğinde sizi alıp görev yerlerinize götürecek. Ortalıkta dolaşıp durmayın” sözleriyle depoya geri döndüler. Birkaç saat sonra hava kararmıştı. Helikopterlerin o gün için gelmeyeceğini anladıktan sonra geceyi geçirecekleri bir yer aramaya başladılar. Deponun bir köşesinde duran, sert ve pek de temiz olmayan döşekler, uyumak için tek seçenekleriydi. Hepsi anlamıştı ki artık, yumuşak bir yatak ve temiz çarşaflar onlardan oldukça uzaktaydı. Ertesi gün, güneş doğarken, helikopterin sesiyle uyandılar. Hasan öyle bir aceleyle fırlamıştı ki bağlamayı unuttuğu postalı neredeyse ayağından fırlıyordu. Diğerleri de uyku mahmurluğuyla ondan daha iyi bir durumda değildiler. Yükünü almış, tepeleme dolu helikoptere, havalanmak üzereyken kendilerini attılar. Altlarında uzanan engebeli arazi, doğmakta olan güneşin kızıl sarı renkleri arasında, bir masal ülkesinin büyülü güzelliğini barındırıyordu. Hasan, nefesini tutmuş, dağın güzelliğine dalmıştı. Biraz sonra, aşağıda beliren yapılara doğru alçalmaya başlamışlardı. Pilot, aldığı talimat gereği onları bu karakol bölgesinde indirip, yoluna devam etmek üzere tekrar havalanmıştı bile. Pistin ortasında öylece kalakalmışlardı. Helikopterin kaldırdığı toz bulutu dinince etrafa bakmaya fırsatları oldu. Geldikleri yer, birkaç prefabrik bina ve çadırlardan oluşan bir üst bölgesiydi. Çekingen adımlarla binalara doğru yürümeye başladılar o esnada binadan da bir başçavuş çıkmış onları bekliyordu. Galip Başçavuş’ la ilk karşılaşmalarında edindikleri izlenim onun gaddar bir adam olduğuydu. Ancak zaman geçtikçe, onu daha yakından tanımışlar ve Galip başçavuşun o gaddar görüntüsünün altında yumuşacık bir kalp taşıyan, onlara dağın acımasız şartlarına dayanmayı ögreten bir ağabey olduğunu şaşırarak fark etmişlerdi. İki hafta sonunda üs bölgesindeki her türlü konfordan uzak yaşam tarzına uyum sağlamaya başlamıştı Hasan. Burada sadece birinci derecede ihtiyaçların önemi vardı. Yakında, sadece hayatta kalmanın önemli olduğu dağ yaşamıyla tanıştığında, burayı rahatlık ve emniyet gibi kelimelerle anımsayacaktı.Askerliğin daha ilk günlerinde bir şeyi öğrenmişti Hasan. Askerliği bunca unutulmaz, asker arkadaşlığını bunca değerli kılan şey, buradaki yalın samimiyetti. İhtiyaçların ancak minimum düzeyde karşılanabildiği, ananın, babanın, kardeşin sana ulaşıp koruyamadığı bu yerde mert ve samimi dostlar, hem anası hem babası hem de kardeşi oluyordu insanın.Birliğindeki 22. gününde Galip Başçavuş onları toplayıp, o gece operasyona çıkılacağı emrini iletti. Bu emir ilk kez operasyona çıkacaklarda büyük bir heyecan yaratmıştı. Hasan konuşamaz, düşünemez bir haldeydi. Bu günün geleceğini biliyordu. Kendisini bu ana hazırlamıştı ama şimdi kafası soru işaretleriyle doluydu. Teröristlerle karşılaşacaklar mıydı acaba? Muhtemel bir çatışmada, kurşunlarla karşı karşıya kaldığında cesaretini ve soğukkanlılığını koruyabilecek miydi? Babasına verdiği sözü tutabilecek miydi? “Sana layık, cesur, gözü pek bir asker olacağım” demişti babasına.Üs bölgesinde sessiz bir telaş başlamıştı. Vakit gece yarısını geçtiğinde yola çıkacaktı. Daha önce dağa çıkmış, hata teröristlerle karşılaşmış olanlar, acemilere hava atarcasına önceki operasyonları anlatıyorlar, onların heyecanlı tepkileri karşısında biraz gururlanıp, ağabeylik taslıyorlardı. Ancak erinden, binbaşısına kadar hepsinin sinirleri yay gibi gergin, dağı ve dağda onları bekleyenleri düşünüyorlardı.Ve nihayet yürüyüş başladı. Karanlığın içine doğru, yalnız subayların bildiği bir hedefe varmak üzere harekete geçmişti tim. Engebeli arazide, görmeden yürüyorlardı. Tüfekler omuzlarına namlular aşağı gelecek şekilde asılmış, böylece vücudun hareketleriyle uyum içinde salınıyorlardı. Sırt çantaları ve diğer teçhizat ise atılan her adımda biraz daha ağırlaşıyordu. Saatlerce hiç durmadan ilerlemişlerdi. Sabaha karşı Hasan artık robotlaşmış çasına, düşünmeden adım atıyordu. Sabahın nemiyle, vücudundan fışkıran ter birleşince sırtını buz gibi yapmış, omuzlarının sızısını daha da arttırmıştı. Güneş doğarken mola vermişlerdi. Islak çimenlerin üstüne oturup, sırtını yaslayabilecek bir kaya bulduğu anda kendinden geçercesine uykuya dalmıştı. Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmeden birinin dürtüklemesiyle uyandığında nerede olduğunu anlaması birkaç dakikasını almıştı. Yasin sesleniyordu. “Hareket etme vakti uykucu güzeli”. Hasan’ ın bölüğü timden ayrılıp zor durumdaki bir jandarma karakoluna desteğe gidiyordu. Başlarında genç bir teğmen, bölük yola çıktı. Yaklaşık bir saat kadar uyuduğunu anladı Hasan. Uyku, vücudunu dinlendirmiş ama acı, tutulmuş omuzlarını ve bacaklarını daha beter yapmıştı. Artık attığı her adım eziyet haline gelmişti. İki keskin yamaç arasında kalmış dar bir vadiden geçiyorlardı. Teğmenin emriyle kıyılara yakın yürüyor, çalılara ve bitki köklerine basmaya çalışarak oradan oraya zıplıyorlardı. Başka bir zaman olsaydı sek sek oynar gibi atlayıp zıplayan, sırtlarında tüfekleri olan bu koca adamlar ne komik bir görüntü olurdu diye düşündü Hasan. Ama şimdi mayın korkusu kimsede gülecek hal bırakmamıştı. “Ölüm ne kadar da yakınımızda belki de ayağımı bastığım yerden sadece bir adım uzakta...” bu düşünce Hasan’ ın yüreğini buz gibi yapmıştı. Zeynep’ i anacığını düşündü. “Düşünmemeliyim. Düşünmeden sadece yürümeliyim.” Biraz daha anasını düşünürse dikkatinin dağılacağını belki de ağlamaya başlayacağını anlamıştı.Kendini toparlayıp yola konsantre oldu. Bölük vadiyi zaiyatsız geçmişti. Derin bir oh çektiler. Ne kadar gerilmiş olduğunu fark etti Hasan. İki saat sonra küçük bir köyü arkalarında bırakmış karakolu uzaktan görmüşlerdi. Rahatsız edici bir sessizlik hüküm sürüyordu. Prefabrike karakol binasında hiç bir canlılık belirtisi yoktu. Binaya yaklaşınca sürüklenerek ilerlemeye başladılar. Teğmen binadakilerle telsiz kontağı kurup geldiklerini bildirmeye çalışıyordu. Telsize nihayet cevap alabildiklerinde karakoldaki bölükte üç şehit verildiğini kalanların ise daha güvenli olduğu için önceden kazdıkları siperin içinde mahsur kaldıklarını öğrendiler. Üç şehit... hepsinin kanını dondurmaya yetmişti bu iki kelime. Öfke, acı, korku, nefret tüm bu duyguları aynı anda hissediyordu Hasan. Başının döndüğünü hissetti. Koşmak istiyordu. Göz alabildiğine uzanan toprakta ufka kadar koşmak için dayanılmaz bir arzu duydu. Tüfeğine sıkı sıkı tutundu. Gerektiğinde kullanmaya hazır bekliyordu. Teğmenin işaret ettiği yöne, tahmini olarak siperin bulunduğu yere doğru sürünmeye başladılar. Etrafta en ufak bir ses yoktu. Sanki herkes ve her şey, olacakları bekliyordu. Doğa bile susmuştu. Sipere varmalarına birkaç metre kala korkunç bir sesle irkildiler. Sanki aynı anda her yönden gelir gibi üzerlerine kurşun yağıyordu. Hepsi panik halinde sipere ulaşmaya çalışıyorlardı.
Hasan kendini sipere attığında hemen tortop olmuştu. Kalbinin gümbürtüsü kurşun seslerini bile bastırıyor, kulağını sağır edercesine atıyordu. Onlara saatler gibi gelen bir kaç dakika sonra atışlar durmuştu. Ancak o zaman gözlerini açtı Hasan. Etrafına baktı. Daracık siperin içine ancak sığıyorlardı. Kendi bölüğünden yaralanan bir arkadaşları vardı. Sipere ulaşmaya çalışırken bacığına isabet eden bir kurşunla yaralanmıştı. Telsizle yardım çağrısı yapıyordu teğmen. Bir yandan da yaralı arkadaşlarının bacağına turnike yapmış kanı durdurmaya çabalıyordu. Yaklaşık bir metre eninde altı metre uzunluğundaydı siper. Otururken bile başlarını eğmek zorunda kalacakları kadar alçaktı. Belliydi alelacele kazılmış olduğu. Yardıma gelmişler ancak burada kapana kısılıp kalmışlardı. O sırada atış tekrar başladı. Diğer bölüğün başındaki asteğmenin sesi duyuluyordu. “Çok alçaktayız kafalarınızı eğin” Etraflarını bir duvar gibi çevreleyen yükseltilerde pek çok kovuk ve mağara gizliydi. Daracık siperin içinde hapsolmuş gelecek yardımı beklemekten başka çareleri yoktu. Hasan iyice sersemlemişti. Kurşunlar çok yakınlarına isabet ediyordu. “Cehennem bu olmalı diye düşündü.” Derken bir anda ağzındaki o ılık sıvıyı fark etti. Vurulduğunu anlaması birkaç saniye sürmüştü. Kurşun çenesinden girmiş yanağından çıkmış, yüzünü tanınmayacak bir hale getirmişti. Başı yana düştü. Gözlerinin önünden annesi geçti. Yavaş yavaş her yer kırmızıya boyanıyor görüntüler silikleşiyordu. Kurşun sesleri, bağırışlar sanki çok uzaktan gelir gibiydi. Yanındaki er onun vurulduğunu fark edip başçavuşa haber vermişti. Sürünerek gelen başçavuş başını öne doğru eğmese boğazında biriken kendi kanıyla boğulmak üzereydi Hasan. Çok kan kaybediyordu. Bilincini yitirmişti.Yaklaşık yedi saat geçirmişti o siperde. Yedi saat sonra onlara ulaşan tim, havan toplarıyla teröristleri etkisiz kılıp helikopterin inişi için gerekli ortamı hazırlamıştı. Hasan ertesi gün Diyarbakır devlet hastanesinde kendine geldi. Hayatta olması bir mucizeydi. Yarası ölümcül değildi ancak uzun süre kan kaybetmiş vücudu zayıf düşmüştü. Kendine geldiğinde aklına üşüşen soruların arasında bir tanesi canını yakıyordu. “Zeynep beni böyle beğenir mi?"

<%end if%><%if sayfa="8" then%>
BİZ BU SAVAŞI NASIL KAZANDIK ?
Hangi Birlikteydi?: Hava İndirme Tugayı Kayseri.
Savaşta Rütbesi Neydi? : Teğmen daha sonra Üstteğmen.
Peki başarılı oldu mu?: Kendisine göre en iyi şekilde başarılı oldu.
Peki tamam savaş sonrası madalya aldımı? : Hayır.
Almalımıydı?: Kesinlikle evet.
Peki madalyayı neden istiyor? : Hakettiği için istiyor. Canını vermeye hazır olduğu için istiyor. Kaçmadığı için. Kaçmayı hiç düşünmediği için, Türk’ ün şanını yükselttiği için istiyor.
Peki almasa ne olur? : Sonunda ölüm olmaz, ama pek doğru da olmaz.
Peki olayları Eğridir Kayseri, Kayseri atlama bölgesi, atlama bölgesi dip karpas arası birlikte okuyalım mı. Peki diyorsanız başlıyorum.
Gaziler Dergisi: Siz sayın Gürcan Kıbrıs Barış Harekatına gelinceye kadar oluşan siyasi ve askeri olayları yani tırmanmayı özetlermisiniz? Sizce Kıbrıs Barış Harekatına nasıl gelindi.

Ali İhsan Gürcan: 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ na nasıl gelindiye şöyle cevap verebiliriz. 1877-1878 Osmanlı Rus savaşından sonra Kıbrıs 4 Haziran 1878 tarihinden imzalanan ve genellikle Kıbrıs anlaşması olarak adlandırılan Türk İngiliz ittifak anlaşması sonucu İngiltere’ ye devredildi. Bu tarihten sonra Kıbrıs 85 sene İngiltere idaresi altında kaldı. Yunan Devleti’ nin propagandaları sonucu Kıbrıs adasının Rum ahalisi arasında uyanan “ENOSİS” fikri zamanla adada yaşayan 120 bin Türk’ü ve 500 bin Rum’u birbirine düşürdü. Artan Rum baskısı ile adada yaşayan Türklerin bir kısmı Kıbrıs’ ı terketmeye başladılar. Buna karşılık Yunanistandaki Rumlar dan adaya göçmen gönderilerek Kıbrıs ‘ta bir Rum çoğunluğu yaratılmaya başlandı. İngiltere’ nin 05 Kasım 1914 te Kıbrısı İlhakını Türkiye 24 Temmuz 1923 Lozan Anlaşması ile tanıdığını kabul etmiş ve ada üzerindeki hakkından İngiltere lehine feragat etmişti. 1929’ da Kıbrıs’ lı Rum delegasyonu Londra’ ya ENOSİS isteğini ilettiysede bu İngiltere tarafından onaylanmadı. 1950’ de Kıbrıs Baş Piskoposluğu’ na üçünçü Makariyos’ un seçilmesi adada ENOSİS akımının yeniden güç kazanmasına yol açtı. 16 şubat 1951’ de Yunan Başbakanı Venizelos, Kıbrıs’ ın Yunanistan ile birleştirilmesi isteğini resmen açıkladı. ENOSİS Hareketi 1954’ ten itibaren adadaki Türk’ lere yönelik tethiş eylemlerine dönüşür. Bunun üzerine Kıbrıs Türkleri kendilerini savunmak için Türk Mukavemet Teşkilatı’ nı kurarlar. Türk’ lere yönelik toplu saldırılar artar can ve mal güvenliği kalmaz. 1963 ateşkesinden sonra adaya barış gücü yerleştirilirse de bu adadaki Rum saldırılarını durdurmakta bir başarı sağlayamaz. Türkiye 1964 ve 1967 de adaya askeri müdahelenin eşiğinden döner. 15 Temmuz 1974’ de Yunan Subaylarının yönetimideki Ulusal Muhafız Gücü bir hükümet darbesi ile EOKA’ cı Sampson’ nu Cumhurbaşkanlığına getirince Türkiye tek taraflı olarak garantörlüğünden doğan müdahele hakkını kullanmaya karar verir. 20 Temmuz 1974 sabah saat 05.00 de bayrak radyosu Kıbrıs’ ta beyanat vermeye başladı. 20 Temmuz 1974 sabahı 05.00 de Türk toplumuna hitaben bayrak radyosundan şu konuşmayı yaptım diyordu sayın Denktaş. “Sevgili kahraman, fedakar Kıbrıs Türk’ ü 11 yıldır Kıbrıs’ ta insan şeref ve haysiyeti ile yaşamak ile can ve mal emniyetinizi koruduğuna inandığınız anlaşmalarla meydana gelmiş olan bağımsız Kıbrıs Cumhuriyetinin varlığını korumak için herşeyi ortaya koydunuz. Tüm halklarımızın, bağımsızlığımızın koruyucusu ve garantörü anavatanımıza güven ve inanç içinde tarihi ve şerefle bir mukavemet mücadelesi verdiniz. Bu gün bu anda kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs’ ın her yanında havadan ve denizden çıkarma yapmaktadır. Gazanız mübarek olsun. Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu gün başlatmış olduğu harekat bağımsızlığımızın garantörü olarak 1969 anlaşmalarının ana vatanımız Türkiye’ ye vermiş olduğu meşru hak ve yetkilere dayanmaktadır. Bu bir istila değildir. Kıbrıs’ ın bağımsızlığını ülke bütünlüğünü ve güvenliğini yeniden tesis etmek için girişilen bir harekattır. Tanrı kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerini korusun zafer 11 yıl bu büyük adaletsizliğe, haksızlığa maruz kalan tüm Kıbrıslıların dır”

Gaziler Dergisi: Sayın Gürcan biraz önceye dönelim mi? Siz o vakitler Eğridir Dağ ve Komando okulunda ne yapıyordunuz? İşiniz neydi.

Ali İhsan Gürcan: 17 Temmuz 1974 günü akşam evde eşimle birlikte günün yorgunluğunu gideriyoruz. Bu arada hazırlanmış olan yemeğe oturuyorum. Eğridir’ de çok sıcak bunaltıcı sıkıcı bir hava var çok yorucu bir eğitimden biraz önce geldim. Dağ ve Komando Okulu Eğitim Merkezin’de, Komando Harekatı dersinin öğretmeniyim. Eşim bu günlerde hamile ve birinci doğum ölü olduğu için ikincisi için korkuyor. Savaş haberlerinide günlerdir radyodan ve basından takip ediyor özet olarak stresli. Dereden tepeden konuşuyoruz her günkü gibi. Arada sırada tırmanan Kıbrıs olaylarından 15. 16. 17 Temmuz 1974 hadiselerinden bahsediyorum eşime “Olaylar yakında Kıbrıs’ a Türkiye’ nin müdahelesine varabilir” diyorum. Ve nitekimde bu değerendirmemin çok doğru olduğunu fazla beklemeden görüyorum. 15 Temmuz 1974’ de sabah 05.15’ de Rum tarafından silah sesleri gelmişti. Rum radyosunda marşlar çalıyordu. Makarios öldürülmüş diyorlardı. Kıbrıs’ ta darbe olmuştu. Denktaş Sayın Ecevit’ e mesaj çekmişti. “ENOSİSE SON ADIM ATILMIşTIR. MÜDAHELEDEN BAşKA ÇARE YOKTUR” diyordu. Makarios öldü / ölmedi haberleri 16 Temmuz 1974. Yolda mahsur kalan bir çok Türke bölgeye geçiş izni verdiler. darbede Yunan askerlerinin rolü aşikardır. Yunanlılar Türklere çok nazik davranmakta, Kıbrıs’ lı Rumlar arasında “HAYDİ GEÇİNİZ SİZİN SIRANIZ DAHA SONRA GELECEK” diyenler vardı. Radyo haberleri darbecilerin her yerde sevinçle karşılandığını vermekte. Bafta ise Makarios kendi sesinden “YAşIYORUM” diyor. Müdaheleye devam emri veriyor kan gövdeyi götürecek. Bafta çarpışmalar var. LEFKOşE sakin. Türkiye’ de müdaheleyi ön gören çalışmalar... Türkiye’ nin müdahelesini bekleyen çok Ecevitten Denktaşa “SAYIN DENKTAş MERAK ETMESİN HÜKÜMET GEREşİNİ YAPACAKTIR” işte bu durumlar ve yaklaşım nedeniyle ben ve hamile eşim savaş rüzgarlarını düşünüyoruz. Komando okulunda hemen hemen her dönem bir dönem üç aydır 2000/3000 kişi Komando Harekatı, Keşif, Taktik Akın, Pusu, Hayatta Kalma, Kaçma Kurtulma, Haritacılık, Dağcılık, Atış, Göğüs Göğüse Muharebe, Engellerden Geçiş, Ateş Altında Sızma ve Atatürkçülük derseleri veriliyor. Komando Erbaş ve Erler’ in hepsi çakı gibi, hepsi disiplinli güçlü ve kuvvetlidir. Hepsi vatanını seviyor. Bir düşünceleri var “bize bir görev verilirse elbet Türk’ ün şanını tartışmasız en iyi şekilde yükselteceğiz” diyorlar. Her erbaş ve er önümüzden mutlaka geçiyor onları yakından tanıyor en iyi şekilde eğitiyoruz. Yüreğimiz vatan sevgisi ve güven dolu. Son günlerde eğitim alanında çalışmalarımız geç saatlere kadar devam ediyor çünkü her an görev alabiliriz, bunun bilincindeyiz. Akşam yemeğinde kestiğim ve bir dilimini ağzıma götürdüğüm karpuzu daha yiyemeden kapı çalındı. Saat 20.00 civarı bu saatte “kim olabilir ki” dedim. Kapıyı açtığımda nöbetçi subayı elinde birçok sarı zarf tutuyordu. Sarı zarf öyle kolayca nomalde olduğu gibi gelmez. Sarı zarfın içerisinde mutlaka çok önemli bir şey yazıyordur onu düşündüm. Nöbetçi subayı bir çok zarf arasından benim ismim yazılı olanını çekip aldı bana verdi. ‘Hayırlı olsun dedi’ Neye hayırlı olsunu anlayamadığım için zarfı süratle açtım. Endişeliydim elbette birşeyler bekliyordum biraz sonra beklediğimi gördüm. Zarfın içinde şu yazıyordu. “24 SAAT İÇİNDE YENİ BİRLİşİNİZE KATILINIZ. YENİ BİRLİşİNİZ HAVA İNDİRME TUGAYI KAYSERİ” Elimdekini tekrar tekrar okudum. Yazı hiç değişmiyor hep aynı cümle rüya da değil, herşey gerçek. Zarfların bazılarına baktım tanıdığım birçok subay astsubay vardı hepside şaka olamazdı. Durum son derece ciddiydi bir baktım yanıma eşim geldi. “Ne var birsey mi oldu dedi”. Yok birşey dedim. Ama nasıl dedim, ne demek istedim bilemedim. Sevdiklerimden ne kadar ayrı kalacaktım? Bu savaştan sağ dönebilecekmiydim? Eşimin doğumu nasıl olacaktı? Ona kim nasıl yardım edecekti bilemiyordum çünkü birincisinde yarım saatlik farkla eşimi hayata döndürebildim eşim son anda kurtuldu bebek ölmüştü. Öyle bir ruh durumu içindeydim. Annemi babamı bile görmeye vaktim olmadı. Doğru bu gece Ispartaya gitmeli oradan da ilk otobüsle Kayseri’ ye ulaşmalıydım tek düşüncem buydu. Ağlamaya, düşünmeye neden bölye oluyor demeye ne vaktim vardı ne de buna lüzum vardı. Zaten Harp Okulundan çıkışımız bu günler için değilmiydi. Eşime bana biraz yol hazırlığı yap dedim. En geç yarın akşam Kayseride olmam gerekiyor dedim. Eşim ağlamaya başladı. Daha o 20 yaşındaydı birden yalnız, yapayalnız ve korunmasız kalacağını düşündü sanıyorum. Ben ağlamak hiç bir şeyi değiştirmez derhal yola çıkmalıyım geride kalanlar buradaki komutanlarımız seni düzenli arar, sorunlarını çözer dedim. Bir acemi torbası bir çanta gibi birşey alarak üç beş parça iç giyim birkaç çorapla yola çıktım. Derhal Ankara aracına bindim. Oradan da ver eleni Kayseri. Eşim sekiz aydır yaya Akpınar köyüne hemen hemen sekiz kilometre kadar yol yürüyerek 85 dereceye kadar yolun meyilli olduğu hiç bir aracın işlemediği ancak atın gidebileceği bir yere çıkıyormuş, yaya imiş, savunmasızmış etrafta her türlü kötü niyetli kişi olabilirmiş ona saldırırlarmış kimseyi fazlaca ilgilendirmiyordu. O meseleler bizim meselelerimizde biz çözmeliydik nasıl mı? nasıl olursa olsun onu biz bulacaktık. Hem yıllar önce de Yaşar Nuri Güntekin’ in kitapı Çalışkuşunda da Feride köylerde öğretmenliği benzer şekilde yapmadımı? Ha 1930’ lu yıllar ha 1974’ lü yıllar ne farkeder ki. Ben neden hayıflanıyor ve şikayet ediyorum ki. Benim Ispartaya gidip Milli Eğitim Müdürlüğü’ ne “Benim eşimi normal iken almadınız bari hamileyken Eğridir içine alın” dediğimde onlar bana şunu söylediler bakın ne güzel bir çözüm çok hoşunuza gidecek “İSTERSEN SEN TEşMENİM SEN KENDİNE BİR AT AL EşİN KÖYDE KALSIN SEN DE ONUN YANINA GİT” sorun çözülsün. Ne güzel sorun çözme tekniği begendiniz değilmi. Ben kendi sorunlarım için değil memleketin sorunları için varım. Benim sorunların nasıl olsa kendi kendine birgün çözülür diye düşünülüyor olmalıydı. Sorunlarımı işe yansıtmamam, sorunlar çözülmesede yeni bir sorun yaratmamak üzerine eğitilmiştim. Bir gün, gündüz çocuğu intihar eden İzmir tiyatrocusu erkeğin gece oynadığı oyunda tiyatroya gelenleri güldürdüğü, sorunlarını içine gömdüğü, gece evine gittiğinde oturup ağladığı gibiydi bizim durumumuz. 24 saatlik tayinler böyle geliyordu genelde. Hiç sorun olmadı “güle oynaya gittik” demem gerçeğe ihanet olur. Bu yönde bundan sonra da tedbir alınmasına imkan verilmemiş olur. Ben bu sorunların geçmişte olduğu gibi gelecekte de tekrar olacağını düşünenlerdenim. Bir isteğim var hiç olmazsa 24 saatlik tayinler 24 günlük olsun. Bu 24 gününde en az 15 günü yeni birliğinde olsun. Daha iyi olur sanıyorum sorunların çözümü için. Bu noktada şu da iyi düşünülmelidir. Baskın tesirinin ortadan kalkmamasına azami de dikkat edilmelidir.

Gaziler Dergisi: 18 Temmuz 1974 gününden itibaren Kayseri Hava İndirme Tugayındasınız ne oldu orda?

Ali İhsan Gürcan: 18 Temmuz 1974. Kayseri de birliğimdeyim sağ sağlim geldim. Tugay Komutanı Tuğgeneral Sabri Evren bize toplu bir konuşma yaptı. Hoşgeldiniz yeni göreviniz hayırlı olsun dedi. Memnun olduk ve hemen birliklerimiz belli oldu. Ben birinci paraşüt taburuna ayrıldım. Tabur komutanımız Yüzbaşı Asım Bayrak’ tı. Tabura o da benim gibi yeni atanmıştı. Bölük Komutanımın da yeni atandığını öğrendim bende yeni atandım. Bu yönün doğrumu olduğunu fayda ve mahsurlarının yeniden incelenmesi gerektiğini düşünmekteyim. Mutlaka faydalı olan yanları var ama mahsurları sizce hiç yokmu? Benim için sorun olmadı çünkü bu erleri Eğridir den tanıyordum ben yetiştirmiştim, onlar da beni tanıyorlardı. Karşılıklı sorunumuz olmadı ama diğerleri için böyle bir sorun vardı. Daha sonra brifinge girdik. Bize Kıbrıs hakkında uzun uzun bilgiler verildi. O gece yattık ertesi gün Erkilet Havaalanına yükleme bindirme bölgesine hareket edecektik. Yüklemeleri tamamladık. Ertesi gün öğle üzeri Erkilet’ e hareket ettik. 19 Temmuz da. Erkilet e gelince herkes yere oturdu ve biraz dinlenmeye daldı. Ertesi gün çok şeylere gebeydi, bir çok bilinmezler vardı. Tabur Komutanı Kayseri’ de evi olanları son defa evlerine gönderdi. Gece oldu bir imam geldi dini kıyafetle bize dua ettirdi. Son defa şehitlik ve gazilikten bahsetti uzun uzun. “şEHİTLERE ÖLÜ DEMEYİNİZ ONLAR DİRİDİRLER VE MEKANLARI CENNET OLACAKTIR şAYET SAş DÖNERSENİZ GAZİ OLURSUNUZ NE MUTLU SİZE DEDİ” bayağı etkilendi herkes. Artık anlaşılıyordu ki bu iş öncekiler gibi olmayacaktı gidilip dönmeyecekti. Yani gidiş gerçekti gidiş atlamayla sonuçlanacaktı. Zaten ilerleyen saatler bunun gerçek olduğunu gösterdi. “Kimse belki uçağa bineriz eskisi gibi geri dönülür” diyemiyordu. Bu defa anladımki kesin adaya inilecekti. Yaşım 24 tü bana göre ölüm için erken bir yaştı. Gerçi 2. Dünya Harbinde 15 yaşındaki Alman askerlerinin Köprü filminde öldüğünü seyretmiştim. Afganistanda’ da 10 yaşında eline silah verilip cepheye gönderilen çocukları görünce kendimi sanşlı saydım. Madem onlar küçük yaşlarda ölüyorlardı bizde ölmeliydik. Erbaş erler benden 4 yaş daha küçüktüler. Düşündüm 20 yaşında savaşma, otuz yaşında savaşma ne zaman savaşacaktık. Hem kırk yaşında savaşmamız yirmi yaşında savaşmamıza benzermiydi? yirmi yaşında en dinamik, en zinde, en cesur, en korkusuz olunuyordu. Genelde kırk yaşında zindelik, cesurluk, korkusuzluk, her halde yaşın gereği biraz daha azalmış oluyordu. Herhalde biraz da başka düşünceler geliyordu insanın aklına “NEDEN BEN ÖLEYİM Kİ, İLLEDE İNSANLARIN SAVAşTA ÖLMESİ Mİ GEREKİR, SAVAşLAR NEDEN GEREKLİ OLUYOR Kİ” gibi düşünceler mi geliyor acaba insanın aklına diyorum. 90 yılında da Hava İndirme Tugayında Teğmen arkadaşımız Tişumiya deresinden terörist kurşunuyla şehit olurken “Yaşım daha çok genç, bu yaşta ölmek istemiyorum ne olur beni kurtarın” dediği aklıma geldi. Çok kahraman bir teğmendi. O bile ölümün erken yaşta oluşunu kabul edemedi. Benim de 20 Temmuz’ daki ruh durumun aşağı yukarı böyle idi. 20’ li yaşlar pek ölünecek yaşlar değildi. Ama birileri ölmeden de bu savaşlar nedense kazanılmıyordu. “KEşKE BUNDAN SONRAKİ SAVAşLARDA BİRİLERİ ÖLMEDEN SAVAşLARIN KAZANILMASI KEşFEDİLSEYDİ. “ Nasıl doktorlar devamlı mikroplar için ölümcül hastalıklar için savaşıyorlar ve araştırma yapıyorlarsa savaş uzmanları da insanlar ölmeden savaşın kazanılmasını araştırsalar iyi olmazmıydı bence iyi olurdu. Sizce bu düşünce saçma bir düşüncemidir? Bence değil. 81 MM’ lik HV.KS.K, MK. TF. ÇVş. u ve 57 mm’ lik GTT. Çavuşlarına son defa emirler verdim. “Benimle devamlı temasta olun! atlar atlamaz beni yere iner inmez arayın bulun!” dedim. Barışta Kayseri de yapma imkanı bulamadığım eğitimi savaş alanında fırsat eğitimi şeklinde vermek istiyordum. Fakat daha sonra görecektim ki, bu kısımların muharebe eğitimleri vardı ve yeterliydi. Buna sevindim. şimdiye kadar defalarca Erkilet’ e gelmiş, atlayış yapılmış, sanal hedefler senaryo gereği alınmış ve öğleye doğru Zincidere kışlasına geri dönülmüştü. Bu asla, kesinlikle bu defa böyle olmayacaktı. İnsanlar ölecek gerekirse sakat, malül kalacak kol kopacak göz çıkacak ve mutlaka düşmanla danışıklı olmadan dövüşecektik. Önceden düşünülmeyen bir çok şeyler bu savaşta olacaktı veya olabilir di. Bu savaşta ya toprak alınacak, arazi kazanılacak veya tersi olacaktı. Tersinin olamaması herkesin dileğiydi. Ama bu şans ta yok değildi. Zaten 22 Temmuz akşamına kadar gelen haberler insanların kafasını biraz karıştırdı. Bilahere izleyen günler de iyi haberlerde geldi. 20 Temmuz saat 03.15 yerimizden kalktık, toparlandık uçak başı yapacaktık. Önümüzde yürüyeceğimiz uzun bir yol vardı. Üstümüzde 35, 50, 60 kilogramlık yükler vardı. Bu yüklerle 10 metre kadar gitmek zordu. Biz 400 metre kadar gittik çok zorlandık. Adeta vücudumuzun üst kısmı yere yaklaştı, sanki kamburmuş gibi yürüyorduk. Uçağa bindik 03.45 sırasında kapılar kapandı. 32 kişi bir kapıya 32 kişi diğer kapıya dağıldık. Uçakta karma yükleme vardı. Askerlerin düşmesi istenen yere göre manifestolar yazılmış. Ve başka takımlardan da personel yanımıza, uçağımıza, kapımıza gelmişti. Muhabereciler ve istihkamcılar, topçu ileri gözetleyicileri de uçağımızdaydı. Başka birliklerden başka karargahlardanda personel vardı uçağımızda. Kapılar kapandı. Atlatıcılar, baş atlatıcılar son kontrollerini yaptılar uçak havalandı.

Gaziler Dergisi: 20 Temmuz 1974 sabah 03.45-06.00 arası Erkilet-Kıbrıs arasındasınız bu safhada önemli şeyler oldu mu?

Ali İhsan Gürcan: Uçak havalanınca Atlatıcılar, personelin endişelerini azaltmak moralini yükseltmek kötü düşüncelerden uzaklaştırmak için şarkılar söyletti, numara saydırdı. “KORKUYORSUNUZ, ATLIYAMAZSINIZ ALLAH DEDİRTTİ” Allah sesleri bayağı yüksek geliyordu başlangıçta. Kıbrıs’ a yaklaştıkça denizin üzerinden 25 metreden gittikçe Allah sesleri alçalmaya başladı, yüzler sarardı bakışlar anlamsız hale geldi. Ben bu yüzleri ve bakışları görüyordum. Bir şeyi merak ediyordum. Acaba benim yüzüm ve bakışlarım da aynı mıydı. Bunu merak ediyordum. Ama şunu düşünüyordum ben güçlü görünmeliydim bunu yapmaya çalışıyordum panik olmamalıydı. şarkılar söyletiyor, marşlar söyletiyor ve duygularını başka yöne çevirmeye çalışıyorduk. Uçaktakiler hiç konuşmuyor yalnızca söyleneni yapıyordu. Hala denizin 25 metre üzerindeydik uçağın açık kapısından balıkları görüyorduk. Bu radarlara yakalanmamak için gerekliydi. Uçağın içi aydınlıktı. şimdi kahramanlık türküleri başladı. Ama tok sesli Hasan Mutlucan bu defa yoktu. Her halde Hasan Mutlucan harekat meydana çıktıktan sonra çıkacaktı. Birden HAZIRLAN diye bir ses duyduk. Hemen hemen bu uyarı atlamadın 40 dakika kadar önce verilmişti. Atlayışın ne zaman olacağını bilmiyorduk. Saat 05.25 civarıydı. Askerler son defa birbirlerine baktılar birbirlerinin elini tuttular, birbirlerine zorla gülümsediler bu esnada “ÜSTÜMÜZDEN JETLER, ALTIMIZDAN DA GEMİLER GİDİYORDU, HAVA, KARA, DENİZ GÜÇLERİ BİRLİKTE HAREKET EDİYORDU” “AYAşA KALK, KANCA TAK! “ komutunu aldık yüksek sesle. Ayağa kalktık ve kancayı taktık. Kancayı takmamız atlamaya hazır olmamız demekti. “KANCANIN KONTROLU!” bu emride uyguladık ve kancının tam oturup oturmadığına baktık. Daha sonra “TECHİZAT MUAYENESİ VE MALZEME TEKMİLİ!” komutunu aldık. Herkes üzerindeki techizat ve malzemeyi kontrol etti. En arkadan başlayarak 32 hazır, 31 hazır, 30 hazır diyerek en son 1 hazır ve hepsi hazır! dendi. Tüm yaşantım 24 yaşına kadar olanlar yaşadıklarım bir bir gözümün önünden geçti. Hatta bir defasında 10 yaşlarında iken Manisa’ da Gediz nehrinden boğulma anım bile gözümün önüne geldi. Annemi, babamı, eşimi, kardeşlerimi sevdiğim tüm insanları bir defa daha sanki son defa olacakmış gibi gözümün önüne getirdim. Başım dönüyordu hafiften birazda mutluydum ne olacaksa olsun du. Çok zordu üzerimdeki yüklerle daha fazla birlikte olmak. Biraz sonra bu yüklerden kurtulacaktık. İçeriye yüzümüzü yalıyan bir rüzgar geldi. Bu rüzgar paraşütçüleri alıp götürecekti. Yere baktık mesafe 170 metre kadar sis vardı A panasunu gördük atlayış başladı saat 06.00 dı. Başbakan Ecevit konuşuyordu. Pilot konuşmayı kabine verdi. “İNDİRME VE ÇIKARMA HAREKATIMIZ BAşLAMIşTIR. TÜM TÜRKİYE VE KIBRIS TÜRK HALKININ ÇİLESİ BİTECEKTİR. HAYIRLI OLSUN İNSALLAH BÜYÜK BİR DİRENİşLE KARşILAş MAYACAşIZ. VE TÜM KIBRIS’ A BARIş HUZUR VE MUTLULUK GELECEK” anlamında, tam anlayamadığım ve anlamak içinde ruh durumumun uygun olmadığı sözler duydum hayal meyal. Artık her an kapılardan çıkabilirdik. Baş atlatıcı işaretle atlayıcılara baktı hazır işareti verdi. Atlama başladı. Herkes atladı. Sıra bana geldi. Bende çıktım. Zorlananlar oldu atlatıcılar onları da dışarıya attılar bir anda Kıbrıs semaları papatya tarlasına döndü sarsıntı ile hızla paraşütüm açıldı. Uçaktan çıkmamla yere inmem arasında en fazla 7 saniye geçti. Küt diye yere vurdum. Halbuki bize yer yumuşacık toprak sürülmüş buğday başakları var yer yer demişlerdi. Halbuki ben bir kayaya vurduğumu hatırlıyorum. Böyle söylemeleri tabi doğaldı. Yer yumuşak toprak sürülmüş demeselerdi tabiki atlayıcılar korka korka atlayacaklar ve bir yerlerini kıracaklardı. Bazen böyle beyaz yalanlar iyi de olmuyor değil. Yanımda taburumuzun harekat ve eğitim subayı Üstteğmen Kazım Solmaz’ ı gördüm kolu kırılmıştı acı çekiyordu. Biraz ötede paraşütü açılmayan ve şehit olan bir erbaş gördüm. Onlara bakacak durumumuz yoktu. İleri harekata devam etmeliydik. Takımımı toplamalıydım. Beni bekleyen görevler vardı. O işleri şehit kurtarma son işlem takımları yapacaktı. Yavaş yavaş kollarında mavi bandı olanlar bizim yanımıza gelmeye başladı. Bizim bölüğün kol bandı mavi idi. Bunların da beyaz, sarı, yeşil, kırmızı gibi ilave kol bantları vardı. Yani mavi beyaz mesela birinci takımı gösteriyordu. Diğer takımların da yavaş yavaş toplanma seslerini duydum. gördüm. Teğmen Aydın Coşkun da takımını toplayanlar arasındaydı. Manga toplanma bölgelerinde bulunanlar takım toplama bölgelerine geliyorlardı. Oradanda hava başı hattına bölüğümüze ayrılan yere gelecektik. Ama düştüğümüz yeri tam bilemedik. Gideceğimiz yeri tam belirliyemedik. Üzerimizde şimdiki gibi bulunduğumuz yerin koordinatını belirten GPS cihazı da yoktu. Birden Üstteğmen Hakkı Algın’ ı gördüm. Hakkı Algın bizim savaştan önceki bölük komutanımız dı. Kendisi 1973 yılında Kıbrıs değiştirme birliğiyle buralara gelmiş ve buraları çok iyi bilendi. Artık harita mütalasını bıraktık ve onun komutasına girdik. Artık hava baş hattı olan Kanlıköy, Yılmazköy Ayvasıl hattına gidebilirdik.

20 Temmuz 1974 saat 06.00 dan sonraki olayları, 14 Ağustos 1974 2. Harekata kadar olanları mütakip sayıda yazacağım. Herşey gönlünüzce olsun. <%end if%>