SAYI 143

23. YIL DOLU YIL



23. yıl tebliği

Uzun bir süreç... Her veri, bilgi ve belge bir çok an’ ın izlerinde “Gaziler” dergisi potasında eridi. şehit ve Gazi olgusuna, politik, ekonomik, sosyal ve

popülist kaygılardan uzak, araştırmacı, sorguluyucu bir mantıkla ve objektif bir gözlük takarak yaklaşıldı.

Türkiye’ de ilk kez Mart 1922’ de, gazilerin, yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntıları; resmi geçit töreni dışında ve hamasi edebiyat yapmadan kamuoyu

gündemine taşıyan...

şehit ve Gazi üzerinde dönen politik, ekonomik ve şahsi çıkar dolaplarını deşifre eden...

Kan sıkıntısı çekilen sıcak savaş döneminde, şubat-1993’ de ‘Kan Bağışı’ kapampanyası ile siyasetçilerin, ordunun, yetkililerin, iş dünyasının ve halkın

takdirine mazhar olan...

Yabancı ülke gazilerine tanınan yasal hakları, uygulanan programları, tasarlanan projeleri, gazi organizasyonlarını ve işlevini Türk gazilerinin bilgisine

sunan...

“Gaziler” Dergisi ve çalışanlarının iddiası şudur:
“Biz, Türkiye’ de ‘gazilik’ olgusu üzerine yayın yapan ilk ve tek dergiyiz. Yetkilimiz, İstanbul Valiliği tarafından verilen Mart 1983 K-542-10406 sayılı belge

ile aldık. Gücümüz ise; dördüncü kuvvet basından kaynaklanır.

Amacımız; gazilik kavramının derinliğine inmek, tüm detayların ortaya çıkmasına aracı olmak, gazilerin bilinç düzeyini yükseltmek, kamuoyunu

bilgilendirmek ve yetkilileri harekete geçirip, izlemektir.

Ancak, tüm bu faaliyetler gerçekleştirilirken zaman zaman bazı yetkililer tarafından araştırılmadan, değerlendirilmeden önyargılı tavırları ile

karşılaşmaktayız. Elbette ak ile kara ortaya çıkmalı... şehitler ve gaziler üzerine politik ve ekonomik çıkar amaçlı manipulasyonlar deşifre edilmeli... Bu

noktada herkes hem fikir. Ateş olmayan yerden duman tütmez... Ama duman hanfi yönde? Bunun yanıtını düşünerek, tartışarak ve inceleyerek bulmaya

çalışalım. Günah keçisi olmak kimsenin kabulleneceği bir durum değildir. Dezenformasyon tuzaklarından kurtulalım ki, kafalar karışmasın.

Kore Savaşı’ ndan bugünlere, 50 yılı aşkın bir süreçte gazilik kavramını karıştırdığımızda; yeterli ilgi gösterilmeyen, bir kaç kurum dışında desteklenmeyen

ve problemleriyle giderek büyüyen bir çerçeveyi karşımızdaki duvarda çivili görürüz. Bakmasanız ya da görmemezlikten gelseniz de o, duvarda anlaşılacağı

günü bekler.

Gazilik olgusunu yardım, bağış gibi konulara indirgemeden irdelemenin tam zamanıdır. Konuya yardım, bağış persfektifinden bakmak gazilere yapılan en

büyük haksızlıktır. Onların cesur birer kahraman olduğunu unutmaktır. Anayasa’ nın 61. maddesi gazilere gereken önemin eşit şekilde verilmesini

hükmeder. Ancak, onlarca hükümet gazilik kavramını ihmal etmiştir. Gazilerle ilgili bir çok yasa ya meclis raflarında ya da henüz hazırlanmamıştır. Türkiye’

nin jeopotik konumu itibariyle güvenlik sorunu en temel, en güncel meselesi olduğu konusunda hemfikiriz. Yaşadığımız terör vebası belleklerimizde yerini

korumaktadır. Gelecekle ilgili kaygılar dünya devletlerinin gündemini işgal etmektedir. Kargaşa içinde yüzen bir dünyada, güvenlik sorunu ile gazilerin el

üstünde tutulmasını bir arada gören uluslar güçlü olarak ayakta kalacaktır.

Gazi temsilcisi dernek ve vakıflar silkelenmeli, gazilerin seslerini meclise taşımalıdır. Gazilerin; eşleri, ebeveyinleri, çocukları ve yakın çevresi ile geniş bir

tabana sahip olduklarını hatırlatacak, yaklaşımları, siyasi iradeye sunmak görev kabul edilmelidir. Sivil toplum kuruluşlarının temel amaçları bu tip

çalışmalarda önem kazanır.

Bu konuda adım atmak istelen her kuruma, kişiye açık olduğumuzu beyan ediyoruz. Dergi sayfalarımızı, gazilik olgusu ile ilgili her türlü düşünceye,

tartışmaya açıyoruz.Gün ışıgına bugüne değin gereğince (!) çıkmayan “Gazilik” meselesini aydı

 

Gazi Dr. Ömer Seymenoğlu, Gazilere Sağlık İndiriminde Bulunuyor

Karşıyaka Göz Hastanesi Gazilerin Hizmetinde

Gazilerin ortaya koyduğu yakınlık kardeşten de öte derler. Doğrudur.
Onlar gövdelerini kardeşlerine siper ettiler. Sivil yaşamda da birbirlerine destek veriyorlar.
Karşıyaka Göz Hastanesi ve kurucusu Kıbrıs Gazisi Dr. Ömer Seymenoğlu
bu anlayışın bir örneğini veriyor. Gazilere hastanesinde indirimli tedavi olanağı sağlıyor.

İzmir’ in popüler ilçelerinden Karşıyaka ilginç bir girişimle adını bir kez daha duyurdu. İlçede yer alan ve Gazi Dr. Ömer Seymenoğlu tarafından kurulan

Karşıyaka Göz Hastanesi, gazilere indirimli sağlık hizmeti vermeye başladı.  Gazi hastanesine rastlamadığımız Türkiye’ de, özel bir hastanenin indirimli

hizmet vermesi, devleti yönetenlere de pozitif bir mesaj olmalı.

Gelişmiş ülkeler gazilerine sağlık hizmeti verebilmek amacıyla yüzlerce “Gazi Hastanesi” ni hizmete sunmuşlar. Sadece gazilerin faydalandıgı bu

hastaneler, gazilere sadece sağlık hizmeti vermekle kalmıyor, önünden geçen vatandaşlara  “Burada tedavi olanlar, ülkemin bağımsızlığını, benim

özgürlüğümü ve güvenliğimi korumak uğrunda yara aldılar” dedirtiyor.

Gerçekten silah arkadaşlığı, yaşayanlar için olduğu kadar, konuya ilgi duyan hatta duymayanları bile şaşırtacak bir boyutta. Siper adı verilen bir çukurda

günlerce, aylarca yaşamla ilgili pek çok şeyi  paylaşıyorsunuz. Ekmeği, suyu, uykuyu paylaşıyorsunuz. Birbirinize güvenmek, ölüm-yaşam merkezli bir

ortamda  güven duygusunu hissetmek.

Silah arkadağı, kardeşlikten öte bir şey. Doğaldır ki, yaşamak gerekiyor o duyguları kavramak  için. Ve bu duygu eve dönüşte de hissettiriyor kendini. Bir

şeyler yapmak istiyorsunuz silah görüşlerine yer vermek istedik. Gazilere kolaylık, fayda sağlamak isteyen düşüncelere hem bir örnek hem de motivasyon

olmasını umuyoruz.

Kıbrıs barış harekatına katıldınız. Bize o günlerden aklınızda kalan anılarınızdan bazılarını anlatır mısınız sayın  Seymenoğlu ?

- Çok anılarım var. Hangisinden başlayım bilmiyorum. Harekat başladığında ben GATA’ daydım. Orduevinin bahçesinde oturuyordum. Hiç birimizin hiçbir

şeyden haberi yok. O sırada oradan bir arkadaşım geçti. “Sen burada ne yapıyorsun. Senin tayinin çıktı İskenderun’ a. 24 saat içinde orda olmazsan harp

kanunlarına göre divanı harbe gidersin” dedi. Hemen idareye koştum. Doğruymuş. Oradaki 300 doktordan 3 ünün tayini çıkmış. Biri de benim. İskenderun

pentabik tümen emrine. Tabi hemen İskenderun’ a gittim. Harekattan haberimiz yok. Yalnız, darbe olmuştu Kıbrıs’ ta. Kıbrıs her hareketlendiğinde buraya

takviye yapılırdı. 15 temmuz günü orduevine çıktım. Çok sıcak bir gündü. Bir asker geldi kapıya  “Komutanım tümen komutanımız Bedrettin Demirel Paşa

sizi çağırıyor” dedi. Giyinip çıktım. Paşa: “Gazanız mübarek olsun. Senin alayın  59. mekanize alay. O  alayla birlikte Erdemli’ ye hareket edeceksin.

Oradan da çıkarma gemileriyle Kıbrıs’ a çıkacaksınız.” dedi. Tabi askersin, askerin görevi de savaş. Derhal alayıma katıldım. Orada eğitimli sıhhiye

erlerinden oluşan seçme bir takım ayrılmış 100 kişilik.. Gittim alaya benim jipim ambulans jip. Marş basmıyor. Neyse 100 metre iterek çalıştırdık. Bunlarla

suyun içine çıkıp, çıkarma yapacağız “tamam” dedik işimiz iş. Yola koyulduk. Erdemli’ ye doğru gidiyoruz. Erdemli’ de bir çamlıkta gizlenme emri almısız.

Kumanya tükenmiş biz bekliyoruz. Asker aç. Yolun alt tarafı plaj. İnsanlar eğleniyor kimse bir şey bilmiyor. O gün çok ilginç bir şey oldu. Oranın halkı bize

arabalarla domates, salatalık, peynir ekmek taşıdı. O günü öyle geçirdik. Halkın desteği Çıkartma gemileriyle yola çıktık. Havanlar bir sağımıza düşüyor,

bir  solumuza .. Bir ortalasalar hepimiz şehit olacağız. Allah korudu o gün askerin din iman gücüyle sağsalim kıyıya çıktık

Harekatta doktor olarak  mı görev aldınız?

- Evet doktor olarak görev aldım ama ambulansı görseniz delik deşikti. Hiç doktor falan dinlemiyorlar.. savaş çok başka bir şey. Yaşamadan anlaşılmaz.

Benim doktor bir subay  arkadaşım yanımda şehit oldu. Mayın patladı kurtaramadık. Ailenin tek çocuğuydu. Ellerimle toprağa verdim onu. Ne olacağı belli

olmuyor.
Silah arkadaşlığı sizin için ne ifade ediyor? Cephede yan yana olmak , insanların arasındaki ilişkileri, dostlukları  ne yönde etkiliyor?

- Silah arkadaşlığı çok önemli. Orda gece gündüz bir çukurun içinde hep berabersin. Uyku yok. Birbirine güvenmek zorundasın. Ufak bir şeyi

paylaşıyorsun. Kıbrıs’ ta günlerce aç kaldık biz. Elimizde kalanı birbirimizle paylaştık. Bir ay ekmek yemedik. Sebze meyveyle beslendik. Tüm asker ishal

oldu.. Bir de yakınlarda tavuk çiftlikleri vardı. Bir ay sade tavuk yedik. Döndükten sonra iki yıl kadar tavuk yiyemedim. Hatta gördüğüm zaman istifra

ediyordum. Böyle zorlukları paylaştığın insanlarla aranızda çok özel dostluklar kuruluyor.

Orada çok sıkıntı çekiyorsun. Yaşamakla ölmek arasındasın. Biz ilk on gün geri dönebileceğimizi hiç düşünmedik. Ondan sonra belki dönebiliriz dedik.

On gün boyunca ateş hattında ölüm tehlikesiyle burun buruna olunca tabi dostluklar da başka oluyor.

Bu dostlukları geri döndükten sonra da sürdürdünüz mü? Kıbrıs’ taki silah arkadaşlarınızla görüşüyor musunuz?

- Tabii. Pek çoğuyla dostluğumuz sürüyor. Bazılarıyla bağlarımız koptu. Geçtiğimiz yıl bir toplantı sebebiyle Bursa’ ya gitmiştim. Orduevinde yer yokmuş.

Resepsiyondaki asker “bir de albayımla görüşün” dedi. Albayı bekliyorum. O sırada Kıbrıs’ tan bir üsteğmen silah arkadaşımı gördüm. Sarıldık birbirimize.

“Sen ne arıyorsun burada” dedi. Orduevi müdürünü bekliyorum dedim. Biraz da sinirliyim. Hakaret  tarzında konuşuyorum. “O bahsettiğin benim” dedi.

Birbirimizi yıllar sonra da görsek o özel dostluk hiç bozulmuyor. Silah arkadaşlığı çok farklı bir şey.

Kıbrıs gazileri madalya konusunda rahatsızlar. TSK bine yakın madalya dağıtmış. Ancak  resmi kayıtlara göre 33 bin Kıbrıs Gazisi var. Sizin madalyanız

var mı ? Bu konuda söyleyeceklerinizi neler sayın  Seymenoğlu ?

- Benim madalyam yok. Çok şükür maddi olarak bir şeye muhtaç değilim. Fakat tabi herkes bu devlet için bu vatanı korumak için savaşa gidebilir.

Savaşabilir. Bu her Türk vatandaşının görevidir. Ama gazileri de unutmamak, onurlandırmak, gençleri özendirmek yönünden çok faydalı olacaktır. Ben şimdi

gazi maaşı alıyorum. Miktarı hiç önemli değil. Ama devletimin beni hatırlıyor olması göğsümü kabartıyor. Bu şekilde tabi madalya da olsa çok güzel olur.

Bildiğiniz gibi gazilerin bir takım yasal hakları, ayrıcalıkları  var .Ancak uygulamaya dökülmüyor. Gaziler de evlerine kapanmış durumda, haklarını  aramayı

onur meselesi yapıyorlar. Kurum kuruluşlar da bu konuda duyarsızlar. Bu konuda siz neler düşünüyorsunuz? Gözlemlerinizi okurlarımızla paylaşır mısınız?

- Doğru bir gözlem. Buna katılıyorum. Gördüğüm kadarıyla Türkiye’ de gaziler mutsuz durumda.Biz oraya gittik, savaştık. Tabi ki savaşacaktık. Görevimiz.

Kim savaşacak? Asker savaşacak. Ama gene de destek olunması lazım. Yeterli destek ve ilgi gösterilmiyor. Bir çok kuruluşlarda da sosyal güvence

yönünden hak ettikleri hizmeti alamıyorlar.

Size nasıl başvuracaklar?

- Gazi kartlarını göstermeleri indirimden faydalanmaları için yeterli olacak..

Karşıyaka Göz Merkezi’ ni kısaca tanıtır mısınız?

- Genç bir hastane . Ekim ayında faaliyete geçtik. 5 doktor arkadaş var. Hastanemizde en yeni en modern aletler mevcut. Hatta bir kısmı Türkiye’ de hiç

yok. Yurt dışında görüp deneyerek aldık ve halkımızın hizmetine sunduk. Her türlü göz lazer ve kontak lens ve cerrahi uygulamalarını etik değerleri

koruyarak kaliteli sağlık hizmeti vermeyi ilke edindik..

Sayın Seymenoğu , buradan özel sektöre ve kurum ve kuruluşlara vermek istediğiniz bir mesajınız var mı?

- Özel sektör , kurum ve kuruluşlar çalışacak durumdaki gazilere iş olanakları sağlasa çok iyi olur. Oysa ki kanunda yeri olmasına rağmen engelli

vatandaşlara dahi yeterli iş imkanları tanınmıyor. Devletin gazilere iş imkanı sağlanması hususunda konuyu daha ciddi ele alıp, özel sektöre yaptırımlar

getirmesi  gerektiği kanısındayım. Çünkü bu konuda herhangi bir yaptırım yok bildiğim kadarıyla.

PTSD ya da halk arasında Savaş Sendromu diye bilinen rahatsızlığın belirtileri yaklaşık olarak her üç gaziden birinde gözlemleniyor. Sizin bu konu

hakkında bilginiz var mı? Savaş sonrası toplumsal yaşama uyum problemleri, uykusuzluk, ani tepki verme vb. PTSD belirtilerini kendinizde gözlemlediniz

mi?

- Evet konuyu biliyorum.Tabi ben doktor olduğum için bunu yenmeyi başardım. Ama bir çok subay ve astsubayda PTSD belirtilerini gözlerimle gördüm. Bir

tanesi, bir asteğmen şu anda çalışıyor, alkolik ve perişan durumda. Bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen hala kendini toparlayamadı. O harekata

katılan subay arkadaşlardan dengesi bozulanlardan kendini toparlayanlar da var, işte bu örnekteki gibi toparlayamayanlar da var. Bana gelince ; Ben

kendimde bunu pek hissetmedim .. Orda da çok değişik reaksiyonlara rastladım. Bir tane asteğmen durup dururken “Yunanlılar geliyor” diye bağırarak ve

ateş ederek dağlara doğru koşmaya başladı. Benim ambulans şöförüm  “Komutanım motor yanıyor.” diye halisünasyonlar  görmeye başladı. Ben çok

pozitif bir yaradılıştayım. İlk tayini çıktığında düşünülmediği için çok hazırlıksızdı Türk Silahlı Kuvvetleri. Barış zamanında yeteri kadar hazırlıklı

olunamamıştı maalesef. Savaş zamanında en önce gelen şeyler silah, mühimmat ve yiyecektir. Bunların sıkıntısının çekildiği bir yerde ruhsal sağlığı

düşünmek çok lüks oluyor. O nedenle de bu tip reaksiyonlar görülebiliyor. Biraz daha ileri gidersek bir çok kişinin harekat başladığı anlarda benden

sakinleştirici ilaç istediğine şahit oldum.

Görüştüğümüz gaziler zaten “Biz bunları karşılıksız yaptık bir şey beklemiyoruz.” diyorlar. Ancak insan birileri için her ne kadar karşılık beklemeden

fedakarlıkta bulunmuşsa da en azından hatırlanmak ister. Öyle değil mi ?

- Tabi ki. O’ nun farkında olunmasını ister. Sonuçta en değerli şeyinizi ,hayatınızı ortaya koyuyorsunuz.

Geri dönüşte de  sivil yaşama uyum problemleriyle çok sık karşılaşılıyor.

- Gayet tabi. Doğal insan tepkileri. Aynen Amerika’ nın Vietnam dönüşü askerlerde yaşadığı gibi bizde de pek çok sorun yaşandı. Hatta geri döndüğümde 

bende benzer reaksiyonlar olmamasını çevremde hayretle karşıladılar. Her gelende muhakkak depresif reaksiyonlar oldu. Olmasını da normal karşılıyorum.

Tamamen yabancı bir ortam. Tam bir belirsizlik hakim. Her an her şey olabilir  her şey değişebilir. Canınızı ortaya koyuyorsunuz. Ben orada inanın

saniyenin durduğunu yaşadım. İnsanın çok heyecanlı zamanları olabilir. Dakikanın durduğunu zamanın geçmediğini hissedebilir. Saniyenin geçmediğine

tanıklık ediyorsunuz. Bakıyorum aynı saniye. İki taraftan ateş, gecenin saat ikisi vakit geçmek bilmiyor. Tabi ondan sonra insan gene inanamıyor bunları

yaşadığına. Bunları unutmamak lazım, hatırlamak lazım.

Haklısınız. Unutmamak lazım. Bakın 19 Eylül Gaziler Günü ama kimin haberi var?

- Hiç kimsenin haberi yok.

Televizyonlardan takip ediyoruz Amerika’ da Gaziler Günü bir bayram havası içinde yaşanıyor. Halk sokaklara dökülüyor. Geçit törenleri yapılıyor. Çok

gurur verici bir gün.

Türkiye’ de de gazileri hatırlamak adına bir şeyler yapılmalı. Aksi takdirde,
gazisinin durumunu gören askerlerin içten gönülden vatan için savaşmalarını istemek zor. Savaş sonrasında, sakat kaldığında, zor durumda kaldığında

devlet olarak onlara el uzatmazsanız,  bundan sonra olacak olaylarda  da onlardan fazla destek bekleyemezsiniz. Onun için daha çok ilgilenmek lazım.

İllaki bu maddi olacak değil. Bu basın yoluyla , özel günler tertip etmek yoluyla, kamu kuruluşlarında onlara kontenjan ayırarak, konserler, spor

müsabakaları vb. yerlerde öncelikler tanımak yoluyla her fırsatta onları onore etmek lazım
Toplum genelinde bu tip reaksiyonlar gösteren insanların kişisel problemi gibi algılanıyor bu olaylar. Gazetelerin 3, sayfalarında  küçük bir haber olmaktan

öte yer almıyor hayatımızda. Pek çoğu deli muamelesi görüyor. Oysa ki bu hepimizin problemi.

- Tabi haklısınız. Savaş hepimizin savaşı. O insanlar orada kişisel bir kavga vermediler. Bizler gibi tüm askerler de ülkesi ve milletini korumak için

savaştılar. Ancak sonrasında toplum da devlet de yeterince ilgilenmedi maalesef.

ÖMER SEYMENOşLU KİMDİR?

İnebolu doğumluyum. İlk ve ortaokulu orada okudum. Liseyi Kastamonu Abdurrahman Paşa Lisesinde bitirdim. Çocukluktan beri hayalim doktor olmaktı.

O yüzden üniversite imtihanında birinci tercihim Ankara Tıp Fakültesiydi. Orayı kazandım. Sonra üniversiteye başladım. Üniversitede askeri öğrencileri

gördüm, Üniformaları içerisinde. O zamanlar askeri tıp Fakültesi yoktu. Normal tıp fakültesinde eğitim görüyorlardı. Ben de imrendim. Askeri öğrenci olmak

için imtihanlara katıldım. 1969 da teğmen olarak mezun oldum. 69-70 arası GATA da çalıştıktan sonra Samsun Sıhhiye okulu, tekrar GATA , Diyarbakır bu

arada bir yurt dışı görevlerim oldu. Ondan sonra 1979 yılının son ayı askerden Binbaşı rütbesiyle ayrılarak, Ege Üniversitesine geçtim. 2005 yılı Haziran

ayına kadar orada çalıştıktan sonra emekli

 

Güneydoğu Gazisi Ali Taşmaz:
“Benim sosyal güvencem var.
Sağlık hizmetimi allaha şükür iyi
bir şekilde alıyorum. Ancak
her gazinin ekonomik durumu
aynı değil. Bu nedenle böyle bir
girişimde bulunan “Gazi” doktoru
kutluyorum.”

Kore Gazisi Yılmaz Akkoyun:
“Bizim zamanımızda böyle şeylere pek
rastlanılmazdı. Ama sağolsun askeri
hastaneler ellerinden geleni yaptı.
Çoğumuz oralarda tedavi oldu. şimdi
durum farklı, onun için “Gazi”
doktorumuzu tebrik ediyorum.”

Esnaf Adil Çiftçi:
“Devlet uyuyor mu? Gaziler için
adı gazi olan bir hastanenin temelini
atmayı unuttular mı? Oysa
her karış toprak devletin attığı
temellerle dolu. Doktorun bu anlamlı
girişimini canı gönülden kutluyorum.
Diğer hastanelere örnek teşkil
etmesini umuyoum.”

Gaziler Dergisi 23 Yıldır Onurla, Gururla Gazilere Hizmet Ediyor

Geniş bir araştırma yapıldığında görülecektir ki, Gaziler Dergisi, gazi nüfusuyla ilgilenen tek yayın organıdır.

23 yıl bize maddi ve manevi destek olan dostlarımızın eseridir. Onlara şükranlarımızı sunuyoruz ve teşekkürü bir borç biliyoruz.

Siz değerli gaziler, sorunlarınızın taleplerinizin bilincindeyiz.Yüklendiğimiz misyonun Türkiye’ nin güvenliğiyle paralellik arz ettiğini de bilmekteyiz. Bu

düşünceler içinde çalışmalarımıza devam etmekteyiz.

Dile kolay gelebilir, oysa 23 yıl, hemen hemen çeyrek asır, 276 ay 8 bin 395 gün, gazilerimizin taleplerini, haklarını, içinde bulundukları koşulları araştırıp

yazmak azımsanacak ya da seviyesi düşürülecek bir çaba olmaması gerekir. Gazi kavramının yeterince derinliğine inilmeden algılandığı bir ülkede, deyim

yerindeyse, çabanız “Müslüman mahallesinde salyangoz satmak” anlayışı ile koşulludur.

Evet, bu bir gerçek gazi kavramı geçmişteki değerini süreç içerisinde kaybetti. Bu olgu ile toplum yüzleşmek zorunda. Sorunlar yumağı koca bir dağ gibi

durmakta.

Gazilik olgusunun üst bir toplumsal değer olarak ele alınması cumhuriyetin kuruluşundan öncedir. Meclis 1921’ de bağımsızlık adına hayatlarını risk

edenlere şükran ifadesini, Atatürk’ e gazi ünvanını uygun görerek sunmuştu. Bu duruşun ivedilikle uygulanması dikkat çekici olmuştu. İlk meclis üyeleri,

net bir tavır koymuşlardı. Diyorlardı ki, bu ülkeye kem gözle bakan, önce gazilerimizi incelesin.

Fakat bu tavır yıllar içinde örselendi.

İlgisizlik, duyarsızlığı beraberinde getirdi. Gazilik kahramanlık ekseninde asılı kaldı. Zamanla, gaziler resmi törenlerin figüranları haline dönüştürüldü. Ve

gözden ırak olan gönülden de ıraklaştı.

İşte bu noktada, Türk basınında, gazilik kulvarında haklı bir yere sahip olan 23 yıllık Gaziler Dergisi, bir at sineği gibi güçlü, heybetli ve  yüce bir değer olan

gazilik olgusunu harekete geçirdi, onun kımıldamasına vesile oldu. Yapmış olduğu haber, makaleler aracılığı ile ulusal basının dikkatini çekti. Ve Gazilik

olgusu üzerinde bir kamuoyu oluşturulması sürecini başlattı.

Gaziler Dergisi Basın Hayatında

Yıl 1983 Mart. Karla kaplı İstanbul’ un soğuk günleri. şehrin en eski , tarihi yeri Beyoğlu. Ve 6 metrekare  bir büro. İşte Gaziler Dergisi bu zaman, yer ve

koşullarda doğdu.

O döneme baktığımızda gazilik alanında bazı  radikal  değişiklikleri şöyle sıralayabiliriz;çıkartılan bir yasa ile  gazi adını taşıyan tüm dernekler kapatıldı,

tüm gaziler Ankara’ da merkez iki derneğin üyesi olmak durumunda bırakıldı. Bundan böyle gazilerin sorunları dernek düzeyinde ele alınacak ve çalışmalar

tek bir merkezden yürütülecekti. Ulusal basın bu meseleyi görmezden geldi.Radikal değişiklikler ilk bakışta doğru gözükebilir, ancak uygulamada ve

tarihsel süreçte hataları, yanışları, çıkmazları  giderek, büyük bir sorunun doğmasına neden olabilir. Nitekim de öyle oldu. 23 yıl önce gazilerle ilgili bir dergi

çıkarmayı planlayan kurucumuz Kadir Palalar, merkezi yönetimin en ücra köşedeki gaziye ulaşmasının mümkün olmadığını vurguladıktan sonra, dönemin

koşullarını şöyle özetledi ;  “Eğer gazilik olgusunu tek bir merkezden yönetmek istiyorsak, derneklere değil  bakanlığa ihtiyacımız olmalı. Ayrıca gazi ya

da  vatandaşı, “gazi adını alarak dernek kuramaz” anlayışı ile sınırlamanın, Anayasa’ nın eşitlik, dernek kurma, kimseye ayrıcalık tanınmaz prensipleri ile

çeliştiği rahatlıkla görülüyordu. 2847  sayılı yasanın tutarlılığı yoktu. Bununla birlikte bölücü örgütün terör eylemleri büyük bir gazi nüfusunun zamanla

oluşacağını açık ve net göstermekteydi. Bu kafanın duvara toslaması an meselesiydi.

Gaziler Dergisi’ nin ilk yıllarında, yayın politikası ağırlıkla kahramanlığa odaklıydı. Çünkü “Savaşı kazandık, zafer bizim oldu, askerimizin gücünü tüm

dünyaya gösterdik” çerçevesinde yaşadıklarını dile getiriyordu gazilerimiz. Görüştüğümüz, röportaj yaptığımız  gaziler “Vatan sağolsun, devlet çağırırsa,

gönüllü olarak savaş meydanlarına giderim” derken, zamanla söylemlerini değiştirdiler. Önceleri ilgisizlik ve duyarsızlıktan yakındılar. Sonraları

unutulmuşluktan bezdiler.  Sembolik olan gazi maaşları enflasyonun ezici oranları karşısında kuşa çevrildi. Pek çok gazi taleplerini dinleyecek , çözüm

üretecek yetkili bir merciyi bulamadılar. Terörle Mücadele Gazilerinin gazi ünvanı alamaması ise bardağı taşıran son damla oldu.
Gazilerle İlgili Gerçeğin Fotoğrafları

Böylesine kaos içeren bunalımlı dönemi ortaya koymak, yaşanılanların fotoğrafını çekmek Türk basınında Gaziler Dergisi’ ne nasip oldu. 1992 yılında

“Gazinin Dramı” başlıklı kapak, gerçeğin ilk fotoğrafı oldu. Gaziler öyle bildiğimiz gibi gönenç içerisinde yaşamıyorlardı. Gaziye iş vermeyi amaçlayan

zihniyet gayri ciddi bir yaklaşımm sergilemişti. Kore Gazisi “şaban Kılıç” a umumi tuvalet temizleyiciliği görevi layık görülmüştü.
Kapak fotoğrafı kimilerinin hüznünü, yapılan yanlışlığa tepkisini tetiklerken, gazileri temsil ettiğini vurgulayanlar ise “gazilerin aşağılandığını” iddia ederek

aleyhimize dava açtı. Ancak bu bir gerçekti, Gaziler Dergisi de üzerine düşeni yapmış, gerçeği fotoğraflamıştı.

Ülkenin Güneydoğusunda bir savaş yaşanıyordu. Bölücü terör sürekli biçimde bayrağa sarılı şehit tabutlarının evlerine dönmesine neden oluyordu. Binlerce

askerimiz, polisimiz, yüzlerce öğretmenimiz ve kamu görevlilerimiz bu savaşın bir tarafı olarak hedef tahtasıydı. şehitler birer birer evlerine dönerken,

sağkalanlar, savaşın canlı tanıkları ise “vazife malülü” sıfatıyla geçiştirilmekteydi. Bu yaklaşım gazileri incitiyordu. İşte Güneydoğu Gazisi kavramını

kullanmak ve Güneydoğu Gazilerinin yaşadıkları sıkıntıları dile getirmek Gaziler Dergisi’ nin misyonu oldu.

Ve şöyle seslendik; Onlar  “vazife malülü” değildir, gazidir, gazi.

Ayrıca polise, öğretmene, diğer kamu görevlilerine  ve sakatlanmayan, yaralanmayan kahramanlara da gazi unvanının verilmesini öngören yine Gaziler Dergisi idi.

“Savaş Sendromu” nu Türkiye’ nin Gündemine Taşıdık

Normal bir insanın, anormal bir durum karşısında tepki vermesi gayet normal bir davranıştır. Savaşın bilinmeyen ve hüzün verici acı bir boyutu vardır. Kopan

uzuvlar, kan, barut ve et kokusunun karışımı, canından çok sevdiği arkadaşının yanında yavaş yavaş ölüme doğru yol alışı, düşman karşısında sürekli

tetikte duruş gibi sebepler insan ruhunda derin yaralanmalara neden olmaktaydı. Ruhsal açıdan yara alanların yaşadıkları hiç bilinmiyordu. Oysa onlar

yaşamda tek ve biçare kalmışlardı. Aileler parçalanıyor, gaziler alkolün ve uyuşturucunun pençeleri altında yavaş yavaş inliyordu.
Savaş dönüşü rehabilite edilmeden toplumun içine bırakılan gaziler, gazetelerin 3. sayfalarında yer alan cinayet haberlerinin başaktörleri olmaya başlamıştı.

İntihar eden gaziler, polisler toplumun ve yetkililerin pek dikkatini çekmiyordu.

Gaziler dergisi yaptığı yayınlar ve seminerlerle tıpta PTSD ( Post Travma Stres Disorder) adı verilen “Savaş Sendromu” diye dillendirilen bu illeti

kamuoyunun önüne serdi. Gazilerle yapılan röportajlar yaşanılanların hiç de öyle yabana atılacak şeyler olmadığını açık ve net vurgulamaktaydı.

Ve bir başka tozlu örtüyü kaldırdı.  Gaziler Dergisi; madalya sorunu yıllardır ele alınmamıştı. Bu alanda bir boşluk vardı. Bu boşluğu Türkiye Muharip

Gaziler Derneği “Madalya Satarak” doldurmaya çalışıyordu. Buna izin verilemezdi ve öyle, oldu madalya satışı durduruldu.
Evet gazilere madalya vermeyi unutmuştuk. Kore gazileri madalyalarını G. Kore Cumhuriyeti’ nden almışlardı. Kıbrıs Gazileri, TSK’ nın iç kanunları

gereğince 1000 küsür kadar madalya ile taltif edilmişlerdi. Yaklaşık 33  bin Kıbrıs gazisi vardı madalya alamayan. Gaziler Dergisi bir kampanya başlattı.

“Madalyamı Verin” başlığı altındaki imza kampanyası halen sürmektedir.

Gaziler Dergisi’ nden Dev Bir Adım: Gazi Bakanlığı

Gazi nüfusunu ilgilendiren pek çok sorun ortalıkta ucu açık bir şekilde dolaşmaktaydı. Sorunlar biliniyordu ama çözüm üretecek bir merci olmadığından

ötürü, sürekli ötelenme taktiği ile varlığını sürdürmekteydi. Gelişmiş ülkelerde gazi nüfusunun sorunları nasıl çözülüyordu? Sorunun yanıtını alabilmek için

yurtdışında geniş bir araştırma başlattık. Gördüğümüz tablo bizleri şok etti. Gelişmiş ülkeler her konuda olduğu gibi gazilik olgusu ile yakından  ilgilenmiş

ve  geliştirmişlerdi. Gazilerin sosyal statüleri, ekonomik durumları, sağlanan olanaklar bizleri şaşırtacak  boyuttaydı.

Gelişmiş ülkeler gazi nüfusuyla ilgilenecek merciyi bakanlık düzeyine taşımışlar ve Gazi Bakanlığı adı altında kurulan bakanlıkla gazilerin sorunlarını

çözmeyi hükümete havale etmişlerdi.

Devasa bütçeleri ile Gazi Bakanları geniş gazi nüfusunun yanında yer alıyor, gazilerin unutulmadıklarını varlığıyla kanıtlıyordu. Hastaneler, rehabilitasyon

merkezleri, gazi evleri, mezarları ile adeta göz kamaştırıyordu. Hatta son Amerikan seçimlerinde iktidarı bile belirleyecek güç odakları durumundaydı  gazi

toplumu. Yani bizdeki gibi sessiz, sakin, bilinçsiz değillerdi. Haklarını almak için ellerinden geleni yapıyorlardı.Büyük bir oy potansiyeli olduklarının

ayrımındaydılar.

Dikkat edin herkes bir hak talebi için sokağa çıkıyor; kadın hakları, insan hakları, hayvan hakları, çevre hakları gibi konularda sivil toplum örgütleri basın

bildirileri ile mitinglerle , toplantı ve yürüyüşlerle ses getiriyor. Neden, gaziler sokağa çıkıp haklarını aramıyor? Bu sorunun yanıtı için şunu diyebilir miyiz?

“onlar güçlü bir organizasyona sahip değiller.”

Yapılması gereken nedir?

Elbette bilineni yeniden keşvetmeyeceğiz. Türkiye’ de gazi bakanlığı yok. İşte bu noktada Gaziler Dergisi, Gazi Bakanlığı kurulması için bir imza

kampanyası başlattı.

Ülkenin dört bir yanından ve yaklaşık 6 yılda toplanan imzalar 2004 yılında meclis dilekçe komisyonuna  teslim edildi. Üzerinden bir yıl geçti. Bekliyoruz.

Ve Türk basın hayatında tek bir yayın organı, Gaziler dergisi, bu konunun takipçisi. Diğerleri nerede? Her konuda ahkam kesen, toplumu yönlendiren

medya ne yapıyor bu konuda? Bilmek istersiniz diye söyleyelim;

“Hiç Bir şey”

Gazilik Yolunda 23 Yıldır Tek Başına Yürüyoruz

Evet, sevgili okurlar, 23 yıldır, bu zor , çetin ve dikenli yolda tek başına yürüyoruz. Son 2-3 yıldır Türk basınından bir destek geldi ama yeterli değil ve cılız

bir ses. Hepimiz Türkiye’ nin kritik bir coğrafyada olduğunun bilincindeyiz. İç ve dış mihraklar provokasyonlarla ülkeyi kaosa sürüklemek istiyor. Terör,

halkta panik, korku endişe ve güvensizlik yaratıyor. Yaşanılanlar büyük bir tehdit ve tehlike altında olduğumuza ve güvenlik meselesinin önemine işaret

ediyor.

Güvenliğimizi kim alıyor? Bu uğurda kim can veriyor? Hayatını hiçe sayarak savaşa gidenler kim ? Hepimiz biliyoruz şehitler ve gaziler .

Peki neden onlara yeterli düzeyde yaklaşamıyoruz? Neden onların seslerine kulaklarımızı tıkıyoruz? Ve neden onları unutuyoruz?

Açık ve gizli düşmana karşı kim siper ediyor bedenlerini?

Neden çok sayıda nitelikli basın organı ve sivil toplum örgütleriyle gazilerin ve şehit ailelerin yanında değiliz? lafla peynir ekmek gemisi yürümez derler ,

neden daha aktif olamıyoruz? Bağımsızlığımız ve özgürlüğümüzün teminatı olan gazilere sahip çıkmadıkça güvenli bir gelecekten ne kadar söz edebiliriz?

23 yılda bizi maddi ve manevi katkıları ile destekleyen tüm dostlarımızı içten kucaklıyor ve yolumuza devam edeceğimizi, ısrarcı olduğumuzu da

kamuoyuna bildirmek istiyoruz

Şehit Öğretmenlerimizi unutmadığımızı gösterecek, öğrencilere şehit öğretmenin yüce değerini hatırlatacak  bir “Anı Köşesi” ne yazık ki, çok sayıdarastlamak mümkün değil.

Gaziler Dergisi bu yanlış duruşu ortadan

Terörle Mücadelede 147  öğretmenimizi şehit verdik. Bayrağa sarılı tabutların başında “sizi unutmayacağız” diyerek, onları her zaman belleklerimizde saklı

tutup, hatırlayacağımızı  dile getirdik. Ancak bu doğrultuda dişe dokunur bir projeyi hayata geçiremedik.

Ülke genelinde kaç okulda “şehit Öğretmen Köşesi” oluşturulmuş? Dikkatle izleyin, sorun ve öğrenin. Biz araştırdık. şehit Öğretmenleri öğrencilere

anımsatacak, unutturmayacak, önünden geçerken “aydınlık savaşçılarının” geleceğe ışık tutmak için yaşamlarını feda ettiklerini hafızalara kazıyacak şehit

Öğretmen Köşesi’ ni ne yazık ki, çok sayıda göremedik .

şehit  öğretmenlere bu haksızlığı nasıl  yapabildik? Bu denli mi , duyarsızlığımız, ilgisizliğimiz, bu boyutlara mı vardı insanlığımız ? Üstelik

öğretmenlerimizin de bu yanlış ve adil olmayan  duruşu , sessizce izlemesi insanı çıldırtacak düzlemde. Onlarda şehit olabilirlerdi. Nasıl hazmediyorlar

yaşarken , sessiz kalmayı? Anlayabilmek çok zor.

Gaziler Dergisi yine bir ilke imza atıyor. Bir kampanya ile üzeri örtülü bir konuyu gündeme taşıyor. Yıllardır şehit öğretmen ve gazi öğretmen kavramlarının

önemini ve ciddiyetini yayınları aracılığıyla kamuoyuna sunan Gaziler Dergisi “Her Okula şehit Öğretmen Köşesi” adı altında bir imza kampanyası başlattı.

Kampanyamıza şimdiden çok sayıda destek geldi. Böyle bir girişimin, korkmadan, endişe etmeden ülkenin her bir yanında görev yapan öğretmenlere

büyük bir moral sağlayacağı, vatan için ölüme yol almanın bir insana düşen en büyük unvan olduğunu hatırlatacağı için etkili olacağı bekleniyor.
İlk Adımlardan Biri : Anadolu Meslek Lisesi şehit Öğretmen Anıtı

şanlıUrfa , Kurtuluş Savaşı’ nın destansı şehri. Peygamberlerin ve kahramanların şehri. Haklı olarak şanlı ünvanını aldı.

Hatırlatalım, Urfa Milletvekili Osman Doğan ve 17 arkadaşı’ nın girişimiyle Urfa’ nın adının değiştirilmesi istenmişti. Verilen kanun teklifi, TBMM’ de

görüşülüp, 1984 Haziranında kabul edilmişti. Bundan böyle Urfa’ nın yeni adı şanlıurfa olmuştu.

Ve Urfa’ da 1920’ erde yanan ateş sönmedi

Neden mi?

2000 yılında şanlıurfa Anadolu Meslek Lisesi Müdürü AbdülkadirAçar Gaziler Dergisinde yayınlanmak üzere bir haber göndermişti . Haber hem ilginç hem

de dikkat çekiciydi. Lisenin bahçesine Terörle Mücadelede yitirdiğimiz 147 şehit öğretmenin anısını ebedi kılmak ve öğrencilere şehitlik kavramını

yansıtmak, düşündürmek  ve saygı gösterilmesini sağlamak amacıyla , “şehit Öğretmen Anıtı” dikilmişti. Anıt bir ders niteliğindeydi, şehit öğretmenleri

unutanlara.

şehit Öğretmenlerle ilgili radikal tavrı koyan lisenin tarihi de ilginçti. Kurtuluş Savaşı’nda yaralıların tedavisi için hastaneye dönüştürülen Urfa  Mekteb-i

Sanayi, yıllar sonra şanlıurfa Anadolu Meslek Lisesi’ ne  dönüştürülmüş. Dolayısıyla böyle bir adım atmaları şaşılacak bir olay da değildi. Okul müdürü

Abdülkadir Açar, anıtın yapılmasının nedenini şöyle vurguluyordu Gaziler Dergisine ; 250 milyonluk Türk dünyasının son bağımsız kalesi ve ümidi olan

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ nin, içten ve dıştan ateş ve ihanet çemberi içerisinde olduğunu bildiğimiz için bu anıtı yaptık.

Anıt , şehit Öğretmenlere Bir Vefa Borcu

Üç kaideli anıtın ön yüzünde “Bayrakları bayrak yapan, üstündeki kandır. Toprak eğer uğruna ölen varsa vatandır” sözleri yer alıyor. Arka yüzünde ise,

Terörle Mücadele’ de şehit düşen 147 öğretmenin adı ve soyadı yazılı. Anıt 24 Kasım 2000’ de devlet bakanı Hasan Gemici’ nin de katıldığı bir törenle

açılmıştı.

“şehit Öğretmen Anıtı” eli öpülesi öğretmenlerin terör karşısındaki duruşunu güçlendirmek ve bir vefa borcunun ifadesi olarak düşünülmüş. Bununla birlikte

tarihe bir kayıt düşmeyi de  gözden kaçırmamışlar. Müdür Açar şöyle diyor açılış konuşmasında “Bu anıtı ‘Ermeni Meselesi’ nde olduğu gibi, gelecekte de

haklı iken haksız duruma düşmemek ve gelecek nesillere  ibret abidesi olarak, aktarmak için yaptık.”

Milli Eğitim Bakanı Harekete Geçmeli

Terörden yıllarca ızdırap çektik, acılar yaşadık, gözyaşı döktük, ekonomik krizlere düştük, onbinlerce  insanımızı yitirdik ve yitirmeye devam ediyoruz .

Ancak bir hatamız var. Çektiğimiz bunca olumsuzlukları ne içeride ne de dışarıda anlatabildik. Sessiz kalmayı yeğledik. Oysa yapabileceğimiz pek çok iş
vardı. Es geçtik.

Anıtlar put değildir

Anıt, Ana Britannica’ da şöyle tanımlanıyor ; “Bir kişiyi, bir düşünceyi ya da olayı anmak ve anımsatmak amacıyla yapılmış, sanat değeri de taşıyan yapı,

heykel ya da heykelsi kitle.”

Bir milletin birlikte sevindikleri bayramları ve yas tuttukları özel günleri vardır. O günlerde birlikte sevinir birlikte ağlarlar. Bu tip ortak duygularla hareket

etmek o milletin kuvvetli bağlarla kenetlendiğini ifade eder. Dolayısıyla anıtlar her ülkede önem arzeden tarihi yapılardır. Gelecek kuşaklara mesajlar,

dersler aktarır. Bireyler anıtlar karşısında farklı hislerle bezenirler.

şimdi düşünelim 147 öğretmenimizi şehit verdik. Bitti diyemiyoruz. Bayrağa sarılı tabutlar geliyor.

Terörist “gelmeyin öldürürüz” diyor. Onlar gidiyor. “isyan etmiyor, kaçmıyor, ülkeleri için şerefle yaşamlarını risk ediyorlar. Gidiyorlar, bazıları bayrağa sarılı

tabutla evine dönüyor, sağkalanları ise anılarıyla başbaşa kalıyor, yalnızlığa itiliyor.

Siz, sayın Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, bu kahraman ve özverili duruş karşısında nasıl bir tavır ortaya koyacaksınız? Bayrağa sarılı tabutların başında

, sessiz mi kalacaksınız? Onlar için her okulda şehit öğretmen köşesi için bir talimat verirseniz, o köşelerin önünden geçen gençlere bir mesaj vermiş

olursunuz, “sizin için öldüler” diye.

Gaziler Dergisi Kampanya Başlattı

şehitlik ve gazilik olguları üzerinde her zaman hassasiyetini dışa vuran Gaziler Dergisi yine bir ilke imza atarak, “Her Okula şehit Öğretmen Köşesi” adı

altında bir imza kampanyası başattı. Ülkenin dört bir yanından toplayacağımız imzaları Milli Eğitim Bakanı’ nın önüne getireceğimize söz veriyoruz. Sadece

getirmekle kalmayacağız, konunun takipçisi de olacağız.

Laf üretmenin değil, icraatın zamanı. Terörle Mücadele’ nin ana unsurlarından biri yılmadığınızı göstermektir. Bununla birlikte bu uğurda şehit verdiklerimizi

anımsatacak anıtları her yere dikmek, geriye kalanları yani gazileri kucaklamaktır.

Sayın okul müdürleri ve öğretmenler, meslektaşlarınız görevleri gereği savaş tarlalarına gittiler ve dönemediler. Sadece ağlamakla mı geçireceksiniz,

üzülmeniz yeterli gelecek mi şehitlerin ruhlarına? Sessizce oturup, seyretmeyi mi yeğliyorsunuz?

Kımıldayın, harekete geçin, kampanyamıza destek verin. Her okulda en azından şehitlerimize bir vefa örneğini sergileyecek şehit Öğretmen Köşesi’ ni

oluşturun. Unutmayın bu bir sorumluluktur.

Öğretmenlerden ve Halktan Kampanyamıza Destek

E.Öğretmen S. Yıldız: “Toplumda öğretmene gösterilen bir saygı var. Ancak yeterli düzeyde değil. Evet görev yaptığım okulda şehit Öğretmenleri

anımsatacak, anımsattıracak bir aktivite olmadı. Çok pişmanım. Böyle bir adımı atabilirdim. Kampanyanız çok olumlu. Sizleri candan destekliyorum”.

E. Öğretmen A. Kaya: “Ben , Güneydoğu’ ya tayini çıkıp da gitmeyen öğretmeni de biliyorum gideni de. İki adam aynı değil. Birinin vatanseverliği içini

kavururken , diğeri ise donmuş, kalmış. Biri hayatını hiçe sayıp giderken, diğeri kaçıyor. Nasıl olup da o cesur, korkusuz ve ülkesi için koşarak gidene

duyarsızlık gösteriliyor anlamış değilim. Umarım kampanyanız hedefe ulaşır.”

E. Öğretmen Z. Aktan: “Evet, bir dönem Hakkari’ de öğretmendim. Sorun ortada cehalet, iş ve aş. Bilgi bizden, aş ve iş de işverenden. Üzerimize düşeni

canlar vererek yerine getiriyoruz. İş adamları da rahatlarını biraz  bozsunlar. O köyler bizim köylerimiz. Gelip insanlara aş, iş versinler. Doğrudur, tabutta

dönen meslektaşlarımızı törenle toprağa verip, unutuyoruz. Onları unutturmayacak her olayın arkasındayım. Kampanyanızı başarılar diliyorum.”

Arif Yıldırım ( Serbest Meslek) : “Ana ocağından sonra okul ocağı gelir. Anadan babadan sonra öğretmen gelir. İlk bilimsel bilgileri onlardan alırız.

Öğretmenler hep katledildiler. Aydınlık düşmanları onları rahat bırakmadı. Elbette onları hatırlamayı görev bilmeliyiz. Bu konuda atılan her adımı her girişimi

desteklemeyi de görev biliyorum.Ayrıca bu bir vicdani sorumluluk ve vatandaşlık bilincidir.”

 

Değerli okurlarım

Geçen sayıdaki yazımda “kuşatılmış Türkiye” başlığını  kullanmıştım. Bu gün de kuşatılmıştık. Kapsamında başka bir önemli konuya değinmek istiyorum.

Bilindiği gibi geçtiğimiz günlerde bir vatandaşın askerlik hizmetini yapmayı kabul etmemesi nedeniyle, Türkiye’ de uygulanan işlemlerin hukuka aykırılığı

iddiasıyla AİHM’ e açtığı dava sonucu  haklı bulunmuş ve Türkiye toplam 11 000 euro tazminat ödemeye mahkum edilmiştir. Ulusal basında fazlaca yer

bulamamış olan bu konu, bence ayrıntılarıyla incelenmeye değer. VİCDANİ RETÇİLER olarak da isimlendirilen ve dünya genelinde sayıları hiç de az

olmayan bu insanların uluslararası ve özellikle askerlik hizmetinin zorunlu olduğu ülkemizdeki durumlarının sebep ve sonuç ilişkisi açısından incelenmesi

gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye'de zorunlu askerlik süresi erler için 15 ay, yedek subay hizmeti 12, kısa dönem zorunlu askerlik hizmeti ise 6 aydır.

“Vicdani ret” olarak da bilinen ve zorunlu askerlik görevini reddetme olarak tanımlanan eylem için Türkiye’ de herhangi bir yasa bulunmamaktadır. Türkiye

Cumhuriyeti Anayasasına göre, her Türk erkeği fiziksel ya da ruhsal engeli yoksa askerlik yapmak zorunda.

Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini 1954 yılında imzalamış ve “vicdani reddin” bir hak olduğunu kabul etmiştir. Birkaç kez milletvekili önergeleriyle

gündeme getirilen mevzuat hazırlama girişimleri, Türkiye için henüz erken gerekçesiyle dikkate alınmamıştır

ASKERLİşİN ZORUNLU OLDUşU ÜLKELER VE SÜRELERİ

“Avusturya: 8 ay, Kıbrıs Rum Kesimi: 26 ay, Danimarka: 9 ay, Estonya: 8-11 ay arası, Finlandiya: 180 gün, Almanya: 9 ay, Yunanistan: 12 ay, Litvanya:

12 ay, Letonya: 12 ay, Polonya: 12 ay, İsveç: 7.5 ay.

ASKERLİşİN ZORUNLU OLMADIşI ÜLKELER

Belçika, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Macaristan, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Malta, Hollanda, Portekiz, Slovakya Cumhuriyeti, Slovenya, İspanya ve

İngiltere'de ise askerlik yapma zorunluluğu bulunmuyor.

VİCDANI RET UYGULA MALARI

Vicdani ret olayının tarihi de yüzyıl başına kadar uzanmaktadır. Avrupa'da “vicdani ret” hakkını Anayasasına alan ilk ülke 1916'da İngiltere olmuştur.

İngiltere'nin ardından 1917'de Danimarka, 1920'de de İsveç bu hakkı vatandaşlarına tanımıştır.
Bu ülkelerin ardından, Hollanda 1922, Finlandiya 1931, Avusturya 1974, Çek Cumhuriyeti 1990, Estonya 1994, Fransa 1963, Almanya 1949, Yunanistan

1997, Macaristan 1989, İtalya 1972, Litvanya 1997, Letonya 1990, Lüksemburg 1963, Polonya 1988, Portekiz 1976, Slovakya Cumhuriyeti 1990, Slovenya

1991, İspanya 1978 yıllarında “vicdani ret” hakkını tanımışlardır.

AB üyesi tüm ülkelerde “vicdani ret” hakkı bulunurken, uygulama şekli faklılıklar göstermektedir.. Bu ülkelerde “vicdani ret” hakkını kullananlar, askerlik

yükümlülüklerini “silahlı askerlik” yapmak yerine, yine söz konusu devletlerin belirlediği sınırlamalar çerçevesinde “sosyal hizmet üreterek”

değerlendirmektedirler. Vicdani retçi Osman Murat Ülke’ nin hikayesi ise kısaca şöyledir. Başvurucu, Osman Murat Ülke, Türk vatandaşı olup 1970 yılında

doğmuştur.

1985 yılına kadar eğitiminin bir kısmını tamamladığı Almanya’ da yaşamıştır. Sonrasında Türkiye’ ye dönmüş eğitimine devam etmiş ve en son olarak

Üniversiteye gitmiştir. 1993 yılında Savaş Karşıtları Derneği’ ni (1992 yılında kurulmuştur) aktif bir üyesi olmuştur. 1993 yılının sonlarına doğru çeşitli

ülkelerde düzenlenen çok sayıda toplantıya SKD’ nin temsilcisi olarak katılmıştır. SKD’ nin Kasım 1993 tarihinde feshedilmesinden sonra İzmir Savaş

Karşıtları Derneği (İSKD) kurulmuş ve başvurucu 1994-1998 yılları arasında derneğin başkanı olarak görev yapmıştır.

Başvurucu Ağustos 1995 tarihinde askere çağrılmasına karşın pasifist bir düşünceye sahip olduğu gerekçesiyle askerlik hizmetini yapmayı reddetmiş ve

bir basın toplantısında çağrı evraklarını yakmıştır. Genel Kurmay Mahkemesi 28 Ocak 1997 tarihinde başvurucuyu 6 ay hapis ve para cezası ile

cezalandırmıştır. Mahkeme başvurucunun kaçak durumda olduğunu belirttikten sonra Askeri Mahkeme Savcısına başvurucunun askere alınması emrini

vermiştir.

Başvurucu 22 Kasım 1996 tarihinde Bilecik Jandarma Komutanlığı’na bağlı olan 9.Alay’ a sevk edilmiştir. Başvurucu burada askeri üniforma giymeyi

reddetmiştir. Başvurucu Mart 1997 ve Kasım 1998 tarihleri arasında askeri uniforma giymeyi reddetmesinden dolayı 8 defa “emre itaatsizlikte ısrar”

gerekçesiyle mahkum edilmiştir. Söz konusu süre zarfında ayrıca Alayına katılmaması nedeniyle 2 defa firardan mahkum edilmiştir.

Yukarıda belirtilen mahkumiyetler nedeniyle başvurucu toplam 701 gün cezaevinde kalmıştır. Güvenlik güçlerince kalan cezasının infazı nedeniyle aranıyor

olmasından dolayı şu anda saklanmaktadır. Tüm dernek ve politik faaliyetlerini bırakmıştır. Resmi bir adresi bulunmamakta ve resmi yetkililerle tüm

irtibatlarını kesmiş durumdadır. Resmi olarak evlenemediği nişanlısının ailesi tarafından desteklenmektedir. Buna ek olarak nişanlısı ile olan birlikteliğinden

doğan oğlunu resmi olarak tanıyamamaktadır.
MAHKEME KARAR VERİYOR

Sonuçta AİHM kararını AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEşMESİ’ nin 3-5-8 ve9 ncu Maddelerine dayandırarak aşağıdaki kararı vermiştir.

Yakınmalar

Başvrucu pasifist ve vicdani retçi olmasından dolayı kovuşturulması ve mahkum edilmesi nedeniyle yakınmaktadır. Başvurucu Sözleşmenin 3. (insanlık

dışı veya alçaltıcı muamele yasağı), 5. (özgürlük ve güvenlik hakkı), 8. ( özel ve aile hayatına saygı hakkı) ve 9. (düşünce, inanç ve din özgürlüğü)

maddelerine dayanmıştır.

Mahkemenin Kararı

Madde 3

Mahkeme, başvurucunun uzun bir süre boyunca kovuşturulması ve sonrasında mahkum edilmesine rağmen, söz konusu cezalandırmanın başvurucuyu

askerlik hizmetinden muaf tutmadığını kaydetmiştir. Başvurucu askeri üniforma giymeyi reddetmesi nedeniyle 8 defa çeşitli hapis cezalarına mahkum

edilmiştir.Cezasını tamamladıktan hemen sonra, cezaevinden her bırakılışında, Alayına geri götürülmüş, burada askerlik yapmayı ve askeri üniforma

giymeyi reddetmesi üzerine tekrar mahkum edilerek cezaevine gönderilmiştir. Başvurucu ayrıca hayatının geri kalan kısmını, zorunlu askerlik hizmetini

yapmayı reddetmesi halinde, ceza evine gönderilme riski ile yaşamak zorunda bırakılmıştır.

Mahkeme bununla bağlantılı olarak Türk mevzuatında askeri üniformayı vicdani veya dini sebeplerle giymeyi reddedenler açısından herhangi özel bir

hükmün bulunmadığını kaydeder. Görünüşe göre konuyla ilgili uygulanabilir hükümler bir üst tarafından verilen emre itaat etmemeyi suç olarak düzenleyen

Askeri Ceza Kanunun konuyla ilgili hükümleridir. Söz konusu yasal çerçeve bireyin inançları nedeniyle askerlik hizmetini yapmayı reddetmesinden

kaynaklanacak durumları karşılamak açısından yeterli bir yol sağlamamaktadır. Başvurucunun bulunduğu duruma uygulanacak genel yasal düzenlemenin

uygun olmayan doğası nedeniyle başvurucu sonu kesilmeyecek olan kovuşturmalardan ve mahkumiyetlerden hep kaçmıştır ve halen de kaçmaktadır.

Başvurucu aleyhine mevcut olan çok sayıda kovuşturma ve kovuşturmanın sonucu olarak ortaya çıkan mahkumiyetlerin kümülatif etkileri ve kovuşturma ve

ceza süreleri arasındaki ardıllık ilişkisi ve başvurucunun hayatının geri kalan kısmında kovuşturulabilecek olması olgusu başvurucunun askerlik hizmetini

yapmasının sağlanması amacı ile orantılı olmamıştır. Söz konusu işlemler başvurucunun entelektüel kişiliğini ezmeyi, başvurucuyu aşağılayan ve onu

alçaltan korku ve tedirginlik hislerinin doğmasına neden olmayı, reddiyetini ve kararlılığını kırmayı amaçlamıştır. Başvurucunun hemen hemen “sivil ölüm”

olarak tabir edilebilecek gizli bir yaşamı sürmeye zorlanması ve başvurucunun bunu kabul etmek zorunda kalmış olması demokratik bir toplumdaki

cezalandırma rejimine aykırıdır.

Sonuç olarak Mahkeme, olayları bir bütün olarak ele alarak ve söz konusu işlemlerin süreklilik halini ve ciddiyetini göz önüne alarak başvurucunun maruz

kaldığı muamelelerin bir ceza mahkumiyetinde veya tutuklulukta bulunan normal alçaltma unsurunun ötesine giden ciddi bir ıstırap ve acıya neden

olduğunu belirtmektedir. Mahkeme sonuç olarak söz konusu işlemlerin Sözleşmenin 3.maddesi anlamında alçaltıcı muamele olduğunu belirtmektedir.

Maddeler 5, 8 ve 9

Mahkeme başvurucunun yakındığı olguların kararın önceki kısımlarında incelenen olgularla genel anlamda aynı olduğunu belirtir. Mahkeme bu nedenle

Sözleşmenin 5.,8. ve 9. maddeleri açısından ayrı bir hüküm vermeye gerek duymamıştır.

DEVLETİN BEKASI MİLLİ ORDUYLA SAşLANIR

Yukarıda ayrıntılarını verdiğim olay, birçok AB ülkesinde askerlik hizmetinin zorunlu olmasına karşın, sadece Türkiye’ nin kendi hukukundan kaynaklanan 

uygulamaları nedeniyle cezalan dırılmasıdır. Bu gün askerlik hizmetinin zorunlu olmadığı birçok ülkede özel güvenlik şirketleri, askeri güç içerisinde de yer

almaktadır. Ortadoğuda halen 150 000 civarında özel güvenlik şirketi elemanının görev yaptığı bilinmektedir. Bunun diğer bir ifadesi de ordunun

profesyonelleşmesidir.

Türkiye, sahip olduğu coğrafi konumu gereği büyük çıkarların çatıştığı  sıcak bir ortamın merkezinde bulunmaktadır. Ecdat kanlarıyla sulanarak yaratılmış

olan hür,bağımsız, laik ve demokratik
Türkiye Cumhuriyetinin bekası ancak  milli ordusuyla sağlanabilir. Türk vatanını koruma ve kollama  görevi asla taşaron şirketlere devredilemez. Başta AB

ülkeleri olmak üzere tüm devletlerin bunu bilmeleri ve davranışlarını ona göre ayarlamaları gerekir.

ÖLÜSÜNE “şEHİT” DERKEN KALANINA GAZİ DİYEMİYORUZ

Bu coğrafyada yaşamımızı sürdürebilmemiz için daha nice şehit ve gaziler vermemiz gerektiği ülkesini seven herkes tarafından bilinmektedir. Hal

böyleyken TESEV in kalkıp da “ şehitlik ve gazilik kalksın” söylemi nasıl bir yaklaşımdır, nasıl bir ihanet sloganıdır? Günümüzde gazilerin sorunları

ortadadır. Ölüsüne şehit dediğimiz vatan evlatlarının sağkkalanına gazi diyemiyoruz.
Gazete haberlerinde iki güvenlik görevlisi şehit oldu, üç güvenlik görevlisi de yaralandı haberini okuduktan sonra yaralıların durumunu takip

etmiyoruz.Yardıma muhtaç insanlarmış gibi gösterilen  onurlu gazilerimiz, devlet katında dernekler ve vakıflar tarafından temsil edilirken,onlar için gelişmiş

ülkelerde örnekleri bulunan  hakları sağlayamıyoruz. PTSD denilen travma sonrası stres bozukluğu hastalığını ya bilmiyoruz ya da umursamıyoruz.

Anadolu’ muzun muhtelif yerlerinde terörle mücadelede sıcak çatışmalara girmiş bir çok insanımız bu hastalıkla malul.

Sonuç olarak askerlik hizmetinin kutsal bir vatan görevi olduğu çocuk yaştan itibaren her Türk evladına öğretilmeli ve aynı zamanda son derece önemli

olan gazilik onuru ve motivasyonu devlet tarafından yüceltilmeli, halen karmaşık bulunan gazilik kavramı yeniden tanımlanmalı huzur ve güvenliğimizi aziz

şehitlerimiz ve onurlu  gazilerimize borçlu olduğumuz unutulmamalıdır

23 Yıldır, Her Savaştan Açık Alınla Çıktık

Hepinizin bildiği gibi, Gaziler dergisinde, çeşitli kademelerde görev üstlendim. Bilgi ve tecrübelerim ışığında, gazilerle ilgili karanlık kalmış konuları

aydınlatmaya çalıştım.

Yeni üstlendiğim görev ise derginin yazı işleri müdürlüğü. Umarım bu alanda faydalı olabilecek işlere imza atmaya devam ederim.

Geçmiş sayılarda ciddi sayılabilecek pek çok konu sayfalara taşındı. Bu çizgi bozulmadan devam ediyor. Elinizdeki sayıda özenli bir çalışmanın ürünü

olarak hazırlandı. Dikkat çeken notların altı çizildi. Bunlardan bir kaçına değinmek istiyorum.

Bu sayının bir diğer özelliği, Türk basınında gazilik alanında yüklendiğimiz misyonun 23. yılına ulaşmış olması. 23 yıldır basın hayatımızda derin bir boşluk

olarak karşımızda duran gazilik olgusu, Gaziler Dergisi tarafından doldurulmaya çalışıldı. Dikkatle izlerseniz, basın ve mmedyamız bu alandaki sessizliğini,

birkaç haberin ve programın dışında bozmadı. Gazilerle ilgili gündeme getirdikleri yayınların ve programların ortak paydaları ise, sadece gazilerin ekonomik

sorunlara odaklıydı. Ortaya koydukları fotoğraf; “gaziler yardıma muhtaç olan bir kesimdir” şeklindeki değerlendirmeyi aktarıyordu. Oysa daha derin

sorunlar ve talepler aysbergin görünmez yüzeyinde dibe doğru uzuyordu.

İşte bu araştırma bilgi boşluğunu 23 yıldır Gaziler dergisi üstlendi. Tozlu örtülerin kaldırılmasına ve “gerçeğin fotoğrafının” çekilmesine katkı sağlamak

amacıyla 143 sayı üretildi, çeyrek asırlık süreçte. Etkinliklerimizi intirnette, web sitemizi gezen 37 bin ziyaretçiyle de toplarken görmek, onur verici bir

durum.

şu noktanın altını kalın çizgilerle çizelim. Jeopolitik parametreler gereğince, Türkiye’ nin güvenlik boyutu öncelikler sırasında ilk yeri teşkil eder.

Güvenliğimiz mükemmel bir biçimde sağlanmadığı takdirde, bağımsızlıktan, özgürlükten, can ve mal güvenliğinden söz etmek mümkün değildir.

Güvenliğimizin teminatı ise asker, polis, öğretmen ve devletin diğer personelidir. Terörle Müvadele’ yi bu kesimler içerisinden gelen şehit ve gazilerle

sürdürdüğümüzü biliyoruz.

Yapılması gereken; şehit ve gaziler ile yakınlarına göstereceğimiz somut ilgi ve manevi yakınlıktır. Çünkü bu iki kavram yani şehitlik ve gazilik ile ülkenin,

güvenlik meselesi, birbirine paralellik gösterir.
Elinizdeki sayıda “biz ne yapıyoruz, yaptığımızın zararını kim çekiyor? sorularının yanıtlarını “Devlet Gazisine İş Vermekte Zorlanıyor mu?” başlık altındaki

haberde ibretle okuyacaksınız. Haber bürokrasinin hantal ve ilgisiz yaklaşımının gazilerin ruhlarında açtığı yaralara işaret ediyor. Devlet kanun yapmış,

“gazileri sınavdan muaf tutup, devlet kademesinde işe alın” diye, ama gelgelelim uygulamada sessizliğin efendisi konuşuyor;

“Tık Yok!..”

Gazilerimiz ve dul eşleri! gözünüz aydın, zam geldi maaşlara. Hükümet 2006 yılı gazi maaşlarının zam oranını açıkladı; yüzde 10. Maaşlara ilave edilen 15

YTL’ yi bozdur bozdur harca. Ancak “yiğidin hakkını” teslim edelim. Çünkü, Gösterge rakkamlarını yükseltti hükümet. Gazi maaşının, asgari ücretin

altında kalmasının bir diğer nedeni de, geçmiş hükümetlerin gösterge rakkamlarını yükseltmemesiydi. AKP Hükümeti bu noktada olumlu bir adım attı.

Oktay Yıldırım imzalı “İlk Beş Dakika ve Bir Ömür” başlıklı yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Savaşın tanığından yani bir gaziden yükselen sesi dinleyin.

Eğer, bir gazinin ne düşündüğüne, nasıl hissettiğine, neleri sorguladığına, nasıl yaşadığına dair bilgi sahibi olmak istiyorsanız 5 dakikanızı ayırın. Çünkü

savaşın salt rakkamlarla açıklanmasının, zafer yada yenilgiyle tanımlanmasının yeterli olmadığını net bir şekilde vurgulamış Oktay Yıldırım.

Sevgili okurlarım ve değerli yetkililer, gazilerin sesine kulak verin, onlar bu vatanın temel direkleridir. “Bu ülke şehit kanlarıyla kurulmuştur” sözleri hamasi

bir edebiyat söylemi değildir. İçini boşaltmayalım. Genç nesil bu değeri iyi tanımalı, tanıtmayı amaç edinmeliyiz.

Bu köşeden Gazi Doktor Ömer Seymenoğlu’ nu kutlamak istiyorum. Bizlere şu hatırlatmayı yaptı; gazilik bilinci bir yaşam biçimidir. Gerçekten haklı.

Yaşam uzun soluklu, değişken ve karmaşık bir savaştır. Gazi doktor bir örnek veriyor, diyor ki, en yüksek düzeydeki arkadaşlık; cephe kardeşliğidir ve ben

kardeşlerime kapımı açıyor, hizmet vermek istiyorum.

 

HÜKÜMETTEN ZAM MÜJDESİ MAAŞLAR 15 YTL ARTIYOR

Savaş’ ın bir gidiş bir de dönüş maliyeti vardır. Gidiş maliyetinin kalemleri, silah, tank, top, mermi, giysi, erzak vs. Dönüş maliyetinin kapsamına ise, şehit

yakınları, gaziler ve eşleri, çocukları girer. Üstelik, güçlü ülkelerdeki gelişmeler gösteriyor ki , savaş’ ın dönüş maliyeti gidişe oranla çok yüksek . Örneğin

Amerikan Gazi Bakanlığı  bütçesi 2005 yılı rakamları ile 60 milyar dolar civarında . Bu yüksek bütçenin bile Amerikan gazilerinin sorunlarını çözmemiş

olması, yukarıdaki savı ispatlar nitelikte .

Doğal olarak denilecektir ki , “Burası Amerika mı” elbette Amerika ile kıyaslamıyoruz. Sadece biz dönüş maliyetini iyi hesaplıyor muyuz ? diye soruyoruz.

Hava Kuvvetlerinden emekli olan bir paşa son söyleminde özetle şöyle diyordu “Silah sanayii ve teknolojisi güçlü ülkelere bağlı bir ordu milletine

dönmelidir”. Yani milli ordu söylemine odaklıyor konuşmasını emekli paşa.

Türkiye’ nin coğrafi konumu milli ordu söylemiyle örtüşüyor. Silahın yoksa ruhun olmalı. Bağımsız ve özgün ruh , tarih boyunca kendinden güçlü yapılara

kafa tutmuştur.

Buraya kadar her şey, güzel. Yalnız bir şeye dikkat etmek gerekiyor. Milli Ordu, halkın içinden beslenen, çıkan bir ordu. Bu nokta önemli. Dolayısıyla

savaş dönüşünde  mutlaka ve yeterli düzeyde onurlandırılmalı , kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlanmalı ki, motivasyonu üst boyutta tutabilesiniz.

Yoksa sembolik maaşlarla, gazi ünvanı vermeyerek, madalya ile taltif etmeyerek milli ordunun bireylerinin ruhlarını üst seviyede tutmak mümkün değildir.

59. Hükümet bir şeyler yapmaya çalışıyor. Gazi maaşlarını arttırıyor. Hatta maaşları yükseltmek için düzenleme yapıyor. Ancak total rakam her gaziye 15

YTL zam. Ve bu zamla ayda  230 YTL. Unutmadan, hatırlayalım asgari ücret   ülkemizde 400 küsür YTL.

Yarım Elma Gönül Alma

Hükümet gazileri hatırladı ve düşündü. Maaşlarının yükselmesi için gösterge rakamında değişikliğe gitti. Gazi ile dul ve yetimlerin maaş artışı memur

zammının yüzdelik  ( % 5.1) dilimiyle aynı tutmamak için bütçede bir düzenleme yaptı. Yapılan düzenlemeye göre , gazilere ve yakınlarına 2006’ da % 10

zam yapılacak. Hükümet bunu sağlamak için Bütçe Kanun Tasarısı’ nda, Kurtuluş Savaşı, Kore ve Kıbrıs gazilerinin gösterge rakamını 5150’den 5400’ e

yükseltti.

Gösterge rakamları ve katsayı oranlarında yeni yılda yapılacak artışla birlikte 2006’ da gazi, dul ve yetimlerinin aylıkları ocakta % 7.5, temmuzda % 2.5

olmak üzere bileşik % 10.2 zamlanacak. Peki bu zamla birlikte gazi maaşları ne kadar olacak? 214.24 YTL olan gazi maaşı , ocakta 230.31YTL,

temmuzda ise 236.14 YTl ye yükselecek .

Gazilerin dul eşlerine baktığımızda ise şunu görmekteyiz; 160.68 YTL olan dul eşin maaşı ocakta 172.73 YTL , temmuzda da 177.10 YTL oluyor. Vatani

hizmet aylığı alan çocukların şimdiki maaşları 118.56 YTL . Zamma göre , ocakta 127.95 YTL , Temmuzda 131.19 YTL ellerine geçecek.

Kaç Gazimiz Var?

Gazilerimizin sayısını Emekli Sandığı kayıtlarına bakarak verebiliriz. Türkiye’ de 4’ ü İstiklal Savaşı , 8 bin 612’ si Kore , 32 bin 397’ si de Kıbrıs Gazisi

olmak üzere 41 bin 13 gazimiz bulunuyor. Devletten dul ve yetim aylığı alan gazi yakını sayısı da 11 bin 170 . Toplam 52 bin 183 olan gazi nüfusuna

ortalama 15 YTL zam yapılmış.

Bütçeye bu zammın konması bile büyük bir olay. Gazilerden hükümete teşekkürler. Çünkü geçmiş hükümetlerin vurdumduymazlığından gazi maaşları

halen asgari ücretin altında. Yıllardır gösterge rakamlarında bir yükseltme olmadığı için gazilerin maaşları düşük bir düzeyde seyretti.

Unutmamamız gereken bir nokta var. Gazilerin bir bölümü maaşla geçiniyor. 230 YTL ile bir ay geçirmek mümkün değil. Açlık sınırı 500 YTL üzerinde. Bu

reva mı? Milli Ordu anlayışını bu duruşla sürdürmek mümkün mü? Sembolik ya da treji-komik bir maaşla geçinen bir gazi ailesinin küçük oğluna nasıl

anlatabileceğiz gaziliğin toplumsal ve yüce bir değer olduğunu? Vatan için ölüme severek nasıl göndereceğiz yiğitleri? Bol keseden atmak kolaydır. Ama

dağların bekçiliğini yapmak yürek işidir.

Herkes savaş tarlasına gülerek gitmiyor. Savaştan kaçanlara tanık oluyoruz. “Vicdani retçiler” giderek yandaş buluyor. Belki de tüm olan biten profesyonel

ordunun zeminini hazırlıyor.

Bilinmez ki !

2006 YILI
MAAŞ OCAK TEMMUZ
Gazi 214,24  230,31 236,14
----------------------------------------------------------------------------------------------
Gazilerin dul eşeri     160,68 172,73   177,10
----------------------------------------------------------------------------------------------
Vatani hizmet aylığı alan dul eşler     171,6 184,46 189,13
----------------------------------------------------------------------------------------------
Vatani hizmet aylığı alan çocuklar      118,56 127,95 131,19


Savaşa Gidip, Gazi Ünvanı Alamayanlar

* Savaşa gidip, gazi olarak kabul
edilmeyen yüzbinlerce kahramanın
hakları hepimizin gözü önünde çiğneniyor.
Hak sahiplerine “ortada bir savaş yok,
düşük yoğunluklu bir çatışma var”
diyerek, haklarını  teslim etmiyoruz.

Değerli okurlarım ve sevgili gaziler, büyük bir yanılgının altını kalın çizgilerle çizmemize karşın, tepkisizlik hüküm sürmeye devam ediyor. Bu arada yetkili

ve etkili olanların hangi marka gözlükle baktıklarını da  anlamış değilim.

Nedir bu büyük yanılgı ? Açıklamaya çalışalım .

Resmi rakamlar, Emekli Sandığı tarafından gazi maaşına bağlanmış kişi sayısını 52 bin civarında gösteriyor. 42 bin gaziye , 10 bin dul eşe halen maaş

ödeniyor . Dolayısıyle  devlet 42 bin kişiyi gazi olarak tanıyor. Terörle Mücadele’ ye girmiş, yaralanmış kahramanlara da “gazi” yerine “vazife malülü”

ünvanını veriyor. Vazife Malülü kavramı geniş bir alanı kapsıyor. Örneğin bir işyerinde  kaza sonucu yaralandığınızda da vazife malülü oluyorsunuz.

Herhangi bir yerinden yaralanmayanları ise devlet tanımıyor. Sadece TSK , onları takdir ve teşekkür belgeleriyle onurlandırıyor. Hepsi bu.

Vatandaş cephesine baktığımızda daha da çarpıcı verilere ulaşıyoruz. Vatandaş “hala gazi kaldı mı?” diye soruyor . Çünkü , genelde gazi denilince, akla

yaşlı, kalpaklı insanlar geliyor. Hatta toplum büyük bir yanlışa da düşüyor; bu yaşlı insanlara yardım edelim, vicdanımız rahatlasın cinsinden yaklaşımlara

çok sayıda tanık oluyoruz.

şimdi Harp Malülü tanımına bir bakalım. Gazilerin maaş aldığı Emekli Sandığı Kanunu’ nun 18. kısım , 64’ ncü maddesi Harp Malülü’ nü tanımlar: “Harpte

fiilen ateş altında kalan, harpte, harp bölgelerindeki harp harekat ve hizmetlerinde bulunan, askeri harekat gerektiren iç operasyonlarda yer alan ya da

yurtdışına uluslar arası andlaşmalar gereği gönderilen subay, yedek subay, astsubay, uzman çavuş, erbaş ve erlere Harp Malülü denir. Yani fiziki bir yara

almasa da o kişi Harp Malülü ya da GAZİ’ dir. Peki Kore’ de, Kıbrıs’ ta yaşanılan savaş ise, 30 bin canın verildiği Güneydoğu bölgemizde ne yaşandı?

Yaşanılanlara düşük yoğunluklu çatışma desek bile, acımasız bir savaş ortadadır.

şimdi bu kanunu okumuş, TSK’ dan takdir, baraat almış harbi lehimize çevirmek için canını , geleceğini ortaya koymuş bireye ne diyeceğiz, “BEN BİR

GAZİYİM” derse? “Hadi oradan, sapasağlam adamsın, her uzvun yerinde, neren gazi mi diyeceğiz? Orada bir savaş yok, nasıl gazi olursun, cevabını  mı

vereceğiz” Ya da böyle bir yaklaşım sergilesek, vatan için bir başkasını savaş tarlasına nasıl göndereceğiz ? Kendini gazi olarak gören , kanunda tanımını

bulan bir kahramana, ‘ne yaptın ki’ deme cüretini göstermek ne kadar olanaklı? Bence böyle bir tavır içine girmenizi tavsiye etmem. Çünkü pek çok

Güneydoğu Gazisi tanıdım. En çok içerledikleri konu unutulmak ve tanınmamak. Bu iki olguyu sindiremiyorlar.  Unutulmanın ölmek olduğunun bilincindeler

, haklılar . Unutulursan tanınmazsın, tanınmazsan unutulursun. Kim hazmedebilir, böylesine büyük bir çelişkiyi? Başkaları için varlığınızı ortaya

koyacaksınız ve onlar, sizi yaşadıklarınızla başbaşa bırakacaklar , anılarınızla sessizce ölüme terk edecekler.

Bakınız, onlar kaçmadı , onlar isyan etmedi, onlar sizler için hayatlarını risk etti . Onları gazi olarak kabul etmemek  geflet ve hıyanet içinde olmakla

örtüşür. Dikkat etmiyoruz!

O kadar ilgisiz kalıyoruz ki , varolan tüm gazi sorunlarına ve taleplerine kulak tıkıyoruz.

Bir Güneydoğu gazisinin “gazi” ünvanını alması için mahkemeye gitmesi gerekiyor. Dava açacak , gidip gelecek, 1,5 - 2 yıl hem maddi hem de manevi

açıdan dayanacak ve sonra hakkını alacak. Kaç kahramanın koşulları buna uygun? Gaziler Dergisi bu büyük sorunla gücü yettiğince uğraşıyor. Gazi

ünvanını almak isteyen Güneydoğu gazisine hukuksal destek sağlıyor. Bu girişimi çok olumlu buluyorum. “Hak verilmez, alınır” sloganının doğru olduğuna

inanıyorum.

Dünyanın neresinde görülür , savaşa gideceksiniz , devletinizin verdiği görevi üstün bir başarıyla yerine getireceksiniz, ama eve döndüğünüzde sanki güllük

gülüstanlık bir kentte görev yapmış gibi, sıradan değerlendirmelere tabi olacaksınız. Bizim ülkede görülüyor. Terörle Mücadele için yüzbinlerce askerimizi

görevlendirdik. Dağlarda teröristin peşine düşmesini emrettik . Aç kaldılar , uyumadılar, sürekli tetikte, zaman zaman  sıcak çatışmalarda saf tuttular. Kimi

bayrağa sarılı tabutta evine dönebildi. Kimi bir uzvunu kaybetti. Kimi de herhangi bir yara almadan sevdiklerine koştu, kucaklaştı.

Sevgili gaziler, unvan probleminin sizde yarattığı


2006 Yılı Umarım Gazilere şans Getirir

* Devlet, toplum ve birey, yeni yılda olumlu beklentiler içine girer. Düşlerin, projelerin yaşama geçirilmesini, olumlu günlerin gelmesini diler. Yıllardır gazilere umut
vermeyenler, temenni ediyoruz ki 2006 yılı ile dirilebilir, hareketlenebilir fayda sağlayacak projelere imza atabilir.

Yeni yılın ilk çeyreğini geride bıraktık. Kalan üç çeyrekte neler olacak izleyeceğiz. Hemen şunu belirtelim ; ilk çeyrek geçmişi aratmayacak nitelikte

ardımızda kaldı. Yani sessizlik egemenliğini sürdürdü. Oysa bölünmez bütünlük adına verilen savaş kesintisiz devam ediyor. Ne acıdır ki, gazi nüfusu’ nun

büyüme hızı artıyor. Bayrağa sarılı şehit tabutlarının ardı arkası kesilmiyor.

Ve nutuklar atılıyor. “Cek cak’” larla yine günü kurtarma hevesi tetikleniyor. Zaman geçiyor; terörden çektiğimizi, ızdırabımızı, yitirdiğimiz canları, ekonomik

zararı hala dünyaya anlatamıyoruz. Oysa gazilerimizin bir fotoğrafı bile ne melun bir savaş içerisinde varolmaya çalıştığımızı öyle net yansıtır ki.

Biz ne yapıyoruz? “Kol kırılır yen içinde” bakış açısıyla acıları içimize gömüyoruz. Sanki şehitler vermiyoruz., geniş bir gazi nüfusuna sahip değiliz. Peki

nesnelleştirmeden, yaşanılanın fotoğrafını somut olarak yansıtmadan elin oğlunun bizi anlaması olanaklı mı?

Hayır. Zaten toplum olarak da terörden çektiğimiz ızdırabı algılayamıyoruz. Siz, gazilerinize gereken önemi göstermediğiniz takdirde, her bir gazinin sayı

olmadığını, acıların, kaderlerin, unutulmuşluğun, yalnızlığın ne anlama geldiğini, kavrayamazsınız. Ve öyle de oluyor. Yüzbinlerce savaş kahramanı, Terörle

Mücadele Gazileri’ ni, gazilik kavramı dışında bırakmakla, hem olan biteni algılayamıyoruz hem de Türkiye’ de, provakasyon üreten dış mihrakların

ekmeğine yağ sürüyoruz. Danimarka Başbakanı Bay Rasmussen’ i Ankara uyarıyor; Roj TV’ yi kapatın. Ama adam dinlemiyor, televizyon da güç olıp,

provakasyon kokan bir yayın yapıyor; bin kişi şehir merkezinde dükkanları tahrip edip, korku salıyor.

Bu çaplı provakasyonlar devam edecektir kuşkusuz. Alınması gereken askeri önlemler belirli bir disiplin içinde koordine ediliyordur. Ekonomik tedbirlerin

attığı adımları görmekteyiz. Diyarbakır seyahatimde bunu net gördüm. Anadolunun Paris’ i gibi ışıl ışıl. Hareketli ve canlı. Halkın büyük bir bölümü geleceğe

umutla bakıyor.

şimdi yapılması gereken önemli bir nokta; Güneydoğu Gazileri’ ni gündeme getirmek olmalı ki, yaşadığımız cehennemi zor unutalım. Bölge halkının

terörden çektiği acıları dile getirelim. Hatta Diyarbakır’ lı millet vekilleri, şanlıurfa örneğinde olduğu gibi, meclise bir önerge verebilir; Diyarbakır’ ın adı “şanlı

Diyarbakır” olsun diye.

Ne yapmıştı Urfa Milletvekili Osman Doğan? 1984 yılında 17 arkadaşıyla birlikte bir çalışma başlamışlardı. Urfa’ lının Kurtuluş Savaşı’ nda gösterdiği

fedakarlığın nişanesi olacak bir sembol oluşturmayı hedefledilerdi. Meclis’ e verilmek üzere bir önerge hazırladılar. Amaç Urfa’ nın adını şanlıurfa olarak

değiştirmekti. Ve değiştirdiler.

30 bin canın büyük bir bölümü o bölgeden. Normal bir mantık, bölge halkının verdiği savaşı ortaya koyabilir. Çekilen sıkıntıları devlet de biliyor ve bölgenin

kalkınması için yıllardır çalışmalar yürütüyor. şehirlere ünvan verildiğini Gaziantep, Kahramanmaraş, şanlıurfa gibi örneklerden biliyoruz. Diyarbakır şehrini

de böyle bir ünvan ile onurlandırmanın gelecekte büyük bir katkı sağlayacağını düşünüyorum.


İğneli Fıçı

Dedelerimizin Verdiği Mücadeleyi Bizler, Sürdürmeye Mecburuz

Onlara göre bizler “bir hiç uğruna” bu mücadeleye katıldık. Çünkü onların inancında değer, para ya da makamdır. Dedelerimizin bu nedenle emperyalizme

karşı açtıkları savaşı sürdürmek; yalın bir ifadeyle sorumluluk ve görev

Türkiye Cumhuriyeti Devleti , 622 yıllık bir İmparatorluğun küllerinden verilen bir “ölüm-kalım” mücadelesinin sonucunda çıkmayı başarabilmiştir. Bu zafer

öyle bir zaferdir ki yalnızca savaşın galibi değil, aynı zamanda dünya uluslarına kendini “devlet” olarak kabul ettirebilmiş olma başarısıdır, bu başarı savaş

meydanlarında gösterilen cesaret, sabır , asalet ve inancın ; diplomasi masasında da aynen gösterilmesidir. Dünyada hiçbir ulus yoktur ki aralıksız on bir

yıl savaşsın ve devlet kursun. Sonra bu devletin kurumlarını oturtsun, halkını ümmetçi zihniyetten arındırıp demokrasiye, laiklik ilkesine ve cumhuriyet

yönetimine inandırsın ve dünyanın saygın devletleri arasında yer alsın.

1923 yılında kurulan devletimizin temelinde canlarını “vatan ve al bayrak” için hiç düşünmeden verenler vardır. O günlerde bunu yapanların torunları olarak

bizler de değişen dünya şartlarında bize düşeni yapmanın mutluluğu ve gururunu yaşıyoruz. O gün dedelerimiz ne yaptılarsa, ne hissettilerse, neyi

düşünerek bu mücadeleyi yaptılarsa bizler ve bizim gibi inananlar da aynı mücadeleyi yapmaya devam edecektir. Mücadelede can verenlere şehit,

yaralananlara da gazi diyoruz. Allah (C.C.) hepsinden razı olsun. Aslında bu yaptığımızın karşılığını burada değil , Allah’ dan (C.C.) geleceğini de biliyoruz.

Ancak en azından ‘saygı’ görmek istiyoruz. Asil Milletimiz bu saygıyı bizlere her fırsatta gösteriyor olmakla beraber kim olduklarını unutmuşlar , kendilerini

paraya satanlar, tarihlerini ve kimliklerini inkar edenlerden bu saygıyı beklemek biraz hayalperestlik olur diye düşünüyorum. Onlara göre bizler “bir hiç

uğruna” bu mücadeleye katıldık. Çünkü onların inancında değer ya paradır ya da kendilerine verileceğini düşünüp hayal kurdukları makam ve mevkilerdir.

Değerleri içinde yalnızca para ve ihtiras olan insanların bizleri anlamasını beklememeliyiz. Onlar artık işi o kadar ileri götürmüşlerdir ki “şehitlik ve gazilik

kavramları ülke barışına zarar vermektedir” diyebilmektedirler. Çünkü onların iplerini ellerinde tutanların Makyavelist inanışlarına göre “kazanmak için her yol

mubahtır.” Ne demiştir Makyavel denen zat Türkler hakkında biliyor musunuz? Kısaca şöyle demiştir; “Türk” lere asla doğrudan saldırmayın. Onları içeriden

çökertmeye çalışın. Para ile kendinize çalışacak hainler bulun. Eğer böyle yapmaz ve doğrudan saldırırsanız, Türkler köşeye sıkışmış bir kaplan gibi

üzerinize atılır ve sizi parçalar. İşte o gün bugündür tek dişi kalmış emperyalizm bu tavsiye doğrultusunda hareket etmektedir. Çok değerli bir devlet

adamımız olan sayın Karmuran İnan bu konu ile ilgili olarak şu saptamayı yapmaktadır: “Hain yetiştirmekte ne yazık ki üzerimize yok.” ‘Sayın İnan’ ın bu

söylemi ne kadar da doğru. Son zamanlardaki gelişmelere bakacak olursak bu gerçeği kolayca anlayabiliriz. Üniversite  çevrelerinden, işadamlarına,

politikacısından yerel yöneticisine kadar her alanda, meydanı boşbulan bu neviden kişiler ortalıkta cirit atmaktadırlar. Tabii bana göre son demlerini

yaşamaktadırlar. Değiştiği söylenen dünyadaki eğilimlerin ve ekonomik modellerin  başarılı olabilmesi için yapılan ve hali hazırda gizli bir şekilde adı

konmadan devam eden “üçüncü dünya savaşı’ nın ilk ayağını Türkiye 1985-1999 yılları arasında çökerttiği terör ve teröristlere karşı vermiş ve kazanmıştır.

Verilen savaş sadece teröristlere karşı kazanılmamıştır. Bu savaş yine emperyalizme karşı kazanılmıştır. Bunun hazımsızlığını yaşayan emperyalistler

şimdi de ülkeyi suni olarak yarattıkları Türk-Kürt savaşına doğru sürüklemek istemektedirler. Çünkü emperyalizm artık can çekişmektedir. Bana göre son

saldırılarını yapmakta ve kendileri açısından “ölüm-kalım” mücadelesini vermektedirler.

Türk’ lerin en büyük özelliği olan “danışma, istişare” özelliği son üç yılda nedense bir kenara atılmış durumdadır. El elden üstündür ancak önemli olan

birbirimizden yararlanarak sorunları en güzel şekilde çözmek ve ülkemize en faydalı işleri yapmaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti en az 5 bin yıllık bir devlet

geleneğinden gelmektedir. Bu geleneğin içinde boyun eğip kabullenmek yoktur. Bu geleneğin içinde el açıp dilenmek yoktur. Bu geleneğin içinde kanla

kazanılan toprakların pazarlaması yoktur. Bu geleneğin içinde Asil Milletimizin onurunun kırılmasını kabul etmek yoktur. Bu geleneğin içinde misafir

çağırıp, sonra da ortadan kaybolmak yoktur. Bu geleneğin içinde kardeş kavgalarına zemin hazırlamak, isteyenlere fırsat tanımak yoktur.

Ancak her türlü olumsuzluğa ve sıkıntıya rağmen gururla ve inanarak söylüyorum ki, büyük bir çaresizlik

Savaşı Bir Gazinin Duygularından Öğrenmek İçin Lütfen Okuyun

Yanınıza ilk gelen arkadaşınız size, "fazla bir şey  yok, sadece küçük bir yara" gibi telkinlerde bulunur. Ama siz arkadaşınız konuşurken de, helikopterle

hastaneye götürülürken de artık bir ayağınızın olmadığını biliyorsunuzdur.

Bugünlerde ortada çok sık görülen ve ne yazıkki sayıları çok artmış bulunan;
 
"GAFLET, DELALET VE HIYANET" içinde bulunanlara ithaf olunur !

İLK BEş DAKİKA VE BİR ÖMÜR

Oktay Yıldırım

.......ili kırsalında teröristlerin dur ihtarına ateşle karşılık vermesi sonucu çıkan çatışmada, güvenlik   görevlisi şehit oldu.

Ya da
.......ilinde devriye görevini yerine getiren ...aracına açılan ateş sonucu.. güvenlik görevlisi şehit oldu.

Ya da

........ili kırsalında teröristlerce döşenen mayının  patlaması sonucu. asker yaralandı..

Bu nasıl başlar biliyor musunuz?

Hava o kadar sıcaktır ki, beyninizdeki sıvının buharlaşıp uçtuğunu düşünürsünüz.  Oluştuğu anda kuruyup giden ter damlacıklarından geriye kalan tuzlar

yüzünüzün ve hatta elbisenizin her yanını kaplamıştır.

Avucunuzun içindeki ter, yüzünüzdeki gibi, kolay kurumadığı için elinizdeki tüfeğinizin metal kısmı avucunuzun içinde vıcık, vıcık oynar. Ter ile ıslanan

çeliğin kokusu avucunuzun içine ve elinizi sürdüğünüz her yere siner. Önünüzde yürüyen adamın, ayağının kuru toprakla her temas edişinde çıkan toz, 

ağzınızın kupkuru olmasına ve zor nefes almanıza sebep olur.

Sırt çantanızın askı kayışları yüzünden  omuzlarınızı hissetmezsiniz. Kült ağrıları ancak çantayı sırtınızdan çıkardığınızda fark edersiniz. Bastığınız her taş

parçası, her çalı ve bir ayağınızın kaplayabildiği her yeryüzü parçasından çıkan sesi duyarsınız.

Yürüdüğünüz yerdeki her Ağustos böceğinin sesini,  dallardaki kuşları, yüzünüzün etrafında ürkütücü devriye uçuşları yapan arıların kanat seslerini,

ağzınıza ve yüzünüze ya da herhangi bir yerinizdeki küçük yaraların üzerine konmaya çalışan sineklerin  vızıltılarını, ayağınızı bastığınız yerden havalanan

yeşil çekirgenin küçücük cüssesine rağmen çıkardığı tok kanat sesini en ince ayrıntısına kadar duyarsınız.

Sonra, kendi teçhizatınızın ve önünüzdeki   arkadaşınızın ve arkanızdaki arkadaşınızın teçhizatlarının çıkardığı düzensiz seslerin her birini ayrı ayrı

duyarsınız. Ve aynı anda önünüzdeki arkadaşınızın nefes alışlarını duyarsınız, öksürmesini ve hapşırmasını da duyarsınız.

Telsizinizden çıkan seslerin ve cızırtıların her biri ayrı ayrı katılır bu senfoniye. Ter ve tozun birleşmesinden oluşan kaygan çamur, postalın içindeki tüm

ayağınızı kaplamıştır, çoraplar önce su toplayıp sonra patlayan yerlere adeta bir deri gibi yapışmıştır. En çok yapmak istediğiniz şey ayaklarınızı yıkayıp,

çoraplarınızı değiştirmektir. Ama bu çok büyük bir lükstür o anda.

Çünkü...

Çünkü hangi çalının dibinde, hangi kayanın arkasında sizi beklediğini bilmediğiniz ihaneti arayıp bulmanız ve yok etmeniz gerekmektedir. Bütün

masumların hayatı ve huzuru size emanet diye, öğretmenler bayrak direğine asılmasın diye, kundaktaki bebekler kurşunlanmasın diye, binlerce yıllık

emanete halel gelmesin diye kahpeliği ve ihaneti yok etmeniz  gerekmektedir.

Çünkü bunun için bayrağın, silahın, namusun ve şerefin üzerine yemin etmişsinizdir.

Çünkü önemli olan ayağınız değil, ülkeniz, bayrağınız  ve onurunuzdur. İşte bu yüzden lükstür ayak yıkamak, çorap değiştirmek. İşte bu yüzden senfoniye

dönüşmüştür bütün o düzensiz sesler güruhu.

Sonra!..

Sonra birden tüm sesler kesilir, bıçağın dalı kestiği gibi, makasın kağıdı, pensenin bir hoparlör kablosunu kestiği gibi... Bir anda... Kuşların sesleri, arıların 

ve sineklerin vızıltıları, çekirgenin kanat sesleri; hepsi bir anda biter. Gözlerinizi açtığınızda önünüzdeki arkadaşınızı değil, gökyüzünü görürsünüz, yere

düşmüş olduğunuzu  anlamanız birkaç saniye sürer.

Tek hissettiğiniz kesif bir barut ve yanık et kokusudur, yüzünüzün toprak parçalarıyla kaplandığını fark edersiniz, temizlemek için çalışmazsınız.

Arkadaşlarınızın bağırarak koşuşturduğunu görür ama  kulağınızdaki çınlama ve uğultudan seslerini duyamazsınız. Sesleri yavaş yavaş duymaya

başladığınızda ayağa kalkmaya çalışırsınız ama başaramazsınız.

Yine birkaç saniye sonra arkadaşlarınızın sesleri  arasında "mayın" kelimesini ayırt eder ve kalkmaya çalıştığınızda ayağınızdaki yoğun ağrıyı fark

edersiniz.

Ayağınız yoktur ama yine de ağrıdığını hissedersiniz.  Ne olduğunu anlamak için baktığınızda ise parçalanmış pantolonunuzun ve kopmuş ayağınızın

farkına varırsınız. İşte her şey o anda başlar.

Avazınız çıktığı kadar bağırırsınız. Sonra, nefesiniz  biter. Sonra, yeniden nefes alırsınız ve yeniden bağırmaya başlarsınız. Sonra yine nefesiniz biter ve

yeniden, yeniden ve yine...

Hep bir soru çınlar kafanızın içinde "neden ben, neden ben, neden ben ?"

Hastanede geçen aylar, tedavi ve terapilerde geçen yıllar sonunda, dizkapağınızın on iki santim altından takılı olan ve her akşam yatarken veya banyoya

girerken çıkarıp kenara koyduğunuz takma bacak artık bir uzvunuz olmuştur. Ama bunun önemi yoktur, çünkü bu fedakarlığınız sayesinde vatan var

olacaktır. Sizin bir bacağınızın ne önemi vardır ki!

Artık koşamayacak olmanızın, yazın herkes gibi havuza, denize giremeyecek olmanızın da hiç önemi yoktur. Vatan sağolsun yeter.

Sonra birilerinin, sizin ödediğiniz vergilerle Fransız televizyonlarında, uğruna yarım kaldığınız  vatan hudutlarını hiçe sayan programlara finans sağladığını

okursunuz. Aynı dillerin bundan pişmanlık duymadıklarını söylediklerini de okursunuz. Pamuk'ları, Dink'leri, okursunuz, Bizans çocuğuyum  diyenleri

duyar, Ali Kemallere tanık olursunuz, "koçlar gibi satanları" görürsünüz. . Türk Bayraklarının yakıldığını, görürsünüz. Başlarına çuvallar geçirilip

aşağılanarak elleri arkalarından bağlanan Türk askerlerini görürsünüz.

Bu aşağılanmaya cevap verecek tankların motor seslerini, helikopterlerin kanat seslerini, piyadelerin intikam yeminlerini duymayı beklersiniz  ama

duyamazsınız.  Onun yerine hainlerin cesetlerinin üstüne örtülen çaputlara "bayrak" diyenleri görürsünüz, "uçaklarını çek", "valiyi çek" diyen başkanları ve

karşılarında  kekeleyen riyaseti görürsünüz. Bu da yetmez Türk askerlerinin kendi mahkemeleriniz tarafından,"çete" diye suçlandığını, yargılandığını

görürsünüz.

Yok, yok bu da yetmez. Askere, polise, öğretmene ateş eden, yol kesip soygun yapan, köy yakan, okul yıkan, mayın döşeyen teröristlerin sadece "ben

bir şey yapmadım" demelerinin esas kabul edilip, "suçsuz"sıfatıyla serbest bırakıldığını görürsünüz.  Susanları, konuşması gerektiği halde susanları

görürsünüz, konuşanlar her konuştuğunda, kekeleyenler her kekelediğinde ve susanlar her sustuğunda siz  yeniden vurulursunuz, yeniden ölürsünüz her

defasında.

Gövdenizden o toprağa akan kan, bu defa içinize akar, inandıklarınıza, uğrunda savaşarak kendi kanınızı akıtmak pahasına tertemiz tuttuğunuz

değerlerinize  akar.

Sizin kaya arkalarında, çalı diplerinde aradığınız ihanet gelir aklınıza, o mayınları yerleştiren eller gelir. Sorgulamaya başlarsınız: "Biz bu ihaneti doğru

yerde mi aradık, kuyruğunda dolaştığımız yılanın başı, hep gözümüzün önünde miydi yoksa?" diye sorarsınız kendinize.

Onlara verilen maaşın sizin vergilerinizden ödendiğini, içinize sindiremezsiniz, uykularınız  kaçar, neden bu vatanı sizin kadar sevmediklerini

düşünürsünüz. Bu vatan onların da vatanı değil mi?

Onlar da, tıpkı benim gibi namusun ve şerefin üstüne yemin etmedi mi? diye sorarsınız kendi kendinize.  Sinirlenirsiniz, üzülürsünüz, on beş yaşında bir

askeri okul öğrencisi iken her adımda söylediğiniz, beyninize ve yüreğinize nakşettiğiniz sözler gelir aklınıza": VATAN, SANA CANIM FEDA"

Geri kalan tüm hayatınızın ilk beş dakikası, böyle başlayacak işte ve hayatınız böyle devam edecektir. Son nefesinize kadar savaşacaksınız ihanetle, her

şeye ve herkese rağmen, bu yolda ölene ya da bu ihaneti  bitirene kadar.

Siz diyorum, çünkü bu vatan için bedel ödeyen insanların neler yaşadığını, neler hissettiğini, size rağmen ve sizin için neler yaptıklarını, neler 

yapabileceklerini bilin istiyorum. Okuduğunuz ya da televizyonda duyduğunuzdan daha fazladır yaşananlar. Yani aslında gazetelerin iç sayfalarındaki,

minicik karelerde okuduğunuz; "...ili kırsalında teröristlerce döşenen mayının  patlaması sonucu, bir güvenlik görevlisi yaralandı!" haberi aslında o kadar da

kısa değildir.

Sizin, daha okuduğunuz gazetenin arka sayfasına geçerken unuttuğunuz, falanca mankenin otel odası  maceralarına, ya da uyuşturucu komasından ölen

oğluna "şehit" deyip Türk bayrağı örten kadının haberine ayırdığınızdan daha uzun zaman ayırmadığınız bu küçük haber, birileri için bir ömür boyu sürecek

ve asla  unutulmayacaktır. Ve siz unuttuktan sonra da başka birileri, "ne için?" dendiğinde "vatan için" diyecekleri fedakârlıkların size rağmen yapmaya

devam edeceklerdir.

Sizin uyumuşluğunuza, duyarsızlığınıza rağmen, sizin rahatlığınıza, sizin vicdanlarınıza rağmen bu kahramanca fedakârlıklar ve bu ilk beş dakikalar

yaşanmaya devam edecektir. Asla unutmayınız! Başınızın üstündeki egemenlik  örtüsünün payandası kopan bacaklar, bedeli ise size rağmen bu vatan için

akan kanlar, feda edilen canlar, sıcak yuvalarını, babalarının yüzlerini unutan küçücük çocuklarını düşünmeden vakfedilen hayatlardır.

Ne kadarını anlayabilirsiniz veya anlamak sizin umurunuzda mı bilmiyorum, ama birileri bunları yaşadı, birileri hala yaşıyor ve emin olun yaşlı dünya

döndükçe, Türk vatanı ve Türk Bayrağı için birileri  daha tüm bunları yaşayacak. Gördüğünüz gibi size bir hayli uzak bir yaşam biçimi bu. Masalarda oturup

"aydınca" sohbetler etmeye hiç benzemiyor değil mi?

Bir an için bile olsa kendinizi onların yerine  koyasınız diye "siz" diyerek yazdım, sizin onlardan biri olamayacağınızı biliyorum.

"Siz" kim misiniz?

Siz kendinizi çok iyi biliyorsunuz!

Biz de, biz de sizi çok iyi biliyoruz.

"Siz" de bilin ki biz asla unutmayacağız.

"VARLIşIM TÜRK VARLIşINA ARMAşAN OLSUN"

 

İŞ BULMAKTA ZORLUK ÇEKEN GAZİLERİMİZ, YANDAşLARINI KAMU KURUM VE KURULUşLARINDA İŞE YERLEşTİREN SİYASİLERİN SESSİZLİĞİNE TEPKİ VERİYOR

Devlet Gazisine İş Vermeyi Taahhüt Ediyor,Uygulamak İçin Neden Zorlanıyor?

3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’ nun, 4. Bölümde, gazilere ve eşlerine, çocuklarına, kardeşlerinden birisine devlet kuruluşlarında işvereceğini
taahhüt etmiş. Ancak uygulamada, bırakın işvermeyi verilen işlerin hak sahiplerinin yeteneği ile çeliştiğini ve trajikomik öykülere ana tema olacak
nitelikte olduğunu gözlemliyoruz.

“Bazı yerlerde gazilere hor davranıyorlar. Bacağını kaybedene temizlik işi verdiler. Mühendislik okulu mezunu asteğmen gaziye ‘çay ocağında çalış’

diyorlar.” Bu sözler Gaziler Vakfı yetkililerinden Güneydoğu Gazisi Haluk Çapraz’ a ait. Üstelik gazi temsilcisi bir vakfın yetkilisinin sesini, Başbakan Tayip

Erdoğan duymuş olacak ki, bir genelge yayınlıyor. Gazilerin işe yerleştirilmesine hassasiyet göstermeyen kamu kurumlarının yetkililerine emrediyor

“gazilik onurunu hissettirin.”
Özel sektörün konuya yaklaşımı ise, devlet sektörünü aratmıyor. Onlar da işin yolunu bulmuş, komik cezalar ödeyerek, gazilere iş vermiyor.

Bu ne gaflet, bu ne ihanet ?

Onlar ne için savaşa gittiler ?

Onlar ne için yaşamlarını riske attılar?

Karşılığında vereceğimiz iş, aş onur, şeref çok büyük bir külfet mi? Yük mü?

Oysa hepimiz yıllardır biliyoruz; İkdidara gelenlerin hepsi, yandaşlarına devlet sektöründe iş fırsatı yarattılar. Hatta devlet kadrolarının şişkinliği, giderek

hantallaşan bürokrasinin temel nedenlerinden biri sayıldı.

Onbinlerce Güneydoğu Gazisi, kanunun verdiği haklardan, uygulamadaki duyarsızlığın etkisiyle faydalanamıyor. Başbakan bile isyan ediyor. Kanunun

üzerine gidip, yetkilileri uyarıyor.

Hüseyin Maviş bir Güneydoğu Gazisi. Devletin verdiği görevi kaçmayarak, korkmayarak harfi harfine yerine getirmiş bir asker. Terörün en azgın

döneminde, yani 1991-92 arasında savaşın içinde yer almış bir kahraman. Hain pusudan vınlama sesiyle hız alan roketi boynunda hissetmiş kan revan

içinde kalmış bir gazi. Yarasına aldırmadan güvenliğini üstlendiği ve korumak için hayatını risk ettiği karakoluna saldıran teröristlerle çatışmaya devam eden

bir yiğit.

Kahramanımız eve döndükten sonra eski işine döndü. Ancak yara aldığı boynundaki ağrılar yüzünden işini bırakmak zorunda kaldı. İşsiz geziyordu. Ağır

işlerde çalışamıyordu.

Kendine uygun bir iş için devlete başvurdu. Gelen formları heyecan ve umutla doldurdu. Sonra günler zor geçti. Beklemek ölüm gibiydi. Ve bir gün

devletten yanıt geldi.     “Size devlet kapısında iş yok”

Onunla görüştük. Sorduk. İçtenlikle yanıtlar aldık. Okuyalım ve kulak verelim.

Hüseyin Maviş kimdir ?

1972 yılında Gaziantep’ in Oğuzeli  ilçesinin Tınazdere köyünde doğdum. Sekiz kişilik bir ailenin en büyük çocuğuyum. Köyümde ilkokul olmadığından

ilkokulu Oğuzeli Yatılı Bölge Okulunda okudum. İlkokul mezunuyum. Okulum bittikten sonra bir mesleğim olsun diye babam  benim oto tamircisinde

çalışmamı istedi. Askerliğim gelene kadar oto tamirciliği yaptım. Pek çok arkadaşım vardı. O dönemde arkadaşlar arasında son derece sevilen biriydim.

Askerlik görevinizi  nerede gerçekleştirdiniz?

121. Er Eğitim Alayı Komutanlığı Hatay Serinyol’ da acemiliğimi yaptıktan sonra, Cizre Kocapınar karakolunda askerliğimi tamamladım.
Askere gidişinizden bize biraz bahseder misiniz Sayın Maviş?

Köyümdeki arkadaşlarım yaşça benden büyüktüler. Askere erken gitme hevesiyle yaşımı büyüttürdüm. Yaşımı büyüttürdükten 3 ay sonra askerlik

yoklamam geldi. Hatay Serinyol’ da 3 aylık eğitimden sonra dağıtım yerim şırnak olarak çıktı.

Doğuya gideceğinizi öğrendiklerinde yakınlarınız ne tepki verdiler ?

Acemi birliğimdeki arkadaşlarımla ayrılırken ağlayarak ayrılmıştık. İlk dağıtım yerimin şırnak Alay Komutanlığı olduğunu babama haber verdim.Babam

dağıtım yerimi duyduğunda “canın sağolsun oğlum, orası da bizim vatanımız.” dedi. Ama babam bana bunu söylerken, yüreğindeki korku gözlerinden

okunuyordu. Başta şırnak’ a gideceğimi babam, anneme söylemedi.Tabi ancak  ben gidinceye kadar gizleyebildik.
İlk izlenimlerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

- Doğu tarafına daha önce gitmediğim için içimde bir korku vardı. Çünkü 1991-1992 yıllarında şırnak’ ta çıkan olaylar insanı ister istemez etkiliyordu. Ben

şırnak’ a varmadan toplanma yerimiz Cizre İlçe Jandarma Bölük Komutanlığı’ nda bizi topladılar. Oradan da tekrar dağıtım olup, Cizre’ nin Kocapınar

Karakoluna düştüm. Karakoldaki arkadaşlarla hemen birbirimize alışmıştık. Güzel bir ortamımız vardı. Arkadaşlarla pusuya giderken hiç korkmadan

giderdik. Ta ki karakolumuz basılıncaya kadar

Nasıl yaralandığınızı , o gün olanları anlatır mısınız ?

Göreve başlayalı bir hafta olmuşken, karakolumuz basılmıştı. İlk rokette ben boynumdan yaralandım. Elimi boynuma attığımda, yaralandığımı ve çok kan

kaybettiğimi fark ettim. Yaralandıktan yarım saat sonra, birlikten yardım gelinceye kadar çatışmaya devam ettim. Yardım geldikten sonra beni ve yaralı

diğer dört arkadaşımı zırhlı bir araçla derhal Cizre Devlet Hastanesine getirmişler. Ben o sırada artık kendimde değildim. Kendime geldiğimde Cizre devlet

Hastanesindeydim. Bir hemşire bana sakinleştirici iğne yapıyordu. Neler olduğunu sorduğumda “Karakolunuz baskına uğradı, bir şey yok” dediler. Ben ve

bir arkadaşım daha sonra şırnak Askeri Hastanesine götürüldük. Burası benim için bir kabusun başlangıcıydı. Çünkü gözümü kapattığımda o çarpışma

görüntüleri  gözümün önünden, bağırışlar kulağımdan  hiç gitmiyordu. 15 gün sonra beni şırnak’ dan helikopterle Diyarbakır askeri  hastanesine götürdüler.

Bu esnada Hürriyet gazetesinde karakolumuzun baskına uğradığı haberi çıkıyor ve halamın oğlu haberi görüyor. Kimseye bir şey söylemeden benden

haber gelmesini bekliyor. Ben 5 gün sonra kendime geldim. Evimizde telefon olmadığından halamın oğlunu aradım. Bana neremden yaralandığımı sordu.

Ben de boynumdan yara aldığımı ve babamın yanıma gelmesini istediğimi söyledim. Babam 24 saat sonra Diyarbakır’ a geldi. Bana 35 günlük bir tedavinin

ardından 35 günlük hava değişimi verdiler. Ben de memleketime, evime döndüm.

Eve döndükten sonra çatışma görüntüleri, sesler, huzursuzluk, uykusuzluk gibi rahatsızlıklarınız oldu mu?

Evime gelince huzur bulurum sanmıştım. Ama gece oldu mu o çatışma ve mermi sesleri hiç kulağımdan gitmiyordu. Geceleri bağırarak uyanıyordum, 35

günlük hava değişimim bana zindan olmuştu. Evden dışarı çıktığımda uzaktan gelen bir gürültü ya da yüksek bir ses nedeniyle, korkarak, kendimi içeri

attığım günleri hiç unutamıyorum. Işık gördüğüm anda yine çatışma çıkacak korkusu vardı içimde.

Hava değişimi sona erip de karakola geri döndüğünüzde neler hissettiniz ?

Hava değişimi iznim bitip, bölüğüme döndüğümde bölük sanki bir harabe gibiydi. Bu arada benim boynumdaki ağrı ve huzursuzluk, uykusuzluk, uykumdan

bağırarak uyanma gibi sorunlarım aynen devam ediyordu. Tekrar karakola dönüp de silahımı elime aldığımda ise “Bir çatışma çıksa da boynumdaki ağrıyı

hissetmesem” diye düşünmeye adeta çatışmaya girmeyi istemeye başladım.Davranışlarımdaki değişiklik arkadaşlarımın ve komutanımın dikkatini

çekmişti. Bir süre sonra bana “sen silah kullanma, git telsizin başına telsizciye yardım et” dediler. 3-4 ay sonra boynumdaki ağrılar iyice şiddetlenmiş ve

beni çılgına çevirmeye başlamıştı. Karakol Komutanımız benim tekrar hastaneye gitmem için bana sevk kağıdı almıştı. Oradan çıkış o çıkış olmuştu. Kalan

askerlik görevimi, Ankara Gülhane’ de tamamladım.

Evinize döndükten sonra neler yaşadınız? Eski yaşantınıza dönebildiniz mi?

Memleketime döndüğümde işimi yapmak için tekrar ustamın yanına gittim. Sadece 1 hafta çalışabildim. Çünkü boynumdaki ağrı ve aşırı sinirliliğim beni

çıldırtmıştı. Hayatım bir anda tersine dönmüştü sanki. 1 yıl boyunca işsiz gezdim. Çünkü ağır iş yapamıyordum. Ve işime kendimi veremiyordum.

Çevreniz size  ve sorunlarınıza karşı duyarlılık gösterdi mi?

Köyüme döndüğümde herkesten kaçtım. Odama girip saatlerce oradan çıkmıyordum. Bu bende yıllarca devam etti ve hala da ediyor. Bizim buralar öyle

değişik yerler ki  insanın başına bir şey gelmesin. Çevremden kulağıma, ağızlarda dolaşan “Bu çocuk artık sakat kalır” lafları geldikçe hayattan iyice

bıkmıştım. Belki sakat kalabilirim, ancak canımı sıkan, sakatlığımın nedenini hiç kimsenin anlamaması ve ilgisizliği.

Devletten ya da özel sektörden iş bulma konusunda başvurularınız , çabalarınız oldu mu, bu başvurularınız nasıl sonuçlandı acaba sayın Maviş?

Devletten bana iş imkanı ve maaş bağlanması için bazı formlar gönderdiler. Bu beni biraz teselli etmiş gibiydi. Hiç değilse unutulmamıştım. Tüm belgelere

cevap yazdım. Ama “Siz bu haklardan yararlanamazsınız” cevabı geldi. Bu beni daha çok yıkmıştı. Bu olaylara o kadar çok sıkıldım ki saçım ve sakalım

tamamen dökülmüştü.

Yaşadıklarınız gerçekten çok üzücü etkileyici olaylar sayın Maviş, olayların üzerinden uzun zaman geçti .Bugün hayatınız ne durumda?

O dönemde halamın kızıyla nişanlanmıştım. Nişan esnasında bile nişanlıma ‘bu çocuk sakat” demişler. Bu laflar, sözler o zamanlar beni çok üzmüştü

ama sağolsun eşim beni hep anlayışla karşıladı. Yıllardır bana çok destek oldu. Evin en büyüğü olduğum için, küçük kardeşlerim ve amca çocuklarım beni

hep ağır işlerden uzak tutuyorlardı. Bu davranışları bana kendimi yarım insan gibi hissettiriyordu. Arkadaşlarım bana “Ya sen ne kadar sevimli, cıvıl cıvıl

biriydin. Ne oldu sana ?” diyorlardı. Bugün 3 tane çocuğum var. Evden hiç dışarı çıkmıyorum. Bu konuda eşimle sık sık tartıştığımız günler oluyor. Ama

sağolsun beni anlıyor ve desteğini esirgemiyor. şu anda amcamlarımın fabrikasında çalışıyorum. Bana bu işi verdikleri için sağolsunlar.

Devletten  iş konusundaki beklentileriniz hayal kırıklığıyla sonuçlanmış. Bu konuda söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Benim gibi Güneydoğu’ da yaralanıp şu anda benim çektiğim acıları çeken arkadaşlarıma öncelikle sabır diliyorum. Devletimizden de bu konumdakilere

yardımcı olmalarını istiyorum

Gazi Hüseyin’ nin Amcası’ nın
Sitem Dolu Mektubu

Öncelikle bana bu görüşlerimi bildirmek hakkını
veren sayın Ercüment Güngör’ e
teşekkür ediyorum.

Devletimizin G.Doğu’ da yaralanan askerlerimize Kamu Kurum Kuruluşlarında az da olsa bir iş imkanı verilmesini isterdim. Çünkü benim yeğenim gibi
binlerce gazimiz yaralanıp veya çatışmaya girip işini kaybediyor. Bu nedenle gazilerimize bir Devlet kapısında iş imkanı verilmesini isterdim.
Ama sonuçta devletimiz bu kanunu çıkardı mı, çıkardıysa neden iş imkanı vermedi?

Bence özel sektörden önce devletimizin gazilerimize sahip çıkması gerekiyor . Ama sonuçta sahip çıkılmayan gazilerimize hiçte olsa bir iş imkanı

yaratılabilir. Bununla birlikte özel sektörde daha geniş iş imkanı olsa da gazilerimize iş imkanı verilse.

Gaziler hakkındaki düşüncelerim ; onlar Türkiye Cumhuriyeti’ nin bütünlüğünücanı pahasına koruyanlardır ve devletin bekasının teminatıdır. Çünkü onlar

çatışmaya giripte, baba evine ana kucağına döndüğünde göğsünü gere gere, bu vatan için gözünü kırpmadan mücadele eden evlatlarımızdır. Değerli devlet

büyüklerimizden bu gazilere sahip çıkmalarını istiyor ve işsiz olan gazilerimize iş imkanı verilmesini umut ediyorum.

Saygı ve Sevgilerimle .

 

OKUYUCU MEKTUPLARI

NEREDESİN TÜRKİYE

Hergün öyle olaylar oluyor ki, Türkiye’ nin nereye götürüldüğünü görmemek için kör değil, hain olmak gerekir.

Bunlar karşısında insanın haykırası geliyor. Neredesin Türkiye? Sesim gelmiyor mu?

şemdinli’ de lojmanlara saldırılıyor. Çaresiz kadın, çocuk, yaşlılar öldürülmek isteniyor. Polis, jandarma, subay hedef alınıyor.

Nerdesin Türkiye?

Değişik şehirlerde, Türkiye’ nin dört bir tarafında; Mersin’ de, Trabzon’ da, Diyarbakır’ da bölücüler, gericiler bayrak açıyor. Dükkanları, evleri taşlıyor.

Kepenkler kapanıyor. Polis panzerlerine molotof kokteylleri atılıyor.

Nerdesin Türkiye?

Belediye araçları ile terörist ölüleri taşınıyor. Apo posterleri açılıyor. Suratlarını örten 50-60 kişi terör estiriyor. Korkan kitleleri peşinden sürüklüyor.

Nerdesin Türkiye?

Adamın biri çıkıyor, “Türklerin zehirli kanı boşaltılacak, yerini Ermeninin asil kanı alacaktır” diye zırvalıyor. İstiklal Marşında “Kahraman ırkıma bir gül”

dinince tüylerim diken diken oluyor, bu marşı kabul etmiyorum” diyebiliyor, tık çıkmıyor ve üstelik bu zehirli sözler, fikir özgürlüğü olarak kabul ediliyor.
Nerdesin Türkiye?

Brüksel’ deki AB toplantısında Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı ile şırnak ve Kızıltepe Belediye Başkanları “Güneydoğu’ nun daimi temsil hakkı,

Türk yetkililerden ve Türk Temsilcilerden alınarak, bize verilsin” diyor. Bunlar, Türkiye’ den ayrı bir devleti mi temsil ediyorlar. Hala ses çıkmıyor.

Nerdesin Türkiye?

Hollanda, Almanya, Fransa, kendi dillerinden başka dille konuşmayı özellikle Türkçe’ yi yasaklıyor. Türkçe konuşan “Çöpçülük yapsın” diyor. Türkiye’ de

ise, tam olarak mevcut olmayan bir lehçe durumundaki Kürtçe konuşmak bir yana, yayın yapmak serbest bırakılıyor.

Nerdesin Türkiye?

Batman’ da, çapraz ateşe alınan polisler katlediliyor. Yarım saat ara ile ölüm haberleri geliyor. Yaralı bir polisin daha şehit olduğu duyruluyor. Sayı dört’ e

varıyor.

Nerdesin Türkiye?
Nerdesin Türkiye?
Nerdesin Türkiye?

Av. A. Erdem Akyüz

 

MADALYAMI İSTİYORUM

Ben emekli bir subayım. İlk Kıbrıs Barış Harekatı’ na katıldım ve savaşın lehimize çevrilmesi için verilen görevi en iyi bir biçimde yerine getirdiğime de

inanmaktayım. Emekli Albay A. İhsan Gürcan’ ın derginizdeki Madalya ile ilgili makalesini okudum. Aynı fikirde olduğumuzu da belirtmeliyim. Doğrudur

Kore gazileri 50, Kıbrıs gazileri yaklaşık 30 yıldır devletten madalya bekliyor. Ancak bugüne kadar bir ses çıkmadı.

Dergi olarak bu konuda açtığınız kampanyayı gönülden destekliyorum. Madalyanın bir sembol olduğunu iyi biliyorum. Gelecek kuşaklara geçmişte

yaşanılanları hatırlatması açısından da önemli bir araç olduğunun bilincindeyim.

Torunlarıma bırakabileceğim en büyük manevi servetim olan madalyamı hakkın rahmetine kavuşmadan tarafıma verilmesini sabır ve inatla bekliyorum.


MERHABA

18 Mart Çanakkale Deniz Zaferimizin 91. yıldönümü hepimize kutlu olsun. Sanki benim doğum günümmüş gibi pek çok kutlama mesajı geliyor. Ne mutlu

bana ki adımı bu savaş, Savaşı’ da Çanakkale yaşatıyor. Benim hayatımda, Çanakkale’ yi, Dumlupınar’ ı okuyup araştırmak, yeni batıkların hikayelerini

öğrenip, onları keşfetmekten ve ulaştığım bilgileri de sizlerle paylaşmaktan maddi manevi daha büyük bir zenginlik olamaz. “Hissi” senetlerimizi

biriktirmeye devam ediyorum anlayacağınız. Hisse senetlerinden farklı bir getirisi oluyor “hissi” senetlerin...

Çanakkale’ de ‘DERİNLERDEKİ TARİH’ e ilk dalışımızın üstünden neredeyse on yıl geçti. Bu ilk belgeselimiz 2001 yılında Avustralya SBS TV’ de

yayınlanan en çok izlenen 50 program arasına girdi. Ve 18 Mart 2006’ da GÖZCÜ gazetesiyle sizlere ulaşacak.

Savaşın 90. yıldönümünde Türk’ ün Çanakkale’ sini beş farklı ülkede gösterilen bir belgesel de “ÇANAKKALE GEÇİLEMEDİ” (orj. “Revealing Gallipoli”)

belgeselinde dünyaya anlattım. Avustralya, Yeni Zellanda, İrlanda ve Galler Televizyonları ile TRT ortak yapımı 110 dakikalık bu uluslararası başyapıt, 18

Mart günü VATAN Gazetesiyle sizlere ulaşacak.

şimdi artık sadece belgesel yayınlayacak bir de televizyon kanalımız var. İz TV; Türkiye’ nin ilk yerli bilgi ve belge kanalı, Digitürk 88. kanalda yayında.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından 2004 yılında Sedat Simavi övgü ödülüne layık


Gazi Polis Olduğunu Bilmiyordum

Gazi Polis kavramını ilk kez derginizin kapağında gördüğümde bir hayli şaşırdığımı ifade etmeliyim. O güne değin gazilik olgusunu askerle

örtüştürüyordum. Gazi denilince aklıma hep asker gelirdi. Oysa 66 polise İstiklal Harbi Madalyası verildiğini sizlerden okuyunca, bine yakın polise teröre

maruz kaldıkları gerekçesiyle madalya ile taltif edilip, gazi olarak kabullendiklerini kavrayınca mesleğe olan sevgim ve saygım bir kez daha arttı.

Doğrudur, bizlerde, gece, gündüz nöbette, sokakta, kimi zaman bir teröristin kimi zaman da gayri meşru birinin kurşunlarına hedef oluyoruz. Evden

çıkarken çocuklarımın ve eşimin gözlerindeki ifadeyi şimdi daha iyi anlıyorum. Endişelerinin eve dönüp dönmeyeceğimin üzerine odaklandığının

farkındayım.

Önemli değil, ölüme gidebiliriz, sakat kalıp eve dönebiliriz. Önemli olan devletimizin şehidine ve gazisine sahip çıkmasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ nin şehidine ve gazisine sahip


BENDE BİR GAZİYİM,
NEDEN TANIMIYORSUNUZ?

Geçen sayıdaki gazi arkadaşım Ender Deniz’ in haklı isyanını gözlerim dolarak okudum. Sizlere de teşekkür etmek istiyorum; gazilerimizin haklı taleplerini

yetkililere ve vatandaşlara duyurma yolundaki çabalarınız için.

Askerlik görevimi şırnak’ ta komando olarak yaptım. Gece gündüz demeden dağların doruklarında yiğit arkadaşlarımla teröristleri takip ettim. Canımdan

çok sevdiğim arkadaşım İbrahim yanımda şehit düştü. Gözlerinin canlılığını yavaş yavaş kaybetmesine tanık oldum. Girdiğim çatışmalar hala canlı ve diri

olarak düşlerimde yerini koruyor. O kadar canlı ki, renkler bile göz alıyor.

şimdi soruyorum, dünyanın neresinde görülür, savaşa gideceksin ama gazi sayılmayacaksın? Bu bizlere hakaret. Devletten bağış değil, ünvanımı

istiyorum.

Sadece o kadar.

Güneydoğu Güzisi A. Çelik

 

ANADOLU’ DA GEZİLİP GÖRÜLECEK YERLER

Silahlı KuvvetleriMensupları Tarihi Yerlere Her Zaman Personel,Malzeme, Araç Gereç İleİstendiğinde Destek Vermeye Hazırdır

Ecdad Kanları Döktüğümüz, Çeşitli Uygarlıklara Beşiklik Etmiş Anadolu Topraklarına Sadece Sahip Çıkmayalım Onu Tanımak İçin SeyahatEdelim

 

Halen bulunduğumuz TÜRKİYE topraklarında (Prehistorik) ve tarih çağlarında yaşamış ANADOLU Mozayiği’ ni meydana getirmiş ve adına Anadolu

Uygarlığı denmiş YÖRELER’ de ve YILLAR’ da bir gezinti yapmaya ne dersiniz?

Uğruna canımızı verdiğimiz, kanlarımızı döktüğümüz ve sevgili vatan dediğimiz Anadolu topraklarımız, tarih öncesi (prehistorik) dönemde, tarih çağlarında,

Doğu Roma ve Bizans dönemlerinde, Selçukluların Anadolu’ ya girdikleri 1071 Malazgirt Savaşı’ yla gelen yeni dönemde, daha sonra Anadolu Selçukluları’

nın hakimiyet yıllarında, Moğol istilası yıllarında, 1299 yılında Bursa’ nın Söğüt Kasabası’ nda kurulmasıyla başlayan ve 1923 yılına kadar devam eden 600

yıllık Osmanlı Saltanatında ve en son olarak da 29 Ekim 1923’ ten itibaren büyük kurtarıcımız M. Kemal ATATÜRK’ le başlayan ve hala devam etmekte

olan Türkiye Cumhuriyeti döneminde pek çok uygarlıklara vatan olmuş, birçok uygarlıkları başlatıp bitirmiş bir yerdir.

Anadolumuz her karış toprağıyla gerçek bir doğa harikası, gerçek bir doğal açık hava müzesi, antik birer kent, doğal bir sit alanı, anıtsal yapılar cenneti,

stadyum ve şapelleri, cami ve kiliseleriyle, tiyatro ve gymnasiumları ile freskleri ve ikonları, forum alanları ve tiyatrolarıyla gerçek birer şaheserdir.

Bu güzellikleri görevim icabı Anadolu’ nun en az 70 şehrini tam olarak gören, bazılarında uzun süre yaşayan bir kişi olarak bizzat hissettim. Bu güzelliği

Türk olduğum için değil yabancı ülkeleri de görmüş, Almanya, Pakistan ve Kıbrıs’ ta bulunmuş ve yaşamış bir kişi olarak söylüyorum. Bizim ülkemiz en az

en güzel denilen ülkeler kadar güzel ve onlardan hiç aşağı değil, hatta birçok alanda onlardan daha güzeldir. Bu güzellikler gerek Batı Anadolu’ da gerek

Doğu Anadolu’ da da böyledir.

Bu yerleri bilmem gördünüz mü? Gördü iseniz çok mutlu olmalısınız. Görmediyseniz, ne duruyorsunuz, hemen fırsatını bulun, yaratın ve bu yerlere gidin.

Hasta iseniz ilaç almayın, doğaya çıkın. Temiz hava, bol oksijen alın, doğayı tanıyın, hayata olumlu bakın! Bakın o zaman nasıl ilaç almadan

iyileşeceksiniz.
Görev icabı uzun süreler bulunduğum Diyarbakır, Batman, Siirt, Hakkari, Van, şırnak’ ta da bu güzellikleri gördüm. Mardin Midyat’ ın Beyaz Su denilen

yeri, Silopi’ nin Derebaşı bölgesi, Hakkari’ nin Üzümlü bölgesi birer doğa harikasıydı. Tıpkı Antalya’ nın Düdeni, Denizli’ nin Pamukkalesi, Apfrodisiası,

Burdur’ un İnsuyu Mağazası, Antakaya’ nın Harbiyesi gibi.

Ama son yıllarda gerek TV’ lerimiz gerek medya dediğimiz organlar yanlızca intihar eden insanları, öldürülen insanları, trafik kazalarını, dövülme olaylarını

gösteriyor. Bu hem insanlarda tansiyonları yükseltiyor, hem kalp krizine neden oluyor hem de ülserleri azdırıyor. Sanki herkes karamsar havada birleşmiş

gibi... Sanki biz üzülmeye mutsuzluğa mahkümmuşuz gibi...

Çanakkale ilinin de gerek arkeolojik yönü gerekse TürkDevleti’ nde işgal ettiği kahramanlık yönü ile Gaziantep ve Kahramanmaraş ile birlikte anılması

gerektiğini gördüm. Gezdiğimde ve incelediğimde gördüm ki; bu antik kentlerde, geçmişte ve gelecekte kullanacağımız, tarih mirasında ülke olarak

üzerimize düşen görevleri tam layıkı ile yapmamışız. Yaptık diyen yanılğıya düşer.

Biz ülke olarak, hükümetler, bakanlıklar, valilik, kaymakamlık ve belediye başkanlıkları olarak mirasımıza daha duyarlı dört elle sarılmalıyız.

Bu muhteşem yerlere sahip olan bu ülke, onlara yeteri kadar ilgi ve ihtimamı şimdiye kadar pek göstermemiştir. Ama vakit geç değildir. Bari bundan sonra

hep beraber el ele şimdiye kadar bu yerlerden esirgediğimiz ilgiyi artan bir hızla gösterelim. Bu yerleri kirletmeyelim, bu yerleri gözümüz gibi koruyalım, bu

yerler bizim milli servetimiz, turizm gelirimiz ve tarih mirasımızdır.

Biz de Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları olarak daha ziyade Jandarma Genel Komutanlığı ağırlıklı yakın kışlalardaki, garnizondaki personel, malzeme, araç

gereç ile, istendiğinde bu yerlere destek vermeye hazır olalım. Bu konu için kanunlarda engel varsa, tüzük ve yönetmeliklerde uygun durumlar yoksa,

uygun durumlar yaratmak için öneriler hazırlayalım. Bu yerleri nasıl vatanımızı korumak için yurt sathına garnizon garnizon, Kışla kışla yayılmışsak, bu

ölçüde duyyarlıkıla yayılalım ve bu eserleri ayağa kaldırmak ve korumak için biz de Silahlı Kuvvetler olarak el ele verelim, durumdan vazife çıkaralım ve bu

yerleri koruyalım.

NE NEREDE, NASIL GİDİLİR

İSTANBUL

Aya İrini: Topkapı Sarayı’ ndadır.
Topkapı Sarayı: Sultan Ahmet Meydanı’ ndadır.
Sultan Ahmet Meydanı: Sultan Ahmet Camii yanındadır.
Ayasofya Müzesi: Topkapı Sarayı yanıdır.
Hipordom: Sultan Ahmet Meydanı’ ndadır.
Kapalı Çarşı: Sultan II. Mahmut yapımıdır.
Süleymaniye Camii: Eminönü yanındadır.
Harbiye Müzesi: Edirnekapı / İstanbul’ dadır.

ANTALYA

Antalya Müzesi: Konyaaltı Caddesi üzerindedir.
Olimpos Antik Kenti: Kemer Kumluca Karayolu sapağından 50 m sonradır.
Düden şelalesi: şelale kentin 12 km kuzeyindedir.
Manavgat: Side’ ye 7 Km sonradır.
Aspendos Antik Kenti: Antalya - Alanya karayolu üzerinde Belek sapağını geçtikten sonra 14.5 km sonradır.

MERSİN

Kızkulesi: Yörenin en önemli turizm merkezidir.
Alahan Manastırı: Mut - Karaman yolu 3’ üncü km’ sindedir.
Tarsus: Mersin’ in 30 km doğusundadır.
Eshab-ı Keyf Mağarası: Tarsus’ un 4 km kuzeybatısında, Ulaş köyü yakınındadır.

MUşLA

Mozaik Müzesi: Dünyanın en iyi 3. mozaik müzesidir mutlaka gidilmelidir.
İasos Antik Kenti: Milas yolundan ayrıldıktan 18 km sonradır. Kıyıkışlacık köyündedir.
Baybassos Antik Kenti: Orhaniye’ den Turgutlu sadece 25 km’ dir.
Bozukkale / Loryma Antik Kenti: Marmaris’ ten Bodrum’ a doğrudur. Tekne ile gidilir.
Sarıgerme: Dalaman hava alanına yakın.

FETHİYE

Telmasos: Telmasos kayalıklardan Fethiye’ ye her daim bakıyor.
Ölüdeniz: Fethiye’ den Ölüdeniz 14 km’ dir.
Patara Antik Kenti: Kalkan’ dan Fethiye’ ye 10 km’ dir.
Pınara - Sidyma Antik Kenti: Fethiye ve Kalkan ormanındadır.

KAş

Kekova: Mavi yolculuk günü birlik geziler için tekne kiralanmaktadır.
Kaleköy / Simena Antik Kenti: Kaş’ tan,Demre ya da Üç Ağız’ dan tekne ile gidilir.
Çayağız (Andriake) Antik Kenti: Demre çayının denize döküldüğü yeridir.

NEVşEHİR

Kapadokya:Peribacaları’ nın bulunduğu yerdir.
Meryem Ana Kilisesi: Göreme Açıkhava Müzesi yanıdır.
Avanos: Kızılırmak kıyısındaki Avanos bölgenin en yeşil yeridir.
Ürgüp: Bölgenin en gelişmiş turizm cennetidir.
Yer Altı şehri: Kapadokya gezisinin en heyecan verici yerleridir.

ÇANAKKALE

Troya: Çanakkale - İzmir yolunun 30’ uncu km’ sidir.
Assos Behramkale: Küçükkuyu’ dan Assos’ a gidilir.
İde Kaz Dağı: İlk defa güzellik yarışması yapılan ve üç güzelin yarıştığı yerdir.

BURSA

Osmanbey Müzesi: Bursa şehri içindedir.
Siye ve Triya: Eski Rum Köyüdür. Mudanya’ dadır. Mudanya’ ya 7 km’ dir.
Sertabat şelalesi: Bursa Arkan yolunun 14’ üncü km’ sindedir. Kestel’ e 74 km’ dir.

BALIKESİR

Manyas Kuş Cenneti: Manyas’ tadır. Bandırma’ nın 16’ ıncı km’ sindedir.
Kzikos Antik Kenti: Erdek ilçe merkezine 12 km’ dir.
Ayvalık şeytan Sofrası: Ayvalık’ tadır.

EFES (İZMİR)

Efes Antik Kenti: Antikitenin en güzel şehridir. İzmir - Aydın otoyolu açlınca iyice kısaldı.
Meryem Ana Evi: Efes Antik Kenti’ nin üst kapısından çıkılır, küçük bir Bizans kilisesi vardır.
Devlet Agorası: 160x56 m ölçülerindedir. Agora ortasında Mısır tanrısı Isis’ e ait tapınak temeli vardır.
Efes Antik Tiyatrosu: Panayır Dağı’ na bu yirmi dört bin kişilik tiyatro Hellenistik dönemde yapılmıştır.
Celsius Kütüphanesi: Kitap zenginliği ile muhteşemdir.

BERGAMA

Kızılavlu Kilisesi: Bergama’ da Akropol çıkışına doğru sağdadır. Tanrı/Kral Serapis’ e adanmıştır.
Akropol: Bergama’ da en tepede geniş bir yerleşim alanıdır. Zeus Sunağı Berlin’ e götürülmüştür.
Akslepion: Bergama’ da askeri kışla dibindedir. Tedavi merkezidir.

FOÇA

Fokai Antik Kenti: Çok iyi korunmuş bir yerdir. Görülmesi mutlaka gereklidir.

MARDİN

Deytül Zeferan: Mardin’ e 5 km’ dir. Süryani baş kilisesiydi.
Dara - Oğuz: Nusaybin yolu üzerindedir. İran’ ın yazlık payitahtı sayılıyordu.

KAYSERİ

Kaniş - Kültepe: Kent merkezine 22 km kuzeydoğu yönündedir.

AYDIN

Tralleis Antik Kenti: Aydın’ a girerken karayolundan görülüyor.
Nysa Antik Kenti: Aydın - Denizli karayolu üzerinde Aydın’ dan 34 km sonra ulaşılan Sultanhisar içerisindedir.
KUşADASI

Selçuk: Kuşadası yakınında, Ayasuluk tepesine yakındır. Tarihi St. John kilisesi (Aziz Yahya) buradadır.
Xation: İzmir Kuşadası kavşağına geldiğinizde sağdaki antik kenttir.

SÖKE

Didim Yenihisar: Antik Didyma kentinin bulunduğu ören yerindedir.
Miletos: İzmir - Aydın yolunda Ortaklar’ dan sağa dönüp Söke’ yi geçiyorsunuz. Yolunuzun önünde Millet tabelasını görüp sola dönün.

TRABZON

Sümela Manastırı: Trabzon’ dan Maçka 24 km, Maçka’ dan Sümela Manastırı 17 km’ dir.

ÇORUM

Çorum Müzesi: Çorum şehri içindedir. Görülmeye değer.
Hattuşaş Antik Kenti: Çorum şehrine yakındır. Çorum karayoluna 7 km’ dur.
Alacahöyük: Boğazköy’ ün 34’ üncü km’ sindedir. Çorum’ a 45 km’ dir.

KARS

Ani Harabeleri: Kars sınırına 45 km’ dir. Dünyanın en iyi korunan yerlerindendir.

DOşUBEYAZIT

İshak Paşa Sarayı: Doğubeyazıt’ a 5 km’ dir. Mutlaka görülmelidir.

VAN

Van Gölü Akdamar Adası: Mutlaka görülmelidir.

URFA

Harran medeniyetinin kalıntıları görülmelidir. Urfa yolu 44 km’ dir. Balıklı Göl görülmelidir.

AFYON

Yazılıkaya Midas şehri: Eskişehir ya da Çifteler yolundan gelinebilir. Yazılıkaya köyü yanındadır.

KÜTAHYA

Kütahya Macar Evi: Macar Kralı’ nın 1 yıl kaldığı evdir.
Kütahya Çinili Camii: Çinilerle süslenmiş bir camidir.

DENİZLİ

Pamukkale: Kalsiyum karbonatlı oluşumların bulunduğu yerdir. Denizli’ ye 7 km’ dir.
Aphrodisias: İzmir - Denizli karayolu üzerinde Kuyucak yakınından sağa Karacasu yönüne 37 km gidince Geyre’ ye ulaşır. Burası Aphrodisias’ tır.

ANADOLU TARİH KRONOLOJİSİ

ANADOLU TARİH KRONOLOJİSİ

1. Anadoluda tarih öncesi prehistorik çağ:

a) Taplayıcı Dönem İÖ 60.000 - 15.000

b) Mezolitik Dönem İÖ 15.000 - 7000 (Mağaralarda renkli duvar resimleri yapılmaya başlandı.

c) Üretici neolitik dönem İÖ 7000 - 5000 (yerleşik düzene geçiş ana tanrıça Kybele)

d) Kalkolitik dönem İÖ 5000 - 3000 (artık seramik kaplar vardır mezarlar konut dışında yapılmaya başlanmıştır)
2)Anadoluda tarih çağlarına doğru geliş nasıl oldu:

* Tunç Bronz Dönemi: İÖ 3000 - 2000

* Çömlekçi Çarkçı, Kent Dokusunda Gelişme Dönemi:

* Truva 2 (İÖ 2500 - 2200, Hatti İÖ 2500 - 2000, Hurri İÖ 1800 - 1270, 4. Turuva Dönemi İÖ 1800 - 1275 dönemi)

* Kent Devletlerinden Siyasi Birliğe Doğru Hitit Dönemi İÖ 2000 - 1180

* İÖ 2000 - 1700 erken krallık dönemi

* İÖ 1750 - 1400 eski krallık dönemi

* İmparatorluk dönemi İÖ 1400 - 1180 (Kadeş anlaşması Hitit - Mısır İÖ 1269 dünyanın ilk yazılı anlaşması)

* Karanlık Çağ Dönemi İÖ 1180 - 750

* Geç Hitit Krallığı İÖ 1200 - 700 (demir çağı başlıyor)

* Urartu Uygarlığı Dönemi İÖ 900 - 580

* Filik Uygarlığı Dönemi İÖ 750 - 300

* Lidya Uygarlığı Dönemi İÖ 750 - 546 (Lidyada tarihte ilk para kullanımı başlıyor)

* Pers Dönemi İÖ 546 - 334 (Pers uygarlığı anadoluda görülüyor)

* Büyük İskender dönemi İÖ 323 - 30 (Kent devletine dönüş başlıyor)

* Roma Egemenliği Dönemi İÖ 30 İS 395 (artık hristiyanlık anadoludadır)

3) Doğu Roma Bizans Çağı: İS 395 - 1453

* İkona Klast (Tasvir Kırıcı Dönem İS 726 - 843)
* İstanbul İslam Kuşatmasında (Anadolu İslam Kültürüyle Tanışıyor İS 670 - 678 - 716

* Latin İşgali İS 1204 - 1261

4) Türkler Anadoluda (Artık Türk Dönemi Başlıyor İ.S. 1071 Malazgirt Savaşı)

* İ.S. 11 Yüzyılda Türk Akınları Başlıyor Malazgirtten sonra anadoluda kitlesel yerleşmeler görülüyor ilk başkent İznik artık haçlı seferleri başlıyor.

* İkinci Başkent Konya dır (12. yy anadoluda ilk Türk devletleri olan danışmentliler, artuklular, mengücükler, saltuklular görülüyor.

5) Anadoluda Selçuklu Devleti Hüküm Sürüyor (İS 1071 - 1308) (Kent Sülüetinde Değişim yeni yapı türleri, yeni bir anlayış, hoşgörü ortamında Türk İslam

Kültürü artık anadoluya yerleşiyor.

6) Moğol İstilası 1243 - 1308 Anadolu Moğolların istilası altındadır

7) 14. yy da anadoluya Akkoyunlular, Karakoyunlular, Karamanoğulları, Hamitoğulları, Çandaroğulları, Germiyanoğulları, Aydınoğulları, Menteşeoğulları,

Dulkadiroğulları, Ramazanoğulları ve son olarakda Osmanoğulları anadolu topraklarında kendilerine bölüm bölüm yer buluyorlar.

8) Osmanlı Çağı İS 1299 - 1923 ( 600 kadar yıl sürdü 36 padişah geçti 2 padişah 2 defa saltanat sürdü.

9) Türkiye Cumhuriyeti Dönemi 29 Ekim 1923 le başladı Mustafa Kemal Atatürk tarafından Cumhuriyet Kuruldu halen bu dönemi yaşıyoruz

 

BENİM BABAM BİR KAHRAMAN

Merhaba,benim adım Selim Ekinci. İlkokul 3. sınıfa gidiyorum. 8 yaşındayım. 5 yaşındaki kardeşim Mustafa, annem ve babamla birlikte Rize’ nin bir kıyı 

kasabasında oturuyoruz.

Siz sekiz yaşında olduğunuz zamanları hatırlıyor musunuz? Çoğu yetişkine bu soruyu sorduğumda sekiz yaşındayken hayatın çok kolay olduğunu, çünkü

o zamanlar hiçbir sorumlulukları olmadığı cevabını veriyor. Benim hayatım hiç de kolay değil. Yaşadığımız kasabada pek çok arkadaşım var. Onlarla aynı

okula gidiyoruz. Pek çok şeyi birlikte yapıyoruz. Ama benim hayatım arkadaşlarımınkinden biraz farklı. Çünkü benim babam bir Güneydoğu gazisi. Ben

doğmadan çok önce dağlarda savaşmış, silah kullanmış cephede ateş altında kalmış.  Annem, babamın kötü anıları olduğunu, bu anıların zaman zaman

onu çok rahatsız ettiğini ve bu yüzden böyle aksi ve sinirli olduğunu söylüyor. Bu ilkbaharda , kasabamızda yaşananları görene kadar “Ama bu haksızlık.

Diğer çocukların babalarının böyle kötü anıları yok. Ve o çocukların babaları benim babam gibi aksi değil” diye düşünüyordum. Ama şimdi biliyorum ki o bir

kahraman. Babama neden madalyası olmadığını sorduğumda, yakında geleceğini söylüyor. Hep aynı şeyi söylüyor ama hala madalyası yok. Madalyası

olmasa da benim babam bir savaş kahramanı. Biliyorum. Çünkü bunu bana ve tüm kasabaya ispatladı. Birkaç ay öncesine kadar babamın bir gazi olması

hiç hoşuma gitmiyordu. Evin içinde sinirli sinirli gezip bize emirler vermesi, bazı geceler uykumun en tatlı yerinde “Baskın, baskına uğradık herkes silah

başına” diye bağırarak hepimizi yataklarımızdan fırlatması, hafta sonu tatilimde ben çizgi film izlemek isterken sürekli savaş filmleri ya da haberleri izlemesi

ve ardından da beni oturtup savaş anılarını anlatmasından sıkılmıştım. Hele en son doğum gününde olanlar Annem ve kardeşimle birlikte ona muhteşem bir

pasta yapmıştık. Babamın doğum günü diye, sabah erkenden kalkıp saatlerce o pasta için uğraşmıştık. Sonra o uyurken mumları yakıp, pastayla odasına

gittik ve iyi ki doğdun diyerek onu uyandırdık. Babam uyanıp da yanan mumları görünce sanırım savaş alanındaki ateşler  aklına gelmiş. Ani bir hareketle

pastayı duvara yapıştırdı. Bunu isteyerek yapmamıştı. O da üzüldü biliyorum. Bu olay babama  hiçbir zaman sessizce  yaklaşmamamız gerektiğini bize

öğretmişti. Ama yine de bu olay babamın doğum gününü kutlamamızı engellememişti.

Hayatım gerçekten de kolay değil. Sürekli bana sorumluluklarımı hatırlatan bir babam var. Aileme olan sorumluluğum, ülkeme olan sorumluluğum Hemen

her fırsatta babamın ülkesine olan sorumluluğunu nasıl yerine getirdiğini bana örnek vererek, ev işlerine yardım etmemi söylemesi de hayatımı hiç

kolaylaştırmıyor.

Babamı tabi ki seviyorum ama,  yakın zamana kadar, onun da diğer babalar gibi olmasını istiyordum. Artık istemiyorum Neden mi ? Çünkü onu farklı kılan

özelliğnin ne olduğunu artık biliyorum. O ailesine, ülkesine ve tüm insanlara karşı sorumluluk hisseden biri. Bu yüzden savaşta gazi oldu. Bu yüzden tüm

kasaba felaket karşısında paniklerken, o , zor durumdaki insanları kurtarmak için hiç tereddüt etmeden harekete geçti.

Bir ay kadar önce, bitişik komşularımız Necdet amcalar bize oturmaya gelmişlerdi. Onların da benim yaşımda bir oğulları var. Birlikte iyi zaman

geçiriyorduk. Büyükler sohbet ediyor, biz de bir kenarda oynuyorduk. Derken ne olduysa babam sesini yükseltmeye başladı. Necdet amca da ona aynı

şekilde karşılık verdi. Biz daha ne olduğunu bile anlamadan hışım gibi kapıdan çıkıp gittiler. Çok üzülmüştüm. Babam hala arkalarından bağırıp,

söyleniyordu. Ben ve kardeşim tabi derhal odamıza gönderildik. Ortalık sakinleşince annem bizim odaya geldi. Babamın, Necdet amcayla niye kavga

ettiğini sordum ona.

-Bak yavrum, siz  çocuklar da bazen çok sevdiğiniz bir arkadaşınızla oynarken bir konuda anlaşmazlığa düşüp kavga edersiniz değil mi?

-Evet anne. Peki babamların anlaşamadığı konu nedir ?

-Yetişkinler de bazen çocuklar gibi davranır. Bu seferki kavganın konusu bahçe duvarımız. Geçen yıl babanın bahçe duvarımızı yükselttiğini biliyorsun.

Necdet amcan da bu duvarın görüntüsünden rahatsız. Oysa ki baban bahçeyi yüksek duvarlarla çevirdiğinde  kendini daha güvende hissediyor.

-Peki neye karşı kendini güvende hissediyor anne? Yoksa yan bahçede bilmediğim bir tehlike mi var ?

-Hayır yok Selim. Babanı rahatsız eden tek şey anılar. O yüksek duvarların ardında kendisini korumaya almak istiyor.  Bazen  savaştığı o dağlardan

aslında hiç geri gelmediği duygusuna kapılıyorum yavrum.

Annemin söylediklerinden hiçbir şey anlamamıştım. Ama ertesi gün okula gittiğimde konunun ev sınırlarını çoktan aştığını anladım. Bir kaç gün sonra

arkadaşlarımın çoğu benden uzak durmaya başlamıştı. Babamın huysuzluğu okul hayatımı mahvediyordu. Ne vardı  sanki o yüksek duvarları yapacak .

Bütün çocuklar babamın aklından zoru olduğunu söylüyorlardı.
Babamla Necdet amca arasındaki küslük sürüyordu. Sanırım beklenmedik bir olay yaşanmasaydı uzun süre küs kalacaklardı. Bu öyle bir olaydı ki tüm

kavgaların, dargınlıkların unutulmasını gerektiriyordu.

Kasabamızın ortasından geçen güzel bir nehir vardır. Üstündeki pek çok köprü kasabanın iki yakasını birbirine bağlar. Nehir bir yandan da bu bölgeye

hayat verir. Köylere, tarım alanlarına  verilen sulama suları ondan gelir. Kıyı boyunca yapılan parklar, çay bahçeleri yaz akşamlarında tüm ailelerin

buluştuğu , gündüzleri çocukların koşup oynadığı mekanlarla doludur. Ama ilkbaharda , yağmur zamanı gelince biraz ürkütücü olur. Rengi değişir. O berrak

suları kararır. Homurdayarak ilerleyen bir yaratığa benzer. Her ilkbaharda babam beni nehir kıyısına götürüp, o homurdanan yaratığa korkusuzca  bakmamı

isterdi. Birkaç hafta böyle akıp sonra yine eski güzel ve uysal  haline geri dönerdi. Ama bu yıl öyle olmadı. Aniden ısınan hava karların eriyip yağmur

sularına karışmasına neden olmuş. Bu bahar nehir, her zamankinden çok daha ürkütücü ve çok daha güçlüydü. Suların uğultusunu evde otururken bile

duyabiliyorduk. Yerel televizyon kanalları nehrin yer yer taşıp sel baskınlarına yol açtığı, insanların ve hayvanların öldüğü haberlerini vermeye başlamıştı.

Mahallede herkes tedirgindi ve korkuyordu. O gece kapının sertçe vurulmasıyla  hepimiz  yataklarımızdan fırladık. Nehir taşmaya başlamış ve kıyıya yakın 

oturan  bir arkadaşımın  evini su basmıştı. Ailesi de değerli eşyalarını toplayıp biraz daha yüksekte olan bizim eve gelmişlerdi. Bu bizim için çok eğlenceli

bir durumdu. Ama babamın yüzünün ifadesinden hiç de eğlenmediğini anlamıştım. Bütün yetişkinleri ilk kez böyle görüyordum. Babam genellikle fazla

gülmezdi ama bu gece bakışları  her zamankinden daha karanlıktı. Sanki bizim yanımızda değil başka bir yerde başka bir zamanda yaşıyor gibiydi. Annem

ve arkadaşımın ailesi ile oturup , annemin yaptığı sıcak sütlü kahveleri içiyorduk ki birden babam ayağa fırladı:

-Kaybedecek zaman yok. Sel geliyor. İnsanların uykuda yakalanmaları çok tehlikeli olur diyerek yağmurluğunu giydi, uzun lastik çizmelerini ayağına

geçirdi ve gecenin karanlığında kayboldu. Pencereden onun gidişini seyrederken daha büyük ve güçlü olamadığım için çok üzgündüm. Bu kadar korkunç

bir havada tek başına nehre  doğru gitmesine engel olamadığım ya da  onun yanında olamadığım için kendimi asla affetmeyeceğim. Karanlığın içinde el

fenerinin ışığı kayboluncaya kadar arkasından baktım. Onu koruması için Allah’ a  yalvardım. Homurdayan canavar insanları tehdit ediyordu. Ama  bizim

evimiz yüksek bir tepenin üstündeydi.O yüzden burada güvendeydik. En azından annem bana böyle söylemişti. Neden burada bizimle sütlü kahve içmek

dururken o canavarla savaşmaya gitmişti ki ? Ancak ertesi gün , sele uykuda yakalanıp, kaçmaya fırsat bulamayan insanlar hakkında duyduklarımdan

sonra babamın neden o gece güvenli evini bırakıp kıyıya gittiğini  anlayabilmiştim. Sabah uyandığımda yağmur olanca hızıyla yağmaya devam ediyordu.

Penceremden gördüğüm manzara tüylerimi diken diken etmeye yetmişti.  Nehre yakın olan evlerin sadece çatıları görünüyordu. Bizim mahallede hiç

apartman yoktu zaten tüm evler ya tek katlıydı ya da iki katlı. Sel koca mahalleyi yutmuş ama hala aç bir canavar gibi bizim evimize de göz dikmişti. Nehir

kıyısında tırmandığımız, dallarına hamak kurup sallandığımız ağaçlar, kökleri havada önlerine gelen her şeye çarpıp yıkarak ilerleyen bir devin elleri

olmuşlardı şimdi. Hemen aşağı koştum babam nerdeydi acaba? O gece, babamı beklerken pencerenin önünde uyuya kalmıştm. Babam sabaha karşı eve

dönmüş ve beni pencerenin önündeki koltukta uyurken bulup yatağıma taşımış. Rahatlamıştım. Babam geri dönmüştü. Canavarın kocaman elleri ona

uzanamamıştı. Bu arada evimiz bayağı kalabalıklaşmıştı. Salonda , mutfakta her yerde tanıdığım tanımadığım insanlar bir köşeye kıvrılmış kendi aralarında

konuşuyor, bazıları yorgun, bitkin uyukluyordu. Anlaşılan babam ulaşabildiği her evi gezmiş, mümkün olduğunca çok insanı bizim eve getirmişti. Aralarında

benim sınıfımdan olan bir çocuk da vardı. Herkes  güvendeydi işte. Birden, bahçeden gelen bir kadın çığlığıyla herkes dışarı fırladı. Arka sokaktan  Necdet

amcanın sesi geliyordu. “Hakan Hakan” diye bağırıyordu. Hakan’ nın annesi ise sokakta bir o yana bir bu yana koşup duruyordu. Annem ağlayan Nurol

teyzeyi sakinleştirmeye çabalıyordu. Babam ise küslüğü, kavgalarını unutmuş Necdet amcanın yanına gitmişti bile. Nurol teyze   ağlıyor, kesik kesik

konuşuyordu :

- “Sabah kalkar kalkmaz bahçeye koştu. Köpeğini göremeyince çok üzülmüştü. Onu aramaya çıkalım diye bana yalvardı ama ben dinlemedim. Nerden

bileyim kendi başına aramaya  çıkacağını..”

Allah’ ım ne olur kötü bir şey olmasın. Ne olur Hakan iyi olsun. İçimden sürekli bunları söylüyordum.Ne olur Allah’ ım Hakan, nehrin ulaşamayacağı bir

yerde olsun. Ağlamamaya çalışıyordum ama çok korkmuştum. Herkes sokaklara dağılmış Hakan’ ı aramaya başlamışlardı. Bağıran insanların sesleri   sel

sularının uğultusuna karışıp kayboluyordu. Yağmurun da dinmeye hiç  niyeti yoktu. Ulaşılabilecek her yere bakılmış ama Hakan’ dan bir iz bulunamamıştı.

Bir kaç saat sonra sırılsıklam halde herkes evlerine dönmüştü.. Nurol teyze ve Necati amca dışında herkes.

 Hava kararıyordu ve umutlar da, yavaş yavaş tükenmeye başlamıştı.
 
Penceremden dürbünümle bakıp çevreyi gözden geçiriyor, Hakan’a ya da köpeğine ait bir iz görmeye çalışıyordum. O anda karanlığın içinde bir adamın

siluetini fark ettim. Bir şey sırtlanmış sel sularına doğru hızla  ilerliyordu. Daha dikkatli baktığımda o adamın babam olduğunu anladım. Hiç düşünmeden

odamdan çıktım, olanca hızımla evin kapısından sokağa fırladım. Koşmaya başladım. Bir yandan da  avazım çıktığı kadar bağırıyordum “Baba, baba !” “

Geri dön baba !...” Beni duymamıştı.  Azgın nehrin sesi, tüm sesleri yutuyordu. Daha fazla ilerleyemezdim. Toprak, her adımımla hareket etmeye

başlamıştı. Soğuğa ve yağmura rağmen orada beklemeye karar verdim. Güvenli olacağına inandığım bir mesafeden babamın siluetini gözden kaçırmamaya

çabalıyordum. Yüreğimin sesini hiç böyle güçlü duymamıştım. Kalp atışlarım kulaklarımı zonklatıyordu. Babamın bir ağaca bir şey bağladığını gördüm.

Ardından, sırtında taşıdığı şeye sarılıp kendini canavarın kollarına attı. “Hayır baba!” Beni duyması imkansızdı. Sular onu o kadar hızlı götürdü ki , bir an

sonra gözden kaybolmuştu .

Eskiden kalbimin durduğu yerde şimdi ateşten bir top vardı ve çok canımı yakıyordu. Hiçbir şey düşünmeden  yürüdüm. Eve dönmüştm.  Annemin beni

kapıda beklediğini ve bana bağırdığını hatırlıyorum. Daha sonra da beni kurulayıp kendi yatağına yatırdığını “Gözlerimi kapatıp tüm bunların bir rüya olmasını

diledim. “Allah’ ım gözlerimi açtığımda bu kabus bitmiş olsun, babam başucumda olsun, lütfen Allah’ ım” O gece ateşim yükselmiş. Uzun süre ıslak ve

soğukta kalmıştım. Kendime geldiğimde ertesi gün akşam olmak üzereydi. Annem başımdaydı ama babam yoktu. “Babam döndü mü ?” Annem bana

cevap vermek yerine eğildi ve bana sımsıkı sarıldı. Sanırım benden göz yaşlarını gizlemeye çalışıyordu. “Peki bir haber var mı?” “Hayır hiçbir haber yok.” “O

zaman hala ümit edebiliriz anne” Ve ümit ettik, bekledik. Bir gece daha geçti. Herkes için uzun bir gece. Babamdan da Hakan’ dan da hiç haber yoktu.

Ertesi sabah, yağmur durmuş güneş açmıştı.. Sel suları kurtarma ekiplerinin çalışmalarına olanak verecek kadar durulmuştu.

Babam, Hakan ve Hakan’ ın köpeği Fıstık nehrin bayağı aşağısındaki  bir evin balkon demirlerine  takılı   bulunmuşlar. Babam, Hakan’ ın kıyıdan

ulaşılamayacak bir yerde  çamura batmış boğulmak üzere olduğunu görmüş. Kendisini sağlam bir ağaca bağlayıp, garajda duran eski bahçe kapımızı da

sal gibi kullanarak  ona ulaşmaya çalışmış. Ulaşmış da. Ama  sel sularının gücü ipi kopartınca sürüklenmeye başlamışlar. Epey sürüklendikten sonra

babam bir evin balkon demirlerini yakalamayı başarmış. Hakan’ ı  salın üzerinde tutup, bir yandan da   demirlere tutunarak kendilerini güvenli bir yere doğru

çekmeye çalışırken  suların sürüklediği  bir araba üzerlerine doğru  gelmiş. Babam Hakan’ ı ittirmiş ancak kendisini zamanında kurtaramamış. Bir bacağı

demirlerle arabanın arasına sıkışıp kalmış. Yardım gelinceye kadar yaklaşık  20 saat  o şekilde kalmış.

Hakan, uzun süre hastanede yattı. Çok su yutmuş. Çok da üşümüş Doktor, Hakan’ nın akciğerlerinin ciddi hasar gördüğünü ve hayatı boyunca ağır bir iş

ya da hızlı sporlar yapmaması gerektiğini söylemiş. Ama şimdi çok iyi ve sağlıklı. Her gün birlikte okula gidiyoruz.

Hakan’ ın köpeği Fıstık artık aramızda değil. Orada yardım beklerlerken babam onun öldüğünü fark etmiş ancak Hakan yine de ona sıkı sıkı sarılıp

kurtarma ekipleri gelinceye kadar kucağından bırakmamış.

Babamın ise artık bir bacağı yok. Kurtarma ekipleri çok geç gitmişler onları kurtarmaya. Aslında kurtarma ekibinin bir suçu yok. Öyle bir havada oraya hiç

kimse gidemezdi. Oraya gitmek için insanın ya deli olması, ya da  ancak bir gazinin taşıyabileceği bir sorumluluk duygusu taşıması gerekirdi. Benim

babam gibi.

Necdet amca, babamdan hem özür diledi, hem de oğlunun hayatını kurtardığı için ona müteşekkir olduğunu söyledi.

Artık kasabada her şey normale döndü. Herkes rutin hayatını sürdürüyor.. Okuldaki çocuklar yine babamın aklından zoru olduğunu söylüyorlar. Necdet 

amca da, ara sıra  manzarasını bozan yüksek duvarlardan bahsediyor. Olanları kimse hatırlamıyor bile. Ama ben artık okuldaki çocukların ne söylediğine 

aldırış etmiyorum. Babamın, diğer çocukların babalarına benzemesini de istemiyorum. O gece, babamın, hiç belli etmese de, ne kadar sevgi  dolu bir yürek

taşıdığını keşfettim. Ve de onu ne kadar çok sevdiğimi “şimdiye kadar bunu ona söyleyemedim ama bir gün mutlaka söyleyeceğim.” “Seni çok seviyorum

baba, ve seninle gurur duyuyorum.!”

 

Bu Güzide Vatanın Üzerinde Bağımsız, Özgür Yaşama Hakkını

Bizlere Sağlamak AmacıylaCanlarını Veren Aziz şehitlerimizi18 Mart şehitler Günü’ nde Rahmetle Anıyor, Geride Kalanlara Sabır Diliyoruz

 

SAYFA BAŞINA DÖN