|
|
23. yıl tebliği Uzun bir süreç... Her veri, bilgi ve belge bir çok an’ ın izlerinde “Gaziler” dergisi potasında eridi. şehit ve Gazi olgusuna, politik, ekonomik, sosyal ve popülist kaygılardan uzak, araştırmacı, sorguluyucu bir mantıkla ve objektif bir gözlük takarak yaklaşıldı. Türkiye’ de ilk kez Mart 1922’ de, gazilerin, yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntıları; resmi geçit töreni dışında ve hamasi edebiyat yapmadan kamuoyu gündemine taşıyan... şehit ve Gazi üzerinde dönen politik, ekonomik ve şahsi çıkar dolaplarını deşifre eden... Kan sıkıntısı çekilen sıcak savaş döneminde, şubat-1993’ de ‘Kan Bağışı’ kapampanyası ile siyasetçilerin, ordunun, yetkililerin, iş dünyasının ve halkın takdirine mazhar olan... Yabancı ülke gazilerine tanınan yasal hakları, uygulanan programları, tasarlanan projeleri, gazi organizasyonlarını ve işlevini Türk gazilerinin bilgisine sunan... “Gaziler” Dergisi ve çalışanlarının iddiası şudur: ile aldık. Gücümüz ise; dördüncü kuvvet basından kaynaklanır. Amacımız; gazilik kavramının derinliğine inmek, tüm detayların ortaya çıkmasına aracı olmak, gazilerin bilinç düzeyini yükseltmek, kamuoyunu bilgilendirmek ve yetkilileri harekete geçirip, izlemektir. Ancak, tüm bu faaliyetler gerçekleştirilirken zaman zaman bazı yetkililer tarafından araştırılmadan, değerlendirilmeden önyargılı tavırları ile karşılaşmaktayız. Elbette ak ile kara ortaya çıkmalı... şehitler ve gaziler üzerine politik ve ekonomik çıkar amaçlı manipulasyonlar deşifre edilmeli... Bu noktada herkes hem fikir. Ateş olmayan yerden duman tütmez... Ama duman hanfi yönde? Bunun yanıtını düşünerek, tartışarak ve inceleyerek bulmaya çalışalım. Günah keçisi olmak kimsenin kabulleneceği bir durum değildir. Dezenformasyon tuzaklarından kurtulalım ki, kafalar karışmasın. Kore Savaşı’ ndan bugünlere, 50 yılı aşkın bir süreçte gazilik kavramını karıştırdığımızda; yeterli ilgi gösterilmeyen, bir kaç kurum dışında desteklenmeyen ve problemleriyle giderek büyüyen bir çerçeveyi karşımızdaki duvarda çivili görürüz. Bakmasanız ya da görmemezlikten gelseniz de o, duvarda anlaşılacağı günü bekler. Gazilik olgusunu yardım, bağış gibi konulara indirgemeden irdelemenin tam zamanıdır. Konuya yardım, bağış persfektifinden bakmak gazilere yapılan en büyük haksızlıktır. Onların cesur birer kahraman olduğunu unutmaktır. Anayasa’ nın 61. maddesi gazilere gereken önemin eşit şekilde verilmesini hükmeder. Ancak, onlarca hükümet gazilik kavramını ihmal etmiştir. Gazilerle ilgili bir çok yasa ya meclis raflarında ya da henüz hazırlanmamıştır. Türkiye’ nin jeopotik konumu itibariyle güvenlik sorunu en temel, en güncel meselesi olduğu konusunda hemfikiriz. Yaşadığımız terör vebası belleklerimizde yerini korumaktadır. Gelecekle ilgili kaygılar dünya devletlerinin gündemini işgal etmektedir. Kargaşa içinde yüzen bir dünyada, güvenlik sorunu ile gazilerin el üstünde tutulmasını bir arada gören uluslar güçlü olarak ayakta kalacaktır. Gazi temsilcisi dernek ve vakıflar silkelenmeli, gazilerin seslerini meclise taşımalıdır. Gazilerin; eşleri, ebeveyinleri, çocukları ve yakın çevresi ile geniş bir tabana sahip olduklarını hatırlatacak, yaklaşımları, siyasi iradeye sunmak görev kabul edilmelidir. Sivil toplum kuruluşlarının temel amaçları bu tip çalışmalarda önem kazanır. Bu konuda adım atmak istelen her kuruma, kişiye açık olduğumuzu beyan ediyoruz. Dergi sayfalarımızı, gazilik olgusu ile ilgili her türlü düşünceye, tartışmaya açıyoruz.Gün ışıgına bugüne değin gereğince (!) çıkmayan “Gazilik” meselesini aydı
Gazi Dr. Ömer Seymenoğlu, Gazilere Sağlık İndiriminde Bulunuyor Karşıyaka Göz Hastanesi Gazilerin Hizmetinde Gazilerin ortaya koyduğu yakınlık kardeşten de öte derler. Doğrudur. İzmir’ in popüler ilçelerinden Karşıyaka ilginç bir girişimle adını bir kez daha duyurdu. İlçede yer alan ve Gazi Dr. Ömer Seymenoğlu tarafından kurulan Karşıyaka Göz Hastanesi, gazilere indirimli sağlık hizmeti vermeye başladı. Gazi hastanesine rastlamadığımız Türkiye’ de, özel bir hastanenin indirimli hizmet vermesi, devleti yönetenlere de pozitif bir mesaj olmalı. Gelişmiş ülkeler gazilerine sağlık hizmeti verebilmek amacıyla yüzlerce “Gazi Hastanesi” ni hizmete sunmuşlar. Sadece gazilerin faydalandıgı bu hastaneler, gazilere sadece sağlık hizmeti vermekle kalmıyor, önünden geçen vatandaşlara “Burada tedavi olanlar, ülkemin bağımsızlığını, benim özgürlüğümü ve güvenliğimi korumak uğrunda yara aldılar” dedirtiyor. Gerçekten silah arkadaşlığı, yaşayanlar için olduğu kadar, konuya ilgi duyan hatta duymayanları bile şaşırtacak bir boyutta. Siper adı verilen bir çukurda günlerce, aylarca yaşamla ilgili pek çok şeyi paylaşıyorsunuz. Ekmeği, suyu, uykuyu paylaşıyorsunuz. Birbirinize güvenmek, ölüm-yaşam merkezli bir ortamda güven duygusunu hissetmek. Silah arkadağı, kardeşlikten öte bir şey. Doğaldır ki, yaşamak gerekiyor o duyguları kavramak için. Ve bu duygu eve dönüşte de hissettiriyor kendini. Bir şeyler yapmak istiyorsunuz silah görüşlerine yer vermek istedik. Gazilere kolaylık, fayda sağlamak isteyen düşüncelere hem bir örnek hem de motivasyon olmasını umuyoruz. Kıbrıs barış harekatına katıldınız. Bize o günlerden aklınızda kalan anılarınızdan bazılarını anlatır mısınız sayın Seymenoğlu ? - Çok anılarım var. Hangisinden başlayım bilmiyorum. Harekat başladığında ben GATA’ daydım. Orduevinin bahçesinde oturuyordum. Hiç birimizin hiçbir şeyden haberi yok. O sırada oradan bir arkadaşım geçti. “Sen burada ne yapıyorsun. Senin tayinin çıktı İskenderun’ a. 24 saat içinde orda olmazsan harp kanunlarına göre divanı harbe gidersin” dedi. Hemen idareye koştum. Doğruymuş. Oradaki 300 doktordan 3 ünün tayini çıkmış. Biri de benim. İskenderun pentabik tümen emrine. Tabi hemen İskenderun’ a gittim. Harekattan haberimiz yok. Yalnız, darbe olmuştu Kıbrıs’ ta. Kıbrıs her hareketlendiğinde buraya takviye yapılırdı. 15 temmuz günü orduevine çıktım. Çok sıcak bir gündü. Bir asker geldi kapıya “Komutanım tümen komutanımız Bedrettin Demirel Paşa sizi çağırıyor” dedi. Giyinip çıktım. Paşa: “Gazanız mübarek olsun. Senin alayın 59. mekanize alay. O alayla birlikte Erdemli’ ye hareket edeceksin. Oradan da çıkarma gemileriyle Kıbrıs’ a çıkacaksınız.” dedi. Tabi askersin, askerin görevi de savaş. Derhal alayıma katıldım. Orada eğitimli sıhhiye erlerinden oluşan seçme bir takım ayrılmış 100 kişilik.. Gittim alaya benim jipim ambulans jip. Marş basmıyor. Neyse 100 metre iterek çalıştırdık. Bunlarla suyun içine çıkıp, çıkarma yapacağız “tamam” dedik işimiz iş. Yola koyulduk. Erdemli’ ye doğru gidiyoruz. Erdemli’ de bir çamlıkta gizlenme emri almısız. Kumanya tükenmiş biz bekliyoruz. Asker aç. Yolun alt tarafı plaj. İnsanlar eğleniyor kimse bir şey bilmiyor. O gün çok ilginç bir şey oldu. Oranın halkı bize arabalarla domates, salatalık, peynir ekmek taşıdı. O günü öyle geçirdik. Halkın desteği Çıkartma gemileriyle yola çıktık. Havanlar bir sağımıza düşüyor, bir solumuza .. Bir ortalasalar hepimiz şehit olacağız. Allah korudu o gün askerin din iman gücüyle sağsalim kıyıya çıktık Harekatta doktor olarak mı görev aldınız? - Evet doktor olarak görev aldım ama ambulansı görseniz delik deşikti. Hiç doktor falan dinlemiyorlar.. savaş çok başka bir şey. Yaşamadan anlaşılmaz. Benim doktor bir subay arkadaşım yanımda şehit oldu. Mayın patladı kurtaramadık. Ailenin tek çocuğuydu. Ellerimle toprağa verdim onu. Ne olacağı belli olmuyor. - Silah arkadaşlığı çok önemli. Orda gece gündüz bir çukurun içinde hep berabersin. Uyku yok. Birbirine güvenmek zorundasın. Ufak bir şeyi paylaşıyorsun. Kıbrıs’ ta günlerce aç kaldık biz. Elimizde kalanı birbirimizle paylaştık. Bir ay ekmek yemedik. Sebze meyveyle beslendik. Tüm asker ishal oldu.. Bir de yakınlarda tavuk çiftlikleri vardı. Bir ay sade tavuk yedik. Döndükten sonra iki yıl kadar tavuk yiyemedim. Hatta gördüğüm zaman istifra ediyordum. Böyle zorlukları paylaştığın insanlarla aranızda çok özel dostluklar kuruluyor. Orada çok sıkıntı çekiyorsun. Yaşamakla ölmek arasındasın. Biz ilk on gün geri dönebileceğimizi hiç düşünmedik. Ondan sonra belki dönebiliriz dedik. On gün boyunca ateş hattında ölüm tehlikesiyle burun buruna olunca tabi dostluklar da başka oluyor. Bu dostlukları geri döndükten sonra da sürdürdünüz mü? Kıbrıs’ taki silah arkadaşlarınızla görüşüyor musunuz? - Tabii. Pek çoğuyla dostluğumuz sürüyor. Bazılarıyla bağlarımız koptu. Geçtiğimiz yıl bir toplantı sebebiyle Bursa’ ya gitmiştim. Orduevinde yer yokmuş. Resepsiyondaki asker “bir de albayımla görüşün” dedi. Albayı bekliyorum. O sırada Kıbrıs’ tan bir üsteğmen silah arkadaşımı gördüm. Sarıldık birbirimize. “Sen ne arıyorsun burada” dedi. Orduevi müdürünü bekliyorum dedim. Biraz da sinirliyim. Hakaret tarzında konuşuyorum. “O bahsettiğin benim” dedi. Birbirimizi yıllar sonra da görsek o özel dostluk hiç bozulmuyor. Silah arkadaşlığı çok farklı bir şey. Kıbrıs gazileri madalya konusunda rahatsızlar. TSK bine yakın madalya dağıtmış. Ancak resmi kayıtlara göre 33 bin Kıbrıs Gazisi var. Sizin madalyanız var mı ? Bu konuda söyleyeceklerinizi neler sayın Seymenoğlu ? - Benim madalyam yok. Çok şükür maddi olarak bir şeye muhtaç değilim. Fakat tabi herkes bu devlet için bu vatanı korumak için savaşa gidebilir. Savaşabilir. Bu her Türk vatandaşının görevidir. Ama gazileri de unutmamak, onurlandırmak, gençleri özendirmek yönünden çok faydalı olacaktır. Ben şimdi gazi maaşı alıyorum. Miktarı hiç önemli değil. Ama devletimin beni hatırlıyor olması göğsümü kabartıyor. Bu şekilde tabi madalya da olsa çok güzel olur. Bildiğiniz gibi gazilerin bir takım yasal hakları, ayrıcalıkları var .Ancak uygulamaya dökülmüyor. Gaziler de evlerine kapanmış durumda, haklarını aramayı onur meselesi yapıyorlar. Kurum kuruluşlar da bu konuda duyarsızlar. Bu konuda siz neler düşünüyorsunuz? Gözlemlerinizi okurlarımızla paylaşır mısınız? - Doğru bir gözlem. Buna katılıyorum. Gördüğüm kadarıyla Türkiye’ de gaziler mutsuz durumda.Biz oraya gittik, savaştık. Tabi ki savaşacaktık. Görevimiz. Kim savaşacak? Asker savaşacak. Ama gene de destek olunması lazım. Yeterli destek ve ilgi gösterilmiyor. Bir çok kuruluşlarda da sosyal güvence yönünden hak ettikleri hizmeti alamıyorlar. Size nasıl başvuracaklar? - Gazi kartlarını göstermeleri indirimden faydalanmaları için yeterli olacak.. Karşıyaka Göz Merkezi’ ni kısaca tanıtır mısınız? - Genç bir hastane . Ekim ayında faaliyete geçtik. 5 doktor arkadaş var. Hastanemizde en yeni en modern aletler mevcut. Hatta bir kısmı Türkiye’ de hiç yok. Yurt dışında görüp deneyerek aldık ve halkımızın hizmetine sunduk. Her türlü göz lazer ve kontak lens ve cerrahi uygulamalarını etik değerleri koruyarak kaliteli sağlık hizmeti vermeyi ilke edindik.. Sayın Seymenoğu , buradan özel sektöre ve kurum ve kuruluşlara vermek istediğiniz bir mesajınız var mı? - Özel sektör , kurum ve kuruluşlar çalışacak durumdaki gazilere iş olanakları sağlasa çok iyi olur. Oysa ki kanunda yeri olmasına rağmen engelli vatandaşlara dahi yeterli iş imkanları tanınmıyor. Devletin gazilere iş imkanı sağlanması hususunda konuyu daha ciddi ele alıp, özel sektöre yaptırımlar getirmesi gerektiği kanısındayım. Çünkü bu konuda herhangi bir yaptırım yok bildiğim kadarıyla. PTSD ya da halk arasında Savaş Sendromu diye bilinen rahatsızlığın belirtileri yaklaşık olarak her üç gaziden birinde gözlemleniyor. Sizin bu konu hakkında bilginiz var mı? Savaş sonrası toplumsal yaşama uyum problemleri, uykusuzluk, ani tepki verme vb. PTSD belirtilerini kendinizde gözlemlediniz mi? - Evet konuyu biliyorum.Tabi ben doktor olduğum için bunu yenmeyi başardım. Ama bir çok subay ve astsubayda PTSD belirtilerini gözlerimle gördüm. Bir tanesi, bir asteğmen şu anda çalışıyor, alkolik ve perişan durumda. Bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen hala kendini toparlayamadı. O harekata katılan subay arkadaşlardan dengesi bozulanlardan kendini toparlayanlar da var, işte bu örnekteki gibi toparlayamayanlar da var. Bana gelince ; Ben kendimde bunu pek hissetmedim .. Orda da çok değişik reaksiyonlara rastladım. Bir tane asteğmen durup dururken “Yunanlılar geliyor” diye bağırarak ve ateş ederek dağlara doğru koşmaya başladı. Benim ambulans şöförüm “Komutanım motor yanıyor.” diye halisünasyonlar görmeye başladı. Ben çok pozitif bir yaradılıştayım. İlk tayini çıktığında düşünülmediği için çok hazırlıksızdı Türk Silahlı Kuvvetleri. Barış zamanında yeteri kadar hazırlıklı olunamamıştı maalesef. Savaş zamanında en önce gelen şeyler silah, mühimmat ve yiyecektir. Bunların sıkıntısının çekildiği bir yerde ruhsal sağlığı düşünmek çok lüks oluyor. O nedenle de bu tip reaksiyonlar görülebiliyor. Biraz daha ileri gidersek bir çok kişinin harekat başladığı anlarda benden sakinleştirici ilaç istediğine şahit oldum. Görüştüğümüz gaziler zaten “Biz bunları karşılıksız yaptık bir şey beklemiyoruz.” diyorlar. Ancak insan birileri için her ne kadar karşılık beklemeden fedakarlıkta bulunmuşsa da en azından hatırlanmak ister. Öyle değil mi ? - Tabi ki. O’ nun farkında olunmasını ister. Sonuçta en değerli şeyinizi ,hayatınızı ortaya koyuyorsunuz. Geri dönüşte de sivil yaşama uyum problemleriyle çok sık karşılaşılıyor. - Gayet tabi. Doğal insan tepkileri. Aynen Amerika’ nın Vietnam dönüşü askerlerde yaşadığı gibi bizde de pek çok sorun yaşandı. Hatta geri döndüğümde bende benzer reaksiyonlar olmamasını çevremde hayretle karşıladılar. Her gelende muhakkak depresif reaksiyonlar oldu. Olmasını da normal karşılıyorum. Tamamen yabancı bir ortam. Tam bir belirsizlik hakim. Her an her şey olabilir her şey değişebilir. Canınızı ortaya koyuyorsunuz. Ben orada inanın saniyenin durduğunu yaşadım. İnsanın çok heyecanlı zamanları olabilir. Dakikanın durduğunu zamanın geçmediğini hissedebilir. Saniyenin geçmediğine tanıklık ediyorsunuz. Bakıyorum aynı saniye. İki taraftan ateş, gecenin saat ikisi vakit geçmek bilmiyor. Tabi ondan sonra insan gene inanamıyor bunları yaşadığına. Bunları unutmamak lazım, hatırlamak lazım. Haklısınız. Unutmamak lazım. Bakın 19 Eylül Gaziler Günü ama kimin haberi var? - Hiç kimsenin haberi yok. Televizyonlardan takip ediyoruz Amerika’ da Gaziler Günü bir bayram havası içinde yaşanıyor. Halk sokaklara dökülüyor. Geçit törenleri yapılıyor. Çok gurur verici bir gün. Türkiye’ de de gazileri hatırlamak adına bir şeyler yapılmalı. Aksi takdirde, devlet olarak onlara el uzatmazsanız, bundan sonra olacak olaylarda da onlardan fazla destek bekleyemezsiniz. Onun için daha çok ilgilenmek lazım. İllaki bu maddi olacak değil. Bu basın yoluyla , özel günler tertip etmek yoluyla, kamu kuruluşlarında onlara kontenjan ayırarak, konserler, spor müsabakaları vb. yerlerde öncelikler tanımak yoluyla her fırsatta onları onore etmek lazım öte yer almıyor hayatımızda. Pek çoğu deli muamelesi görüyor. Oysa ki bu hepimizin problemi. - Tabi haklısınız. Savaş hepimizin savaşı. O insanlar orada kişisel bir kavga vermediler. Bizler gibi tüm askerler de ülkesi ve milletini korumak için savaştılar. Ancak sonrasında toplum da devlet de yeterince ilgilenmedi maalesef. ÖMER SEYMENOşLU KİMDİR? İnebolu doğumluyum. İlk ve ortaokulu orada okudum. Liseyi Kastamonu Abdurrahman Paşa Lisesinde bitirdim. Çocukluktan beri hayalim doktor olmaktı. O yüzden üniversite imtihanında birinci tercihim Ankara Tıp Fakültesiydi. Orayı kazandım. Sonra üniversiteye başladım. Üniversitede askeri öğrencileri gördüm, Üniformaları içerisinde. O zamanlar askeri tıp Fakültesi yoktu. Normal tıp fakültesinde eğitim görüyorlardı. Ben de imrendim. Askeri öğrenci olmak için imtihanlara katıldım. 1969 da teğmen olarak mezun oldum. 69-70 arası GATA da çalıştıktan sonra Samsun Sıhhiye okulu, tekrar GATA , Diyarbakır bu arada bir yurt dışı görevlerim oldu. Ondan sonra 1979 yılının son ayı askerden Binbaşı rütbesiyle ayrılarak, Ege Üniversitesine geçtim. 2005 yılı Haziran ayına kadar orada çalıştıktan sonra emekli
Güneydoğu Gazisi Ali Taşmaz: Kore Gazisi Yılmaz Akkoyun: Esnaf Adil Çiftçi: Gaziler Dergisi 23 Yıldır Onurla, Gururla Gazilere Hizmet Ediyor Geniş bir araştırma yapıldığında görülecektir ki, Gaziler Dergisi, gazi nüfusuyla ilgilenen tek yayın organıdır. 23 yıl bize maddi ve manevi destek olan dostlarımızın eseridir. Onlara şükranlarımızı sunuyoruz ve teşekkürü bir borç biliyoruz. Siz değerli gaziler, sorunlarınızın taleplerinizin bilincindeyiz.Yüklendiğimiz misyonun Türkiye’ nin güvenliğiyle paralellik arz ettiğini de bilmekteyiz. Bu düşünceler içinde çalışmalarımıza devam etmekteyiz. yazmak azımsanacak ya da seviyesi düşürülecek bir çaba olmaması gerekir. Gazi kavramının yeterince derinliğine inilmeden algılandığı bir ülkede, deyim yerindeyse, çabanız “Müslüman mahallesinde salyangoz satmak” anlayışı ile koşulludur. Evet, bu bir gerçek gazi kavramı geçmişteki değerini süreç içerisinde kaybetti. Bu olgu ile toplum yüzleşmek zorunda. Sorunlar yumağı koca bir dağ gibi durmakta. Gazilik olgusunun üst bir toplumsal değer olarak ele alınması cumhuriyetin kuruluşundan öncedir. Meclis 1921’ de bağımsızlık adına hayatlarını risk edenlere şükran ifadesini, Atatürk’ e gazi ünvanını uygun görerek sunmuştu. Bu duruşun ivedilikle uygulanması dikkat çekici olmuştu. İlk meclis üyeleri, net bir tavır koymuşlardı. Diyorlardı ki, bu ülkeye kem gözle bakan, önce gazilerimizi incelesin. Fakat bu tavır yıllar içinde örselendi. İlgisizlik, duyarsızlığı beraberinde getirdi. Gazilik kahramanlık ekseninde asılı kaldı. Zamanla, gaziler resmi törenlerin figüranları haline dönüştürüldü. Ve gözden ırak olan gönülden de ıraklaştı. İşte bu noktada, Türk basınında, gazilik kulvarında haklı bir yere sahip olan 23 yıllık Gaziler Dergisi, bir at sineği gibi güçlü, heybetli ve yüce bir değer olan gazilik olgusunu harekete geçirdi, onun kımıldamasına vesile oldu. Yapmış olduğu haber, makaleler aracılığı ile ulusal basının dikkatini çekti. Ve Gazilik olgusu üzerinde bir kamuoyu oluşturulması sürecini başlattı. Gaziler Dergisi Basın Hayatında Yıl 1983 Mart. Karla kaplı İstanbul’ un soğuk günleri. şehrin en eski , tarihi yeri Beyoğlu. Ve 6 metrekare bir büro. İşte Gaziler Dergisi bu zaman, yer ve koşullarda doğdu. O döneme baktığımızda gazilik alanında bazı radikal değişiklikleri şöyle sıralayabiliriz;çıkartılan bir yasa ile gazi adını taşıyan tüm dernekler kapatıldı, tüm gaziler Ankara’ da merkez iki derneğin üyesi olmak durumunda bırakıldı. Bundan böyle gazilerin sorunları dernek düzeyinde ele alınacak ve çalışmalar tek bir merkezden yürütülecekti. Ulusal basın bu meseleyi görmezden geldi.Radikal değişiklikler ilk bakışta doğru gözükebilir, ancak uygulamada ve tarihsel süreçte hataları, yanışları, çıkmazları giderek, büyük bir sorunun doğmasına neden olabilir. Nitekim de öyle oldu. 23 yıl önce gazilerle ilgili bir dergi çıkarmayı planlayan kurucumuz Kadir Palalar, merkezi yönetimin en ücra köşedeki gaziye ulaşmasının mümkün olmadığını vurguladıktan sonra, dönemin koşullarını şöyle özetledi ; “Eğer gazilik olgusunu tek bir merkezden yönetmek istiyorsak, derneklere değil bakanlığa ihtiyacımız olmalı. Ayrıca gazi ya da vatandaşı, “gazi adını alarak dernek kuramaz” anlayışı ile sınırlamanın, Anayasa’ nın eşitlik, dernek kurma, kimseye ayrıcalık tanınmaz prensipleri ile çeliştiği rahatlıkla görülüyordu. 2847 sayılı yasanın tutarlılığı yoktu. Bununla birlikte bölücü örgütün terör eylemleri büyük bir gazi nüfusunun zamanla oluşacağını açık ve net göstermekteydi. Bu kafanın duvara toslaması an meselesiydi. Gaziler Dergisi’ nin ilk yıllarında, yayın politikası ağırlıkla kahramanlığa odaklıydı. Çünkü “Savaşı kazandık, zafer bizim oldu, askerimizin gücünü tüm dünyaya gösterdik” çerçevesinde yaşadıklarını dile getiriyordu gazilerimiz. Görüştüğümüz, röportaj yaptığımız gaziler “Vatan sağolsun, devlet çağırırsa, gönüllü olarak savaş meydanlarına giderim” derken, zamanla söylemlerini değiştirdiler. Önceleri ilgisizlik ve duyarsızlıktan yakındılar. Sonraları unutulmuşluktan bezdiler. Sembolik olan gazi maaşları enflasyonun ezici oranları karşısında kuşa çevrildi. Pek çok gazi taleplerini dinleyecek , çözüm üretecek yetkili bir merciyi bulamadılar. Terörle Mücadele Gazilerinin gazi ünvanı alamaması ise bardağı taşıran son damla oldu. Böylesine kaos içeren bunalımlı dönemi ortaya koymak, yaşanılanların fotoğrafını çekmek Türk basınında Gaziler Dergisi’ ne nasip oldu. 1992 yılında “Gazinin Dramı” başlıklı kapak, gerçeğin ilk fotoğrafı oldu. Gaziler öyle bildiğimiz gibi gönenç içerisinde yaşamıyorlardı. Gaziye iş vermeyi amaçlayan zihniyet gayri ciddi bir yaklaşımm sergilemişti. Kore Gazisi “şaban Kılıç” a umumi tuvalet temizleyiciliği görevi layık görülmüştü. aleyhimize dava açtı. Ancak bu bir gerçekti, Gaziler Dergisi de üzerine düşeni yapmış, gerçeği fotoğraflamıştı. Ülkenin Güneydoğusunda bir savaş yaşanıyordu. Bölücü terör sürekli biçimde bayrağa sarılı şehit tabutlarının evlerine dönmesine neden oluyordu. Binlerce askerimiz, polisimiz, yüzlerce öğretmenimiz ve kamu görevlilerimiz bu savaşın bir tarafı olarak hedef tahtasıydı. şehitler birer birer evlerine dönerken, sağkalanlar, savaşın canlı tanıkları ise “vazife malülü” sıfatıyla geçiştirilmekteydi. Bu yaklaşım gazileri incitiyordu. İşte Güneydoğu Gazisi kavramını kullanmak ve Güneydoğu Gazilerinin yaşadıkları sıkıntıları dile getirmek Gaziler Dergisi’ nin misyonu oldu. Ve şöyle seslendik; Onlar “vazife malülü” değildir, gazidir, gazi. Ayrıca polise, öğretmene, diğer kamu görevlilerine ve sakatlanmayan, yaralanmayan kahramanlara da gazi unvanının verilmesini öngören yine Gaziler Dergisi idi. “Savaş Sendromu” nu Türkiye’ nin Gündemine Taşıdık Normal bir insanın, anormal bir durum karşısında tepki vermesi gayet normal bir davranıştır. Savaşın bilinmeyen ve hüzün verici acı bir boyutu vardır. Kopan uzuvlar, kan, barut ve et kokusunun karışımı, canından çok sevdiği arkadaşının yanında yavaş yavaş ölüme doğru yol alışı, düşman karşısında sürekli tetikte duruş gibi sebepler insan ruhunda derin yaralanmalara neden olmaktaydı. Ruhsal açıdan yara alanların yaşadıkları hiç bilinmiyordu. Oysa onlar yaşamda tek ve biçare kalmışlardı. Aileler parçalanıyor, gaziler alkolün ve uyuşturucunun pençeleri altında yavaş yavaş inliyordu. İntihar eden gaziler, polisler toplumun ve yetkililerin pek dikkatini çekmiyordu. Gaziler dergisi yaptığı yayınlar ve seminerlerle tıpta PTSD ( Post Travma Stres Disorder) adı verilen “Savaş Sendromu” diye dillendirilen bu illeti kamuoyunun önüne serdi. Gazilerle yapılan röportajlar yaşanılanların hiç de öyle yabana atılacak şeyler olmadığını açık ve net vurgulamaktaydı. Ve bir başka tozlu örtüyü kaldırdı. Gaziler Dergisi; madalya sorunu yıllardır ele alınmamıştı. Bu alanda bir boşluk vardı. Bu boşluğu Türkiye Muharip Gaziler Derneği “Madalya Satarak” doldurmaya çalışıyordu. Buna izin verilemezdi ve öyle, oldu madalya satışı durduruldu. gereğince 1000 küsür kadar madalya ile taltif edilmişlerdi. Yaklaşık 33 bin Kıbrıs gazisi vardı madalya alamayan. Gaziler Dergisi bir kampanya başlattı. “Madalyamı Verin” başlığı altındaki imza kampanyası halen sürmektedir. Gaziler Dergisi’ nden Dev Bir Adım: Gazi Bakanlığı Gazi nüfusunu ilgilendiren pek çok sorun ortalıkta ucu açık bir şekilde dolaşmaktaydı. Sorunlar biliniyordu ama çözüm üretecek bir merci olmadığından ötürü, sürekli ötelenme taktiği ile varlığını sürdürmekteydi. Gelişmiş ülkelerde gazi nüfusunun sorunları nasıl çözülüyordu? Sorunun yanıtını alabilmek için yurtdışında geniş bir araştırma başlattık. Gördüğümüz tablo bizleri şok etti. Gelişmiş ülkeler her konuda olduğu gibi gazilik olgusu ile yakından ilgilenmiş ve geliştirmişlerdi. Gazilerin sosyal statüleri, ekonomik durumları, sağlanan olanaklar bizleri şaşırtacak boyuttaydı. Gelişmiş ülkeler gazi nüfusuyla ilgilenecek merciyi bakanlık düzeyine taşımışlar ve Gazi Bakanlığı adı altında kurulan bakanlıkla gazilerin sorunlarını çözmeyi hükümete havale etmişlerdi. Devasa bütçeleri ile Gazi Bakanları geniş gazi nüfusunun yanında yer alıyor, gazilerin unutulmadıklarını varlığıyla kanıtlıyordu. Hastaneler, rehabilitasyon merkezleri, gazi evleri, mezarları ile adeta göz kamaştırıyordu. Hatta son Amerikan seçimlerinde iktidarı bile belirleyecek güç odakları durumundaydı gazi toplumu. Yani bizdeki gibi sessiz, sakin, bilinçsiz değillerdi. Haklarını almak için ellerinden geleni yapıyorlardı.Büyük bir oy potansiyeli olduklarının ayrımındaydılar. Dikkat edin herkes bir hak talebi için sokağa çıkıyor; kadın hakları, insan hakları, hayvan hakları, çevre hakları gibi konularda sivil toplum örgütleri basın bildirileri ile mitinglerle , toplantı ve yürüyüşlerle ses getiriyor. Neden, gaziler sokağa çıkıp haklarını aramıyor? Bu sorunun yanıtı için şunu diyebilir miyiz? “onlar güçlü bir organizasyona sahip değiller.” Yapılması gereken nedir? Elbette bilineni yeniden keşvetmeyeceğiz. Türkiye’ de gazi bakanlığı yok. İşte bu noktada Gaziler Dergisi, Gazi Bakanlığı kurulması için bir imza kampanyası başlattı. Ülkenin dört bir yanından ve yaklaşık 6 yılda toplanan imzalar 2004 yılında meclis dilekçe komisyonuna teslim edildi. Üzerinden bir yıl geçti. Bekliyoruz. Ve Türk basın hayatında tek bir yayın organı, Gaziler dergisi, bu konunun takipçisi. Diğerleri nerede? Her konuda ahkam kesen, toplumu yönlendiren medya ne yapıyor bu konuda? Bilmek istersiniz diye söyleyelim; Gazilik Yolunda 23 Yıldır Tek Başına Yürüyoruz Evet, sevgili okurlar, 23 yıldır, bu zor , çetin ve dikenli yolda tek başına yürüyoruz. Son 2-3 yıldır Türk basınından bir destek geldi ama yeterli değil ve cılız bir ses. Hepimiz Türkiye’ nin kritik bir coğrafyada olduğunun bilincindeyiz. İç ve dış mihraklar provokasyonlarla ülkeyi kaosa sürüklemek istiyor. Terör, halkta panik, korku endişe ve güvensizlik yaratıyor. Yaşanılanlar büyük bir tehdit ve tehlike altında olduğumuza ve güvenlik meselesinin önemine işaret ediyor. Güvenliğimizi kim alıyor? Bu uğurda kim can veriyor? Hayatını hiçe sayarak savaşa gidenler kim ? Hepimiz biliyoruz şehitler ve gaziler . Peki neden onlara yeterli düzeyde yaklaşamıyoruz? Neden onların seslerine kulaklarımızı tıkıyoruz? Ve neden onları unutuyoruz? Açık ve gizli düşmana karşı kim siper ediyor bedenlerini? Neden çok sayıda nitelikli basın organı ve sivil toplum örgütleriyle gazilerin ve şehit ailelerin yanında değiliz? lafla peynir ekmek gemisi yürümez derler , neden daha aktif olamıyoruz? Bağımsızlığımız ve özgürlüğümüzün teminatı olan gazilere sahip çıkmadıkça güvenli bir gelecekten ne kadar söz edebiliriz? 23 yılda bizi maddi ve manevi katkıları ile destekleyen tüm dostlarımızı içten kucaklıyor ve yolumuza devam edeceğimizi, ısrarcı olduğumuzu da kamuoyuna bildirmek istiyoruz Şehit Öğretmenlerimizi unutmadığımızı gösterecek, öğrencilere şehit öğretmenin yüce değerini hatırlatacak bir “Anı Köşesi” ne yazık ki, çok sayıdarastlamak mümkün değil. Gaziler Dergisi bu yanlış duruşu ortadan Terörle Mücadelede 147 öğretmenimizi şehit verdik. Bayrağa sarılı tabutların başında “sizi unutmayacağız” diyerek, onları her zaman belleklerimizde saklı tutup, hatırlayacağımızı dile getirdik. Ancak bu doğrultuda dişe dokunur bir projeyi hayata geçiremedik. Ülke genelinde kaç okulda “şehit Öğretmen Köşesi” oluşturulmuş? Dikkatle izleyin, sorun ve öğrenin. Biz araştırdık. şehit Öğretmenleri öğrencilere anımsatacak, unutturmayacak, önünden geçerken “aydınlık savaşçılarının” geleceğe ışık tutmak için yaşamlarını feda ettiklerini hafızalara kazıyacak şehit Öğretmen Köşesi’ ni ne yazık ki, çok sayıda göremedik . şehit öğretmenlere bu haksızlığı nasıl yapabildik? Bu denli mi , duyarsızlığımız, ilgisizliğimiz, bu boyutlara mı vardı insanlığımız ? Üstelik öğretmenlerimizin de bu yanlış ve adil olmayan duruşu , sessizce izlemesi insanı çıldırtacak düzlemde. Onlarda şehit olabilirlerdi. Nasıl hazmediyorlar yaşarken , sessiz kalmayı? Anlayabilmek çok zor. Gaziler Dergisi yine bir ilke imza atıyor. Bir kampanya ile üzeri örtülü bir konuyu gündeme taşıyor. Yıllardır şehit öğretmen ve gazi öğretmen kavramlarının önemini ve ciddiyetini yayınları aracılığıyla kamuoyuna sunan Gaziler Dergisi “Her Okula şehit Öğretmen Köşesi” adı altında bir imza kampanyası başlattı. Kampanyamıza şimdiden çok sayıda destek geldi. Böyle bir girişimin, korkmadan, endişe etmeden ülkenin her bir yanında görev yapan öğretmenlere büyük bir moral sağlayacağı, vatan için ölüme yol almanın bir insana düşen en büyük unvan olduğunu hatırlatacağı için etkili olacağı bekleniyor. şanlıUrfa , Kurtuluş Savaşı’ nın destansı şehri. Peygamberlerin ve kahramanların şehri. Haklı olarak şanlı ünvanını aldı. Hatırlatalım, Urfa Milletvekili Osman Doğan ve 17 arkadaşı’ nın girişimiyle Urfa’ nın adının değiştirilmesi istenmişti. Verilen kanun teklifi, TBMM’ de görüşülüp, 1984 Haziranında kabul edilmişti. Bundan böyle Urfa’ nın yeni adı şanlıurfa olmuştu. Ve Urfa’ da 1920’ erde yanan ateş sönmedi Neden mi? 2000 yılında şanlıurfa Anadolu Meslek Lisesi Müdürü AbdülkadirAçar Gaziler Dergisinde yayınlanmak üzere bir haber göndermişti . Haber hem ilginç hem de dikkat çekiciydi. Lisenin bahçesine Terörle Mücadelede yitirdiğimiz 147 şehit öğretmenin anısını ebedi kılmak ve öğrencilere şehitlik kavramını yansıtmak, düşündürmek ve saygı gösterilmesini sağlamak amacıyla , “şehit Öğretmen Anıtı” dikilmişti. Anıt bir ders niteliğindeydi, şehit öğretmenleri unutanlara. şehit Öğretmenlerle ilgili radikal tavrı koyan lisenin tarihi de ilginçti. Kurtuluş Savaşı’nda yaralıların tedavisi için hastaneye dönüştürülen Urfa Mekteb-i Sanayi, yıllar sonra şanlıurfa Anadolu Meslek Lisesi’ ne dönüştürülmüş. Dolayısıyla böyle bir adım atmaları şaşılacak bir olay da değildi. Okul müdürü Abdülkadir Açar, anıtın yapılmasının nedenini şöyle vurguluyordu Gaziler Dergisine ; 250 milyonluk Türk dünyasının son bağımsız kalesi ve ümidi olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ nin, içten ve dıştan ateş ve ihanet çemberi içerisinde olduğunu bildiğimiz için bu anıtı yaptık. Anıt , şehit Öğretmenlere Bir Vefa Borcu Üç kaideli anıtın ön yüzünde “Bayrakları bayrak yapan, üstündeki kandır. Toprak eğer uğruna ölen varsa vatandır” sözleri yer alıyor. Arka yüzünde ise, Terörle Mücadele’ de şehit düşen 147 öğretmenin adı ve soyadı yazılı. Anıt 24 Kasım 2000’ de devlet bakanı Hasan Gemici’ nin de katıldığı bir törenle açılmıştı. “şehit Öğretmen Anıtı” eli öpülesi öğretmenlerin terör karşısındaki duruşunu güçlendirmek ve bir vefa borcunun ifadesi olarak düşünülmüş. Bununla birlikte tarihe bir kayıt düşmeyi de gözden kaçırmamışlar. Müdür Açar şöyle diyor açılış konuşmasında “Bu anıtı ‘Ermeni Meselesi’ nde olduğu gibi, gelecekte de haklı iken haksız duruma düşmemek ve gelecek nesillere ibret abidesi olarak, aktarmak için yaptık.” Milli Eğitim Bakanı Harekete Geçmeli Terörden yıllarca ızdırap çektik, acılar yaşadık, gözyaşı döktük, ekonomik krizlere düştük, onbinlerce insanımızı yitirdik ve yitirmeye devam ediyoruz . Ancak bir hatamız var. Çektiğimiz bunca olumsuzlukları ne içeride ne de dışarıda anlatabildik. Sessiz kalmayı yeğledik. Oysa yapabileceğimiz pek çok iş Anıtlar put değildir Anıt, Ana Britannica’ da şöyle tanımlanıyor ; “Bir kişiyi, bir düşünceyi ya da olayı anmak ve anımsatmak amacıyla yapılmış, sanat değeri de taşıyan yapı, heykel ya da heykelsi kitle.” Bir milletin birlikte sevindikleri bayramları ve yas tuttukları özel günleri vardır. O günlerde birlikte sevinir birlikte ağlarlar. Bu tip ortak duygularla hareket etmek o milletin kuvvetli bağlarla kenetlendiğini ifade eder. Dolayısıyla anıtlar her ülkede önem arzeden tarihi yapılardır. Gelecek kuşaklara mesajlar, dersler aktarır. Bireyler anıtlar karşısında farklı hislerle bezenirler. şimdi düşünelim 147 öğretmenimizi şehit verdik. Bitti diyemiyoruz. Bayrağa sarılı tabutlar geliyor. Terörist “gelmeyin öldürürüz” diyor. Onlar gidiyor. “isyan etmiyor, kaçmıyor, ülkeleri için şerefle yaşamlarını risk ediyorlar. Gidiyorlar, bazıları bayrağa sarılı tabutla evine dönüyor, sağkalanları ise anılarıyla başbaşa kalıyor, yalnızlığa itiliyor. Siz, sayın Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, bu kahraman ve özverili duruş karşısında nasıl bir tavır ortaya koyacaksınız? Bayrağa sarılı tabutların başında , sessiz mi kalacaksınız? Onlar için her okulda şehit öğretmen köşesi için bir talimat verirseniz, o köşelerin önünden geçen gençlere bir mesaj vermiş olursunuz, “sizin için öldüler” diye. Gaziler Dergisi Kampanya Başlattı şehitlik ve gazilik olguları üzerinde her zaman hassasiyetini dışa vuran Gaziler Dergisi yine bir ilke imza atarak, “Her Okula şehit Öğretmen Köşesi” adı altında bir imza kampanyası başattı. Ülkenin dört bir yanından toplayacağımız imzaları Milli Eğitim Bakanı’ nın önüne getireceğimize söz veriyoruz. Sadece getirmekle kalmayacağız, konunun takipçisi de olacağız. Laf üretmenin değil, icraatın zamanı. Terörle Mücadele’ nin ana unsurlarından biri yılmadığınızı göstermektir. Bununla birlikte bu uğurda şehit verdiklerimizi anımsatacak anıtları her yere dikmek, geriye kalanları yani gazileri kucaklamaktır. Sayın okul müdürleri ve öğretmenler, meslektaşlarınız görevleri gereği savaş tarlalarına gittiler ve dönemediler. Sadece ağlamakla mı geçireceksiniz, üzülmeniz yeterli gelecek mi şehitlerin ruhlarına? Sessizce oturup, seyretmeyi mi yeğliyorsunuz? Kımıldayın, harekete geçin, kampanyamıza destek verin. Her okulda en azından şehitlerimize bir vefa örneğini sergileyecek şehit Öğretmen Köşesi’ ni oluşturun. Unutmayın bu bir sorumluluktur. E.Öğretmen S. Yıldız: “Toplumda öğretmene gösterilen bir saygı var. Ancak yeterli düzeyde değil. Evet görev yaptığım okulda şehit Öğretmenleri anımsatacak, anımsattıracak bir aktivite olmadı. Çok pişmanım. Böyle bir adımı atabilirdim. Kampanyanız çok olumlu. Sizleri candan destekliyorum”. E. Öğretmen A. Kaya: “Ben , Güneydoğu’ ya tayini çıkıp da gitmeyen öğretmeni de biliyorum gideni de. İki adam aynı değil. Birinin vatanseverliği içini kavururken , diğeri ise donmuş, kalmış. Biri hayatını hiçe sayıp giderken, diğeri kaçıyor. Nasıl olup da o cesur, korkusuz ve ülkesi için koşarak gidene duyarsızlık gösteriliyor anlamış değilim. Umarım kampanyanız hedefe ulaşır.” E. Öğretmen Z. Aktan: “Evet, bir dönem Hakkari’ de öğretmendim. Sorun ortada cehalet, iş ve aş. Bilgi bizden, aş ve iş de işverenden. Üzerimize düşeni canlar vererek yerine getiriyoruz. İş adamları da rahatlarını biraz bozsunlar. O köyler bizim köylerimiz. Gelip insanlara aş, iş versinler. Doğrudur, tabutta dönen meslektaşlarımızı törenle toprağa verip, unutuyoruz. Onları unutturmayacak her olayın arkasındayım. Kampanyanızı başarılar diliyorum.” Öğretmenler hep katledildiler. Aydınlık düşmanları onları rahat bırakmadı. Elbette onları hatırlamayı görev bilmeliyiz. Bu konuda atılan her adımı her girişimi desteklemeyi de görev biliyorum.Ayrıca bu bir vicdani sorumluluk ve vatandaşlık bilincidir.”
Değerli okurlarım Bilindiği gibi geçtiğimiz günlerde bir vatandaşın askerlik hizmetini yapmayı kabul etmemesi nedeniyle, Türkiye’ de uygulanan işlemlerin hukuka aykırılığı iddiasıyla AİHM’ e açtığı dava sonucu haklı bulunmuş ve Türkiye toplam 11 000 euro tazminat ödemeye mahkum edilmiştir. Ulusal basında fazlaca yer bulamamış olan bu konu, bence ayrıntılarıyla incelenmeye değer. VİCDANİ RETÇİLER olarak da isimlendirilen ve dünya genelinde sayıları hiç de az olmayan bu insanların uluslararası ve özellikle askerlik hizmetinin zorunlu olduğu ülkemizdeki durumlarının sebep ve sonuç ilişkisi açısından incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Türkiye'de zorunlu askerlik süresi erler için 15 ay, yedek subay hizmeti 12, kısa dönem zorunlu askerlik hizmeti ise 6 aydır. “Vicdani ret” olarak da bilinen ve zorunlu askerlik görevini reddetme olarak tanımlanan eylem için Türkiye’ de herhangi bir yasa bulunmamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre, her Türk erkeği fiziksel ya da ruhsal engeli yoksa askerlik yapmak zorunda. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini 1954 yılında imzalamış ve “vicdani reddin” bir hak olduğunu kabul etmiştir. Birkaç kez milletvekili önergeleriyle gündeme getirilen mevzuat hazırlama girişimleri, Türkiye için henüz erken gerekçesiyle dikkate alınmamıştır ASKERLİşİN ZORUNLU OLDUşU ÜLKELER VE SÜRELERİ “Avusturya: 8 ay, Kıbrıs Rum Kesimi: 26 ay, Danimarka: 9 ay, Estonya: 8-11 ay arası, Finlandiya: 180 gün, Almanya: 9 ay, Yunanistan: 12 ay, Litvanya: 12 ay, Letonya: 12 ay, Polonya: 12 ay, İsveç: 7.5 ay. ASKERLİşİN ZORUNLU OLMADIşI ÜLKELER Belçika, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Macaristan, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Malta, Hollanda, Portekiz, Slovakya Cumhuriyeti, Slovenya, İspanya ve İngiltere'de ise askerlik yapma zorunluluğu bulunmuyor. VİCDANI RET UYGULA MALARI Vicdani ret olayının tarihi de yüzyıl başına kadar uzanmaktadır. Avrupa'da “vicdani ret” hakkını Anayasasına alan ilk ülke 1916'da İngiltere olmuştur. İngiltere'nin ardından 1917'de Danimarka, 1920'de de İsveç bu hakkı vatandaşlarına tanımıştır. 1997, Macaristan 1989, İtalya 1972, Litvanya 1997, Letonya 1990, Lüksemburg 1963, Polonya 1988, Portekiz 1976, Slovakya Cumhuriyeti 1990, Slovenya 1991, İspanya 1978 yıllarında “vicdani ret” hakkını tanımışlardır. AB üyesi tüm ülkelerde “vicdani ret” hakkı bulunurken, uygulama şekli faklılıklar göstermektedir.. Bu ülkelerde “vicdani ret” hakkını kullananlar, askerlik yükümlülüklerini “silahlı askerlik” yapmak yerine, yine söz konusu devletlerin belirlediği sınırlamalar çerçevesinde “sosyal hizmet üreterek” değerlendirmektedirler. Vicdani retçi Osman Murat Ülke’ nin hikayesi ise kısaca şöyledir. Başvurucu, Osman Murat Ülke, Türk vatandaşı olup 1970 yılında doğmuştur. 1985 yılına kadar eğitiminin bir kısmını tamamladığı Almanya’ da yaşamıştır. Sonrasında Türkiye’ ye dönmüş eğitimine devam etmiş ve en son olarak Üniversiteye gitmiştir. 1993 yılında Savaş Karşıtları Derneği’ ni (1992 yılında kurulmuştur) aktif bir üyesi olmuştur. 1993 yılının sonlarına doğru çeşitli ülkelerde düzenlenen çok sayıda toplantıya SKD’ nin temsilcisi olarak katılmıştır. SKD’ nin Kasım 1993 tarihinde feshedilmesinden sonra İzmir Savaş Karşıtları Derneği (İSKD) kurulmuş ve başvurucu 1994-1998 yılları arasında derneğin başkanı olarak görev yapmıştır. Başvurucu Ağustos 1995 tarihinde askere çağrılmasına karşın pasifist bir düşünceye sahip olduğu gerekçesiyle askerlik hizmetini yapmayı reddetmiş ve bir basın toplantısında çağrı evraklarını yakmıştır. Genel Kurmay Mahkemesi 28 Ocak 1997 tarihinde başvurucuyu 6 ay hapis ve para cezası ile cezalandırmıştır. Mahkeme başvurucunun kaçak durumda olduğunu belirttikten sonra Askeri Mahkeme Savcısına başvurucunun askere alınması emrini vermiştir. Başvurucu 22 Kasım 1996 tarihinde Bilecik Jandarma Komutanlığı’na bağlı olan 9.Alay’ a sevk edilmiştir. Başvurucu burada askeri üniforma giymeyi reddetmiştir. Başvurucu Mart 1997 ve Kasım 1998 tarihleri arasında askeri uniforma giymeyi reddetmesinden dolayı 8 defa “emre itaatsizlikte ısrar” gerekçesiyle mahkum edilmiştir. Söz konusu süre zarfında ayrıca Alayına katılmaması nedeniyle 2 defa firardan mahkum edilmiştir. Yukarıda belirtilen mahkumiyetler nedeniyle başvurucu toplam 701 gün cezaevinde kalmıştır. Güvenlik güçlerince kalan cezasının infazı nedeniyle aranıyor olmasından dolayı şu anda saklanmaktadır. Tüm dernek ve politik faaliyetlerini bırakmıştır. Resmi bir adresi bulunmamakta ve resmi yetkililerle tüm irtibatlarını kesmiş durumdadır. Resmi olarak evlenemediği nişanlısının ailesi tarafından desteklenmektedir. Buna ek olarak nişanlısı ile olan birlikteliğinden doğan oğlunu resmi olarak tanıyamamaktadır. Sonuçta AİHM kararını AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEşMESİ’ nin 3-5-8 ve9 ncu Maddelerine dayandırarak aşağıdaki kararı vermiştir. Başvrucu pasifist ve vicdani retçi olmasından dolayı kovuşturulması ve mahkum edilmesi nedeniyle yakınmaktadır. Başvurucu Sözleşmenin 3. (insanlık dışı veya alçaltıcı muamele yasağı), 5. (özgürlük ve güvenlik hakkı), 8. ( özel ve aile hayatına saygı hakkı) ve 9. (düşünce, inanç ve din özgürlüğü) maddelerine dayanmıştır. Mahkemenin Kararı Madde 3 Mahkeme, başvurucunun uzun bir süre boyunca kovuşturulması ve sonrasında mahkum edilmesine rağmen, söz konusu cezalandırmanın başvurucuyu askerlik hizmetinden muaf tutmadığını kaydetmiştir. Başvurucu askeri üniforma giymeyi reddetmesi nedeniyle 8 defa çeşitli hapis cezalarına mahkum edilmiştir.Cezasını tamamladıktan hemen sonra, cezaevinden her bırakılışında, Alayına geri götürülmüş, burada askerlik yapmayı ve askeri üniforma giymeyi reddetmesi üzerine tekrar mahkum edilerek cezaevine gönderilmiştir. Başvurucu ayrıca hayatının geri kalan kısmını, zorunlu askerlik hizmetini yapmayı reddetmesi halinde, ceza evine gönderilme riski ile yaşamak zorunda bırakılmıştır. Mahkeme bununla bağlantılı olarak Türk mevzuatında askeri üniformayı vicdani veya dini sebeplerle giymeyi reddedenler açısından herhangi özel bir hükmün bulunmadığını kaydeder. Görünüşe göre konuyla ilgili uygulanabilir hükümler bir üst tarafından verilen emre itaat etmemeyi suç olarak düzenleyen Askeri Ceza Kanunun konuyla ilgili hükümleridir. Söz konusu yasal çerçeve bireyin inançları nedeniyle askerlik hizmetini yapmayı reddetmesinden kaynaklanacak durumları karşılamak açısından yeterli bir yol sağlamamaktadır. Başvurucunun bulunduğu duruma uygulanacak genel yasal düzenlemenin uygun olmayan doğası nedeniyle başvurucu sonu kesilmeyecek olan kovuşturmalardan ve mahkumiyetlerden hep kaçmıştır ve halen de kaçmaktadır. Başvurucu aleyhine mevcut olan çok sayıda kovuşturma ve kovuşturmanın sonucu olarak ortaya çıkan mahkumiyetlerin kümülatif etkileri ve kovuşturma ve ceza süreleri arasındaki ardıllık ilişkisi ve başvurucunun hayatının geri kalan kısmında kovuşturulabilecek olması olgusu başvurucunun askerlik hizmetini yapmasının sağlanması amacı ile orantılı olmamıştır. Söz konusu işlemler başvurucunun entelektüel kişiliğini ezmeyi, başvurucuyu aşağılayan ve onu alçaltan korku ve tedirginlik hislerinin doğmasına neden olmayı, reddiyetini ve kararlılığını kırmayı amaçlamıştır. Başvurucunun hemen hemen “sivil ölüm” olarak tabir edilebilecek gizli bir yaşamı sürmeye zorlanması ve başvurucunun bunu kabul etmek zorunda kalmış olması demokratik bir toplumdaki cezalandırma rejimine aykırıdır. Sonuç olarak Mahkeme, olayları bir bütün olarak ele alarak ve söz konusu işlemlerin süreklilik halini ve ciddiyetini göz önüne alarak başvurucunun maruz kaldığı muamelelerin bir ceza mahkumiyetinde veya tutuklulukta bulunan normal alçaltma unsurunun ötesine giden ciddi bir ıstırap ve acıya neden olduğunu belirtmektedir. Mahkeme sonuç olarak söz konusu işlemlerin Sözleşmenin 3.maddesi anlamında alçaltıcı muamele olduğunu belirtmektedir. Maddeler 5, 8 ve 9 Mahkeme başvurucunun yakındığı olguların kararın önceki kısımlarında incelenen olgularla genel anlamda aynı olduğunu belirtir. Mahkeme bu nedenle Sözleşmenin 5.,8. ve 9. maddeleri açısından ayrı bir hüküm vermeye gerek duymamıştır. DEVLETİN BEKASI MİLLİ ORDUYLA SAşLANIR Yukarıda ayrıntılarını verdiğim olay, birçok AB ülkesinde askerlik hizmetinin zorunlu olmasına karşın, sadece Türkiye’ nin kendi hukukundan kaynaklanan uygulamaları nedeniyle cezalan dırılmasıdır. Bu gün askerlik hizmetinin zorunlu olmadığı birçok ülkede özel güvenlik şirketleri, askeri güç içerisinde de yer almaktadır. Ortadoğuda halen 150 000 civarında özel güvenlik şirketi elemanının görev yaptığı bilinmektedir. Bunun diğer bir ifadesi de ordunun profesyonelleşmesidir. olan hür,bağımsız, laik ve demokratik ülkeleri olmak üzere tüm devletlerin bunu bilmeleri ve davranışlarını ona göre ayarlamaları gerekir. ÖLÜSÜNE “şEHİT” DERKEN KALANINA GAZİ DİYEMİYORUZ Bu coğrafyada yaşamımızı sürdürebilmemiz için daha nice şehit ve gaziler vermemiz gerektiği ülkesini seven herkes tarafından bilinmektedir. Hal böyleyken TESEV in kalkıp da “ şehitlik ve gazilik kalksın” söylemi nasıl bir yaklaşımdır, nasıl bir ihanet sloganıdır? Günümüzde gazilerin sorunları ortadadır. Ölüsüne şehit dediğimiz vatan evlatlarının sağkkalanına gazi diyemiyoruz. etmiyoruz.Yardıma muhtaç insanlarmış gibi gösterilen onurlu gazilerimiz, devlet katında dernekler ve vakıflar tarafından temsil edilirken,onlar için gelişmiş ülkelerde örnekleri bulunan hakları sağlayamıyoruz. PTSD denilen travma sonrası stres bozukluğu hastalığını ya bilmiyoruz ya da umursamıyoruz. Anadolu’ muzun muhtelif yerlerinde terörle mücadelede sıcak çatışmalara girmiş bir çok insanımız bu hastalıkla malul. Sonuç olarak askerlik hizmetinin kutsal bir vatan görevi olduğu çocuk yaştan itibaren her Türk evladına öğretilmeli ve aynı zamanda son derece önemli olan gazilik onuru ve motivasyonu devlet tarafından yüceltilmeli, halen karmaşık bulunan gazilik kavramı yeniden tanımlanmalı huzur ve güvenliğimizi aziz şehitlerimiz ve onurlu gazilerimize borçlu olduğumuz unutulmamalıdır 23 Yıldır, Her Savaştan Açık Alınla Çıktık Hepinizin bildiği gibi, Gaziler dergisinde, çeşitli kademelerde görev üstlendim. Bilgi ve tecrübelerim ışığında, gazilerle ilgili karanlık kalmış konuları aydınlatmaya çalıştım. Yeni üstlendiğim görev ise derginin yazı işleri müdürlüğü. Umarım bu alanda faydalı olabilecek işlere imza atmaya devam ederim. Geçmiş sayılarda ciddi sayılabilecek pek çok konu sayfalara taşındı. Bu çizgi bozulmadan devam ediyor. Elinizdeki sayıda özenli bir çalışmanın ürünü olarak hazırlandı. Dikkat çeken notların altı çizildi. Bunlardan bir kaçına değinmek istiyorum. Bu sayının bir diğer özelliği, Türk basınında gazilik alanında yüklendiğimiz misyonun 23. yılına ulaşmış olması. 23 yıldır basın hayatımızda derin bir boşluk olarak karşımızda duran gazilik olgusu, Gaziler Dergisi tarafından doldurulmaya çalışıldı. Dikkatle izlerseniz, basın ve mmedyamız bu alandaki sessizliğini, birkaç haberin ve programın dışında bozmadı. Gazilerle ilgili gündeme getirdikleri yayınların ve programların ortak paydaları ise, sadece gazilerin ekonomik sorunlara odaklıydı. Ortaya koydukları fotoğraf; “gaziler yardıma muhtaç olan bir kesimdir” şeklindeki değerlendirmeyi aktarıyordu. Oysa daha derin sorunlar ve talepler aysbergin görünmez yüzeyinde dibe doğru uzuyordu. İşte bu araştırma bilgi boşluğunu 23 yıldır Gaziler dergisi üstlendi. Tozlu örtülerin kaldırılmasına ve “gerçeğin fotoğrafının” çekilmesine katkı sağlamak amacıyla 143 sayı üretildi, çeyrek asırlık süreçte. Etkinliklerimizi intirnette, web sitemizi gezen 37 bin ziyaretçiyle de toplarken görmek, onur verici bir durum. şu noktanın altını kalın çizgilerle çizelim. Jeopolitik parametreler gereğince, Türkiye’ nin güvenlik boyutu öncelikler sırasında ilk yeri teşkil eder. Güvenliğimiz mükemmel bir biçimde sağlanmadığı takdirde, bağımsızlıktan, özgürlükten, can ve mal güvenliğinden söz etmek mümkün değildir. Güvenliğimizin teminatı ise asker, polis, öğretmen ve devletin diğer personelidir. Terörle Müvadele’ yi bu kesimler içerisinden gelen şehit ve gazilerle sürdürdüğümüzü biliyoruz. Yapılması gereken; şehit ve gaziler ile yakınlarına göstereceğimiz somut ilgi ve manevi yakınlıktır. Çünkü bu iki kavram yani şehitlik ve gazilik ile ülkenin, güvenlik meselesi, birbirine paralellik gösterir. haberde ibretle okuyacaksınız. Haber bürokrasinin hantal ve ilgisiz yaklaşımının gazilerin ruhlarında açtığı yaralara işaret ediyor. Devlet kanun yapmış, “gazileri sınavdan muaf tutup, devlet kademesinde işe alın” diye, ama gelgelelim uygulamada sessizliğin efendisi konuşuyor; “Tık Yok!..” Gazilerimiz ve dul eşleri! gözünüz aydın, zam geldi maaşlara. Hükümet 2006 yılı gazi maaşlarının zam oranını açıkladı; yüzde 10. Maaşlara ilave edilen 15 YTL’ yi bozdur bozdur harca. Ancak “yiğidin hakkını” teslim edelim. Çünkü, Gösterge rakkamlarını yükseltti hükümet. Gazi maaşının, asgari ücretin altında kalmasının bir diğer nedeni de, geçmiş hükümetlerin gösterge rakkamlarını yükseltmemesiydi. AKP Hükümeti bu noktada olumlu bir adım attı. Oktay Yıldırım imzalı “İlk Beş Dakika ve Bir Ömür” başlıklı yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Savaşın tanığından yani bir gaziden yükselen sesi dinleyin. Eğer, bir gazinin ne düşündüğüne, nasıl hissettiğine, neleri sorguladığına, nasıl yaşadığına dair bilgi sahibi olmak istiyorsanız 5 dakikanızı ayırın. Çünkü savaşın salt rakkamlarla açıklanmasının, zafer yada yenilgiyle tanımlanmasının yeterli olmadığını net bir şekilde vurgulamış Oktay Yıldırım. Sevgili okurlarım ve değerli yetkililer, gazilerin sesine kulak verin, onlar bu vatanın temel direkleridir. “Bu ülke şehit kanlarıyla kurulmuştur” sözleri hamasi bir edebiyat söylemi değildir. İçini boşaltmayalım. Genç nesil bu değeri iyi tanımalı, tanıtmayı amaç edinmeliyiz. Bu köşeden Gazi Doktor Ömer Seymenoğlu’ nu kutlamak istiyorum. Bizlere şu hatırlatmayı yaptı; gazilik bilinci bir yaşam biçimidir. Gerçekten haklı. Yaşam uzun soluklu, değişken ve karmaşık bir savaştır. Gazi doktor bir örnek veriyor, diyor ki, en yüksek düzeydeki arkadaşlık; cephe kardeşliğidir ve ben kardeşlerime kapımı açıyor, hizmet vermek istiyorum.
HÜKÜMETTEN ZAM MÜJDESİ MAAŞLAR 15 YTL ARTIYOR Savaş’ ın bir gidiş bir de dönüş maliyeti vardır. Gidiş maliyetinin kalemleri, silah, tank, top, mermi, giysi, erzak vs. Dönüş maliyetinin kapsamına ise, şehit yakınları, gaziler ve eşleri, çocukları girer. Üstelik, güçlü ülkelerdeki gelişmeler gösteriyor ki , savaş’ ın dönüş maliyeti gidişe oranla çok yüksek . Örneğin Amerikan Gazi Bakanlığı bütçesi 2005 yılı rakamları ile 60 milyar dolar civarında . Bu yüksek bütçenin bile Amerikan gazilerinin sorunlarını çözmemiş olması, yukarıdaki savı ispatlar nitelikte . Doğal olarak denilecektir ki , “Burası Amerika mı” elbette Amerika ile kıyaslamıyoruz. Sadece biz dönüş maliyetini iyi hesaplıyor muyuz ? diye soruyoruz. Hava Kuvvetlerinden emekli olan bir paşa son söyleminde özetle şöyle diyordu “Silah sanayii ve teknolojisi güçlü ülkelere bağlı bir ordu milletine dönmelidir”. Yani milli ordu söylemine odaklıyor konuşmasını emekli paşa. Türkiye’ nin coğrafi konumu milli ordu söylemiyle örtüşüyor. Silahın yoksa ruhun olmalı. Bağımsız ve özgün ruh , tarih boyunca kendinden güçlü yapılara kafa tutmuştur. Buraya kadar her şey, güzel. Yalnız bir şeye dikkat etmek gerekiyor. Milli Ordu, halkın içinden beslenen, çıkan bir ordu. Bu nokta önemli. Dolayısıyla savaş dönüşünde mutlaka ve yeterli düzeyde onurlandırılmalı , kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlanmalı ki, motivasyonu üst boyutta tutabilesiniz. Yoksa sembolik maaşlarla, gazi ünvanı vermeyerek, madalya ile taltif etmeyerek milli ordunun bireylerinin ruhlarını üst seviyede tutmak mümkün değildir. 59. Hükümet bir şeyler yapmaya çalışıyor. Gazi maaşlarını arttırıyor. Hatta maaşları yükseltmek için düzenleme yapıyor. Ancak total rakam her gaziye 15 YTL zam. Ve bu zamla ayda 230 YTL. Unutmadan, hatırlayalım asgari ücret ülkemizde 400 küsür YTL. Yarım Elma Gönül Alma Hükümet gazileri hatırladı ve düşündü. Maaşlarının yükselmesi için gösterge rakamında değişikliğe gitti. Gazi ile dul ve yetimlerin maaş artışı memur zammının yüzdelik ( % 5.1) dilimiyle aynı tutmamak için bütçede bir düzenleme yaptı. Yapılan düzenlemeye göre , gazilere ve yakınlarına 2006’ da % 10 zam yapılacak. Hükümet bunu sağlamak için Bütçe Kanun Tasarısı’ nda, Kurtuluş Savaşı, Kore ve Kıbrıs gazilerinin gösterge rakamını 5150’den 5400’ e yükseltti. Gösterge rakamları ve katsayı oranlarında yeni yılda yapılacak artışla birlikte 2006’ da gazi, dul ve yetimlerinin aylıkları ocakta % 7.5, temmuzda % 2.5 olmak üzere bileşik % 10.2 zamlanacak. Peki bu zamla birlikte gazi maaşları ne kadar olacak? 214.24 YTL olan gazi maaşı , ocakta 230.31YTL, temmuzda ise 236.14 YTl ye yükselecek . Gazilerin dul eşlerine baktığımızda ise şunu görmekteyiz; 160.68 YTL olan dul eşin maaşı ocakta 172.73 YTL , temmuzda da 177.10 YTL oluyor. Vatani hizmet aylığı alan çocukların şimdiki maaşları 118.56 YTL . Zamma göre , ocakta 127.95 YTL , Temmuzda 131.19 YTL ellerine geçecek. Kaç Gazimiz Var? Gazilerimizin sayısını Emekli Sandığı kayıtlarına bakarak verebiliriz. Türkiye’ de 4’ ü İstiklal Savaşı , 8 bin 612’ si Kore , 32 bin 397’ si de Kıbrıs Gazisi olmak üzere 41 bin 13 gazimiz bulunuyor. Devletten dul ve yetim aylığı alan gazi yakını sayısı da 11 bin 170 . Toplam 52 bin 183 olan gazi nüfusuna ortalama 15 YTL zam yapılmış. Bütçeye bu zammın konması bile büyük bir olay. Gazilerden hükümete teşekkürler. Çünkü geçmiş hükümetlerin vurdumduymazlığından gazi maaşları halen asgari ücretin altında. Yıllardır gösterge rakamlarında bir yükseltme olmadığı için gazilerin maaşları düşük bir düzeyde seyretti. Unutmamamız gereken bir nokta var. Gazilerin bir bölümü maaşla geçiniyor. 230 YTL ile bir ay geçirmek mümkün değil. Açlık sınırı 500 YTL üzerinde. Bu reva mı? Milli Ordu anlayışını bu duruşla sürdürmek mümkün mü? Sembolik ya da treji-komik bir maaşla geçinen bir gazi ailesinin küçük oğluna nasıl anlatabileceğiz gaziliğin toplumsal ve yüce bir değer olduğunu? Vatan için ölüme severek nasıl göndereceğiz yiğitleri? Bol keseden atmak kolaydır. Ama dağların bekçiliğini yapmak yürek işidir. Herkes savaş tarlasına gülerek gitmiyor. Savaştan kaçanlara tanık oluyoruz. “Vicdani retçiler” giderek yandaş buluyor. Belki de tüm olan biten profesyonel ordunun zeminini hazırlıyor. Bilinmez ki ! 2006 YILI * Savaşa gidip, gazi olarak kabul Değerli okurlarım ve sevgili gaziler, büyük bir yanılgının altını kalın çizgilerle çizmemize karşın, tepkisizlik hüküm sürmeye devam ediyor. Bu arada yetkili ve etkili olanların hangi marka gözlükle baktıklarını da anlamış değilim. Nedir bu büyük yanılgı ? Açıklamaya çalışalım . Resmi rakamlar, Emekli Sandığı tarafından gazi maaşına bağlanmış kişi sayısını 52 bin civarında gösteriyor. 42 bin gaziye , 10 bin dul eşe halen maaş ödeniyor . Dolayısıyle devlet 42 bin kişiyi gazi olarak tanıyor. Terörle Mücadele’ ye girmiş, yaralanmış kahramanlara da “gazi” yerine “vazife malülü” ünvanını veriyor. Vazife Malülü kavramı geniş bir alanı kapsıyor. Örneğin bir işyerinde kaza sonucu yaralandığınızda da vazife malülü oluyorsunuz. Herhangi bir yerinden yaralanmayanları ise devlet tanımıyor. Sadece TSK , onları takdir ve teşekkür belgeleriyle onurlandırıyor. Hepsi bu. Vatandaş cephesine baktığımızda daha da çarpıcı verilere ulaşıyoruz. Vatandaş “hala gazi kaldı mı?” diye soruyor . Çünkü , genelde gazi denilince, akla yaşlı, kalpaklı insanlar geliyor. Hatta toplum büyük bir yanlışa da düşüyor; bu yaşlı insanlara yardım edelim, vicdanımız rahatlasın cinsinden yaklaşımlara çok sayıda tanık oluyoruz. şimdi Harp Malülü tanımına bir bakalım. Gazilerin maaş aldığı Emekli Sandığı Kanunu’ nun 18. kısım , 64’ ncü maddesi Harp Malülü’ nü tanımlar: “Harpte fiilen ateş altında kalan, harpte, harp bölgelerindeki harp harekat ve hizmetlerinde bulunan, askeri harekat gerektiren iç operasyonlarda yer alan ya da yurtdışına uluslar arası andlaşmalar gereği gönderilen subay, yedek subay, astsubay, uzman çavuş, erbaş ve erlere Harp Malülü denir. Yani fiziki bir yara almasa da o kişi Harp Malülü ya da GAZİ’ dir. Peki Kore’ de, Kıbrıs’ ta yaşanılan savaş ise, 30 bin canın verildiği Güneydoğu bölgemizde ne yaşandı? Yaşanılanlara düşük yoğunluklu çatışma desek bile, acımasız bir savaş ortadadır. şimdi bu kanunu okumuş, TSK’ dan takdir, baraat almış harbi lehimize çevirmek için canını , geleceğini ortaya koymuş bireye ne diyeceğiz, “BEN BİR GAZİYİM” derse? “Hadi oradan, sapasağlam adamsın, her uzvun yerinde, neren gazi mi diyeceğiz? Orada bir savaş yok, nasıl gazi olursun, cevabını mı vereceğiz” Ya da böyle bir yaklaşım sergilesek, vatan için bir başkasını savaş tarlasına nasıl göndereceğiz ? Kendini gazi olarak gören , kanunda tanımını bulan bir kahramana, ‘ne yaptın ki’ deme cüretini göstermek ne kadar olanaklı? Bence böyle bir tavır içine girmenizi tavsiye etmem. Çünkü pek çok Güneydoğu Gazisi tanıdım. En çok içerledikleri konu unutulmak ve tanınmamak. Bu iki olguyu sindiremiyorlar. Unutulmanın ölmek olduğunun bilincindeler , haklılar . Unutulursan tanınmazsın, tanınmazsan unutulursun. Kim hazmedebilir, böylesine büyük bir çelişkiyi? Başkaları için varlığınızı ortaya koyacaksınız ve onlar, sizi yaşadıklarınızla başbaşa bırakacaklar , anılarınızla sessizce ölüme terk edecekler. Bakınız, onlar kaçmadı , onlar isyan etmedi, onlar sizler için hayatlarını risk etti . Onları gazi olarak kabul etmemek geflet ve hıyanet içinde olmakla örtüşür. Dikkat etmiyoruz! Bir Güneydoğu gazisinin “gazi” ünvanını alması için mahkemeye gitmesi gerekiyor. Dava açacak , gidip gelecek, 1,5 - 2 yıl hem maddi hem de manevi açıdan dayanacak ve sonra hakkını alacak. Kaç kahramanın koşulları buna uygun? Gaziler Dergisi bu büyük sorunla gücü yettiğince uğraşıyor. Gazi ünvanını almak isteyen Güneydoğu gazisine hukuksal destek sağlıyor. Bu girişimi çok olumlu buluyorum. “Hak verilmez, alınır” sloganının doğru olduğuna inanıyorum. Dünyanın neresinde görülür , savaşa gideceksiniz , devletinizin verdiği görevi üstün bir başarıyla yerine getireceksiniz, ama eve döndüğünüzde sanki güllük gülüstanlık bir kentte görev yapmış gibi, sıradan değerlendirmelere tabi olacaksınız. Bizim ülkede görülüyor. Terörle Mücadele için yüzbinlerce askerimizi görevlendirdik. Dağlarda teröristin peşine düşmesini emrettik . Aç kaldılar , uyumadılar, sürekli tetikte, zaman zaman sıcak çatışmalarda saf tuttular. Kimi bayrağa sarılı tabutta evine dönebildi. Kimi bir uzvunu kaybetti. Kimi de herhangi bir yara almadan sevdiklerine koştu, kucaklaştı. Sevgili gaziler, unvan probleminin sizde yarattığı
* Devlet, toplum ve birey, yeni yılda olumlu beklentiler içine girer. Düşlerin, projelerin yaşama geçirilmesini, olumlu günlerin gelmesini diler. Yıllardır gazilere umut Yeni yılın ilk çeyreğini geride bıraktık. Kalan üç çeyrekte neler olacak izleyeceğiz. Hemen şunu belirtelim ; ilk çeyrek geçmişi aratmayacak nitelikte ardımızda kaldı. Yani sessizlik egemenliğini sürdürdü. Oysa bölünmez bütünlük adına verilen savaş kesintisiz devam ediyor. Ne acıdır ki, gazi nüfusu’ nun büyüme hızı artıyor. Bayrağa sarılı şehit tabutlarının ardı arkası kesilmiyor. Ve nutuklar atılıyor. “Cek cak’” larla yine günü kurtarma hevesi tetikleniyor. Zaman geçiyor; terörden çektiğimizi, ızdırabımızı, yitirdiğimiz canları, ekonomik zararı hala dünyaya anlatamıyoruz. Oysa gazilerimizin bir fotoğrafı bile ne melun bir savaş içerisinde varolmaya çalıştığımızı öyle net yansıtır ki. Biz ne yapıyoruz? “Kol kırılır yen içinde” bakış açısıyla acıları içimize gömüyoruz. Sanki şehitler vermiyoruz., geniş bir gazi nüfusuna sahip değiliz. Peki nesnelleştirmeden, yaşanılanın fotoğrafını somut olarak yansıtmadan elin oğlunun bizi anlaması olanaklı mı? Hayır. Zaten toplum olarak da terörden çektiğimiz ızdırabı algılayamıyoruz. Siz, gazilerinize gereken önemi göstermediğiniz takdirde, her bir gazinin sayı olmadığını, acıların, kaderlerin, unutulmuşluğun, yalnızlığın ne anlama geldiğini, kavrayamazsınız. Ve öyle de oluyor. Yüzbinlerce savaş kahramanı, Terörle Mücadele Gazileri’ ni, gazilik kavramı dışında bırakmakla, hem olan biteni algılayamıyoruz hem de Türkiye’ de, provakasyon üreten dış mihrakların ekmeğine yağ sürüyoruz. Danimarka Başbakanı Bay Rasmussen’ i Ankara uyarıyor; Roj TV’ yi kapatın. Ama adam dinlemiyor, televizyon da güç olıp, provakasyon kokan bir yayın yapıyor; bin kişi şehir merkezinde dükkanları tahrip edip, korku salıyor. Bu çaplı provakasyonlar devam edecektir kuşkusuz. Alınması gereken askeri önlemler belirli bir disiplin içinde koordine ediliyordur. Ekonomik tedbirlerin attığı adımları görmekteyiz. Diyarbakır seyahatimde bunu net gördüm. Anadolunun Paris’ i gibi ışıl ışıl. Hareketli ve canlı. Halkın büyük bir bölümü geleceğe umutla bakıyor. şimdi yapılması gereken önemli bir nokta; Güneydoğu Gazileri’ ni gündeme getirmek olmalı ki, yaşadığımız cehennemi zor unutalım. Bölge halkının terörden çektiği acıları dile getirelim. Hatta Diyarbakır’ lı millet vekilleri, şanlıurfa örneğinde olduğu gibi, meclise bir önerge verebilir; Diyarbakır’ ın adı “şanlı Diyarbakır” olsun diye. Ne yapmıştı Urfa Milletvekili Osman Doğan? 1984 yılında 17 arkadaşıyla birlikte bir çalışma başlamışlardı. Urfa’ lının Kurtuluş Savaşı’ nda gösterdiği fedakarlığın nişanesi olacak bir sembol oluşturmayı hedefledilerdi. Meclis’ e verilmek üzere bir önerge hazırladılar. Amaç Urfa’ nın adını şanlıurfa olarak değiştirmekti. Ve değiştirdiler. 30 bin canın büyük bir bölümü o bölgeden. Normal bir mantık, bölge halkının verdiği savaşı ortaya koyabilir. Çekilen sıkıntıları devlet de biliyor ve bölgenin kalkınması için yıllardır çalışmalar yürütüyor. şehirlere ünvan verildiğini Gaziantep, Kahramanmaraş, şanlıurfa gibi örneklerden biliyoruz. Diyarbakır şehrini de böyle bir ünvan ile onurlandırmanın gelecekte büyük bir katkı sağlayacağını düşünüyorum. Dedelerimizin Verdiği Mücadeleyi Bizler, Sürdürmeye Mecburuz Onlara göre bizler “bir hiç uğruna” bu mücadeleye katıldık. Çünkü onların inancında değer, para ya da makamdır. Dedelerimizin bu nedenle emperyalizme karşı açtıkları savaşı sürdürmek; yalın bir ifadeyle sorumluluk ve görev Türkiye Cumhuriyeti Devleti , 622 yıllık bir İmparatorluğun küllerinden verilen bir “ölüm-kalım” mücadelesinin sonucunda çıkmayı başarabilmiştir. Bu zafer öyle bir zaferdir ki yalnızca savaşın galibi değil, aynı zamanda dünya uluslarına kendini “devlet” olarak kabul ettirebilmiş olma başarısıdır, bu başarı savaş meydanlarında gösterilen cesaret, sabır , asalet ve inancın ; diplomasi masasında da aynen gösterilmesidir. Dünyada hiçbir ulus yoktur ki aralıksız on bir yıl savaşsın ve devlet kursun. Sonra bu devletin kurumlarını oturtsun, halkını ümmetçi zihniyetten arındırıp demokrasiye, laiklik ilkesine ve cumhuriyet yönetimine inandırsın ve dünyanın saygın devletleri arasında yer alsın. 1923 yılında kurulan devletimizin temelinde canlarını “vatan ve al bayrak” için hiç düşünmeden verenler vardır. O günlerde bunu yapanların torunları olarak bizler de değişen dünya şartlarında bize düşeni yapmanın mutluluğu ve gururunu yaşıyoruz. O gün dedelerimiz ne yaptılarsa, ne hissettilerse, neyi düşünerek bu mücadeleyi yaptılarsa bizler ve bizim gibi inananlar da aynı mücadeleyi yapmaya devam edecektir. Mücadelede can verenlere şehit, yaralananlara da gazi diyoruz. Allah (C.C.) hepsinden razı olsun. Aslında bu yaptığımızın karşılığını burada değil , Allah’ dan (C.C.) geleceğini de biliyoruz. Ancak en azından ‘saygı’ görmek istiyoruz. Asil Milletimiz bu saygıyı bizlere her fırsatta gösteriyor olmakla beraber kim olduklarını unutmuşlar , kendilerini paraya satanlar, tarihlerini ve kimliklerini inkar edenlerden bu saygıyı beklemek biraz hayalperestlik olur diye düşünüyorum. Onlara göre bizler “bir hiç uğruna” bu mücadeleye katıldık. Çünkü onların inancında değer ya paradır ya da kendilerine verileceğini düşünüp hayal kurdukları makam ve mevkilerdir. Değerleri içinde yalnızca para ve ihtiras olan insanların bizleri anlamasını beklememeliyiz. Onlar artık işi o kadar ileri götürmüşlerdir ki “şehitlik ve gazilik kavramları ülke barışına zarar vermektedir” diyebilmektedirler. Çünkü onların iplerini ellerinde tutanların Makyavelist inanışlarına göre “kazanmak için her yol mubahtır.” Ne demiştir Makyavel denen zat Türkler hakkında biliyor musunuz? Kısaca şöyle demiştir; “Türk” lere asla doğrudan saldırmayın. Onları içeriden çökertmeye çalışın. Para ile kendinize çalışacak hainler bulun. Eğer böyle yapmaz ve doğrudan saldırırsanız, Türkler köşeye sıkışmış bir kaplan gibi üzerinize atılır ve sizi parçalar. İşte o gün bugündür tek dişi kalmış emperyalizm bu tavsiye doğrultusunda hareket etmektedir. Çok değerli bir devlet adamımız olan sayın Karmuran İnan bu konu ile ilgili olarak şu saptamayı yapmaktadır: “Hain yetiştirmekte ne yazık ki üzerimize yok.” ‘Sayın İnan’ ın bu söylemi ne kadar da doğru. Son zamanlardaki gelişmelere bakacak olursak bu gerçeği kolayca anlayabiliriz. Üniversite çevrelerinden, işadamlarına, politikacısından yerel yöneticisine kadar her alanda, meydanı boşbulan bu neviden kişiler ortalıkta cirit atmaktadırlar. Tabii bana göre son demlerini yaşamaktadırlar. Değiştiği söylenen dünyadaki eğilimlerin ve ekonomik modellerin başarılı olabilmesi için yapılan ve hali hazırda gizli bir şekilde adı konmadan devam eden “üçüncü dünya savaşı’ nın ilk ayağını Türkiye 1985-1999 yılları arasında çökerttiği terör ve teröristlere karşı vermiş ve kazanmıştır. Verilen savaş sadece teröristlere karşı kazanılmamıştır. Bu savaş yine emperyalizme karşı kazanılmıştır. Bunun hazımsızlığını yaşayan emperyalistler şimdi de ülkeyi suni olarak yarattıkları Türk-Kürt savaşına doğru sürüklemek istemektedirler. Çünkü emperyalizm artık can çekişmektedir. Bana göre son saldırılarını yapmakta ve kendileri açısından “ölüm-kalım” mücadelesini vermektedirler. Türk’ lerin en büyük özelliği olan “danışma, istişare” özelliği son üç yılda nedense bir kenara atılmış durumdadır. El elden üstündür ancak önemli olan birbirimizden yararlanarak sorunları en güzel şekilde çözmek ve ülkemize en faydalı işleri yapmaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti en az 5 bin yıllık bir devlet geleneğinden gelmektedir. Bu geleneğin içinde boyun eğip kabullenmek yoktur. Bu geleneğin içinde el açıp dilenmek yoktur. Bu geleneğin içinde kanla kazanılan toprakların pazarlaması yoktur. Bu geleneğin içinde Asil Milletimizin onurunun kırılmasını kabul etmek yoktur. Bu geleneğin içinde misafir çağırıp, sonra da ortadan kaybolmak yoktur. Bu geleneğin içinde kardeş kavgalarına zemin hazırlamak, isteyenlere fırsat tanımak yoktur. Ancak her türlü olumsuzluğa ve sıkıntıya rağmen gururla ve inanarak söylüyorum ki, büyük bir çaresizlik Savaşı Bir Gazinin Duygularından Öğrenmek İçin Lütfen Okuyun Yanınıza ilk gelen arkadaşınız size, "fazla bir şey yok, sadece küçük bir yara" gibi telkinlerde bulunur. Ama siz arkadaşınız konuşurken de, helikopterle hastaneye götürülürken de artık bir ayağınızın olmadığını biliyorsunuzdur. Bugünlerde ortada çok sık görülen ve ne yazıkki sayıları çok artmış bulunan; İLK BEş DAKİKA VE BİR ÖMÜR Oktay Yıldırım .......ili kırsalında teröristlerin dur ihtarına ateşle karşılık vermesi sonucu çıkan çatışmada, güvenlik görevlisi şehit oldu. Ya da Ya da ........ili kırsalında teröristlerce döşenen mayının patlaması sonucu. asker yaralandı.. Bu nasıl başlar biliyor musunuz? Hava o kadar sıcaktır ki, beyninizdeki sıvının buharlaşıp uçtuğunu düşünürsünüz. Oluştuğu anda kuruyup giden ter damlacıklarından geriye kalan tuzlar yüzünüzün ve hatta elbisenizin her yanını kaplamıştır. Avucunuzun içindeki ter, yüzünüzdeki gibi, kolay kurumadığı için elinizdeki tüfeğinizin metal kısmı avucunuzun içinde vıcık, vıcık oynar. Ter ile ıslanan çeliğin kokusu avucunuzun içine ve elinizi sürdüğünüz her yere siner. Önünüzde yürüyen adamın, ayağının kuru toprakla her temas edişinde çıkan toz, ağzınızın kupkuru olmasına ve zor nefes almanıza sebep olur. Sırt çantanızın askı kayışları yüzünden omuzlarınızı hissetmezsiniz. Kült ağrıları ancak çantayı sırtınızdan çıkardığınızda fark edersiniz. Bastığınız her taş parçası, her çalı ve bir ayağınızın kaplayabildiği her yeryüzü parçasından çıkan sesi duyarsınız. Yürüdüğünüz yerdeki her Ağustos böceğinin sesini, dallardaki kuşları, yüzünüzün etrafında ürkütücü devriye uçuşları yapan arıların kanat seslerini, ağzınıza ve yüzünüze ya da herhangi bir yerinizdeki küçük yaraların üzerine konmaya çalışan sineklerin vızıltılarını, ayağınızı bastığınız yerden havalanan yeşil çekirgenin küçücük cüssesine rağmen çıkardığı tok kanat sesini en ince ayrıntısına kadar duyarsınız. Sonra, kendi teçhizatınızın ve önünüzdeki arkadaşınızın ve arkanızdaki arkadaşınızın teçhizatlarının çıkardığı düzensiz seslerin her birini ayrı ayrı duyarsınız. Ve aynı anda önünüzdeki arkadaşınızın nefes alışlarını duyarsınız, öksürmesini ve hapşırmasını da duyarsınız. Telsizinizden çıkan seslerin ve cızırtıların her biri ayrı ayrı katılır bu senfoniye. Ter ve tozun birleşmesinden oluşan kaygan çamur, postalın içindeki tüm ayağınızı kaplamıştır, çoraplar önce su toplayıp sonra patlayan yerlere adeta bir deri gibi yapışmıştır. En çok yapmak istediğiniz şey ayaklarınızı yıkayıp, çoraplarınızı değiştirmektir. Ama bu çok büyük bir lükstür o anda. Çünkü... Çünkü hangi çalının dibinde, hangi kayanın arkasında sizi beklediğini bilmediğiniz ihaneti arayıp bulmanız ve yok etmeniz gerekmektedir. Bütün masumların hayatı ve huzuru size emanet diye, öğretmenler bayrak direğine asılmasın diye, kundaktaki bebekler kurşunlanmasın diye, binlerce yıllık emanete halel gelmesin diye kahpeliği ve ihaneti yok etmeniz gerekmektedir. Çünkü bunun için bayrağın, silahın, namusun ve şerefin üzerine yemin etmişsinizdir. Çünkü önemli olan ayağınız değil, ülkeniz, bayrağınız ve onurunuzdur. İşte bu yüzden lükstür ayak yıkamak, çorap değiştirmek. İşte bu yüzden senfoniye dönüşmüştür bütün o düzensiz sesler güruhu. Sonra!.. Sonra birden tüm sesler kesilir, bıçağın dalı kestiği gibi, makasın kağıdı, pensenin bir hoparlör kablosunu kestiği gibi... Bir anda... Kuşların sesleri, arıların ve sineklerin vızıltıları, çekirgenin kanat sesleri; hepsi bir anda biter. Gözlerinizi açtığınızda önünüzdeki arkadaşınızı değil, gökyüzünü görürsünüz, yere düşmüş olduğunuzu anlamanız birkaç saniye sürer. Tek hissettiğiniz kesif bir barut ve yanık et kokusudur, yüzünüzün toprak parçalarıyla kaplandığını fark edersiniz, temizlemek için çalışmazsınız. Arkadaşlarınızın bağırarak koşuşturduğunu görür ama kulağınızdaki çınlama ve uğultudan seslerini duyamazsınız. Sesleri yavaş yavaş duymaya başladığınızda ayağa kalkmaya çalışırsınız ama başaramazsınız. edersiniz. Ayağınız yoktur ama yine de ağrıdığını hissedersiniz. Ne olduğunu anlamak için baktığınızda ise parçalanmış pantolonunuzun ve kopmuş ayağınızın farkına varırsınız. İşte her şey o anda başlar. Avazınız çıktığı kadar bağırırsınız. Sonra, nefesiniz biter. Sonra, yeniden nefes alırsınız ve yeniden bağırmaya başlarsınız. Sonra yine nefesiniz biter ve yeniden, yeniden ve yine... Hep bir soru çınlar kafanızın içinde "neden ben, neden ben, neden ben ?" Hastanede geçen aylar, tedavi ve terapilerde geçen yıllar sonunda, dizkapağınızın on iki santim altından takılı olan ve her akşam yatarken veya banyoya girerken çıkarıp kenara koyduğunuz takma bacak artık bir uzvunuz olmuştur. Ama bunun önemi yoktur, çünkü bu fedakarlığınız sayesinde vatan var olacaktır. Sizin bir bacağınızın ne önemi vardır ki! Artık koşamayacak olmanızın, yazın herkes gibi havuza, denize giremeyecek olmanızın da hiç önemi yoktur. Vatan sağolsun yeter. Sonra birilerinin, sizin ödediğiniz vergilerle Fransız televizyonlarında, uğruna yarım kaldığınız vatan hudutlarını hiçe sayan programlara finans sağladığını okursunuz. Aynı dillerin bundan pişmanlık duymadıklarını söylediklerini de okursunuz. Pamuk'ları, Dink'leri, okursunuz, Bizans çocuğuyum diyenleri duyar, Ali Kemallere tanık olursunuz, "koçlar gibi satanları" görürsünüz. . Türk Bayraklarının yakıldığını, görürsünüz. Başlarına çuvallar geçirilip aşağılanarak elleri arkalarından bağlanan Türk askerlerini görürsünüz. Bu aşağılanmaya cevap verecek tankların motor seslerini, helikopterlerin kanat seslerini, piyadelerin intikam yeminlerini duymayı beklersiniz ama duyamazsınız. Onun yerine hainlerin cesetlerinin üstüne örtülen çaputlara "bayrak" diyenleri görürsünüz, "uçaklarını çek", "valiyi çek" diyen başkanları ve karşılarında kekeleyen riyaseti görürsünüz. Bu da yetmez Türk askerlerinin kendi mahkemeleriniz tarafından,"çete" diye suçlandığını, yargılandığını görürsünüz. Yok, yok bu da yetmez. Askere, polise, öğretmene ateş eden, yol kesip soygun yapan, köy yakan, okul yıkan, mayın döşeyen teröristlerin sadece "ben bir şey yapmadım" demelerinin esas kabul edilip, "suçsuz"sıfatıyla serbest bırakıldığını görürsünüz. Susanları, konuşması gerektiği halde susanları görürsünüz, konuşanlar her konuştuğunda, kekeleyenler her kekelediğinde ve susanlar her sustuğunda siz yeniden vurulursunuz, yeniden ölürsünüz her defasında. Gövdenizden o toprağa akan kan, bu defa içinize akar, inandıklarınıza, uğrunda savaşarak kendi kanınızı akıtmak pahasına tertemiz tuttuğunuz değerlerinize akar. Sizin kaya arkalarında, çalı diplerinde aradığınız ihanet gelir aklınıza, o mayınları yerleştiren eller gelir. Sorgulamaya başlarsınız: "Biz bu ihaneti doğru yerde mi aradık, kuyruğunda dolaştığımız yılanın başı, hep gözümüzün önünde miydi yoksa?" diye sorarsınız kendinize. Onlara verilen maaşın sizin vergilerinizden ödendiğini, içinize sindiremezsiniz, uykularınız kaçar, neden bu vatanı sizin kadar sevmediklerini düşünürsünüz. Bu vatan onların da vatanı değil mi? Onlar da, tıpkı benim gibi namusun ve şerefin üstüne yemin etmedi mi? diye sorarsınız kendi kendinize. Sinirlenirsiniz, üzülürsünüz, on beş yaşında bir askeri okul öğrencisi iken her adımda söylediğiniz, beyninize ve yüreğinize nakşettiğiniz sözler gelir aklınıza": VATAN, SANA CANIM FEDA" Geri kalan tüm hayatınızın ilk beş dakikası, böyle başlayacak işte ve hayatınız böyle devam edecektir. Son nefesinize kadar savaşacaksınız ihanetle, her şeye ve herkese rağmen, bu yolda ölene ya da bu ihaneti bitirene kadar. Siz diyorum, çünkü bu vatan için bedel ödeyen insanların neler yaşadığını, neler hissettiğini, size rağmen ve sizin için neler yaptıklarını, neler yapabileceklerini bilin istiyorum. Okuduğunuz ya da televizyonda duyduğunuzdan daha fazladır yaşananlar. Yani aslında gazetelerin iç sayfalarındaki, minicik karelerde okuduğunuz; "...ili kırsalında teröristlerce döşenen mayının patlaması sonucu, bir güvenlik görevlisi yaralandı!" haberi aslında o kadar da kısa değildir. Sizin, daha okuduğunuz gazetenin arka sayfasına geçerken unuttuğunuz, falanca mankenin otel odası maceralarına, ya da uyuşturucu komasından ölen oğluna "şehit" deyip Türk bayrağı örten kadının haberine ayırdığınızdan daha uzun zaman ayırmadığınız bu küçük haber, birileri için bir ömür boyu sürecek ve asla unutulmayacaktır. Ve siz unuttuktan sonra da başka birileri, "ne için?" dendiğinde "vatan için" diyecekleri fedakârlıkların size rağmen yapmaya devam edeceklerdir. Sizin uyumuşluğunuza, duyarsızlığınıza rağmen, sizin rahatlığınıza, sizin vicdanlarınıza rağmen bu kahramanca fedakârlıklar ve bu ilk beş dakikalar yaşanmaya devam edecektir. Asla unutmayınız! Başınızın üstündeki egemenlik örtüsünün payandası kopan bacaklar, bedeli ise size rağmen bu vatan için akan kanlar, feda edilen canlar, sıcak yuvalarını, babalarının yüzlerini unutan küçücük çocuklarını düşünmeden vakfedilen hayatlardır. Ne kadarını anlayabilirsiniz veya anlamak sizin umurunuzda mı bilmiyorum, ama birileri bunları yaşadı, birileri hala yaşıyor ve emin olun yaşlı dünya döndükçe, Türk vatanı ve Türk Bayrağı için birileri daha tüm bunları yaşayacak. Gördüğünüz gibi size bir hayli uzak bir yaşam biçimi bu. Masalarda oturup "aydınca" sohbetler etmeye hiç benzemiyor değil mi? Bir an için bile olsa kendinizi onların yerine koyasınız diye "siz" diyerek yazdım, sizin onlardan biri olamayacağınızı biliyorum. "Siz" kim misiniz? Siz kendinizi çok iyi biliyorsunuz! Biz de, biz de sizi çok iyi biliyoruz. "Siz" de bilin ki biz asla unutmayacağız. "VARLIşIM TÜRK VARLIşINA ARMAşAN OLSUN"
İŞ BULMAKTA ZORLUK ÇEKEN GAZİLERİMİZ, YANDAşLARINI KAMU KURUM VE KURULUşLARINDA İŞE YERLEşTİREN SİYASİLERİN SESSİZLİĞİNE TEPKİ VERİYOR Devlet Gazisine İş Vermeyi Taahhüt Ediyor,Uygulamak İçin Neden Zorlanıyor? 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’ nun, 4. Bölümde, gazilere ve eşlerine, çocuklarına, kardeşlerinden birisine devlet kuruluşlarında işvereceğini “Bazı yerlerde gazilere hor davranıyorlar. Bacağını kaybedene temizlik işi verdiler. Mühendislik okulu mezunu asteğmen gaziye ‘çay ocağında çalış’ diyorlar.” Bu sözler Gaziler Vakfı yetkililerinden Güneydoğu Gazisi Haluk Çapraz’ a ait. Üstelik gazi temsilcisi bir vakfın yetkilisinin sesini, Başbakan Tayip Erdoğan duymuş olacak ki, bir genelge yayınlıyor. Gazilerin işe yerleştirilmesine hassasiyet göstermeyen kamu kurumlarının yetkililerine emrediyor “gazilik onurunu hissettirin.” Bu ne gaflet, bu ne ihanet ? Onlar ne için savaşa gittiler ? Onlar ne için yaşamlarını riske attılar? Karşılığında vereceğimiz iş, aş onur, şeref çok büyük bir külfet mi? Yük mü? Oysa hepimiz yıllardır biliyoruz; İkdidara gelenlerin hepsi, yandaşlarına devlet sektöründe iş fırsatı yarattılar. Hatta devlet kadrolarının şişkinliği, giderek hantallaşan bürokrasinin temel nedenlerinden biri sayıldı. Onbinlerce Güneydoğu Gazisi, kanunun verdiği haklardan, uygulamadaki duyarsızlığın etkisiyle faydalanamıyor. Başbakan bile isyan ediyor. Kanunun üzerine gidip, yetkilileri uyarıyor. Hüseyin Maviş bir Güneydoğu Gazisi. Devletin verdiği görevi kaçmayarak, korkmayarak harfi harfine yerine getirmiş bir asker. Terörün en azgın döneminde, yani 1991-92 arasında savaşın içinde yer almış bir kahraman. Hain pusudan vınlama sesiyle hız alan roketi boynunda hissetmiş kan revan içinde kalmış bir gazi. Yarasına aldırmadan güvenliğini üstlendiği ve korumak için hayatını risk ettiği karakoluna saldıran teröristlerle çatışmaya devam eden bir yiğit. Kahramanımız eve döndükten sonra eski işine döndü. Ancak yara aldığı boynundaki ağrılar yüzünden işini bırakmak zorunda kaldı. İşsiz geziyordu. Ağır işlerde çalışamıyordu. Kendine uygun bir iş için devlete başvurdu. Gelen formları heyecan ve umutla doldurdu. Sonra günler zor geçti. Beklemek ölüm gibiydi. Ve bir gün devletten yanıt geldi. “Size devlet kapısında iş yok” Onunla görüştük. Sorduk. İçtenlikle yanıtlar aldık. Okuyalım ve kulak verelim. Hüseyin Maviş kimdir ? 1972 yılında Gaziantep’ in Oğuzeli ilçesinin Tınazdere köyünde doğdum. Sekiz kişilik bir ailenin en büyük çocuğuyum. Köyümde ilkokul olmadığından ilkokulu Oğuzeli Yatılı Bölge Okulunda okudum. İlkokul mezunuyum. Okulum bittikten sonra bir mesleğim olsun diye babam benim oto tamircisinde çalışmamı istedi. Askerliğim gelene kadar oto tamirciliği yaptım. Pek çok arkadaşım vardı. O dönemde arkadaşlar arasında son derece sevilen biriydim. Askerlik görevinizi nerede gerçekleştirdiniz? 121. Er Eğitim Alayı Komutanlığı Hatay Serinyol’ da acemiliğimi yaptıktan sonra, Cizre Kocapınar karakolunda askerliğimi tamamladım. Köyümdeki arkadaşlarım yaşça benden büyüktüler. Askere erken gitme hevesiyle yaşımı büyüttürdüm. Yaşımı büyüttürdükten 3 ay sonra askerlik yoklamam geldi. Hatay Serinyol’ da 3 aylık eğitimden sonra dağıtım yerim şırnak olarak çıktı. Doğuya gideceğinizi öğrendiklerinde yakınlarınız ne tepki verdiler ? Acemi birliğimdeki arkadaşlarımla ayrılırken ağlayarak ayrılmıştık. İlk dağıtım yerimin şırnak Alay Komutanlığı olduğunu babama haber verdim.Babam dağıtım yerimi duyduğunda “canın sağolsun oğlum, orası da bizim vatanımız.” dedi. Ama babam bana bunu söylerken, yüreğindeki korku gözlerinden okunuyordu. Başta şırnak’ a gideceğimi babam, anneme söylemedi.Tabi ancak ben gidinceye kadar gizleyebildik. - Doğu tarafına daha önce gitmediğim için içimde bir korku vardı. Çünkü 1991-1992 yıllarında şırnak’ ta çıkan olaylar insanı ister istemez etkiliyordu. Ben şırnak’ a varmadan toplanma yerimiz Cizre İlçe Jandarma Bölük Komutanlığı’ nda bizi topladılar. Oradan da tekrar dağıtım olup, Cizre’ nin Kocapınar Karakoluna düştüm. Karakoldaki arkadaşlarla hemen birbirimize alışmıştık. Güzel bir ortamımız vardı. Arkadaşlarla pusuya giderken hiç korkmadan giderdik. Ta ki karakolumuz basılıncaya kadar Nasıl yaralandığınızı , o gün olanları anlatır mısınız ? Göreve başlayalı bir hafta olmuşken, karakolumuz basılmıştı. İlk rokette ben boynumdan yaralandım. Elimi boynuma attığımda, yaralandığımı ve çok kan kaybettiğimi fark ettim. Yaralandıktan yarım saat sonra, birlikten yardım gelinceye kadar çatışmaya devam ettim. Yardım geldikten sonra beni ve yaralı diğer dört arkadaşımı zırhlı bir araçla derhal Cizre Devlet Hastanesine getirmişler. Ben o sırada artık kendimde değildim. Kendime geldiğimde Cizre devlet Hastanesindeydim. Bir hemşire bana sakinleştirici iğne yapıyordu. Neler olduğunu sorduğumda “Karakolunuz baskına uğradı, bir şey yok” dediler. Ben ve bir arkadaşım daha sonra şırnak Askeri Hastanesine götürüldük. Burası benim için bir kabusun başlangıcıydı. Çünkü gözümü kapattığımda o çarpışma görüntüleri gözümün önünden, bağırışlar kulağımdan hiç gitmiyordu. 15 gün sonra beni şırnak’ dan helikopterle Diyarbakır askeri hastanesine götürdüler. Bu esnada Hürriyet gazetesinde karakolumuzun baskına uğradığı haberi çıkıyor ve halamın oğlu haberi görüyor. Kimseye bir şey söylemeden benden haber gelmesini bekliyor. Ben 5 gün sonra kendime geldim. Evimizde telefon olmadığından halamın oğlunu aradım. Bana neremden yaralandığımı sordu. Ben de boynumdan yara aldığımı ve babamın yanıma gelmesini istediğimi söyledim. Babam 24 saat sonra Diyarbakır’ a geldi. Bana 35 günlük bir tedavinin ardından 35 günlük hava değişimi verdiler. Ben de memleketime, evime döndüm. Eve döndükten sonra çatışma görüntüleri, sesler, huzursuzluk, uykusuzluk gibi rahatsızlıklarınız oldu mu? Evime gelince huzur bulurum sanmıştım. Ama gece oldu mu o çatışma ve mermi sesleri hiç kulağımdan gitmiyordu. Geceleri bağırarak uyanıyordum, 35 günlük hava değişimim bana zindan olmuştu. Evden dışarı çıktığımda uzaktan gelen bir gürültü ya da yüksek bir ses nedeniyle, korkarak, kendimi içeri attığım günleri hiç unutamıyorum. Işık gördüğüm anda yine çatışma çıkacak korkusu vardı içimde. Hava değişimi sona erip de karakola geri döndüğünüzde neler hissettiniz ? Hava değişimi iznim bitip, bölüğüme döndüğümde bölük sanki bir harabe gibiydi. Bu arada benim boynumdaki ağrı ve huzursuzluk, uykusuzluk, uykumdan bağırarak uyanma gibi sorunlarım aynen devam ediyordu. Tekrar karakola dönüp de silahımı elime aldığımda ise “Bir çatışma çıksa da boynumdaki ağrıyı hissetmesem” diye düşünmeye adeta çatışmaya girmeyi istemeye başladım.Davranışlarımdaki değişiklik arkadaşlarımın ve komutanımın dikkatini çekmişti. Bir süre sonra bana “sen silah kullanma, git telsizin başına telsizciye yardım et” dediler. 3-4 ay sonra boynumdaki ağrılar iyice şiddetlenmiş ve beni çılgına çevirmeye başlamıştı. Karakol Komutanımız benim tekrar hastaneye gitmem için bana sevk kağıdı almıştı. Oradan çıkış o çıkış olmuştu. Kalan askerlik görevimi, Ankara Gülhane’ de tamamladım. Evinize döndükten sonra neler yaşadınız? Eski yaşantınıza dönebildiniz mi? Memleketime döndüğümde işimi yapmak için tekrar ustamın yanına gittim. Sadece 1 hafta çalışabildim. Çünkü boynumdaki ağrı ve aşırı sinirliliğim beni çıldırtmıştı. Hayatım bir anda tersine dönmüştü sanki. 1 yıl boyunca işsiz gezdim. Çünkü ağır iş yapamıyordum. Ve işime kendimi veremiyordum. Çevreniz size ve sorunlarınıza karşı duyarlılık gösterdi mi? Köyüme döndüğümde herkesten kaçtım. Odama girip saatlerce oradan çıkmıyordum. Bu bende yıllarca devam etti ve hala da ediyor. Bizim buralar öyle değişik yerler ki insanın başına bir şey gelmesin. Çevremden kulağıma, ağızlarda dolaşan “Bu çocuk artık sakat kalır” lafları geldikçe hayattan iyice bıkmıştım. Belki sakat kalabilirim, ancak canımı sıkan, sakatlığımın nedenini hiç kimsenin anlamaması ve ilgisizliği. Devletten ya da özel sektörden iş bulma konusunda başvurularınız , çabalarınız oldu mu, bu başvurularınız nasıl sonuçlandı acaba sayın Maviş? Devletten bana iş imkanı ve maaş bağlanması için bazı formlar gönderdiler. Bu beni biraz teselli etmiş gibiydi. Hiç değilse unutulmamıştım. Tüm belgelere cevap yazdım. Ama “Siz bu haklardan yararlanamazsınız” cevabı geldi. Bu beni daha çok yıkmıştı. Bu olaylara o kadar çok sıkıldım ki saçım ve sakalım tamamen dökülmüştü. Yaşadıklarınız gerçekten çok üzücü etkileyici olaylar sayın Maviş, olayların üzerinden uzun zaman geçti .Bugün hayatınız ne durumda? O dönemde halamın kızıyla nişanlanmıştım. Nişan esnasında bile nişanlıma ‘bu çocuk sakat” demişler. Bu laflar, sözler o zamanlar beni çok üzmüştü ama sağolsun eşim beni hep anlayışla karşıladı. Yıllardır bana çok destek oldu. Evin en büyüğü olduğum için, küçük kardeşlerim ve amca çocuklarım beni hep ağır işlerden uzak tutuyorlardı. Bu davranışları bana kendimi yarım insan gibi hissettiriyordu. Arkadaşlarım bana “Ya sen ne kadar sevimli, cıvıl cıvıl biriydin. Ne oldu sana ?” diyorlardı. Bugün 3 tane çocuğum var. Evden hiç dışarı çıkmıyorum. Bu konuda eşimle sık sık tartıştığımız günler oluyor. Ama sağolsun beni anlıyor ve desteğini esirgemiyor. şu anda amcamlarımın fabrikasında çalışıyorum. Bana bu işi verdikleri için sağolsunlar. Devletten iş konusundaki beklentileriniz hayal kırıklığıyla sonuçlanmış. Bu konuda söylemek istediğiniz bir şey var mı? Benim gibi Güneydoğu’ da yaralanıp şu anda benim çektiğim acıları çeken arkadaşlarıma öncelikle sabır diliyorum. Devletimizden de bu konumdakilere yardımcı olmalarını istiyorum Gazi Hüseyin’ nin Amcası’ nın Öncelikle bana bu görüşlerimi bildirmek hakkını Devletimizin G.Doğu’ da yaralanan askerlerimize Kamu Kurum Kuruluşlarında az da olsa bir iş imkanı verilmesini isterdim. Çünkü benim yeğenim gibi Bence özel sektörden önce devletimizin gazilerimize sahip çıkması gerekiyor . Ama sonuçta sahip çıkılmayan gazilerimize hiçte olsa bir iş imkanı yaratılabilir. Bununla birlikte özel sektörde daha geniş iş imkanı olsa da gazilerimize iş imkanı verilse. Gaziler hakkındaki düşüncelerim ; onlar Türkiye Cumhuriyeti’ nin bütünlüğünücanı pahasına koruyanlardır ve devletin bekasının teminatıdır. Çünkü onlar çatışmaya giripte, baba evine ana kucağına döndüğünde göğsünü gere gere, bu vatan için gözünü kırpmadan mücadele eden evlatlarımızdır. Değerli devlet büyüklerimizden bu gazilere sahip çıkmalarını istiyor ve işsiz olan gazilerimize iş imkanı verilmesini umut ediyorum. Saygı ve Sevgilerimle .
OKUYUCU MEKTUPLARI NEREDESİN TÜRKİYE Hergün öyle olaylar oluyor ki, Türkiye’ nin nereye götürüldüğünü görmemek için kör değil, hain olmak gerekir. Bunlar karşısında insanın haykırası geliyor. Neredesin Türkiye? Sesim gelmiyor mu? şemdinli’ de lojmanlara saldırılıyor. Çaresiz kadın, çocuk, yaşlılar öldürülmek isteniyor. Polis, jandarma, subay hedef alınıyor. Nerdesin Türkiye? Değişik şehirlerde, Türkiye’ nin dört bir tarafında; Mersin’ de, Trabzon’ da, Diyarbakır’ da bölücüler, gericiler bayrak açıyor. Dükkanları, evleri taşlıyor. Kepenkler kapanıyor. Polis panzerlerine molotof kokteylleri atılıyor. Nerdesin Türkiye? Belediye araçları ile terörist ölüleri taşınıyor. Apo posterleri açılıyor. Suratlarını örten 50-60 kişi terör estiriyor. Korkan kitleleri peşinden sürüklüyor. Nerdesin Türkiye? Adamın biri çıkıyor, “Türklerin zehirli kanı boşaltılacak, yerini Ermeninin asil kanı alacaktır” diye zırvalıyor. İstiklal Marşında “Kahraman ırkıma bir gül” dinince tüylerim diken diken oluyor, bu marşı kabul etmiyorum” diyebiliyor, tık çıkmıyor ve üstelik bu zehirli sözler, fikir özgürlüğü olarak kabul ediliyor. Brüksel’ deki AB toplantısında Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı ile şırnak ve Kızıltepe Belediye Başkanları “Güneydoğu’ nun daimi temsil hakkı, Türk yetkililerden ve Türk Temsilcilerden alınarak, bize verilsin” diyor. Bunlar, Türkiye’ den ayrı bir devleti mi temsil ediyorlar. Hala ses çıkmıyor. Nerdesin Türkiye? Hollanda, Almanya, Fransa, kendi dillerinden başka dille konuşmayı özellikle Türkçe’ yi yasaklıyor. Türkçe konuşan “Çöpçülük yapsın” diyor. Türkiye’ de ise, tam olarak mevcut olmayan bir lehçe durumundaki Kürtçe konuşmak bir yana, yayın yapmak serbest bırakılıyor. Nerdesin Türkiye? Batman’ da, çapraz ateşe alınan polisler katlediliyor. Yarım saat ara ile ölüm haberleri geliyor. Yaralı bir polisin daha şehit olduğu duyruluyor. Sayı dört’ e varıyor. Nerdesin Türkiye? Av. A. Erdem Akyüz
MADALYAMI İSTİYORUM Ben emekli bir subayım. İlk Kıbrıs Barış Harekatı’ na katıldım ve savaşın lehimize çevrilmesi için verilen görevi en iyi bir biçimde yerine getirdiğime de inanmaktayım. Emekli Albay A. İhsan Gürcan’ ın derginizdeki Madalya ile ilgili makalesini okudum. Aynı fikirde olduğumuzu da belirtmeliyim. Doğrudur Kore gazileri 50, Kıbrıs gazileri yaklaşık 30 yıldır devletten madalya bekliyor. Ancak bugüne kadar bir ses çıkmadı. Dergi olarak bu konuda açtığınız kampanyayı gönülden destekliyorum. Madalyanın bir sembol olduğunu iyi biliyorum. Gelecek kuşaklara geçmişte yaşanılanları hatırlatması açısından da önemli bir araç olduğunun bilincindeyim. Torunlarıma bırakabileceğim en büyük manevi servetim olan madalyamı hakkın rahmetine kavuşmadan tarafıma verilmesini sabır ve inatla bekliyorum.
18 Mart Çanakkale Deniz Zaferimizin 91. yıldönümü hepimize kutlu olsun. Sanki benim doğum günümmüş gibi pek çok kutlama mesajı geliyor. Ne mutlu bana ki adımı bu savaş, Savaşı’ da Çanakkale yaşatıyor. Benim hayatımda, Çanakkale’ yi, Dumlupınar’ ı okuyup araştırmak, yeni batıkların hikayelerini öğrenip, onları keşfetmekten ve ulaştığım bilgileri de sizlerle paylaşmaktan maddi manevi daha büyük bir zenginlik olamaz. “Hissi” senetlerimizi biriktirmeye devam ediyorum anlayacağınız. Hisse senetlerinden farklı bir getirisi oluyor “hissi” senetlerin... Çanakkale’ de ‘DERİNLERDEKİ TARİH’ e ilk dalışımızın üstünden neredeyse on yıl geçti. Bu ilk belgeselimiz 2001 yılında Avustralya SBS TV’ de yayınlanan en çok izlenen 50 program arasına girdi. Ve 18 Mart 2006’ da GÖZCÜ gazetesiyle sizlere ulaşacak. Savaşın 90. yıldönümünde Türk’ ün Çanakkale’ sini beş farklı ülkede gösterilen bir belgesel de “ÇANAKKALE GEÇİLEMEDİ” (orj. “Revealing Gallipoli”) belgeselinde dünyaya anlattım. Avustralya, Yeni Zellanda, İrlanda ve Galler Televizyonları ile TRT ortak yapımı 110 dakikalık bu uluslararası başyapıt, 18 Mart günü VATAN Gazetesiyle sizlere ulaşacak. şimdi artık sadece belgesel yayınlayacak bir de televizyon kanalımız var. İz TV; Türkiye’ nin ilk yerli bilgi ve belge kanalı, Digitürk 88. kanalda yayında. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından 2004 yılında Sedat Simavi övgü ödülüne layık
Gazi Polis kavramını ilk kez derginizin kapağında gördüğümde bir hayli şaşırdığımı ifade etmeliyim. O güne değin gazilik olgusunu askerle örtüştürüyordum. Gazi denilince aklıma hep asker gelirdi. Oysa 66 polise İstiklal Harbi Madalyası verildiğini sizlerden okuyunca, bine yakın polise teröre maruz kaldıkları gerekçesiyle madalya ile taltif edilip, gazi olarak kabullendiklerini kavrayınca mesleğe olan sevgim ve saygım bir kez daha arttı. Doğrudur, bizlerde, gece, gündüz nöbette, sokakta, kimi zaman bir teröristin kimi zaman da gayri meşru birinin kurşunlarına hedef oluyoruz. Evden çıkarken çocuklarımın ve eşimin gözlerindeki ifadeyi şimdi daha iyi anlıyorum. Endişelerinin eve dönüp dönmeyeceğimin üzerine odaklandığının farkındayım. Önemli değil, ölüme gidebiliriz, sakat kalıp eve dönebiliriz. Önemli olan devletimizin şehidine ve gazisine sahip çıkmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ nin şehidine ve gazisine sahip
Geçen sayıdaki gazi arkadaşım Ender Deniz’ in haklı isyanını gözlerim dolarak okudum. Sizlere de teşekkür etmek istiyorum; gazilerimizin haklı taleplerini yetkililere ve vatandaşlara duyurma yolundaki çabalarınız için. Askerlik görevimi şırnak’ ta komando olarak yaptım. Gece gündüz demeden dağların doruklarında yiğit arkadaşlarımla teröristleri takip ettim. Canımdan çok sevdiğim arkadaşım İbrahim yanımda şehit düştü. Gözlerinin canlılığını yavaş yavaş kaybetmesine tanık oldum. Girdiğim çatışmalar hala canlı ve diri olarak düşlerimde yerini koruyor. O kadar canlı ki, renkler bile göz alıyor. şimdi soruyorum, dünyanın neresinde görülür, savaşa gideceksin ama gazi sayılmayacaksın? Bu bizlere hakaret. Devletten bağış değil, ünvanımı istiyorum. Sadece o kadar. Güneydoğu Güzisi A. Çelik
ANADOLU’ DA GEZİLİP GÖRÜLECEK YERLER Silahlı KuvvetleriMensupları Tarihi Yerlere Her Zaman Personel,Malzeme, Araç Gereç İleİstendiğinde Destek Vermeye Hazırdır Ecdad Kanları Döktüğümüz, Çeşitli Uygarlıklara Beşiklik Etmiş Anadolu Topraklarına Sadece Sahip Çıkmayalım Onu Tanımak İçin SeyahatEdelim
Halen bulunduğumuz TÜRKİYE topraklarında (Prehistorik) ve tarih çağlarında yaşamış ANADOLU Mozayiği’ ni meydana getirmiş ve adına Anadolu Uygarlığı denmiş YÖRELER’ de ve YILLAR’ da bir gezinti yapmaya ne dersiniz? Uğruna canımızı verdiğimiz, kanlarımızı döktüğümüz ve sevgili vatan dediğimiz Anadolu topraklarımız, tarih öncesi (prehistorik) dönemde, tarih çağlarında, Doğu Roma ve Bizans dönemlerinde, Selçukluların Anadolu’ ya girdikleri 1071 Malazgirt Savaşı’ yla gelen yeni dönemde, daha sonra Anadolu Selçukluları’ nın hakimiyet yıllarında, Moğol istilası yıllarında, 1299 yılında Bursa’ nın Söğüt Kasabası’ nda kurulmasıyla başlayan ve 1923 yılına kadar devam eden 600 yıllık Osmanlı Saltanatında ve en son olarak da 29 Ekim 1923’ ten itibaren büyük kurtarıcımız M. Kemal ATATÜRK’ le başlayan ve hala devam etmekte olan Türkiye Cumhuriyeti döneminde pek çok uygarlıklara vatan olmuş, birçok uygarlıkları başlatıp bitirmiş bir yerdir. Anadolumuz her karış toprağıyla gerçek bir doğa harikası, gerçek bir doğal açık hava müzesi, antik birer kent, doğal bir sit alanı, anıtsal yapılar cenneti, stadyum ve şapelleri, cami ve kiliseleriyle, tiyatro ve gymnasiumları ile freskleri ve ikonları, forum alanları ve tiyatrolarıyla gerçek birer şaheserdir. Bu güzellikleri görevim icabı Anadolu’ nun en az 70 şehrini tam olarak gören, bazılarında uzun süre yaşayan bir kişi olarak bizzat hissettim. Bu güzelliği Türk olduğum için değil yabancı ülkeleri de görmüş, Almanya, Pakistan ve Kıbrıs’ ta bulunmuş ve yaşamış bir kişi olarak söylüyorum. Bizim ülkemiz en az en güzel denilen ülkeler kadar güzel ve onlardan hiç aşağı değil, hatta birçok alanda onlardan daha güzeldir. Bu güzellikler gerek Batı Anadolu’ da gerek Doğu Anadolu’ da da böyledir. Bu yerleri bilmem gördünüz mü? Gördü iseniz çok mutlu olmalısınız. Görmediyseniz, ne duruyorsunuz, hemen fırsatını bulun, yaratın ve bu yerlere gidin. Hasta iseniz ilaç almayın, doğaya çıkın. Temiz hava, bol oksijen alın, doğayı tanıyın, hayata olumlu bakın! Bakın o zaman nasıl ilaç almadan iyileşeceksiniz. yeri, Silopi’ nin Derebaşı bölgesi, Hakkari’ nin Üzümlü bölgesi birer doğa harikasıydı. Tıpkı Antalya’ nın Düdeni, Denizli’ nin Pamukkalesi, Apfrodisiası, Burdur’ un İnsuyu Mağazası, Antakaya’ nın Harbiyesi gibi. Ama son yıllarda gerek TV’ lerimiz gerek medya dediğimiz organlar yanlızca intihar eden insanları, öldürülen insanları, trafik kazalarını, dövülme olaylarını gösteriyor. Bu hem insanlarda tansiyonları yükseltiyor, hem kalp krizine neden oluyor hem de ülserleri azdırıyor. Sanki herkes karamsar havada birleşmiş gibi... Sanki biz üzülmeye mutsuzluğa mahkümmuşuz gibi... Çanakkale ilinin de gerek arkeolojik yönü gerekse TürkDevleti’ nde işgal ettiği kahramanlık yönü ile Gaziantep ve Kahramanmaraş ile birlikte anılması gerektiğini gördüm. Gezdiğimde ve incelediğimde gördüm ki; bu antik kentlerde, geçmişte ve gelecekte kullanacağımız, tarih mirasında ülke olarak üzerimize düşen görevleri tam layıkı ile yapmamışız. Yaptık diyen yanılğıya düşer. Biz ülke olarak, hükümetler, bakanlıklar, valilik, kaymakamlık ve belediye başkanlıkları olarak mirasımıza daha duyarlı dört elle sarılmalıyız. Bu muhteşem yerlere sahip olan bu ülke, onlara yeteri kadar ilgi ve ihtimamı şimdiye kadar pek göstermemiştir. Ama vakit geç değildir. Bari bundan sonra hep beraber el ele şimdiye kadar bu yerlerden esirgediğimiz ilgiyi artan bir hızla gösterelim. Bu yerleri kirletmeyelim, bu yerleri gözümüz gibi koruyalım, bu yerler bizim milli servetimiz, turizm gelirimiz ve tarih mirasımızdır. Biz de Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları olarak daha ziyade Jandarma Genel Komutanlığı ağırlıklı yakın kışlalardaki, garnizondaki personel, malzeme, araç gereç ile, istendiğinde bu yerlere destek vermeye hazır olalım. Bu konu için kanunlarda engel varsa, tüzük ve yönetmeliklerde uygun durumlar yoksa, uygun durumlar yaratmak için öneriler hazırlayalım. Bu yerleri nasıl vatanımızı korumak için yurt sathına garnizon garnizon, Kışla kışla yayılmışsak, bu ölçüde duyyarlıkıla yayılalım ve bu eserleri ayağa kaldırmak ve korumak için biz de Silahlı Kuvvetler olarak el ele verelim, durumdan vazife çıkaralım ve bu yerleri koruyalım. NE NEREDE, NASIL GİDİLİR İSTANBUL Aya İrini: Topkapı Sarayı’ ndadır. ANTALYA Antalya Müzesi: Konyaaltı Caddesi üzerindedir. MERSİN Kızkulesi: Yörenin en önemli turizm merkezidir. MUşLA Mozaik Müzesi: Dünyanın en iyi 3. mozaik müzesidir mutlaka gidilmelidir. FETHİYE Telmasos: Telmasos kayalıklardan Fethiye’ ye her daim bakıyor. KAş Kekova: Mavi yolculuk günü birlik geziler için tekne kiralanmaktadır. NEVşEHİR Kapadokya:Peribacaları’ nın bulunduğu yerdir. ÇANAKKALE Troya: Çanakkale - İzmir yolunun 30’ uncu km’ sidir. BURSA Osmanbey Müzesi: Bursa şehri içindedir. BALIKESİR Manyas Kuş Cenneti: Manyas’ tadır. Bandırma’ nın 16’ ıncı km’ sindedir. EFES (İZMİR) Efes Antik Kenti: Antikitenin en güzel şehridir. İzmir - Aydın otoyolu açlınca iyice kısaldı. BERGAMA Kızılavlu Kilisesi: Bergama’ da Akropol çıkışına doğru sağdadır. Tanrı/Kral Serapis’ e adanmıştır. FOÇA Fokai Antik Kenti: Çok iyi korunmuş bir yerdir. Görülmesi mutlaka gereklidir. MARDİN Deytül Zeferan: Mardin’ e 5 km’ dir. Süryani baş kilisesiydi. KAYSERİ Kaniş - Kültepe: Kent merkezine 22 km kuzeydoğu yönündedir. AYDIN Tralleis Antik Kenti: Aydın’ a girerken karayolundan görülüyor. Selçuk: Kuşadası yakınında, Ayasuluk tepesine yakındır. Tarihi St. John kilisesi (Aziz Yahya) buradadır. SÖKE Didim Yenihisar: Antik Didyma kentinin bulunduğu ören yerindedir. TRABZON Sümela Manastırı: Trabzon’ dan Maçka 24 km, Maçka’ dan Sümela Manastırı 17 km’ dir. ÇORUM Çorum Müzesi: Çorum şehri içindedir. Görülmeye değer. KARS Ani Harabeleri: Kars sınırına 45 km’ dir. Dünyanın en iyi korunan yerlerindendir. DOşUBEYAZIT İshak Paşa Sarayı: Doğubeyazıt’ a 5 km’ dir. Mutlaka görülmelidir. VAN Van Gölü Akdamar Adası: Mutlaka görülmelidir. URFA Harran medeniyetinin kalıntıları görülmelidir. Urfa yolu 44 km’ dir. Balıklı Göl görülmelidir. AFYON Yazılıkaya Midas şehri: Eskişehir ya da Çifteler yolundan gelinebilir. Yazılıkaya köyü yanındadır. KÜTAHYA Kütahya Macar Evi: Macar Kralı’ nın 1 yıl kaldığı evdir. DENİZLİ Pamukkale: Kalsiyum karbonatlı oluşumların bulunduğu yerdir. Denizli’ ye 7 km’ dir. ANADOLU TARİH KRONOLOJİSİ ANADOLU TARİH KRONOLOJİSİ 1. Anadoluda tarih öncesi prehistorik çağ: a) Taplayıcı Dönem İÖ 60.000 - 15.000 b) Mezolitik Dönem İÖ 15.000 - 7000 (Mağaralarda renkli duvar resimleri yapılmaya başlandı. c) Üretici neolitik dönem İÖ 7000 - 5000 (yerleşik düzene geçiş ana tanrıça Kybele) d) Kalkolitik dönem İÖ 5000 - 3000 (artık seramik kaplar vardır mezarlar konut dışında yapılmaya başlanmıştır) * Tunç Bronz Dönemi: İÖ 3000 - 2000 * Çömlekçi Çarkçı, Kent Dokusunda Gelişme Dönemi: * Truva 2 (İÖ 2500 - 2200, Hatti İÖ 2500 - 2000, Hurri İÖ 1800 - 1270, 4. Turuva Dönemi İÖ 1800 - 1275 dönemi) * Kent Devletlerinden Siyasi Birliğe Doğru Hitit Dönemi İÖ 2000 - 1180 * İÖ 2000 - 1700 erken krallık dönemi * İÖ 1750 - 1400 eski krallık dönemi * İmparatorluk dönemi İÖ 1400 - 1180 (Kadeş anlaşması Hitit - Mısır İÖ 1269 dünyanın ilk yazılı anlaşması) * Karanlık Çağ Dönemi İÖ 1180 - 750 * Geç Hitit Krallığı İÖ 1200 - 700 (demir çağı başlıyor) * Urartu Uygarlığı Dönemi İÖ 900 - 580 * Filik Uygarlığı Dönemi İÖ 750 - 300 * Lidya Uygarlığı Dönemi İÖ 750 - 546 (Lidyada tarihte ilk para kullanımı başlıyor) * Pers Dönemi İÖ 546 - 334 (Pers uygarlığı anadoluda görülüyor) * Büyük İskender dönemi İÖ 323 - 30 (Kent devletine dönüş başlıyor) * Roma Egemenliği Dönemi İÖ 30 İS 395 (artık hristiyanlık anadoludadır) 3) Doğu Roma Bizans Çağı: İS 395 - 1453 * İkona Klast (Tasvir Kırıcı Dönem İS 726 - 843) * Latin İşgali İS 1204 - 1261 4) Türkler Anadoluda (Artık Türk Dönemi Başlıyor İ.S. 1071 Malazgirt Savaşı) * İ.S. 11 Yüzyılda Türk Akınları Başlıyor Malazgirtten sonra anadoluda kitlesel yerleşmeler görülüyor ilk başkent İznik artık haçlı seferleri başlıyor. * İkinci Başkent Konya dır (12. yy anadoluda ilk Türk devletleri olan danışmentliler, artuklular, mengücükler, saltuklular görülüyor. 5) Anadoluda Selçuklu Devleti Hüküm Sürüyor (İS 1071 - 1308) (Kent Sülüetinde Değişim yeni yapı türleri, yeni bir anlayış, hoşgörü ortamında Türk İslam Kültürü artık anadoluya yerleşiyor. 6) Moğol İstilası 1243 - 1308 Anadolu Moğolların istilası altındadır 7) 14. yy da anadoluya Akkoyunlular, Karakoyunlular, Karamanoğulları, Hamitoğulları, Çandaroğulları, Germiyanoğulları, Aydınoğulları, Menteşeoğulları, Dulkadiroğulları, Ramazanoğulları ve son olarakda Osmanoğulları anadolu topraklarında kendilerine bölüm bölüm yer buluyorlar. 8) Osmanlı Çağı İS 1299 - 1923 ( 600 kadar yıl sürdü 36 padişah geçti 2 padişah 2 defa saltanat sürdü. 9) Türkiye Cumhuriyeti Dönemi 29 Ekim 1923 le başladı Mustafa Kemal Atatürk tarafından Cumhuriyet Kuruldu halen bu dönemi yaşıyoruz
BENİM BABAM BİR KAHRAMAN Merhaba,benim adım Selim Ekinci. İlkokul 3. sınıfa gidiyorum. 8 yaşındayım. 5 yaşındaki kardeşim Mustafa, annem ve babamla birlikte Rize’ nin bir kıyı kasabasında oturuyoruz. Siz sekiz yaşında olduğunuz zamanları hatırlıyor musunuz? Çoğu yetişkine bu soruyu sorduğumda sekiz yaşındayken hayatın çok kolay olduğunu, çünkü o zamanlar hiçbir sorumlulukları olmadığı cevabını veriyor. Benim hayatım hiç de kolay değil. Yaşadığımız kasabada pek çok arkadaşım var. Onlarla aynı okula gidiyoruz. Pek çok şeyi birlikte yapıyoruz. Ama benim hayatım arkadaşlarımınkinden biraz farklı. Çünkü benim babam bir Güneydoğu gazisi. Ben doğmadan çok önce dağlarda savaşmış, silah kullanmış cephede ateş altında kalmış. Annem, babamın kötü anıları olduğunu, bu anıların zaman zaman onu çok rahatsız ettiğini ve bu yüzden böyle aksi ve sinirli olduğunu söylüyor. Bu ilkbaharda , kasabamızda yaşananları görene kadar “Ama bu haksızlık. Diğer çocukların babalarının böyle kötü anıları yok. Ve o çocukların babaları benim babam gibi aksi değil” diye düşünüyordum. Ama şimdi biliyorum ki o bir kahraman. Babama neden madalyası olmadığını sorduğumda, yakında geleceğini söylüyor. Hep aynı şeyi söylüyor ama hala madalyası yok. Madalyası olmasa da benim babam bir savaş kahramanı. Biliyorum. Çünkü bunu bana ve tüm kasabaya ispatladı. Birkaç ay öncesine kadar babamın bir gazi olması hiç hoşuma gitmiyordu. Evin içinde sinirli sinirli gezip bize emirler vermesi, bazı geceler uykumun en tatlı yerinde “Baskın, baskına uğradık herkes silah başına” diye bağırarak hepimizi yataklarımızdan fırlatması, hafta sonu tatilimde ben çizgi film izlemek isterken sürekli savaş filmleri ya da haberleri izlemesi ve ardından da beni oturtup savaş anılarını anlatmasından sıkılmıştım. Hele en son doğum gününde olanlar Annem ve kardeşimle birlikte ona muhteşem bir pasta yapmıştık. Babamın doğum günü diye, sabah erkenden kalkıp saatlerce o pasta için uğraşmıştık. Sonra o uyurken mumları yakıp, pastayla odasına gittik ve iyi ki doğdun diyerek onu uyandırdık. Babam uyanıp da yanan mumları görünce sanırım savaş alanındaki ateşler aklına gelmiş. Ani bir hareketle pastayı duvara yapıştırdı. Bunu isteyerek yapmamıştı. O da üzüldü biliyorum. Bu olay babama hiçbir zaman sessizce yaklaşmamamız gerektiğini bize öğretmişti. Ama yine de bu olay babamın doğum gününü kutlamamızı engellememişti. Hayatım gerçekten de kolay değil. Sürekli bana sorumluluklarımı hatırlatan bir babam var. Aileme olan sorumluluğum, ülkeme olan sorumluluğum Hemen her fırsatta babamın ülkesine olan sorumluluğunu nasıl yerine getirdiğini bana örnek vererek, ev işlerine yardım etmemi söylemesi de hayatımı hiç kolaylaştırmıyor. Babamı tabi ki seviyorum ama, yakın zamana kadar, onun da diğer babalar gibi olmasını istiyordum. Artık istemiyorum Neden mi ? Çünkü onu farklı kılan özelliğnin ne olduğunu artık biliyorum. O ailesine, ülkesine ve tüm insanlara karşı sorumluluk hisseden biri. Bu yüzden savaşta gazi oldu. Bu yüzden tüm kasaba felaket karşısında paniklerken, o , zor durumdaki insanları kurtarmak için hiç tereddüt etmeden harekete geçti. Bir ay kadar önce, bitişik komşularımız Necdet amcalar bize oturmaya gelmişlerdi. Onların da benim yaşımda bir oğulları var. Birlikte iyi zaman geçiriyorduk. Büyükler sohbet ediyor, biz de bir kenarda oynuyorduk. Derken ne olduysa babam sesini yükseltmeye başladı. Necdet amca da ona aynı şekilde karşılık verdi. Biz daha ne olduğunu bile anlamadan hışım gibi kapıdan çıkıp gittiler. Çok üzülmüştüm. Babam hala arkalarından bağırıp, söyleniyordu. Ben ve kardeşim tabi derhal odamıza gönderildik. Ortalık sakinleşince annem bizim odaya geldi. Babamın, Necdet amcayla niye kavga ettiğini sordum ona. -Bak yavrum, siz çocuklar da bazen çok sevdiğiniz bir arkadaşınızla oynarken bir konuda anlaşmazlığa düşüp kavga edersiniz değil mi? -Evet anne. Peki babamların anlaşamadığı konu nedir ? -Yetişkinler de bazen çocuklar gibi davranır. Bu seferki kavganın konusu bahçe duvarımız. Geçen yıl babanın bahçe duvarımızı yükselttiğini biliyorsun. Necdet amcan da bu duvarın görüntüsünden rahatsız. Oysa ki baban bahçeyi yüksek duvarlarla çevirdiğinde kendini daha güvende hissediyor. -Peki neye karşı kendini güvende hissediyor anne? Yoksa yan bahçede bilmediğim bir tehlike mi var ? -Hayır yok Selim. Babanı rahatsız eden tek şey anılar. O yüksek duvarların ardında kendisini korumaya almak istiyor. Bazen savaştığı o dağlardan aslında hiç geri gelmediği duygusuna kapılıyorum yavrum. Annemin söylediklerinden hiçbir şey anlamamıştım. Ama ertesi gün okula gittiğimde konunun ev sınırlarını çoktan aştığını anladım. Bir kaç gün sonra arkadaşlarımın çoğu benden uzak durmaya başlamıştı. Babamın huysuzluğu okul hayatımı mahvediyordu. Ne vardı sanki o yüksek duvarları yapacak . Bütün çocuklar babamın aklından zoru olduğunu söylüyorlardı. kavgaların, dargınlıkların unutulmasını gerektiriyordu. Kasabamızın ortasından geçen güzel bir nehir vardır. Üstündeki pek çok köprü kasabanın iki yakasını birbirine bağlar. Nehir bir yandan da bu bölgeye hayat verir. Köylere, tarım alanlarına verilen sulama suları ondan gelir. Kıyı boyunca yapılan parklar, çay bahçeleri yaz akşamlarında tüm ailelerin buluştuğu , gündüzleri çocukların koşup oynadığı mekanlarla doludur. Ama ilkbaharda , yağmur zamanı gelince biraz ürkütücü olur. Rengi değişir. O berrak suları kararır. Homurdayarak ilerleyen bir yaratığa benzer. Her ilkbaharda babam beni nehir kıyısına götürüp, o homurdanan yaratığa korkusuzca bakmamı isterdi. Birkaç hafta böyle akıp sonra yine eski güzel ve uysal haline geri dönerdi. Ama bu yıl öyle olmadı. Aniden ısınan hava karların eriyip yağmur sularına karışmasına neden olmuş. Bu bahar nehir, her zamankinden çok daha ürkütücü ve çok daha güçlüydü. Suların uğultusunu evde otururken bile duyabiliyorduk. Yerel televizyon kanalları nehrin yer yer taşıp sel baskınlarına yol açtığı, insanların ve hayvanların öldüğü haberlerini vermeye başlamıştı. Mahallede herkes tedirgindi ve korkuyordu. O gece kapının sertçe vurulmasıyla hepimiz yataklarımızdan fırladık. Nehir taşmaya başlamış ve kıyıya yakın oturan bir arkadaşımın evini su basmıştı. Ailesi de değerli eşyalarını toplayıp biraz daha yüksekte olan bizim eve gelmişlerdi. Bu bizim için çok eğlenceli bir durumdu. Ama babamın yüzünün ifadesinden hiç de eğlenmediğini anlamıştım. Bütün yetişkinleri ilk kez böyle görüyordum. Babam genellikle fazla gülmezdi ama bu gece bakışları her zamankinden daha karanlıktı. Sanki bizim yanımızda değil başka bir yerde başka bir zamanda yaşıyor gibiydi. Annem ve arkadaşımın ailesi ile oturup , annemin yaptığı sıcak sütlü kahveleri içiyorduk ki birden babam ayağa fırladı: -Kaybedecek zaman yok. Sel geliyor. İnsanların uykuda yakalanmaları çok tehlikeli olur diyerek yağmurluğunu giydi, uzun lastik çizmelerini ayağına geçirdi ve gecenin karanlığında kayboldu. Pencereden onun gidişini seyrederken daha büyük ve güçlü olamadığım için çok üzgündüm. Bu kadar korkunç bir havada tek başına nehre doğru gitmesine engel olamadığım ya da onun yanında olamadığım için kendimi asla affetmeyeceğim. Karanlığın içinde el fenerinin ışığı kayboluncaya kadar arkasından baktım. Onu koruması için Allah’ a yalvardım. Homurdayan canavar insanları tehdit ediyordu. Ama bizim evimiz yüksek bir tepenin üstündeydi.O yüzden burada güvendeydik. En azından annem bana böyle söylemişti. Neden burada bizimle sütlü kahve içmek dururken o canavarla savaşmaya gitmişti ki ? Ancak ertesi gün , sele uykuda yakalanıp, kaçmaya fırsat bulamayan insanlar hakkında duyduklarımdan sonra babamın neden o gece güvenli evini bırakıp kıyıya gittiğini anlayabilmiştim. Sabah uyandığımda yağmur olanca hızıyla yağmaya devam ediyordu. Penceremden gördüğüm manzara tüylerimi diken diken etmeye yetmişti. Nehre yakın olan evlerin sadece çatıları görünüyordu. Bizim mahallede hiç apartman yoktu zaten tüm evler ya tek katlıydı ya da iki katlı. Sel koca mahalleyi yutmuş ama hala aç bir canavar gibi bizim evimize de göz dikmişti. Nehir kıyısında tırmandığımız, dallarına hamak kurup sallandığımız ağaçlar, kökleri havada önlerine gelen her şeye çarpıp yıkarak ilerleyen bir devin elleri olmuşlardı şimdi. Hemen aşağı koştum babam nerdeydi acaba? O gece, babamı beklerken pencerenin önünde uyuya kalmıştm. Babam sabaha karşı eve dönmüş ve beni pencerenin önündeki koltukta uyurken bulup yatağıma taşımış. Rahatlamıştım. Babam geri dönmüştü. Canavarın kocaman elleri ona uzanamamıştı. Bu arada evimiz bayağı kalabalıklaşmıştı. Salonda , mutfakta her yerde tanıdığım tanımadığım insanlar bir köşeye kıvrılmış kendi aralarında konuşuyor, bazıları yorgun, bitkin uyukluyordu. Anlaşılan babam ulaşabildiği her evi gezmiş, mümkün olduğunca çok insanı bizim eve getirmişti. Aralarında benim sınıfımdan olan bir çocuk da vardı. Herkes güvendeydi işte. Birden, bahçeden gelen bir kadın çığlığıyla herkes dışarı fırladı. Arka sokaktan Necdet amcanın sesi geliyordu. “Hakan Hakan” diye bağırıyordu. Hakan’ nın annesi ise sokakta bir o yana bir bu yana koşup duruyordu. Annem ağlayan Nurol teyzeyi sakinleştirmeye çabalıyordu. Babam ise küslüğü, kavgalarını unutmuş Necdet amcanın yanına gitmişti bile. Nurol teyze ağlıyor, kesik kesik konuşuyordu : - “Sabah kalkar kalkmaz bahçeye koştu. Köpeğini göremeyince çok üzülmüştü. Onu aramaya çıkalım diye bana yalvardı ama ben dinlemedim. Nerden bileyim kendi başına aramaya çıkacağını..” yerde olsun. Ağlamamaya çalışıyordum ama çok korkmuştum. Herkes sokaklara dağılmış Hakan’ ı aramaya başlamışlardı. Bağıran insanların sesleri sel sularının uğultusuna karışıp kayboluyordu. Yağmurun da dinmeye hiç niyeti yoktu. Ulaşılabilecek her yere bakılmış ama Hakan’ dan bir iz bulunamamıştı. Bir kaç saat sonra sırılsıklam halde herkes evlerine dönmüştü.. Nurol teyze ve Necati amca dışında herkes. Hava kararıyordu ve umutlar da, yavaş yavaş tükenmeye başlamıştı. siluetini fark ettim. Bir şey sırtlanmış sel sularına doğru hızla ilerliyordu. Daha dikkatli baktığımda o adamın babam olduğunu anladım. Hiç düşünmeden odamdan çıktım, olanca hızımla evin kapısından sokağa fırladım. Koşmaya başladım. Bir yandan da avazım çıktığı kadar bağırıyordum “Baba, baba !” “ Geri dön baba !...” Beni duymamıştı. Azgın nehrin sesi, tüm sesleri yutuyordu. Daha fazla ilerleyemezdim. Toprak, her adımımla hareket etmeye başlamıştı. Soğuğa ve yağmura rağmen orada beklemeye karar verdim. Güvenli olacağına inandığım bir mesafeden babamın siluetini gözden kaçırmamaya çabalıyordum. Yüreğimin sesini hiç böyle güçlü duymamıştım. Kalp atışlarım kulaklarımı zonklatıyordu. Babamın bir ağaca bir şey bağladığını gördüm. Ardından, sırtında taşıdığı şeye sarılıp kendini canavarın kollarına attı. “Hayır baba!” Beni duyması imkansızdı. Sular onu o kadar hızlı götürdü ki , bir an sonra gözden kaybolmuştu . Eskiden kalbimin durduğu yerde şimdi ateşten bir top vardı ve çok canımı yakıyordu. Hiçbir şey düşünmeden yürüdüm. Eve dönmüştm. Annemin beni kapıda beklediğini ve bana bağırdığını hatırlıyorum. Daha sonra da beni kurulayıp kendi yatağına yatırdığını “Gözlerimi kapatıp tüm bunların bir rüya olmasını diledim. “Allah’ ım gözlerimi açtığımda bu kabus bitmiş olsun, babam başucumda olsun, lütfen Allah’ ım” O gece ateşim yükselmiş. Uzun süre ıslak ve soğukta kalmıştım. Kendime geldiğimde ertesi gün akşam olmak üzereydi. Annem başımdaydı ama babam yoktu. “Babam döndü mü ?” Annem bana cevap vermek yerine eğildi ve bana sımsıkı sarıldı. Sanırım benden göz yaşlarını gizlemeye çalışıyordu. “Peki bir haber var mı?” “Hayır hiçbir haber yok.” “O zaman hala ümit edebiliriz anne” Ve ümit ettik, bekledik. Bir gece daha geçti. Herkes için uzun bir gece. Babamdan da Hakan’ dan da hiç haber yoktu. Ertesi sabah, yağmur durmuş güneş açmıştı.. Sel suları kurtarma ekiplerinin çalışmalarına olanak verecek kadar durulmuştu. Babam, Hakan ve Hakan’ ın köpeği Fıstık nehrin bayağı aşağısındaki bir evin balkon demirlerine takılı bulunmuşlar. Babam, Hakan’ ın kıyıdan ulaşılamayacak bir yerde çamura batmış boğulmak üzere olduğunu görmüş. Kendisini sağlam bir ağaca bağlayıp, garajda duran eski bahçe kapımızı da sal gibi kullanarak ona ulaşmaya çalışmış. Ulaşmış da. Ama sel sularının gücü ipi kopartınca sürüklenmeye başlamışlar. Epey sürüklendikten sonra babam bir evin balkon demirlerini yakalamayı başarmış. Hakan’ ı salın üzerinde tutup, bir yandan da demirlere tutunarak kendilerini güvenli bir yere doğru çekmeye çalışırken suların sürüklediği bir araba üzerlerine doğru gelmiş. Babam Hakan’ ı ittirmiş ancak kendisini zamanında kurtaramamış. Bir bacağı demirlerle arabanın arasına sıkışıp kalmış. Yardım gelinceye kadar yaklaşık 20 saat o şekilde kalmış. Hakan, uzun süre hastanede yattı. Çok su yutmuş. Çok da üşümüş Doktor, Hakan’ nın akciğerlerinin ciddi hasar gördüğünü ve hayatı boyunca ağır bir iş ya da hızlı sporlar yapmaması gerektiğini söylemiş. Ama şimdi çok iyi ve sağlıklı. Her gün birlikte okula gidiyoruz. Hakan’ ın köpeği Fıstık artık aramızda değil. Orada yardım beklerlerken babam onun öldüğünü fark etmiş ancak Hakan yine de ona sıkı sıkı sarılıp kurtarma ekipleri gelinceye kadar kucağından bırakmamış. Babamın ise artık bir bacağı yok. Kurtarma ekipleri çok geç gitmişler onları kurtarmaya. Aslında kurtarma ekibinin bir suçu yok. Öyle bir havada oraya hiç kimse gidemezdi. Oraya gitmek için insanın ya deli olması, ya da ancak bir gazinin taşıyabileceği bir sorumluluk duygusu taşıması gerekirdi. Benim babam gibi. Necdet amca, babamdan hem özür diledi, hem de oğlunun hayatını kurtardığı için ona müteşekkir olduğunu söyledi. Artık kasabada her şey normale döndü. Herkes rutin hayatını sürdürüyor.. Okuldaki çocuklar yine babamın aklından zoru olduğunu söylüyorlar. Necdet amca da, ara sıra manzarasını bozan yüksek duvarlardan bahsediyor. Olanları kimse hatırlamıyor bile. Ama ben artık okuldaki çocukların ne söylediğine aldırış etmiyorum. Babamın, diğer çocukların babalarına benzemesini de istemiyorum. O gece, babamın, hiç belli etmese de, ne kadar sevgi dolu bir yürek taşıdığını keşfettim. Ve de onu ne kadar çok sevdiğimi “şimdiye kadar bunu ona söyleyemedim ama bir gün mutlaka söyleyeceğim.” “Seni çok seviyorum baba, ve seninle gurur duyuyorum.!”
Bu Güzide Vatanın Üzerinde Bağımsız, Özgür Yaşama Hakkını Bizlere Sağlamak AmacıylaCanlarını Veren Aziz şehitlerimizi18 Mart şehitler Günü’ nde Rahmetle Anıyor, Geride Kalanlara Sabır Diliyoruz
|