JÖN TÜRK HAREKATI VE İKİNCİ MEŞRUTİYET
    Gazilerin Devletten, Hükümetten, T.B.M.M den ve
    Gazilerimizin Sağlık Hizmetine Yeterli Önemi Göstermiyoruz
    Polis Bayramında Gazi Polisin Adı Yok!
    Gerçeklerle Başbaşa - Hatun Doğan
    Gönül Penceresi - A. Gönül PALALAR
    Gözlem Evi - Bnb. (E) Ş. Ercüment Güngör
   
DUYURU
    Terörle Mücadele Gazileri
    Demokrasi Şehidini Tanıyorsak ?Demokrasi Gazisi? ni de Tanımalıyız
    Öykü - O Şimdi Yok...
 

 

Terör Gazileri

JÖN TÜRK HAREKATI VE İKİNCİ MEŞRUTİYET

Anadolu. nun demokrasi mücadelesi Tazminata başlar. 150 Yıllık süreç iniş ve
çıkışlar ile doludur. Jön Türk Hareketinin başlattığı reform, demokrasi
düşüncesinin ilk tohumları oldu.

A.Gönül PALALAR

Çok merak edilen ve irçoğumuzun tam olarak bilmediği bir konu; Jön Türk
harekatı ve II. Meşrutiyet. Türkiye. nin demokrasi mücadelesinin tarihi çok
eskilere gitmektedir.

Emekli Albay Ali İhsan Gürcan ile önemli konuda bir söyleşi yaptık.

Sayın Gürcan bugün önemli bir konuyu sizden dinlemek ve aydınlanmak
istiyoruz. Jön Türk bir çoğumuz için yabancı bir konudur ve bir çok
bilinmeyeni vardır. Tam olarak sizce Jön Türk nedir.

Ali İhsan Gürcan: İkinci Meşrutiyetin İlanı 600 yıllık bir geçmişe dayanan
padişahlığın gücüne indirilmiş ağır bir darbe olmuş, geniş halk kitlelerinin
bu kurumun gücüne olan güveni sarsılmıştı. Osmanlı İmparatorluğunda 23-24
Temmuz 1908. de yeniden Meşrutiyet ilan edildiği haberi içeride ve dışarıda
bir bomba gibi patladı. 30 yıla aşkın bir süredir ülke çapında yayılmış
geniş bir muhbir şebekesi ve sansür uygulamalarıyla kimseye soluk
aldırmayan, hiç yıkılmayacakmış gibi görünen II. Abdülhamit İstibdatı kısa
sürede çözüldü. Padişah pes etmiş, 1876 anayasası yeniden yürürlüğe
konmuştu. 1876 anayasasını ilk kez yürürlüğe koyan II. Abdülhamit. ti. Namık
Kemal ve Ziya Paşa gibi yeni Osmanlılar (Jön Türk) Harekatının 1860. da
verdikleri reform mücadeleleri sonunda II. Abdülhamit bir meşrutiyet
yönetimi kurulacağı vaadi ile 1876 da tahta çıkmış ve ilk Osmanlı Meclisi
Mebusanı. nı toplamıştı. Ziya Paşa ve Namık Kemal öncü Jön Türk lerdendi.
Sadrazamlığa getirilen Mithat Paşa yönetiminde hazırlanan anayasa kabul
edilmiş ancak II. Abdülhamit 1877 .93 Harbi. ni bahane ederek meclisi
kapatmış, Mithat Paşa. yı da sürgüne göndermişti. Buna karşın reformlardan
ve meşruti yönetimden yana olanların mücadelesi son bulmamıştı. Yeni
Osmanlıların uzantısı, devamı sayılırdı Jön Türkler. Jön Türkler önce yurt
içinde sonra yurt dışında sonra da Avrupa ve Balkanlarda örgütlenme ve
propaganda çalışmalarına hız vermişlerdi. 19. yy. ın ilk yarısında Avrupada
milliyetçi ve devrimci ve liberal gençlik hareketlerinin genç İtalya, genç
Almanya ve genç Polonya adlarıyla anıldığı bir dönem olmuştu. Jön Türkler
yurt içinde ve Avrupa merkezlerinde çoğu zaman birbirlerinden kopuk olarak
çalışan çeşitli grupların genel adıydı.

İlk Jön Türk Örgütü nerede ve kimler tarafından kurulmuştur.

Ali İhsan Gürcan: İlk Jön Türk Örgütü olarak kabul edilen oluşum 1889 da
İstanbul. da Askeri Tıp Öğrencileri arasında kuruldu. Grubun önderleri
Tunalı Hilmi (1863-1928) doktor Abdullah Cevdet (1869-1932) ve Arnavut
İbrahim Temo (1865-1945) idi. Bu örgütün adı o zamanlar Terakki ve İttihat
(İlerleme ve Birlik) olarak biliniyordu. Sonradan Terakki ve İttihat,
İttihat ve Terakkiye dönüştü (Birlik ve Gelişme). İlk başlarda üç dört
kişilik çekirdek kadrosu olan grup kısa zamanda genişledi. Örgütlenmede
İtalyan gizli örgütü (CARBONARİ) yi örnek alan hareket hızla yayıldı. Bu
örgüt daha sonra Askeri Tıbbiye nin de dışına taşarak Harbiye, Mülkiye ve
Mühendishane gibi okullarda yeni taraftarlar buldu. Ancak birkaç yıl sonra
Abdülhamit ajanları bu gizli örgütün izini bulabildiler fakat üstlerine
fazla gidilmedi. Bazı örgüt üyeleri yurt dışına çıkarak eylemlerini
sürdürdüler. Özellikle Pariste toplananlar örgütün yurt dışı merkezini
kurmuş oldular. İçlerinden Ahmet Rıza (1859-1930) Jön Türk Hareketinin
önderlerinden biri olacaktır. Ahmet Rıza Paris.ten 1895 yılı sonlarından
başlıyarak 15 günde bir çıkan (Meşveret) Dergisini yönetmiştir. Ama bu dergi
kısa zamanda A. Rıza nın kişisel organına dönüşmüş, Jön Türklerin gerçekte
benimsemiş olduklarından çok daha ileri bir (Pozitifist) öğreti olmuştur. Bu
durum örgütteki ilk fikir ayrılıklarının tohumlarını da içinde taşıyordu.
Bütün Jön Türklerin birleştiği nokta (İmparatorluğun Birlik ve Bütünlüğünü
Sürdürmek) gereğiydi. Bu noktada en önemli sorun (Müslüman Olmayan
Milliyetçilerin daha geniş hak ve özgürlük) isteyişleriydi. Jön Türkler bu
isteklere karşı değillerdi. Ancak bunun (Devletin bütünlüğünü bozmayacak bir
çerçeve içinde) gerçekleştirilmesinden yanaydılar. 1896 yılında Jön
Türklerin İstanbul grubu ağır bir darbe yedi. Planları .Hükümeti toplantı
halindeyken basmak, şeyhülislam. dan Abdülhamiti tahtan indirmek ve yerine
kardeşi Reşat. ı geçirmek için bir fetva. almaktı. Ancak bu komplo
Abdülhamit tarafından bir gece önce duyulmuş ve komplocular yakalanmıştı.
Böylece Jön Türklerin İstanbul kolu da çökertilmişti. Ama Jön Türk hareketi
sona ermedi. Özellikle yurtdışındaki kollar propagandalarını II. Abdülhamit.
e karşı daha da arttırdılar. Ancak II. Abdülhamit de karşı saldırıya geçti.
Bu amaçla yabancı devletlerden diplomatik girişimlerde bulundu. Ayrıca Jön
Türklerin ileri gelenlerini de kendine kazanmaya çalıştı. Bu konuda bir
ölçüde başarılı da oldu. Örneğin Jön Türklerin yurt dışındaki liderlerinden
biri durumunda olan Mizancı Murat (1853-1914) tarih öğretmeniydi. Mizancı
Murat II. Abdülhamitin parlak vaatlerine kandı. yurda geri döndü. Mizancı
Muratın II. Abdülhamite yaklaşması Jön Türk hareketine olumsuz etkide
bulundu. Çünkü Jön Türklerin gözünde Mizancı Murat kısa zamanda Ahmet
Rızadan da etkili hale gelmişti. Ama Mizancı Murat davadan dönünce Jön Türk
hareketi olumsuz etkilendi. 1896 yılında Kahire de .Mizan. adında bir dergi
yayınlayarak Abdülhamite muhalefet etmeye koyulan Mizancı Murat,
Abdülhamitin Mısır Hidiv ine yaptığı diplomatik baskı sonunda, aynı yıl
Kahireyi terketti. Mizancı Murat Parise geçti. .Mizan. bir süre paris te
yayınlandı. Daha sonra Mizancı Murat İttihat ve Terakkiye katıldı. Mizancı
Murat artık İttihat ve terakkinin Cenevre kolu yöneticisiydi. Abdülhamitin
Jön Türk liderlerini yanına çekmek amacıyla Avrupaya gönderdiği Celalettin
Paşa bir tek Mizancı Murat. ı ve çevresini inandırmış ve .Sultan ciddi
reformlar yapacak. demiştir. Mizancı Murat. a .Abdülhamite yaptığın
muhalefete son ver. denmiştir. Bu öneri Mizancı Murat için teslimiyet
demekti. İttihat ve terakkinin Ahmet Rıza başkanlığındaki Paris kolu ve
İbrahim Temo başkanlığındaki Romanya Kolu öneriyi red etti, teslim olmadı.
Mizancı Murat İstanbul. a döndü. Ahmet Rıza ve İbrahim Temo kuşkularında
haklı çıktı. Çünkü Sultan II. Abdülhamit hiç bir vaadini tutmadı. Baskıyı
Jön Türklere daha da arttırdı. Başlangıçta Jön Türklerin üç amacı vardı.
Abdülhamiti devirmek, 1876 anayasasını yeniden yürülüğe koymak, 1876
anayasasına uygun reformları yapmaktı amaçları. Bu amaçlar gerçekleşince
İmparatorluğun yabancı güçlerce parçalanmasına engel olunmuş olacaktı. Ancak
geçen zaman sorunlara somut çözüm getirmedi. Anayasa ve padişah değiştirmek
herşeyin çaresi değil dedi Jön Türkler. Daha somut çözümler ortaya atıldı.
Ama bu noktada ayrılıklar ve zıt fikirler de başladı. Jön Türkler
birbirleriyle görüş ayrılığına düştüler, bölündüler. En önemli ayrılık Prens
Sabahattin (1877-1948) ile Ahmet Rıza Grubu arasında ülke yönetimindeki hak
ve yetki dağılımında ortaya çıktı. Prens Sabahattin Jön Türk hareketine 1900
yılında girdi. Ama Sultan Abdülmecitin damadı, Mahmut Celalettin Paşa
(1853-1903) nın oğlu olmasının da verdiği avantajla kısa sürede ün kazandı.
Prens Sabahattin çok iyi yetişmiş, geniş kültürü olan biri idi. 1901 yılında
yayınladığı (Genel Çağrı) adlı broşür Jön Türkler arasında geniş bir ilgiyle
karşılandı. Kahirede yayınlanan broşürde .İstibdata karşı tüm güçlerin
işbirliğinin sağlanması. için bir kongre toplanması çağrısında bulunuyordu.
Kongde öncesi kısa zamanda büyük taraftar buldu. Çünkü bir çok parçaya
bölünmüş hareket için gerçek bir gereksinimdi bu. Jön Türklerin ilk kongresi
4-9 Şubat 1902. de Paris. te yapıldı. İkinci Abdülhamit. in girişimleri
sonucu Fransız hükümeti açık bir kongre yapılmasını yasaklamış olduğu için
oturumlar gizli olarak ilkin Jön Türk sempatizanı bir Fransız yazarın daha
sonra Prens Sabahattin. in evinde yapıldı. Kongre oldukça sert tartışmalarla
geçti. Tunalı Hilmi. nin de aralarında bulunduğu grup .salt yayın yapmakla
propaganda ile istipdadın devrilemeyeceği. ni söyledi. Yapılması gereken
silahlı mücadele olmalıydı dediler. Buna karşılık Prens Sabahattin .bir
ayaklanma çıkartmak yabancı devletlerin işine yarar. diyordu. Sonunda Jön
Türk hareketinde iki ayrı grup oluştu. Biri Prens Sabahattin grubu diğeri
Ahmet Rıza grubuydu. Ahmet Rıza .Terakki ve İttahat Cemiyeti. yanlısıydı.
Prens Sabahattin ise .Teşebbüsü Şahsi ve Ademi Merkeziyet Cemiyeti. ni
kurdu. İki grup arasında görüş farklılıkları vardı. Ahmet Rıza .yabancı
müdahalesine karşı İmparatorlukta merkezi bir yönetim. istiyordu. Prens
Sabahattin ise .yabancı devletler ile bir müdahale öncesinde anlaşmaktan ve
yerinden yönetimden. yanaydı. Prens Sabahattin merkeziyetçiliği red
ediyordu. Prens Sabahattin Kongreden sonra başarısız bir darbe girişimi
yaptı (1902) Prens Sabahattin İngiltereden destek sözü almıştı. Ancak maddi
durumu yoktu darbe de başlamadan bitti. Bu arada Jön Türk akımına bağlı yeni
örgütler ortaya çıktı. Bunların arasında Mustafa Kemal. in kurduğu Şamdaki
.Vatan ve Hürriyet Cemiyeti. ile Selanikte kurulan .Osmanlı Hürriyet
Cemiyeti. önem taşıyor. Çünkü bu iki örgüt Paris. teki .Terakki ve İttihat
Cemiyeti. ile daha sonra birleşti yıl 1907. Daha sonraki İttahat ve Terakki
bu birleşmeyle ortaya çıktı. Selanikteki örgütün kurucularından PTT Memuru
Talat Efendi (Berlin. de bir Ermeninin vurduğu Talat Paşa (1871-1921). Bu
birleşme olayların bundan sonraki akışında 1908 ayaklanmasının hazırlanması
ve gerçekleşmesinde belirleyici rol oynamıştır. Artık Jön Türk hareketi
ağırlığını Paris. ten Selanik. e kaydırmıştır. Çünkü Selanik, İstanbul gibi
Paris gibi yoğun bir baskı altında değildir.

Sayın Gürcan Siz Jön Türk Hareketinin asıl amacını açıklayabilirmiziniz.

Ali İhsan Gürcan: Jön Türklerin temel amacı Hürriyet değil Osmanlı
İmparatorluğunun parçalanmaktan kurtarılmasıydı. Jön Türkler temelde halka
pek güvenemiyorlardı. Jön Türk Hareketi II. Abdülhamitin yönetimine karşın
özellikle 1895. ten sonra gelişen muhalefet hareketine katılanlara verilen
genel isimden geliyordu. Jön Türk hareketinin ilk yayın organı da Paristeki
Meşveret Dergisiydi.
Jön Türk Hareketi içerisinde önemli yeri olan Prens Sabahattin. den biraz
daha bahsedebilir misiniz.

Ali İhsan Gürcan: Prens Sabahattin Türk Siyaset adamı ve bir toplum
bilimcisidir. 1878 de İstanbul da doğdu. Bu yıllarda Türk Rus Harbi vardı
(93 Harbi). 1948 de İsviçrede öldü. Abdülhamitin kızkardeşi Seniha Sultan.ın
oğludur. Prensliği de buradan gelir. Bir batılı gibi eğitim gördü o yıllarda
bu çok önemliydi. Devrimci yönü de buradan gelir. Babası Mahmut Celalettin
Paşa ve kardeşi Prens Lütfullah ile birlikte 1899 da Avrupaya kaçtı.
Avrupada Abdülhamite karşı muhalefet edenlerin önderlerinden biri oldu. Bir
süre babasıyla birlikte Mısır a kaçtı. Sonra Paris. e geldi. İlmi-İçtimai
okulunun ileri gelenlerinden Edmond Domalins ile tanıştı. Toplum ve siyaset
hakkındaki görüşlerini, kavramlarını bu okulun sunduğu ilkelere dayandırdı.
Osmanlı toplumunun ilerleyebilmesi için .teşebbüsü şahsi, özel girişim ve
ademi merkeziyet. yani yerinden yönetime ağırlık verdi. Bu aynı zamanda
İngiliz ve Amerikalıların da modeliydi. Yani Prens Sabahattin çağını aşmış
biriydi ve toplumun yapısı değiştirilmediği için .reform girişimlerinin
başarılı olmadığını. savunuyordu. Prens Sabahattin osmanlı insanı memur gibi
değil girişimci gibi yetiştirilmeli diyordu. Osmanlı Eğitim Sistemi kökten
değişmeli diyordu. Osmanlı eğitim sisteminde birey esas olmalıydı. Prens
Sabahattin, Türkleri Abdülhamit yönetimine karşı örgütlüyordu. Bu amaçla
1902 yılında Paris.te kongre topladı. Kongrenin ismi I. Osmanlı Liberalleri
Kongresiydi. Bu kongreye Jön Türk Kongresi de denebilirdi. Prens Sabahattin
Kongrede II. Abdülhamitin İngilizler yardımıyla devrilmesini istiyordu. Ali
Rıza bey ve arkadaşları ise yabancı müdahele istemiyordu. Bu iki önder
Paris. te tartıştılar. Prens Sabahattin daha sonra Paris ten ayrıldı çünkü
Mahmut Şevket Paşa suikastine adı karışmıştı. 1918 e kadar I. Dünya Harbi
sırasında Avrupa. da yaşadı. 1918. de İstanbula döndü. Yazılarıyla Mustafa
Kemal. in Kurtuluş Savaşını destekledi. 1924. te saltanat kaldırılınca o da
yurt dışına çıkarıldı. 1948. de İsviçrede öldü.

İttahat ve Terakkiyle ilgili yazıyı da bir sonraki sayıda yazacağım saygılar
sunuyorum.

Faydanılan kaynaklar: Meydan Larusse, Büyük Larusse, 20. Yüzyıl Genel Kültür
Ansiklopedisi



 

Gazilerin Devletten, Hükümetten, T.B.M.M. den ve Muharip Gaziler Derneğinden
bekledikleri nelerdir.

 

(E) Alb. Ali İhsan GÜRCAN

Gaziler, devletine karşı her zaman minnettardır, teşekkür borçludurlar.
Tıpkı devletin de gazilerden minnettar olduğu, teşekkür borçlu olduğu gibi.
Bu iki taraflı harekettir tek taraflı düşünülemez. Ben Kıbrıs Gazisi, emekli
bir Albayım 1974 yılında Eğridir Dağ ve Komando Okulunda eğitim yaptıran,
harp okulunu yeni bitirmiş, komando eğitimi görmüş erbaş ve er yetiştiren,
onu savaşa hazırlayan, eğiten, kalbi vatan sevgisiyle dolu, Türkiye için
kalbi çarpan bir teğmendim. O aralar Kıbrıs. da olaylar tırmanmış, neredeyse
savaşa yaklaşılmıştı. Bir şey düşünüyordum hep .Bu ülke için gerektiğinde
ölürüm, öleceğim. bunu düşünüyordum hep. Bunun için eğitilmiştim harp
okulunda. Zamanı gelecek, şartlar oluşacak ve beni devlet, her türlü vatan
görevi için, vatan savunması için, kullanacaktı. Kullandı da nitekim bende
.Gitmem şimdi işim var hem sonra niye ben gideyim ki başkası gitsin.
demedim. Bu gidiş, Akdenizde, mavi yolculuğa gidiş değildi. Yeni bir dünya
tanıma, Amerikanın keşfi, Kuzey Kutbunun keşfi de değildi bu gidiş, belki
dönüşü olmayan, sonu olmayan, bir yolculuk olacaktı. .Ben, bu yolculuğa
.gitmeyeceğim, almayayım, demedim kimseye. derhal, Eğridirden ayrıl,
Kayseriye git, uçağa bin, Kıbrısa atla!) dediler. Emri aldım. Kayseriye
gittim. Uçağa bindim. Kıbrısa atladım. Bu atlayış, Antalya dan Lara Plajına
yönelik, yamaç paraşütü değildi. Hele hele Kanada daki Calgari Kış
Olimpiyatları hiç değildi. Biz ikili buz dansı da yapacak değildik. Bizim
üstümüzde parıltılı, abiye elbiseler yoktu, biz tam donanımlı, çelik
başlıklı, el bombalıydık. Biz ölüme atlıyorduk. Kısacası, biz anamızı,
babamızı, karımızı, doğacak çocuğumuzu vatan için bırakmıştık. Belki biz
ölecektik ama onlar yaşayacaktı. Özetle biz vatan için ölüme gidiyorduk.
Bunun sonunda kör kalma, bir bacağımızı orada bırakma, bir kolumuzu kaybetme
riski de vardı. Biz 20 yaşındayız, biz bunu istemiyoruz demedik. Her şeyi
göze aldık ölümü bile göze aldık. Bir şey vardı uçaktan atlarken
beyinlerimizde .Türkün şanını yükseltmek, Türkiye. yi uygar ülkeler
seviyesine taşımak, ezilen, horlanan, ölümünü bekleyen ikinci sınıf vatandaş
sayılan, Kıbrıs Türk üne yardımdı amacımız.. Biz savaş için değil, Kıbrıs. a
barış için gidiyorduk. Gittik de nitekim 20 yaşında, 24 yaşında, 40 yaşında,
50 yaşında, General, Subay, Astsubay, Erbaş ve Erlerdik. Hepimizin yüreği,
devlet sevgisi, bayrak sevgisiyle dopdoluydu. Devlet, bize arazi alın!
Bulunduğunuz yerdeki düşmanı yok edin! Türkün şanını Kıbrıs. ta da
yükseltin! dedi. Yükselttik, arazi aldık, düşmanı yok ettik, tesirsiz hale
getirdik, bize verilen görevi tam yaptık. Komutanlarımız bize .Türkün şanını
yükselttiğiniz için size teşekkür ederiz. Hepinize madalya yazdık. Kimseyi
ayırt etmedik. Hatta bu madalyaları Türkiye. ye dönmeden takacaksınız.
dediler. Mutlu olduk. Sevindik, başka ne yapabilirdik ki. Biz yaptık, onlar
bizi düşündü dedik. Ama gelişmeler böyle olmadı. Tam 32 yıldır bizim bir
madalyamız yok. O gördüğünüz madalyaların birçoğu genelde para karşılığı
Türkiye Muharip Gaziler Derneği. nin bazı gazilere parası karşılığı sattığı
- alınmış madalyalardır.

Bizler Madalya isteyenler değildik. Madalya için de gitmiş değildik. Ama
aramızda 628 kişiye madalya verildi. Altın, gümüş, bronz diye de ayırd
edildi. Nasıl ayırt ettiler, nasıl buldular, nasıl tesbit ettiler onu hiç
bilemedik. Kim hangi ölçülerde nasıl ve nerede bu önerileri yapan sıralı
sicil amirleri hep doğru mu yaptılar hiç mi hata yapmadılar hiç mi yanlış
yapmadılar bunlar insan değilller mi. Bir an onların hata yapmadıklarını
düşünüyorum madalya alanlara bakıyorum sonra dönüp kendime bakıyorum, hiç
bir fazla fark görmüyorum. Öyleyse neden onlar da biz değil bunu
düşünüyorum. Düşünme diyorsanız o halde ben neden insanım, sorgulama
diyorsanız o halde eski yunan düşünürü Sokrat .Ben sorgulanmamış yaşamı
yaşanmış kabul etmiyorum. neden diyor o zaman sorgulamasaydım olanı tam
kabul etseydim sizce doğru olur muydu. Bence doğru olmayacağı için bu yazıyı
yazıyorum. Hiç bu yazıları yazmadan 25 Ytl. vererek bu madalyayı alırdım ama
o zaman 34 sene subaylık yaptım, niye 10 binlerce kitap okudum, bir
haksızlık bir yanlış değerlendirme olacak bu yanlışlıktan, 30 bin - 40 bin
kişi zarar görecek ben sessiz kalacağım olanı kabul edeceğim işte bunu
yapmayacağım. Ben orda canımı, ruhumu, her şeyimi bırakma, her şeyden
vazgeçmeye razı olarak gitmiştim bunun için şimdi ayağa kalkmayı kendimde
hak olarak görüyorum siz ne derseniz deyin. Bana göre ben haklıyım. Harp
sahasında, onlara yıldızları inceler gibi, galaksileri inceler gibi, özel
bir dürbünle mi baktılar, onlar süper adamlar mıydı. Havada üç takla mı
atıyorlardı. Onları da bilemedik. Şayet Madalya ölçüsü Türkün şanını
yükseltmek, arazi kazanmak, düşmanı yok etmek se biz bunları yaptık. Ondan
sonra, ayrıca, hava da üç de takla atmalısınız, okyanusa dalıp elinizle
balık tutmalısınız, bir de ağzınızla kuş tutmalısınız derlerse, işte biz
bunu yapamayız. Bir zamanlar eski yunanda Herkül (Herakles) isimli kahramana
olağanüstü güç gerektiren 12 görevi yap demişler. O da onları yapmış ama
mitolojidir, o kurgudur hakiki hayatta böyle şeyler olmaz. O halde yapılacak
iş, bizim yaptığımızın yeterli görülmesi, ekip çalışması, ekip içinde birey
olarak hareket etmek esas alınarak, harpten kaçmayan, izin alıp tecavüzünde
izinle, hava değişimiyle kaytarmayan, herkese ama herkese, kimseyi ayırt
etmeden madalya verilmeliydi. Rengi önemli değil, altın olur, gümüş olur,
bronz olur, teneke olur, olur da olur ama bu 52 yıldır Kore gazilerine, 32
yıldır Kıbrıs gazilerine yapılmadı.

2002 yılında Kore. de, Türk Milli Futbol Takımı 3. ncü olunca, herkese,
yedek oyuncuya dahil, sahada olup, olmayan, oynayan oynamayan, bekte olan,
forvette olan, gol atan, atmayan, herkese, Madalya (Devlet Üstün Hizmet
Madalyası) ve binlerce Cumhuriyet altını verdiler. Biz binlerce cumhuriyet
altını istemiyoruz. Biz, bir tane Madalya istiyoruz. Çok mu istiyoruz.
Madalya almamız için illa futbolcu mu olmamız lazım, buz dansı mı yapmamız
lazım. Biz, buz dansı yapmadık, ölüm dansı yaptık anlayana mali portresinimi
soruyorsunuz. Yalnızca 5 Trilyon Ytl, hani hatırlıyor musunuz. Bu ülkede,
bundan 4 sene önce, banka hortumlaması olmuştu, bu hortumlama da bu 5
Trilyonun 4000 misli gitti. Biz sadece 5 Trilyonu istiyoruz. Kişi başına 10
Ytl. düşer. Devlet bunu bulamayacak durumda mı. Kore Gazilerine Kore
Hükümeti Madalya verdi. Bu ayıp değil mi. Türk Hükümeti neden vermedi.
Kanunlar mı müsait değil. Mevzuat mı müsait değil. Yarım saatte o mevzuatı
değiştirirsin, olur biter. İstediğin kanun olunca, hiç tartışmasız, karşı
görüş belirtmeksizin, yarım saatte kanun çıkarıyorsun. Kanun kendi maaşını
yükseltme olunca, yarım saatte bile ihtiyaç olmuyor nedense 5 dakikada
çıkıyor. Sen bizi hiç birşeyden anlamaz, son derece aptal mı sanıyorsun. Biz
ayağa kalkmıyorsak, biz istediklerimiz karşılanıncaya kadar gerekirse, İzmir
Belkahve. den Ankara. ya, Türkiye Büyük Millet Meclisine kadar, ellerimizde
pankartlarla, Türk Bayrağını da dalgalandırarak binlerce gazi, yayan
yürümüyorsak, devleti sevdiğimizdendir. Utandığımızdandır. Yoksa, ben
Türkiye. de, Eğridir - Antalya arası 153 km, Pakistan. da Karaçi de düşen
bir uçağı bulmak için, 75 km yayan yürümüş, 2500 m rakım tırmanmış, bir
kişiyim. Sırtımda da 35 kg yük vardı. Yani özetle yürümeyi bilirim. Ama
ülkemi kötü göstermek istemiyorum. Siz, ülkeyi idare edenler, yönetim ve
denetim kademesinde bulunanlar, artık bir gerçeği görünüz! Bu gaziler
sizden, çok ufak bir şey bekliyor. 10 Ytl lik bir şey bekliyor. O da bir
madalyalarının olması. Bu çok zor da değildir. Yapılacak iş, T.B.M.M de bir
karar almak. Darphaneye bir emir vermek, 52 bin tane madalyayı bastırmak,
ondan sonra bunu, 81 ilde dağıtmaktır. Bu çok zor mudur. Ha, ölçümü
istiyorsun. Bırak havada parende atmalarını, bırak eski yunanda Herküle
verilen 12 görevi, gerçeği dön, olacağa dön! mantık ve sağduyuya dön!
birşeyi düşün! madalya dağıtımında, 20 Temmuz - 14 Ağustos 1974 harekatına
katılmış, Korede 1.2.3. kafilede bulunmuş, Harp sahasında kaçmamış, kendine
verilen görevi yapmış, Türkün şanını yükseltmiş, herkese, tek tip madalya
vermelisin! Hele hele Nisan 2005 yılında 21 bin EOKA mensubuna, Yunanistan o
korkup kaçanlara madalyalarını verince, 1968 yılında 85 bin İstiklal Savaşı
gazisine bu devlet madalya verince ayrıca Türk Hükümetinin vermesi gereken
16.500 Kore Gazisine Madalyalarını Kore Hükümeti verince artık 34 yıl bu
devlete hizmet etmiş 8 tane üstün hizmet rozeti, 150 ye yakın takdir yazısı
almış bir kişi olarak her halde benimde bir yorumum olmalıdır. Ben sahada
oynadım O saha buz pateni sahası değildi O saha bombaların patladığı
insanların öldüğü kolların koptuğu bazı insanların delirdiği bir sahaydı. Bu
sahada ben oynadım şimdi de 10Ytl lik bir madalya bekliyorum yani yarım kg
et fiyatına bir madalyam olsun istiyorum. Acaba çok şey mi istiyorum. Harbin
yönünü değiştirmek tek kişinin yapacağı iş değildir. Bu ölçü olamaz. Kim
harbin yönünü tek başına değiştirebilir ki. Böyle bir insan yer yüzünde var
mıdır. Harbin yönü ekiple değiştirilir. Harbin yönü, tüm orduyla
değiştirilir, harbin yönü etkili bir siyasetle değiştirilir. Siz bana uçağa
bin! Atla! Bu araziyi al! Şu köye git dediniz. Bende onu yaptım. Artık
madalya için ne ölçü arıyorsun! Madalya için başka ölçü varmı. Siz sayın
Muharip Gaziler yönetimi; Biz derneğe üye oluruz olmayız. O ayrı bir
konudur. Biz gaziler olarak sizden birşey istiyoruz. Bu gaziler için hiç bir
şey yapmadınız diyemeyiz. Ama herşeyi yaptınız da diyemeyiz. Türkiye de
52.811 gazi var. Buna karşılık 21 bin 22 bin civarında üyeniz var. Yani 30
bin kadar gazi size üye değil. Niçinini, nedenini düşününüz! Gazi o derneğe
üye olmazken, yalnızca oraya ödeyeceği aidatı düşünmemektedir. Bu dernek,
şimdiye kadar, madalya için ne gibi bir girişimde bulunmuş. Onu düşün
mektedir gazi. Şimdiye kadar madalya konusunda gerçekten etkili, etkin,
gerçekten gaziyi düşünen şekilde hareket etmiş olsaydı, hiç düşünmeden, bir
dakika bile beklemeden, o derneğe üye olurum. O dernek üyeleri de benim gibi
Harp Okulu mezunu. Bir çoğu da emekli albaydır ve arkadaşımdır. Yani benim
tahsilim, benim görgülerim, onlardan daha geri değildir. Aynı olayları
yaşadım. O dernekteki bir çok kişinin madalyası vardır. Benim madalyam
yoktur. Fark buradadır. Onlar istemeyebilir, ben istiyorum. Onların yapması
gereken şudur .lütfen oturunuz, Kore gazileri en genci 72, Kıbrıs gazileri
54 yaşındadır. Bu kişiler ölmeden önce, onlar için gerçekten işi bir şey
yapınız! ve bir kanun teklifi veriniz! kanun teklifi şöyle olsun: Kıbrıs
Harekatının 1. ve 2. bölümünde bulunmuş, Korede 1,2,3 ncü kafilede bulunmuş,
kendine verilen görevi yapmış, harp sahasından kaçmamış, hava değişimi
almış ama tecavüzünde bulunmamış, izin almış ama tecavüzünde bulunmamış,
herkese, ama herkese, temsil kabiliyeti olan bir madalya öneriniz!
.önerirseniz ben de size üye olacağım.

Türk Gazi Hakları Nelerdir, Yabancı Ülke Gazi Hakları Nelerdir.

1. TÜRK GAZİ HAKLARI

A- Gazi kartı vardır

B- Gazi aylığı alır . Ayda 234 Ytl. 3 ayda 700 Ytl. kadardır.

C- Kendisi ve eşi TCDD ve Deniz yollarında belediye araçlarının iç hat
seferlerinden ücretsiz istifade ederler

D- TEDAŞ Elektriği %40 ucuza verir

E- Belediye Tiyatrosu, Operası, Balesi ve çeşitli maçlara isterse ücretsiz
gider

F- Devlet Hastaneleri, Askeri Hastanelerden ücretsiz istifade eder

G- TSK Öğrenci Yurtları, Milli Savunma Yurtlarından çocukları ücretsiz
faydalanır

H- Bazı askeri okullarda gazi çocukları % 5 ek kontenjandan istifade eder

I- Ordu evlerinden kamplardan, Subay Ast Subay ise ücretsiz giriş yapar,
otopark ücreti ödemez

İ- Müzelere ücretsiz giriş yapar

J- Bazı Cep Telefonu firmaları Gaziye indirim uygular
K- Belediye mezarlıklarında ayrı yerleri olabilir bu yönde çalışmalar
başlatılmıştır.

2- YABANCI ÜLKE GAZİ HAKLARI:

A- ABD GAZİLERİ: Vietnam ve benzeri yerlerdeki savaşmış gaziler çok
ayrıcalıklıdır. Bu arada, gaziye Mor Kalpli adam denir ve kendisine sevgi
ve saygıyla bakılır. Ona, devlet, arabasının % 50 benzinini bedava verir
yaşadığı müddetçe, 1700 dolar kadar, gazi aylığı alır. Gaziye sağladığı
ayrıcalık, milletvekillerinden daha fazladır. Her türlü sivil ve askeri
hastaneden ücretsiz faydalanır. İş bulmada önceliklidir. Hem kendi aylığını,
hemde gazi aylığını alır. Arabasının belli bir yerinde, gazi işareti vardır.
Bu arabayı gören polisler, kişiler saygı ile selam durur ona yol verirler.
Gazi öldüğünde, en ayrıcalıklı mezar olan Arlington mezarına gömülebilir.
Burada ABD Cumhurbaşkanı kenedy yatmaktadır. Gazi daha ne istesin ki.

B- YUNANİSTAN GAZİLERİ: Kıbrıs. ta savaştan kaçan 21 bin EOKA-B mensubunun
bile, Onur Madalyası vardır. 5 Nisan 2005 de Kıbrıs.ta, Yunanistan da EOKA
yılı ilan edilmiş ve şu andaki Kıbrıs Rum Yönetimi başkanı Papadapulos
dahil, herkes madalya almıştır. İlginç olan şudur: Yunanistan da kaçan bile
madalya alırken, Türkiye. de, Türkün şanını yükseltmiş, arazi almış, düşmanı
yok etmiş, kişiler, nedense anlaşılmaz şekilde madalya almamışlardır,
Yunanistan. da gaziler, her türlü devlet desteğini görmekte, işe girmede
öncelik almaktadırlar, gazi çocuklarına eğitim parası verilir, gazi
çocukları en iyi okullarda okur, bizde 1974-1975 yılında, üniversite
imtihanına giren, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti gazi çocuklarının % 10.u bile
üniversiteye kabul edilmemişlerdir. Ne olurdu bütün imtihana girenleri,
üniversiteye kabul etmiş olsaydık. Kontenjan 100-150 kişi artmış olurdu.
Bunu yapamazmıydık. Yunanistanda, Yunan Gazi 1500 dolar alır. Türkiye. de,
Türk gazisi 150 dolar alır. % 10 kadar. Arada 10 misli kadar fark vardır
olsun.
C- KANADA AVUSTRALYA GAZİLERİ: Gazi Bakanlığına bağlıdırlar. Nedense bizde
gazi bakanlığı yoktur. Kanada ve Avustralya, gazilerine, gözü gibi bakar..
Çok saygılıdırlar. Onlara iş bulurlar. Hastalandıklarında, tüm hastaneler
emirlerindedir. 3000 dolar da kendi aylıklarının haricinde aylık alırlar.
Yani Türkiyenin 20 misli kadar. Görmüşsünüzdür. Avustralyada ki Anzak
kolordusu Gazileri, Nisanın 25. de, Geliboluya gelirler. Sabah ayini
yaparlar. Bu gazilerin göğüslerinde, her birinde, 7-8 Madalya bulunur. Ben
Türk Gazisi olarak merak ederim. Bu adamlar bu 7-8 madalyayı nasıl almışlar
diye. Acaba ağızlarıyla kuş mu tutmuşlardır. Hayır. Devlet onlara, en küçük
bir hizmet yaptıklarında, daha harp sahasında, madalya takmaktadır. İşte
farkımız. Onlar devlet imkanlarıyla, uçakla, tam 48 saatlik yerden, devletin
karşıladığı parayla, Geliboluya gelmektedirler. Devlet onlara, .işte
savaştığınız yerleri görün!. demektedir. Ölen gazilerin torunlarını ve
çocuklarını göndermektedir. Ben, 1975 de savaştığım yerlerden ayrıldım.
İnşallah bir gün devletim, bana ölmeden önce, .O yerlere seni bir götüreyim
de gör.! diyebilir, hiç tahmin etmiyorum ya, inşallah bir gün devletim bunu
düşünebilir.
D- KORE HÜKÜMETİ GAZİLERİ:

Gazi hakları konusunda en ayrıcalıklı olandır. Kore Hükümeti, onlara her
şeyi sağlamıştır. Kore Hükümeti, yalnızca, kendi gazilerini düşünmemiş,
bizim Türk gazilerini de düşünmüştür. Türk gazilerine, 16.000 adet madalya
göndermiştir. Türk Hükümeti de, sanki kendi vermiş gibi, öyle bir görüntü
içerisinde, Kore gazilerine madalyalarını takmıştır. Kore Gazisinin göğsünde
gördüğünüz madalyalar, Türk hükümetinin verdiği madalyanın yanında, şayet
Muharip Gaziler Derneğinden parası karşılığı, aldığı bir madalya varsa, onu
da takmaktadır. Ben de parayla madalya alabilirim. O para bende de var. Ama
ölünceye kadar, allah bana, parası karşılığı madalya almayı nasip etmesin!
Yalnız bana değil, hiçbir gaziye nasip etmesin! Neyi nasip etsin derseniz.
T.B.M.M. den çıkan, 81 ilde yapılacak tören sonucu bana, bando eşliğinde,
takılacak bir madalya istiyorum. Bu madalyayı da inşallah ben ölmeden önce
alacağım. Bunu Türk Hükümeti 1968 yılında 65 bin kişiye İstiklal Savaşı
Madalyası vererek yapmıştır. İsteğimiz şunu bir kere daha tekrarlamasıdır.
Bir de şunu istiyorum; artık gaziler çeşit çeşit elbiselerde değil tek tip
bir elbisede olsunlar yalnızca devletin verdiği madalyayı taksınlar para ile
alınan - verilen madalyayı lütfen takmayınız taktırmayınız. O madalyaları
çıkartınız işte benim Türkiye Muharip Gaziler Derneğinden beklentim budur.

Saygılarımı Sunarım

 

Gazilerimizin Sağlık Hizmetine Yeterli Önemi Göstermiyoruz

Kanuna Göre eğer gazi herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna bağlı ise, gazi
olmasının ayrıcalığı ortadan kalkıyor. Hastane kuyruklarını diğer SSK. lı ya
da Bağkur. lu hastalarla paylaşıyor, onlar gibi azarlanıyor, onlar gibi
ilgisizlikle karşılanıyor.

Röportaj: Hatun Doğan


İzmir. in Evka 6 Mahallesi Muhtarlığında bulunduğum bir gündü. İşte o günün
benim için çok önemli bir gün olacağını doğrusu bende bilmiyordum. Ta ki
Nuran hanım içeriye girinceye kadar. Mayıs ayının sonlarına geliyorduk.
Henüz bahar ayında idik ama İzmir kavruluyordu. Yakıcı yaz sıcakları çoktan
başlamıştı. Sıcaktan etkilenmiş ve yorulmuş Nuran hanımı dinlenmesi için
buyur ettim. İçecek bir şeyler ikram ettim. Havadan sudan konuşurken
babasının Kore Gazisi olduğunu öğrendim. Birden ayağa kalkarak ellerimi
çırptım.

- Seni bana Allah gönderdi Allah

- Nuran hamın kıkırdadı aaaaa benimi niyeki.

- Senin gazi babanla röportaj yapsak ya.
- Olur yapın valla çok sevinir.

- Konuşkan mıdır anlatır mı bir şeyler.

- Ooo! anlatır, anlatır hiç susmaz sever konuşmayı hele askerlik anılarını
anlatmaya bayılır.

Derginin yöneticisi Gönül hanımı arıyorum. .Gazi bir dede buldum, onunla
röportaj yapmak istiyorum ama bu ayki sayıda çıksın, öbür sayıyı beklemesin
Gazimiz. diyorum. Gönül hanım olumlu karşılıyor seviniyorum. Nuran hanımın
dediğine göre Gazimizin bu olay çok hoşuna gidecek onun mutlu olmasını
istiyorum.

Nuran hanım bana evini tarif ediyor önce onunla buluşacağız daha sonra o
götürecek babası Kore gazisi dedemize. Nuran hanımdan Gazimizin 76 yaşında
olduğunu öğreniyorum. Önce Nuran hanımın evine gitmek için küçük bir tepe
tırmanmamız gerekiyor. Gazimize ulaşmak için daha büyük bir tepe. Bu sıcakta
hiç bir güç beni oralara tırmandıramazdı. Eğer o tepenin sonunda Kore Gazisi
Halil Diker olmasaydı! 15 yaşında ki oğlumda Gazi ile tanışmak istiyor
onunla birlikte yola çıkıyoruz.

Elimizden kayıp giden kıymetini bilemediğimiz bu nadide cevherlerden,
Gazilerimizden acaba kaç tane kalmıştır diye kendime soruyorum. Ne yer ne
içerler, nasıl yaşarlar hayattan bekledikleri nelerdir. Devletten
bekledikleri nelerdir. Kısacası mutlular mıdır.

Gazi Halil DİKEREN evine öğleden sonra gittik Nuran hanım ona röportajdan
bahsetmemiş belki gerçekleşmezse ümitlenmesin demiş. Evine vardığımızda
kapıyı eşi açtı. Çok güleç bir şekilde, gayet misafirperver bizi karşıladı.
Gazi Halil dede içeride uzanmış, istirahat ediyordu. Kalkıp yanımıza geldi.
Nuran hanım bizi tanıştırdı.

- Seninle röportaj yapacaklar baba.

- Ha öylemi! güzel, güzel Gazeteyemi basacaksınız.

- Hayır Gaziler dergisinde yayınlanacak diyorum, başıyla onaylıyor yüzüde
gülüyor gözleride.
Nuran hanım madalyalarını getiriyor, takıyor dergimizi inceliyor, soruyor
.bu dergide mi çıkacağım.. O sırada oğlum fotoğraflarını çekiyor pek bir
gururla poz veriyor. Sizce de hak etmiyor mu bu gururu. Bir an önce sorulara
geçmek istiyorum, o kadar hızlı ve seri anlatmaya başlıyor ki sanki şiir
okurcasına, kalemim yetişemiyor.

28 Günlük Deniz Yolculuğu

Sizi tanıyalım mı, bize kendinizi anlatır mısınız.

Konya Beyşehir çiçekli köyünden 1930 doğumlu Kore Gazisi Halil Diker.

İlk Askere gelişinizi anlatırmısınız.

Anlatırım. Çiçekli Köyünden 3 arkadaş ben Halil Diker, Ahmet Doğan, Mustafa
Kibar Beyşehir askerlik şubesine geldik sülüslerimizi aldık.

Peki köyden çıkışınız nasıl oldu. Size de davul zurna çaldılar mı.

Hayır, hayır davul zurna işi şimdi çıktı, bizim zamanımızda öyle çalgı çengi
olmazdı. Kurban kesildi, kanı alnımıza sürüldü. Dualarla okuna üflene
uğurlandık. Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öptük.

Sonra Beyşehire geldiniz, sülüslerinizi aldınız daha sonra ne oldu.

1950 yılında İzmir Bornova. da 65. Topçu Alayında ben ve arkadaşım Ahmet
Doğan ile birlikteydik. Ahmet 7. ben ise 8. Topçu bataryasında
görevlendirildik. Yüzbaşı Cevat Duman bataryasındaydık. Diğer arkadaşım
Mustafa Poligona gitti. Hepimiz bölüğümüze yerleştik.

Birden hüzünleniyor. Yakın zamana kadar görüştüğü arkadaşı Mustafa Kibar. ın
vefat ettiğini söylüyor ve rahmetle anıyor. Günleriniz nasıl geçiyordu.

Sabahtan öğleye kadar top talimi yapıyorduk. Öğleden sonra piyade talimi
yapıyorduk. Yaklaşık 3 aylık acemi birliği eğitimle geçti.

Yemekleriniz nasıldı.

Ispanağı ilk asker ocağında gördüm ve yedim. Yemeklerimiz güzeldi,
tayınımız, ekmeğimiz boldu. Askere iyi bakarlar bol yedirir içirirler.

Kore. ye gidişiniz nasıl oldu.

3 aylık acemiliğin sonunda karargaha götürdüler. Kore kuraları çekilecekti.
Kuraları Yüzbaşı İsmail Girgir çekti. Kurada 10 kişi çıktı, onlardan birisi
bendim. 1947 de evlendim, yani 3 yıllık evliydim. Boynum bükük gözüm arkada
çavuş vekili topçu onbaşı olarak Kore yolcularının arasına girdim.
Kuradan ne kadar sonra yola çıktınız.

4 gün sonra Basmane tren istasyonundan Ankara Sarıkışlaya geldik. 15-20 gün
çadırlarda bekledik. Daha sonra Ankara. dan İskenderuna hareket ettik. Tren
istasyonunda 3 hafta kampa girdik. General M.C. adlı Amerikan gemisiyle 28
gün sürecek deniz yolculuğumuz başladı. Gözün alabildiği her yer su, koskoca
denizin üzerinde bir kahve fincanı gibidir bu yolcu gemisi zaman zaman
yüksek dalgalarla boğuşur, zaman zaman geminin kaptan köşkünü dalgalar
basar, gemiye yer yer su girer, panik yaşanmadan anonslar yapılır. Geminin
kapakları kapatılır, böyle durumların olağan olduğu söylenir. Sık sık
tehlike geçti anonsları duya duya 28 günü tamamlamış olduk.

Daha önce hiç gemiye binmiş miydiniz, korktunuz mu.

Korkmadık biraz heyecan vardı daha sonra o da geçti alıştık.

Gemide zaman nasıl geçti.

Nasıl geçecek, koskoca suyun içinde bir sandığın içindesin. Yedik içtik,
ranzalara uzandık istirahat ettik, istirahat etmekten usandık, sohpet ettik,
sohpet etmekten usandık.

Kore. ye nasıl ulaştınız, orda sizi kim karşıladı.

Gemi ilk Tusan şehrine vardı. Generalimiz Tahsin Yazıcı idi. Albay Celal
Dora karşıladı. Elinde mikrofonla .hoş geldiniz asker. diyerek konuşma
yaptı. Gemiye o da katıldı. Hep birlikte Cing Conga hareket ettik. Cing Cong
da bizi değiştirme kafilesi karşıladı. Üniformalarımız, terhis olup Türkiye.
ye dönen askerlere verdik. Onlar da bize Amerikan üniformalarını verdi.

Cepheye ne zaman gittiniz.

Bir iki gün içinde tam savaşın ortasındaydık. Topçu ve piyade olarak
ayrıldık. Topçular bataryada kaldı, piyadeler bölüğüne gitti. Savaş olanca
hızıyla devam ediyordu. Düşman hemen önümüzdeki dağın arkasındaydı. İleri
kuvvetlerin ve gözcülerin verdikleri talimatla hareket ederdik. Telsiz
anonslarıyla yönlendirilirdik. Türkiye-ABD uçakları vızır vızır mermi
indirirlerdi. Düşman siperlerine uçaklar pike yaparlar hedefe kadar
inerlerdi. Gece gündüz bombalarlardı. Hele pilot üst Teğmen Sabuncuoğlu
vardı ki, çok babayiğit iri ve cesur bir subaydı. Hedefin üstüne kadar iner
vurur kaçardı. BM askerlerinin içinde onun kahramanlığını bilmeyen yoktu.
Hafızasını epey zorluyor ama Sabuncuoğlunun adını bir türlü
hatırlıyamıyordu.

Nerede yatardınız.

Yatakhane, matakhane yok ne gezer, mevzilerde battaniyeye sarılır gündüz
uyurduk. Çünkü çatışmalar genelde gece olurdu.

Şaban. ı Değil, Bedeninden Kopanları Gömdük

Ölen arkadaşınız oldu mu. diye soruyor oğlum. Önce derin bir sessizlik
oluyor, yutkunuyor, gözleri dalıyor sanki o anı tekrar yaşıyor.

Midem ve karnım çok ağrıyordu, sancıdan duramıyordum, doktora çıkmıştım.
Doktor bir Yüzbaşı idi. Onun emir eri vardı Şaban, Kayserili Şaban. Doktor
büyük aptesini yap dedi. Şaban da ondan numune alacaktı. Biraz ileriye
çalıların arasına gittim. O da ötede beni bekliyordu. Bir top mermisi geldi.
Şabanı parça pinçik etti. Günlerce et parçalarını dağılan yerlerden buldukça
toprağa gömdük.
Belli ki Şaban. ın ölümünden kendini sorumlu tutuyordu. Bir anda karşında
acıyla kıvranan bir beden, gözlerine .akma, ağlama. emri veriyordu. Bu olay
seni nasıl etkiledi.

Vicdanım sızladı, arkadaşımdı. Çok acıdım ama sabrettim. Her şey allahtan
dedim.

Kore. de şehitleri nereye gömüyorlardı.

Tusanda Türk Şehitliği vardı. Orada gömülürlerdi.

Şabanı da oraya mı gömdünüz.

Nasıl gömüceksin Şaban.ı Ah Ah Ah...

İbadet yapabiliyor muydunuz.

Türk askerinin tek ihmal etmediği şey ibadet etmekti. Aşı ekmeği kaçırmayı,
aç kalmayı göze alırdık ama namazımızı kaçırmazdık.

Kore Savaşına katıldığını için şimdi ne düşünüyorsunuz.

Ben devletimin verdiği görevi eksiksiz yerine getirmeye çalıştım. Devletimin
emri ölümse, ölüm ya da terhisse, terhis..

Bu noktada, sessizliğini bozan gazinin eşi .Haber yok, mektup yok, selam
yok. Bir de .ölümse ölüm. diyor. Askerden her gelen koşardım, bir haber
alabilirmiyim diye. .Yok bilmiyoruz. derlerdi. Beklemek ve hiçbir bilgi
kırıntısı olmadan sağ ya da ölü haberini beklemek çok zor. Yaşanılmadan
ifade edilemez. diyerek, gazilerin eşlerinin neler yaşadıklarına dair bir
ipucu veriyordu.

Kendinize sordunuz mu, Konya nere Kore nere ne işim var bu topraklarda
diye.

Hayır niye sorayım, hiç sormadım. Devletim öyle istemiş. O zaman Adnan
Menderes Başbakandı. Türkiye BM girmişti. NATO ve CENTO yada. Onlar asker
istemişlerdi. Türkiye Tugay gönderdi. Devletlerin nüfus çoğunluğuna göre
isterlerdi. Kuzey ve Güney Kore savaşı vardı. BM ve Türkiye Güney Kore. nin,
Ruslar ve Çin de Kuzey Kore. nin yanında oldular.

Biz bu savaşa girmeseydik ne olur du.

Komünist olurduk.
Niye ki Komünistlik o kadar kötü mü.

Kötü tabii. Ana bacı dümdüz giderlermiş onlar. Olmaz öyle soysuzluk.

Gaziler Sağlık Hizmetine Para Ödüyor

Vah Anadolumun saf ve temiz insanları vah. Yine en damardan girmişler,
günahlarını mübah kılabilmek adına, neyse gazimizle bunun tartışmasına
girmek istemiyorum. Dönüşünüz nasıl oldu.

İki gün önce haber geldi. Terhis olanlar gidecek diye. Daha sonra da emir.
Sevincim dünyalara değerdi. Vatana dönüyordum. Bütün askerlere nöbeti ben
tutacağım dedim, gönüllü olarak. Yatın uyuyun hepiniz dinlenin, keyfim
yerinde idi. Ertesi gün General MC gemisi ile yeni askerler geldi. Onlarla
üniformalarımızı değiştirdik. Onlar cehpeye gitti, biz Japonya. ya yol
aldık. Yoko Homo limanında indik, trenle misafirhanelere gittik. Banyo
yapıp temiz urbalarımızı giydik. Başta Tokyo şehri olmak üzere çevreyi bolca
da çarşıları gezdik. 1 hafta istirahat ettik. Belli ki tatil yaptırmışlar.

Gazi Halil Diker. in Japonya da gözünden kaçmayan bir şey vardır.
Çalışanların nerdeyse tamamı kadınlardır. Mağaza tezgahtarlığından, temizlik
işçilerine kadar. Sebebi erkeklerin Amerikan harbinde ölmüş olmalarıdır.
Japonyadan ne zaman yola çıktınız.

Japonyada 1 hafta kaldıktan sonra, yine aynı gemi ile İzmir Pasaport
limanına indik. Doğru Konaktaki Sarı Kışlaya gittik.

Oğlum söze giriyor Sarı Kışla Ankarada değil miydi. Bir an düşünüyor.

Hayır,hayır İzmir. de de vardı o zamanlar. Kışlada tezkerelerimizi aldık.
Memlekete döndük.

Memlekete ne zaman döndünüz, nasıl karşılandınız.

Gene trenle geldik. Bir gece vakti at arabası ile girdik. O zaman elektrik
falan yok, her yer zifiri karanlık. Gece olduğu için kimse karşılamadı.
Sabah olunca duyan geldi. .Koreli gelmiş, Koreli gelmiş. diye. Sevindiler
tabi.

Döndükten sonra ne iş yaptınız.

Çiftçilik yaptım, ticaret yaptım. At arabasına pullu gelin poşüleri (ÖRTÜ),
bakır siniler, kap, kacak, bakır tencereler ve tabaklar, ibrik ve güğüm gibi
şeyleri köy köy geze geze satardım.

Maaşın ne zaman bağlandı, yetiyor mu.

Tam hatırlamıyor, yetiyor. Allah razı olsun, Allah olmayanlara da versin.

Gazi olduğun için bir takım imkanlar tanınıyor mu.

Tanınıyor, tanınıyor sağolsunlar devletin hastanelerinde bedava bakılıyorum.
Devletin trenine, belediyenin otobüsüne bedava binebiliyorum.

İlave etmek istediğiniz bir şeyler var mı. Bir yerlere duyurmak istediğiniz
mesajlar... Azla yetinmeye alışmış, şükürü diline tesbih etmiş gazimiz
halinden memnun olduğunu söylüyor. Gözü bol, gönlü bol. Çok şey değil
aslında birşey istemiyor. Şükür sağlığım yerinde diyor. Nuran hamın Cuma
günleri babasını Evka 2 camisine namaza götürüyor, bekliyor geri getiriyor.
Nuran hanım onların eli ayağı hatta gözü kulağı. Nuran hanım bazı
sorunlardan yakınıyor. Gazimiz ona kızıp sinirleniyor. .Ne varmış halimizde
aç değiliz, açık değiliz. Sağlığımda yerinde şükür. diyor.

Bürokrasinin işgüzarlığı burada da arap saçına çevirmiş işleri. Nuran hanım
anlatıyor: .Sağlığım iyi diyor ama ablacığım, zaten görüyorsun yaşlı.
Ciğerlerinde problemi var, astımı, bronşidi var.. Burnuna taktıkları nefes
alma aletlerini gösteriyor. .Zaten kısmi felçli. diyor. Gazimiz sesini
yükseltiyor. .Hiçbir şeyim yok, hiç bir şeyim yok trup gibiyim maşallah..
Nuran hamın devam ediyor. Baba SSK dan da emekli. Gazilik kartınla SSK
kartını birleştirdiler. En çok hangisinden maaş alıyorsa, karneyi ona göre
düzenlediler. Ortaya bir SSK lı gazi çıkıyor.

Devlet kurumlarından yaralanabiliyor. Askeri hastaneler uzak geliyor. Devlet
ve SSK hastanelerindeki uzun kuyruklar, personelin azarlaması, itip
kalkmasından her Türk vatandaşı gibi onlar da paylarını alıyorlar. Nuran
hanım komşularından duymuş. Özel Kent Hastanesi, SSK lilara bakıyormuş,
babası rahatsızlanınca kaptığı gibi götürmüş. Ama bizim gazinin, gazilik
gibi bir suçu olduğu için hastane yetkilileri. .Biz SSK lılara bakıyoruz.
diyor. 80 Ytl. muayene ücreti ödüyorlar. Kulaklarıma inanamıyorum, Kent
Hastanesini arıyorum. SSK hastalarını kabul ediyormusunuz. diye soruyorum.
Aldığım cevap EVET! Katılım payı ödüyorsunuz. .Peki SSK ama Kore gazisi
olursa. diyorum, .olmaz öyle bir anlaşmamız yok. diyor. İnanılır gibi değil
lütfen bir de siz arayın. Daha önce ilaçlarına ücret ödemezlerken, şimdi
kurum bunu ödemiyor diye fark alıyorlarmış. İlaç paralarının pahalılığından
yakınıyor.

Tam vedalaşıp ayrılırken, gazimiz, .Bak ne güzel Gaziler Dergisi olarak bizi
ziyaret ettiniz, çok memnun olduk. Derneğimizden de büyüklerimizin bizleri
evlerimizde aramasını sormasını, misafirimiz olmasını, çayımızı, kahvemizi
içmelerini isteriz.

Zaman zaman Türkiye Muharip Gaziler Derneği İzmir Şubesinden davetiyeler
geliyor. Gazimiz bunlara gitmeyi çok istiyor, ama 76 yaşında, illaki
birilerinin götürmesi gerekir. Dernek İzmir. in bir ucunda onlar diğer
ucunda. Nuran hanım diyor ki, .Babam gibi gazilerden kaç tane kaldı. Madem
ki böyle davetiyeler çıkarıyorsunuz, bir servis ayarlayın, gazileri
evlerinden alın evlerine bırakın.. Aslında olmayacak bir şey değil

 

Polis Bayramında Gazi Polisin Adı Yok!

Haber: Çiğdem BAYRAK

Polislerin bayramı ulusça kutlandı. Nutuklar atıldı, vaatler verildi, umut
aşılandı. Ancak Terörle Mücadeleı nin Gazi polisleri yine unutuldu. Onların
sorunlarına hiç değinilmedi. Ne hissettikleri, nasıl yaşadıkları üzerinde
tek bir beyanat verilmedi, ulusal basında tek bir haber, bir satır yazıya
rastlanılmadı.

Dünyanın neresinde görülür, savaşa gideceksin; ölürseniz şehit olarak
anılacaksınız; sağ sağlim döndüğünüzde ise gazi kabul edilmeyeceksiniz, size
gazi ünvanını vermeyi uygun görmeyeceklerı Şu gerçeği kabul edelim; terörle
savaş yeni bir dünya savaşıdır ve süreç yoğun bir şekilde devam etmektedir.
Dünya adeta fokurdayan bir kazan. Ve bu savaşta kaçanlar, korkanlar kadar
hayatını hiçe sayarak ölüme koşanlar bulunuyor. Savaşı masumlar lehine
çevirenlerden biri de polisler.

Polis kavramının asıl şekli; sözcüğün nereden geldiğini ya da nasıl
oluştuğunu, ortak kökünü bulmaya çalıştığımızda askeri bir zeminde
varolduğunu tarih önümüze döker.

Eski Türklerde Polisler

Güvenlik ihtiyacı, özgürlük ihtiyacından daha önde gelir. İnsanlık tarihine
baktığımızda, doğal durumdan yani ilk özgürlükten bilinçli olarak vazgeçip,
devletli toplum olma yolundaki serüven güvenlik taleplerinin neticesinde
oluşmuştur. Düzensiz ve güvensiz yaşamı geride bırakan insanlık, devlet adı
verilen sisteme boyun eğerek, özgürlüğünden vazgeçmiştir. Bununla birlikte
devletin en büyük ödevi de iç ve dış güvenliğin teminat altına alınması
olmuştur.
Tarih boyunca pek çok devlet kurmuş olan Türkler kamu düzeni ve güvenliği
ile ulusal güvenliği paralel yürütmüşlerdir. Gerilere gittiğimizde güvenlik
işlerini Subaşı adı verilen teşkilatlanmanın üstlendiğini tesbit etmekteyiz.
Kabile sisteminde Türkler, orduyu sevk ve yönetenlere ıSubaşıı adını
vermişlerdi. Kabilelerin birleşme döneminde ise, ıKAĞANı yapılanmasına
geçilmiştir. Subaşılar savaşta belli birliklere komuta ederken, barışta
bulundukları bölgenin güvenliğini sağlamışlardır. Bilinen en eski Subaşı, 7.
yüzyılda Tonyukok kitabesinde adı geçen İnalkağanı dır. Selçukluı nun
kurucusu Selçuk Beyı de bir Subaşıdır. Anadolu Selçukluları da merkezlerde
askeri ve mülki işlere bakanlara Subaşı demişlerdir. Görevlerinin kamu
düzenini ve güvenliğini sağlamak olduğu bilinmektedir.

Sözcük, Anadoluı daki beyliklerin askeri komutanları tarafından da
kullanılmıştır. Düzen ve güvenlik belli yasalar çerçevesinde yürütülmüştür.
Oğuz Hanı ın Oğuz Türesi, Cengiz Hanı ın Ulug Yasası, Timurı un Tzükhati
dönemlerinin hukuk kuralları olarak uygulanmıştır. Yasalar suçun
engellenmesini ve suçlunun yakalanmasına önem vermiştir. Dolayısıyla polis
teşkilatının askeri teşkilat ile içiçeliğinden kolaylıkla bahsedebiliriz. Bu
durum Osmanlı İmparatorluğunda da devam etmiştir. Askeri amirler aynı
zamanda polis amiri olarak da görev yapmışlardır. Yeniçeri Ocağıı nın
kaldırılmasından sonra 10 Nisan 1845ı te ilk polis teşkilatı kurulmuştur. Bu
sebeple İstanbulı un güvenliği yeniçeri ağası yerine seraskerı e
bırakılmıştır. Daha sonra ilerleyen yıllarda zaptiye müdürlüğüı nün
kurulduğunu görmekteyiz.

Milli Mücadelede Polis

1920-23 yılları arasında polis teşkilatı, birisi İstanbulı da Osmanlı
Devletiı ne tabi olarak, diğeri ise, merkezi Ankaraı da olmak üzere iki
kısma ayrılmıştı. İstanbulı da Osmanlı Polis Teşkilatı, padişah ve onun
hükümetinin emrinde, işgalci düşman kuvvetlerinin baskı ve istekleri
doğrultusunda çalıştırılmaya zorlanmıştır. Milli Polis Teşkilatı ise, bir
yandan ana yurdu işgal eden düşman devletlere, diğer yandan düşmanlarla
işbirliği yapan padişah ve hükümetine, bundan başka ayaklanarak yurdun iç
güvenliğini bozan yerli işbirlikçilere ve bağımsız devlet kurma hayali
peşinde koşan ve bu uğurda akla sığmayacak çılgınlıklar yapan Ermeni ve Rum
azınlıklara karşı mücadele etmiştir.

İşgal altında bulunan bölgelerde ihtilaf devletleri kendi askeri polis
teşkilatını görevlendirmişler, mevcut Osmanlı Polis Teşkilatında
azınlıkları, ermeni ve rumları egemen kılmışlardır. Maddi ve manevi baskı
ve her türlü çıkar vaatlerine karşın yabancıların emellerine hizmet
etmeyecek yapıda olan bir kısım Türk Polislerini derhal azletmişler,
memleket dahilinde kalmaları tehlikeli görülen polisleri de MALTAı ya
sürgüne göndermişler, bunların yerine kendi amaçları doğrultusunda hizmet
edecek kimselere görev vermişlerdir. Ancak her gidenin yerine yeterince
eleman bulamadıkları için bir kısım polisler görevlerinde kalmış, bunlar
ulusal Kurtuluş Savaşının kazanılması için, işgalin her türlü bilgisini ve
yardımlarını Ankaraı ya ulaştırma yolunda fedakarca çalışmışlardır. Anadoluı
dan verilen direktifler çerçevesinde istenilen işleri başarmak amacıyla
milli ve gizli grupları oluşturmuşlar, bazı kişilerin ve mütarekeyi takiben
esaretten dönen Türk subaylarının Anadoluı ya kaçırılmasını, işgal altındaki
depo ve ambarlardan silah ve cephanelerin gizlice Anadoluı ya gönderilmesini
sağlamışlardır. Keza bu dönemde düşman devletler, casus örgütlerini Kurtuluş
Savaşını sabote etmek için ülkemize göndermişlerdi. Türk Polisi bunların
gizli amaçlarını hareketlerinden önce öğrenmiş, haklarında her türlü bilgiyi
fotoğraflarıyla birlikte Anadoluı ya ulaştırmış ve böylece Milli Mücadeleyi
kundaklamaya gelenlerin emellerini gerçekleştirmeden yakalanmalarını
sağlamışlardır.

Türk Polisi, işşgal altında bulunan bölgelerde emniyet ve asayişin korunması
ve suç faillerinin meydana çıkarılmasında da başarılı çalışmalar
yapmışlardır.

Terörle Mücadelede Polis

Yıllardır, terör, polisi bir hedef olarak görmüştür. Devletin güvenlik
güçlerine karşı silaha başvuran terör, pok çok polisin şehit olmasına
yüzlercesinin de yaralanmasına neden olmuştur. 1980 öncesi İdeolojik
çatışmada sonrası da bölücü terörün içinde bulmuştur kendini. Yaşadıkları,
hissettikleri yetkililerin, nutuk atma çerçevesinden öteye gidememiştir.
Vaatler verilmiş, umut aşılanmış hepsi bu. Hatta polis kökenli
milletvekilleri bile yeterince ilgilenmemiştir meslektaşlarının
sorunlarınla. Tayin giyotinine başlarını koyarken, sessizce izlenmişlerdir,
kimse parmağını oynatmamıştır.

Her sıkışanın, başı belada olanın imdadına yetişen polise ne yazık ki hor
bakılmış, sürekli eleştirilmiş vurun abalıya mantığı çalıştırılmıştır
yıllarca. Onlar yine de görevlerini yerine getirebilmek için şahadet
kuyruğuna girmişlerdir, hiç yakınmadan, isyan etmeden.

Terörle savaş 21. yüzyılın savaş biçimidir. Farklı bir yapıya sahiptir.
Düzenli orduların savaşı değildir. Terörün hedefleri geniştir. Sivil ve
resmi ayrımı yapmadan saldırır. Bu yeni savaş biçiminde olayları
derinliğine kavramadan zafer elde etmek güçtür.

Terör Gazisi Polisler

Teröre karşı verilen mücadelenin bir boyutu, belki de en önemli boyutu,
teröre karşı savaşanlara gereken önemin ve değerin verilmesidir. Polislerin
çoğu ıgazi polisı kavramını bilmemekte, kendilerini ıgaziı olarak
görmemektedirler. İşte bu korkunç bir yanılğı ve yanlıştır. Şahadet
mertebesine ulaşan polisin olduğu yerde neden polis gazi ünvanı alamaz,
neden polisler bunun bilincine varamazları Bunu anlamak mümkün değil.

Onları vazife malülü olarak değerlendirebiliyoruz ancak neden gazi
diyemiyoruzı Devlet bu konuda neden uyumaya devam ediyorı Neden gazi
polisler hak aramak için mahkeme koridorlarında günlerce, aylarca
bekletilirı

EMŞAD (Emn. Tşk. Vazife ve Şehit Aileleri Yardımlaşma Dayanışma Derneği)
yetkilileri mevcut yasaların yeniden düzenlemesi için istek ve temennilerini
belirten bir mektubu ilgililere 2003 yılında iletmişler. Ancak tek bir ses
gelmemiş. Soruyoruz; böyle bir yaklaşımla ısizlere ölmeyi emrediyorumı deme
hakkına nasıl sahip olabilirizı EMŞADı ın yetkilileri şöyle diyor; Vazife
Malülü Gaziler arasında eşitlik sağlanmadığı müddetçe Vazife Malülü Gazi
polislerin gönülleri rahat olmayacaktır
Polis Bayramında Gazi Polisin Adı Yok!

Haber: Çiğdem BAYRAK

Polislerin bayramı ulusça kutlandı. Nutuklar atıldı, vaatler verildi, umut aşılandı. Ancak Terörle Mücadeleı nin Gazi polisleri yine unutuldu. Onların sorunlarına hiç değinilmedi. Ne hissettikleri, nasıl yaşadıkları üzerinde tek bir beyanat verilmedi, ulusal basında tek bir haber, bir satır yazıya rastlanılmadı.

Dünyanın neresinde görülür, savaşa gideceksin; ölürseniz şehit olarak anılacaksınız; sağ sağlim döndüğünüzde ise gazi kabul edilmeyeceksiniz, size gazi ünvanını vermeyi uygun görmeyeceklerı Şu gerçeği kabul edelim; terörle savaş yeni bir dünya savaşıdır ve süreç yoğun bir şekilde devam etmektedir.
Dünya adeta fokurdayan bir kazan. Ve bu savaşta kaçanlar, korkanlar kadar hayatını hiçe sayarak ölüme koşanlar bulunuyor. Savaşı masumlar lehine çevirenlerden biri de polisler.

Polis kavramının asıl şekli; sözcüğün nereden geldiğini ya da nasıl oluştuğunu, ortak kökünü bulmaya çalıştığımızda askeri bir zeminde varolduğunu tarih önümüze döker.

Eski Türklerde Polisler

Güvenlik ihtiyacı, özgürlük ihtiyacından daha önde gelir. İnsanlık tarihine baktığımızda, doğal durumdan yani ilk özgürlükten bilinçli olarak vazgeçip, devletli toplum olma yolundaki serüven güvenlik taleplerinin neticesinde oluşmuştur. Düzensiz ve güvensiz yaşamı geride bırakan insanlık, devlet adı verilen sisteme boyun eğerek, özgürlüğünden vazgeçmiştir. Bununla birlikte devletin en büyük ödevi de iç ve dış güvenliğin teminat altına alınması olmuştur.
Tarih boyunca pek çok devlet kurmuş olan Türkler kamu düzeni ve güvenliği ile ulusal güvenliği paralel yürütmüşlerdir. Gerilere gittiğimizde güvenlik işlerini Subaşı adı verilen teşkilatlanmanın üstlendiğini tesbit etmekteyiz.
Kabile sisteminde Türkler, orduyu sevk ve yönetenlere ıSubaşıı adını vermişlerdi. Kabilelerin birleşme döneminde ise, ıKAĞANı yapılanmasına geçilmiştir. Subaşılar savaşta belli birliklere komuta ederken, barışta bulundukları bölgenin güvenliğini sağlamışlardır. Bilinen en eski Subaşı, 7.
yüzyılda Tonyukok kitabesinde adı geçen İnalkağanı dır. Selçukluı nun kurucusu Selçuk Beyı de bir Subaşıdır. Anadolu Selçukluları da merkezlerde askeri ve mülki işlere bakanlara Subaşı demişlerdir. Görevlerinin kamu düzenini ve güvenliğini sağlamak olduğu bilinmektedir.

Sözcük, Anadoluı daki beyliklerin askeri komutanları tarafından da kullanılmıştır. Düzen ve güvenlik belli yasalar çerçevesinde yürütülmüştür.
Oğuz Hanı ın Oğuz Türesi, Cengiz Hanı ın Ulug Yasası, Timurı un Tzükhati dönemlerinin hukuk kuralları olarak uygulanmıştır. Yasalar suçun engellenmesini ve suçlunun yakalanmasına önem vermiştir. Dolayısıyla polis teşkilatının askeri teşkilat ile içiçeliğinden kolaylıkla bahsedebiliriz. Bu durum Osmanlı İmparatorluğunda da devam etmiştir. Askeri amirler aynı zamanda polis amiri olarak da görev yapmışlardır. Yeniçeri Ocağıı nın kaldırılmasından sonra 10 Nisan 1845ı te ilk polis teşkilatı kurulmuştur. Bu sebeple İstanbulı un güvenliği yeniçeri ağası yerine seraskerı e bırakılmıştır. Daha sonra ilerleyen yıllarda zaptiye müdürlüğüı nün kurulduğunu görmekteyiz.

Milli Mücadelede Polis

1920-23 yılları arasında polis teşkilatı, birisi İstanbulı da Osmanlı Devletiı ne tabi olarak, diğeri ise, merkezi Ankaraı da olmak üzere iki kısma ayrılmıştı. İstanbulı da Osmanlı Polis Teşkilatı, padişah ve onun hükümetinin emrinde, işgalci düşman kuvvetlerinin baskı ve istekleri doğrultusunda çalıştırılmaya zorlanmıştır. Milli Polis Teşkilatı ise, bir yandan ana yurdu işgal eden düşman devletlere, diğer yandan düşmanlarla işbirliği yapan padişah ve hükümetine, bundan başka ayaklanarak yurdun iç güvenliğini bozan yerli işbirlikçilere ve bağımsız devlet kurma hayali peşinde koşan ve bu uğurda akla sığmayacak çılgınlıklar yapan Ermeni ve Rum azınlıklara karşı mücadele etmiştir.

İşgal altında bulunan bölgelerde ihtilaf devletleri kendi askeri polis teşkilatını görevlendirmişler, mevcut Osmanlı Polis Teşkilatında azınlıkları, ermeni ve rumları egemen kılmışlardır. Maddi ve manevi baskı ve her türlü çıkar vaatlerine karşın yabancıların emellerine hizmet etmeyecek yapıda olan bir kısım Türk Polislerini derhal azletmişler, memleket dahilinde kalmaları tehlikeli görülen polisleri de MALTAı ya sürgüne göndermişler, bunların yerine kendi amaçları doğrultusunda hizmet edecek kimselere görev vermişlerdir. Ancak her gidenin yerine yeterince eleman bulamadıkları için bir kısım polisler görevlerinde kalmış, bunlar ulusal Kurtuluş Savaşının kazanılması için, işgalin her türlü bilgisini ve yardımlarını Ankaraı ya ulaştırma yolunda fedakarca çalışmışlardır. Anadoluı
dan verilen direktifler çerçevesinde istenilen işleri başarmak amacıyla milli ve gizli grupları oluşturmuşlar, bazı kişilerin ve mütarekeyi takiben esaretten dönen Türk subaylarının Anadoluı ya kaçırılmasını, işgal altındaki depo ve ambarlardan silah ve cephanelerin gizlice Anadoluı ya gönderilmesini sağlamışlardır. Keza bu dönemde düşman devletler, casus örgütlerini Kurtuluş Savaşını sabote etmek için ülkemize göndermişlerdi. Türk Polisi bunların gizli amaçlarını hareketlerinden önce öğrenmiş, haklarında her türlü bilgiyi fotoğraflarıyla birlikte Anadoluı ya ulaştırmış ve böylece Milli Mücadeleyi kundaklamaya gelenlerin emellerini gerçekleştirmeden yakalanmalarını sağlamışlardır.

Türk Polisi, işşgal altında bulunan bölgelerde emniyet ve asayişin korunması ve suç faillerinin meydana çıkarılmasında da başarılı çalışmalar yapmışlardır.

Terörle Mücadelede Polis

Yıllardır, terör, polisi bir hedef olarak görmüştür. Devletin güvenlik güçlerine karşı silaha başvuran terör, pok çok polisin şehit olmasına yüzlercesinin de yaralanmasına neden olmuştur. 1980 öncesi İdeolojik çatışmada sonrası da bölücü terörün içinde bulmuştur kendini. Yaşadıkları, hissettikleri yetkililerin, nutuk atma çerçevesinden öteye gidememiştir.
Vaatler verilmiş, umut aşılanmış hepsi bu. Hatta polis kökenli milletvekilleri bile yeterince ilgilenmemiştir meslektaşlarının sorunlarınla. Tayin giyotinine başlarını koyarken, sessizce izlenmişlerdir, kimse parmağını oynatmamıştır.

Her sıkışanın, başı belada olanın imdadına yetişen polise ne yazık ki hor bakılmış, sürekli eleştirilmiş vurun abalıya mantığı çalıştırılmıştır yıllarca. Onlar yine de görevlerini yerine getirebilmek için şahadet kuyruğuna girmişlerdir, hiç yakınmadan, isyan etmeden.

Terörle savaş 21. yüzyılın savaş biçimidir. Farklı bir yapıya sahiptir.
Düzenli orduların savaşı değildir. Terörün hedefleri geniştir. Sivil ve resmi ayrımı yapmadan saldırır. Bu yeni savaş biçiminde olayları derinliğine kavramadan zafer elde etmek güçtür.

Terör Gazisi Polisler

Teröre karşı verilen mücadelenin bir boyutu, belki de en önemli boyutu, teröre karşı savaşanlara gereken önemin ve değerin verilmesidir. Polislerin çoğu ıgazi polisı kavramını bilmemekte, kendilerini ıgaziı olarak görmemektedirler. İşte bu korkunç bir yanılğı ve yanlıştır. Şahadet mertebesine ulaşan polisin olduğu yerde neden polis gazi ünvanı alamaz, neden polisler bunun bilincine varamazları Bunu anlamak mümkün değil.

Onları vazife malülü olarak değerlendirebiliyoruz ancak neden gazi diyemiyoruzı Devlet bu konuda neden uyumaya devam ediyorı Neden gazi polisler hak aramak için mahkeme koridorlarında günlerce, aylarca bekletilirı

EMŞAD (Emn. Tşk. Vazife ve Şehit Aileleri Yardımlaşma Dayanışma Derneği) yetkilileri mevcut yasaların yeniden düzenlemesi için istek ve temennilerini belirten bir mektubu ilgililere 2003 yılında iletmişler. Ancak tek bir ses gelmemiş. Soruyoruz; böyle bir yaklaşımla ısizlere ölmeyi emrediyorumı deme hakkına nasıl sahip olabilirizı EMŞADı ın yetkilileri şöyle diyor; Vazife Malülü Gaziler arasında eşitlik sağlanmadığı müddetçe Vazife Malülü Gazi polislerin gönülleri rahat olmayacaktır

 

Gerçeklerle Başbaşa - Hatun Doğan

Suya Sabuna Dokunalım mıı


Savaşın bilinmeyen bir yüzü de ruhsal yaralanmaların yol açtığı felaketlerdir. Rehabilite edilmedikleri için toplumsal hayata uyum sağlamakta zorlanan kahramanlara gereken önem verilmelidir.

Birkaç gazinin hayatını kitap haline getirebilir misin diye bir öneri aldım. Bu beklemediğim süpriz teklif beni hem heyecanlandırdı, hem onure etti hem de korkuttu.

Nedeni

Bugüne kadar ne askerlikle ilgili film dahi izlememiş olduğumu fark ettim en yakın dostlarım arasında ufak bir araştırma yaptım.

Olaya bin an önce girmek istedim. Evet biraz melodram bir tını olarak gelecek belki kulaklara ama gördüğüm ACI GERÇEKLER vardı. Üzeri tüllerle örtülmüş yada örtüldüğü sanılmış acı gerçekler. Meğer etrafımızda ne kadar çok varmış onlardan her biri içimizden biri, her biri bağrımızdan kopup gitmiş. Ondokuz yirmi yaşında fidanlar (ANALARA GÖRE BEBELERİMİZ). Askere uğurladığımız son güne kadar üzerlerini örtüp gece sütü içirmeye çalışıp, güçlü kuvvetli olasın büyüyüp asker olasın diye sevip büyüttüğümüz bizlerin canları onlar.

Halı sahalarda top koşturmuş, asfalt yollarda yürümüş, parklarda sahillerde banklarda arkadaşlarıyla sohpet etmiş bu canlarımız birden asker oluveriyorlar, belki de bir çoğu o güne kadar bir tokat yememiş, belki de kimseye bir tekme dahi atmamış bu yavrucaklar, birden bire elinde silah asker oluyor birilerini öldürüyor ölüyor, en yakın arkadaşının, komutanının gözlerinin önünde vuruluşunu seyrediyor, hırslanıyor kinleniyor bunu içine gömüyor.

Acaba bizim kadar Devletini ve Ordusunu seven ikinci bir millet varmıdır dünyada diye kendime sormadan edemiyorum. Karşılıksız, ölüme koşan, sevdayı sırf vermek sanan ikinci bir millet, bu karşılıksız aşk ve sadakat sanırım biz TÜRKı lere mahsus bir duygu.

Karşılıksız olan her şey bir gün infilak eder gibi geliyor bana, o zaman ve o zaman ben istiyorum, Devletimı den ve Ordumı dan, içimdeki Analık dürtülerim, anaç isteklerimi kamçılıyor.

Çoğunun belki de sağlık sigortaları yok, onların ise bildiğimiz gibi, Türk sağlık sistemini hepimiz biliriz, bilmem kaç hastaya bir doktor düşer, hastanın yüzüne bakılıp reçete yazılan durumlardayız. İşte Devletim işte Ordum; size sağlam verdiğimiz çocuklarımız ruhları yaralanmış beyinleri karışmış, bize gönderiyorsunuz. ÇOCUKLARIMIZI BİZE SAĞLAM TESLİM EDİN.
Psikolojik birimler açın toplu ve tek tek psikolojik destek almalarını sağlayın. Bein delimiyim ben deli değilim söylemlerine maruz kalmadan kendisiyle aynı kaderi paylaşanlarla birlikte olmalarını sağlayın, bu çocuklar sivil hayata döndükleri zaman sosyal ortamlara girmekde zorlanıyorlar, girdikleri işlerde başarısız oluyorlar agresif tavırları kendilerini zor durumda bırakıyor kısacası başarısız aile ortamları başarısız iş ortamları ve başarısız evlilikleri oluyor.

İŞTE EY SEVDAM, SEVDAMA KARŞILIK İSTİYORUM: ÇOCUKLARIMIZA SAHİP ÇIKALIM
Bakış Açımız - Bnb. (E) Ş. Ercüment GÜNGÖR

YÜZLEŞME ZAMANI


Merhaba sevgili okur,

Tüm yıpratma çabalarına, tüm ekonomik imkansızlılara direnip yeni bir sayıyla daha karşınızda olmanın gururunu yaşıyoruz.

Evet, biz; popüler kültürün hükümdarlığını ilan ettiği 70 milyonluk bir ülkede, çoğu kişinin üzerinde bir kez bile enine boyuna düşünmediği, popüler olmayan ama hayati bir konuda yazı yazıyor, kampanyalar düzenliyor, toplumu ve devleti 14 4 . kez bu konuya dikkat etmeye çağırıyoruz.

Bu sayımızda, bize göre geçtiğimiz üç aya damgasını vuran en önemli konulardan biri olarak Danıştay 2. Dairesi üyelerine yapılan silahlı
saldırıyı ele aldık. Bu saldırıda bir Danıştay  üyesi  şehit oldu. 3 üye ve daire başkanı yaralı olarak kurtuldu. Demokratik toplum olma yolunda canlarını riske atmış bu insanlara biz ıDemokrasi Gazisiı demeyi uygun gördük. Bu, Türkiye için yeni  ve alışılmamış bir tanım. Tıpkı yıllar önce ilk kez telaffuz ettiğimizde toplumun çeşitli kesimlerince yadırganan ıGüneydoğu Gazisiı ve ıGazi Bakanlığıı terimleri gibi. Ama bugün bu terimler, politikacı sından  gazisine kadar hemen herkesin dilinde. Tabi ki Gaziler Dergisinin adını hatırlayan pek kimse yok. Ama biz yarattığımız kartopunun, giderek bir çığa dönüşmesini mutlulukla izliyoruz. Bu ülkede birileri, bir gün, milli güvenliğimizle , gazilik kavramı arasındaki bağlantıyı kavrayacak ve bayrağı bizlerden devralarak  bir sonraki adımı
atacak. Gazi, hak ettiği şerefli mevkie kavuşacak. Belki 50 belki de 100 yıl sonra ama bir gün mutlaka...

Bir olayı, olguyu ya da kişiyi unutmak,  onun yok olmasını sağlamaz.
Danıştayıa yapılan bu saldırı yakın tarihimizde demokrasimizin aldığı ağır yaralardan biri olarak tarihteki yerini aldı. Saldırı, bir süre gündemi meşkul etti ve unutuldu. Ancak hiç bir şey tarihe gömülü kalamaz. Ekilen ve unutulan tohumlar, bir gün yeşerecek, toprağın üstüne filizlenecektir.
Doğada bir tohum, toprak altında 3000 yıl yeşermeyi bekleyebilir. Günümüz teknoloji ve sanayisinin gelişme hızı 3000 yıllık gelişmeleri 100 yıla sığdırmış durumda . Artık tarih daha hızlı yazılıyor. Bu da, yaptıklarımızla yüzleşme zamanının daha çabuk geleceğini gösterir.
İnsanların kişisel tarihleri olduğu gibi, toplumların ve insanlığın da bir tarihi vardır. Ve nasıl ki insan, eninde sonunda, geçmişinde yaptıklarıyla tek tek yüzleşmek durumundaysa, toplumlar da zamanı geldikçe tarihte yaptıkları tüm doğruları ve  yanlışları ile  karşılaşırlar. Bir nesil gider bir diğeri gelir ve  sorgulamaya  başlar. Bu durdurulamaz bir süreçtir. Ama bu süreç aynı zamanda geleceğe umutla bakmamızı da sağlar. Çünkü geçmişini sorgulamayan, eleştirmeyen, dersler çıkartamayan bir toplum aynı kısır döngü içerisinde dolaşır durur. Tıpkı,  biten bir aşkın ardından, geçmişteki güzel günlerin anısıyla yaşayan romantik bir aşık gibi , toplumlar da kahramanlık destanlarıyla avunurken, fazla hayale dalarak en değerli şeyi ıbugünı lerini kaybederler.

ıDünı le olan hesabımızı kapatmanın  ilk adımı sormak, sorgulamak, cevaplar aramak, kendimizi eleştirebilmektir. Dönem, yüzleşme dönemidir. Gerçeklerden korkmadan, hesaplaşma zamanı geldi ve geçiyor. Hani derler ya! ıen büyük adaletsizlik geciken adalettirı İşte bu nokta çok önemli; çünkü pek çok gazi adaletin tecellisini göremeden hakkın rahmetine kavuştu  Yarın yeni bir gün.
Geleceğe güvenle bakabilmek için, ilerlemek ve gelişmek için şimdi, tarihimize objektif bir mercek tutmanın zamanıdır

Gönül Penceresi - A. Gönül PALALAR

Teröre Karşı Politikamız Yok

 

20 küsur yıldır terörle boğuşuyoruz. Maddi ve manevi ciddi zararlara uğradık. Gerek vatandaş gerek ordu üzerine düşeni fedakar bir biçimde yerine getirdi. Büyük bir bölgemizin (doğu,güneydoğu) tahribatına ve büyük kayıplar vermemize karşın vatanın bölünmez bütünlüğünü korumayı başardık. Ağır yaralar aldık; 40 bin insan ve her yıl yaklaşık 10-12 milyar doları terörle mücadeleye harcadık.

   Gerçekler, özetle bunlar; yüzleşme kültürünü canlandıralım; olen oldu.
Ancak sorun nihai çözüme ulaşmadı.Ve şunu da unutmayalım;ABDıin Irakıa müdahalesi ve bölgesel güçlerin yeni planları, Türkiyeınin başına yeni ve daha büyük işler açabilir.

   1984 yılında başlayan PKK bölücü terör örgütü ile mücadelede,Ankara işleri askere yıktı.Sorumsuz biçimde çağdaş ve sivil çözümleri elinin tersi ile itip,askerin getireceği neticelerle,hamaset yapmaya çalışarak günü kurtardı.

  
yıllardır terörle mücadelede eksik kalan sosyal ve ekonomik düzlem dile
getirilmesine rağmen Ankaraıın uyuması anlaşılır değil.Üstelik askerin bu
konu ile ilgili çeşitli hükümetleri uyarması bile yeterli gelmedi;terörle
mücadelenin sorumluluğunu sivil kanatla paylaşma isteği bir biçimde
değerlendirilmedi.

   Terörle Mücadele topyekün bir savaşı zorunlu kılar.Sadece askeri çözümler
yeterli olamaz,siyasi kurumlardan basın organlarına uzanan geniş bir
yelpazede tutarlı ve ciddi bir çaba gerekir.Psikolojik savaş bu mücadelenin
önemli eksenidir. Sanat,edebiyat alanında teröre direnecek eserler
sergilemek,başarının gelmesinde bir artı değerdir.
Güneydoğuda savaşan komutanların büyük bir bölümü terörün tam anlamıyla
ortadan kaldırılması için bölgenin ekonomik kalkınmasına işaret ettiklerini
biliyoruz.Bununla birlikte zaman zaman çeşitli hükümetlerin ıterör bittiı,
ıbu yaz bitireceğizı şeklindeki açıklamalarına da tanık olduk.Fakat sonucun
böyle olmadığını gördük; PKK terörü yeniden ölüm kusmaya başladı.ı Terör
bittiı safsataları tutmadı.Asker sadece PKKı nın silahlı mücadelesini
sınırladı.Yani asker üzerine düşen görevi yerine getirdi.PKKıya ağır
darbeler vurdu.Üstelik görev alanlarının dışına çıkarak,bölgenin
eğitim,sağlık,yol,su, elektrik,eğlence,çevre,imar gibi hizmetleri de
üstlendi. Devlet bütün yükü askere yıktı. Peki sivil hükümetler ne yaptıı
Bölge ekonomisini terör ekonomisinin kucağına attı; silah ve uyuşurucu
kaçakçılığı,hayvancılık sektörünün yerine geçti;büyük şehirlerde ciddi bir
göç bunalımının yaşanmasına aracılık etti; kapkaç çetelerinin, mafya
örgütlenmelerinin zemin oluşturmasına seyirci kaldı.

   Ve şimdi bölgede parti tabelalarını indirdiler. Bölgede politika yapamaz
duruma geldiler. ıTüm Türkiyeıyi kucaklıyoruzı demeleri ne kadar doğudur,bu
tartışılır.


AKP hükümeti takiye yapmıyorsa, ciddi ve çağdaş çözümler üretmek
istiyorsa,terörle mücadelede tüm işleri askere yıkmaktan kaçınmalı. Askerle
birlikte sorumluluk almalı. Oy kaygısı gibi hesaplardan süratle uzaklaşmalı.
Bölgeye yönelik politikalar üretmeli.Büyük ve bölgesel güçlerin
hesaplarını,planlarını iyi okumalı. Geçmiş politikacıların düştüğü hata ve
yanılgıları gereğinden fazla incelemeli ve değerlendirmeli.

   Bu köşeden AKP hükümetine bir öneride bulunmak ihtiyacını
hissediyorum.Terörle Mücadelenin bir boyutu da gazilik kavramı üzerinde
temellenir. Bir yerin güvenliğini almak için askere ihtiyacınız vardır.O
sizin adınıza ordadır ve sizin yerinize ölüme göz kırpar.Sizin varlığınızı
sürdürebilmeniz onun varlığıyla bağlantılıdır.O sizi korur siz de onu.Formül
budur. Bu nedenle Terörle Mücadele gazileri,gelimiş ülkelerde görevleri sana
erdiğinde rehabilitasyona tabi tutulur.Topluma yeniden intibak edebilmeleri
için çeşitli çalışmalar yürütülür.AKP hükümeti rehabilitasyon konusunda
mutlaka projeler üretip,tatbik etmek sorumluluğundadır.

   Sivil kanadın askere ödemesi gereken borçlardan biri de gazilerin her
türlü sorununu ivedilikle çözmektir

 

Gözlem Evi - Bnb. (E) Ş. Ercüment Güngör

Uzun İnce Bir Yol

Değerli okurlarım, son zamanlarda gerek meslek yaşamımızda ve gerekse
emeklilik dönemimizde tanık olmdığımız ölçüde TSK nın toplum içinde en
güvenilir ve en saygın kurum oluşundan duyulan rahatsızlık belirtilerini
gözlemliyoruz.

Bizler üniformalarımızın gururla giyildiği, ailelerin kızlarını bir ordu
mensubuyla evlendirebilmeyi onur saydıkları bir jenerasyonuz. Gündelik
hayatın her alanında lokantada, sinema ve tiyatroda bile 1 numaralı harici
elbisesini giymiş bir subaya rastlamak mümkündü. Özellikle nikah, düğün gibi
anı olacak toplantılara üniforma ile katılmamız bizlerden rica edilirdi.

Herhangi bir konuda kefaletimiz geçerli ve hatta sözümüz senet
sayılırdı.Aslı olmasa da halk arasında bir düğmemizin koparılmasının bile
büyük bir suç oluşturduğu inancı yaygındı. Özetle tüm halkımız bizleri sevgi
ve saygıyla kucaklardı.Sonra ne zaman, nasıl olduysa gizli ve sihirli bir el
bu gurur fotoğrafını bozdu. Artık üniforma sadece görev yerlerinde giyilen
bir iş elbisesi haline geldi.Sokaklarda ise görevi gereği çarşıya pazara
çıkmak zorunda olan kişileri görebilir olduk. Her Türk asker doğar sloganını
unutur olduk.

TSK kalkın ordusudur. Yani bir başka ifadeyle halkın ta kendisidir. Kiminin
babası, kiminin kardeşi ve kiminin de kocasıdır. Ne kadar ince elenip sık
dokunsa bile toplumdaki yozlaşmanın küçük de olsa bir bölümünün orduya da
sızması normaldir.

İnsanlardan oluşan bir toplulukta ahlaki değerler açısından yüzdeyüz bir
homojenliğe ulaşmak olanaksızdır. Eskiden bireysel disiplin ihlalleri ye
yolsuzluklar en sert biçimde tedbirlerle önlenir ama topluma maledilmezdi.
Şimdi baktığımda durumun çok farklı olduğunu üzüntüyle görüyorum.

Son zamanlarda bir takım dış kaynaklı etkilerle, daha açık bir ifadeyle AB
tarafından TSK nın siyasete olan etkisinin yok edilmesi amacıyla mevcut
hükümete bir baskı uygulandığı herkes tarafından görülen bir şeydir. Bunun
sonucu olarak Milli Güvenlik Kurulundaki asker üye sayısı azaltılmış MGK
genel sekreterinin sivil olması sağlanmış daha önce de MGK müsteşarlığının
sivil kökenli biri tarafından yürütmesi kararlaştırılmıştı. Bütün bunlar AB
uyum yasaları çerçevesinde alınmış demokratik kararlardır ki herkes de buna
saygı duyar. Ama TSK nın siyasete etkisinin azaltılmasıyla, açıkça bu
kurumun yıpratılmasına yönelik faaliyetleri birbirinden ayırmak gerek. Gün
geçmiyor ki basında emekli ya da görevdeki bir askerle ilgili haber
yayımlanmasın. Bir de çete modası ve türlü isimler takılmış olan operasyon
haberleri verilmesin.

TSK tarihinde ilk kez eski bir Kuvvet Komutanı ve ailesi yargılandı ve en
ağır ceza olan tart cesasıyla cezalandırıldı. Görevdeki bir Kuvvet komutanı
bir savcı tarafından iddianamesinde suçlandı, bir Tümgeneral istifa etti
diye basının diline düştü. Çete operasyonları adı altında suçlana emekli
askerler basın tarafından linç edildiği halde tutuklanmalarına bile gerek
görülmeden serbest bırakıldılar. Tarihin en hızlı sonuçlanan mahkemesi
tarafından iki astsubay kırk yıl hapse mahkum edildiler.

Bütün bunların son zamanlarda oluşmasında biraz fazla tesadüf yok muı

Sonuç olarak bu ordu hepimizin. Belki de sahip çıkmamız gerken milli ve
manevi değerlerimizin en başında geleni. Skandal bekleyen paparazi ruhuyla
hareket etmekten kaçınalım ve güven duygularımızın yitirilmesine izin
vermeyelim.

Türkiyenin üç bir tarafında cadı kazanlarının kaynatıldığı, genişleme
olasılığı bulunan ve etrafa sıçraması olanaklı yangınların sürdürüldüğü
böylesine sorunlu bir coğrafyada ülkenin güvenliğinden birinci derecede
sorumlu bu güzide kurumu halkın gözünde yıpratmanın kimseye bir yararı
yoktur. TSK sınırlarımızın olduğu kadar laik demokratik bir hukuk devletl
olan Türkiye Cumhuriyetinin içten gelebilecek kalkışmalara karşı da
güvencesidir. Otuziki yıldır ülkenin kanını iliğini kemiren terör örgütüyle
yaptığı mucadelede bile batılı dostlarımızca engellenmeye çalışmakta hatta
olayların nedeni ve tarafı olarak görülmeye gösterilmeye gayret
edilmektedir. Önümüze sürekli olarak çok bilinmeyenli denklemler sürülmekte,
bunları çözümü de TSK dan beklenmektedir. Subay, astsubay, erbaş ve
erleriyle olağan üstü çaba ve fedakarlıkla çalışan halkın ordusunu el
üstünde tutmak gerekir.
Saygılarımla


DUYURU


Siz sayın KORE gazileri, KIBRIS gazileri ve TERÖR gazileri; Gaziler Dergisi
olarak 23 yıldır gerçekleştirmeye çalıştığımız hayalimizi sizlerle paylaşmak
istiyoruz. Nedir bu hayalimiz ' Gazilerimizin temel hak ve taleplerini
kucaklayacak bir 'Gazi Bakanlığı' nın mevcut hükümet tarafından kabul
edildiğini görmektir. Tasarladığımız bu projeyi kamuoyuna , hükümete ve
ilgili olanlara anlatabilmek amacıyla uzun bir yürüyüş programladık.
Düşmanın denize döküldüğü

İzmir, Belkahve'den (Sevgili Atamız, Belkahve'den Ege Denizi'ne bakmıştır.)
başlamak üzere bazen yaya, bazen de araç destekli olarak Ankara Anıtkabir'e
gidip, İzmir, Uşak, Afyon'dan getirdiğimiz vatan toprağını saygı duruşuyla
Atamız'ın mezarına bırakmayı planladık. Daha sonra, TBMM'ye geçmek ve
oradaki ilgililere talebimizi iletmek istiyoruz.

Bu anlamlı yürüyüşe bütün gazileri davet ediyoruz. Geniş bir gazi nüfusunun
katılımıyla sesimizi daha yükseklere duyurmayı umuyoruz.

Bu sese sen de katılmak istiyor musun' Katılmak istiyorsan işte adres;
GAZİLER DERGİSİ .

Lütfen katılmak istediğini kayıt yaptırarak belgele. Türkiye'de artık işler
böyle oluyor. Şimdiye kadar hep sessiz kaldık, şimdi ayağa kalkma zamanı !
Sen Kore gazisi, en genci 74 yaşında , sen Kıbrıs gazisi, en genci 52
yaşında , şunun şurasında ne kaldı , çok uzun değil, vakit daralıyor.
Üstelik,' asla gazileri kaderlerine terk etmeyeceğiz ' söylemini
gerçekleştirirsek hem kendi sorunlarımızın hem de genç Terör gazilerinin
sorunlarının
çözümüne katkı sağlayacağız .

Türkiye'de belki de bu fırsatı bir daha bulamayabiliriz. Saygılarımızla,
her şey gönlünüzce olsun.

Yürüyüş : 9 Eylül başlangıç - 19 Eylül bitiş

Müracat
Telefon: 0 212 249 34 49 Fax: 0 212 245 25 49
E-mail: gaziler@gazilerdergisi.com

Terörle Mücadele Gazileri

Terörle Mücadele top yekün bir savaş gerektirir. Böylesi bir savaşta hedef
sadece asker değildir. Polis, Öğretmen, diplomatta terörün hedefidir.

Gaziler Dergisi Haber Servisi



Devlet işlerindeki fırtınaları önceden kestirmek yerinde olur; bu fırtınalar
en çok bütün güçlerin dengede olduğu zamanlarda azar. Kritik coğrafyasıyla
Türkiye, sürekli bir biçimde kaos ortamına çekilmek istenen ülkelerin hemen
hemen başında yer alır.İç ve dış mihraklar Osmanlı'dan beri süregelen bu
alışkanlıklarını farklı yöntemlerle uygulama alanına sokarlar.Yıllardır doğu
ve güneydoğu bölgemizde olup bitenleri ibret alacak şekilde
değerlendiremeyen ya da kavrayamayan siyasi kadrolar, büyük hesap hatası
yaptılar. Ülkeyi dengede tutacak uzlaşma kültürünü bu topraklarda
yeşertemediler. Zaman zaman teröre yenik düşmemizin baş aktörleri
oldular.Terör, istikrarı bozmaya yönelik eylemlerle gündemi saptırır.
Yarattığı panik, endişe ve korku ortamıyla büyük fırtınalar koparır; can ve
mal güvenliği dengesini yitirir. Ülkemiz ve dünya , terör bataklığına
çekilmek isteniyor. İnsanlık yeni bir felaketle karşı karşıya. Terörle
mücadelede pek çok canın verildiğini biliyoruz, geriye pek çok gazinin ve
gözü yaşlı anaların, eşlerin, çocukların kaldığını da görüyoruz. Yeryüzünde
ortak bir terör tanımının yapılmaması, süper güçlerin terör örgütlerini
kullanması nedeniyle de daha uzun yıllar terörle mücadele etmek zorunda
kalacağımızı kavramakta güçlük çekmiyoruz.

Çağın Vebası Terör

İnsanlık tarihine baktığımızda pek çok büyük felaketlere tanık oluruz. Din
savaşlarının, ölümcül mikropların, I. ve II. Dünya Savaşlarının milyonlarca
insanın ölümüne, yerleşim birimlerinin tahrip edilmesine, açlık ve sefalete
yol açtığını ders kitaplarından bile öğrenebiliriz. Bu felaketler her ne
kadar isim ve boyut değiştirseler de ortak paydanın insanlığı yok etmek
amacı güttüğü ortadadır.

Evet, 21. Yüzyılda insanlığın kapısını başka bir felaket çalıyor: TERÖR.
ıÇağın Vebası Terörı öyle bir esiyor ki, hem ulusal güvenliği hem de kişisel
güvenliği tehdit ediyor. Milenyumda insanlığın karşılaşabileceği en büyük
felaket olmaya da devam edecek gibi görünüyor.

Terörizme tarihin her döneminde ve bütün ülkelerde rastlanmıştır. Eski
Yunan tarihçilerinden Ksenophos, psikolojik savaşın etkilerinden
bahsetmektedir. Terörizme başvurulmasını açıkça savuna Ropespierre'in hüküm
sürdüğü dönem, ıterör dönemiı olarak adlandırılır. Amerikan iç savaşından
sonra (1861-1865) yenilgiye uğrayan güneyliler, ıyeniden inşa ı yanlılarını
sindirmek için, Ku Klux Klan adlı terör örgütünü kurarak bir dönem
Amerika'da korku rüzgarları estirmişlerdir. 19. Yüzyılda terör, Batı'nın
anarşi yanlılarının en önemli aracı olur. Siyasal ve sosyal değişiklikler
yaratmak için en iyi ve en geçerli yolun terör olduğuna inananlar, devletin
her kademesine saldırır. 1865-1905 yılları arasında bir dizi hükümdar,
devlet başkanı ve devlet görevlisi, anarşistlerin silah ve bombalı
saldırılarına maruz kalır. 20. Yüzyılda terör, sağ- sol kamplarında bölünen
dünyada ısoğuk savaşı olarak adlandırılan dönemde de varlığını giderek
yükselen bir ivmeyle sürdürdü. Otomatik silahların ve elektrikle patlatılan
kompakt patlayıcıların geliştirilmesi, teröristlere büyük bir hareketlilik
ve güç kazandırdı.

Terörizm siyasal kurumları, silah ve şiddet kullanarak sarsmak ya da
yıldırmak amacında olan birey ya da grupları belirler.Modern iletişim
araçlarının devreye girmesiyle, terörizmin halk üzerindeki ürkütücü etkisi
daha da arttı. Şiddet eylemlerinin televizyonlarda gösterilmesi, haber
konusu olması ve bu yolla milyonlarca kişiye ulaşması terörizmin işine
yaradı.

Terör, Devlet Görevlilerini Hedef Seçer

Terörle mücadele, farklı bir savaş biçimidir. Öncelikle düzenli ordu savaşı
değildir. Nizami ordunun dağınık ve vur-kaç taktiği güden silahlı gruplarla
girdiği bir mücadeledir. Bununla birlikte terör, bir ülkenin polisini,
öğretmenini, yargıcını, savcısını ve diğer kamu görevlilerini hedef seçer.
Terör bütün devlet kuruluşlarının düşmanıdır. Hatırlanacağı gibi, Ermeni
terörü ASALA , yüzlerce diplomatımızın yaşamına hain saldırılarla son verdi.
Bölücü terör, askerin yanı sıra yüzlerce polisin ve öğretmenin de hayatına
mal oldu. On binlerce vatandaşımızı teröre kurban verdik. Ve vermeye de
devam ediyoruz.

Yaklaşık 25 yıldır terör nedeniyle maddi ve manevi kayıplara uğradık.
Örneğin PKK ile yapılan mücadelenin boyutlarını ve şiddetini doğru ve iyi
anlayabilmek için yakın tarihimizde yer alan savaşlarda verdiğimiz kayıpları
hatırlamak ve bilmekte yarar vardır. 1912-1913 Balkan Savaşı 4307 şehit,
1919-1922 İstiklal Savaşı 10.885 şehit, 1950-1953 Kore Savaşı 731 şehit,
1974 Kıbrıs Barış Harekatı 486 şehit ile gerçekleşti. PKK ile girilen
mücadelede ise 3 bin 990 asker, 157 polis, 1115 köy korucusu olmak üzere
5262 şehit verdik. Bu süreçte, halk ve silahlı kuvvetler büyük fedakarlıkta
bulundular. Kamu görevlileri, savaş tarlalarında terörden korkmadan ve hatta
cesaretle üzerine giderek, o bölgelerde devlet kurumlarının işlemesini
sağladılar. Ordumuz, çağımızın en büyük bölgesel çatışmasından başarıyla
çıkmasını bildi. Ama kayıpları ağır oldu. Her yıl 10-12 milyar dolar, bu
mücadele için sarf edildi. Bu paralar ekonomik kalkınmaya ayrılsaydı, kişi
başı gayri safi milli hasıla 5 bin doları çoktan geçer, ekonomik kriz
dönemlerini hiç yaşamayabilirdik.
Olanlar oldu. Ancak soruna kökten bir çözüm getirilemedi. Dünya kamuoyuna
terörden dolayı uğradığımız maddi ve manevi kayıpları anlatmakta yetersiz
kaldık. Üstelik, bölgemizde Büyük Ortadoğu Projesi ( BOP ) adı altında, yeni
yol haritalarının çizildiği bir dönemde ıterörıden çektiğimiz sıkıntılar dağ
gibi dururken, gelmiş geçmiş hükümetlerin hantal duruşunu anlamak mümkün
değil. Genelkurmay, terörle mücadelede eksik kalan sosyal ve ekonomik
boyutları yıllardır dile getirirken, iktidarda olanların sessizliği çok
düşündürücü.

Yine ülkenin pek çok sorununu çözmeye talip olan parti programlarında
gazilikle ilgili tek bir satırın bile bulunmaması da pek manidar. Ya
gerçekten görmüyorlar, sadece bakıyorlar ya da önem vermiyorlar. Bakınız,
yüzlerce şehit cenazesine tanıklık ettik, nutuklar attık, yeminler ettik.
Ancak şehitlerin tanıklarına, gazilere sahip çıkacak adımları yeterli
düzeyde atmadık. Yasal boşluklar nedeniyle binlerce kahraman gaziye ıgaziı
unvanını layık görmedik. Onlara sahip çıkmadık. Madalya vermeyi bile lüks
gördük. Peki nasıl teşvik edecektik, nasıl moral verecektik, dağlarda ,
devlet dairelerinde korkusuzca mücadele edenlere ı yaşadığımız çilenin
acısını, verdiğimiz kayıpların terör nedeniyle olduğunu Avrupa'ya ve dünyaya
nasıl anlatacağız ı Anlamayanlara gazilerin birer sayıdan ibaret
olmadıklarını belirtmeden, yaşadıklarını, hissettiklerini göstermeden,
anlatabilmek mümkün müı

Terörle birlikte, değişen koşullar nedeniyle gazilik kavramını yeniden
değerlendirmek, tanımlamak durumuyla karşı karşıyayız. Teröre maruz kalmış
devlet görevlilerini gazilik kapsamına almalıyız. Polisin, öğretmenin de
gazi sanına layık olabileceğini tüm dünyaya duyururken, terörün daha net ve
daha iyi anlaşılabilmesine de katkı sağlayabiliriz.

Askerin Dışındaki Terör Gazileri

POLİSLER :

Milli mücadelede polisimizin sergilediği vatanseverlik, 66 polisimize
İstiklal Madalyası verilmesiyle kanıtlanmıştır. O yıllar polisimizin bir
yanda Rum ve Ermeni çetelerinin vahşi eylemlerini engellemeye yönelik
duruşuna ve Milli Mücadeleye olan katkılarına tanıklık etmiştir. Göstermiş
oldukları fedakarlığın neticesi ya azledilmişler ya da Malta'ya sürgüne
gönderilmişlerdi. Bazı illerde polisler, Damat Ferit Paşa Hükümetini
tanımadıklarını ve Kuva-i Milliye emrine girdiklerini açıkça ilan
etmişlerdir. Bu konudaki en önemli belge, Büyük Millet Meclisi'nin
02.06.1920 tarih ve ikinci celsede, Kastamonu Valisi Cemal Bey'in, Zonguldak
polislerinin Kuva-i Milliye emrine girerek, Damat Ferit Paşa Hükümetini
tanımadıklarına dair okuduğu telgraftır.

İlerleyen yıllarda polis özellikle sağ-sol çatışmasında çok sayıda kurban
vermiştir. Bu dönemde pek çok polis, gazi unvanı almıştır. Bölücü terörün
gündeme gelmesiyle polis yine ordunun ardından iki numaralı hedef haline
gelmiş ve teröre kurban verilen polis sayısı bir hayli artmıştır. Yüzlerce
polisimiz şehit olmuştur. Ancak polisin gazi olduğu unutulmuş ı vazife
malulüı sıfatıyla olay ötelenmiştir.

Güneydoğu illerinde terörle Mücadelede görev yapan polis, herhangi bir
rehabilitasyona tabi tutulmadan batı illerinin ağır sosyo-ekonomik
koşullarında yalnız bırakılmıştır. Gazilerin sinsi hastalığı olarak
dillendirilen Travma Sonrası Stres Bozukluğu (PTSD: Post Travmatic Stres
Disorder ) polisin de yakasına yapışmıştır. Bunun en büyük kanıtı polis
intiharlarıdır. Emniyet Genel Müdürlüğü sözcüsü İsmail Çalışkan, son 15
yılda 381 personelin çeşitli nedenlerden dolayı intihar ettiğini
söylemektedir. İsmail Çalışkan ı Çalışma koşulları polisi fizyolojik ve
psikolojik olarak etkilemektedirı diyerek , polisin psikolojik problemlerine
işaret etmektedir.

ÖĞRETMENLER :

147 öğretmen, terörle mücadelede şehit oldu. Nuriye Ak, Yasemin Tekin, Neşe
Alten, Nevzat Akdemir, Hayati Kapukaya, Ramazan Ergun ı Bugün
hatırlamadığımız pek çokları gibi, arşivlerde dosyalanan istatistiksel
veriler arasında birer sayı oldular.

Dikkat edilirse, terör kadın- erkek ayrımı yapmıyor.Bunu biliyoruz.
Öğretmenler de sonuçta birer devlet memuru. Ancak neden terörün bu kadar
öncelikli hedefi oldular ve olmaya devam ediyorlar acaba ı

Terör karanlığı sever, karanlıkta iş görür. Cehalet, terörün en iyi
arkadaşıdır. Eğitim şehitleri ise karanlığı aydınlatan birer mumdular. Bu
nedenle terörün öncelikli hedefi haline geldiler kadın erkek demeden. Onlar,
toplumun unuttuğu uzak diyarlara giderken bunu biliyorlardı. Hedef
olduklarını bile bile, aydınlığı, eğitimi, bilgiyi ülkenin en ücra
köşelerine taşımaya and içmiş kınalı kuzulardı onlar. Bölücü terörün
ıGelmeyin vururuz, istifa edin ı şeklindeki tehditlerine aldırmadan, eğitim
adına, genç beyinleri karanlıktan kurtarmak adına hayatlarını riske
attılar.Bu noktayı daha iyi ve doğru kavrayabilmek için yaşanılan bir örneği
kısaca aktaralım.

Diyarbakır'ın Hantepe köyünde bir gece vakti, adı lojman olan barınakta
uykularından uyandırıldılar. 7 öğretmen o gece lojmandan alınıp, dağa
çıkarıldılar. Dört öğretmen diğerlerinin gözleri önünde acımasızca şehit
edildiler. Üç öğretmen ise geri döndü.Ölen öğretmenlere şehit denildi. Tören
yapıldı. Ya geriye kalan üç öğretmenı O gece şehit olmadıkları için belki
bugün hala acı duyan o üç öğretmene ıgaziı den başka ne sıfat vereceğizı

DİPLOMATLAR :

1948 Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi ile örtüşmeyen soykırım ( ! )
iddiasıyla Batı kamuoyunu etkisi altına almak isteyen Ermeni Diasporası,
1919 yılında başlatılan NEMESİS( tehcirin intikamı) çalışmalarına hız
vererek ve Türk diplomatlarına terörist yöntemlerle saldırarak ses
getirmeyi amaçlamıştı. NEMESİS, eski Yunan efsanelerinde ; adalet ve intikam
tanrısı olarak geçer. Bu harekatı başlatan Ermeni diasporası, hareketlerine
bu ismi vererek, kendilerine büyük bir katliam yapıldığını, dolayısıyla
intikamının alınması gerektiğini vurgulamış, bunu da çok kanlı yöntemlerle
gerçekleştirmiştir.Erivan 'da toplanan Ermenistan II. Kongresi (1919)
dönemin Osmanlı yöneticileri hakkında idam kararı verip, militanları
aracılığıyla suikastlar düzenlemişlerdi. Mart 1921 tarihinde İçişleri bakanı
Talat Paşa'nın Berlin'de katledilmesi diplomatlarımıza yönelik Ermeni
terörünün ilk örneklerindendir.

Bu doğrultuda 1973 Santa Barbara cinayeti ile başlatılan terör eylemleri
1982 yılına kadar sürdü. 5 yıllık bu vahşi ve kanlı dönemde 34 Türk
diplomatı şehit edildi. Bir çoğu da yaralandı.

1985 yılına gelindiğinde Ermeni terörü bitmişti. Bu kez de Ermeniler farklı
bir yol izleyerek, propaganda faaliyetlerine ve psikolojik harekata
başlamışlardı. Bu yeni dönemde, dünya genelinde , çeşitli ülke
parlamentolarına getirdikleri Ermeni Tasarısı çalışmaları ve propaganda
amaçlı kitap, broşür, kongre, panel, sinema ve son yıllarda etkin bir
iletişim aracı olan Internet ağının kullanımını ortaya koymuşlardır. Genelde
pek başarılı olamasalar da bazı ülke parlamentolarından sözde Ermeni
soykırımını tanıyan kararlar çıkartmayı başarmışlardır.

Ancak, şehit ve gazi olan diplomatlarımıza gösterdiğimiz ilgiye bakarsak,
Avrupa'yı suçlamadan önce çuvaldızı kendimize batırmalıyız.Ermeni
Diasporasının söylemlerine yanıt olarak, yaptıkları terör eylemlerini ve
kurbanları yani şehit ve gazilerimizi ortaya koymadığımız takdirde , batı
kamuoyunun ilgisini çekemeyeceğimiz ortadadır. Onlara verilecek en güzel
yanıt, şehit diplomatlarımızı, toplumun belleğine kazımak, gazi
diplomatlarımızı ise her fırsatta hatırlayıp, medyada, göz önünde tutmaktır.
Biz onları unutursak, Hitler'i, Mussolini'yi yaratan Avrupa'dan onları
hatırlamasını beklemek, ancak safdillik olacaktır
 

 

Demokrasi Şehidini Tanıyorsak ıDemokrasi Gazisiı ni de Tanımalıyız

Haber : T. Murat İŞİLER


Pek çok bilim adamına göre, demokrasi tarihimiz Tanzimatla başlar. Bu 150
yıllık bir süreçtir. Demokrasi düşmanları terör eylemleri ile yüzlerce
ıdemokrasi kahramanınıı katlettiler. Yüzlercesini de sakatlayıp, ruhlarında
derin yaraların açılmasına sebep oldular.

17.05.2006 tarihinde Danıştay 2. Dairesi üyeleri Ayla Gönenç, Mustafa Yücel
Özbilgin, Ayfer Özdemir ve Kamuran Erbuğa ile başkan Mustafa Birdenı den
oluşan 5 kişilik heyet gündemlerindeki dosyaları görüşmek üzere sabah saat
9.30 sıralarında Danıştay ek binasının 5. katında toplandı. Tetkik hakimi
Ahmet Çobanoğlu da dosyalarını anlatmak üzere oradaydı. Saatler 9.45 i
gösterdiğinde silahlı bir adam aniden  içeri girdi ve onlara ateş etmeye
başladı. Mustafa Yücel Özbilgin başından aldığı kurşun yarasıyla
kaldırıldığı Hacettepe Hastanesinde hayatını kaybetti. Saldırıdan, kendini
derhal yere atan Kamuran Erbuğa yara almadan kurtulurken, Başkan Mustafa
Birden, karın bölgesinden, Ayfer Özdemir, el bileğinden, Ahmet Çobanoğlu
damağından, Ayla Gönenç  dirsek üstünden, Türk Hukuk sistemi ise kalbinden
yaralandı .
Danıştay 2. Dairesi son zamanlarda, verdiği  kararlarla dikkatleri
üzerlerine çekiyordu. Daire özellikle  Milli Eğitim Bakanlığıı nın yurt dışı
görevlendirmeleri ile yurt dışında okuyanlara denklik konularında önemli
kararlara imza atmıştı.

Ancak , Danıştayın verdiği kararlar zaman zaman bazı çevreleri rahatsız
edebiliyordu. Bu rahatsızlığın su yüzüne çıktığını fark etmiş olacak ki;
Danıştay Başkanı Sumru Çörtoğlu geçtiğimiz günlerde kutlanan Danıştay'ın
138'inci kuruluş yıldönümünü nedeniyle düzenlenen törende yaptığı konuşmada,
kimi kararlara karşı duyulan memnuniyetsizliğin, eleştiri ve yorum
sınırlarını aştığını söylemiş ve karara katılan yargı mensuplarının kişisel
bilgi ve fotoğraflarına gazete sayfalarında yer verilmek suretiyle
'yıpratma, hatta hedef gösterme' girişimine dönüştürüldüğü uyarısında
bulunmuştu.
Basının da Sınırları Vardır

Saldırının yapıldığı daire bu yılın başında Aytaç Kılınç adlı öğretmenin
başörtüsü takmasıyla ilgili olumsuz karar vermişti. Ve  Vakit gazetesi de,
13 Şubat 2006 tarihli sayısında  ıİşte O Üyelerı manşetiyle, Danıştay 2.
Dairesi üyelerinin fotoğraf ve isimlerini baş sayfadan yayınlamıştı.
Gazetenin o günkü sayısında ''İşte O Üyeler'' başlığı altında yayınlanan
haberi ve Aytaç Kılınç adlı öğretmenle ilgili kararı veren Danıştay 2.
Dairesi Başkanı ve 3 üyenin fotoğraflarının yayınlanmasını inceleyen
Bağcılar Basın Savcısı Ali Çakır, gazete ve sorumluları hakkında 3713 sayılı
Terörle Mücadele Yasası'nın 6. maddesi uyarınca re'sen soruşturma açmıştı.

Yargı çevrelerine yönelik 'hedef gösterilme' olayına en çarpıcı örnek, yine
türban tartışması nedeniyle 1995 yılında Gümüşhane'de yaşanmıştı. Türbanlı
avukatların duruşmaya girmelerini yasaklayan karara imza atan dönemin
Gümüşhane Baro Başkanı Ali Günday, daha sonra Vakit ismini alan Akit
gazetesinin hedefi olmuştu. Günday, hakkında günlerce süren yayınlardan
sonra İzzet Kıraç adlı bir kişi tarafından türbanı yasakladığı gerekçesiyle
öldürülmüştü.

Türk demokrasisi, çok uzun  ve sancılı bir doğum süreci yaşadı. Emekleme
döneminde ağır hastalıklar yaşayıp bir türlü gelişemedi. Tam ayağa kalkıp
ilk adımlarını atacakken, ardı ardına gelen  ihtilallerle  tekrar yatağa
düştü. 2000ıli yıllar, onun  ilk adımlarını atması için gereken huzur
ortamını vermeye aday. Ama, acaba bizler demokrasimizin ayağa kalkması için
ona ne kadar sahip çıkıyoruzı Danıştayı ın ne olduğunu, neyi temsil ettiğini
ve ne amaçla varolduğunu düşündüğümüzde, saldırıya uğrayan bu kuruma sahip
çıkmakla demokrasimize sahip çıkmanın aynı anlama geldiğini görebiliriz.

Danıştay Demokrasinin Vazgeçilmez Kurumudur

Danıştay, devlet organları ile halk arasındaki davaların temyiz merciidir.
Aynı zamanda çıkartılan tüzük, yönetmelik, kararname v.b. nin anayasaya
uygun olup olmadığını denetleyen bir yüksek mahkemedir. Yani yönetenle
yönetilen arasındaki anlaşmazlıklarda son sözü söyleyen ve yönetenlerin,
yönetme yöntemlerinin anayasaya uygunluğunu denetleyen bir hukuk organı.
Danıştayıın varoluş sebebi,  Anayasanın 114 üncü maddesinde  belirtilen 
"İdarenin hiçbir eylem ve işlemi yargı mercilerinin denetimi dışında
bırakılamaz"  ilkesidir. Bir toplumda düzen, ancak yasalara saygı ile
sağlanır. Eğer yasalarda bir hata varsa bunu düzeltmenin yolu da yine
hukuktan geçer. Ancak varolan yasalara uymak bir zorunluluktur. Devlete de
bu durumda bir istisna yapılamaz. Yani  halk gibi devlet de kanunlara uygun
davranmak zorundadır. Danıştay da bunu sağlamakla görevlidir. İdarecilerin
denetlenmediği ve mutlak takdir yetkisine sahip olduğu  bir yönetim biçimine
demokrasi adı verilemeyeceğine göre ıDanıştay, demokrasilerin olmazsa
olmazıdırı cümlesi hiç de iddialı olmayacaktır.

Danıştayıa düzenlenen saldırıyla ilgili olarak pek çok teori üretildi, bu
konuda bir şeyler yazmayan köşe yazarı, yorum yapmayan politikacı nerdeyse
kalmadı. Hepsi de bu olayın bir komplo olduğu konusunda  hemfikir. Sadece ,
kişilerin  siyaset yelpazesinde durduğu konuma göre, komplo teorileri
birbirlerinden farklılık gösteriyor. Kimine göre bu türban taraftarlarına
karşı, kimine göreyse türban karşıtlarına karşı düzenlenmiş bir komplo.
Olaya tarafsız bir gözle baktığımızda, hedefin bunlardan hiçbiri değil,
doğrudan Türkiye Cumhuriyeti hukuk sistemi olduğunu görebiliriz. Ancak
kişisel kavgalarımız ve taktığımız taraflı gözlükler şimdilik bunu görmemizi
engelliyor.

Şimdiye kadar, olayın herkes tarafından bilinen  yönleri konuşuldu,
tartışıldı. Olay yargıya intikal etti. Şu ana kadar 9 kişi konuyla ilgili
olarak tutuklandı. Fail ya da faillerin cezalandırılacağını ümit ediyoruz
Diğerkam Özellikler, Gazilik Niteliğidir

.Ancak, bu saldırının gözden kaçan bir penceresi daha var. Acaba o
pencereden baktığımızda neler görürüzı. Düşünelim;  bir ülkenin hayati bir
yargı organında yüksek hakim olarak görev yapmaktasınız. İşiniz, yasayı
uygulamak. Sonra bir gün yasayı uyguladığınız için tehditler alıyorsunuz.
Ancak yasalar ne gerektiriyorsa onu  uygulamayı sürdürüyorsunuz. Birileri
parmağını size uzatıp ıİşte Onlar !ı diyor. Tedirginsiniz. Çünkü daha önce
aynı şahıslar başka yasa uygulayıcılarına, yazarlara, bilim adamı ve
düşünürlere parmaklarını uzattıklarında , hedef olan şahıs ya ölmüş ya da
yaralanmış. Tedirginliğinizi dile getiriyor ve yardım istiyorsunuz. Bu arada
işinizi yapmayı sürdürüyorsunuz. Aradan zaman geçiyor. Bir sabah, işinizi
yaparken birden kapı açılıyor, ne olduğunu bile anlamadan, bir
meslektaşınızın başından kanlar akarak yere düştüğünü görüyorsunuz. Sonra
vücudunuzda keskin bir acıyla kendinizi yerde buluyorsunuz. Dakikalar
geçiyor. Yerde yatıyorsunuz. Birden, kendinizin ve diğer arkadaşlarınızın
vurulmuş olduğunu anlıyorsunuz. Hayatta kalıp kalamayacağınızı
bilmiyorsunuz. Dakikalar geçiyor. Acaba saldırgan yarım bıraktığı işi
bitirmeye gelir mi ı Kaçacak yeriniz yok. Yerde yatıyor ve kan
kaybediyorsunuz. Dehşet ve acı dolu dakikalar geçiyor, geçiyor...

ıDoğruı nun peşinden gitmek, her zaman zor olanı seçmek demektir. Neden 
bazılarımız  kolay, bazılarımız da zor yolu seçerler, başlarına gelecekleri
bile bile ı Eğitim mi bunu yapanı Hayır. Çevresel koşullar mı ı Hayır.
Genler miı Belki. Bu konu araştırmaya değer. İnsanoğlundaki bu ıdoğru olanı
yapmaı İçgüdüsü nereden kaynaklanıyorı.
İnsanların arasında henüz en basit toplumsal ve ahlaki kurallar bile
oluşmamışken, mağaralarda yaşadıkları devirde, içlerinden  birini ,
diğerlerini korumak için dışarıda nöbet tutmaya iten güdü, bugün hala
bazılarımızda varlığını sürdürüyor. İnsanlık tarihini incelediğimizde
insanları iki gruba ayırabiliriz; diğerkamlar ve seyirciler.

Diğerkam;  egosunu kontrolü altına almış kendi iyiliğinden önce başkalarının
iyiliğini düşünen kişi dir. Tarih, isimlerini bildiğimiz veya hiç
duymadığımız diğerkamlar tarafından yazılmıştır. Ya  kendi hayatlarımıza
baktığımızda;  diğerkamlık esintileri bulabiliyor muyuz kendimizde, yoksa
bizler de  işini yapan ve sadece seyreden sessiz çoğunluğun bir parçası
mıyız ı Yaptığımız her şeyde bir menfaat mi arıyoruz, yoksa hiçbir
çıkarımızın olmadığı durumlarda da elimizi taşın altına koyabiliyor muyuzı 
Diğerkamlık, öğrenilen bir şey değildir. İnsan ya diğerkamdır ya da
değildir. Ömer Seyfettinıin ıAndı hikayesindeki Mıstık karakteri gibi. O
hikayeyi çoğumuz çocukluğumuzda okumuşuzdur. Kuduz  bir köpeğin saldırısına
uğrayan iki küçük çocuktan biri, diğerini korumak için önüne geçer ve
köpeğin saldırısını göğüsler. Bu arada büyükler yetişip köpeği öldürürler
ancak Mıstık, aldığı yaraların etkisiyle bir süre sonra hayata gözlerini
yumar.


ıDemokrasi gazisiıni Tanımak ; Teröre atılan Tokattır.

Bazılarımız bu özelliğe sahip olarak doğar. Ve ne yaparsa yapsın, içine
işlemiş bu nitelikten arınamaz. Kitaplarda onlar anlatılır. Filmler onların
hikayeleri üstüne kurgulanır. Onların varlığı üzerine hiç düşünülmez . Ama
var olduklarını bilmek güven verir. Bazen acımasızca sömürülür onların bu
verici, koruyucu yönleri. Sömürüyü bilirler, tanırlar ama diğerkamlık
denilen lanet ıbile bile ladesı dedirtir onlara. Zincirleri boyunlarına
gönüllü geçirmiştir onlar. Tehlikeler karşısında göğüslerini siper ederler
sevdikleri uğruna hiç düşünmeden. Ve bazen en büyük acılar da yine
sevdiklerinden gelir onlara. Çünkü öyle biri tarafından sevilmenin insana
verdiği büyük gücü herkes taşıyamaz. Bu öyle bir güçtür ki her şeyi
yapabileceğini sanırsın. Bir süre sonra ise diğerkamın fedakar, verici
doğasını önemsememeye bağlarsın. Sanki o, bütün bu yaptıklarını yapmak
zorundadır senin için, çünkü sen muhteşemsindir. Nasıl olsa affedileceğini
bilmenin rahatlığıyla incitmeye bağlarsın diğerkamı. Ve çoğu diğerkam,
filmlerde, kitaplarda ve gerçek hayatta pek çok örneğini gördüğümüz gibi en
sevdiklerinin elinden alır en öldürücü darbeyi. Tıpkı, vatanı, sevdikleri
güvende olsun diye kurşunlara göğsünü siper eden gazinin, vatanı onu
unuttuğunda hissettiği gibi, ihanete uğramış hisseder diğerkam da. Ve hayata
küser. Kaçar. Kendisine duvarlar örer tekrar incinmemek için. Sevgi adamı,
sevgiyi reddeder. Topluma, çevresine, ailesine ve yakınındaki herkese
faydalı olan bir adam işte böyle kaybedilir.

O adamların sayısı çok fazla değil. Ve giderek de azalıyorlar. Bizden çok
büyük bir beklentileri yok onların, saygıdan başka. Danıştay 2. Dairesi
üyeleri, aldıkları tehditler karşısında doğru bildikleri yoldan
dönebilirler, geri adım atabilirlerdi.. Anayasayı korumak onların maaşları
, işleriydi sadece, hayatlarını riske atmalarına ne gerek vardı kiı Ama
onlar diğerkamca davrandılar. Türk demokrasisinin temeli olan anayasaya
aykırı   bir duruma geçit vermediler. Çünkü onlar biliyorlardı ki, yasanın
olmadığı yerde kaos olur, karmaşa olur. Saldırıda hayatını kaybeden üye
Mustafa Yücel Özbilgin, şehit olarak, Türk bayrağına sarılı bir tabutla
toprağa verildi ise, demokrasi uğruna kanı yere dökülenlere ıDemokrasi
Gazisiı sıfatını çok görmeyelim. Turgut Özal döneminde, bildiğimiz gibi
İstanbul, Topkapııda Adnan Menderes ve iki arkadaşı için ıDemokrasi
Şehitliğiı anıtı dikildi. Özal ve arkadaşlarının yaklaşımı bir ahde vefa
örneğiydi. Gün, Demokrasi Gazileri için de bir şeyler yapmak günüdür yani
onları tanımak, unutulmadıklarını göstermek günüdür. Terörün vurduğunu siz
de  unutarak, hatırlamayarak vurursanız, demokrasi kahramanlarını iki kez
öldürmüş olursunuz.  Herkes işini yapar. Ama herkes başka türlü yapar.
T.B.M.M.ı nin açıldığı günlerde, ıİstiklal Madalyasıı kanununun tartışıldığı
bir oturumda yaşananları bir kez daha hatırlayalım ve böylece bir kez daha
düşünelim.

Saruhan Milletvekili Mustafa Necati Bey, henüz kurulalı altı ay olmuş genç
T.B.M.M.ıde milli hükümetin tek nişanı olarak verilecek bir ıİstiklal
Madalyasıı kanunu önerdiğinde, meclisin çoğunluğu öneriye karşı çıkmıştı. Bu
itirazlardan bazıları şöyleydi; ıVatani hizmetler madalya için yapılmaz.ı ,
ıMebusların işi gücü bitti de madalya tevziine mi kaldııı, ıİstiklal
Madalyası diyorsunuz ama hamd olsun istiklalimiz yerindedir.ı, ıYahu
alayişten başka bir şey değildir!ı Bunlara karşılık Milli Savunma Encümeni
adına kürsüye çıkan Denizli Mebusu Mahzar Müfit Bey konuşmasına ıCanınız
isterse !ı diye başlıyor ve şunları söylüyor: ıherkes vatanı kurtarmakla
meşguldür, ama herkesin yaptığı hizmet aynı değildir. Yanımdaki kahramanca
dövüşür, hayatını tehlikeye koyar, ben de onun yanında namus belası ya da
korkudan atarım. O halde ikimizin hizmeti bir midirı O halde o adama madalya
vermeyelim de ne verelim ıı

KİM NE DEDİı

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer: Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer yaptığı
yazılı açıklamada, Danıştay üyelerine yönelik silahlı saldırının Cumhuriyet
tarihine kara bir leke olarak geçeceğini belirterek, "Baskılar ve tehditler
Türk yargısını yıldıramayacak, Türk yargısı anayasal görevlerini, laik ve
demokratik Cumhuriyet 'e bağlılıkla sürdürecektir" dedi.

Cemil Çiçek: ''Saldırıyı, nereden ve kimden gelirse gelsin, nedeni ne olursa
olsun nefretle kınadıklarını'' belirten Çiçek, Danıştay'ın Cumhuriyetin
saygın, Anayasal, önemli bir kurumu olduğunu vurguladı.

Danıştay Başkan Vekili Tansel Çölaşan: Çölaşan, saldırganın  Danıştay
binasına kolaylıkla girdiğini belirtti ve "binadaki güvenlik önlemlerinin
artırılması gerekiyor" dedi.

Saldırganın müzakere salonuna girip, doğrudan doğruya tüm üyeleri hedef
alarak ateş ettiğine dikkat çeken Çölaşan, "biz 'Allah'ın askeriyiz' demiş.
Bu saldırı sadece Danıştay'a yapılmış değildir. Bunları lanetlemek yetmez.
Toplumsal mutabakatı bozanlar suçludur. Onlar kendilerini zaten çok iyi
biliyorlar" şeklinde konuştu.

İngiliz The Times gazetesi, Danıştay 2. Dairesine yönelik dün düzenlenen
silahlı saldırıyla ilgili haberini, ''Yargıç, türbanlı bir öğretmenin
anaokulu müdürlüğüne getirilmesini engelledi ve vuruldu'' başlığıyla
okuyucularına duyurdu.

Gazete, tam sayfa ayırdığı haberinde, Türk halkının yüzde 99'undan
fazlasının Müslüman olduğunu belirtti ve gelişmelere ayrıntılarıyla yer
verdi.

The Guardian gazetesi de ''Türban yasağı yüzünden bir yargıç mahkemede
öldürüldü'' başlığıyla verdiği haberinde, ''cinayeti işleyen kişinin
Danıştay'ın ilgili kararına duyduğu öfke yüzünden tetiği çektiği'' görüşünü
dile getirdi. ''Saldırının, halkının çoğunluğu Müslüman olan ancak laik
biçimde yönetilen Türkiye'de dindar kesimin giderek daha rahatsız hale
geldiğinin göstergesi olarak kabul edilmesi gerektiğini'' öne süren
Guardian, saldırının bütün kesimlerce kınandığına dikkat çekti.

CHP Milletvekili Ziya Ergök: Olayın bir güvenlik zaafiyeti olduğunu savundu
ve "Danıştay'ın bina sorununun olduğunu daha önce dile getirmiştik. Devlet
Bakanı Şahin de konuyla ilgilendiklerini söylemişti. Ne yazık ki bugüne
kadar birşey yapılmadı. Bu kadar güvenliksiz bir yüksek mahkeme binası
olamaz" diye konuştu.

CHP Milletvekili Atilla Kart ise olayın bir kişisel hınçtan
kaynaklanmadığını ve olayın organize şekilde gerçekleştirildiğini söyledi.
Kart, "sayın Başbakan ve bir bölüm basın yaptıklarını düşünmelidir" dedi.

Yargıtay Genel Sekreteri Uğur İbrahimHakkıoğlu: İbrahimhakkıoğlu, saldırıda
yaralanan Mustafa Yücel Özbilgin'in çok yakın arkadaşı olduğunu belirterek,
''bunlar ülkemizi karanlığa götüren eylemlerdir. Çılgınlık. Biz ülkemizi
aydınlığa çıkarmaya çalışırken. Hadise çok üzücü'' diye konuştu.

Gaziler Madalya İstiyor;

Tayyip Erdoğan ve Gazi Temsilcileri Ne Yapıyorı

Haber: A. Gönül PALALAR

Personel yönetimi alanında motivasyonun önemi yadsınamaz. ıMadalyaı ya da ıNişanı verilmesinin motivasyonu arttırdığı bir gerçek. Tüm bu tesbitlere karşın bugüne değin hükümetler kılını kıpırdatmadı.

Duyarsızlık sevginin musalla taşı ise, mezar taşında da şu yazı vardır; beni asıl öldüren sevgisizliğin ifadesi olan unutkanlığınızdır. Siyasiler, birbirleriyle didişmekten pek çok ulusal meseleyi öteliyorlar. Üzerinde durulmayan konulardan birisi de şehit ve gazilere verilecek madalyalar.
Madalya talebini içeren yüzlerce dilekçe ımevzuat hazretleriı nin engeliyle arzu edilen sonuca ulaşamıyor. Mağdur edilen hak sahipleri ise , yaratılan bu atmosferin ulusal güvenlik sorunu ile bağdaşmadığını yineliyorlar. Onlara hak vermemek elde değil. Unutulmasın ! Huzurlu ve güvenli yaşamın bedelini ödeyenler şehit ve gazilerdir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilk Madalyasını İstiklal Harbiı ne katılanlara verdi. 66 sayılı ve 29 Kasım 1920  tarihli Kanunla ; cephede, cephe gerisinde ulvi amacın gerçekleşmesi için emek verenlere, yetmediğinde can verenlere İstiklal Madalyasıı nı vermeyi kabul etti. Dikkat edilirse , meclis , kuruluş tarihinin üzerinden 6 ay geçtikten sonra Kasım ayında , İstiklal Madalyasıı nı vermesi, ilk meclisin motivasyon yöntemini iyi bir biçimde uyguladığını sergiler.

Bu yaklaşımın altını iyi çizmemiz gerekir ; koşulların elverişsiz olduğu bir zeminde adeta küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti Devletiı nin varoluş nedeni bu çaplı motivasyonlara bağlanmalıdır.

48 Yıl Sonra Atılan İkinci Adım

Yarım yüzyıl İstiklal Madalyası hak sahiplerince gururla ve onurla taşınır.
Törenlerde, askeri kıyafetler içindeki kalpaklı gaziler , gençlerin idolü olacak niteliktedir. Zaman zaman okulları ziyaret eden İstiklal Harbi Gazileri, yaşanılanları genç nesillere aktarırken, yaşadıkları toprakların bir bedeli olduğunu da unutmamalarını vurgularlar. Bir anlamda gaziler sorumluluklarını yerine getirirken , hükümetler 1968 yılına kadar konuyla ilgili derin uykudadır.

Nihayet, 1005 sayılı ve 24 Şubat 1968 tarihli, İstiklal Madalyası verilmiş bulunanlara vatani hizmet tertibinden ıŞeref Aylığıı bağlanması hakkında bir kanun yürürlüğü konulur 1005 sayılı kanunla 300 lira aylığa bağlanan hak sahipleri, ayrıca Devlet Demiryolları ve Denizcilik Bankasının iç hatları
vasıtalarından ve belediyelere bağlı toplu taşıma araçlarından ücretsiz olarak yararlanırlar. Askeri ve Devlet hastanelerinde ücretsiz tedavi edilirler.

27 Nisan 1976 tarih ve 1985 sayılı kanun ile Kore Gazileri aynı haklardan yararlandırılır. Yani 23 yıl sonra Koreı den dönenler (1953) haklarına kavuşur. Kıbrıs Gazileri ise , 9 Kasım 1983 tarih ve 2943 sayılı kanunla ve
9 yıl sonra 1005 sayılı kanunun verdiği hakları alırlar.

ıTerörle Mücadele Gazileriı ne baktığınızda durum hiç içaçıcı değildir; çok az sayıda haklardan faydalananlara tanıklık etmekteyiz. Yüzbinlerce Terörle Mücadele Gazisi mağdur edilmiş bir vaziyette ya da hak talebi için gereken finans yetersizliğinden  - çünkü hak almak öyle kolay bir iş değildir, zorlu bir hukuk mücadelesi gerektir sadece gaziler değil, torunları da isyan etmekte-.
Hak Talebi Dilekçeleri Mevzuat Hazretlerinin Engeline Takılıyor

İlk dilekçemiz Çanakkale Savaşı Madalyası ile ilgili. Mevzuat diyor ki, Çanakkale Savaşıı na  katılanlara şeref madalyası verilmesine dair kanun bulunmadığından, Çanakkale Şeref Madalyası verilmemektedir. Yani, yapılacak bir şey yok! Oysa kanun yapmanın, kanun hükmünde kararname çıkartmanın cenneti olan bir ülkede yaşıyoruz. Bir gecede çıkarılan kanunlarla kiminin zengin, kiminin fakir edildiği bir ülkede, böylesine ciddi ve önemli bir konuda atıl kalmak ne ile bağdaşırı Osman Gaziı den itibaren devlete yardım ve hizmet etmek için varlığını ortaya koyanlara tımar olarak toprak dağıtılarak,onlara devlet gelirinden pay aldırılırdı. Bu gelenek neden rafa kalktıı Üstelik Çanakkale Savaşıı nda can verenlerin torunları toprak istemiyor; madalyasını , dedesinin en kutsal mirasının iade edilmesini talep ediyor.

Gerçekten çok şey mi istiyorlar ı

11 Ocak 2005ı te Çanakkale Milletvekili İsmail Özay ve 23 milletvekili, Milli Savunma Komisyonuı na  Çanakkale Savaşarına katılanlara Şeref Madalyası verilmesine dair bir kanun teklifi verdi. Gerekçede bir nokta dikkat çekiciydi; ıBu savaşta yüzbinlerce şehit verdik. Onlar şehit oldukları için Kurtuluş Savaşıına katılmadıları Yüzbinlercesi de sakat kaldıkları için ulusal savaşın içinde yer alamadılar. Yani istemedikleri için değil, savaşacak uzuvlardan yoksun olduklarından dolayı vatan için çarpışmmadılar.

Şimdi hangi akla hizmet edip, Osmanlının verdiği madalyayı iptal edip yerine başka bir madalya vermeyeceğizı Halbuki şehitler yaşasaydı ya da gazinin kolu, bacağı, gözü yerinde olup savaşa katılsaydı Şeref Madalyası
alacaklardı. Madalya almalarını engelleyen mevzuat hazretleri suçu buna mı
yıkıyorı

Çanakkale madalyasını vermiyoruz, ama 18 Mart gününü Şehitler Günü ilan edebiliyoruz. Çanakkale Savaşıı nın uluslar arası önemi arttırıyor, savaştığımız uluslar dedelerini yad etmek için binlerce yol katlediyor, Çanakkale Savaşlarına katılan atalarına vefa örneğini övünç ve gururla sergiliyor. Biz ne yapıyoruz ı Madalya vermemekte direniyoruz. Üstelik hamaseti elden bırakamıyoruz.; ıÇanakkale Savaşı, Türkiye Cumhuriyeti Devletiı nin ilk ateşidirı diyoruz ve susmaya devam ediyoruz.

Aşağıda bir hak talebi dilekçesinin mevzuat hazretlerine nasıl yenik düştüğüne tanık olacaksınız.

ÇANAKKALE SAVAŞINA KATILMA NEDENİ İLE MADALYA TALEBİ

ÖZET: İstiklal Savaşında Milli Orduda görev yapmayan kişiye, salt iştirak ettiği Çanakkale Muharebeleri nedeniyle madalya verilebilmesi imkanı
bulunmamaktadır.

Davacı vekili, 5.12.2001 tarihinde kayda geçen dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin babası ................ıdan ................ oğlu 1303 doğumlu ................'ın 1.8.1330-2.9.1334 tarihleri arasında I.Dünya Harbinde Çanakkale cephesinde silah altında iken Çanakkale Savaşında vurularak gazi olduğunu, 2.9.1334 tarihinde de terhis edilerek memleketine döndüğünü, Cumhuriyet ilan edildikten sonra pek çok kişiye madalya verildiği halde, kendisinin bu imkandan yoksun kaldığını, bu nedenle oğlu olan davacının davalı idareye madalya istemiyle yaptığı başvurunun reddedildiğini belirterek; davacının babasının katıldığı Çanakkale Savaşları nedeniyle kendisine madalya verilmemesi işleminin hukuka aykırılıkla sakatlandığıı
ndan bahisle, iptalini talep ve dava etmiştir.

Dosyanın incelenmesinde; davacı vekilinin müvekkiline madalya verilmesine ilişkin 6.11.2001 tarihli başvurusunun, davalı Milli Savunma Bakanlığının
15.11.2001 tarihli işlemi ile "...dilekçenize ekli belgeden; babanızın hizmetinin İstiklal Savaşı yılları öncesine ait olduğu tespit edilmiştir.
Çanakkale Savaşına katılanlara Şeref Madalyası verilmesine dair kanun teklifi, TBMM.'nin 18 nci Döneminde görüşülmeden hükümsüz kaldığından ve Kurtuluş Savaşında hizmeti olmadığından, babanıza İstiklal ve Çanakkale Şeref Madalyası verilmesi mümkün görülmemiştir..." gerekçesiyle reddedildiği, davacının söz konusu işlemin iptali istemiyle 5.12.2001 tarihinde AYİM 'de bu davayı açtığı, MSB.Arşiv Müdürlüğü İhtiyat Mustahfaz Defteri künye kaydından, davacının babası Ayvazoğullarından 1303 doğumlu, ................ oğlu İbrahim'in, 5.Kor.56.Fırka, 8.A.62.Tb.501 Bölük Ağır Topçu efradından olduğu, 1 Ağustos 1330 tarihinde silah altına alınıp 2 Eylül 1334 tarihinde Çavuş rütbesiyle terhis edildiği, belirtilenin dışında başkaca askeri hizmetinin bulunmadığı, diğer bir deyişle İstiklal Savaşıında Milli Orduda herhangi bir hizmet görmediği anlaşılmaktadır.

66 sayılı İstiklal Madalyası Kanununun EK-1 nci maddesi uyarınca; Milli Ordu'da (İstiklal Savaşını yapan, Atatürk'ün komutasındaki askeri güç) 15 Mayıs 1335 (1919)-9 Eylül 1338 (1922) tarihleri arasında görev yapan asker kişiler, bu görevleri ne olursa olsun, İstiklal Madalyası almaya müstehak durumundadır. Davacının babasının anılan tarihler arasında Milli Orduda görev almadığı, yani İstiklal Savaşına herhangi bir katkısı olmadığı için, İstiklal Madalyası almaya hakkı olmadığında kuşku bulunmamaktadır.

Davacı vekili, Çanakkale Savaşına katılanların da yorum ve kıyas yoluyla 66 sayılı Kanundan yararlandırılarak, kendilerine madalya verilebilmesinin hukuken imkan dahilinde olduğunu öne sürmekle beraber; bu iddiasına katılmaya imkan görülmemiştir. Çünkü 66 sayılı Kanunun "Konu"su, İstiklal Savaşında Milli Ordu'da görev yapmış ya da değişik şekillerde Milli Mücadeleye fiilen katkıda bulunmuş kişilere "İstiklal Madalyası" verilmesine ilişkindir. Diğer bir deyişle, bu Kanuna dayanılarak, İstiklal Savaşı dışında başka savaşlar nedeniyle madalya verilebilmesine hukuken imkan yoktur. Öte yandan, mevzuatımızda sadece Çanakkale Savaşına katılanlara ayrı
bir madalya verileceğine ilişkin bir düzenleme de bulunmadığından; davacı
iddialarına bu yönü itibariyle de katılmak mümkün değildir. Keza, Osmanlı
Devleti'nce Birinci Dünya Harbi Döneminde verilen muhtelif Harp Madalyalarının ise o zamanki Osmanlı Mevzuatına dayalı olduğu ve salt bu mevzuat gözönüne alınarak, Savaşınn bitiminden 85 yıl sonra günümüzde ilgilisine Çanakkale Muharebelerindeki başarısı nedeniyle Harp Madalyası
verebilmeye de imkan olamayacağı izahtan varestedir. Dolayısiyle, davacının babasının katıldığı Çanakkale Muharebeleri nedeniyle, oğlu olan davacıya bugün herhangi bir madalya verilebilmesi mümkün bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle; davalı idarece tesis edilen işlemde hukuka aykırı bir yön görülmemekle Dergi No:17 Karar Dairesi:AYİM.1.D.
Karar Tarihi:30.04.2002
Karar No: E.2002/61
Karar No: K.2002/632


Verilen Madalya Bile Geri Alınıyor!

İkinci hak talebi dilekçesi ise bir hayli ilginç ; Terörle Mücadele gazisi
bir subaya , önce Devlet Övünç Madalyası veriliyor ( 1998) iki yıl sonra
geri alınıyor. Mevzuat hazretleri diyor ki , ısen çatışmalarda % 5
yaralandın, oysa yüzde 70 yaralanmalıydını Evet gerekçesi bu... Okuyalım ve
dersler çıkaralım.

DEVLET ÖVÜNÇ MADALYASI

ÖZET: Teröristlerle girilen silahlı çatışmada vurularak yaralanmakla beraber
malül hale gelmeyen davacı subaya, mevzuatın bu konudaki amir hükmüne aykırı
şekilde verilen Devlet övünç madalyasının geri alınmasında hukuka aykırı bir
yön görülmemiştir.

Davacının 28 Temmuz 2000 tarihinde kayda geçen dava dilekçesinde, 02.08.1995
tarihinde Dicle/Kelekçi bölgesinde yasadığı terör örgütü mensuplarınca
pusuya düşürüldüğünü, teröristlerin görüntülerini önceden tespit ettiğini,
operasyon komutanına rapor ettiğini, ancak bulundukları tepeyi terk etmeme
teklifinin köylü vatandaşlar olduğu gerekçesiyle kabul görmediğini ve
ilerleme neticesi silahlı teröristlerin mevzileri içinde kaldıklarını, ilk
ateşle iki personelinin şehit olduğunu, zirvedeki personelini kurtarmak için
zirveye çıktığını ve orada personelinin şehit olduğunu gördüğünü, mevziine
geri döndüğünü, tüm timinin ölüm bölgesinde kaldığını, teröristlerin attığı
el bombasının kafasına çarparak patladığını, yüzünün sol yanının
yırtıldığını, el bombası parçalarının sol kolu sinirlerine isabet ettiğini,
teröristlerin kendisini hedef aldığını, yaralanmasına rağmen 4 saat daha
timini sevk ve idare ettiğini, yaralandığını operasyon komutanına
bildirmediğini, hava desteği gelince geri çekildiklerini, Diyarbakır Askerî
Hastanesine kaldırıldığını, KBB uzmanı tarafından ameliyat edildiğini, o
tarihten bu yana iki kez kolundan, beş kez yüzünden ameliyat olduğunu,
hastaneden verilen kati raporla da bu yaralanma durumunun " yüzde sabit
eser" şeklinde kalıcı olduğunun belirtildiğini, 1998 yılında bu olaydan
dolayı tarafına törenle " devlet övünç madalyası" verildiğini, kendisinin bu
konuda herhangi bir talebinin olmadığını, bu madalyanın çatışmada
yaralandığı için verildiğini düşünerek 02 Haziran 2000 tarihine kadar onurla
taşıdığını, ruhsal ve fiziksel yaralarına bu madalyanın derman olduğunu,
madalyanın aile yakınları yanında verildiğini, bunu komutanları, arkadaşları
ve mahiyetinin de bildiğini, fakat madalyanın 02 Haziran 2000 tarihinde
Bakanlar Kurulunun aldığı karar ile geri alındığını, madalya verilişini ve
alınışını düzenleyen 2933 ve 1983 tarihli kanunun 7 nci maddesinde
madalyanın geri alınmasının hangi durumda gerçekleştirileceğinin
belirtildiği ve bu maddede " devletin şahsiyetine karşı işlenen cürümlerden
dolayı; hüküm giyenlerin mahkeme kararıyla madalya ve nişanlarının geri
alınmasının hükmolunacağının" bildirildiğini, böyle bir suç işlemediğini,
madalyanın geri alınmasının bir mahkeme hükmüyle değil, bir idari işlem ve
karar neticesinde yerine getirildiğini, bu madalya kendisine verilmemiş
olsaydı herhangi bir talepte bulunmasının da söz konusu olamayacağını,
kendisinin muharip sınıf görevini yaparken yaralandığını, akademi
sınıflarında yardımcı sınıf olduğundan ayrı kontenjan uygulanacağını, hiç
çatışma yaşamamış muharip sınıf subaya böyle bir kontenjanın
uygulanmayacağını, madalyanın geri alınmasıyla düzelen ruhsal durumunun
yeniden bozulduğunu, 2933 sayılı Kanunun Madde 21 bent 6ıda devlet övünç
madalyasının " ...yurt içinde veya dışında gösterdiği sorumluluk ve görev
anlayışı içinde feragat ve fedakarlık, başarı ve yararlılık dolu
çalışmalarıyla Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti adına haklı gurur kaynağı
teşkil ederek malul ve şehit olan kişilere veya mirasçılarına..."
verileceğinin belirtildiğini, burada malul kavramının geniş yorumlanması
gerektiğini, malullüğün sadece vücudun bir kısmının maddeten kaybedilmesi
ile değil ve/veya manevi bütünlüğün zarar görmesiyle de ilgili bir kavram
olduğunu, kendisinin böylesine ciddi bir ölüm tehlikesinden sonra tedavi
olarak sağlığına kavuşmasının tarafına olumlu neticeler sağlaması gerekirken
adeta aleyhine neticeler doğuracak şekilde yorumlanması ve bunun neticesinde
haksız idari işlemin gerçekleştirildiğini, durumun maluliyet kavramı içinde
mütalaa edilmediğini, bunun kendisinin kazanılmış hakkı olduğunu, açıklanan
bu sebeplerden dolayı 02 Haziran 2000 tarihli Devlet Övünç Madalyasının geri
alınması işlemini iptalini, öncelikle yürütmenin durdurulmasını talep ve
dava etmiştir.

Davacının yürütmenin durdurulması talebi Askerî Yüksek İdare Mahkemesi
ikinci Dairesinin 30 Ekim 2000 tarih ve 2000/667 esas noılu kararıyla
reddedilmiştir.

Dava dosyasındaki bilgi ve belgelerin incelenmesinden; davacının 02.08.1995
tarihinde teröristlerle çıkan çatışmada timini en iyi şekilde sevk ettiği,
ancak pusuya düşürülmesi nedeniyle timinde şehit verdiği, teröristlerce
atılan el bombası ile sol kolundan ve yüzünden yaralandığı, yapılan
ameliyatlar neticesinde yüzünde sabit eser kaldığı, bu durumun psikolojik
durumunu etkilediği, 1998 yılında bu olay nedeniyle kendisine, Milli Savunma
Bakanının teklifi ve Bakanlar Kurulunun onayı ile törenle Devlet Övünç
Madalyasının verildiği, tedaviler sonucu davacının iyileştiği, sınıfı
görevine devam ettiği, bu nedenle Devlet Övünç Madalyası verilmesi işleminin
yeniden değerlendirildiği, mevzuat hükümlerine göre maluliyeti bulunmayan
davacının madalya hakedişi olmadığından verilen Devlet Övünç Madalyasının
Milli Savunma Bakanının teklifi üzerine Bakanlar Kurulu kararı ile geri
alındığı anlaşılmaktadır.

2933 sayılı Madalya ve Nişanlar Kanunun 1 nci maddesi; " Bu Kanun; Devlet
madalya ve nişanlarının çeşidini, verilecek kişileri, verilme, tescil,
taşıma ve geri alınma usullerini, mirasçılara intikal şeklini, zayi halinde
yapılacak işlemleri, bunların giderleri ile cezai müeyyidelere ilişkin
esasları düzenler. Diğer Kanunlardaki madalya ve nişan hükümleri saklıdır."
hükmünü amirdir.

Kanunun 2 nci maddesinde; Devlet madalyaları, " Devlet Şeref Madalyası", "
Devlet Övünç Madalyası" ve " Devlet Üstün Hizmet Madalyası" şeklinde
belirlenmiş ayrıca bu madalyaların kimlere verileceği düzenlenmiştir.
Kanunun 2 nci maddesinin (b) fıkrasında; " Devlet Övünç Madalyası ilgili
bakanın teklifi, Bakanlar Kurulunun onayı ve Cumhurbaşkanının tevcihi ile
yurt içinde veya yurt dışında gösterdiği sorumluluk ve görev anlayışı içinde
feragat ve fedakârlık, başarı ve yararlılık dolu çalışmalarıyla Türkiye
Cumhuriyeti ve Türk Milleti adına haklı gurur kaynağı teşkil ederek malul
olanlara ve şehit olan kişilerin bu Kanunun 5 nci maddesinde belirtilen
mirasçılarına verilir." hükmü yer almaktadır.

Anılan Kanunun 6 ncı maddesi de; " Hak kazananlara verilen veya geri alınan
madalya ve nişanların Başkakanlık Personel Genel Müdürlüğüınce kayıtları
tutulur ve bu genel müdürlükçe tescil veya terkinleri yapılır." hükmünü
taşımaktadır.

Aynı Kanunun 13 ncü maddesine istinaden yürürlüğü konulan Devlet Madalya Ve
Nişanları Yönetmeliğinin 9 ncu maddesinde de; " Genel Müdürlükte toplanan
teklif yazılarında madalya ve nişana layık görülen kişinin kimliği, talep
sebepleri açıkça belirtilir ve bunlara varsa verilme sebebini gerektiren
belgeler de eklenir. Söz konu teklifin red veya kabulü halinde durum, teklif
sahibine bir yazı ile bildirilir." hükmü yer almaktadır.

Buna göre Devlet Övünç Madalyaları Milli Savunma Bakanının teklifi Bakanlar
Kurulunun onayı ve Cumhurbaşkanının tevcihi ile verildiğinden, Kanun ve
Yönetmelikte öngörülen şartları taşımadıkları halde kendilerine madalya
verilmiş kişilerin madalyalarının geri alınması işlemi de aynı prosedür
izlenerek Milli Savunma Bakanının teklifi, Bakanlar Kurulunun onayı ve
Cumhurbaşkanının tevcihi ile mümkün olacaktır.

Yukarıda belirtilen 2933 sayılı Madalya ve Nişanlar Kanununun 2 nci
maddesinin (b) fıkrasında açıklandığı şekilde Devlet Övünç Madalyası
verilebilmesi için birinci şart olarak " ...yurtiçinde veya yurtdışında
gösterdiği sorumluluk ve görev anlayışı içinde feragat ve fedakarlık, başarı
ve yararlılık dolu çalışmalarıyla Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti adına
haklı gurur kaynağı teşkil etmek" , ikinci şart olarak da " malul olanlara
ve şehit olan kişilerin bu Kanunun 5 nci maddesinde belirtilen mirasçılarına
verileceği" hükmünün yer aldığı, GATA sağlık kurulu tarafından düzenlenen
rapor ile davacının " hayati tehlike geçirmediği, 25 gün iş ve gücünden
kaldığı, uzuv zaafı ve tadili olmadığı, çehrede sabit eser mevcut olduğu, %5
oranında vücut fonksiyon kayıp oranı bulunduğu" hususlarının belirtildiği,
bu kapsamda davanın çözümünde gerekli olan davacıya ait malullük durumunun
belirlenmesine ilişkin yapılan incelemeye göre, 5434 sayılı Emekli Sandığı
Kanununun malullükle ilgili 44 ncü maddesinde " Her ne sebep ve suretle
olursa olsun vücutlarında hasıl olan arızalar ve duçar oldukları tedavisi
imkansız hastalıklar yüzünden vazifelerini yapamayacak duruma giren
iştirakçilere malul denir..." hükmü yer almakta, ayrıca 5434 sayılı Emekli
Sandığı Kanunu kapsamında kullanılan ve yürürlükte bulunan 2022 sayılı
Kanunun uygulanmasına ilişkin Yönetmeliğin " Durumlarına Uygun Bir İşe
Yerleştirilmeyen Sakatlar ile Malullüğün Tanımı" başlıklı madde 5
(değişik)ıde -" 2022 sayılı Kanunun uygulanmasından 18 yaşından büyük, 65
yaşından küçük olanlardan - a) Çalışma gücünü % 40 ile % 70 kaybedenlere
SAKAT, -b) Çalışma gücünü % 70ıin üstünde kaybedenlere MALUL, denir" hükmü
yer aldığı, yukarıda belirtilen mevzuat hükümleri ile malullük veya sakatlık
durumlarının belirlenmesinde gerekli olan kıstasların belirtildiği,
davacının halen göreve devam ettiği, % 5 oranındaki vücut fonksiyon kayıp
oranı ile bu konuda maluliyetinin bulunmadığı sonuç ve kanaatine ulaşılmış
buna göre davacının bu maddede yer alan " malul olma" ile ilgili koşulu
malullüğü bulunmaması nedeniyle taşınmadığı, Devlet Övünç Madalyası alma
hakkına sahip olmadığı tespit edilmiş bulunmaktadır.

Terörle mücadele kapsamında 1983 yılından itibaren OHAL Bölgesinde şehit
olan ve malul kalan TSK personeline ve varislerine Devlet Övünç Madalyası
verilmekte olup bu doğrultuda TSK personelinden Devlet Övünç Madalyası
verilecek davacının da içinde bulunduğu kişilere Milli Savunma Bakanının
teklifi üzerine Bakanlar Kurulunun 19.8.1997 gün, 97/9844 sayılı ve
22.10.1998 tarih, 98/11919 sayılı kararları ile onaylanarak Resmi Gazetede
yayımlanan karar üzerine bu madalya verilmişti ancak davacının da aralarında
bulunduğu bazı personelin 2933 sayılı Kanun ve ilgili Yönetmelik
hükümlerinde öngörülen şartları taşımadıkları tespit edildiğinden bunların
madalyalarının Milli Savunma Bakanının teklifi üzerine 18.10.1999 gün ve
99/1358 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile iptal edilerek 17.12.1999 gün ve
23909 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Davacı hakkında tesis edilen bu
iptal işleminin mevcut mevzuat hükümlerine uygun olduğu sonucuna
ulaşılmıştır.

Davacının baştan itibaren mevzuat hükümlerine göre Devlet Övünç Madalyası
almaya hakkı bulunmadığı, yanlışlıkla bu madalyanın kendisine verildiği
anlaşılmakla bu durum davacı açısından müktesep hak oluşturmamaktadır.

Yukarıda belirtilen mevzuat hükümleri ve açıklamalar çerçevesinde davacıya
yanlışlıkla verilen Devlet Övünç Madalyasının geri alınması işleminin
verilişteki usule uygun olarak geri alınmasında da hukuka aykırılığın
bulunmadığı, sonuç ve kanaatine varılmıştır.

Bu nedenle;

1. Davacının Devlet Övünç Madalyasının geri alınması işleminin iptali
isteminin REDDİNE,


Dergi No:17
Karar Dairesi:AYİM.Drl.Krl.
Karar Tarihi:11.10.2001
Karar No: E.2001/77
Karar No: K.2001/110


MADALYA VE NİŞANLAR KANUNU

   Kanun Numarası: 2933

   Kabul Tarihi: 24/10/1983

   Yayımlandığı Resmi Gazete Tarihi: 26/10/1983

   Yayımlandığı Resmi Gazete Sayısı: 18203

   AMAÇ VE KAPSAM

   Madde 1 - Bu Kanun; Devlet madalya ve nişanlarının çeşidini, verilecek
kişileri, verilme, tescil, taşıma ve geri alınma usullerini, mirasçılara
intikal şeklini, zayi halinde yapılacak işlemleri, bunların giderleri ile
cezai müeyyidelere ilişkin esasları düzenler. Diğer kanunlardaki madalya ve
nişan hükümleri saklıdır.

  DEVLET MADALYALARI

   Madde 2 - Devlet madalyaları aşağıda gösterilmiştir:

   a) Devlet Şeref Madalyası;

   Devlet Şeref Madalyası, Bakanlar Kurulunun teklifi, Cumhurbaşkanının
tevcihi ile Türkiye Cumhuriyetinin bekası, ülkenin ve milletin bölünmez
bütünlüğü, toplumun huzuru, birlik ve beraberliği için yurt içinde veya yurt
dışında üstün feragat, fedakarlık, başarı ve yararlık gösteren Türk ve
yabancı uyruklu kişilere verilir.

   b) Devlet Övünç Madalyası;

   Devlet Övünç Madalyası, ilgili bakanın teklifi, Bakanlar Kurulunun onayı
ve Cumhurbaşkanının tevcihi ile yurt içinde veya dışında gösterdiği
sorumluluk ve görev anlayışı içinde feragat ve fedakarlık, başarı ve
yararlılık dolu çalışmalarıyla Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti adına
haklı gurur kaynağı teşkil ederek malul olanlara ve şehit olan kişilerin bu
Kanunun 5 inci maddesinde belirtilen mirasçılarına verilir.

   c) Devlet Üstün Hizmet Madalyası;

   Devlet Üstün Hizmet Madalyası, ilgili bakanın teklifi, Bakanlar Kurulunun
onayı ve Cumhurbaşkanının tevcihi ile yurt içinde veya dışında herhangi bir
alanda feragat, fedakarlık ve gayreti ile yaptığı çalışmalarda ülke ve dünya
çapında emsallerine nazaran üstün başarı göstererek Devletin yücelmesine ve
milli menfaatlere önemli ölçüde katkısı olan Türk vatandaşlarına verilir.

   d) (Ek bent: 01/03/2000 - 4541/7.md.) Devlet Savaş Madalyası;

   Devlet Savaş Madalyası, Türk Silahlı Kuvvetleri Komutanının inhası
üzerine, Milli Savunma Bakanı ve Başkakanın imzalayacağı ve Cumhurbaşkanının
onaylayacağı kararnameye istinaden bu madalyaları almayı hak eden kişilere,
birliklerin sancaklarına Türk Silahlı Kuvvetleri Komutanı veya
görevlendireceği zat tarafından takılır. Devlet Savaş Madalyası, 1 inci ve 2
nci derece Devlet Savaş Madalyası olmak üzere iki çeşittir.

   1. 1 inci derece Devlet Savaş Madalyası, 926 sayılı Türk Silahlı
Kuvvetleri Personel Kanununun 189 ve 190 ıncı maddeleri gereğince savaş
takdirnamesi ile taltif edilenlere verilir.

   2. 2 nci derece Devlet Savaş Madalyası, uluslararası hukukun meşru
saydığı haller ile Türkiye'nin taraf olduğu antlaşmalar gereğince yapılan
savaşlarda, Türk ve dost kuvvetler içinde ve dışında görev alarak
Türkiye'nin veya dostlarının düşmanı ile yapılan muharebede başarılı sevk ve
idaresi ile muharebe kazanan veya muharebenin kazanılmasını hazırlayan ve
kolaylaştıran veya düşmanla çarpışmada görev icaplarının üstünde kahramanlık
ve cesaret gösteren Türk ve yabancı uyruklu asker kişilere verildiği gibi,
sonuçta üstün derecede kahramanlık ve cesaret gösteren birliklerin
sancaklarına takılmak üzere de verilir.

   NİŞANLAR

   Madde 3 - Nişan çeşitleri aşağıda gösterilmiştir:

   a) Devlet Nişanı;

   Devlet Ni nı, Bakanlar Kurulu kararı, Cumhurbaşkanının tevcihi ile
Türkiye Cumhuriyeti ile mensup olduğu devlet arasında dostça ilişkilerin
geliştirilmesini ve milletlerin birbirlerine yakınlaşmalarını sağlayan
ülkelerin devlet başkanlarına verilir.

   b) Cumhuriyet Nişanı;

   Cumhuriyet Nişanı, Bakanlar Kurulu kararı ve Cumhurbaşkanının tevcihi ve
Türkiye Cumhuriyeti ile mensup olduğu devlet arasında dostça ilişkilerin
geliştirilmesini, milletlerin birbirine yakınlaşmalarını sağlayan ülkelerin
başkakanlarına, bakanlarına ve dış temsilcilik mensuplarına verilir.

   c) Liyakat Niannı;

   Liyakat Nişanı, Dışişleri Bakanlığı ile Atatürk Kültür, Dil ve Tarih
Yüksek Kurulunun görüşmeri alınarak ilgili bakanın teklifi, Başkakanın onayı
ve Cumhurbaşkanının tevcihi ile ilim ve sanatta Türkiye Cumhuriyetinin
uluslararası alanda tanıtılması ve yüceltilmesini sağlayan yabancı kişilere
verilir.

MADALYA VE NİŞANLARIN VERİLMESİ

   Madde 4 - Madalya ve nişanlar, düzenlenen bir törenle, Cumhurbaşkanı veya
Cumhurbaşkanının görevlendireceği bir kişi tarafından beratı ve rozeti ile
birlikte hak kazanana, hak kazananın hayatta olmaması halinde madalya ve
nişanlar en büyüklerinden basamak üzere erkek çocuklarına, yoksa kız
çocuklarına, çocukları yoksa babasına, o da yoksa annesine, annesi yoksa
eşine verilir.

   MADALYA VE NİŞANLARIN İNTİKALİ

   Madde 5 - Madalya ve nişanlar hak edenin ölmesi halinde, bu madalya ve
nişanlar kendileri tarafından mirasçılarından birine bırakılmamış ise, en
büyüklerinden başlamak üzere erkek çocuklarına, yoksa kız çocuklarına,
çocukları yoksa babasına o da yoksa annesine, annesi yoksa eşine, eşinin de
yokluğu halinde Medeni Kanun hükümlerine göre kanuni mirasçılarına intikal
eder.

   Kendilerine madalya ve nişan intikal edenlerin ölümleri halinde birinci
fıkradaki usul uygulanır.

   TESCİL VE TERKİN

   Madde 6 - Hak kazananlara verilen veya geri alınan madalya ve nişanların
Başkakanlık Personel Genel Müdürlüğünce kayıtları tutulur ve bu genel
müdürlükçe tescil veya terkinleri yapılır.

   MADALYA VE NİŞANLARIN GERİ ALINMASI

   Madde 7 - Devletin şahhsiyetine karşı işlenen cürümlerden dolayı hüküm
giyenlerin mahkeme kararı ile madalya ve nişanlarının geri alınmasına
hükmolunur.

   BAŞKA DEVLETLERCE VERİLEN MADALYA VE NİŞ ANLARIN TESCİLİ VE TAKILMASI

   Madde 8 - Başta devletler tarafından Türk vatandaşlarına verilen madalya
ve nişanlar, Başbakanlık Personel Genel Müdürlüğünce tescil edilir. Tescili
yapılmamış madalya ve nişanlar takılmaz.
MADALYA VE NİŞANIN ZAYYİİ

   Madde 9 - Madalya ve nişan sahiplerinden nişan veya madalyası herhangi
bir sebeple zayi olanlar durumu en kısa zamanda tescil eden makama
bildirmekle zorunludurlar. Madalya ve nişanın zayiinde kusursuz oldukları
yetkili makamlarca belirlenenlere Başbakanlıkça bedeli mukabilinde tören
yapılmaksızın ve bir defaya mahsus olmak üzere madalya veya nişanları tekrar
verilir.

   GİDERLERİN KARŞILANMASI

   Madde 10 - Madalya ve nişanlar ile ilgili her türlü giderler Başbakanlık
bütçesinden karşılanır.

   YASAK TASARRUFLAR

   Madde 11 - Bu Kanuna göre verilmiş bulunan madalya ve nişanlar, hak
edenlerce satılamaz, devredilemez, başlanamaz veya şekli değiştirilemez.

   CEZAYİ MÜEYYİDELER

   Madde 12 - Bu Kanunun 11 inci maddesindeki hükümlere aykırı hareket
edenler bir aydan altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

   YÖNETMELİK

   Madde 13 - Madalya ve nişanların ebat, biçim ve özelliklerinin tespiti,
kimlere ve nasıl verileceği, bunların muhafaza ve taşınmasına ilişkin şekil
ve esaslar; Devletçe veya başta devletlerce verilen madalya ve nişanların
takılması ile bu Kanunun uygulanmasına ilişkin diğer hususlar, Kanunun
yayımlanmasından itibaren bir yıl içinde Bakanlar Kurulunca yürürlüğe
konulacak yönetmelikle düzenlenir ve Resmi Gazete'de yayımlanır.

   YÜRÜRLÜK

   Madde 14 - Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

   YÜRÜTME

   Madde 15 - Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür

 


Öykü - O Şimdi Yok...

Barış Pınar


Oınu anlatmam gerek. Unutulmak , kaderi olmasın diye onu anlatmam gerek.
Keşke  yüreğimin sesini  tüm dünyaya duyurmanın bir yolu olsa.. 14 yıl
geçti. Hiç kimse onu ve onun kaderini paylaşanları hatırlamıyor. Benimse
yüreğimin sesi susmak bilmiyor.

1990  Ağustosıu. Yazın son günlerini yaşıyoruz. Okulumu bitirmiş askerliğimi
yapmışım. Tayinim Diyarbakırıın, il merkezinin oldukça dışında bir  köyüne
çıkmış. Yolların kesildiği, insanların otobüslerden alınıp kurşuna dizildiği
kanlı  günler . Ailem ıgitmeı diyor. ıBurada sana bir dükkan açalım,
gözümüzün önünde olı. Ben bunca yıl boşuna mı okumuşumı Bu da askerlik kadar
vatani bir görev. Belki daha fazla. Çünkü eğitilen çocuk, hele de benim gibi
bir adamın eğittiği çocuk kendi vatanının askerine, polisine, öğretmenine,
kendi köylüsüne silah çekmez. Karanlık, en büyük gücü cehaletten alır. Saf
ve şekil verilmemiş ruhlara, en güzel maskesini takarak yaklaşır. Bir kere
kandı mı, bir kere dağa çıktı mı ,geriye de dönemez artık. Ben, karanlığı
yırtıp, ruhlara yüreklere aydınlığı taşımaya and içmişim. Onları karanlığın
kollarına mı atacağım ı  Ben öğretmenim. Ben gitmezsem kim gidecek oralaraı
Her çocuk henüz yazılmamış temiz bir sayfadır. O tertemiz sayfalara,
yüreklere , kirli eller mi yazılar yazacak ı  Hayır. Onlara okumayı, yazmayı
öğreteceğim; Sonsuz bir deniz gibi uzanan  kitapların kapısını  açsınlar 
diye. Dört işlemi öğreteceğim; Hesap yapsınlar diye. Onlara
tarihi,coğrafyayı öğreteceğim; nereden geldiklerini, nerede yaşadıklarını
bilsinler, geçmişten dersler çıkartsınlar diye. Ve onlara insanlığı
öğreteceğim. Erdemi öğreteceğim. Sahip olduklarını ve öğrendiklerini
kullanacakları doğru yönü bulabilsinler diye. Aileme bunları söyledim ve
yola çıktım.
Şehirde büyümüştüm ama sonuçta ben de bir  Anadolu çocuğuydum. Taşranın ne
olduğunu bilmez değildim. Ama köye gidip  de muhtarın bana lojman diye
gösterdiği barakaları gördüğümdeıNe olursa olsun geri dönmek yoktu. Buraya
ne amaçla geldiğimin bilincinde bir öğretmendim ben. Lojmanıma yerleştim.
Okulların açılmasına iki hafta kadar bir zaman vardı .Biraz dinlenip yol
yorgunluğunu atınca, okulu da bir görmek istedim.  ıLojman böyleyse okul 
kim bilir nasıldırı diye düşünüyordum ama bu kadarına hazırlıklı değildim.
Okulu görmek benim için tam anlamıyla bir şoktu. Yirmibirinci yüzyılda
Türkiyeıde böyle bir okul binası nasıl olabilirdiı Bir çamur deryasının orta
yerine Nuhıun gemisi edasıyla oturmuş ahırdan bozma bir döküntü. Binaya
ayakkabılarımı çıkartmadan girmem imkansız görünüyordu . Mecburen paçaları
sıvayıp balçığı aştım. Binaya girdiğimde ikinci bir şok daha yaşadım. Yer
yer yıkılmış olan  tavandan aşağıya , tavanda  dolaşan farelerin pislikleri
dökülüyordu. Burası okul olamazdı. Lojmana dönmek için binadan ayrılıp,
yine  çamur bataklığını aştım. Ayakkabılarımı giymeye uğraşırken Oınu
gördüm. Çakmak çakmak gözleriyle o da okul binasına bakıyordu. Giyimi
farklıydı. Buralardan olmadığı anlaşılıyordu. Sonra dönüp gözlerini bana
çevirdi. Şaşkınlık, öfke  ve hayal kırıklığı ile doluydu bakışları. Kendi
kendine ıne yapacağım benı diye belli belirsiz bir sesle mırıldandığını
duydum. Yere çömelmiş ayaklarımdaki çamuru temizlemeye çalışırken karşıma
çıkan bu kız beni şaşkına çevirmişti. Bugün gibi hatırlıyorum . Spor
ayakkabılar, bol bir kot pantolon, üstüne de beyaz bir tişört giymişti.
İncecik, zarif, minyon tipli bir kızdı. Arkadan at kuyruğu yaptığı
saçlarının arasından bir kaç perçem, bu güzelliği tüm gözlerden saklamak
ister gibi yüzünün üstüne düşüyordu. Utanmıştım. Yerin dibine girip
kaybolmak istedim o an. Sonra, neredeyse ağlamak üzere olduğunu fark ettim.
İçim titredi. Ne yapacağımı ne söyleyeceğimi  bilemiyordum. Sadece ı
merhabaı  diyebildim . Bana baktı. Gülümsedim. O da zoraki gülümsediı. Ben
buraya yeni tayin oldum, köyün öğretmeniyimı dedim. Bu kez içten bir
gülümseme yayıldı yüzüne ı Ben deı dedi. Kendimi tutamadım, gülmeye
başladım. Bu, o gün öğrendiğim en güzel şeydi. Yalnız değildim.

Konuşa konuşa lojmanımın olduğu yere geldik. Buraya İstanbulıdan geldiğini
söylemişti. İstanbul ıdan dışarı tatil yapmak haricinde ilk kez çıkıyordu.
Ailesinin onu nasıl olup da böyle bir yere gönderebildiğine şaştığımı
söylediğimde,  sadece gülmüştü. O zamanlar, onun  ideallerine bağlılığını, 
yaptığı işe duyduğu o sarsılmaz inancını ve bu inancın ona verdiği büyük
gücü  henüz keşfetmemiştim.

O,  benim odamın yanındaki odayı köyün ebesiyle  paylaşıyordu. Böylece
birbirimizi sık sık görüyorduk. Neden orada olduğumuzu, neden bu mesleği
seçtiğimizi konuşuyor, orada yapacağımız zorlu savaş için güç topluyorduk
bir bakıma. Okulların açılmasına birkaç gün vardı. Ama köylülerden okula
hiçbir ilgi yoktu. Daha önce öğretmen olmadığı için kullanılmayan bir
okulları vardı. Şimdi iki tane öğretmenleri vardı ama öğrenci yoktu. Aslında
onları suçlayamazdım O bina eğitim için değil, hayvan barındırmak için bile
kullanılamaz durumdaydı. Ciddi biçimde yardıma ihtiyacımız vardı. Muhtardan
yardım istemeye karar verdim. Muhtar o köyde çok sözü geçen, son derece
nüfuz sahibi biriydi. Ancak muhtarın yanından ayrıldığımda ağlamamak için
kendimi zor tutuyordum. ıBuralarda boşuna zaman harcama öğretmen beyı
demişti, suratında alaycı bir gülümsemeyle ıBuralar senin bildiğin yerlere
benzemez, her yerin kuralları başkadır. Sen bilmezsin buranın kuralını
kanununu, o yüzden de her bir işe burnunu sokma!ı Öfkeden dudaklarımı
ısırarak tutmuştum kendimi.

Bir de jandarmayı denemeye karar verdim. Jandarma üsteğmeni  genç, ben
yaşlarda bir delikanlıydı. Frekanslarımız tutmuştu sanırım. Beni anladı ve
yardım için elinden geleni yapmaya söz verdi. Aradan birkaç gün geçmişti.
Bir sabah odamın kapısının vurulmasıyla yerimden fırlayıp, kapıyı açtığımda
Jandarma üsteğmen Alaaddin karşımdaydı. ıTembelliğin zamanı değil kardeşimı
dedi gülerek. ıBak sana ne getirdim.ı Bir traktör dolusu briket, bir çıkma
pencere ve kapı ve birkaç torba çimentoyu gösteriyordu bana. Sevinçten
havaya uçmuştum o an. ıHadi bakalımı dedi ıBileğine kuvvet. Sana bir de
Zaferıi bırakıyorum. Duvarcı ustalığı yapmış köyünde . Elimden gelen bu
kadar arkadaşım. Size kolay gelsinı  Yıllar sonra bana  bu iyiliği yapan
Alaaddin jandarmayı çok aradım, ama bulamadım. Bugün her nerdeyse iyidir
umarım.

Kolları sıvayıp, işe başladık. Önce bataklığı kuruttuk. Sonra, ahırın yanına
küçük bir oda yaptık. Tüm bunların yapılması bir ayımızı almıştı. Bu bir ay
boyunca O da bizimle birlikte çalışmış narin, minik elleri kürek
kullanmaktan nasır tutmuştu. Oınunla birlikte yan yana çalışmıştık .
Önümüzdeki o kısacık iki yıl  boyunca daima yapacağımız gibi. Birlikte
yorulmuş terlemiş ve başarmıştık. Bir yandan da birbirimizi daha yakından
tanıma fırsatımız olmuştu. Şaşınlıkla fark etmiştim ki, o minik gövdenin
içinde devasa bir ruh yaşıyordu. O,  içinde taşıdığı  hayat enerjisini,
kıyılarında yaşayan tüm canlılara bonkörce veren bir pınar gibiydi.. Onun
yakınlarında olduğumda en zor işler bile , nefes almak gibi doğal  bir
eyleme dönüşüyor,  zorluklar küçücük görünüyordu gözüme. Bu ufak tefek
kızın, içinde taşıdığı güç  ve bunu etrafındakilere aşılayabilme yeteneği
her geçen gün beni daha çok hayrete düşürüyordu.
Artık gerçek bir okulumuz vardı. Ama hala hiç öğrenci yoktu. Köyün tüm
çocukları, yılların verdiği bir alışkanlıkla, eğitim almaları için camiye
gönderiliyordu. Benim o güne kadar tanıdığım insanlardan farklı bir yapıya
sahipti buranın insanı. Kadınlar benden kaçıyor, saklanıyorlardı. Ama
bilmedikleri bir şey vardı. Ben buraya bir amaçla gelmiştim ve bu amacımı
gerçekleştirmek için mücadele edecektim.

Onlara çocuklarını okula göndermelerini söylemek hiçbir işe yaramazdı. Önce
güvenlerini, saygılarını kazanmalı ve kendimi kabul ettirmeliydim.Ben de
düzenli olarak camiye gitmeye başladım. Bir süre sonra camiye girip çıkarken
selamlaşmaya başladık. Daha sonra sokakta karşılaştığımızda benimle
konuşmaya başladılar. Bir süre sonra temkinli de olsa beni aralarına
almışlardı. Konuşabiliyorduk. Köyün en büyük derdi, her yeri sarmış olan iri
farelerdi. Tüm evlere giriyorlar, ambarları boşaltıyorlardı. Köydeki tüm
kediler, ya kaçmış ya da fareler tarafından boğazlanmıştı. Bu devasa
yaratıklar, köyü adeta istila etmişlerdi. Köylünün bildiği hiçbir çare fayda
etmemişti bu ayaklı imha makinelerine. Zehirleri yemiyorlar, tuzakları
parçalıyorlardı. Köylü çaresiz, onlarla yaşamaya alışmıştı.

Üniversiteden tanıdığım, ziraat mühendisi bir arkadaşıma mektup yazıp durumu
anlattım. Bana yardımcı olmasını istedim. Üç , dört hafta sonra mektubuma
cevap geldi. O fare türüne karşı kullanılan özel bir zehir vardı. Nerelerde
bulabileceğimi, nasıl kullanacağımı ayrıntılı olarak yazmıştı arkadaşım.
Ertesi sabah ilk işim il merkezine gidip, bu işleri yapan bir yere ilacı
ısmarlamak olmuştu. Artık iş sadece beklemeye kalmıştı. On beş yirmi gün
sonra tekrar il merkezine gittim. Sipariş ettiğim ilaçlar gelmişti.
Arkadaşımın tarif ettiği biçimde tüm köy sokaklarına  uyguladım ve köyün
yakınına büyük bir hendek kazıp  içini suyla doldurdum. Birkaç saat
içerisinde suyun içi fare leşleriyle dolmuştu. Evlerden, kıyı köşelerden
çıkıp, zehre geliyorlar, ardından da korkunç bir susuzlukla  kendilerini
suya atıyorlardı. İki gün içinde köy temizlenmiş tek tük kalanları da
köylüler öldürmüştü. Köyde bir bayram havası esiyordu. Ancak köylünün beni
bu kadar bağrına basması, bazılarının hiç hoşuna gitmemiş olacak ki o günden
sonra kimliği belirsiz kişilerce taciz edilmeye başlanmıştım. Ama bu
tacizler, o günlerde mutluluktan havalarda uçan beni hiç etkilememişti.
Çünkü köylü çocuklarını okula gönderiyordu. O da benim gibi, bu durumdan çok
mutlu oluyordu. Nihayet okulumuza çocuklar geliyor, bize öğretmen diye hitap
edip, bilgiye susamış tertemiz zihinlerini bizlere emanet ediyorlardı. Derme
çatma sıralarda ilk derslere başlamıştık bile. Başarmıştık. Nihayet aylar
sonra köyde, okulu hayata geçirmiştik. Çocukların hiç birinin sırtında doğru
düzgün bir giysisi yoktu ama bu büyük bir sorun değildi. O ve ben tüm
çocukların ölçülerini alıp, birkaç metre kumaşla birlikte , köyde elinden
dikiş gelen bir kadına teslim ettik. Çok cüzi bir parayla tüm çocuklar pırıl
pırıl önlüklerine kavuşmuştular.

O ders  yılının sonunda, köylüye sergilemek üzere çocuklarla birlikte bir
piyes bile hazırlamıştık.  Köy nüfusunun büyük çoğunluğunu, doğumundan
ölümüne kadar geçen süre boyunca hiç  Şehir yüzü görmeyen insanlar
oluşturuyordu. Piyesimizin olduğu gün tüm köylü köy meydanına toplanmış
herkes bayramlıklarını giymişti. Çocuklar oyunu tamamladığında önce bir
sessizlik oldu, ilk alkışı kim yaptı bilmiyorum, ama arkası geldi. Müthiş
bir gündü o gün. Hayatımın en güzel, en gurur verici anıları arasında daima
yer alacak bir gündü.

Okul, o köye çok farklı bir dünyayı taşımıştı. Çocuklar günden güne
gelişiyorlardı; çünkü zihinleri , kuru bir sünger misali boştu. Verileni
almaya hazırdılar. Ve alıyorlardı da. Bu arada , gitgide muhtar ve ekibinin
köydeki iktidarı sallanmaya başlamıştı. Gözlemlerimden çıkardığım sonuç;
muhtar, ağa ve cami üçlüsünün köyü küçük bir krallık gibi idare etmeye
alıştıklarıydı. Ancak şimdi bu iktidar parçalanıyordu.

Geceleri, odamın etrafında dolaşan birilerinin seslerini duyuyor, dışarı
çıktığımda ise kimseyi göremiyordum. Birkaç sabah odamın kapısında pislik ve
çeşitli  hayvan ölüleri buldum. Ama bunlara hiç aldırış etmiyordum. Ne
yapabilirlerdi ki ı En çok yapabilecekleri böyle gizli saklı tacizlerdi.

Okulun son günleri gelmiş çatmıştı. Ondan ayrılacağımı bilmenin hüznü beni
deli ediyordu. Bana ne olduğunu anlamıyordum. ıDaha önce hiç mi kız görmedik
sanki !ı diyordum kendi kendime. Bunun züğürt tesellisi olduğunu bile bile.
Ateş bacayı sarmıştı işte kendimi kandırmaya çabalamam boşunaydı. Aşktan kim
kaçabilmişki bugüne kadar, ben kaçayım. ıHem neden kaçacakmışım ki ıı diye
düşündüm sonra.

Kavurucu bir yaz günüydü, İstanbulıda parmağına nişan yüzüğümüzü taktığımda.
Yazın yavaş yavaş veda ettiği, ama hala sıcacık bir Eylül günü ise o , karım
olmuştu. Tüm dünyanın görebileceği en nadide çiçek, bir gonca gül kadar
narin ama çelik kadar bükülemez kadın, karım olmuştu. Okullar açılıyordu.
Nikahtan birkaç gün sonra yola düşüp, görev yerimize varmıştık. Balayımızı,
köydeki kerpiç odamızda yapmıştık. Çocuklarımız, öğrencilerimiz ve tertemiz
yürekleriyle bize kucak açmış Anadoluınun bağrındaki O küçük köyde.
Yürekleri tüm güzelliklere çoktan kapanmış karanlığa teslim olmuş ellerin
onu benden çalacağını bilseydim yine gider miydim orayaı O giderdi.
Biliyorum. O aydınlığın, bilginin ve güzelliklerin  dünyadaki elçisiydi.
Tabi ki  O giderdi. Yaşanacakları bile bile  yine de giderdi.

Öğrenci mevcudumuz artmış köylünün, öğretmene ve okula bakış açısı
değişmişti. Öğretmen artık orada saygın bir birey, devletin şefkatli eliydi.
Bizden sonra oraya gidecekler için güzel bir zemin hazırlamıştık. En azından
bizim yaşadıklarımızı yaşamayacaktı ardımızdan gelen, tabi gelebilirseı

O ve ben artık ilk evimiz olan kerpiç odamızda, birlikteydik. Dünya toz
pembeydi Ta ki bir gece ansızın , pencereden içeri ıGidin buradan, bir daha
da bu topraklara ayak basmayın, vururuz.ı Diye yazan bir kağıt parçası, bir
taşa sarılıp atılana kadar. Tacizlerin rengi değişmeye başlamış köylünün de
bazısı bizimle selamı kesmişti. Olanlara anlam vermekte zorlanıyorduk. Ama
bugün düşününce, her şeyi daha net görebiliyorum. Bu, karanlıkla aydınlığın
savaşıydı. ıKurt, dumanlı havayı sever.ı Berrak , aydınlık zihinleri
karıştırmak, cahil ve ürkek insanları kandırmak kadar kolay değildi. Biz de,
birlikte girdiğimiz bu savaştan geri dönmemeye karar verdik. Sonuna kadar
oradaydık. Bu kararın, canımızı riske atmak anlamına geldiğinin
bilincindeydik. Ama, yüreğimizi ortaya koyup, ilk  uyanış tohumlarını
serptiğimiz bu toprakları ve  çocukları terk etmeyecektik.

O öğretim yılını da orada , o şartlar altında tamamlayıp, Gaziantepıe
ailemin yanına gitmiştik. Orada bir  daire tutup yaz sonuna kadar,
ailelerimizin de desteştyle evimizi yavaş yavaş dekore etmiştik.

O yıl sıcak, bunaltıcı ve sükunet dolu bir sonbahar günü, ilk kez sınıfa
girdiğimde, gelecek günlerin bana neler getireceğini hissedercesine
yüreğimin kasvet ve huzursuzlukla sıkıştığını hissetmiştim.

Sonraki günlerde PKKnın çevre köylerde ne kadar aktif olduğu yolundaki
haberler, huzurumuzu tamamen yok etmişti. Bir süre izin alıp, olaylar biraz
yatıştıktan sonra geri dönmeyi teklif ettim ona. Düşüneceği cevabını
vermişti  bana.ı Gerekirse bir süre uzaklaşırız buralardan. Hem annemi de
çok özledimı demişti. Bir daha annesini göremedi

Hiç aklımdan çıkmayan o uğursuz gün, il merkezine gitmem gerekiyordu.
Sanırım çok oyalanmış ve köye kalkan son minibüsü kaçırmıştım. O gün
yaptığım her şeyi, gittiştim her yeri kaç kez gözden geçirdim yıllarca.
Acaba şunu şöyle yapsaydım, şuraya gitmeseydim. Orada daha hızlı olsaydım
diye yıllarca pişmanlık ve acı beni adım adım takip etti.

Taksi bulamıyordum. Gece vakti yollara düşüp o köye gitmeyi hiçbir taksi
şöförü kabul etmiyordu. Çaresiz ona telefon edip durumu bildirdim. Bir araç
bulmaya çalışacağımı, en kısa zamanda yanında olacağımı söyledim ona. O da
endişe etmememi, yalnız olmayacağını ve ebe hanımla birlikte onun odasında
olacağını  söylemiş bir de espri yapmıştı. ıEvelallah , hepsini tepelerim
buraya gelirlerse, ama sen korkmayasın oralarda bensiz ıı  deyip kıkır
kıkır  gülmüştü. Oysa  ben yıllardır korkmayı unuttum, tıpkı onun gülüşünün
sıcaklığından uzakta  gülmeyi unuttuğum gibi.

Gece çöküp, hepsi uykuya daldığında, karanlığın içinden çıkıp gelmişler.
Uykularından kaldırıp götürmüşler meçhule, onu ve ebeyi. Komşu köyden de 3
öğretmene uzanmış o  kırılası eller. Bense o sırada yüreğim sıkılarak
çaresizlik içinde, garajda ilk arabanın kalkmasını bekliyordum. Köye
vardığımda çok geç kalmıştım. Asker onları arıyordu. İzleri, kayalık arazide
takip etmek zorlaşmış helikopterle havadan tarama yapıyorlardı. Ertesi gün
ebeyi ve bir öğretmeni sağ olarak buldu asker. Onların tarifiyle de diğer
iki öğretmenin ve onun can verdiği yeri.

Neden ben değildimı  Onun yerine ben gitmeliydim. O öyle güzel, öyle ışık
doluydu kiı Vereceği, öğreteceği ve yaratacağı pek çok güzellik
barındırıyordu ruhunda. O güçlüydü. Mücadele ederdi. Oysa ben ıben
olmalıydım onun yerinde.

Ne çok düşündüm bunları. Ne çok cevapsız soru var kafamın içinde dönüp
duran. Onun için, o unutulmasın, unutulmak kaderi olmasın diye anlattım onu.
Soğuk toprağa başı düştüğünde yalnızdı. Şimdi onu unutarak,  uğrunda can
verdiği değerleri savunan diğerlerini, karanlıkla savaşlarında yalnız
bırakmayalım diye anlattım. Şehit öğretmenimi hiç unutamadım. Tam on dört
yıl geçti. Onlar hatırlansınlar ki yüreğimdeki yangına bir damla su
serpilsin,.hatırlansınlar ki boşuna akmamış olsun kanları. Onlar karanlıkta
yanan mumlardı ama hiç kimse onu ve onun kaderini paylaşanları hatırlamıyor.
Benimse yüreğimin sesi susmak bilmiyor