|
İSTİKLAL GAZİSİ DEDEM GAZİ KOVAN SİYASET YAN GELİP YATMA YERİ DEĞİLDİR GAZİ OLMAK SUÇMU? GAZİLİĞİ SAKATLIĞIN YÜZDESİNE BAĞLAMAK YANLIŞTIR TÜRKİYE CUMHURİYETİ EMEKLİ SANDIĞI GENEL MÜDÜRLÜĞÜ GAZİLER MECLİSTEN MADALYA BEKLİYOR Cumhuriyet Öncesi Tarihsel Süreçte GAZİLER NEDEN HEP UNUTULUYOR? EMEKLİ SANDIĞI NEREYE KOŞUYOR? GAZİ POLİSLERİN HAKLARI ÇİĞNENİYOR Kıbrıs Gazisi Sabri Şen? in Dul Eşi Saime: |
|
|
|
Gazi Polisine Sahip Çık!!! |
||
İSTİKLAL GAZİSİ DEDEM
YAZAN: HATUN DOĞAN
Dedem ah ah ah dedem,
onu hatırladıkça burnumun direği sızlıyor acıdan.
Dedemi kaybettiğimizde ben henüz 17 yaşıma yeni girmiştim. Dedemin dilinde
hep şu dua vardı; Allahım bana üçgün yatak dördüncü gün toprak nasip eyle
derdi. Hakikattende öyle oldu . Öldüğünde doksan üç yaşında idi, son
yıllarında sık sık hastalanır, üç gün yatar , dördüncü gün canı ne çektiyse
annemden o yemeği pişirmesini ister, iştahla yer ve toparlanır ayağa
kalkardı. Dedemin bu kısa hastalıklarına alışmıştık. Son hasta yattığında ,
yani dördüncü gün et ürünleri istemişti anneme seslendi .
Kızım a gızım ürükga ( Rukiye) bana özlü bir çorba pişir.
Annem sevindi yırttı yine bizimki kefeni deyip keyifle pişirip yedirmişti
babasına çorbayı... bilememiştik annemde, bizde onun son ölüm yemeği
olduğunu.
Büyük bir odada dört kardeşim ve dedemle birlikte yatıyorduk. Oda değil
adeta yatakhane idi. Çift kişilik eski bir karyolayı kız kardeşimle ben
paylaşıyorduk. Her gece uyumadan önce kardeşim Hasibe ile yer kavgası
ederdik, o duvar dibinde bende kenar kısmında yatmak isterdim. Burda bir
problem çıkmazdı , sen benim tarafıma geçiyorsun hayır sen benim tarafıma
derken. Dedem susun kepazeler rahatlık batıyor size derdi. Erkek kardeşim
Türker bornozun kuşağını getirir yatağın tam ortasından boydan boya uzatır
tamam artık kimse kimsenin tarafına geçmez derdi.
Dedem yanımızda tek kişilik tahta divanın üstündeki yatağında tek başına
yatarken, kafasını kaldırır Türkere minnetle ;
- Hah koçum sulh et şu kancıklarıda dirliğimiz bozulmasın.
Bizim ayak ucumuzda Türkerin yatağı vardı,dedemin ayak ucunda küçük bir
çocuk döşeğinde ise küçük kardeşim Ayşe yatardı. Ama Ayşe yer yatağında
yatmaktan hiç memnun değildi. Bazı sabahlar uyandığımızda dedemin yatağı ile
bizim karyolanın arasındaki boşluğa oturma odasındaki iskandinal koltukların
tüm minderlerini getirmiş seviyeyi tutturmuş , onu orda uyurken
görürdük.Dedem kıs kıs güler ha gızım ha herkes yüksekte yatıcağımışta ,
benim Ayşemde karyola yapar kendine.
İşte öylece Ayşenin yapay karyola yapmadığı bir gece idi. Annem
haykırmasıyla çığlık arasında babama sesleniyordu.
- İsmail İsmail koş koş çabuk gel .
- Babam sıcacık daha yeni ölmüş dedi, annemden tülbent istedi çenesini
çekelim dedi. Tülbenti çenesinden dolayıp başının üstüne düğümlediler,
ayaklarını düzeltip ellerini göğsünün üstüne birleştirdiler iki elini. Her
şeyi o kadar soğukkanlı bir şekilde yapıyorlardı ki, çok olgun
davranıyorlardı... Hatta onu soymuşlardı üzerine çarşaf örttüler annem
yorgan örtmekte ısrar ediyordu.
- Babam o artık üşümeyeceği yere gitti dedi. Abdes aldı geldi. Bir iskemleye
oturdu onun başucunda gün ağarıncaya kadar kuran okudu, sonra camiye gitti,
sabah namazından sonra selası verildi.
Konya Ilgının Aşağı Çiğil köyünden İstiklal Gazisi Nebinin Ali - Ali Tezer
hakkın rahmetine kavuşmuştu. Bütün bu olup biteni yattığım yerden izliyordum
sonra annem geldi.
- Haydi uyanın kızlar dedeniz öldü , yataklarınızı toplayın evi toplayalım
gelen giden olacak ... Annem ne kadar soğukkanlı idi sanki dedemin ölüşüne
memnun olmuş gibi, bu tavrı beni çileden çıkarıyordu ... ama öğleden sonra
ve daha sonra ki günlerde hep gizli gizli ağlıyordu, ağlamalarından
gözlerinin beyazı hep kırmızı idi.
Dünyada kabul edilen Türkiyede yeni yeni telafuzu başlayan savaş sonrası
sendromu yani psikolojik uyumsuzluk içindeydi rahmetli İstiklal Gazisi
dedem. Onunla yaşadıklarımızı şimdi bir gözden geçiriyorum da bu tanıyı
rahatlıkla koyabiliyorum.
Anneannem ufak tefek gri saçlı gri gözlü bir kadındı. Temiz pak elinden her
iş gelen pişirdiği ağız tadıyla yenilen bir kadındı, Allah rahmet eylesin .
Her ikisininde ikinci evlilikleriydi, bu evlilikten bir tek annem olmuştu.
Dedeme gazi maaşı bağlandıktan sonra ebeme (anneanneme) bir türlü dirlik
vermemiş kafama vura vura gözlerimi kör etti bu herif derdi. Dedem
ise
sana bu maaşımı yedirmeyeceğim gavur karı, ben bu maaşı kelle koltukta
kazandım zana zırnığını koklatmam Bu kavgaların sonunda , ebemin ilk
eşinden olan kızı Nahide teyzem hışımla gelir, ebemin bohçasını koltuğunun
altına alır.
-Yürü ana gidiyoruz, paranda başına yeşil pulun da papaz herif , bu yaştan
sonra anamı sana ezdirecekmiyim. Teyzem önde ebem arkada tintinti giderlerdi
. Ne varki teyzemde çocuk bol, gürültüye patırdıyı ebem kaldıramaz kısa
zamanda geri dönermiş. Bu gidişler gelişler epey sürmüş, sonra nasıl olduysa
ebem teyzeme, dedemde bize düştü. Birlikte yaşamaya başladık. Dedem
büyüklerden pek hoşlanmazdı ama çocukları severdi.Konuşmaktan ziyade
dinlemeyi severdi. Sessizce herkesi her anlatılanı pür dikkat dinler ve
yorum da yapmazdı. Dedem küçük çaplı bu günün mafyası gibi bir adamdı.
Onunla yaşadığım ilk anım geldi gözlerimin önüne. Bulunduğu mahalleden pek
dışarıya çıkmazdı, yalnızca üç ayda bir tren yolculuğuyla Ilgına gider
maaşını alır ve gelirdi. Sosyal ilişkileri zayıftı. Kendi memleketinde hiç
bir akrabasının evine kalmaya gitmezdi. Ilgındaki Aşağı çiğilli Abidin
Otelinde yatardı. Dedim ya pek mahalleden dışarı çıkmazdı, ama her nedense o
gün bir minibüse bindik birlikte , ben kuyruğu , hiç yanından ayrılmazdım en
ön koltuğa oturdu hatta orada oturanı bastonuyla dürtüp kaldırırdı ve o
geçti yerine , bende kucağındayım muavin herkesten ücretleri topladı,dedem
hiç oralı değil.
- Amca para , para sen vermedin, dedemde tık yok , muavin eğildi şöförün
kulağına fısıldadı şöför
- Amca bilet parasını ver .
- Dedem, ne parası ule kahbe avratlı,ben para virmem.
- Şöför, ? amca sen devletin malına vermezsin, bu benim şahsi malım?.
- Ne olmuş seninse , ben olmayaydım onüç günde Afyondan İzmire gelmeyeydim
Yunan?ı denize dökmeyeydim. Denizin yüzü Yunanın şapkalarıyla dolmayaydı.
Sen taaa Ananın.......... binerdin bu toros ( Minibüs) şimdiya ,
ya Yunanın ya İngilizin ya Frenkin , ya Urumun ya Ermeninin hizmetkarı
olurdunuz, deyus.
Şöför erkekse iki kelime daha etsin yoksa baston inerdi kafasına,ama benim
gururumu düşüne biliyormusunuz , ben nasıl bir dedenin torunuymuşum
beh...Ogün dedemin şöföre söylediği sözleri tek tek ezberledim... Bundan
sonra dedeme laf düşmeyecekti artık...
Bol kuyruklu dönemleri yaşıyorduk. Herşey karaborsa ve uzun kuyruklardan
sonra alınıyordu... hatta ekmek bile. Birgün ekmek fabrikasının , uzun
kuyruğunun önüne doğru yürüdük , arkamızdan çıkan çatlak seslere hiç kulak
vermeden.
- Ayıp ya saatlerdir bekliyoruz.
- Evde çocuğum ağlıyor.
- Ocakta yemeğim var, sıraya gir.
- Hop dede dede sıranı bekle ... artık tahammül edemiyorum hemen devreye
giriyorum.
- Benim dedem olmasaydı . 13 günde Afyondan İzmire gelmeseydi Yunanı denize
dökmeseydi , denizin yüzü Yunanın şapkasıyla dolmasaydı (iki yumruğumu
üstüste vurup ) nah bu fırından siz ekmekleri alırdınız... bizi tutana
aşkolsun bütün homurdanmalara kulak asmadan oradan uzaklaşırdık...
İlereki dönemlerde Hasibe de yürümeye başlamıştı. Oda bizimle ufak
ganimetlerimizi toplamaya başladı. Öğleye doğru ilk durağımız mahallenin tek
ve ilk lokantasına uğramaktı. Lokantacı bizi görünce hemen servis açar hemen
yiyelim gidelim diye... Tek katlı kiremit çatılı eve benzeyen lokantanın
mavi kapısı ve penceresi vardı , hiç dükkan havası yoktu... tahta masa ve
sandalyelerin üstüne çıkar atlar oda yetmiyormuş gibi sandalyeleri ters
çevirir araba gibi sürmeye kalkardık. Lokantacı hele bir şey desin, dedem
bastonu indiriverirdi alimallah kafasına. Benim Atatürk gibi dedem vardı.
Hakikattende Atatürkün dublörü gibiydi daha boylu daha kemikli idi. Siyah
kalpağı da onunla daha bir bütünleşiyordu.
- Dedem lokantanın porsiyonu az bulurdu , kat , kat , kat elini aza
alıştırma kat. Hani bunun içine et koymayı unuttunmu ?
- Herkese o kadar koyuyoruz
- Ben herkesmiyim ula kahpe avratlı, zaten lokantanın menüsü kuru fasülye ve
pilavdı. Ya da biz onu istiyorduk. Sıra geliyordu hesap ödemeye dedemin
borcumuz ne kadar diye sorması aslında lüzumsuzdu nasıl olsa o ne kadar
vermek istiyorsa onu verecekti ama o yinede sorardı adam on dediyse , o
kesinlikle iki verirdi ...
- Kaç mecidiye bu al, al iki mecidiye yeter ,meyanesi neki?
Dedem bir Türkmendi yörükler yerleşik düzene cumhuriyetten sonra geçtikleri
için , sosyal hayat da eksiklikleri çok fazla idi.Dedem her fırsatta babamın
yörüklüğünü yüzüne vururdu . Babamda annemi zaten çeşitli dalaverelerle
kandırıp kaçırmış öyle evlenmişler. Küçük kız kardeşim Hasibe ile biz
oynamayı çok severdik. Kevgiri getirir babama çalması için verirdik. O
çaldıkça kevgirin kulpu şıngır şıngır ses çıkarırdı. Babam klasik türküsünü
çalmaya ve söylemeye başlardı.
Oynan kızlar göreyim.
Peynir mama düreyim
Peynir mama yemezsen
Cebine üzüm koyayım , daha sonra uydurmaya başlar
Eğer onuda yemezsen
Fındık fıstık koyayım
Nayniri nayri nayriri nom.
Biz cansız parmaklarımızı şıklattığımızı farz ederek,karşılıklı dönmeye
başlardık. Bu arada dedemin baston seslerinden yukarıya geldiği belli
olurdu. Önce küçümseyen gözlerle oynayan bizlere sonra dikdik babama
bakardı.
- Bastonu sağa sola çarparak bizim bulunduğumuz ortamdan uzaklaşırdı.
Dedemin bu saldırılarına babam çoğu kez tepkisiz kalırdık. Belki de annemin
hatırına... Dedem yıkanmayı hiç sevmezdi bu onda gazilik maaşı bağlandıktan
sonra başlamış. Ceketinin cebinden paralarını çalarlar diye. Babam bir gün
zorla banyoya soktu yıkadı ama o ceketini sıkı sıkı elinde tuttu vermedi.
?Allahın bitli yörüğü adam olmuşda beni yıkamaya kalkıyor,sen kim oluyon ki
kahbe avratlı?.Lafın gittiği yer kızı bile olsa ,o,o kelimeyi mutlaka
kullanırdı.
1974 Kıbrıs?ın karıştığı zamanlardı. Tek kanallı televizyon TRT? de akşama
kadar Hasan Mutlucan kahramanlık türküleri söylerdi, o gür sesiyle. Yine
Şahlanıyor kıratımda.... Estergon kalesi... karartmalar başlamıştı o
zamanlar. 9 yaşında idim ilkokul üçüncü sınıfa gidiyordum. Bu karatmaların
olduğu sıralarda doğmuştu oğlan kardeşim Türker...
Bir gün okula giderken yolumun üzerindeki bir bankanın köşesinde çömelmiş
güneşleniyordu dedem. Beni gördü yanına çağırdı.
- Savaş çıkacakmış savaş
- Evet çıkacak dedim
- Gözleri uzaklara bakarak yineledi çıkacak mı?
- Çıksın çıksın bende savaşa gideceğim
- Gülümsedi sende mi ? sen nasıl savaşacaksın ?
- Ağzını burnunu kıracağım gidip o rumların.
- Saçlarımı okşadı çıkmasın, çıkmasın, savaş demek yoksulluk demek, savaş
demek açlık demek, savaş demek öksüzlük demek dedi. Bu dedemden beklemediğim
bir cevaptı, kahramanlığı gözümde zedelendi. Sonra bana tekrar sordu.
- Batum ! bizde mi ? Batum ! orda çok petrol vardı bizde dedim Karadenizde .
Birden gözleri parladı sevindi bizde mi diye tekrar sordu?
Bizde Bartın
Yok canım Bartın değil Batum orayı ruslara verdilerdi. Yine gözlerini
ümitsizce süzdü . Daha önceden hazırlamış olduğu elindeki 25 kuruşu bana
verdi, sekerek okula doğru gittim...
Dedem hergeçen gün yaşlanıyordu.
Beni , Hasibeyi, Türkeri elimizden tutup çok gezdirirdi.Ama Ayşeyi
gezdirmeye yanaşmıyordu. Peşine takılmak isteyen Ayşeyi anneme geri veriyor
ben bunu zaptedemem kızım makinalar çarpar ( araba) diyordu.
Dedem Arapları hiç sevmezdi. Yemen harbinde Türk askerlerini , elbiselerini,
saatlerini , postallarını alabilmek için çok öldürmüşler. İngilizlerin bir
lirasına kurtulduk derdi . İngilizler canlı Türk esir getirene esir başına 1
ingiliz lirası vereceğiz demişler. Hacıya gidenlere çok kızardı . Gidin
gidin boklu arapları zengin edin. Kuranı Kerimde kabir ziyareti varmıdır?
yoktur? fakirleri evlendir öksüzleri doyur diye nasihat ederken serzenişte
bulunurdu.
Daha sonra Kıbrıs Savaşı bitti. Ne kadar sürdü hatırlamıyorum. Ama sonucun
zafer olmasından dedem memnundu. O yorgun gözleri ışıl ışıl oluyordu , bu
konudan bahsederken.
- Hinciki savaşlarda ne var aha bir başladı bir bitti. Tüfek icat oldu
mertlik bozuldu . Ama iyi etmediler, girmişken hepsini alıvereceklerdi,
yarım iş yaptılar.
- Yarım yaptılar , yarım,yarım işi masaya bıraktılar yabancı dövletler orayı
bize yaretmezler, biz hapte kazanır masada geri veririz...
Karşımızda caddenin karşısında bir ülkü ocağı derneği vardı. Bu dernek
haftada en az bir kere bombalanırdı büyük bir gürültüyle uyanırdık. herkes
balkonlara çıkardı. Nerdeyse bir kilometrelik bir alan , cadde boyuna
dükkanların ve evlerin camı kırılırdı. İşte bu olaylara en çok sevinen ve
karlı çıkan camcılar olurdu. O kadar ki günlerce ,haftalarca cam takma
işlemi sürerdi. Daha sonra camcı dükkanlarının sayısında gözle görülür bir
artış oldu...
Cam kırıkları üzerimize gelmesin diye odamızın penceresine babam battaniye
çattı. Dedemde ona yardım etti.Bunlar düşman desen düşman değil, dost desen
hiç değil tüh allah belanızı versin. Tarumar olduk tarumar dedikten sonra
olayı hemen bir padişahın bedduasına bağladı.
Dedem son üç dört padişahın dönemini biliyordu. Sultan Reşatın ölümünden
sonra kısa bir dönem Sultan Murat. Onu da rahatsızlığı sebebiyle üç beş ay
sonra görevden almışlardı ya da istifa etmiş. Sonra Abdül Aziz. Abdül Aziz
çok diri bir padişahmış. Dış devletler onu hiç istememişler her türlü ayak
oyunları oynamışlar. Sultan Abdül Azize halk ve askerler seni istemiyorlar
demişler. O da beni ahalimde sever askerlerde demiş. Yarın divana çıkacağım
demiş. öte yandan fitneciler boş durmamış maaşlarını az bulan askerlere
yarın huzura çıkacaksınız padişaha derdinizi anlatın o size maaşlarınız
yeter diyecek sizde istemeyiz haşmetlim deyin silahlarınızı teslim edin
protesto edin padişah maaşlarınızı yükseltsin demişler.
Padişah sarayın balkonundan askerlere hitap edecekken,padişahı gören
askerler hep birden başlamışlar bağırmaya
İSTEMEZÜK HAŞMETLİM
İSTEMEZÜK HAŞMETLİM silahları öğretilen gibi gider teslim ederler,...dakka
bir gol bir . Padişah çok şaşırır ve üzülür hemen boynundaki ipek pembe
mendili alır lime lime eder ve şöyle der NAHA , ÜMMETİM BU MENDİL GİBİ
TARUMAR OLASINIZ der ve mendili askerlerin üzerine fırlatır.Bu durumdan
faydalanan asiler padişahı esir alırlar. Askerler oyuna geldiklerini
anlarlar ama iş işten geçer. İşte bu sağ sol çatışmaları bizim mahallenin
haftada bir bombalanması NAHA BU MENDİL GİBİ TARUMAR OLASINIZ ÜMMETİM diye
ettiği bedduadandır.
Dedem yemen türküsünü çok severdi kız kardeşim hasibe güzel sesiyle söylerdi
ona. Hasibenin yanık yanık türküye başladığını duyduğunda hemen gelir
programda yerimi almak için sıra beklerdim.
Kışlanın önünde redif sesi var
Açın çantasını bakın nesi var
Bir çift kundurası birde fesi var
Alu yemendir gülü yemendir
Giden gelmiyor acep nedendir
Burası muştur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir
Dedemin gözleri yaşlanır hüzünlenirdi. Belki de onu bu hüzünlü haliyle
görmek istemediğim için hemen kendimi ortaya atar bir yandan söyler bir
yandan oynardım.
Asmalarda üzüm
Yosmalarda gözüm
Biraz daha büyürsem
Çapkınlıkta gözüm, abartılı bir şekilde gerdan kırıp göbek atar, omuzlarımı
ona doğru eğilerek titretirdim.
Ringo ringo şişeler
Rakımı içtin edepsiz
Çamuramı düştün münevsiz
Yar,yar,yar amman Hasibeye bir iki buçuk lira bana da bir iki buçuk lira
uzatırdı , ben parayı alır yere atardım. Olmaz benim hakkım beş lira .
- Niye sana beş mecidiyeymiş onada ikibuçuk mecidiye sanada ikibuçuk
mecidiye .
- Ama ben hem oynadım hem söyledim ikibuçuk oynadığım için, ikibuçuk lira
söylediğim için.
- Sana kim oyna dedi kahpe avratlı
- Ama o oynanmadan söylenmez ki
- Söylemeyeydin o vakit
- Ama söylenmeden de oynanmaz ki, dedemin yüz mimiklerinden parayı
arttıracağını anlar pazarlığı uzatırdım ya da alıp cebine atacağını anlar
ikibuçuk liraya razı olur el çabukluğuyla yerdeki parayı kapardım... Dedem
zaten harçlık vermek istediğinde bir bahane bulurdu.
- Hadi keklik gibi ütüver bakayım
- Allahım bu keklik nasıl birşeydir nasıl öter üüürü üğürür
- Güzel olmadı olmadı o horoz
- Cik cik cik cik cik
- O da olmadı o kuş
- Gulu gulu gulu gulu
- Tekrar güler o da olmadı o çulluk ( hindi) Bütün ötenleri taklit ettikten
sonra kuzu, eşek, at, köpek sesleri çıkarmaya devam ederdim.
- Bak keklik böyle öter guburak, guburak gak gak guburak. Bir dahaki sefere
işi biraz daha kolaylaştırır yanına çağırırdı.
- Hadi guburak guburak diye ötüver bakayım.
- Artık genç kız olmuşuz. Asmalarda üzüm yosmalarda gözüm iyide... Karizma
çiziliyor hani koca kız gubudak gubudak diye ötermi canım. Neyse guburak
işlerini Ayşeyle Türkere devrettik.
Dedim ya artık genç kız olmuştuk. Babamın cadde üzerindeki birkaç dükkanına
dairesine göz dikenler dünürcülük yoluyla iyi yere tezgah açma derdinde
olan,görücüler çıkardı.Arada bir dedem onları önce bir güzel sorguya
çekerdi.
- Kimsin? Kimlerdensin? necisin?
- İşde Allahın emri peygamberin kavliyle
- Hıııııı güzel güzel iyi olur tabiii
- Bu gördüğün icarlar ( dükkanlar) Bu hanaylar ( Daire)
Bizim güveyinin değel , güveyinin ( damadın) babasının. Bizim dünür ölecekde
güveye bir oda düşerse , gızlara da bir hela ( tuvalet) yeri kalır heral
kadına usulca aman kimse duymasın der gibi gel, gel yapar kulağına eğilir.
- Bu kızların artist gibi giyindiklerine, boyalı podra gezindiklerine kulak
asma sen benim üç aylık tekavüt mayışım ( maaş) olmasa aç bunlar aç aç .
Kadıncağız koltuğun arkasına buruşmasın diye açtığı baş örtüsünü alır
giderken başını bağlar, kaçarcasına giderdi.
- Dedem nasıl siyaset yaptım ama İsmet Paşa siyaseti dirler buna diye kıs
kıs gülerdi. O zamanlar çak diye bir icat olmadığı için çak yapmazdık.
Siyaset dedim de dedem koyu bir Halk Partili idi . Babamda Adalet Partili.
Her seçimde dedemi AP ye oy vermesi için ikna etmeye çalışırdı. Adnan
Menderesi astılar derdi.
- Dedem orda bok yediler kolay mı yetişiyor bir devlet adamı.
- Bak sizinkiler ne yapıyor gaz lambasına muhtaçtık elektrik geldi
yollarımız asfalt oldu ayağımız çamurdan kurtuldu . Sizin parti yokluk açlık
haksızlık yapıyor.
- Orda bir dur hele bu Halk Partisi Gazi Kemal paşanın emaneti ben ondan
başkasına oy virmem.
- Yahu bir kere ver hele elinmi kırılacak
- Babam yine çarık, elektrik, asfalt.......
- dedem Gazi paşa size ganıyla canıyla bir vatan bıraktı asfal yapın
elektrik yakın diye çarıkta giyseniz üstünde yürüyeceğiniz vatan bıraktı .
Heeç kimse benim hür irademe karışamaz. İreyimi canım kime isterse ona
viririm.
- Ver bizim partiye ver.
- Demir gırata değil oyumu bitimi bile virmem, haydi get işine annadınmı
kahbe avratlı, işte bu kahbe suratlı son sözüyle dedemle tartışılmayacağını
babamda çok iyi bilirdi.
- Yahu bir dünya insana nazımız geçiyor, bir kayın babamıza söz
geçiremiyoruz.
Önemli günlerde Milli bayramlarda bir gurup çocuğun birkaç öğretmenin
arasında dedem okul yoluna doğru yürürdü. İşte o zamanlarda dedemin kamburu
birden düzelir elindeki bastonu da aksesuar olurdu adeta, bu bir kaç yıl
sürdü, dedemi Gazi sıfatıyla okula çağırmaları onu ziyadesiyle memnun
ediyordu. Daha sonraları dedem bu davetlere icabet etmemeye başladı. Bir gün
çalıştırdığım kuaför dükkanına bir bayan öğretmen geldi bana dedem için
sitem etti. Ne olur sanki, Gazi dede okula gelse çocuklarla konuşsa,
bilgilendirse dedi. Dedeme öğretmenin söylediklerini aktardım.
- Gitmem.
- Ne olur gitsen ?
- Gitmem.
- Eskiden gidiyordun ya
- Eskiden gittiğim için gitmem
- Şimdide git
- Gitmem yav gitmem eee dede Atatürk'ü gördün mü?
- He gördüm na olacak ,Atatürk?ün gözleri mavi saçları sarı mıydı?
- He Atatürk'ün gözleri mavi saçları sarıydı bunumu demeye gitcem.
Bu öğretmenlerde iş yok. Adama soru sormasınıda bilmiyorlar. Hiç demiyorlar
ki dede topsuz, tüfeksiz nasıl savaştınız, yalın ayak nasıl yol yürüdünüz,
aç susuz, nasıl sağ kaldınız, yollardaki atların eşşeklerin pisliklerini
avucumuzla ufalayıp içinden arpa buğday tanelerini bulupda ağzımıza atıp
çiğneyip ölmemeye çalıştık. İşin zoru gerçek kimsenin umurunda değil.
Atatürkü gördün mü ? sarı saçlı , mavi gözlü mü ? gitmem yavrum gitmem.
Bende torpil bekleyip dedemin gideceğini sanan öğretmen büyük bir hayal
kırıklığıyla, hatta bana çatarcasına tekrar dükkana geldi.
- Dede yine gelmedi.
- Dedem her bayramda Atatürkü gördüğünü sarı saçlı mavi gözlü olduğunu
söylemekten pek tat almıyor hoca hanım, daha ciddi sorularla muhatap olmak
istiyor dedim.
Öğretmen cevapsız ve şaşkındı. Zaten o sonbaharda da dedem hakkın rahmetine
kavuştu... Dedemin tarih dağarcığı o kadar genişti ki , intihar ettiği için
bir hafta cenazesi kılınmayan padişahın öyküsünü daha sonra onu öldüren
pehlivanların itiraflarıyla intihar etmediği, öldürüldüğü meydana çıkınca
şeyhül islamın cenaze namazının kılınmasına müsade ettiği. Entrikalarla
görevden alınıp Selanik'e sürgüne giden padişahın hikayesi ve hepsi gerçek
yaşanmış olayları halk ağzıyla gören bilen anlatan dedemin aslında ne büyük
bir değer olduğunu çok iyi anladım.
O bir canlı tarıhti. O bir ayaklı ansiklopedi idi. Dedem aklıma gelince
neden acıdan burnumun direkleri sızlıyor şimdi anladınız mı?
Onu okumasını ve yazmasını bilmediğim için, oysaki dedemde her canlı gibi
doğdu yaşadı ve öldü.
RUHUN ŞAD OLSUN MEKANIN CENNET OLSUN DEDECİĞİM SANA FATİHALAR GÖNDERİYORUM
GAZİ KOVAN
YAZAN S.AYDIN
Mart 1921- İnönü Ovası
İnsanın iflahını kesen buz gibi bozkır ayazında Ethem
Çavuş?un sırtı üşüyor, avuçları ise kızgın mermi kovanlarına çıplak elle
dokunduğu için alev alev yanıyordu. Top atışı on sekiz saattir durmaksızın
sürüyordu ve bunca süreden sonra elleri neredeyse duyarsızlaşmıştı.
Sabit artmayan, ıstırap verici sayılmayacak basit bir sızlama gibiydi
sadece. Oysa her iki avucu da tamamen su toplamış ve kabarmıştı. Mart
ayazında esen poyraz, İnönü ovasından kalkan tozu düşmana doğru süpürüyor,
süvariler düşman hatlarına doğru, poyrazdan da hızlı hücum ediyorlardı. At
kişnemeleri, top gümbürtüleri, insan çığlıkları, tüfek sesleri, süngü ve
kılıç şakırtıları birbirine karışmış, Ethem Çavuş , 75 mm?lik topu
durmaksızın dolduruyor, her seferinde besmele çekip keşif kolundan
bildirilen menzillere kıyamet yağdırıyordu.
Artık otomatik hale gelmiş hareketlerde sandıktan mermi alıyor, topa
sürüyor, ateşliyor, boş kovanı çıkarıp ayaklarının dibindeki başka bir
sandığa atıyordu. O anda eline bir somun ekmek verseler, onu bile topun
mermi yatağına sürebilirdi.
Sandıkta kalan sondan üçüncü mermiyi aldığında bir an duraksadı. Merminin
üzerine bir çaput sarılıydı.Hareketlerini yavaşlatan bu saçmalığa söverek
çaputu sökerken avucuna kalem büyüklüğünde demir bir çubuk düştü. Çaputun ve
çubuğun anlamını çözmeye çalışırken sarı metalden mermi kovanına kazınarak
yazılmış yazıya gözü ilişti. Okumaya vakti yoku. Mermiyi topa sürüp
ateşledi. Demir çubuğu cebine, boş kovanı ise bu sefer sandığa değil yere
attı.Taarruza ara verdiğinde merakını uyandıran yazıyı okumak istiyordu.
Birkaç dakika sonra soğumuş olan kovanı kaybolmaması için yerden alıp
mintanının yakasından içeri attı.
Akşam ezanı vaktinde çarpışma durulmuş, mevzileri ileri, düşman hatlarına
doğru ilerletme emri gelmişti. Batarya komutanı, Ethem Çavuşa istirahat
verdi. Yarım saatlık istirahatta erler top arabasını çekerken o da yemeğini
yiyecek, namazını kılacaktı. İlk iş olarak boş kovanı çıkarıp üzerindeki
yazıyı okudu.
Kovanın üzerinde ? Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 26
Rebiyülahir 1339 ?İnönü? yazıyordu. Birinci İnönü savaşının en kızgın
günlerinden birinde düşülmüş not ve mermiyle gelen demir çubuk,İmalat-ı
Harbiye atölyelerinde çalışanların bir mesaj istediğini gösteriyordu.
Boşalan kovanlar Ankara?daki atölyelere yollanır, oradan tekrar doldurulup
cepheye dönerdi.
Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savaş tamamen durulmuş, birlikler
mevzilerine yerleşmişti.Ethem Çavuş, cebindeki demir çubuğu çıkarıp bir
köşeye oturdu. Ucu sivritilmiş çubuk, bakır ustalarının ?kalem? dedikleri,
metal üzerine desen oymaya yarayan keskin bir aletti. Eline yumruk
büyüklüğünde bir taş alarak hafif tıklamalarla kendi mesajını kovana kazıdı.
? Aksekili Ethem Çavuş 8. Alay 3. Tabur 1. Batarya 20 Recep 1339 ** İnönü?
**
Beş gün sonra Ankara Atölye?nin bir köşesinde cepheden gelen sandıkları açan
kalfa, tezgahlardan birinde harıl harıl çalışmakta olan ustaya seslendi.
Sesinde, eşi doğum yapmış adama bebeğini müjdeleyen ebenin heyecanı
vardı.?Kamil Usta! Müjdemi isterim ! Senin yavru cepheden dönmüş? Tüm
personel kalfanın ne söylemek istediğini anlamıştı. Kısa bir süre için işler
durdu. Hepsi sandıkların olduğu kısma koşturarak kovanın üstündeki yazıyı
okumak için toplandılar. Tabi bu şeref Kamil Ustaya aitti. Yüksek sesle
Ethem Çavuşun notunu okudu. Atölyede bir bayram havası esmişti. Tüm
çalışanlar, Kamil Ustayı yeni baba olmuş biriymiş gibi kutluyor, hayır
dualar ediyorlardı. Ustalar , iş tezgahlarından birinin başında toplandılar.
Kamil Usta kovanın ağzının eğilen yerlerini düzeltip özenle kapsülünü
yeniledi. İçine barutunu doldurduktan sonra yeni çekirdeği kovanın ağzına
oturttu. Mermi hazır olunca, Ethem Çavuşun kovanın içinde geri yolladığı
çelik kalemi yeni bir çaputla merminin üzerine sardı. Kundaklanmış mermiyi
şevkatle tutarak yeni doldurulan bir sandığa yatırdı. Çalışanlar hep bir
ağızdan ? Allah Kavuştursun? diyip işlerinin başına döndüler. Kamil
Usta,halen açık duran sandığa yatırdığı mermiye hüzünle bakıp ? Selametle
git aslanım. Allah muvaffak etsin. Çok bekletme bizi? dedi.
Kovan, Birinci İnönü savaşı sıralarında üzerindeki ilk notla Kamil Ustanın
eline geçtiğinde bu fikir doğmuştu. Karahisarlı Seyfi Çavuşun başlattığı bu
geleneğin süreceğinden emin değildi ; ama denemeye değerdi. Nitekim Aksekili
Ethem Çavuş umutlarını boşa çıkarmamıştı. Cephede patlayan her merminin
kovanı buradaki ustaların elinden geçtiğine göre bir aksilik olmazsa yeniden
görüşeceklerdi.
Eylül 1922- Ankara Birbuçuk yıl içinde kovan sekiz kere daha atölyeye
uğradı. Üzerindeki mesajların sayısı da sekize ulaşmıştı.Mesaj yazanların
sekizi de başka alay ve taburlardan farklı kişilerdi. Kovan her keresinde
atölyedekilere daha büyük bir coşku yaşatıyor, İstiklal savaşının her zorlu
durağından Ankara?ya barut,kan ve zafer kokusu taşıyordu.Türk ordusunun
İzmir?e girdiği gün Ankara?da bayram havası eserken kovan yeniden gelmiş,
ama bu sefer tüm atölyeyi yasa boğmuştu. Kovanın içinde, çelik kalemin yanı
sıra bir mektup ile bir tane de bakır künye vardı.
Kovanın üzerinde kazınmış dokuzuncu notta ; ? Karahisarlı Seyfi Çavuş 4.
Alay 2. Tabur 8. Batarya 12 Muharrem 1341 *** Banaz? yazılıydı.
Atölyedekiler mektubu açıp okumaya koyuldular; Bismillahi rrahmannirahim.
Selamün aleyküm gayretperver ustalar. Allah?a şükürler olsun ki mendebur
düşman kaçıyor. Muzaffer Türk ordusu beş gündür durup dinlenmeksizin kafiri
kovalıyor.Güzel İzmir?e, kalplerimizdeki imanımız kadar yakınız artık. İki
gün evvel Banaz?daki muharebede bataryamın çavuşlarından Seyfi, kalleş
düşmanın kurşunuyla şehadete ermiştir. Cenazesini sıhhiyecilere teslim
etmeden önce mintanının içinde bu kovanı buldum. Malumunuzdur ki vefat eden
neferin künyesi ailesine yollanır. Lakin beş gün önce Karahisar?ı ele
geçirdiğimizde, Seyfi Çavuşun ailesinin düşman tarafından katledildiğini
öğrendik. Bu kahraman Türk evladı kaderini yüreğine gömüp anacığını,
babacığını defnedemeden düşmanın peşine düştü. Üç gün sonra kendisi de
hakkın rahmetine kavuştu. Kovandaki yazılardan anladığım üzere bu topçu
neferin bir ailesi de sizler olmuşsunuz. Bu sebeple Seyfi Çavuşun künyesini
sizlere yolluyorum.Başınız sağ olsun.Hayır dualarınızı bizlerden,
Fatihalarınızı aziz şehitlerimizden esirgemeyiniz. Hakkın rahmeti üzerinize
olsun.Yüzbaşı Muhsin Talat. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 14 Muharrem 1341
Salihli? Mektup bittiğinde tüm personel ağlıyordu. Atölyeye bir ölüm
sessizliği çökmüştü. Hiç tanımadıkları halde iki satır yazıyla kardeş
oldukları Seyfi Çavuşun ardından Fatiha okuyup amin dediler. Amin işin
bahanesiydi. Ellerini yüzlerine sürüp çevrelerine belli etmeden gözlerini
silmekti dertleri. Oysa her biri bir diğerinin de ağladığını biliyordu.
Dışarıdan gelen neşe dolu marş sesleri bile kederlerini dağıtamıyordu:
İzmir?in dağlarında çiçekler açar
Altın gümüş orda sırmalar saçar
Bozulmuş düşmanlar sel gibi kaçar
Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa
Adın yazılacak mücevher taşa.
Kamil usta yutkunarak tezgahının başına oturdu. Kovanı yeniledi ama bu sefer
, minik perçinle Seyfi Çavuşun künyesini kovanın dibine çaktı. Yine her
zamanki merasimle mermiyi kundaklayıp sandığa yatırdı. Oysa o mermi bir daha
düşman mevzilerine gönderilmeyecekti.
Ocak 1923 - Ankara Savaşın bitmesinin ardından Ankara?daki mühimmat
depolarında sayım ve temizlik yapılıyordu. Sandıklar tek tek açılıyor,
mermiler sayılıp yeniden sandıklanıyor, kayda geçirilip daha tertipli bir
cephaneliğe gönderiliyordu. Teğmen Hamdi Vasıf, Kamil ustanın hazırlayıp
kundakladığı mermiyi buldu. Böyle bir anının - belki de yıllarca sandıkların
içinde kalmasına gönlü elvermedi. Ciddi bir suç işliyor olmayı göze alıp
mermiyi evine götürdü.Niyeti, ömrünün sonuna kadar mermiyi bir anı olarak
saklamaktı. Öyle de oldu ; ama mermi bir kez daha kullanıldıktan sonra Hamdi
Vasıf?ın evinde, camekanlı konsolun içindeki yerini alacaktı. Üstelik
teğmen, bir tesadüf eseri merminin hikayesini öğrenecek, bu hikayeyi
hatıratında yazacaktı.
29 Ekim 1923 - Ankara Teğmen Hamdi Vasıf Ankara kalesine çıkan dik
sokakları koşarak tırmanıyordu .Soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı.
Surlara ulaşınca 75 mm?lik toplardan birinin yanına koştu. Yarım saat önce
20:30 sıralarında meclisten, cumhuriyetin ilan edildiği duyurulmuştu. 101
pare top atışıyla cumhuriyet kutlanıyordu ve Seyfi Çavuş?un mermisi bu
şöleni kaçırmamalıydı. Yetmiş, belki de sekseninci atışta topçuların yanına
ulaşabilmişti.Yüzbaşı Muhsin Talat?ın yanına giderek sert bir asker selamı
verdi.
? Hamdi Vasıf Edirne! Bir maruzatım var komutanım? Yüzbaşı sorar gözlerle
subaya bakıyordu. ? Evet teğmenim? sizi dinliyorum? Teğmen, üniformasının
içinden mermiyi çıkarıp yüzbaşıya uzattı. ? Yüzbirinci pareyi en çok bu
mermi hak ediyor komutanım. Müsaadenizle bu şerefi ondan esirgemeyelim?
Yüzbaşı Muhsin Talat gözlerine inanamamıştı. Sevinç gözyaşlarını tutamadı.
Hamdi Vasıf?a defalarca teşekkür ediyor, çevresindeki askerlere mermiyi
sökebileceği bir iki alet getirmelerini emrediyordu. O kadar heyecanlanmıştı
ki neredeyse aralarındaki rütbe farkına bakmaksızın genç teğmenin ellerini
öpecekti.
Mermiyi alıp çekirdeğini dikkatlice çıkardı. Kovanın tepesine bir bez
parçası tepip iyice sıkıştırdı. Subay şapkasını çıkarıp surun üzerine koydu.
Mermiyi şapkanın içine yatırdı. Toplar atışlara devam ediyordu.
82,83...97,98,99...On dakika sonra, atışları sayan çavuş ?Yüzüncüyü attık
komutanım? diyince, Muhsin Talat, kovanı topun yatağına kendi elleriyle
sürerek ateş emri verdi. Subayların kılıçlarını çekerek selamladığı o son
top sesi Ankara?nın her duvarından yankıyıp dört yıllık İstiklal Savaşının
tüm hikayesini anlatmıştı sanki. Rütbe ve mevkilerine bakmaksızın topun
başındaki tüm askerler kucaklaşarak birbirlerini kutladı. Son olarak Yüzbaşı
Muhsin Talat ile Teğmen Hamdi Vasıf sarıldılar. Kovan ayaklarının
dibindeydi. Yüzbaşı eğilip saygıyla kovanı yerden aldı. Avuçlarının
yanmasına aldırmadı bile. Hamdi Vasıf, yüzbaşının kovanı biliyor olmasına
şaşırmıştı. Muhsin Talat, sorar gözlerle kendisine bakan genç subaya
ötedeki, üzeri son baharın son kır çiçekleriyle ve iki küçük Türk bayrağıyla
süslenmiş masayı işaret etti. ? Gelin teğmenim. Bizim çocuklar çay demlemiş.
Çay içip sohbet edelim. Size kovanın hikayesini bildiğim kadarıyla anlatayım
ve sizin hikayenizi dinleyeyim? Dört gün sonra kovan,Millet Bahçesinde bir
tahta masanın üzerindeydi ve çevresinde üç adam oturmuş sohbet ediyorlardı.
Yüzbaşı Muhsin Talat, Teğmen Hamdi Vasıf ve Kamil Usta. O gün aralarında bir
karar aldılar. Kovanı her yıl cumhuriyet bayramında değiş tokuş etmek üzere
nöbetleşe saklayacaklardı. Kovanın nihai sahibi, içlerinden en son ölen kişi
olacaktı. 1936 yılında Kamil ustanın ve 1942 yılında Muhsin talat?ın vefat
etmesiyle kovan Hamdi Vasıf Gazikovan?a kaldı.
1934?deki soyadı kanununda bu üç adam da ?Gazikovan? soyadını almışlar,
kovanın aracılığıyla isim kardeşi olmuşlardı. Aralarındaki ülkü kardeşliği
ise zaten yadsınamazdı. ? Kovan? sözcüğü insanlarda ? Kovalayan? anlamını
çağırıştırıyordu. Bu yüzden üç adam da soyadlarının anlamını sorana
sormayana, hikayeyi heves ve gururla anlatıyorlardı.
Temmuz 2005 - İstanbul Gazikovan ailesinin evi ?Aloooo! İyidir kanki yaa
nolsun! Siz ne ayardasınız? Bizim valide sultan akşam iş çıkardı başıma...
Taşınıyoruz ya; bodrumdaki öteberiyi toplayacakmışım. Bir sürü ıvır zıvır
var.Bir hurdacı çağıralım dedim dinletemedim... Ya ! Gelirim gelmesine de
annem yaratık gibi dikilmiş başıma hareket çekiyor... Tamambaba. Araşırız.
Baaay ! Evin 20 yaşındaki oğlu Sertan telefonu kapatıp annesine ters bir
bakış fırlattı; ? Ne var yaa? Ne kaynaşıp duruyon.?
? Doğru konuş yırtarım ağzını. Bodrumu toplamadan hiçbir yere gidemezsin?
? Tamam yaa! Toplayacağız işte? ? Hadi sallanma?
Sertan karanlık ve nem kokan bodrumun ışığını yakıp ayaklarının dibinde
yığılı karton kolilere sıkı bir tekme savurdu. Nereden başlayacağını bilmez
bir halde kolilere bakarken bir tanesini sinirle tepetaklak etti. en
Koliden dökülenlerin en üstünde sedef kakmalı ahşap bir kutu gözüne çarptı.
Kutuyu açıp içindeki kovanı çıkardı. Bir süre üstündeki Osmanlıca yazıları
inceledikten sonra kutudaki meşin kaplı defteri eline aldı. Mürekkepli
kalemle muntazam bir yazıyla doldurulmuş defteri okumaya koyuldu.Neyse ki
defterdeki yazılar Latin alfabesiyle yazılmıştı. ? Evlatlarım, torunlarım!
Bu kovan şanlı bir tarihin tezahürüdür. Üzerinde yazanları yeni alfabemizle
bir arka sayfaya not ettim. Bu defterdeki hikaye ve kovan, sizlere intikal
ettirdiğim en kıymetli mirasımdır. Sakın ola ki yitirmeyin ve
satmayın.Kıymet bilmezlerin himayesine vermeyin. Gerekli hürmeti ondan
esirgemeyin. Evinizde, vatan kadar kutsal yegane varlık varsa o da bu
emanetimdir. Hakkın rahmeti ve inayeti üzerinize olsun.Babanız, dedeniz,
Emekli Albay Hamdi Vasıf Gazikovan. 29 Ekim 1953? Hamdi Vasıf ve eşinin 1956
yılında bir deniz kazasında ölmelerinin üzerine eşyaları , acılı aileye
yardım etmek isteyen konu komşu tarafından toparlanıp oğulları Şerif ve
kızları Hamiyet?in evlerine götürülmüştü. İşe yarar eşyalar iki evde
kullanılırken, kutuların çoğu yıllar boyu hiç açılmamış, bodrum katlarda
nerdeyse çürümeye terk edilmişti.Babasının kovan hakkındaki hikayesini
defalarca dinlemiş olan Şerif Bey, bir yığın eşyanın arasından bulup
çıkarmaya üşenmiş, her aklına geldiğinde bir sonraki sefere ertelemişti.
Lakin kovan gün yüzüne çıkamadan Şerif bey de Hakkın rahmetine kavuştu.
Ardında hikayeyi önemsemeyecek kadar az bilen iki evlat bırakarak. Hamdi
Vasıf?ın en değerli mirasına elli yıl sonra ilk dokunan, torununun çocuğu
Sertan oldu. Genç adam loş ışıkta defterin sayfalarını hızlı hızlı çevirerek
her sayfadan birkaç cümle okudu. Defterde yazılanlar çok da ilgisini
çekmemişti.
O sırada çalan cep telefonunu yanıtladı; ?Alooo!...... Hadi yaa! Mega Fikir!
............. Tamam moruk.Kızlardan kimler var? ........................
Uff! Kadroya bak! Pelin?e dokunanı yakarım bilmiş olun? Elindeki kovanla
defteri duvarın dibine doğru fırlatıp bir küfür savurdu ? Ulan başlarım
kovanınadaaaa, defterine deee! ? Söve saya merdivenleri çıktı. Annesinin
bağırtılarını kulak arkası ederek kapıyı çarpıp kendini sokağa attı.
Alemlere akmaya gidiyordu. Bir hafta sonra hammallar Gazikovan ailesinin
eşyalarını Sarıyer?deki yeni evlerine indirirken,Maltepe belediyesinin
temizlik işçileri ise boş evin önündeki karton kutuları çöp arabasına
yüklüyorlardı. Aracın hidrolik presi tıslayarak kutuları hazeye
sıkıştırırken yükselen çatırdılar, bir milletin kadir bilmezliğine yakılmış
ağıt gibiydi. Çatırdayan, kovanın sedef kakmalı tabutu değildi tabiiki.
Cumhuriyetin yitirilen ruhuydu. Mustafa Kemal?in tüm kötülükleri , cehaleti,
geriliği ve aczi içinde hapsedip kilitli bir şekilde milletine emanet ettiği
Pandora kutusuydu. Çeyrek asır süren bir diriliş efsanesinin, yarım asır
daha sonra gördüğü muameleye isyanıydı. Ve hatta, Sertan?ın yaşındayken
şehit olan Karahisarlı Seyfi Çavuş?un kemikleriydi.
Sevgiyle kalın...
SİYASET
YAN GELİP YATMA YERİ DEĞİLDİR
HABER: A. GÖNÜL
PALALAR
Türkiye savaş ya da savaş
tehditleri ile küresel ve bölgesel güçlerin proje
uygulama alanlarının yoğun olduğu kritik bir coğrafyada yer alıyor.
Tarihsel, kültürel bağlar ve uluslararası ilişkiler bu geniş bölgede
Türkiye? ye önemli sorunlar ve sorumluluklar yüklüyor. Dolayısıyla
konjoktörü ve iç dinamitler hesaba katıldığında ?güvenlik? boyutu bir adım
daha öne çıkıyor. Güvenlik mi, özgürlükler mi tartışmasının girdabında
boğulmadan, güvenlik meselesinin en önemli ayağı olan gazilik kavramını
yeniden tahlil etmenin zorunluluğu önümüzde büyük bir sorun olarak duruyor.
Özellikle aysbergin görünmeyen yüzüne yani gazilik meselesinin özüne inmenin
de vakti geçiyor. Sığ tanımlamaları raflara koyup, bilgi eksikliğinden
kaynaklanan algılamaları bir yana bırakıp, soruna derinliğine bakmamız,
diğer bir anlamda fotoğrafın bütününü görmemiz güvenlik boyutunu yakından
ilgilendiriyor.
Klasik Gazi Tanımını Genişletmeliyiz
En önemli hastalıklarımızdan biri belki de en büyük illetimiz ?kolaya
kaçmak? yani çok konuşmak ama hiçbir şey söylememek. Elbette hamasetin, ağır
bunalım sürecinde özellikle dozunu ayarlayarak gündeme getirilmesi, topluma
umut vermek açısından etkilidir Ancak yeterli değildir. Kahramanların
destanları işlenirken, gereken sevgi, saygı ve onlara yaraşır hayat
seviyesinin tesis edilip edilmediği sorunu, aysbergin görünmeyen yüzü olarak
açığa çıkar.
Ulusal medyanın gündemine gelmeyen konulardan biri gazilik meselesidir. Tek
yanlı bir bakış açısıyla değerlendirilen bu yüce değer hangi duruşu
sergilemektedir yanlı şanlı medyamızda.
Peki medyanın gündemine derinliğine gelmeyen ya da getirilmeyen gazilerin
sorunu yok mudur? O nedenle mi medya ilgisiz kalmaya devam etmektedir?
Yoksa reyting kaygısı mı hissetmektedir? Gazilerimizin sorunları Demokles?
in kılıcı gibi başımızda sallanmaktadır. Biz ilgisiz kalsak bile, yukarıdan
bizi izlemektedir.
Vazife Malülü Gaziler... Terörle Mücadele Gazileri... Ya da kısaca
Gaziler... Bu başlık ile mercek altına aldığımız Gazi Polislerin dramı,
devletin vefasızlığını belirleyen hükümetlerin konumu ve de muhalefet
partilerinin suskunluğu akıl alacak nitelikte değil.
Yaygın ve resmi görüş; Türkiye? nin İstiklal Harbi, Kore Savaşı ve Kıbrıs
Barış Harekatı olmak üzere 50 bine yakın gazisi olduğunu ileri sürmekte.
Hatta halk arasında ?Gazi mi kaldı?? sorusunu ortaya atacak kadar etkili.
Şunu sormak gerekiyor; Terörle Mücadele Gazileri yukarıdaki sayıya neden
dahil edilmiyor? Aslında yanıt olarak onlar ?vazife malüllü? statüsünde.
Nüfusu milyonlara ulaşan terörle mücadele gazileri ve aileleri bu
yaklaşımdan mumnun mu? Görevini yaparken sakatlanan bir marangoz, oto
tamircisi de vazife malülü sayılıyor. Nasıl ayrımında olacağız; terörün
kurşunlarına, mayınına, bombalarına hedef olan askerin, polisin, öğretmenin,
köy korucusunun ve diğer kamu görevlisinin? ?Vazife malülü? sıfatını
yakıştırmak onları tanımamıza yeterli olacak mı?
Gazi Ünvanı Almak Zor
?Vazife Malülü? kavramı Terörle Mücadele gazileri tarafından benimsenmedi.
Üstelik bu yaklaşım manevi bağlamda gazileri üzdü. Malul sıfatı değil , gazi
ünvanını kendilerine uygun görmektedirler.
? Bununla idare etsinler, daha ne verilecek, savaş mı var?? diyebilirsiniz,
ancak şu gerçeği hesaba katmalısınız; savaşmak, savaşın acı gerçekleriyle
tanışmak, kan ve barut kokusunu solumak, eve döndükten sonra normal yaşama
uyum sağlamak kolayca göğüslenebilecek bir duruş değildir. Üstelik terörle
mücadeleden kaçmak için her türlü girişimde bulunanları da unutmamalısınız.
Hayat güzeldir,sırça köşkte deri koltuklardan emir ya da talimat vermek,
aysbergin görünmeyen yüzünü görmenizi engelleyebilir.
Gerçekten Türkiye?de gazi sanını almak deveye hendek atlatmayla örtüşüyor.
Önce bir avukat tutmanız gerekiyor, sonra Ankara?yı arşınlamanız ve 2-3 yıl
beklemeniz prosedür olarak karşınıza çıkıyor. Doğaldır ki , bunula da
kalmıyorsunuz; gazi sanını aldınız ama yıllar sonra bir mevzuatla iade
edebilirsiniz ya da elinizden alabilirler. Tazminat davalarında bunun
örnekleri görülmekte. Önce gaziye nakti tazminat ödenir, sonrasında ? fazla
oldu faiziyle geri ödeyin? denilebilir. Hazırlıklı olmalısınız bu tip
trajikomik uygulamalara.
Konunun bir başka açılımıda şu; bazıları gazi ünvanını alırken büyük bir
çoğunluk ise havasını...
Evet polislerin bir bölümü gazi ünvanını alamadı. Alanlarından geleceği
şüpheli, iade edebilirler. Emekli Sandığı? nda bir yetkili ?1200 polis bu
ünvanı aldı ama yanlışlık oldu, gereken yapılacak? diyor.
Dolayısıyla gazi ünvanı almayı bekleyen gazi polisler için ?fazla
ünitlenmeyin? deniliyor.
Anayasanın 61. maddesi böyle mi işletilecek?
Savaş tarlasına gönderdiğimiz kahramanlarımızı gazi olarak tanımamayı mı
sürdüreceğiz?
Gazi Ünvanı Almanın Ölçüsü Nedir?
Türkiye? de Gazi olmak için savaşmak yeterli değil. ASALA Ermeni Terörü
????? diplomatımızı şehit etti. Pek çok diplomatımız da yaralandı. Neden
onlara Gazi diyemedik? Fransa sözde soykırım politikasında aptallık yapınca
sokağa döküldük. Ama çuvaldızı kendimize batırıp ?gazi diplomatları? gündeme
getiremedik.
Gazilerin sessiz duruşu vicdanlarda yara açmıyor mu? Kaderlerine terkedilişi
rahat uyku sağlıyor mu? Bakınız Terörle Mücadele? nin Gazi Polisine... Gazi
ünvanını hak eden polislerimizin hukuk mücadelesine kulak veriniz.
Emniyet Teşkilatı Sağlık Yönetmeliği? nin 4. Bölümün de yer alan 17.
Maddesi: ?Emniyet teşkilatında, bütün hizmet sınıflarında görev yapan
personelden görevleri sırasında veya görevlerinden dolayı uğradıkları kaza
veya saldırı sebebi ile ya da görevinin sebep ve tesiri ile yaralanan veya
sakat kalanlar ile bir meslek hastalığına yakalananlar...? denmektedir. Bu
duruma girenlere tedavi bitiminde son durumu bildirir kurul raporu
aldırılır.Daire başkanlığınca sağlık kurulu raporları incelenir tüm hizmet
sınıfları için kişinin hastalığının hangi sağlık dilimine girdiği
kararlaştırılır.
Emniyet sınıfında bulunan personel için pedikiyatrik hastalıklarda hastalık
branşlarının sınıflandırılmasındaki B veya C, diğer hastalıklarda B,C veya D
dilimi sağlık şartlarına sahip olanların İDARİ POLİSLİĞİ, psikiyatri
hastalıklarda D, diğer hastalıklarda E dilimi sağlık şartlarına sahip
olanların ise görevlerini yapamayacağı görüş bildirenlerde gerekli işlemleri
uygulamak üzere personel daire başkanlığına gönderilir.
Emekli Sandığı malüllük tanımını 5434 sayılı kanunun 44. maddesinde
açılıyor: Em. Sandığı Md 44 her ne sebep ve suretle olursa olsun
vücutlarında hasıl olan arızalar ve düçar oldukları tedavisi imkansız
hastalıklar yüzünden vazifelerini yapamaz ... duruma giren iştirakçilere (
MALÜL) denir ve haklarında bu kanunun malüllüğe ait hükümler uygulanır DER!!
Peki malüllüğü nasıl tesbit ediliyor? İlgili kanunun 50 maddesi konuya
açıklık getiriyor: ?Emekli sandığı Madde 50 : ?İştirakçilerin her çeşit
malüllükleri ve ihtisasa taallük eden hastalıklar kuruluşu tam olan
hastanelerin sıhhi heyetlerinin raporu ile belirtilir.?
Görüldüğü gibi konu net ve açık; herhangi bir rahatsızlığınızı belgeleyecek
teşekküllü bir hastane raporuna sahipseniz, Emekli Sandığınca ?MALÜL? kabul
ediliyorsunuz.
5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunun 18. Kısım Harb Malüllüğü madde 64? ü bir
kez daha hatırlayalım:
Madde 64 - (Değişik: 18/1/1979 - 2177/1 md.) Vazife malüllerinden bu
malüllüklere;
a) Harpte fiilen ateş altında,
b) Harpte, harp bölgelerindeki harp hareket ve hizmetleri sırasında, bu
harekat ve hizmetlerin sebep ve etkileriyle,
c) Harpte veya harbe hazırlık devresinde her çeşit düşman silahlarının
etkisiyle,
ç) Askeri harekatı gerektiren iç operasyon ve sınır hareketleri sırasında,
bu hareketlerden sebep ve etkisiyle,
d) Barışta ve olağanüstü hallerde, emir ve görev ile uçuş yapan uçucularla
hangi meslek ve sınıftan olursa olsun emirle görevli olarak uçakta
bulunanlardan uçuşun havadaki ve yerdeki sebepleriyle ve yine emir ve görev
ile dalış yapan dalgıçlarla, hangi meslek ve sınıftan ollursa olsun emirle
görevli olarak deniz altı gemisinde veya dalgıç kıtasında bulunanlardan
denizaltıcılığın veya dalgıçlığın çeşitli sebep ve tesirleriyle,
e) Anayasanın 66 ncı maddesi veya Türkiye? nin taraf olduğu uluslararası
andlaşmalar uyarınca yabancı ülkelere Türk Silahlı Kuvvetleri gönderilmesini
gerektiren durumlarda, birliklerin bulundukları yerlerden hareketlerinden
itibaren yurt içinde, yurt dışında, yabancı ülkelerde veya yurda dönüş
sırasında, uğramış olan muvvazzaf ve yedek subay, astsubay, uzman jandarma
çavuş, uzman çavuş, erbaş ve erler (gönüllü erler dahil) ile Türk Silahlı
Kuvvetlerince görevlendirilen sivil iştirakçilere ve T.C. Emekli Sandığına,
Sosyal Sigortalar Kurumuna, Bağ-Kur? a ve çeşitli sandıklara tabi olmayan
sivil görevlilere de ayrıca (Harp malülü) denir.
Sonuç olarak da, savaşmış değerli kahramanlar gazi kabul edilip, gazi maaşı
bağlanır.
Neden Gazi Polisi Tanımıyoruz?
Gaziler Dergisi, gazi polis ünvanını alamayan polislerin yaşadıkları dramı
gündeme taşımaya çalışıyor. Devlet adına görev yapmış ve bu uğurda kanını
akıtmış polislerimiz gazilik haklarından Emekli Sandığı tarafından mahrum
ediliyor. İstiklal Gazisi Polisleri tanıyan, onları İstiklal Harbi Madalyası
ile taltif eden ilk meclisden bu yana meclis ne yapıyor, bugünkü meclis bu
konuda neden sağır kalıyor?
Bir avuç polis, öncülük ederek Emekli Sandığı? na karşı bir hukuk mücadelesi
başlatmak istiyor. Belki bugün güçleri, destekçileri yok. Ancak azimli bir
kararlılıkları var. Onların gerçek öyküsünü dinleyelim.
?Bizler Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından resmi yazı ile gönderilmiş
olduğumuz tam teşekküllü Ankara Eğitim Araştırma Hastanesinden
rahatsızlığımızdan dolayı Aktif polislik yapamaz raporumuz vardır. Bizlere
bu hastanenin 12 veya 15 hekiminin ortak kararı ile bu rapor verilmiştir ve
Emniyet Genel Müdürlüğüne gönderilmiştir. Genel müdürlüğümüz ve Emekli
Sandığı arasında aktif olarak yazışmalar başlanmıştır. Emekli Sandığı ile
birinci ayında bizlerin emeklilik işlemlerinin başladığına dair ilgili
telefonlardan bilgilendirildik.
Emekli Sandığına evraklarınız 4 ay öncesinden ( bu tarihten) gönderilmiş ve
işlemlerimiz başlamış olmasına rağmen ilk zamanda Emekli Sandığı ilgili
numaralarını arayarak işlemlerimizi takip ediyor idik. Aldığımız ilk
bilgiler Emekliliğiniz onaylandı, işlemleriniz masalarda dolaşıyor en son
malüllere aylık bağlama servisine gönderildi diye Emekli Sandığı ilgili
sekreteryasından ve Emekli Sandığı web sitesinden takip ediyor idik.
14-08-2006 günü son görüşmemizde ise ilgilisekreterlikten malül kabul
edilmeyip dosyalarımızın iptal edildiğine dair bilgiler edindik.
Böylesine bir kurumun devlet adına görev yapmış ve bu uğurda kanını akıtmış
gazi sayılmış insanlar ile oynamaya , dalga geçmeye haklarının olmadığını
vurgulamak isterken olayın bizleri daha da yıpratmış olduğunu bilmenizi
isterim.
Emekli olduğumuz haber ile tüm yaşamımızı ona göre kanalize etmiş iken
yeniden yeni bir düzen ve yaşam standardı arayışına girdik ve tüneline
sokulduk.
Emekli Sandığı 4 ay süren işlem yapmama sürecinde hangi amacı güttüler,
bizde anlamış değiliz. Bu otomasyon sisteminde bu kadar hantal ve yavaş
işleyen bir kurumun olmadığına inanıyor amaçlarının farklı olduğunu
düşünüyoruz.
Dağda bu vatan için mücadele etme ile masa başında hiçbir şey yapmadan
oturmanın arasındaki farkı şimdi daha iyi anlıyoruz.
Bizler hak ettiğimiz hiç bir şeyi istemiyoruz. Bizler diğer gazi olmuş
arkadaşlarımız (B) maddesine göre şu ana kadar uygulanmış olduğu Em.
Sandığının uygulamalarının (hiçbir kanun,yönetmelik) değişmediği halde diğer
arkadaşlarımızla aramızda bir fark olmadığını onlarında bize emsal olduğunu
düşünerek Anayasanında eşitlik ilkesini düşünerek uygulamanın (Bizim
dosyalarımıza uygulanan anlamsız ve daha önceki kararlarla çelişen)
kaldırılarak hakkımızın iadesini talep ediyoruz.
Bizler vazife malülü olduğumuzu Emekli Sandığının şu anki
kanunları,uygulamaları, Emekli Teşkilatı sağlık yönetmeliği değişmediği için
kalben haklı olduğumuza inanıyoruz.?
Hak Çiğnemek En Büyük Adaletsizliktir
Bir yandan polislerin gazilik haklarını görmezden geleceğiz, diğer yanda
hak, adalet işinde onlardan sağlıklı görev bekleyeceğiz. Bu ne yaman
çelişkidir.
Gazilik ünvanı alamayan polisler, görev esnasında yaralanmış; raporlar
ateşli silahla yaralanma tesbiti yapmış, valilik emriyle görevlendirilmiş
olmalarına rağmen onları gazi olarak tanımıyoruz. 3713 sayılı Terörle
Mücadele Kanunu kapsamında değerlendirme yapmıyoruz, hatta haklarını ve
gazilik ünvanlarını vermeyerek ?ADALETSİZLİK? yapıyoruz.
Kulak verelim onlara, ama titizlikle, ciddiyetle...
?Yaralandığımızı belgeleyen valilik onayı, 2330 sayılı Nakti tazminat
tutanağı, Cumhuriyet savcısının açmış olduğu dava(vb) resmi evraklar ile
sabittir ve bunların tamamı Emekli Sandığı tarafından istenmiş ve
dosyalarımızda da mevcuttur. Bunlar bizim gazi olduğumuzun resmi
belgeleridir. Bunları kimsenin yok sayması haddine değildir.
Sizlerden istediğimiz , bizleri gazi olarak görmeniz. Şu ana kadar uygulanan
kanun ve yönetmeliklerin diğer emsal arkadaşlarımıza uygulandığı gibi
bizlerede uygulanması hakkının onanmasıdır.
Bizler bu vatan için çalışır iken kanımız aktı , cadde ve sokakta koşarken
veya gezerken değil. Bir bedel ödedik şimdi sıra sizlerde .
Bizler çalışıyor olabiliriz ama vücudumuzdaki parçalar her yıl geçtiğinde
bizlere daha çok yük bindiriyor. Bizlerden bir parçalar alınmış olsa idi bu
talebimiz olmaz idi. Ama gördüğümüz tedavilerde alınmadığı için mecburen bu
parçaları taşımak zorundayız. Tedavimiz sadece ağrı kesiciler ve kas
gevşeticiler olmuştur. Ağrı kesiciler içmekten bu ilaçları kullanmaktan
vücudumuza hergün bu kimyasal maddeler almamız gerektiğinden gün geçtikçe
vücut bütünlüğümüzün bozulduğunu ve diğer organlarımızında zarar gördüğünü
hisseder hale geldik. Bizlere yazık değil mi?
Bedenlerinde taşıdıkları Terörle Mücadelenin kurşunları... Ya yüreklerinde
taşıdıkları... Haklı olarak şunu soruyorlar; ?Düşünüyoruz da bizleri
ilaçlara mahkum bırakarak, ?ADİ MALÜL? mü yapmak istiyorlar??
Emekli Sandığı Kanun Yeterli Değil
Kanun ortada, belgeler önlerinde ne bekliyorlar, hangi mantıkla gazi
polislerin haklarını gasp ediyorlar? Acaba mağdur gazi polisleri çağırdılar
mı, onları dinlediler mi, yüzyüze görüştüler mi? Ali kıran, baş kesen bir
tavırla gazi polislerin dosyalarını iptal eden Emekli Sandığı yetkilileri
nereye koşuyor? Hastayı görmeden karar veren hekimlik müessesesi ve anlayışı
tartışılmalıdır.
Kulak Verelim Gazi Polise
?Bizleri ilaçlara mahkum bırakarak acaba düşünüyorum bizleri Adi malül
yapmak mı amaçları?
Sizlerden şunu sormanızı istiyorum Emekli Sandığı kendi kanunu ile çalışırsa
, kanunda yazılı olan heyet raporunu hiçe sayarak; Bizleri hiç yanlarına
çağırmadan, görmeden, incelemeden, yüzyüze konuşmadan kendi içerisinde
oluşturduğu birkaç doktordan oluşan kişiler kendilerince insanların geleceği
ile ilgili hayali görüntü çizerek insanların geleceğini ilgilendiren şimdiye
kadar vermiş oldukları kararların tam tersi bir kararla dosyalarımızın
iptalini istiyorlar. Hastasını görmeden karar veren böyle bir hekimlik
müesesesi veya anlayışı varmıdır?
Ayrıca bahsettiğim gibi tam teşekküllü hastaneden rapor isteyeceksiniz sonra
iki üç kişi bunları iptal ettik diyeceksiniz bu kendi kurumunuzla bile
çelişiyor,belkide hiç bilmiyorlar.
Dilerim ilgili yerlere ulaşır sıkıntılarımızı sizlerle paylaşır ve saygılar
sunarım.?
Bir kez daha Emekli Sandığı Yetkililerini uyarıyoruz; dinleyin, gazi polisin
derdine deva bulacak kurum sizsiniz.
?Ben üç,beş sene önce yaralandım vücudumda mermi kaldı bazı
rahatsızlıklarımın devam etmesi sonucu emekli olmak istediğimi 2005 yıl
sonunda beyan ettim istenen evrakları eksiksiz olarak tamamladım;
(kendilerinin belirlediği hastaneneden aldığım aktif polislik yapamaz
raporuda dahil)
Geçen süreçte emekli sandığı tarafından kabul edildiği söylendi bir süre
sonra tekrar reddedildiği bildirildi. Benim de durumumu gösteren (B4)
maddesinden yıllarca birçok insan emekli oldu kanun ve yönetmelikler
değişmediği halde biz olamadık. Daha önce bizim gibi geçici mallüllüğü
olanlar kurul tarafından sürekliye çevrilirken ve emekliye ayrılırken şimdi
bize çok farklı muamele yapılmaktadır. Terörle Mücadelenin çok önemli olduğu
günlerde böyle hassas kararların keyfi şekilde alınmasını anlamıyorum ve
haksız buluyorum. Sorunumuzun çözümüne yardımcı olmanız dileğiyle. Bizleri
anlayan ve destekleyen birçok insan olduğuna inanıyorum.
Yıllarca kapımızı hiç kimse çalmasada, gazilik sanı bize verilmesede,
anamızın ciğerinin nasıl yandığını kimse bilmesede biz dimdik ayaktayız...
En ön safta hep koşarız VATAN CANIM SANA FEDA.?
Son söz; Ey Hükümet, Ey Meclis kalk uyan! Gazi Polisine Sahip Çık
GAZİ OLMAK SUÇMU?
Ben geçen sene
teröristlerle girdiğim çatışmada yaralandım. Hala ameliyat
olucam. Tedavimle uğraşıyorum. Malülen emeklilik için Ekim 2006?da rapor
aldım. Ancak hayal kırıklığına uğradım. Emekli sandığı gazi polislerin
emekliliğini iptal etmeye başlamış, sağlık karnelerini bile iptal etmişler.
Halen de; emeklilik iptal işlemleri devam ediyor. Vazife malüllüğü sağlık
yönetmelğine göre 6. ve 5. dereceden emekli olanların emekliliği ve gaziliği
iptal oluyor. Hepsi perişan. Benim de halimin ne olacağı belli... Bizler
güneydoğuda halen ne için görev yapıyoruz. Bugün Leyla Zana bile emekli
maaşı alırken bizim suçumuz devletimizi çok sevip kendimizi feda etmek mi?
Bu bir terörist zihniyetliler kadar bile bizde haysiyet bırakmadılar. Beni
teröristin vücuduma isabet ettirdiği 7 kurşun öldürmedi ama devletin bizlere
karşı bu tutumu gerçekten öldürecek. Bölücü zihniyetli adamlar sözde köyde
koyunu öldü, ağacı kesildi, kerpiç duvarı yıkıldı diye devletle masaya
oturup veya hukuki yoldan milyarlarca para alırken, dağdaki teröristlere her
gün yeni bir af çıkıp, dağdan inip de siyasete girmeleri için çağrılar
yapılırken, bize yapılan bu muamele hak mı? Bir terörist kadar bile hakkımız
yok. Ben hala sağlık sorunlarım için ameliyat olmak için kendi gayretimle
uğraşıyorum. Bu duruma o kadar çok üzülüyorum ki yığılıp kalıcam. Sonra
ailem aklıma geliyor. Zaten onlar vurulduğumdan beri yeterince acı çekti.
Eşim hala psikolojik ilaç kullanıyor. Oğlum diğer çocuklar gibi değil. Oğlum
futbol oynayacak yaşta benimle oynamak istiyor, ben oynayamıyorum. Bunun ne
demek olduğunu biliyor musunuz? Oğluma yapacak açıklama bulamıyorum. Bu
devlet için vurulmak, canını ortaya koymak, polis olmak mı suçumuz? Bundan
sonra canımızı, namusumuzu, malımızı feda ettiğimiz polisler,
meslektaşlarına yapılan bu muameleyi görmeyecekler mi? Onlar ne düşünüp
nasıl görev yapacak? Biz nasıl görev yapabileceğiz? Polislerin gazilikten
emekliliği ile ilgili yönetmeliği jet hızıyla değiştirmeye çalışıyorlar.
Konuyla ilgili emekli sandığında toplanıyorlar. 10 günde çıkacakmış.
(Terörle mücadele yasası bu kadar hızlı çıkmadı!..) Ancak başkalarının
bakımına muhtaç veya buna yakın derecede olanlar emekli olabilecekmiş. Senin
bedeninde kurşunların kalması, ağrıların olması, doktora bağlı yaşaman,
sakat kalman, aksayarak yürümen, ayakta bekleyememen, geceleri ağrıdan
uyuyamadan acilde sabahlayıp, sabah göreve devam etmen, çatışma ve vurulma
anını her gür rüyalarında yaşayan, psikolojik bozukluklarının olması, her
göreve gidişinde eşinin; ve oğlunun yine vurulacakmı endişesi, oğlunun ?
baba sakın bir daha vurulma, ölme demesi? veya annesine ?babamı gene
vuracaklar mı? deyip korkudan ağlayarak uyuması,her ambulans sesinde ?bu
ambulansta yine babamı mı götürüyorlar? diye sorması,sağlık durumu iyi
olmamasına rağmen tam görev beklenmesi, hatta inanamıyacaksınız ?benim için
mi vuruldun kardeşim? cümlesine mağruz kalarak sağlık şartların gözetilmeden
çalıştırılman, çocuğunla beraber futbol oynayamamak, onunla çarşıya gezmeye
çıkamadığın halde, aç kalmamak için çalışmak zorunda kalmak, bu durumdan
dolayı kafayı yiyeceğin halde ailen ve çocuğun için kendini sıkman,
dayanacak gücünün kalmaması, yaşarken ölmenin hiç bir anlamı yok.
Gerekirse canımızı alın ama ailemize dokunmayın. Onların günahı ne!.. Bir
çok sebebin hiç önemi yok. Devletin bir tek ? neden bu devlet, millet için
vuruldun? deyip asmadığı kalıyor.
Lütfen bu yönetmelik çıkmadan malül polislere yardımcı olun. İnanın bizi
terörist kurşunları değil ama bu muamele öldürecek. İkinci kez malül olmak
istemiyoruz. Lütfen. Kim bize yardımcı olacak
GAZİLİĞİ SAKATLIĞIN YÜZDESİNE BAĞLAMAK YANLIŞTIR
Sayın Yetkili
Askerlik görevimi 1989-1990 yıllarında, Yedek Subay olarak tamamladım.
Bölücü örgüt ve teröristlerine karşı, TSK? nın yürüttüğü mücadele
çerçevesinde, Şırnak Bölgesi arazi operasyonlarında Tim Komutanı olarak
yoğun görevlerde bulundum. Bu görevlerim sırasında teröristlerle girdiğim
silahlı çatışmaların birinde aldığım karşı ateşle sağ bacağımdan yaralandım.
Vatani hizmetim sırasında görevlerimde gösterdiğim azim ve başarı
Genelkurmay Başkanlığınca da övgüye değer bulunmuştur. Ayrıca askeri hastane
tarafından verilen %5? lik maluliyet raporu doğrultusunda Milli Savunma
Bakanlığınca tarafıma, tazminat adı altında cüzi bir ödeme de yapılmıştır.
Zaman zaman basında şahit olduğum, gazilerimize yönelik nişan, madalya gibi
manevi taltifler beni ziyadesi ile duygulandırmaktadır. Zira aynı görev ve
aynı sonuçla değerlendirilen yaram için hekimin verdiği rapor %40 olmadığı
için gazilik sanı tarafıma layık görülmemektedir.
Uygun bulmanız durumunda ekteki yazıyı da dikkate alarak ve ismimi vermeden
bu konuyu gündeme taşımanızı istirham ederim.
Saygılarımla.
Ülkemizde Gazilik ve Yasal Tanımı
Anayasamızın 61 maddesi ?Devlet,... gazileri korur ve toplumda kendilerine
yaraşır bir hayat seviyesi sağlar.? demektedir. Ülkemizde kimler gazidir
denildiğinde ise;
* İstiklal Harbi Gazisi
* Kore Gazisi
* Kıbrıs Gazisi
* Güneydoğu Gazisi
şeklinde kategorik bir ayrım yapılabilir. İstiklal Harbi, Kore Savaşı ve
Kıbrıs Savaşı geçmişte kaldı. Ancak yeni gaziler ile şehitler yaratan bölücü
terör ülkemizde sürmektedir. Buna göre şehitlerimiz malumdur, ancak gazilik
payesi yüzdeye bağlanmıştır. Şöyle ki gazilik tanımına uyan görev ve
gerçekleşen risk sonucunda maluliyet ancak %40 ve üzeri ise gazilik takdir
edilmektedir. Eğer aynı görev ve sonuçla %40 altında bir malülüyet yüzdesi
var ise gazilik ile taltif edilme söz konusu olmamaktadır. Böylesine yüksek
bir payeyi diğer şartlar aynı iken sadece yaranın yüzdesine bağlamak
vicdanlarda kabul görmemiştir. Geçmişte Kıbrıs harekatında ve Kore? de 72
saat görev yapanlar gazi sayılmışlardır. Buna karşılık bölücü terör örgütüne
karşı verilen görevle, bizzat takip yapıp, çatışma sırasında düşmanın
ateşlediği silahtan bedenine isabet alan kolluk kuvveti mensuplarının,
yaralarının yüzdelik gibi aritmetik bir kritere tabi tutulması haksız bir
yaklaşımdır.
Vatan hizmeti sırasında cesurca öne atılanlara ve bu uğurda yaralananlara
sonrasında ?gazi değilsin? denilmesi muhataplarında derin bir üzüntü
yaratmaktadır. Zaman zaman basında şahit olunan gazilerimize yönelik nişan,
madalya gibi manevi taltifler bu durumdakileri ziyadesi ile üzmektedir.
Sonuç olarak, maluliyette %40 sınırının kalkması teammül ve beklentilere
uygun olacaktır. Sadece yürürlükteki yasal gazilik tanımına uymadığı
gerekçesi ile mağdur edilen insanlarımıza da yasal hakları iade edilmelidir.
Bazı Tespit ve Öneriler:
Özellikle özel sektörde uygulanan %2? lik terör mağduru çalıştırma
kontenjanından faydalanma için maluliyet oranına bakılmaması, yaşanan
travmaya bağlı olarak psikolojik yıpranmışlık durumundaki vatandaşlarımız
için çok faydalı olacaktır. (Özel sektördeki söz konusu kontenjanla istihdam
edilen sayı, oranın çok altında kalmaktadır. Bu alanda tüm yüzdeliklerdeki
maluller dahi çalışsa mevcut %2? lik oran yine de doldurulamaz) Bu şekilde,
bu durumda olanların iş bulma olanağına kavuşması hem yasal tanıma uyan
gazilere zarar vermeyecektir hem de devlete mali yük getirmeyecektir. Bu
uygulama anayasanın yukarıda belirtilen maddesini de daha fonksiyonel hale
getirecektir. Terörle mücadele görevinde yaralananlardan, malüliyeti %40? ın
altında kalanlara da, özellikle Bağ-Kur ve SSK da erken emeklilik hakkı
tanınması da uygun olabilir. Bu alanda yapılabilecek yeni düzenlemelerin
muhataplarını geriye dönük olarak da zaman aşımı kapsamında bırakmayacak
özellikte olması önemlidir
TÜRKİYE CUMHURİYETİ EMEKLİ SANDIĞI GENEL MÜDÜRLÜĞÜ
Tarihçe
Sosyal Güvenlik uygulamasına, gerçek anlamda 1866 yılında ?Askeri Personel
Sandığı? ile başlanmıştır. Bunu 1880 yılında kurulan ?Mülki İdare Sandığı?
izlemiştir. Bu iki sandık 1909 yılında ?Askeri ve Mülki Amirler Sandığı? adı
altında birleştirilerek faaliyetini sürdürmüştür. Türkiye Cumhuriyeti
Devletinin kurulmasından sonra da kurumlara özgü emekli sandıkları
oluşturulmuştur. 1921 yılında Ereğli Kömür Havzası Amele Birliği Biriktirme
ve Yardımlaşma Sandığı, 1934 yılında Devlet Demiryolları ve Limanları
İşçileri Emekli Sandığı, 1940 yılında Köy Öğretmenleri ve Köy Memurları
Emeklilik Sandığı ve benzeri 11 ayrı emeklilik sandığı kurulmuştur.
Kuruluşu:
Farklı kurumlarda çalışan kamu personelinin ayrı sandıklarda farklı emekli
mevzuatına tabi tutulması zaman içerisinde önemli sakıncalar yaratmıştır. Bu
sakıncaları ortadan kaldırmak amacıyla tekaüt veya emekli sandıklarının
kaldırılarak 08.06.1949 tarihinde TBMM? de kabul edilen ve 01.01.1950
tarihinde yürürlüğe giren 5434 sayılı yasa ile T.C. Emekli Sandığı Genel
Müdürlüğü kurulmuştur.
5434 sayılı kanunla, kamu kesiminde çalışan memurlarla askeri personelin
emekliliklerinde ve maluliyetlerinde kendilerinin, ölümleri halinde ise dul
ve yetimlerinin sosyal güvenliklerini sağlamak amaçlanmıştır.
Başlangıçta sadece memurlar ve askeri personel Sandığın kapsamında iken daha
sonra çeşitli kanunlarla Belediye Başkanları, İl Daimi Encümen Üyeleri,
Milletvekilleri, askeri okul öğrencileri ve bazı kuruluşlarda sözleşmeli
çalışanlar kapsama dahil edilmiştir.
Görevleri:
Emekli Sandığı 1950 yılından itibaren, yasal düzenlemelerle yapılan
değişikliklerle birlikte günümüzde aşağıdaki görevleri yerine getirmektedir.
1) 5434 sayılı kanun hükümleri gereğince; emekli, malullük, vazife
malullüğü, dul ve yetim aylıklarının bağlanması, değiştirilmesi,
yükseltilmesi ve bu aylıkların kesilmesi ile emekli ikramiyeleri, ölüm
yardımı, evlenme ikramiyeleri, toptan ödeme, keseneklerin geri verilmesi ve
sosyal yardım zamlarına ilişkin işlemleri yapar.
2) Vatani hizmet, er vazife malullüğü, harp malullüğü, Kore ve Kıbrıs
gazileri aylıklarını bağlar.
3) 2022 sayılı yasa uyarınca 65 yaşını doldurmuş muhtaç ve güçsüz kişilere,
65 yaşını doldurmamış olmakla beraber malul ve sakat olan Türk
vatandaşlarına aylık bağlar.
4) 5434 sayılı yasanın geçici 139 uncu maddesi uyarınca sağlık yardımları
yapar.
5) Amaçlarını gerçekleştirmek için gerekli gelirleri toplar ve yasada yazılı
şartlar çerçevesinde işletir.
6) Harp malulleriyle şehit dul ve yetimlerine tekel paylarının ödeme
işlemlerini yapar.
7) Dinlenme ve Bakımevleri tesis eder ve işletir.
8) 2978 sayılı Vergi İadesi Hakkındaki Kanun uyarınca Sandıktan aylık alan
emekli, dul ve yetimlerin vergi iadesi işlemlerini yürütür.
9) Kanunlarla kendisine verilen diğer görevleri yerine getirir.
GAZİLER MECLİSTEN
MADALYA BEKLİYOR
YAZAN: (E) ALB. ALİ İHSAN GÜRCAN
Türk Silahlı Kuvvetleri
Madalyaları ve Nişanları Kaça Ayrılıyor ve Son
Günlerde Madalya ve Nişanlarla ilgili T.B.B.B de Yapılan Girişimler Yazılı
Soru Önergeleri ve Soru Önergelerine verilen cevaplar.
MADALYALAR
Savaş Madalyaları
* 1 inci derecede: Savaş takdirnamesi alınan kişilere verilir. Savaş
takdirnamesi Savaş Madalyası verilmesi gereken hallerin üstünde başarılı
sevk ve idare, üstün kahramanlık gösterenlere savaşın neticesine tesir
edecek durum yaratanlara verilir. Bu madalya yalnızca Subay ve Astsubaylara
verilir.
* 2 nci derece: Muharebeyi kazanan/ kazanılmasını hazırlayan,
kolaylaştıran, çatışmada görev icapları üstünde kahramanlık ve cesaret
gösteren kişilere verilir. Bu madalya Türk veya yabancı asker kişilere
(Erden Maraşala kadar) birlik ve sancaklara verilir.
Şeref Madalyaları
* 1 inci derecede: Başarının Savaş Madalyasıyla taltif edilemeyecek
derecede olan durumlarda verilir. Bu madalya Türk veya yabancı asker veya
sivil kişilere verilir.
* 2 nci derece: Hayati tehlikede olan birlikleri ve kişileri kendi hayatını
tehlikeye koyarak kurtaran kişilere verilir. Bu madalya Türk veya yabancı
asker veya sivil kişilere verilir.
Övünç Madalyası
* 1 inci derece Savşa katılıp herhangi bir disiplinsiz durumu görülmeyen
kişilere verilir.
Açıklama: Siz sayın Hükümet Yetkilileri, Milli Savunma Bakanlığı, Muharip
Gaziler Derneği Başkanlığı lütfen bu bölümü iyi okuyunuz. Bu bölüm adeta tüm
Kıbrıs gazilerinin ve Kore gazilerinin madalya alması gerektiğini şimdiye
kadar yapılan işlemin neden böyle olmadığını sorgular maiyettedir. Bu bölümü
bir kere daha okuyunuz.
* 2 nci derece: Görevini üstün gayret ile ifa ederken görev sebebiyle
hayatını kaybedenlere verilir.
Üstün Hizmet Madalyası
Askeri ve idari alanlarda üstün hizmette bulunanlara, araç ve gereç gibi
lüzumlu malzemeleri keşfedenlere veya geliştirenlere, emsallerine nazaran
çok üstün derecede başarı gösterenlere, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gelişmesi
ve güçlenmesi için başarı gösterenlere verilir.
Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası
Kendine tevdi edilen görevi hayatını tehlikeye koyarak üstün bir cesaret ve
feragat ile yerine getirenlere verilir. Bu kişiler Türk veya yabancı asker
veya sivil kişi oabilir.
Başarı Madalyası
Önemli görevlerin yapılmasında müstesna başarı göstermiş olanlara verilir.
Bu madalya hizmetteki başarıları kendisinden beklenenlerin üstünde olanlara
verilir.
Liyakat Madalyası
Görevlerin başarılmasında büyük beceriklilik veya çeşitli görevlerde başarı
gösterenlere verilir.
Açıklama: Siz sayın Hükümet Yetkilileri, Milli Savunma Bakanlığı, Muharip
Gaziler Derneği Başkanlığı lütfen bu bölümü iyi okuyunuz. Bu bölüm adeta tüm
Kıbrıs gazilerinin ve Kore gazilerinin madalya alması gerektiğini şimdiye
kadar yapılan işlemin neden böyle olmadığını sorgular maiyettedir. Bu bölümü
bir kere daha okuyunuz.
Hizmet Madalyası
Üstün Hizmet madalyası ile taltif edilemeyecek derecede başarı gösterenlere
verilir.
Açıklama: Siz sayın Hükümet Yetkilileri, Milli Savunma Bakanlığı, Muharip
Gaziler Derneği Başkanlığı lütfen bu bölümü iyi okuyunuz. Bu bölüm adeta tüm
Kıbrıs gazilerinin ve Kore gazilerinin madalya alması gerektiğini şimdiye
kadar yapılan işlemin neden böyle olmadığını sorgular maiyettedir. Bu bölümü
bir kere daha okuyunuz.
NİŞANLAR
Şeref Nişanı
Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başarısı, gelişmesi ve uğrunda büyük hizmetleri
geçenlere verilir. Bu nişan yabancı asker ve sivil kişilere verilir.
Övünç Nişanı
Türk Silahlı Kuvvetlerine hizmet uğrunda hayatlarını kaybedenlere verilir.
Yabancı asker veya sivil kişilerin kanuni mirasçılarına verilir.
Hizmet Nişanı
Türk Silahlı Kuvvetlerine yararlı hizmetleri bulunanlara verilir. Bu nişan
yabancı asker sivil kişilere verilir.
Siz sayın Milli Savunma Bakanlığı Siz Sayın Hükümet Yetkilileri Siz Sayın
T.B.M.M üyeleri Siz Sayın Muharip Gaziler Derneği Başkanlığı biliniz ki Kore
ve Kıbrıs Gazileri en az şu üç madalyadan birini hakettiler. 1 nci derecede
Övünç Madalyası veya 1 nci derecede Liyakat Madalyası veya Hizmet
Madalyası...
Ali İhsan Gürcan: Bir yıldır T.B.M.M, CHP Grubu Millet Vekilleriyle sayısız
temas yaptım. Özellikle Sayın İzmir CHP Millet Vekilleri başta Enver ÖKTEM
olmak üzere, Vezir AKDEMİR, Abdurrezzak ERTAN, Türkan Miçoğlu ve Ensari
ÖĞÜT le görüştüm. Özellikle sayın Enver ÖKTEM, Sayın Milli Savunma Bakanı
M. Vecdi GÖNÜL e bir soru önergesi vermiştir. Sayın Enver ÖKTEM e bu
girişiminden dolayı gaziler şükran duymaktadır. Ardahan Millet Vekili Sayın
Ensari ÖĞÜT 2006 1 Ekim inden itibaren Meclis açılınca Gazilere yapılan bu
ayıbı ortadan kaldırmak için 52.811 Kore ve Kıbrıs Gazisisi için Madalya
teklifi yapacağını belirtmiştir. Tüm gaziler kendisine sonsuz şükran
duyuyorlar.
Sayın Milli Savunma Bakanı M. Vecdi GÖNÜL yazılı soru önergesine verdiği
cevapta Gazilerimize madalya verilmesi yasal mevzuat gerektiğini ileri
sürmektedir. Yasal mevzuat dışında Madalya verilmesi hususunda Milli Savunma
Bakanlığının bir çalışmasının bulunmadığını bildirmektedir. Biz Gaziler
olarak sayın Milli Savunma Bakanından en kısa zamanda Muharip Gaziler
Derneği ile T.B.M.M. üyeleri elele bir yasal mevzuat hazırlamasını
bekliyoruz. 52 bin 811 gazi bu savaşlara giderken kendilerini hiç düşünmeden
daha hayatın baharında kendilerini düşman içine, ateşe atmışlardır. Bir
dakika için bile olsa ölümden korkmamışlar, savaştan kaçmamışlar Türkün
şanını yükseltmişlerdir. Onların bir beklediği vardır. Meclis tarafından bir
madalya ile taltif edilmeyi umuyorlar. Mali portresini bir madalya 10 Ytl.
52 bin 811 madalya 5 Trilyon nedirki bu koskoca Türkiye için. Deniz içinde
bir damla
Cumhuriyet Öncesi Tarihsel
Süreçte Yaşanılan Siyasal Olaylar, Çekişmeler
Bugüne Yansıyor.
İTTİHAT VE TERAKKİ ÜZERİNE NOTLAR
YAZAR: (E) ALB. A.İHSAN GÜRCAN
Mustafa Kemal Atatürk?
ün de İçinde Yeraldığı İttihat ve Terakki (Birleşme
ve İlerleme) Tam Olarak Nedir, Amaçları Neydi, Onlar da Birer Çılgın Türk
müydü, Yani Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa...
İttihat ve Terakki bir Türk Cemiyeti ve bir anlamda ilk Türk Siyasi
Partisidir. İstanbul du kuruluş yeri. Kurucuları Askeri Tıbbi
öğrencileridir. Ohri? li İbrahim Temo, Arapgirli Abdullah Cevdet,
Diyarbakırlı İsak Sukuti, Kafkasyalı Mehmet Reşit, Bakülü Hüseyinzade Ali
önemli isimlerdir. Yıl 1989 yani Mustafa Kemal Atatürk? ün doğumundan 8 yıl
sonra kurulmuştur. Padişah Sultan II. Abdülhamittir. Aynı yıllarda Paris? te
Jön Türkler vardır. Liderleri Ahmet Rıza dır. İsim olarak ?Osmanlı İttihat
ve Terakki Cemiyeti? benimsendi. Cemiyetin amacı Sultan II. Abdülhamiti
tahtan indirmekti. Sultan II. Abdülhamit? in ajanları durumu öğrenince
üyeler tutuklandı. Trablusgarb ve Fizan? a sürüldü. Cemiyet artık Paris e
taşında. Paristeki şubeden başka Mısırda Kahirede, İsviçrede Cenevrede,
Balkanlar ve Kafkasya da şubeler açıldı. Yayın organları Meşveret (Danışma)
ve onun Fransızca eki oldu. Cenevrede Mizan ve Osmanlı, Kahirede Kanuni
Esasi ve Hak Gazeteleri yayın organı oldu.Abdülhamitin gönderdiği
hafiyelerin başı cemiyet üyelerinin bir bölümünü ikna ederek örgütten
ayırdı. Ahmet Rıza elemanlarından bir çoğunu kaybetti. 1902 yılında Jön
Türkler Paris? ten I. Osmanlı Liberalleri Kongresini yaptı. Jön Türkler
ikiye bölündü. Ahmet Rıza Bey ?Terakki ve İttihat ( ilerleme ve birlik)
cemiyetini kurdu.? Ülke içinde örgütlenmeler yeniden başladı. 1906? da
Selanik? de gizli ?Osmanlı Hürriyet Cemiyeti? oluşturuldu. Bu hazırlıklar
iki yıl sonra II. Meşrutiyeti getirdi. (1908) Daha sonra Osmanlı Hürriyet
Cemiyetinde Selanik Askeri Rüştiyesi Müdürü Yarbay Bursalı Tahir, Binbaşı
Nakiyettin (Yücekök) Kurmay Yüzbaşı Edip Servet (Tör), Yüzbaşı Kazım
Nami(Duru), Yüzbaşı Ömer Naci, Yüzbaşı İsmail Canpolat, Yüzbaşı Hakkı Baha,
Selanik Posta İdaresi Baş Katibi Mehmet Talat yani daha sonraki Talat Paşa
vardı.
Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa ve Muştafa Kemal Atatürk bu devrin yani
İttihat ve Terakkinin en öndeki dört kişisiydi. Rahmi Aslan ve Mithat Şükrü?
de bu örgütteydi. Terakki ve İttihat Cemiyeti temsilcisi Doktor Nazım
Paristen gizlice gelerek bu cemiyetle anlaşmaya vardı. Ve bu iki cemiyet
?Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti? adı altında birleşti.
Osmanlı Hürriyet Cemiyeti yöneticileri yeni derneğin Selanik Merkez
yönetiminde görev aldılar. Cemiyet örgütlenmesi ve eylemleri bakımından
farklı özellikler taşıyordu. Bu cemiyetin yöneticilerinden çoğu masondu.
Genel Merkez Üyesi 7 kişinin kimlikleri Meşrutiyet ilan edildikten sonra
bile açıklanmadı. Üyeler Masonların merasimlerine benzer yöntemlerle
cemiyete alınırdı. Rehber üyelerce önerilen isimler yemin kurulu önünde
yemin ederlerdi. Heyet başkanı önce cemiyetin amaçlarını, cemiyet üyelerinin
yükümlülüklerini aday üyeye anlatır sonra Merkezi Umuminin hazırladığı
yemini okurlardı. Aday üye inandığı dinin kutsal kitabına hançer ve tabanca
üzerine el basarak yemini tekrarlardı. Cemiyete giren üyeye Cemiyetin
amaçları için gerektiğinde öleceği söylenir üye de bunu kabul ederdi. Ayrıca
Cemiyetin vereceği özel görevleri yerine getirmek için Fedai Şubeleri
oluşturulmuştu. Fedai ler görevleri sırasında ölürlerse cemiyet ailelerine
bakardı. Cemiyetin amaçlarına aykırı hareket edenler yargılanır, suçlu
bulunurlarsa cezalandırılırlardı gerekirse ölüm cezasına çarptırılırlardı.
Merkezi Umumi Üyesi ve Mason üstadı olan Talat Paşa? nın etkisiyle Cemiyet
sıkı bir disiplin içinde çalıştı. Cemiyet üyesi Subaylar hakkında bilgi
edinen Selanik Merkez Komutanı Nazım Bey Cemiyet emriyle suikasta uğradı bu
ilk eylemdi. (29 Mayıs 1908)
İngiliz Kralı Edvand VII. ve Rus Çarı Nicholay II.? nın 9 Haziran 1908? de
Reval? de buluşması ve Makedonya konusunda görüşmeleri Cemiyeti harekete
geçirdi. Cemiyet üyeleri Rumeliye yabancı müdehalesini önlemek için
Meşrutiyet ilan edilmesi üzerine eyleme başladılar. Yüzbaşı Reşneli Niyazi
Bey 400 adamıyla dağa çıktı. Onu Cemiyet üyesi öteki Subaylar mesela Binbaşı
Enver Paşa, Yüzbaşı Eyüp Sabri (Akgöl) izledi.
Cemiyet Manastırdaki Valiye bir muhtura verdi (6 Temmuz 1908). Olayları
bastırmak için İstanbul? dan gönderilen Şemsi Paşa Manastırda Cemiyetin
Fedailerinden Teğmen Bigalı Atıf tarafından öldürüldü. (7 Temmuz 1908) Onun
yerine atanan Müşir Tatar Osman Paşa? da Yüzbaşı Eyüp Sabri ve Reşneli
Niyazi Bey tarafından kaçırıldı. (23 Temmuz 1908) Cemiyetin Manastır Merkezi
Padişaha Kanuni Esasi? yi yürürlüğe koymasını ve 26 Temmuz 1908? e kadar
Meclisi Mebusan? nın açılmasına izin vermesini istedi. II. Abdülhamit Kanuni
Esasiyi yürürlüğe koydu. Cemiyetin başarısı coşkuyla karşılandı. Cemiyetle
Meşrutiyet bütünleşti. Hürriyet ilan eden Cemiyeti basın da destekledi.
İkdam, Sabah gibi eski gazetelerin yanında islamcı görüşleri yayan gazeteler
bile artık Cemiyet yanlısı yayın yapmaya başladılar. Daha sonra kimi
gazeteler Cemiyete karşı fikir yaymaya başladılar. Selanik? te çıkan İttihat
ve Terakki, Hürriyet Rumeli ve İstanbul? da yayınlanan Tanin ve Şürayı Ümmet
Cemiyetine ait yada bağlı gazetelerdi. Tercümana Hakikat, Tasvir Efkar gibi
tarafsız gazeteler, kalem ve karagöz gibi mizah dergileri de Cemiyeti
desteklediler. Meşrutiyetin ilanından sonra Cemiyet Prens Sebahattinin
önderlik ettiği Teşebbüsi Şahsi ve Ademi Merkeziyet Cemiyeti ile birleşme
girişiminde bulundu. Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adını aldı. Ancak
bu birleşme kısa ömürlü oldu. Sebahattin yanlıları ordunun siyasete
karışmasını eleştirdiler. Sabahattin Eylül 1908? de Ahrar Fırkasının
Kuruluşunu destekledi. Cemiyet toplumda uyandırdığı saygınlığa karşı hükümet
kurmaya yanaşmadı. Aralarında deneyimli devlet adamı yoktu. Sait Halim Paşa
Kabilesine bakan da verilmedi. Ağustos 1908? de kurulan Kamil Paşa
Hükümetinde de yalnız Adliye Nazırı Manyasızade Refik Cemiyet üyesiydi. Ekim
1908? de Cemiyetin Siyasi programı açıklandı. Programda Siyasi alanda ciddi
ve ivedi Islahat yapılacağı, halkın özgürlüklerin tümünden yararlanacağı,
ulusal birliğin kurulacağı, ve korunacağı, İktisadi alanda, tarım ve
sanayide, ilerleme için ortamın hazırlanacağı, mali alanda adil bir vergi
siyaseti izlenecektir. Kasım 1908? de ilk Kongre toplandı. Kongrede Cemiyeti
Siyasi Partiye dönüşmesi kararlaştırıldı.
Yoğun bir propaganda kampanyasın dan sonra Aralık 1908? de seçimler yapıldı.
Cemiyet büyük çoğunlukta seçimleri kazandı. Fakat İttihatçılar tam anlamıyla
Meclisi Mebusana hakim olamadılar. İttihatçılara karşı zaman içerisinde
mualefet oluştu ve güçlendi. İttihatçılara karşı olanlar İmparatorluğun 7
kişi tarafından yönetildiğini söylediler. Ordunun siyasete karışmamasını
istediler. İzlenen merkeziyetçi ve Türkçü siyaset İmparatorluğun bütünlüğünü
sarsar dediler.
31 Mart 1909 Hareketi İttihatçılara karşı Muhalefetin başlattığı hareket
oldu. Şeriat isteriz parolası ile dini propagandalarına alet eden ve tutucu
güçlerinde desteğini alan muhalefet ittihatçıları İstanbuldan kovup onların
siyasal iktidar üzerindeki denetemlerini kaldırmak istedi. İttihatçıların
bir bölümü İstanbuldan kaçtı bir bölümü de saklandı. İttihatçı gazetelere
kanlı saldırılar oldu. İttihatçıları destekleyen Rumeli? deki Askeri
Birliklerin oluşturduğu Hareket Ordusu İstanbul? a gelerek duruma hakim
oldu. Bu müdehale İttihatçıların gücünü pekiştirdi. Olayın sorumlusu olarak
II. Abdülhamit? i gösterdiler. II.Abdülhamiti tahtan indirdiler . V. Mehmet
yani Sultan Reşat Padişah oldu. Cemiyet yeni kurulan Hüseyin Hilmi Paşa
hükümetine Cemiyet üyesi Mebusları Müsteşar olarak atamak istedi. Ancak
bunun için bir Anayasa değişikliği gerekiyordu. Muhalefetin ve parti içinde
karşı çıkarların itirazları üzerine Cemiyet adına Talat Bey (Talat Paşa)
önergeyi geri almak zorunda kaldı. Bu kez doğrudan doğruya kabineye katılmak
istediler. Önce Cavit Bey Maliye Bakanı sonrada Talat Bey İçişleri olarak
hükümete katıldılar.
Temmuz 1909 Cemiyetin Selanik? te yapılan gizli kongresinde (Eylül-Ekim
1909) ordunun siyasete katılması ele alındı. Cemiyet üyesi Mustafa Kemal Bey
(Atatürk) yani ordunun siyasetten ayrılmasını savundu. Cemiyetin basındaki
sözcüsü Hüseyin Cahit? de Tanin Gazetesinde aynı görüşü savunuyordu. Cemiyet
yönetimi bazı genç subaylar aracılığıyla Ordu ile ilişkisini devam ettirmek
istiyordu. Cemiyet aynı yıl meclisteki çoğunluğa dayanarak yaptığı Anayasa
değişikliğiyle Saray ve Babaalinin yetkilerini sınırlamak ister. Yasama ve
yürütme üzerindeki yetkileri sınırlanan padişah Meşruti Parlementer bir
düzenin devlet başkanı durumuna geldi. Padişah artık yalnızca Başbakanı
atıyor. Bakanlar Başbakan tarafından seçilip Padişahın onayına sunuluyordu.
Padişahın Meclis dağıtma yetkisi sınırlandırıldı. Vatandaşları yurtdışına
sürgüne gönderebilme yetkisi de kaldırıldı. Basına sansür konamıyacağı kabul
edildi. İttihatçılar kendileri bir kabine kurmadıkları halde yıprandılar.
Cemiyetten ayrılan bir takım Mebuslar ahali (halk) fırkasını kurdular (
Şubat 1910). Meclisteki üyeleri bir kaç kişiyi geçmeyen bu partiyi meclis
içinde ve İttihatçılar arasında destekleyen vardı. Makedonya? danda Cemiyet
alehtarı gruplaşmalar başladı. 9 Haziran 1910? da Sedai Millet (Milletin
Sesi Gazetesi) başyazarı Ahmet Samim? in öldürülmesi 31 Mart vakasından önce
gazeteci Hasan Fehmi? nin öldürülmesine benziyordu. Cemiyet olayı
muhalefetin bir komplosu olarak değerlendirdi. Merkezi Paris? te olan Şerif
Paşa önderliğindeki Osmanlı Islahatı Esasiye Fırkasının darbe girişimi
ortaya çıkarıldı. Cemiyet Meşrutiyet ilanının ikinci yıldönümünde
yayınladığı ?Millete Beyanneme? de ülkede birlik ve bütünlüğü sağlıyamadığı
itiraf ediyor, İmparatorluğu maddi yönden geliştirmek ve eğitime ağırlık
vermekle çeşitli unsurlar arasında birliği oluşturacağını ileri sürüyordu.
Aslında cemiyet kendi içinde de birliği sağlamada güçlük çekiyordu. Miralay
Sağdık ve Abdülaziz önderliğindeki ?Hizbi-cedit? cemiyetin siyasal ve
toplumsal gidişini eleştiriyordu. Cemiyet içinde beliren bu aşırı sağcı
hizibe karşı ?Hizbi-terakki? adıyla bir de sol grup oluştu. Eylül 1911? de
İtalyanların Trablusgarb? a saldırısı İttihatçılara karşı muhalefeti
canlandırdı. Ademi-merkeziyet sorunu karşısında açıkça tavır alındı. Merkezi
Umuminin üyelerinin sayısı 12 ye yükseltildi. Muhalefete karşı sert bir
bildiri yayınlandı. Kongreden sonra Cemiyetten ayrılan Hizbi-terakki
yanlıları öteki muhalefet parti ve gruplarıyla Hürriyet ve İtilaf Fırkasını
kurdular. (Kasım 1911)
1912 de yapılan seçimler Cemiyetin çoğunluğu kazanmak için uyguladığı
baskılar yüzenden ?Sopalı Seçim? olarak anıldı. Muhalefetin eylemleri,
gösterileri yasalarla engellendi. İttihatçılar bu yöntemlerle çoğunluğu
mecliste korudular ancak Cemiyetin bu iktidar dönemi uzun sürmedi.
İttehatçıların desteğiyle sadrazam olan Sait Halim Paşa istifa etti. Cemiyet
Muhelifete düştü.
21 Temmuz 1912? de Gazi Ahmet Muhtar Paşa kabinesi kuruldu. Meclisi-mebusan
da dağıtılarak mecliste çoğunluğu bulunan cemiyete bir darbe daha indirildi.
18 Ekim 1912? de Balkan Savaşı Başladı. 23 Ekim 1912? de Kamil Paşa Sadrazam
oldu. Kamil Paşa İttehatçılara karşıydı. Yenilgiler Kamil Paşa hükümetini
barışa zorladı. Londrada toplanan konferansla Edirne Bulgaristana bırakıldı.
İttihat ve Terakki Baabaaliye baskın yaptı. 23 Ocak 1913? de hükümeti
devirdi. Sadrazamlığa Mahmut Şevket Paşa getirildi fakat daha sonra 11
Haziran 1913? te öldürüldü. İttihat ve Terakki tam anlamıyla iktidara
ağırlığını koydu Sait Halim Paşa başkanlığında İttihatçılardan oluşan bir
kabine kuruldu 12 Haziran 1913. Cemiyet siyasal partiye dönüştü. Enver Bey
bu arada (Enver Paşa) elindeki birliklerle Edirneyi geri aldı. İttihat ve
Terakki yeniden saygınlık kazandı. Enver Bey Paşa oldu daha sonra Harbiye
nazırı oldu. Enver Bey,Talat ve Cemal Paşalarla birlikte artık partinin
önderiydi.
Doktor Nazım ve Kara Kemal kabineye girdi. Merkezi Umumi üstünlüğü korudu,
parti 1913? ten sonra programını kısmen uyguladı. İttihat ve Terakki
Millyetçi ve Batı yanlısı bir siyaset izledi. Eğitimde çağdaşlaşma
girişimleri ve Darülfünun (bugünkü üniversite) özerkliği savunuldu. 1917? de
Batı Takvimi kabul edildi. Yalnız din işleriyle uğraşacak eğitime
karışmayacak Darülhikmetül-İslamiye kuruldu. Spor Klupleri kuruldu, Türk
Ocakları kuruldu, Kültür Dernekleri kuruldu. Müdafa-i Milliye, Donanma,
Çocuk Esirgeme, Hilali Ahmer (Kızılay) derneği kuruldu. Gizli çalışan
teşkilatı Mahsusa kuruldu (Bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatı) Milli İktisat
siyaseti izlendi, yerli malı kullanma ve kooperatifçilik teşvik edildi.
İtibarı Milli Bankası kuruldu. Hukuk alanında çoğu Laikleşme temeline
dayanan yenilikler, düzenlemeler yapıldı. Yargı bir ölçüde Laik hale geldi.
Ordu içinde yenileşme hareketleri yapıldı. Almanyadan Askeri Uzmanlar
getirildi. Yetenekli Subaylar Almanya? ya eğitime gönderildi. Almanyayla
askeri düzeyde yakınlaşma siyasi yakınlaşmayı da getirdi. Enver Paşa Alman
dostu oldu. Enver Paşa? nın Alman hayranlığı siyaseti etkiledi Almanya? ya
yanaşıldı. 2 Ağustos 1914? te Almanlarla İttifak imzalandı. 2 Alman Gemisine
Türk Bayrağı çekildi adları Yavuz ve Midilli oldu. Yavuz ve Midilli Rus
Limanları topa tutunca Osmanlılar 1. Dünya Savaşına girdi . (1914) Savaş
başlar başlamaz kapitilasyonlar kaldırıldı. Bu durum İktisadi
bağımsızlığımızın ilk adımı oldu. İktisadi Türkçülük gelişti, Savaş
sırasında Talat Paşa Sadrazam oldu. (4 Şubat 1917)
Savaş yenilgiyle sonuçlanınca İttihat ve Terakkinin sonu oldu. İttihatçi
önderleri yurtdışına kaçtı. İttihatçı kelimesi birleşme yanlısı kimse
demetir. Daha sonra Enver Paşa Rusya? da Talat Paşa Almanya? da öldürüldü.
Bilahare Cemal Paşa? da öldürüldü. Dolayısıyla eski İttihatcılardan birtek
Mustafa Kemal Atatürk kaldı. Daha sonra Atatürk Milli Mücadeleyi
gerçekleştirerek Türkiye?yi Muhasır Milletler seviyesine yükseltti.
Saygılarımla arz ederim. Bir dahaki sayımızda Milli Mücadelede Türk
Efelerinden bahsedeceğim
Mecliste Asker Gönderme Tartışmaları Her Zaman Gündemi İşgal Ederken;
GAZİLER NEDEN HEP UNUTULUYOR?
Yurtdışına barış amaçlı
asker gönderme konusu, siyasi yelpazede fikir
ayrılıklarına sebep oluyor. Gerçek ile popülist politika birbirine
karışıyor. Kim doğru kimyanlış sorusu bilimsellikten
uzak kalıyor. Bununla birlikte bir diğer önemli mesele hasır altı
ediliyor; savaşın tanıkları yani gazilerle ilgili tek bir satır
yayınlanmıyor, tek bir söz edilmiyor.
Gazilik kavramı akla gelince bir kısır döngü içinde olduğumuzu algılamak zor
değil. Bu durumun ayrımında olmayı kolaylaştıran en net örnek, gazilere
yönelik sosyal politikamızın olmayışıdır. Gazilik alanında, emek gücünün
korunması anlamını taşıyan sosyal politikanın üstelik bedenin ya da uzvun
yitirilmesi söz konusuyken, üretilmemesi hayret vericidir. Her olgunun bir
maliyet analizi vardır. Eğer iyi bir analiz gerçekleştiremezseniz süreç
içerisinde ciddi sorunlarla karşı karşıya kalırsınız.
20? nin üzerinde ülkede askerimiz görev alıyor. Askerlik, bilindiği gibi
risk içeren bir saha. Ölümle yaşam arasında ince bir çizgi. Silahlarla,
mermilerle, füzelerle, mayınlarla oynayan büyük ve tehlikeli bir oyun.
Sürekli uyanık ve dikkatli olmak yani tetikte beklemek zorundasınız. Bir
diğer anlamda, kendinize karşı psikolojik bir savaşı da sürdürmektesiniz. Ve
tabuta sarılı değil de sağ döndünüz. Şanslı mısınız yoksa değil misiniz? Bu
sorunun yanıtı gaziler arasında tartışılıyor. Bu süreçte tartışılması
anlamsız bir konu çıkıyor karşınıza; Siz gazi misiniz, değil misiniz?
Sağduyu size gazi diyor, mevzuat hazretleri ise işi yokuşa sürüyor. Bir süre
sonra mücadeleyi bırakıyorsunuz. Ve bir gün ?gazi? olduğunuzu bile
hatırlamıyorsunuz.
Gazilerin sorunları meclis tarafından çözülmesi gerekirken, siyasiler topu
taca atıyor; dernek ve vakıflarla, yardım ve bağışlarla havanda su
dövülüyor. İktisatçılara sorun, aileleriyle birlikte milyonlara ulaşan gazi
nüfusunu yaşamın her alanında kucaklayabilecek bir kurum olabilir mi dernek
ve vakıflar? Devasa bütçe gerektiren bir konu, vicdan tatmininden öte bir
anlam taşımayan yardım ve bağışlarla nasıl çözülebilir? Üstelik bu yardım ve
bağışların üleştirilmesinde eşitsizlik doğarsa, kaş yapayım derken, göz
çıkartmış olmaz mıyız?
Sorunun çözümü ortadadır; Gazi Bakanlığı. Gazi Bakanlıkları, gelişmiş
ülkelerde büyük bir oranda gazilerin sorunları için çözüm üretmektedir.
Büyük devlet olmak, bulunduğunuz bölgede söz sahibi olmak, askeri gücünüzle
elde edebileceğiniz bir ayrıcalıktır. Ağacı görüp, ormanı gözden
kaçırıyoruz. Gazisine sahip çıkmadan nasıl büyük devlet olunur? Çok basit
bir mantık yürütün; sizin can ve mal güvenliğiniz ve huzurunuz için
savaşanların, ölüme koşanların bir sorunu olduğu zaman başınızı
çevirirseniz, güvenliğiniz ve huzurunuz koruma altına alınır mı? Vicdanınız
rahat uyuyabilir misiniz? Bununla birlikte devletin zirveleri de gazilerin
sessizliğine sığınıp, bu konuda başlarını kuma gömmeyi sürdürüyor. Bu
yaklaşım da gazileri ve ailelerini hepten çileden çıkarıyor.
Önümüzdeki Süreç Pek Çok Savaşa Gebe
Balkanlar, Ortadoğu ve Avrasya son 25 yıllık süreçte, farklı biçimlerde
ortaya çıkan savaşlara ev sahipliği yaptı ve yapmaya devam ediyor. Türkiye
ise bu savaş coğrafyasının içinde yer alıyor. Belli başlı sebepler
dolayısıyla da bu savaşlarla yaşamaya alışıyor. Hatta bu savaşlara Birleşmiş
Milletler (BM) yasalarına göre de katılmak zorunda kalıyor.
Eğer dünya bir gemi ise, Türkiye de içinde yer alıyor ve kaptan köşkünde
oturan güçlü devletlerin çizdiği rotada seyretmek zorunda kalıyor. Üretilen
büyük projelerde yer almakla almamak arasında zaman zaman sıkışıyor. Böyle
durumlarda iç politika kutuplaşıyor. Hükümet asker gönderilmesinden yana bir
adım attığında, muhalefet gönderilmemesi için tavır koyuyor. Her iki kamp
?ben doğruyum? diyor, konu üzerinde tartışmaya bile gerek duymadan.
Askerlik mesleği ve askere gidip o üniformayı giymek, hem heyecan hem de
sevgi gerektirir. Üstelik askerlik, ölüm ve sakatlanma risklerinin cirit
attığı bir alandır. Bununla birlikte bayrağa sarılı dönen tabutlar
karşısında sessiz ve çaresiz ve de üzgün kalmak doğaldır. Ancak yapılacak
tek şey, düşmanın yatağını kurutmaktır. Dolayısıyla askerimizi düşmanın
üzerine göndermek zorundayız.
Bu düşman kimi zaman topraklarımızdaki bölücü hain olur, kimi zaman da
huzuru bozan, barışı mayınlayan olur.
Bugüne kadar 29 ülkeye asker gönderdik. Dünyanın gidişine bakılırsa bu sayı
artacak. Balki de her seferinde ?gitsin mi, kalsın mı?? şeklinde tartışmalar
yaşanacak. İşte bu noktada kısır, sığ çekişmeleri bir yana bırakıp,
derinliğine ve ülke menfaatlerine uygun, birlik ruhu kokan politikalar
üretip, bu doğrultuda hareket etmeliyiz.
Şehidimiz de Olacak Gazimiz de
Son yıllarda 29 ülkeye gönderdiğimiz askerlerimizden 5 şehit verdik. Kore?
de ise yüzlerce... Tek bir savaşta (Kore Savaşı) şehit verdiğimiz asker
sayısının çok çok küçük bir bölömü. Belki daha dikkatli davrandık. Ama ŞEHİT
verdik. Eğer şehitlere saygı mantığıyla konuya bakıyorsanız, acı bir kişide
ya da bin kişide değişmez. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt
diyor ki ?Şehit analarının ellerinden öperim. Ateş düştüğü yeri yakar.
Hiçbir asker, şehit vermek istemez. Biz onların acılarını en iyi anlayan
kimseleriz. Çünkü onlara komutanlık yapıyoruz.?
Evet şehidimiz de olacak gazimiz de. Kader ağlarını örecek. Bundan kaçış
yok. Irak? a asker göndermedik, ancak unutmayalım; Irak? a ekmek parası için
giden pek çok şöförümüzü, muavinimizi, işadamımızı, nakliyecimizi kaybettik.
Belki de asker gönderseydik, vatandaşımızın güvenliğini sağlasaydık, bu
kadar insanımızı yitirmeyebilirdik.
NATO Afganistan? da Türk askerlerine ihtiyaç duyuyor. İngiliz Daily
Telegraph gazetesine konuşan iki üst düzey yetkili, NATO Genel Sekreteri
Jaap de Hoop Scheffer ve askeri komutan General James Jones, ?Türk askerinin
görevi Müslümanlara karşı, kafir ordusunun savaşmadığını göstermekle sınırlı
kalmasın. Türklere ihtiyacımız var. Çatışmalara da girmeliler.? diyerek,
masajı açıkça veriyor.
Kabul etsek de etmesek de Türk askeri çatışmaların içinde yer alacak. Barış
Gücü adı altında savaş tarlasına giden askerimiz, şehit ya da gazi olarak
dönecek. Gerçek bu.
Gazi Bakanlığı O Kadar Önemli Ki
Lübnan? da görev yapacak olan Mehmetçiğin genel giderleri BM tarafından
karşılanacak. Tüm masrafları BM karşılamış gibi görünüyor. Oysa Türkiye,
üyesi olduğu BM? ye her yıl belki miktar katkıda bulunuyor. Bu katkı da BM
tarafından ?masraflar? için kullanılıyor. Nasıl masrafların ortaya
çıkarıldığını ve ödemelerin ne şekilde tanzim edildiğini açık ve net
bilmiyoruz. Örneğin, Kore Savaşında Amerikan ile Türk askerinin yaptığı
masraf aynı değildi. Amerikan askerine daha çok para harcanmıştı!
Mehmetçik ile, Fransız, İtalyan, Alman askeri de aynı parayı mı alacak? Türk
askeri geri döndüğünde gazi olarak kabul edilecek mi? Ya da Fransız, İtalyan
askeri gazi kabul ediliyor mu?
Bu iki soru hem ilginç, hem de yanıtı çok önemli. Eylül ayında Ortadoğu
temaslarını tamamlayan BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Lübnan? da görevli BM
Geçici Gücü? nün (UNIFIL) takviyesi için Ankara? da yaptığı temasları basına
açıkladı. Annan, Lübnan? a 1000 kadar asker göndermeyi planlayan Ankara? ya
teşekkür etti. BM yetkilileri de Türk askerlerine yapılacak ödeme hakkında
şu bilgileri verdi:
* BM, UNIFIL? de görevli askerlerin her biri için 1028 dolar aylık ödeme
yapacak.
* Üniforma, teçhizat ve taşıdıkları malzeme için ayda 68 dolar verilecek.
* Şahsi silahların bakımı için 5 dolar, lojistik birimler, mühendislik,
havacılık, tıp personeline 303 dolar ödenecek.
* 6 aylık sürede 7 gün izin harcaması için günde 10.50 dolar ödenecek.
* Ödeme BM tarafından Türk hükümetine yapılacak. Ankara, askerin rütbe ve
maaş seviyesine göre ek ödemeyi düzenleyecek.
Bakanlar kurulunda bir Gazi bakanımız olsaydı, bu bilgiler onda mevcut
olabilirdi. Üstelik, şehidimiz ve gazimizin, diğer uluslar karşısındaki
konumlarını da öğrenirdik. Kahramanlık boyutlarını açardık. Hamaseti bir
yana bırakıp, hiç olmazsa bu noktada hakkımızın yenilmesini önleyebilirdik.
Gaziler, savaşların canlı tanıkları, asker gönderilsin ya da gönderilmesin
tartışmaları yapılırken, kendilerini ilgilendiren konularda suskun
kalanları, sessizce izliyorlar. Ne yapabilirler ki, başlarında bir GAZİ
BAKANLARI olmayınca...
ASKER GÖNDERİLMESİ KONUSUNDA GAZİLERİN GÖRÜŞLERİ (BU YAZI TAMAMEN BOLD
OLUCAK DERGİYE BAK NASIL OLDUĞUNU GÖRÜRSÜN)
Kore Gazisi Mehmet Sarıgül: Devlet savaşla ilgili bir karar alırsa, saygılı
olmak gerek. Konu tartışılmış, meclis oy çoğunluğu ile asker gönderilmesine
?evet? demiş. Yapılacak olan şey yapılmış. Kore Savaşı da böyle bir süreçten
geçmişti. Türk askeri Kore? ye gitti. Yazılan dünya tarihinde yerini aldı.
Uzakdoğu? da göstermiş olduğumuz mücadele ve kahramanlık, pek çok ulusun
askerine örnek teşkil etti, değişik ülkelerin üst düzey ordu mensuplarından
ve Güney Kore devletinden çeşitli övgüler aldık hatta madalya ile
ödüllendirildik. Dolayısıyla Türk askerinin gücünü dünyaya bir kez daha
gösterme fırsatını yakalamış olduk. Üstelik bu savaş, NATO gibi büyük bir
askeri güce katılmamıza, üye olmamıza da köprü kurdu. Zamanında Kore? ye
asker göndermemize ?Hayır? diyenler şimdi gerçekle karşı karşıya. NATO üyesi
olmasaydık ne olurdu, bunu görmek ve düşünmek gerek. Bazı gerçekler yıllar
sonra daha iyi algılanır hale geliyor. İki kutuplu dünyada Sovyetler
Birliği? nin kurduğu Varşova Birliğine katılsaydık daha mı iyi olurdu? Biraz
düşünün.
Güneydoğu Gazisi Ender Deniz: Ben askersem, devlet bir görev verirse, gider
yerine getiririm. Ve en iyi biçimde... Görevim uğruna öleceksem ya da bir
uzvumu kaybedeceksem, bu benim için bir şereftir, onurdur. Hükümetin aldığı
karar ve meclisin onayı yanlış ya da doğru bu beni ilgilendirmez. Çünkü ben
askerim, politikacı değil.
Benim değinmek istediğim farklı bir boyut. Bakınız, Lübnan? a asker
gönderilmesi adeta iç politikada bir malzeme konusu oldu. Her kafadan bir
ses çıktı. Hatta çeşitli protestoları seyrettik televizyon kanallarında.
Gazeteciler de farklı kamplara bölündü. Fakat bir konu ?es geçildi?; savaşa
gidenler.
Evet savaşa gidecek olanlara değinilmedi. Şimdi soruyorum; geri dönenleri
gazi kabul edecek misiniz? Yoksa onları kaderleriyle başbaşa mı
bırakacaksınız? Kore savaşında olduğu gibi onlara Lübnan gazileri
diyebilecek misiniz? Dönüşlerinde onları maddi ve manevi kucaklayacak A ya
da B planınız var mı?
Kıbrıs Gazisi Mehmet Akar: Hükümetler ?Savaş gereklidir? der, biz de
gideriz. Ancak bir karar alırken, onun sorumluluğunu da yüklenirsiniz. Ve bu
sorumluluk devletler açısından uzun solukludur. Kıbrıs Barış Harekatına
katıldık. Soydaşlarımızın gözümüzün önünde katledilmesine müsaade edemezdik.
Savaşımız Kıbrıslı Türklerin can ve mal güvenliğinin teminat altına
alınmasıyla sınırlıydı. Türk ordusu üzerine düşeni büyük bir özveriyle
yerine getirmesini bildi. Yapılması gereken en üst seviyede
gerçekleştirildi. Yüzlerce şehit ve binlerce gazi ile bu savaştan çıktık.
Fakat ilerleyen yıllarda askerin başarısını, beceriksizlik neticesiyle
siyasiler taçlandıramadılar. Verilen tavizler, Türk ordusunu işgalci
görenlerin çenelerinin düşmesine neden oldu. Kıbrıs politikaları
sulandırıldı. Şehitlerin kemiklerini sızlatan, gazilerin gözyaşlarını akıtan
söylemler Türkiye? ye çok şey kaybettirdi.
Evet asker gönderilsin, ama hesabımızı iyi yapalım. ?Bir koyup üç alacağız?
derken göz göre göre kayıplara uğramayalım
Gönül Penceresi
EMEKLİ SANDIĞI NEREYE KOŞUYOR?
Gazi ünvanı almak, gazi
maaşına bağlanmak Türkiye Cumhuriyeti Emekli
Sandığı Kurumu tarafından belirleniyor. Ancak kurumun kanunları,
güncelleştirilemediğinden ve kadro yetersizliğinden dolayı pek çok Gazinin
mağduriyetine sebep oluyor.
10? un üzerinde polisten elektronik posta aldım. Bazıları telefonla aradı.
Uzun uzadıya görüştük. Ulusal basını ve medyayı pek ilgilendirmeyen, uyuyan
yerel medyanın da gündemine hiç gelmeyen, gelmesi mümkün görünmeyen ?Gazi
Polis? kavramı, üzerinde ciddi sorunların varolduğu konusunda hem fikir
olduk. Pek çok bilgi ve belge gönderdiler.
Terörle Mücadele? de safları tutan bu polislerimiz çatışmalarda yara
aldılar. Tedavi gördüler. İyileştiler! Görevlerinin başına döndüler. Yıllar
gelip, geçer. Aldıkları yaralar, savaş sahnelerini sadece psikolojik değil,
fiziksel de hatırlatmaya devam eder. Zaman gelir alınan ilaçlar da fayda
vermez. Aksine yan tesirleri bir başka organa zarar verir, acının ikiye
katlanmasına yol açar. Önemsemezler aldıkları yaraları, acıları,
ıstırapları. Vatan, bayrak, millet, bölünmez bütünlük gibi değerler yücedir
onlar için, lafta değildir.
Düşman mermesi taşıyan polisler gazilik ünvanını ve gazilik maaşını almaya
beklerken, Emekli Sandığı reddediyor. Diyor ki; 44. maddeye göre vazife
malulu yani gazi sayılmıyorsunuz. Malül tanımı veren 44. madde ne diyor;
?Her ne sebep ve suretle olursa olsun vüvutlarında hasıl olan arızalar veya
düçar oldukları tedavisi imkansız hastalıklar yüzünden vazifelerini
yapamayacak duruma giren iştirakçilere malul denir ve haklarında bu konunun
mallüllüğe ait hükümleri uygulanır?. Yine Kurum Kanununun 50. maddesi
?Malüllük tesbiti için teşekküllü bir hastane raporuna ihtiyaç var?
demektedir.
Gazi polislerin tam teşekküllü hastane raporu diyor ki, ?polisler terörle
mücadele? de yaralanmış, iç organlarında kurşun yuva yapmış, ağrı-sızı
veriyor, görev yapamaz durumda? Emekli Sandığı ne diyor; ?Yaparsın, yaparsın
aslan gibisin hadi görevine?
Kurumun sığındığı gerekçe ise trajikomik. Alınan yaranın yüzde 40?ın altında
olması nedeniyle gazi kabul edilemiyor polisler.Yüzde 40?ın üstünde olması
gerekiyor; kolu,bacağı kopması,gözünün kör olması,bir başka insana muhtaç
olması... İşte o durumda ?gazi? kabul ediliyorlar. Mantığa bakın...
Savaşmanız yetmiyor Gazi olmanıza.
Böyle bir olay dünyanın neresinde görülür? Gazi ünvanını hak eden bir
kahramanın, hakkını yok sayma aymazlığına nerede rastlanır?
Pek çok Kore, Kıbrıs gazisi tanıyoruz. Herhangi bir arazları yok. Maşallah,
hepsi ayakta, sıhhatli. Ama onları gazi olarak tanıyoruz. Öyleyse neden
Terörle Mücadele gazilerini tanımakta sıkıntı çekiyoruz?
Gazi polislerimizi kabul etmek için Emekli Sandığı ne bekliyor, neden
başvuruları reddediyor? Ne istiyor, nasıl bir gazi bakış açıları var.
Kör olmuş, duymayan, elleri yok, bacakları yok birisi mi olmak gerekiyor
gazi ünvanı almak için?
Emekli Sandığı? nın yanlış adım atması kabul edilemez.Bu polisler gazidir.
Onurlarıyla oynamak kimsenin haddine değildir. İşlemlerini uzatmak, saçma
gerekçelerle haklarını vermemek çok yanlış tutumdur.Gaziler olmasaydı, orada
oturup bu devletten maaş alabilirlermiydi? Düşünülmesi ve yanıtlanması
gereken önemli bir soru.Mevzuat hazretleri yine iş başında.Toplum vicdanında
gazi kabul edilen diğerkamlar,bürokrasinin değirmen taşında öğütülüyor.
Bölücü terörle mücadele edenleri görmezden gelerek,yasal haklarını hiç
ederek yeni kahramanları hangi moralle göndereceğiz savaş tarlalarına?
Eşlerinin ve çocuklarının gözlerine nasıl bakacağız hiç utanmadan? ?Babanız
yüzde 41 yara almadı, o yüzden gazi değil?diyerek vicdanlarımızı
rahatlatabilecekmiyiz?
Bu hatanın savunulacak hiçbir yanı yok. Tabi bu noktada siyasetçilere sormak
gerekiyor; siz bu konuda neden sessizsiniz? Bürokratlar mı iş yapmıyor,
yoksa siz mi onların yolunu açmıyorsunuz? 20 yılı aşkın bir süredir bölücü
terörle savaş halindeyiz. Dış mihraklar provokasyon üretmek,ülkeyi bölmek ve
milletler ailesinde aşağılamak için yoğun çaba gösteriyorlar. Maddi ve
manevi kayıplarımız büyüdü. Siyasi irade Ankara?da nutuk atıyor. Savaşın
tanıklarını görmezden geliyor. Bu mantık ve yaklaşım bizi nereye götürecek?
Şöyle ya da böyle, gazi polislerin durumları her gün maddi ve manevi
düzlemde geri gidiyor. Polislerde intahar olayı ciddi bir sorun. Yüzlerce
polis intihar etti. İntihar nedenlerinin başında onlara karşı gösterdiğimiz
ilgisizlik ve vurdumduymazlığımız olabilir mi?
Bakış Açımız (BNB. (E)
Ş. ERCÜMENT GÜNGÖR
GAZİ POLİSLERİN HAKLARI ÇİĞNENİYOR
Yasal boşluklar ya da
günün koşullarına uygun hale getirilemeyen kanunlar,
gazi ve ailelerinden oluşan geniş bir nüfusu maddi ve manevi açıdan yoksun
bırakmakta. Toplum vicdanında gazi kabul edilen onbinlerce savaş kahramanı
hangi kapıya başvuracaklarını şaşırmış durumdalar.
Diyanet İşleri Başkanlığı, Futbol Federasyonu Başkanlığı gibi kurumlar kendi
alanlarında doğan boşlukların büyük bir bölümünü giderdiği, ürettiği
kanunlar çerçevesinde güçlü bir zemin oluşturduğu bilinmektedir. Nüfusun,
çoğunluğunu ilgilendiren konularda, devlet tarafından kurulan birimler
üstlendikleri görevlerle pek çok başarıya imza atmış ve sorunlar yumağının
çözülmesine aracılık etmişlerdir. İşte bu noktadan baktığımızda, Gazi İşleri
Bakanlığı adı altında bir kurumu tesis edemeyişimizi, şaşkınlıkla
karşılıyorum. Eğer mesele nüfus oranı ise, gazileri, eşleri, çocukları ve de
ana babaları ile birlikte saymalıyız. Yüzbinlerce Terörle Mücadele
gazilerini de hesaba katarsak ortaya çıkan rakam, gazilik konusunda bir
birimin kurulmasını zorunlu kılacaktır.
Gazilik meselesi üzerine yorum yapmayı bir kenara bırakıp durum tesbiti
yapalım.
Devlet, gazileri arayasanın 61. maddesiyle maddi ve manevi güvence altına
almayı taahhüt etmiş. Ancak kanunu çalıştıracak siyasi koltuğu, yani Gazi
İşleri Bakanlığı ya da Gazi Bakanlığı birimini oluşturmamış. Bu nedenle
gazileri kucakladığını iddia eden kanun fonksiyonel değil.
Maddi zorluk çeken gazileri dernek ve vakıflar üstlenmiş durumda. Onların da
bütçeleri yetersiz. Aslında gazilerin sorunlarını bağış ve yardımlarla çözme
girişiminin itici bir yaklaşım olarak algılanıyor büyük bir gazi nüfusu
tarafından. Hak almak için gereken hukuk mücadelesi ise hem maddi hem de
yasal zorluklar içeriyor. Avukat, mahkeme ve dava takibi için yol, otel
harcamaları bir hayli yüklü. Bununla birlikte yasa ve yönetmelikler mevcut
sorunları çözmede yetersiz.
Gaziler dergisi, elinizdeki sayıda kanayan bir yaraya dikkat çekmeye
çalışıyor. Söz konusu olay binlerce gazinin hakkını elinden alıyor. Hatta
gazi bile kabil edilmiyorlar. Yaşadıkları tam anlamıyla gayya kuyusu. Kimi,
önce gazi olarak değerlendiriliyor, Devlet Övünç Madalyası ile taltif
ediliyor. Sonra yanlışlık yapıldı deniliyor ve haklar geriye alınıyor.
Yaratılan kaos ortamı sadece gaziyi değil, eşini ve çocuklarını da sarsıyor,
şok ediyor. Kimileri ise bedenlerinde düşman mermisiyle yaşamaya çalışıyor.
Ağrı ve sızı onların en yakın arkadaşı. Çalışacak durumda değiller. Emekli
Sandığı? na gazilikten malülen emekli olmak için girişimde bulunuyorlar. Ne
yazık ki sonuç hüsran. Gazi olarak kabul etmiyor Emekli Sandığı yüzlerce
gazi polisi.
Gazi eşleri ne hisseder? Yaşamı bir gaziyle paylaşmak nasıl bir sorumluluk
yükler kadına? Eşi savaş tarlalarında, cephede her an ölümle yüzyüze ve
yaşamla alay ederken, kadınlar nasıl bir duruş sergiler? Hiç gazi eşi
tanıdınız mı? Onları gözlediniz mi? Onlar hakkında herhangi bir şey
düşündünüz mü?
Yukarıdaki sorulara ekler yapmak mümkün. Gaziler dergisi bu sayı ile gazi
eşlerine odaklandı. Kore gazisi Sabri Şen? in eşi Saime hanımla muhabirimiz
Hatun Doğan görüştü.
Bugüne kadar gazi eşlerinden söz edilmedi. Onlar kimdi, nasıl bir direnç
gösteriyorlardı zalim kaderin oklarına? Gündeme getirilmesinin önemli bir
adım olacağı kanısındayız. Savaşın pek çok boyutu olduğu biliniyor. Gazi
eşleri de bu düzlemlerden biri olarak sayfalarımıza misafir edildi.
Cephede savaşan asker ne düşünür? Elbette ana-babasını sonra da eşini ve
çocuklarını. Aklından bir türlü gitmez sevgilinin çehresi kıt bulduğu
anlarda. Düşman mermileri sustuğunda içini bir sevinç kaplar gazinin. Çünkü
bu gün de ölmemiştir. Bugün de düşünecektir eşini, çocuklarını ve
ana-babasını.
Röportaj bize bu yaşanılıp, hissedilen duyguları veriyor. Keyifle
okuyacağınızı umuyoruz. En azından cephe gerisinde savaşan kahramanı özlemle
bekleyenlerin duygularına ortak olabileceğiz
Kıbrıs Gazisi Sabri
Şen'in Dul Eşi Saime:
TEMENNİM DÜNYANIN HER YERİNDE BARIŞ OLSUN
Bir kadına bir gazi ile
ömür boyu yaşamak neler hissettirir? Eşi savaş
tarlasında vatan, bayrak, millet gibi yüce değerler uğruna savaşırken, o,
nasıl bir duruş sergiler? Gazi eşi Saime bu soruların yanıtlarını veriyor.
Sabri ağbi mahallemize damat gelmişti. Mahalle onu, o mahalleliyi
kucaklamıştı. Yakışıklı bir gençti. O nedenledir
ki, mahallemizin en güzel kızlarından Saime ablayı tercih etmişti. Sabri
ağbiyi hatırlıyorum, hani halk tabirince ?delikanlı adam? derler ya... öyle
bir kişilikle bezenmişti. Yardımsever, cömert, cesur bir ruha sahipti.
Akıllı, becerikli olduğu mahallenin sorunlarına çözüm üretmesinden
rahatlıkla anlaşılabilirdi.
Kıbrıs sorunu bomba etkisi yaratacak bir biçimde ülkenin gündemine düştüğü
yıllar devlet Sabri ağbiden görev beklemişti. Askerlik vakti örtüşüyordu
Kıbrıs sorunuyla. Ve askere gitti. Davul zurna eşliğinde neşe ve coşkuyla
uğurlandı. Kınalar yakıldı bu genç adama. Gelenekler ona, o vatana bağlıydı.
Savaş onu çağırıyordu. Mazlumlar ona sesleniyordu ?Kurtar bizi Mehmet? diye.
Çekinmeden gereğini yaptı. Bir kartal gibi süzüldü düşman mermi ve
toplarının üzerine.
Cepheden gelen haberleri adeta tüm mahalle izliyor, Saime ablaya moral
vermek için saflarda yerini alıyordu. Nişanlıydılar. Acaba sağ
dönebilecekmiydi Sabri ağbi. Telli duvaklı gelin olabilecekmiydi Saime Abla?
Bu iki sevdalı yüreğin zamanla mücadelesi bitmek bilmiyordu.
Ve sağ döndü Sabri ağbi. Evlendiler ve mutlu oldular. Sonra Sabri ağbi uzun
yolculuğuna çıktı eşi Saime? yi ardında bırakarak.
Kıbrıs Gazisi Sabri Şen? in eşi Saime abla ile yaşanılanları ve duyguları
bir kez daha anmak ve sizlerle paylaşmak istedik.
Sabri ağbinin ilk askerlik görevi neresiydi?
Acemi asker olarak Eğridir Komando taburuna gitti ilk eğitimini orada aldı.
İlk ayrılışınızdı, neler hissettiniz?
Büyük bir boşluk, sessizlik ve özlem. Onun kokusu ve şekli duyularıma
kazınmıştı. Düşünmemek için çabalıyor, ancak başaramıyordum. Bir haber,
küçük bir haber ya da bir iki satır mektup en büyük hazinemdi. Düşünün, 4
aylık nişanlınız bir anda sizden çok uzaklarda. ?Olsun, sayılı gün ve
askerlik ödenmesi gereken büyük bir borçtur ve ödemeliyiz? diyerek kendimi
rahatlatıyordum.
Kıbrıs Barış Harekatı? na ne zaman katıldı?
Acemi birliğinde yaklaşık 3-4 ay kaldı. Görevi bittikten sonra 10 günlük
izne geldi. Nasıl, nerede evleneceğimizin planlarını yapıyorduk. 10 gün 10
saat gibi kısa sürmüştü. İzni bitti. Bolu Dağ Komando Birliği? ne usta asker
olarak yolcu ettim. Sonra bir mektup aldım. Kıbrıs Barış Harekatına
katılmak için Mersin? e gideceklerini bildiriyordu.
Neler hissettiniz, ne düşündünüz?
Mektup beni şok etmişti. Savaşa gidiyordu. İşin ucunda ölüm vardı. Dönmemek
vardı. Bir daha görmemek vardı. Hemen toparlanıp televizyon ve gazete
haberlerini takip etmeye başladım. Kıbrıs sorunu ile ilgili bilgiler
toplamaya çalıştım. Savaş hakkında sorular sordum.
Sonuçta şunu düşündüm; ülkem için Kıbrıs? ta mazlum ve mağdur durumdaki
soydaşlarımız için savaşmak zorundaydı. Bu beni onurlandırdı. Savaş
kahramanının eşi olacaktım. Her kadına nasip olacak bir durum değildi.
Savaş süreci ne kadar sürdü, neler yaşadınız?
Kısa sürdü. Masa üstünde atıp tutanlar kahraman Mehmetçiği görünce siperleri
terkettiler. Gerçi bu onlara ilk tokat değildi. İzmir? den de nasıl
kaçtıklarını biliyoruz. Ancak yine de zor günler yaşadık. Yurt çapında
karartma eylemi yapıyorduk. Güvenlik açısından pencereleri siyah kalın
perdelerle kapatıyorduk. Naldöken? de askeri lojmanlar vardı. Denize bakan
tanklar yerleştirilmişti. İzmir Sümerbank Basma Sanayii? nde çalışıyorduk.
Ortak bir karar aldık; Silahlı kuvvetlerimize maddi destek sağlamak için üç
gün ücretsiz çalıştık. Hatta bu durum maaş bordrolarımıza da işlenmiştir.
Böyle bir dönemde, ücretlerinizden feragat ederek sağladığınız katkı için
düşüncelerinizi alabilir miyiz?
Bakın, Türkiye bir gemi, o batarsa biz de batarız. Ülkem için faydalı bir
şey varsa ben ordayım. Şu an bir görev verilse hazırım. Ülke düzelsin, ben
maaşımı bağışlayayım. Çıkarsak beraber çıkarız.
Eşiniz Gazi Sabri Şen, savaşla ilgili ne anlattı?
Sunu rahatlıkla söyleyebilirim; savaşın kötü olduğunu anlatırdı.
Politikacıların basiretsizliklerini ve oy avcılığını savaşın nedeni olarak
görüyordu. Bununla birlikte emperyalistlerin ellerini Türkiye? den çekmek
gibi bir niyetlerinin olamayacağını iddia ediyordu. Yanında vurulan, şehit
olan arkadaşları olmuştu. Yüzyüze çatışmaları hatırlıyor kah öfkeleniyor kah
susuyordu.
Eve dönüşte topluma uyum sağlayabildi mi, ilişkiniz ne düzeydeydi?
Savaşa gidip etkilenmemek mümkün mü? Kan, kopmuş uzuvlar, havadaki ağır
koku, sevdiklerinizin birer birer düşüşü insan ruhunda iz bırakıyor. Zaten
böyle bir durumda tepki vermemek insanlık dışı. Televizyonda, kan, şiddet
içeren görüntülerden insan nasıl kafasını çeviriyorsa, savaşı yaşayanların
durumu gerçekten daha yoğun oluyor.
Dalar dalar giderdi uzaklara bakarak. Bazen konuştuklarımı dinlemez,
anlamazdı. Bildiğimiz Sabri, asker dönüşü içine kapanık biri olmuştu. Zaman
zaman, sinirli, asabi tavırlar içine rahatlıkla düşebiliyordu. Çok basit
sebepler bile aramızdaki kavganın nedeneydi.
Değişiklikler ve tavırlar sizi ne oranda etkiledi?
Çok genç olmama rağmen, bir şeylerden kuşkulanmıştım. Sabri bu değildi.
Değişmiş, susan, sessiz kalan sonra aniden öfkelenen, sinirlenen bir
kişiliğe sahip olmuştu. Savaşın bu etkileri doğurduğunu anlayabiliyordum.
Önceleri bende ona hiddetlendim, tepki verdim. Ancak, giderek onun sorununu
algılamaya çaba gösterdim. Daha alttan alıyordum. Öfkesinin, sinirinin
geçmesini bekliyordum.
Bu sorunları nasıl çözdünüz?
Tam anlamıyla çözemedik. Çünkü şimdiki gibi psikolojik tedavi yoktu.
Rehabilitasyon merkezi diye bir şey bilinmiyordu. Ben elimden geldiği
kadarıyla ona destek vermeye çalıştım. Böyle durumlarda gazi eşlerine ve
çocuklarına çok iş düşüyor. Anlayışlı olmak, onu rahat ettirmek çok önemli.
İlginç anılar anlattı mı?
Kendisi yara almadı. Ama ölen arkadaşları onu çok etkilemişti. Şehitleri
anımsamak onu üzüyordu. Pek detaya girmez konuyu kapatırdı. Kıbrıs? a
vardıklarında kendini çatışmaların içinde bulmuştu. Üç gün boyunca
uyuyamadan, kendilerini koruyabilmeleri için uykusuzluk hapı almışlar. Bu
süreçte postallarını hiç çıkarmamış, ayakları şişmiş, kabarmış. Karargahları
Beş Parmak Dağları? nda konuşlandırılmış. Kendisi dağ komandosu olduğu için
dağlarda devriye gezmişler. Eğitimleri de bu ağır koşullara yönelik
verilmiş. Mesela yılandan hiç korkmazdı, elleriyle yakalardı.
Kıbrıs halkı için ne düşünüyordu?
Mücahitlerden sevgiyle bahsederdi. Savaşı kazanmalarında onların rölünün
büyük olduğunu anlatırdı. Türk köylülerinin araziye çıktıklarında yiyecek,
içecek verdiklerini belirtirdi. Ancak küçük bir grubun, rumlarla evlilik
yolu ile ilişkiye girenlerin askeri pek sevmediklerini düşünürdü. Bir
noktayı daha aktarayım; savaş sonrası Kıbrıs gazilerinin Kıbrıs vatandaşı
hakları vardı, toprak verildiği söyleniyordu. Ama o bunları
istemeyenlerdendi.
Gazilik ünvanını ne zaman aldı?
Hemen. Devlet, o dönem çabuk, ciddi ve dikkatli adım attı. Eski nüfus
kayıtları yapraklıydı. Nüfus kağılarının bir yaprağına ?Gazidir? mührü
vurulmuştu.
Türkiye? yi maddi ve manevi açıdan bir karabulut gibi saran bölücü terör
hakkında bir gazi eşi olarak neler söylemek isterdiniz?
Tamamen dünyanın her yerinde barış olması. Kimsenin canının yanmaması.
İnsanların ölmemesi. Çünkü ateş düştüğü yeri yakıyor. Ancak barış gökten
zembille inmiyor. Askerin mücadelesinin yanı sıra siyasilerinde ekonomik,
sosyal ve de eğitimsel tedbirleri alması gerekiyor. Çünkü savaş bir
bütündür.
Hergün şehit veriliyor, hükümetimizin yaklaşımını nasıl
değerlendiriyorsunuz? Hükümet sessiz mi?
Hiç bir hükümet bu konuda sessiz bir duruş sergileme lüksüne sahip değildir.
Şimdiki hükümetin de bölücü terör konusunda çaba içinde olduğunu
düşünüyorum. Yalnız şu noktaya dikkat edelim; ekonomik açıdan dışa
bağımlıyız. Bu bizim yumuşak karnımız. Dış güçler bölgede istikrarlı bir
Türkiye görmek istemiyorlar. Yıllardır bu böyle. Kıbrıs Savaşı sonrası
Türkiye? ye ambargo konulması da buna işaret ediyor.
Dikkat edilirse Lübnan? da oynamak istenen oyunda aynı. Önce yık, sonra
inşası için ülkeyi borçlandır, ömür boyu köle yap. Irak? da aynı durumda.
Ben açıkça kendimize dost bir ülke göremedim. Takkeyi önümüze koyup,
sorunlarımızı kendimiz çözmeliyiz.
Son sözlerinizi alabilir miyiz?
Öncelikle kapımı çalan, hatır soran, eşim gazi Sabri? yi bir kez daha yad
etmek fırsatını veren Gaziler dergisine ve size teşekkür etmek istiyorum.
Gazi eşlerinin ne hissettiklerini. ne düşündüklerini kamuoyuna yansıtmayı
düşünmek çok olumlu bir adım. Gerçekten önemli konulara parmak basıyorsunuz.
Son söz olarak söylemek istediklerim özetle şunlar; gaziler siperlerde,
eşler cephe gerisinde eşzamanlı ve eşruhlu olarak çarpışıyor. İş bununla
bitmiyor; esas zorlu yolculuk gaziler evlerine döndüklerinde başlıyor. Bu
nedenle gazi eşlerine Gaziler dergisi aracılığıyla seslenmek istiyorum; gazi
eşinize sahip çıkın, o bir kahramandır