“Söylemlerle Uygulamalar Çelişiyor”


Gazi Yüzbaşı Bektaş Tufan GÜNEŞ
röportaj: Kadir PALALAR

 

Çok çarpıcı ve kâh utandıran kâh dehşete düşüren tespitleri ve düşüncelerini “Gazilik ve Kimlik” adlı eserinde toplayan Gazi Yzb. B. Tufan GÜNEŞ ile yapılan söyleşi, kesinlikle karanlıkta kalmış gazilik olgusuna ışık tutacak nitelikte.

            Henüz nedeni saptanamayan bir fenomenle karşı karşıyayız. Kitap evlerine gittiğinizde, gazilik kavramını içeren kitap sorduğunuzda, yanıtlar “maalesef yok” olacaktır. Tarihine bu denli sahip çıktığını ileri süren bir toplumda, şehitlik ve gazilik olgusu üzerine gerek akademik gerekse serbest çalışmaların neredeyse parmakla sayılacak bir düzeyde kaldığını görmekteyiz. Durum böyle olunca, gazilik bilinç seviyemizin düşük olması da doğal geliyor.B.Tufan GÜneş
            Kıbrıs Gazisi Yzb. B. Tufan Güneş, ülke gazileri adına çok önemli olduğunu düşündüğümüz bir esere imza atmış. “Gazilik ve Kimlik “ adını verdiği kitap ciddi bir soru soruyor. “Gazilik bir görev mi yoksa ulvi bir değer mi?”
 Gazi Güneş, gazilik kavramı çerçevesinde yaptığı sorgulama ile hepimizi düşünmeye davet ediyor. “Söylemler ve taahhütler bir türlü uygulamaya sokulmaz” diyen, Kıbrıs Gazimiz ile yaptığımız söyleşiyi ilginç ve çarpıcı bulacaksınız.

Kendinizden kısaca bahseder misiniz?
-Kuleli Askeri Lisesi’nden sonra 1972 yılında Kara Harp Okulu’nu bitirdim. Genç yaşta ve rütbede iken Kıbrıs Barış Harekâtı’na katıldım. Bir savaşta yaşanabilecek ne varsa hepsini dolu dolu ve iliklerime kadar yaşadım. Karargah subaylığı, kıt’a komutanlığı, disiplin mahkemesi başkanlığı dahil olmak üzere, pek çok görevlerde bulundum.
            “Elebaşı mı? Çete başı mı? Yüzbaşı mı ?” ve “ Gazilik ve Kimlik “ isimli iki kitap yazdım. Mali Müşavirlik yapmaktayım. Aynı zamanda meslek odamızın öğretim kadrosunda öğretim elemanıyım.
           
            Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında sizi en çok etkileyen bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

            Savaş meydanı ilginç bir arena. Barış zamanında yasaklanmış ve suç teşkil eden davranış biçimlerinin müeyyidesinin olmadığı, istisnai ve özgür bir alan. İnsan hayatının yok edilmesinin olağan kabul edildiği, kutsandığı hatta madalyalar ve başka yöntemlerle taltif edildiği acımasız bir dünya. Böyle bir ortamda; yağma, talan, hırsızlık ve ırza geçme gibi olayları kontrol etmenin zorluğunu dikkate alırsanız savaş, her şeyin yaşanabileceği insafsız bir ortam.
            Savaş bitmişti. Komutanlığını yaptığım Omorfo şehrinden bir vesileyle Girne’ye gelmiştim. İçimden gelen sese uyarak şehrin doğusuna yöneldim. Eski görünümlü bahçeli bir evin kapısında bir kadınla göz göze geldim. Önce başını sessizce öne eğdi, kaçarcasına eve girdi. Evden bizi izleyen siluetleri fark etmiştim. Çok geçmeden kapı açıldı ve bana doğru koşmaya başladılar. Beni tanımışlardı. Hepsi de gözyaşları içinde boynuma sarıldılar.       1. Harekâttan hemen sonra, yiyecek ve su ihtiyaçlarını karşıladığım, emniyetlerini sağlamakla ve tercümanlığını yapmakla görevlendirildiğim bu kadınların ben oradan ayrıldıktan sonraki hikâyelerini dinledim. Savaşta kontrol altına alınması her zaman mümkün olmayan hayvanca duyguların o anda yüreğime sapladığı sancıyla, ben de onlara sarıldım. Soğukkanlı mı olmam gerekirdi hala bilmiyorum ama, üniformalı halimle, büyük bir zafiyet göstererek gözyaşlarıma hakim olmadım. Birlikte ağladık. Birbirlerini öldürmeye çalışan taraflardan bir Türk subayı ve Dört Rum kadını ortak bir noktada buluşmuş, insanca duygularımızın dışarıya yansımasına engel olamamıştık. Elveda sahnemizin daha da dramatik olduğunu söylememe bile gerek yok. Bu dramatik sahneler benim için hala canlıdır. Ve bugün dahi gözlerimin önünden gitmeyen sayısız anılarımdan biridir.
            Son dönemde gazilik konusuna değinen kitaplar yayınlanıyor. Sizin yazdığınız “Gazilik ve Kimlik “ hangi duruşu sergiliyor? Genellikle askeri teknik konuları içeren veya kahramanlık üzerine bina edilerek gazilik kavramının anlatıldığı bu kitaplarla sizin yazdığınız “Gazilik ve Kimlik “ adlı kitabı karşılaştırırsak aralarında ne gibi farklar görebiliriz?

            “Gazilik ve Kimlik” , haksızlıklara ve adaletsizliklere duyarlı olanları çok etkileyen bir kitap. Gerçekleri cesaretle dile getiriyor sadece hamaset işlenmiyor. Gazilerin sorunlarına da yer veriliyor. Yanlı değil, objektif. Şehitlik ve gazilik konusunda araştırma yapmak isteyecekler için vazgeçilmez bir başvuru kaynağı niteliğinde. Yaşadıklarımdan yola çıkarak yazıldığı ve belgelerle desteklendiği için ilgiyle okunuyor.

            Bu kitabı yazma fikri nasıl doğdu, kısaca bahsedebilir misiniz?

“Şehitlik ve gazilik” kavramları söz konusu olduğunda kutsallığa özgü baskın bir duygu çoksesliliği yok eder. Dışa yansıyan duygusal patlamalar genellikle tek tiptir. Duygularımızın dominant ve resesif kalma hallerine ortak bir tabusal anlayış yön veriri. Onlara dokunmak her zaman tehlikelidir ve bedel ödemeyi gerektirir. Suçlanırsınız, karalanırsınız ve hor görülürsünüz. Benim böyle bir kaygım ve endişem hiç olmadı. Bir çeşit içsel çatışma beni yüksek sesle düşünmeye ve bu kitabı yazmaya zorladı.

            Kitap yayınlandıktan sonra okurlarınızdan ne yönde yorumlar aldınız?

Gerçeğin şokunu yaşamış olmanın burukluğu, sarsıntısı, şaşkınlığı, hüznü hissediliyor okuyucu yorumlarında. Bir de haksızlığa ve adaletsizliğe olan reaksiyon tabi. Hepsi inanılmaz etkileyici, duygulandırıcı ve umut verici.
 
            Bu yorumlar karşısında hem bir yazar hem de bir gazi olarak hissettiklerinizi bizimle paylaşır mısın?

Tanımlanması zor bir hoşluk ve mutluluk duyuyor insan. Güç alma, ruhun beslenmesi ve gururlanma gibi insan egosunu tatmin eden duygular yaşanıyor. Şaşırtıcı durumlarla karşılaştığım anlar da olmuyor değil. Bugüne kadar, gaziliği hatırlanarak tebrik edilen biri olmamıştım örneğin. Kitabımı okuyan üniversiteli genç bir kızın “19 Eylül Gaziler Gününde” , “kahraman gazimiz” diye başlayan cep telefonu mesajı karşısında şaşırdım ve ne diyeceğimi bilemedim. O gün bir kez daha anladım ki bu kitapla ben, gazilik adına çok ciddi bir görev yapmışım.

            Uzun yıllar TSK’da görev yaptınız ve bir Kıbrıs gazisisiniz. Gözlemleriniz sonucunda ordunun ve siyasilerin “gazilik” kavramına bakışı hakkında neler söyleyebilirsiniz?

            Söylemlere bakılırsa, ordu ve siyasilere göre gazilik, en kutsal ve en yüksek mertebelerden biri. Ne yazık ki gerçekler bunu doğrulamıyor. Uygulamaya baktığınız zaman, bu söylemlerin, duygulara hitap etmeye yönelik, motivasyonu ayakta tutmayı amaçlayan, halkın nabzını tutmaya dönük, içi doldurulmamış sözler olduğunu anlıyorsunuz.
            Bu çelişkileri yaşamımdan örnekleyebilirim. Salt gazi kimliğimle ben bugün ne orduevlerine ne de sosyal tesislere girebiliyorum. Kutsal diye niteledikleri unvanım, ne hazindir ki o kapıları açamıyor. Orduevleri yönergesine göre, gazi unvanımla giremediğim buralara kimler girmeye hak sahibi biliyor musunuz? Yabancı uyruklu gelinler ve yabancı uyruklu damatlara! Evet, bu bir realite ve yürek paralayıcı bir olgu. Ülkemdeki ve savaştığım topraklar üzerindeki orduevlerine, asker damadı John, asker gelini Mary girebiliyor ama “vatanı vatan yapana” aslan gazilerden, kaplan gazilerden, kahraman gazilerden (!) biri olarak ben giremiyorum.
           BU çarpıcı ve utanç verici realite, sanırım söze yer bırakmadan her şeyi anlatmaya yetiyor. Sorunuzun ikinci bölümüne, yani siyasilerin gazilik kavramına bakış açısına gelince; büyük, yüce, üstün ve kutsal sıfatları onlar da layık görüyorlar gazilere. Siyasilerimizi gazi derneklerine yaptıkları ziyaretlerde gazilerle diz dize, göz göze otururlar, onlarla söyleşirler ve çok etkilenirler veya öyle görünürler. Sorunlarını çözeceklerine dair inandırıcı sözler verirler, yeminler ederler ve bazen de gözyaşlarını tutamayarak ayrılırlar. Ama her şey orada kalır. Seçim dönemlerinde aynı sahneler, aynı senaryolarla, aynı yerlerde yine oynanır. Söylemler ve taahhütler bir türlü uygulamaya sokulmaz. Gazi bir meclisten doğan ve onun yarattığı T.B.M.M. de gazilerin sesi yoktur. Sonuç olarak denilebilir ki; söylemlerle uygulamalar arasındaki aykırılık ve derin çelişki ne yazık ki siyasette de egemen konumdadır.
            Şehitler, yakınları ve gazilerle ilgili sosyal bir takım haklar söz konusu olduğunda, bu kavramlara yüksek anlamlar yükleyenlerin, birdenbire nasıl değiştiklerini, onlar nasıl sırt çevirdiklerini, kendi hakları içinse nasıl aslan kesildiklerini kanıtlayan pek çok örnek sunmak mümkündür. Konuyu daha fazla uzatmadan ve hiç kimseyi suçlamadan, diyorum ki; En az sizler kadar yüksek bir mertebeye sahip olduklarına kendilerini inandırdığınız gazilerimize, şehitlerimize ve yakınlarına tanımadığınız ve tanımaktan kaçındığınız haklar, devlet bütçesine gözden çıkarılamaz bir katkı sağlıyorsa eğer, gelin, devlet yararına onlarla birlikte sizler de katlanın bu fedakârlığa. Kullanmakta olduğunuz sosyal haklarınızı sizler de onların kullandığı haklar düzeyine indirin. Devletimizin yüksek menfaatleri için bu özveriyi birlikte gösterelim. Şehitlerimize ve gazilerimize cenneti layık gördüğünüzü biliyoruz. Sağ olun, var olun ama yolu cennete giden bu makamlar dururken, neden dünyasal mertebelerde sizin gözünüz? Evlatlarınızın da bu mertebelere yükselmesini neden istemiyorsunuz? Kendiniz, yakınlarınız, yakınlarınızın yakınları için sağladığınız ayrıcalıklara ve sosyal haklara devletin bütçesi yetiyor da, şehit ve gaziler söz konusu olduğunda mı kaynaklar kuruyor, devlet fakirleşiyor? Lütfen artık gerçekleri saklamayın bizden! Gelin dillendirilemeyen gizli bir politikayı birlikte tartışalım, şehitlik ve gazilik bir görev mi, yoksa uhrevi ve yüce bir makam mı, hepimiz anlayalım!...

            Bu kavramların tartışılabileceğine gerçekten inanıyor musunuz?

 

            “Benim inancım, geniş katılımlı bir tartışmanın, bazı taşları yerinden oynatacağı, toplumsal bir baskıya dönüşerek, şehit yakınları ve gaziler adına reform niteliğinde yeni bazı gelişmelere neden olacağı yönündedir. Yüzyıllardır süregelen bağlayıcı ve bütünleştirici bir anlayışı ve inancı yeniden pekiştirme şansına karşın, böyle bir tartışmanın açılmasından rahatsızlık duyanlar elbette olacaktır. Temel sorun, tartışmayla başlayacak bu aydınlatma ve aydınlanma sürecine ilk harcı kimin koyacağıdır. Esasen şehit yakınları ve gazilerin sorunlarının sosyal haklarının ve itibarlarının hangi düzeyde olduğu ve hangi düzeyde olması gerektiğini araştırmak, tartışmak ve çözümü için çaba göstermek en başta devlet olmak üzere herkesin görevi olmalıdır. Bana düşen sorumluluk yalnızca gerçekleri dile getirmektir.

            Biraz da liyakat kavramı üzerinde duralım mı? Örneğin siperdeki iki askerden biri korkudan başını kaldıramazken diğeri ciddi bir risk alarak ayağa kalkıp ilerliyor ve bir mevzii kazanılmasına katkıda bulunuyor. Her ikisi de çarpışma dahilinde ve her ikisi de canını riske atmış durumda. Ancak ayağa kalkan belki %99 öleceğini bilmesine rağmen görevini layıkıyla yerine getirmek için taarruza geçiyor. Şimdi biz bu ikinci adama ne diyeceğiz?

            Savaşta böyle durumlarla karşılaşma olasılığı her zaman vardır. Ölümü göze almak, söylenildiği kadar kolay bir şey değildir. İnsan sosyal ve anlaşılması zor bir varlıktır. Ölümü göze almanın her insana göre değişen kriterleri vardır. Bu ölçütler ne olursa olsun “inanmışlık” ölümü göze almada ortak bir paydadır. Cephede savaşırken iki askerden birinin mevziden kafasını kaldırmamasını bu yönüyle de incelemek gerekir. Komutanlıktan liderliğe yükselmek, bu sırrı kavramaktan geçer. Savaşta, inanmış olmak şarttır. İnanmayan savaşamaz, ölüme gitmez, ancak ölüm onu bulur. Çanakkale savaşında Mustafa Kemal, davasına olan inancı nedeniyle , “Ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum!” diyebilmiştir. Emrindekileri yüksek bir inançla doldurmayı başarabildiği içindir ki, siperlerinden fırlayan her asker ölüme koşabilmiştir. Savaşta insanları kayıtsız şartsız ölüme gönderebilmek, birçok öğenin bir arada buluşmasına bağlıdır. İşte bütün bu unsurların kavranabilmiş olması, bir arada buluşturulabilmesi ve inançla yoğrularak yerinde ve zamanında uygulanabilmesi, yaratıcı bir yetenekle olanaklıdır. Savaşın sanat denilen yönü budur. Teknolojinin, harp silah ve arçalarının, taktik ve stratejinin savaşta nasıl kullanılacağı sadece bir öğretidir. M.Kemal’in Çanakkale’de sergilediği tutum, savaşın sanatsal yanıdır. Bu açıklamalar ışığında sorunuza tekrar dönecek olursak, siperden kafasını kaldıramayan asker örneğinde sorgulanması gereken bir durum vardır. Sorumluluğu tek başına askere yüklemek palyatif bir çözümdür. Buradaki sorumluluk ortaktır Aynı koşullar altında ölümü göze alarak ileri atılan askerin durumunu ise liyakat bakımından ayrı değerlendirmek gerekir. Liyakatin, her yerde, her koşulda ve her zaman ön plandan tutulduğunu ve uygulamada geçerli olduğunu söylemek abartılı bir yaklaşımdır ve doğru da değildir.

            Peki, sizce o adama kuru kuruya “sen şehitsin, gazisin, onurlusun, şereflisin vb. “ söylemlerde bulunmak veya onun üzerinden hamaset yapmak bulunduğu fedakârlığı ödemekte yeterlimidir? Bir gazi için neler yapılabilir? Ya da şöyle diyelim; Bir gazi, milletinden, devletinden ne bekler?

            Kuru sözler okşayıcıdırlar. Duyguları besler ve insanlara özgü yaratılıştan kaynaklanan egoları tatmin ederler. Ancak unutulmamalıdır ki, icraata dökülmeyen, dozu ve ölçüsü kaçırılmış kuru sözler tehlikeli de olabilirler. Kahraman, şerefli, onurlu sıfatını taktığınız “ size ne yapsak azdır” diye iltifatlara boğduğunuz “her şeyimizi size borçluyuz” “ vatanı vatan yapan aslanlar” dediğiniz insanlar, etraflarına bakıp bunların içi boş sözler olduğunu bir gün anladıklarında hayal kırıklığına uğrayabilir ve günah işledikleri duygusuna kapılabilir ve kandırılmışlık hissine kapılabilirler. Tehlikeli olan da budur. ! Bir gazinin devletinden ve milletinde beklediği; gazilik kavramına yüklenen anlamla orantılı ve ona uyarlı hakların ve itibarın bir an önce kendilerine tanınmasından ve verilmesinden ibarettir. Ne bir eksik ne de fazla! …

            Ordu ve siyasetteki “bu bir görevdir, gerektiğinde herkes yapar “yaklaşımı, çatışma anında görevi yerine getirmek için canını riske atması gereken bir askeri, görevinin gereğini yapma hususunda ne kadar motive edebilir?

            Bu çok tehlikeli bir söylem. Gaziliği böyle bir yaklaşımla tanımlamaya çalışanlara ve görev tanımlamasıyla onun anlamını ve mertebesini küçültmeye uğraşanlara altından kalkamayacakları sorular sormak istemem. Ancak şunu söylemeden de geçemem: Ölümü göze almak, ölmek ve öldürmek bir görevse eğer; önümde dünyasal zevkler ve nimetler dururken ne öldürmek ne de öldürmek isterim. Böyle bir görevi ben kabul edemem. Tanrı katında günahkâr olmak istemiyorum, buyurun siz yapın bu görevi. Diyenlere ne söyleyeceksiniz? Bu düşünce ve bu söylem sempatizanlarına bir kere değil, bin kere daha düşünmelerini salık veririm.

            Kıbrıs Harekâtının ardından TSK Personel Kanununun 204.maddesine göre 633 Kıbrıs Gazisi madalya ile taltif edildi. Ancak o günden bugüne dek T.B.M.M’den diğer gazilerin madalya haklarına yönelik hiçbir çalışma çıkmadı. Kıbrıs gazisi bir subay olarak sizin madalyanız var mı?

            Ben madalya ile taltif edilmiş bir savaş gazisi değilim. Madalya alan gazilerimizi tebrik etmek, kendilerini buradan sevgi ve saygıyla selamlamak isterim. Ne yazık ki madalya alan gazilerimizin kimler olduğunu, içlerinde tanıdıklarımın bulunup bulunmadığını bilemiyorum. Bir basın bildirisinde bunların sadece sayılarının açıklandığını hatırlıyorum.

            Sizce neden almamış olabilirsiniz? 
Duraksamadan söyleyeyim ki, madalya almak gazileri onurlandıran ve gururlandıran bir olaydır. Ancak benim madalya ile taltif edilmemiş olmam, madalyaya hak kazanmadığım anlamına gelmez. Madalya almayı hak ettiğini düşünenlerin, madalya ile taltif edildikleri veya edilecekleri görüşü, çoğu kez gerçeği yansıtmaz. Sistemin nasıl çalıştığını iyi bilenlerden biri olarak hemen belirteyim ki bunun çeşitli nedenleri vardır. Bir örnekle yetinmek, belki konuya açıklık getirebilir. Kıbrıs Barış Harekâtında, benim topçu ileri gözetleyici subay olarak, cephenin en ön saflarında bulunduğum, hava taarruzundan hemen sonra topçu ateşini başarıyla yönettiğim, bu görevi tamamlar tamamlamaz, üstüme vazife olmadığı halde gönüllü olarak piyade gibi savaştığım ve birlikleri nasıl taarruza kaldırdığım, istenilen düzeyde yürümeyen bir harekatı ateşle desteklemeye memur edilmiş bir birliğin en önünde, gece esir düşme tehlikesine rağmen, cesaretle ve kendimi feda edercesine nasıl görev yaptığım Lefke’ye Komando Tabur Komutanıyla birlikte, ilk ve en önde girenlerden biri olduğum, savaştan hemen sonra komutanlığına getirildiğim bir şehirde, hırsızlığı, yağmayı ve talanı nasıl önlediğim, TSK kayıtlarında ne yazık ki yer almaz. Savaşın değişen koşullarına göre bana verilen ve inançla yerine getirdiğim bu görevler, çeşitli imkânsızlıklar nedeniyle yazılı emir haline getirilememiş, daha sonra da ilgili makamlara gönderilememiş veya gönderilmemiş olabilir. Kayıtlardaki bilgilerle savaşta yaptığım görevlerin birbirini tutmaması benim sorumluluğum değildir. Savaşta yaptığım görevlerin canlı tanıkları” Bir Yüzbaşının Anıları” isimli kitabımda adları ve rütbeleriyle belirtilmiş ve hepsi de yazılı kaynaklar arasına girmiştir. Bugüne kadar bunlara itiraz eden de çıkmadı. Madalyayla ilgili şu ana kadar herhangi bir talebim de olmamıştır. Onurlu bir savaş hikâyemin olması ve bunların bir kitapla gelecek nesillere bırakılmış olması en büyük madalyadır benim için.

            21 bin EOKA militanı 2005 yılında, Yunan hükümeti tarafından madalya ile onurlandırıldı. Oysaki ülkemizde bu konuda yıllardır hükümetlerin hiçbir girişimine tanık olmadık. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? 
            Batı kültürü ile bizim anlayışımız arasında derin uçurumlar var. Onlar her şeyin ödenmesi gereken bir bedeli olduğunu biliyorlar ve insana değer veriyorlar. Vefa duyguları gelişmiş. Kendileri için yapılan fedakârlıkları unutmuyorlar. Bizde ise nemelazımcılık, şükretme, tevekkül ve biat alışkanlığı var.
            Ülkemizde siyasiler ve hükümetler, madalya konusu da dahil olmak üzere, pek çok konudaki inisiyatifi, Silahlı Kuvvetlere devretme alışkanlığı içindedirler. Herhangi bir öneri gelmediği sürece konuya kayıtsız kalmayı tercih ederler. Oysa gazilerin madalyalarını da, haklarını da itibarlarını da düşünmek ve inisiyatifi ele alarak, konuyla ilgili tüm makamları harekete geçirmek ve çözüm yolları üretmek, demokratik bir hukuk devletinde hükümetlere ve siyasetçilere düşen görevlerdir. Buna inanmış bir hükümetin, parlamentoya sunacağı kanun tekliflerini T.B.M.M’nin kabul etmeyeceği gibi bir endişeyi ben şahsen taşımıyorum. Görüldüğü üzere burada da karşımıza çıkan en büyük engel, gene “İNANÇ” sorunudur. Onbinlerce kilometre uzağımızdaki Kore Cumhuriyeti’nin 16502 adet madalyayla, Kore gazilerimizi onurlandırma ve bir vefa borcunu yerine getirme jesti karşısında devletimizin takındığı tavırdan hoşnut kalmak mümkün değildir. Bu durumu nasıl izah etmeye kalkarlarsa kalksınlar, sorumluluğu olanlar, gazilere olan vefasızlıklarına kılıf bulmuş sayılmazlar.
            Kore ve Kıbrıs’ta savaşa gidip dönen herkes ayrım yapılmadan gazi kabul edildi. Ancak terör mücadelesinden dönenler için farklı bir uygulamaya gidildi. Şöyle ki; fiziksel yaralanmaya maruz kalanlar, “vazife malulü” unvanı alıyorlar. Her ne kadar halk arasında gazi olarak değerlendirilseler de resmi olarak “gazi” unvanı alamıyorlar. Fiziksel yaralanmaya maruz kalmayanlar ise vazife malulü dahi olamıyorlar. Bu veriler ışığında bir değerlendirme yaparsanız;
a-      Bu uygulama Terörle Mücadele gazileri üzerinde ne gibi etkiler doğurabilir?
b-     Böyle bir uygulamaya gidilmesinin ana sebeplerini değerlendirir misiniz?
c-       Bu durumun genç kuşağın milli duyguları üzerindeki etkileri nelerdir? 
Terörle mücadelede yaralananların “vazife malulü” statüsünde oldukları ve halkımızın da bunlara gazi sıfatını uygun gördüğü doğrudur. Zaman zaman devlet görevlilerinin dahi “vazife malulü” yer, ne terör gazisi sıfatını kullandıklarına tanık oluyoruz. Buradan da anlaşılıyor ki, yerine oturmayan bir kavram var. Bu durum yasal bir boşluktan kaynaklanmaktadır. Bu realitenin, terörle mücadele gazileri ve genç kuşağın milli duyguları üzerindeki etkilerini olumlu varsaymak, en azından benim katılacağım bir görüş değildir. Bu yasal boşluğun iyi düşünülerek doldurulması gerekir.

      Savaşta yaşanan dehşet verici tablonun birey üzerinde bir travma yarattığı biliniyor. Gelişmiş ülkelerde, savaştan dönen askerler rehabilite edilmeden sosyal hayatın içine giremiyorlar. Acaba siz savaş dönüşü herhangi bir rehabilitasyona tabi tutuldunuz mu? Travmanın sizin ya da çevrenizdeki silah arkadaşlarınızın üzerinde olumsuz bir etkisine tanık oldunuz mu? 
      Savaşta sizden beklene sadece fedakârlıktır ve gerektiğinde ölüme kadar gitmektir. Buna verilen ad kahramanlıktır. Savaşın kalıcı izleri nedeniyle sonradan ortaya çıkabilecek davranış bozukluklarını sergilemeye yakıştırılan sıfat ise deliliktir. Bunu devlet de, toplum da hoşgörüyle karşılamaz. Bu ikilem altında gerilir kalırsınız. Savaştan sonra şahsen ben herhangi bir rehabilitasyona tabi tutulmadım. Rehabilitasyona tabi tutulan birine de rastlamadım.” Bizden bu kadar, herkes başının çaresine baksın!” mantığı ve şark zihniyeti burada da geçerli bir kuraldır. Savaşın yarattığı travmaya gelince; Bu gerçekten de çok karmaşık bir durumdur. Herkeste farklı şekilde tezahür edebilir.Buradan rahmetle ve derin bir saygıyla anmak istediğim bir komutanımın , bir sohbetimiz esnasında durup dururken “artık babamın cenazesini kucağıma verseler bir damla gözyaşı dökemem, işte o haldeyim!..” dediğini ve sonra da gözyaşlarına boğulduğunu hatırlıyorum. Birlikte çalıştığımız başka bir komutanın ise, gece ansızın “tam siper!” komutuyla yataktan fırlayarak korunmaya çalışmasını, eşinin yakınmasından dolayı biliyorum. Pek çok örnek sıralamak mümkün ama bunlar hemen aklıma gelenler. Kendi durumumu anlatmak ise en zor olanı. İçten ve katıla katıla gülmenin hasreti içindeyim örneğin. Sevgi duygularımı fütursuzca açığa vurmak isterim ama beceremem. Kan görmeye dayanamam, film seyrederken bile kavga, şiddet, vahşet ve doğum sahnelerinden gözümü kaçırırım. Gazi kimliğime gösterilen saygısızlık ve vefasızlık karşısında, hep savaşta yaptıklarım ve yaşadıklarım gözümün önüne gelir. İşte o zaman duygusallaşır, hayıflanır ve kendime acımaya başlarım. Günahkâr olduğum hissine kapıldığım anlar olur. Şehitliğin ve gaziliğin yüceliğinden dem vurup, bu kavramlara icraatlarıyla saygısız olanlara ve vatan, millet, Sakarya edebiyatı yapanlardan samimi olmadıklarına inandıklarıma, kim olurlarsa olsunlar “Gel şöyle bir otur bakalım karşıma arkadaş!” diyeceğim gelir… Daha fazla devam edersem, insanlar deli olduğumu düşünebilirler. En iyisi konuyu burada kesmek.

      Şehit anneleri ve eşlerinde görülen “matem sendromu” ülkemizde pek gündeme getirilmiyor. Onların rehabilite edilmesi yolunda bir destek de gözlenmiyor. Bir gazi bakışıyla bu konudaki görüşleriniz nelerdir? 
     Aynı acıyı yaşamadan şehit eşini, şehit anasını, kim aynı duyarlılıkla hissedebilir ki?  Ateş düştüğü yeri yakar. Bu sorun, bütünün arasında gizlenmiş önemli bir parça. Yürütme erkini kullananlar empatiyle ve şefkatle, bu sorunlara yaklaşmadıkça, çözümü için inançlı bir kararlılık sergilemedikçe bu sendromları yaşamaya maalesef devam edeceğiz.

      ABD’de Gazi Bakanlığı, Amerikalı gazilerin tepkisi sonucu kuruldu. Ancak Türk gazileri bu konuda gereken tepkiyi gösteremiyor. BU durumun sebebi nedir?
      A.B.D. özgürlüklerin yüksek derecede yaşandığı bir ülke. Türkiye ise darbelere, muhtıralara ve ihtilallere sahne olmuş bir yer. Ülkemizde hak arama reflekslerine derin darbeler indirilmiş olduğunu, toplumun duyarsızlaştırıldığını ve sindirildiğini kim yadsıyabilir? Başkaları yapsın, ben seyredeyim, başkaları hak arasın ben faydalanayım mantığının altında yatan acı gerçek budur. Hak arayanlara ve seslerini duyurmak isteyenlere bir bahane ile uygulanan şiddet ve baskı, diğerlerinin de gözünü korkutmuş ve insanlar sadece kişisel menfaatlerinin arkasında koşan bencil yaratıklar haline dönüştürülmüşlerdir. Gazilerimizi hem bunları yaşayan bir kuşaktan gelmektedirler, hem de çoğunluğu orta halli ve fakir olan halk çocuklarıdır. Burada sıralamanın gereksiz olduğunu düşündüğüm pek çok faktör nedeniyle, Türkiye’deki gazilerin hak aramak için sokaklara dökülmesi gibi bir ihtimalden söz edemeyiz. Sorunun çözümü ancak bu kavramların özgür bir platformda cesaretle, dürüstlükle, geniş bir katılımla ve özgürce tartışılmasından geçer. Bu tartışmanın sonucuna siyasiler de dahil hiçbir kurum ve kuruluş ilgisiz kalamaz ve sırtını dönemez. 
      Yıllardır gazilerimizin sorunlarına radikal çözümler üretemedik, şahitlik ve gazilik olgusunu hep öteledik. Bununla yetinmeyip, sorunların çözüm yeri olarak gazi temsilcisi dernek ve vakıfları gösterdik. Gazi temsilcisi dernek ve vakıfları, gazilerin sorunlarını çözebilecek güçte yapılar mıdır? 
      Gazilerin üyesi bulundukları dernekler ve vakıflar, örgütlenme biçimleri ve yönetim modelleri gereği, gazilerin sorunlarına ancak kısmi haklar ve iyileştirmeler sağlayabilirler. Radikal çözümler, anlattığım yöntemle oluşacak toplum bilincinin, toplum baskısına dönüşmesinden geçer.

      Gelişmiş ülkeler,  gazilik olgusuna, Gazi Bakanlığı düzeyinde yaklaşım sergiliyorlar. Türkiye’de şehit ve gazi kavramlarına zemin ve çatı olabilecek bir bakanlığın kurulması yönündeki görüşlerinizi açar mısınız? 
      Siyaset böyle bir ihtiyacı kendiliğinden hissetmez. Şehitlik ve gaziliğin tartışılmasını istemek cesur bir taleptir ve sebepsiz değildir. Böyle bir tartışma her şeyin yerli yerine oturmasını sağlayacaktır. Gazilerin sorunları ancak inançlı, güçlü ve kararlı bir iradenin ortaya çıkmasıyla çözülebilir. Gazi Bakanlığının kurulması ancak bu iradenin doğmasıyla mümkün hale gelebilir. Hayal gibi görünse de umarım o günleri çok beklemeyiz 
      Türkiye Muharip Gaziler Derneği’nin gazilere para karşılığı madalya sattığını basından takip etmişsinizdir Sayın Güneş.  Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz? 
      Hiç kimse, yasaların kendisine tanımadığı bir hakkı kullanamaz. Hak etmediği bir nişanı, madalyayı veya beratı kullananlar da bundan gurur duyuyor olamazlar. Böyle bir tutum içinde olanlar önce kendilerini, sonra da başkalarını kandırmış olurlar ki, bununa adı istismardır. Şimdi de olayın diğer yanından bakalım; Devlet gazilerin madalyaları, hakları, itibarları ve beklentileri konusunda bugüne kadar ciddi ve yeterli bir çalışma içinde olmamış ve ihtiyaçlarını karşılayamamıştır. Madalya, nişan ve berat gibi maddi varlıklar, gazilerin çok önemsediği onur sembolleridir. Hatırlanmış olma hissi yaratmanın yanında, manevi ve moral değeri yüksek tutmaya da yardımcı olurlar. Türkiye Muharip Gaziler Derneği ve onun şubeleri, bu olayda bırakılan bir boşluğu doldurmak istemiş, devletin vermediğini başka bir yöntemle vermeye çalışmış ve üyelerini tatmin etmek istemiş olabilirler. Bilindiği gibi bu konuları 926 sayılı personel kanunun 204. maddesi uyarınca çıkarıl TSK savaş takdirnamesi madalya ve nişanlar yönetmeliği düzenlenmektedir. Yönetmelikler bağlayıcı kurallar içeren hukukun yazılı kaynakları arasında yer alırlar. Buna aykırı olarak, üstelik para karşılığında dağıtılmış olan bu madalyalar, adı anı nişanı da olsa geçersizdir ve bir anlam ifade etmemektedir. İyi niyetle de yapılmış olsa böyle bir uygulama yanlıştır ve bunun istismara yol açmayacağını düşünmek hayli iyimserliktir. Doğru olan ısrarla üzerinde durduğumuz ve her fırsatta söylediğimiz gibi yaratılan bu boşluğu devletin doldurması ve istismara açık olan kapıları bir an önce kapatmasıdır.
      59. Hükümet, yakın zamanda, gazilerin durumlarını iyileştirmeye yönelik bir takım genelgeler yayınladı. Bunlardan biri de gazilerin kamu kurum ve kuruluşları ve sosyal tesislerinden yararlanabilmeleri yolunda idi. Siz bu genelgenin geçerliliği ya da uygulanabilirlik düzeyi hakkında ne düşünüyorsunuz? 
      Evet, 14-06-2006 tarih ve 2006/16 sayılı Başbakanlık genelgesine baktığınızda ; “ Bravo Başbakan R. Tayyip Erdoğan’a “ demek geliyor içinizden ama hayal kırıklığına uğramanız çok zaman almıyor. Bu genelge, gaziler ve şehit yakınlarına tanınan haklat arasında hemen yerini almış ama uygulanabilirliği olmayan bir talimat niteliğinde. Sayın Başbakan, böyle bir genelgeyle şehit yakınları ve gazilerle arasında oluşan soğukluğun giderilmesini ve kâğıt üzerinde de olsa gönüllerinin kazanılmasını amaçlamış olabilir.

      Konuyu biraz daha açabilir misiniz lütfen Başbakanlık genelgesi nasıl uygulanmaz? 
Uygulanmak istenen bir genelge kamu kurum ve kuruluşlarının en alt birimlerine kadar duyurulur ve ciddiyetle takip edilir. Doğacak aksaklıklar anında giderilir. Genelge yayınlamakla sorun çözülmez, ayrıntılara inmeden kısa bazı değerlendirmeler yapmakla yetinelim isterseniz:  Sayın Başbakanın inandığı konularda ortaya koyduğu meydan okuma gücünü hepimiz görüyoruz. Başbakanın bu gücünü bu genelgede dahil olmak üzere şahit yakınları ve gazilerle ilgili hiçbir konuya yansımamış olduğunu görüyorum.
      Konunun gazilerle ilgili tarafına şöyle bir bakalım: Bilindiği üzere, gaziler; subayı, astsubay, uzman çavuş, erbaş ve erlerden oluşan, sosyal konumları itibarıyla birbirinden farklı, homojen olmayan bir kitledir. Şimdi buradan soralım: erbaş veya er rütbesi ile askerlik yaparken gazi unvanını hak etmiş ve halen sivil yaşamını sürdürmekte olan bir yurttaşımız, bu genelgeye göre, gazilik unvanıyla nasıl olacakta subay veya astsubay misafirhanelerine, sosyal tesislerine veya ordu evlerine girebilecek ve buralardan yararlanabilecektir? Ayrıntılarla kimseyi boğmadan kendimden örnek vereyim
      Genelgenin yürürlüğe girişinden bu yana, 1,5 yıl geçmiş olmasına karşın bugün hala tek başına gazi kimliğimle ne ordu evlerine ne polis evlerine ne öğretmen evlerine ne vilayetler evine ne maliye bakanlığı misafir hanelerine ne de diğer kamu kurum ve kuruluşlarının benzer nitelikteki tesislerine girebilmiş biri değilim. Bu genelgenin varlığından haberdar olan hiçbir birime, hiçbir yetkiliye ve hiçbir uygulayıcıya da rastlamadım. Niyeti anlaya bilmek için, gazilerle ilgili başka uygulamalara da dikkat çekmek gerekiyor. Hatırlanacağı üzere, gazilerin sosyal ve ekonomik şartlarının düzeltilmesi amacıyla yapıldığı söylenen ve 10 Mart 2007 tarihinde yürürlüğe giren bir yasayla bir kısım gazilerin şeref aylıkları 01/07/2007 tarihinden geçerli olmak üzere net asgari ücret düzeyine çıkarıldı. Emekli olan gazilerle herhangi bir yerde çalışan gaziler ise bu haklardan yoksun bırakıldılar. Gazilere verilen aylığa bilindiği üzere şeref aylığı denilmektedir ve halen bu şerefin aylık değeri 263 TL’dir. İşte bu yasayla sayın Başbakan ilk defa muharip gaziler arasında az şerefli-çok şerefli gibi duyguların yeşermesine zemin hazırlayan bir uygulama başlatmış ve tarihi bir yanlışlıkla onları ayrıma tabi tutmuştur. Diğer yandan 1982 ana yasasının 61. maddesinde belirtilen gazilerle ilgili devlet iradesinin çok daha gerisinde kalan cılız bir anlayış, hazırlanmakta olan yeni anaysa taslağının 49.maddesi ile, şimdi de gaziler aleyhine bu hükümet döneminde anayasaya konulmak istenmektedir. Yayınlanan genelge, çıkarılan yasa, getirilmek istenen anayasa değişikliği ve sayın Başbakanın kulaklarda çınlayan “yan gelip yatma” sözcükleri bir bütün olarak değerlendirildiğinde, şehitler, yakınları ve gazilerle ilgili konularda isabetli ve kuvvetli bir iradenin ortaya konulmak istenmediği görülüyor. Gazilik, erinden mareşaline kadar hiçbir ayrım yapılmaksızın, bu unvanı hak edenleri eşit değerde tutan bir mertebedir.
      Ahiretteki yeri aynı olan bir mertebenin, dünyasal mükafatı da herkes için tek ve eşit olmak durumundadır. Sayın Başbakanın gazileri şimdilik ikiye bölen bu uygulamasıyla topluma vermeğe çalıştığı garip gurebayı (!) koruyor ve sosyal adaleti sağlıyor masajı kesinlikle yerinde değildir ve bunun adı düpedüz gaziler üzerinden siyaset yapmaktır.      
      Geçtiğimiz günlerde Haber Türk kanalında “terörle mücadele kahramanlarına destek” adı altında yardım kampanyası düzenlendi. Böylesi yardım kampanyalarının terörle olan mücadelemize ne gibi katkıları olabilir. Bu bağlamda meclisten çıkacak bir kanunla terörle mücadele gazilerinin madalya ile onurlandırılmasının terörle mücadelemize olası etkilerini değerlendirir misiniz? 
      Destek kampanyaları, halkımızın yürütülen mücadeleye olan kuvvetli inancını göstermektedir. Taktirle karşılanması gereken bir durumdur ancak tekrar vurgulayalım ki her türlü desteğin devlet aracılığıyla gazilere verilmesi çok daha doğrudur. Karakteri gereği süreklilik arz etmeyen destek kampanyalarıyla gazilerin sorunları çözülmez. Devletin, gazilerle ilgili görev ve sorumluluğunu ihsanla, lütufla, yardım kampanyalarıyla yerine getirmeye çalışması her şeyden önce devlet kavramına yüklenen büyüklüğe yakışmaz ve bu durum gazileri de onurlandırmaz. Uygulamada bunun örnekleri vardır. İnançlı ve kapsamlı bir çalışmayla, gazilerin sorunlarını devlet bir an önce masaya yatırmalıdır. Sorunuzun 2.bölümüne gelince; terörle mücadele gazilerine verilecek madalya hiç şüpheniz olmasın ki, sadece onlara değil, ailelerini de onurlandırır ve ok olumlu bir etki ortaya koyar.